28

Nisan
2013

TEFSİR ÖZETLERİ

Yazar: arafat  |  Kategori: TEFSİR  |  Yorum: Yok   |  526 Kez Okundu

Tefsir Bilgileri Özet

ÜNİTE: 1
KURAN İLMİYLE İLGİLİ TANIMLAR
HARF, lügatte uç, keskin kıyı, işaret gibi anlamlara gelir. Ayrıca vecih, üslup, kırâat, lehçe gibi anlamlara da gelir. Harf kelimesinin lugatte hangi anlamlara geldiği önemlidir.
Ahrafu Seb’a ise:
“ Kur’ân yedi harf üzerine indi, onlardan hangisi kolayınıza gelirse o harfi okuyun.” Bu hadisten anlaşılacağı üzere yedi harf, Kur’ân’ın inmiş olduğu dönemde değişik lehçelere sahip olan Arapların alışkanlıklarını gözetmek üzere bir kolaylıktır
AKSÂMU’L-KUR’ÂN : Kur’ân’ın bazı âyetlerinde dikkat çekmek, âyetlerin taşıdığı hakikatleri teyit, üzerine yemin edilen şeyin önemine işaret vb. hikmetler sebebiyle Allah’ın kendi ismi, Kur’ân, peygamberler, melekler ve bazı özel varlıklar üzerine edilen yeminleri ifade eder. Aksamul kuran ibaresi kuranın kısımları gibi algılanmamalıdır. Zira belirtilmek istenen aksêmul kurandır. Kur’ân’da 17 sûrenin başında yemin bulunmaktadır. Bu yeminlerin, şu üç alana ait olduğu görülür:
1. Tevhide dair yeminler,
2. Kur’ân’ın hak bir kitap olduğuna dair yeminler,
3. Peygamberlerin hak olduğuna yeminler.
Bunlardan incir ve zeytine yapılan yemini içeren Tin sûresi bu konudaki en güzel örneklerden biridir: “İncire, zeytine, Sina dağına, Ve şu emîn beldeye yemin ederim ki,…” (Tîn 95/1-3)
EMSÂLU’L-KUR’ÂN ( Bir tefsir terimi olarak, aralarında benzerlik olan iki şeyden birisiyle ilgili söylenen bir sözün, açıklayıp tasvir etmek amacıyla diğeriyle ilgili olarak söylenen söze benzemesidir. Türkçemizde buna, „atasözü’ denir.
FADÂİL’UL-KUR’ÂN : Kur’ân’ın bütünü veya bazı sûrelerinin faziletlerini ele alan bir Kur’ân ilmidir.
HALKU’L-KUR’ÂN : Allah dışında her şeyin yaratılmış olduğu, bu yönüyle Kur’ân-ı Kerîm’in de Allah’ın sun’ı olması hasebiyle yaratılmış olduğu iddiasıdır. Halkul Kur’an-ın Menşeinin, Hristiyanlıktaki „logos’ meselesine dayandığı ve „Allah’ın kelamının ezelî ve gayr-ı mahluk olup olmadığı’ şeklindeki tartışmanın, Müslüman alimler tarafından sonradan Kur’ân’a tatbik edildiği ifade edilmiştir. İslam tarihinde ikinci asrın sonlarında ve üçüncü asrın başlarında Halku’l-Kur’ân terimi ile şöhret bulmuş ve bu şekilde tanına gelmiştir. Ehl-i sünnet ile Mutezile arasında görüş ayrılıklarına yol açan bu mesele, Halife Me’mun döneminde (h.198-218) resmî bir görüş haline gelerek, siyasi bağlamda bir çok fitneye sebebiyet vermiş ve Ahmed b. hanbel gibi bu görüşü kabul etmeyen çok sayıda sünnî alim eziyet görmüştür.
HAVÂSSU’L-KUR’ÂN : Kur’ân-ı Kerîm’in bazı âyet ve sûrelerinin dertlere deva olma yönüyle bir takım özelliklerinden bahseden ilim dalıdır. Rivâyete dayanır. Örneğin; Hz. Ali; „En’âm sûresi bir hasta üzerine okunursa hasta şifaya kavuşur,’’ buyurmuştur.
HURÛF-U MUKATTA’A : Kur’ân-ı Kerîm’de bazı sûrelerin başında bulunan bir kaç harfin birleşmesinden meydana gelmiş kesik okunuşlu harflere denir. Bunlar 14 hece harfini ihtiva eder ve mükerrerleriyle birlikte sayısı 78’dir. 27’si Mekkî, 2’si Medenî olmak üzere şu 29 sûrenin başında yer alırlar. Bunların müstakil âyet olup olmadıkları ihtilaf konusudur. Bu konuda Hz. Peygamber’in şu açıklaması mevcuttur: „Allah Teâlâ’nın Kitab’ından bir harf okuyana bir sevap ve bu sevap on misliyle verilir. Ben /’ bir harftir demiyorum. ‘Elif’ bir harftir, ‘lâm ’ bir harftir, ‘mîm’ bir harftir. ’ Hurufu mukattaa harflerinin anlamı hususunda iki farklı anlayış mevcuttur. Bunlardan ilkine göre bu harfler, Kur’ân’ın sırlarından olup, manası Allah’a aittir. Mütekellimler ise, Allah’ın kitabında anlaşılmayan bir şey bulunmasını kabul etmemişler ve bunlar hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Onlara göre bu harfler; 1. Sûrelerin ismidir, 2. Allah’ın isimlerinden veya sıfatlarından birine delâlet ederler, 3. Allah’a yemin ifade ederler, 4. Kullanılma gayesi, müşriklerin dikkatini çekmektir, 5. Birer tenbih edatıdırlar… Bu harfleri, sûfîlerde Bâtınî bir tarzda farklı yorumlamıştır. Örneğin; y/’daki „elif ’, şeraite, „lâm’, tarîkate, „mîm ’ de hakîkate delalet eder. Şîa’ya göre bu harflerden, mükerrer olanları çıkarıldığında Ali’nin yolu uyacağımız hak bir yoldur ifadesi elde edilmektedir. Müsteşrikler ise,bunların Kur’ân’dan olmayıp, bir takım sahâbîlerin isimleri, vb. delâlet eden kısaltmalar olduğu şeklinde görüşler ileri sürmüşlerdir.
ICÂZ : Lügatte, „az söylemek, kısa söylemek anlamlarına gelir. Terim olarak ise, anlamı bozmaksızın az sözle istenileni anlatmaktır. Bu, iki şekilde olur: a) Kasr îcâzı: Kastedilen anlamı, cümlenin yapı unsurlarına dokunmadan özlü bir şekilde ifade etmek sûretiyle olur. Örneğin; “Allah, adaleti ve ihsânı emreder” (Nahl 16/90) âyetindeki „el-adl ve „el-ihsân’ kelimeleri çok geniş anlamlar içermekte, fakat âyet bunu kısa ve özlü bir şekilde ifade etmektedir. b) Hazf îcâzı: Cümleyi oluşturan elemanlardan uygun düşenleri hazfetmek sûretiyle olur. Örneğin; “Hayır! Yakında bileceksiniz” (Tekâsür 102/3) âyetinde neyin bilineceği belli değildir. Âyetin bağlamından bunun „2Yaptıklarınızın sonucunu ’ şeklinde olması gerektiği anlaşılmaktadır
İ’CÂZÜ’L-KUR’ÂN: İ’ câzü’l-Kur’ân, onun lafzı, nazmı, üslûbu ve içeriği itibarıyla insan ve cinleri kendisine benzer getirmekten âciz bırakmasıdır. Kur’ân’ın mucize oluşunun üç delili vardır. Bunlar, onun beşerüstü bir kitap olması, muarızlarına meydan okuması ve kendisine nazîre yapılamamasıdır.
KUR’AN’IN MUCİZEVİ ÖZELLİKLERİ
1. Kur’ân’ın harika nazım örgüsü.
2. Eski Arap üslubuna benzemeyen yepyeni üslubu.
3. Beyanındaki cezâlet/açıklık.
4. Arap dilinin hiç bir kimsenin muvaffak olamayacağı bir tarzda bütün incelikleriyle kullanılması.
5. Geçmiş milletlerden doğru olarak haber veren Kur’ân’ın, Hz. Peygamber gibi bir ümminin elinde ortaya çıkması.
6. Kur’ân’da verilen sözlerin gözle görülür şekilde yerine gelmesi.
7. Kur’ân’ın gaybden haber vermesi.
8. Kur’ân’da hiç bir sûrette çelişkinin söz konusu olmaması.
İHTİLÂFU’L-KUR’ÂN : Kur’ân âyetleri arasında ilk bakışta zâhiren görülen tutarsızlık ve çelişkileri ifade eden bir tabirdir. Daha ziyade müşkilü’l-Kur’ân bahsinde ele alınır. Kur’ân âyetleri için gerçek bir ihtilaf söz konusu değildir.
İNSÂ: Lügatte, „unutturmak’ anlamına gelir. Terim olarak ise, Nâzil olan vahiylerden bazılarının Hz. Peygamber’in hafızasından silinmek sûretiyle ona unutturulmasını ifade eder.
İNZÂL: Lügatte „indirme, alçaltma’ gibi anlamlara gelen bu kavram, Kur’ân hakkında onun Levh-i Mahfuz’dan bir bütün olarak Beytü’l-Izze/dünya semasına indirildiği ilk safhayı ifade etmek için kullanılır.
İ’RÂBU’L-KUR’ÂN : Kur’ân kelimelerinin cümle içinde bulundukları yerlere göre gramer yönünden incelenmesidir.
KASASU’L-KUR’ÂN : „Kıssa’, lügatte „anlatnak, hikaye etmek, açıklamak gibi anlamlara gelir. Terim olarak, Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Peygamberin zamanı da dahil olmak üzere geçmiş ümmet ve peygamberlerin başından geçmiş olayların anlatılmasına denir.
Kur’an’daki kıssaların anlatılış gayeleri:
1. Hz. Peygamber’in nübüvvetini ispat etmek,
2. Sıkıntılar karşısında Hz. Peygamber’i ve müminleri teselli etmek,
3. Muhatapları düşündürmek ve ibret almalarını sağlamak,
4. Tüm peygamberlerin aynı mesajları tebliğ ettiğini, yani İslam’ın evrenselliğini ortaya koymak.
Kur’ân kıssalarının özellikleri:
1. Zaman, mekan ve şahıs unsurları ön plana çıkmaz,
2. Yusuf kıssası hariç hiçbir kıssa tam olarak anlatılmayıp, bilakis hedeflenen gayeyi verecek miktarla yetinilir,
3. Araplar arasında yaygın olarak bilinenler tercih edilir,
4. Tarihi birer belge niteliğinde değil, Arap toplumundaki edebî ve menkıbevî özellikleriyle aktarılırlar,
5. Tarihi öğe ve ayrıntılar ikinci plandadır,
6. Çoğu zaman tekrar edilmişlerdir,
7. Temsîlî yani canlı bir anlatım tercih edilmiştir.
MEÂNİ’L-KUR’ÂN : “Meânî’, lügatte „anlam, mana’ anlamlarına gelen ‘ma’nâ’ kelimesinin çoğuludur. Deyim olarak, Kur’ân’ın daha ziyade harf, kelime veya cümle bazında dil yönünü inceleyen ilim dalına ve bu konuda kaleme alınan eserlere verilen isimdir. İlk dönemlerdeki tefsir çalışmaları, daha ziyade bu tarzda kaleme alınmış ve bu eserler sonraki tefsirlere temek kaynaklık fonksiyonu icrâ etmişlerdir.
Bu eserlerden bazıları şunlardır:
1. el-Ferrâ (ö.207/822); Meâni’l-Kur’ân.
2. el-Ahfeş (ö.215/830); Meâni’l-Kur’ân.
3. ez-Zeccâc (ö.311/923); Meâni’l-Kur’ân ve İ’râbühü.
MECÂZU’L-KUR’ÂN: Bir belâgat terimidir. Bir kelimenin cümledeki manası dışında kullanılma sanatıdır. Konuşma ıstılahında, konulduğu anlamın kastedilmediğine ilişkin bir karine ile birlikte konulduğu anlamın dışında doğru olacak şekilde kullanılan kelimedir. Bir diğer deyişle, bir ilgi ve karîne ile gerçek anlamı dışında kullanılan kelime ve terkibi ifade eder. Dâvud ez-Zâhirî , Ebû Müslim el- İsfehânî ve et-Taberî gibi alimler, mecâzın yalanın kardeşi olduğunu söyleyerek Kur’ân’da mecâz olduğunu reddetmişlerdir. Fakat diğer bir çok alim, bunu kabul etmiştir.
Kur’ân’daki mecâz, ikiye ayrılır:
1. Aklî mecâz: Her hangi bir fiili, onu yapandan başkasına isnad etmektir; “Onlar, doğruluk yerine sapıklığı aldılar da alışverişleri kar getirmedi.” (Bakara 2/16)
2. Lugavî mecâz: Bir bütünü zikrederek onunla cüz’ü, yahut da cüz’ü zikrederek onunla bütünü kastetmeye denir; “Bir kısmı da, karanlıklarda, gök gürlemeleri ve şimşek arasında gökten boşanan sağanağa tutulup, yıldırımlardan ölmek korkusu ile parmaklarını kulaklarına tıkayan kimseye benzer.”
MUHKEM: Lügatte, „güçlü, sağlam, takviye edilmiş, köklü, yerleşmiş’ gibi anlamlara gelir. Terim olarak, manası açık ve tek olup, başka bir anlama ihtimali olmayan , nazım ve te’lifi itibarıyla herhangi bir ihtilafa yol açmayan âyetleri ifade eder. Kur’ân’da helal, haram, namaz, oruç, gibi ahkâma dair âyetler muhkemdir.
MÜBHEMÂTÜ’L-KUR’ÂN: İnsan, melek ve cin gibi varlıkların ya da bir topluluk veya kabilenin, Kur’ân’da açıkça değil de ism-i işâretler, ism-i mevsuller, zamirler, cins isimleri, belirsiz zaman zarfları ve belirsiz mekan isimleriyle zikredilmesidir. En son tedvin edilen Kur’ân ilimlerinden biridir.
KURANDA MÜBHEM HUSUSLARIN GEÇME SEBEPLERİ
1. İfade zenginliği sağlamak,
2. Kendisinden söz edilen şahsı yüceltmek,
3. Muhatabı hoşa gitmeyen bir vasıfla tahkir etme,
4. Mübhemin açıklanmasında herhangi bir faydanın söz konusu olmaması.
Kur’ân’daki mübhem hususların açıklanmasınada bizzat Kur’ân’ın ve sahabe görüşü yanı sıra Tevrat, tarih bilgisi gibi kaynaklara da başvurulmuştur. Kur’ân’daki mübhem hususları açıklamada, bunlardan ilk ikisi dışında kalan kaynaklara itimad edilmemesi uygun görülmüştür.
MÜFREDÂTÜ’L-KUR’ÂN: Deyim olarak Kur’ân’ın harf, edat, kelime ve deyimlerini ifade eder. Sonradan Kur’ân’ın bu tür alt unsurlarını ele alıp açıklayan ve bir tür Kur’ân sözlüğü mahiyeti arzeden eserlere bu isim verilmiştir. Bu konuda yazılan eserlerden en meşhuru, Râgıb el-İsfehânî ’nin Mu’cemu Müfredâti Elfâzi’l- Kur’ân’ıdır. [SINAV SORUSU]
MÜŞKİLÜ’L-KUR’ÂN: Bazı Kur’ân âyetleri arasında ilk bakışta ihtilaf ve tenakuz gibi görünen hususları inceleyen ilme denir.
KURANDA GÖRÜLEN İHTİLAFLARIN SEBEPLERİ:
1. Mevzû/konu ihtilafı,
2. Hakîkat ve mecâz ihtilafı,
3. Fillerin isanadındaki ihtilaf,
4. Zıt anlamlı kelime ihtilafı,
5. Bir olgunun farklı şekillerde anlatımından kaynaklanan ihtilaf.
MÜTEŞÂBİH: Lügatte, teşâbüh kökünden „benzeşme, iki şeyin biri öteki sanılacak şekilde benzeşmesi anlamındadır. Terim olarak, birden fazla manaya gelebilen ve manalarında kapalılık bulunan âyetlere denir. Başka bir tabirle, birden fazla manaya ve tefsire imkan veren, açıklanmaya ihtiyaç duyan, manasını anlamak için kendisi dışında başka bir delile ihtiyaç gösteren, “..manası, kesinkes şudur” denemeyen âyetlerdir.
Müteşâbih âyetler, kendi içinde şu şekilde bir tasnife tâbi tutulmuştur:
a) Mutlak müteşâbihler: Hakîkat ve mahiyetini ancak Allah’ın bildiği müteşâbihlerdir. Örneğin; Kur’ân’da geçen hurûf-u mukataa, Allah’ın sıfatları, âhiret ahvâli, ruh, sûr, dâbbetü’l-arz, arş, kürsî, vb. hususlar.
b) İzâfî müteşâbihler: Kastedilen mananın anlaşılmasında bir delile veya harici bir açıklamaya ihtiyaç gösteren hafi, müşkil, mücmel, mübhem, müevvel, mutlak ve genel manalı âyetlerle garîb kelimeler ve dilcilerin manalarında ihtilaf ettikleri lafızların bulunan âyetlerle kevnî âyetler bu gruba dahildir. Bunlar, kendi içinde ikiye ayrılır:
1. Lafzî müteşâbihler: Âyetlerdeki kelimelerin yapısında görülen müteşâbihliktir. Bu da, kendi içinde garîb lafızlar ve müşterek lafızlar olmak üzere ikiye ayrılır.
2. Mânevî müteşâbihler: Âyetlerin, açık olmamaları veya birden fazla anlam ifade etmeleri itibarıyla manalarında görülen müteşâbihliktir. Örneğin; “Allah kimi doğru yola koymak isterse onun kalbini İslamiyet’e açar, kimi de saptırmak isterse, göğe yükseliyormuş gibi, kalbini dar ve sıkıntılı kılar.”(En’âm 6/125)
Bunun dışında şöyle bir tasnif de yapılmıştır:
1. Allah’tan başkasının bilemeyeceği müteşâbihât.
2. Sebepleri araştırılarak bilinmesi mümkün olan müteşâbihat.
3. Ancak derin alimlerin bilebileceği müteşâbihat. (Râgıb el-İsfehânî, Müfredât)
NAZÂİR: Lügatte, „benzer, denk gibi anlamlara gelen ‘nazîr’ kelimesinin çoğuludur. Terim olarak, Kur’ân-ı Kerîm’de birden fazla kelimenin aynı mânâda kullanılmasına denir.
NAZMU’L-KUR’ÂN: „Nazm’ lügatte, „sıra, tertip, düzen, dizi, sistem,beyit gibi anlamlara gelir. Terim olarak bu ifade, Kur’ân’ın tertibini, âyet ve sûrelerde yer alan ifadelerin gerek tek tek, gerekse bir bütün olarak dil yönünden arzettiği bütünlük ve ahengi, tüm bunların Kur’ân’ın mu’ciz bir kelam oluşuna delâletini ifade eder. Ayrıca Kur’ân’ın bu yönünü araştıran Kur’ân ilmi de bu isimle anılır. Osman b. el- Câhız’ın „Nazmu’l-Kur’ân’ isimli eseri de, Kur’ân’ın nazım yönünden i’câzını ele almaktadır.
TEHADDÎ: Lügatte, meydan okuma, tahrik gibi anlamlara gelir. Kur’ân’ın dil ve üslup yönünden taşıdığı i’cazı ortaya koyan ve bizzat Kur’ân tarafından ifade edilen özelliktir.
TEKRÂRU’L-KUR’ÂN: ‘Tekrar’, dilbilimde anlamı güçlendirmek için aynı kelimenin ard arda gelmesini ifade eder.
TENÂSÜB VE İNSİCÂM İLMİ: Lügatte, „tenâsüb’; mukârebet, yakınlık, uygunluk ve benzerlik ‘insicâm’ ise, „uyum ve ahenk anlamındadır. Bir edebiyat terimi olarak, birbirini takip eden kelime ve cümleler veya ardı ardına anlatılan hadiseler arasındaki irtibat ve ilişki demektir. Bir usûl terimi olarak ise, âyet ve sûreler arasındaki mana ilişkisini ortaya koyan ilimdir.
TENCÎMU’L-KUR’ÂN: Kur’ân âyetlerinin yirmi üç senelik risâlet devresi içerisinde parça parça indirilmesini ifade eder.
TENZÎL: Lügatte, ‘indirme, gönderme, alçaltma’ gibi anlamlara gelen bu kavram Kur’ân’ın Cebrâil vasıtasıyla dünya semasından Hz. Peygamber’e müneccemen (çeşitli zaman aralıklarıyla) yirmi küsur yılda parça parça indirildiği safhaya denir.
VÜCÛH: Lügatte, „ bir şeyin ön tarafı, yüz, efendi, makam, mevki, yön, mezhep,yol’ gibi anlamlara gelir. Terim olarak, Kur’ân-ı Kerîm’de bir lafzın bir kaç mânâda kullanılmasına denir. Birden fazla kelimenin aynı mânâda kullanılmasına da “nezâir” denir. Vücuh ve nezair kavramları SINAVDA KARŞIMIZA SORU OLARAK GELEBİLİR.
TEFSİR İLMİYLE İLGİLİ TANIMLAR
ADÂBU’L-MÜFESSİR : Kur’ân tefsirinin doğru ve sıhhatli yapılabilmesi maksadıyla alimler tarafından müfessirler için konulan şartlar mecmuasına denir. Daha ziyade dirâyet tefsiri için söz konusu edilmiştir.
Dirayet tefsiri yapan bir müfessirde bulunması gereken esaslar:
1. Dil ve din kurallarını, tefsir için gerekli olan ilimleri öğrenmeden Allah kelamının muradını beyana kalkışmamak,
2. Allah’ın kendi zâtına tahsis ettiği gaybî hususlara dalmamak,
3. Kur’ân’ı kendi arzusu doğrultusunda yorumlamayıp, istihsan ile de tercihte bulunmamak,
4. Kendi mezhebini desteklemek için tefsir yapmamak,
5. Delilsiz olarak; Allah’ın muradı şudur,’ diye kesip atmamak.
İSRÂİLİYYÂT: Kelime anlamı itibarıyla Yahudilikten nakledilen asılsız haberleri ifade etmekte ise de, terim olak, Yahudilik ve Hristiyanlık dinleri ile Bâtınîlik ve Gnostisizm/irfânîlik fikirleri gibi farklı unsurlardan İslam kültürüne, özellikle Kur’ân tefsirine girmiş olan gayr-ı İslâmî bilgileri ifade eder. İki kısma ayrılmıştır: a) makbul olan; Kur’ân ve sahih sünnetle uyum arzeden, b) Makbul olmayan; bu iki kaynakla uyum arzetmeyen İsrailiyyat önce Yahudi veya Hristiyan iken sonradan İslam’a giren Abdullah b. Selam, Ka’bu’l-Ahbâr, Vehb b. Münebbih ve İbn Cüreyc gibi ilk dönem alimlerine dayanır. [BU İSİMLER SINAV SORUSU OLARAK GELEBİLİR]
MÜEVVEL : Te ’vîl edilmiş, dönüştürülmüş, çevrilmiş anlamında olup, sarih/açık olmayan masdarlara sıfat olarak MÜEVVEL kelimesi kullanılır. Bu tür masdarlara, müevvel masdar denir. Bu, sadece masdar manası bulunan harflerle yapılır.
MÜFESSER: Lügatte, „açıklanmış, izah edilmiş’ gibi anlamlara gelir. Terim olarak, beyan-ı tefsir veya beyan-ı takrîr sebebiyle mânâsı nasdan daha vâzıh olan sözdür ki, nesihten başka bir şeye ihtimali bulunmaz. Örneğin; „Seni azâd ettim’ sözü nastır. ‘Seni kölelikten azat edip hürriyete kavuşturdum’ sözü ise, müfesserdir. Kuranıtefsir eden kimse anlamındaki müfessir kelimesiyle karıştırılmamalıdır.
NESH : Lügatte, „ değiştirmek, izale etmek ve nakletmek, tebdil etmek, yani bir şeye gayrisini halef yapmak, ilga ve iptal etmek’ gibi anlamlara gelir. Terim olarak ise, a) Şer’î bir hükmü bir başka şer’î deliller kaldırmak veya mukaddem/önceki bir nassın hükmünü, muahhar/sonraki bir nass ile değiştirmek, b) Kur’ân’ın Eski ve Yeni Ahid gibi kendinden önceki kitaplarda bildirilen hükümleri yürürlükten kaldırmasıdır. Nesh, emir ve nehiyle ilgili hükümler için söz konusudur. Hükmü kaldırılan âyete „mensûh’, hükmü kaldıran âyete ise, „nâsih ’ denir. Alimlerin çok büyük çoğunluğu bunu kabul etmiştir. Çok cüz’i sayıda kabul etmeyen alim vardır. Bu arada kitap yahudi ve hıristiyanların cennete girebileceği fikrinin babası olan Süleyman Ateş’i de alim kategorisinde değerlendirmiştir.
MEYDANA GELİŞİ İTİBARİYLE NESH MESELESİNİN KISIMLARI:
1. Metni mensûh, hükmü bâkî naslar: Buna, zinâ karşılığı verilen recm cezası örnek verilmiş, fakat bu husus, bir çok yönden eleştirilmişti.
2. Hem hükmü, hem de tilâveti mensûh naslar: Buna, bilinen on emzirmenin haramlık hükmü doğuracağı yönündeki rivâyet örnek verilmiştir.
3. Metni bâkî, hükmü mensûh naslar: Buna, aşamalı olarak yasaklandığı ifade edilen içki meselesini ele alan âyetler örnek verilmiştir:
SEBEB-İ NÜZÛL : ‘Sebep’ lügatte, „metod,, yol, işaret, vesile, vasıta’ gibi anlamlara gelir. Terim olarak bir ayetin hangi olay üzerine indiğidir. Kur’ân âyetlerinin tamamı belli bir sebebe bağlı olarak inmemiştir. Belli bir sebeb bağlı olarak inen âyetlerin sayısının 600 dolayında olduğu ifade edilmiştir. Sebeb-i nüzûlün hem olumlu, hem de olumsuz sonuçları söz konusudur.
Bunlardan olumlu olanlar şunlardır:
1. Âyet ve sûrelerin maksada uygun bir şekilde anlaşılması ve hükümlerin hikmetlerinin kavranması mümkün olur.
2. Âyetler arasında var sanılan müşkiller ortadan kalkar.
3. Mübhem âyetlerin anlaşılması kolaylaşır.
4. Âyet ve sûreler arasında münasebet kurulması sağlanır.
5. Âyetlerdeki hasr veya tahsis şüphesi ortadan kalkar.
Olumsuz olanlar ise, şunlardır:
1. Âyet ve sûreler, özel olay ve şahıslarla sınırlandırıldığında onların genel ve ebedî maksatlarından uzaklaşılması.
2 Yorum zenginliğinin ortadan kalkması.
3. Meselelerin Kur’ânî bütünlük içinde ele alınmasını engellemesi.
TEFSÎR: Lügatte, ‘f-s-r kökünden tefil ölçüsünde gelen ‘tefsîr ’ kelimesi, ‘örtüyü kaldırmak, açmak, bir şeyi açıklamak’ gibi anlamlara gelir.
Terim olarak ise tefsîr, insanın aklî gücü ve Arapça dil bilgisinin verdiği imkân nispetinde Kur’ân metninin manasından bahseden ilimdir. Tefsir ilmine Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ’nın muradını anlama uğraşısı da denilebilir. Ayrıca Kur’ân tefsîri hakkında yazılan eserlere de, genel olarak ‘tefsîr’ adı verilmektedir.
USÛLÜ’T-TEFSİR
Kur’ân’ın anlaşılması ve yorumlanması bağlamında bir takım temel ilke ve yöntemler ortaya koyan ve bunların nasıl kullanılması gerektiği noktasında bilgiler veren bir ilim dalıdır.
TE’VÎL: Lügatte, ‘aslına dönmek, rücû etmek’ anlamlarına gelen ‘evl’ kökünden gelmektedir. Tefil babında, ‘rüya tabir etmek, açıklamak anlamına gelir. Terim olarak ise, zâhiri mutâbık olan iki ihtimalden birine döndürmektir. Bir diğer tarife göre de, âyetin muhtemel olduğu manalardan birine rücû ettirilmesidir. Veya günümüzde bazı reformist grupların, bir ayetten ilk okunduğunda çıkan mana yerine “çağın gereklerine göre” o ayeti akla hayale gelmeyecek şekilde yorumlamaktır. Te’vil çoğunlukla ilahiyat kitaplarında kullanılırken, tefsir diğer alanlarda da kullanılır. Yine tefsir ekseriya lafızlarda te’vil ise, manalarda kullanılır. Tefsirin kullanım sahası daha çok rivâyet üzerine, te’vilin ise dirâyet üzerinedir.
TEFSİR ÇEŞİTLERİ
AHKÂM TEFSİRİ: Kur’ân-ı Kerim’deki amel, yani ibâdet, muâmelât ve ukûbâtla ilgili âyetlerin tefsirini konu alan ilim dalıdır. Gayesi; İslam’ın ilk temel kaynağı olan Kur’ân’ın ihtiva ettiği amelî hükümleri, kâide ve prensipleri ortaya çıkarıp açıklamak, bunların uygulamalarını göstermektir.
Ahkâm âyetlerinin tefsiri, Kur’ân’ın nüzûlünün başlamasını müteakıben Hz. Peyga mber ile başlayıp, sonrasında sahâbe, tabiûn ile devam etmiş, tedvin döneminden sonra kaleme alınan tefsir çalışmalarında da yerini almıştır.

ATOMCU TEFSİR: Kur’ân âyetlerini, siyak-sibak çerçevesini ve Kur’ânî bütünlüğü dikkate almadan başlı başına ele almaya, bunun da ötesinde âyetleri kendi içinde cümle, kelime ve harf gibi kısımlara ayırarak ayrı ayrı tefsir etme tarzına verilen isimdir. Sizin de tahmin edeceğiniz gibi uygun görülmeyen tefsir şeklidir. Ancak bütüncül tefsirlere tamamlayıcı olarak kullanılabilir.
BÂTINÎ TEFSİR: Kur’ân’ı Hz. Peygamber’in beyanlarından, nüzul dönemine ait dil sisteminden ve bu dili konuşan ilk muhatapların bizzat müşahede ettikleri tabiî bağlamdan kasden koparmak sûretiyle yorumlayarak ona her türlü anlamı yüklemeyi mübah sayan, son derece subjektif, keyfî ve yöntemsiz bir yorum tarzıdır. Her ne kadar sufilerin de başvurduğu yöntem olarak söylense de daha çok şiilerce uygulanmıştır.
Bâtınî tefsire, başlıca şu üç gayeyle başvurulduğu görülmektedir: 1. Mensubu bulunulan mezhebin görüşlerini Kur’ân’a uyarlamak, 2. Aklın verileriyle Kur’ân’ın sarih lafzından anlaşılan manayı uzlaştırmak ve böylece Kur’ân metninin bağlayıcılığından kurtulmak, 3. Kur’ân metninin içerdiği mana ve mefhumların hakikatine nüfuz etmek.
BEYÂNÎ TEFSİR: Kendisinde gizlilik olan bir şeyi açıklama anlamında kullanılan bir ifadedir. Örneğin: ‘oişjil î/j/Zekatlarınızı veriniz!’ (Bakara 2/43) âyetinin
Hz. Peygamber’in “Mallarınızın kırkta birini zekat olarak veriniz” meâlindeki bir emri ile beyân edilerek zekatın miktarını tayin edilmesi, bir beyâni tefsirdir.
BİD’AT TEFSİRİ: Hz. Peygamber’e ve ashabına ait tefsir yöntemi ve birikimini terk ederek, aklı esas alan ve nasları bu yönde te’vil etmeyi benimseyen tefsiranlayışına denir. Daha ziyade Ehl-i Sünnet dışı kesimlerin tefsir anlayışını nitelemek için kullanılmıştır.
BİLİMSEL TEFSİR: Kur’ân metnindeki bilimsel ıstılahları açıklamaya, onlardan çeşitli ilimleri ve felsefî görüşleri çıkarmaya çalışan bir tefsir türüdür. Bilimsel tefsir, dirâyet tefsirinin ortaya çıkmasıyla başlamış, Abbâsiler dönemindeki ilim ve tercüme faaliyetleriyle ivme kazanmıştır. . Sistemleşmesi, el-Gazzâlî (ö.505/1111) ile başlar. Fahreddin er-Râzî), Ebu’l-fadl el- Mürsî, ez-Zerkeşî ve Suyuti tarafından devam ettirilmiştir. Bilimsel tefsir, eş-Şâtıbî, ez-Zehebî ve Emin el-Hûlî tarafından ise, Kur’ân’ın Araplara gönderildiği ve onlar tarafından anlaşılmayan hususların onda olamayacağı, bilimin değişmeye dayalı dinin ise değişmeyen inanç esaslarına dayalı olduğu gibi yönlerden eleştirilmiştir. Bilimsel tefsire yöneliş, bu dönemde el-İskenderânî (ö. 1306/1888), el-Kevâkibî (ö.1320/1902), Gazi Ahmed Muhtar Paşa (ö. 1337/1918) ile sürmüş ve Tantavî Cevherî (ö.1359/1940) ile ise doruk noktasına ulaşmıştır. Ülkemizde de Celal Kırca ve Celal Yeniçeri’nin bu alanda müstakil çalışmaları mevcuttur.
BÜTÜNCÜL TEFSİR: Kur’ân âyetlerini siyak-sibak çerçevesini ve Kur’ânî bütünlüğü dikkate almak sûretiyle tefsir etme metoduna verilen isimdir. Bu tarz tefsiranlayışında atomcu tefsirden de istifade edilir. Fakat burada cümle, kelime ve harf gibi cüzlerine ayrılan âyet parçaları, başlı başına değil siyak-sibak çerçevesi ve Kur’ânî bütünlük göz önüne alınarak ele alınır.
DİRÂYET TEFSİRİ : Dirâyet tefsiri; rivâyetlere münhasır kalmayıp Arap dili ve edebiyâtı, dinî ve felsefî ilimler ile çeşitli müspet ilimlere dayanılarak re’y ile yapılan tefsîrdir. Buradaki re’yden kasıt, ictihaddır. Buna, ayrıca “re’y tefsîri” ya da “ma’kûl tefsîr” de denir.
Bu sahada şöhret bulmuş başlıca dirâyet tefsirleri şunlardır:
1. el-Maturidi , Te’vilatü’l-Kur’an.
2. Fahruddin er-Razî . Mefâtîhu’l-Gayb (Tefsîr-i Kebîr).
3. el-Kâdî Beyzavî . Envâru’t-Tenzîlve Esrâru’t-Te ’vîl
4. en-Nesefî . Medârikü’t-Tenzîl ve Hakâkiku’t-Te ’vîl
5. el-Hâzin . Lübâbu’t-Te ’vîlfîMeâni’t-Tenzîl
6. Ebû Hayyân el-Endelusî . el-Bahru’l-Muhît.
7. Hatîb eş-Şirbînî ). es-Sirâcü’l-Münîr
8. Ebûssuûd Efendi (. İrşâdü’l-Akli’s-Selîm İlâMezâye ’l-Kur ’âni’l-Kerîm.
BU TEFSİRLER SINAV SORUSU OLARAK GELEBİLİR!
EDEBÎ TEFSİR : Kur’ân’ın edebî yönünü ele alan ve onun ifâde üstünlüğünü gösterecek şekilde yapılan tefsir çeşididir. Bu sahada yazılan eserlere misal olarak şunları zikredebiliriz:
1. Emin el-Hûlî: el-Muhâdarât fi ’l-Emsâli ’l-Kur ’âniyye.
2. Aişe Abdurrahman Bintü’ş-Şâtı’): et-Tefsîru’l- Beyânî li ’l-Kur ’âni’l-Kerîm.
3. Muhammed Huseyin Ali es-Sagîr: es-Sûretu’l- Fennîfi’l- Meseli ’l-Kur ’ânî.
FELSEFÎ TEFSÎR : Kur’ân’ın felsefî olarak tefsir edilmesine denir. Bu sahada daha çok münferid âyetlerin felsefî yorumunu amaçlayan bir takım çalışmalar göze çarpmaktadır. Bu çalışmanın ilk örneklerini ünlü filozof Kindî’de görmekteyiz. Ayrıca el-Bâkıllânî , İmâmu’l-Haremeyn el-Cüveynî , İmâm Gazzâlî felsefeyi Kur’ân’a hizmet edecek biçimde kullanırken, İhvân-1 Safâ ve İbn Sinâ da âyetleri kendi felsefî görüşleri açısından yorumlamışlardır.
İhvân-ı Safa, görünüşte şerîatı bâtıl i’tikâdlardan felsefe ve ilimle temizlemek gayesiyle kurulmuş bir cemiyet gibi ortaya çıkmışsa da, aslında Şiî eğilimli felsefî ve siyasî bir kuruluş olmaktan ileri gidememiştir.
Meşşâî felsefesinin en önemli temsilcisi olan Fa’râbî (ö.339/950), kendine mahsûs felsefî fikirleriyle dinden uzak fikirler sergilemiş, kelâma karşı çıkmış, maddeyi ezelî kabul etmiş, peygamberlik, Cennet ve Cehennem kavramlarına farklı yorumlar getirmiştir.
Tefsirle en çok ilgisi tespit edilen İbn Sinâ (ö.428/1037) ise, felsefede Fa’rabî ve İhvân-1 Safâ’yı tamamlamıştır. Onun tefsirle ilgili eserleri şunlardır:
1.Tefsîru Sûreti’l-İhlâs.
2.Tefsîru Sûreti’l-Felak. 3.Tefsîru Sûreti’n-Nâs.

FIKHÎ TEFSİR: Ahkam tefsiri ile birebir aynı özelliktedir.
FİLOLOJİK TEFSİR: Kura’nın dil yönüyle tefsir edilmesidir.
HÂRİCÎ TEFSİRİ : İslam tarihinde Haricîler olarak bilinen siyâsî hareketi ve onların temel prensiplerini benimseyen müfessirlerin Kur’ân’ı anlama ve yorumlama tarzıdır. Çoğunluğu eğitimden yoksun bedevî kimselerden oluştuğu için özgün, tutarlı ve sürekli bir Kur’ân anlayışından ve tefsir metodundan yoksundurlar.
İCMÂLÎ TEFSÎR : Kur’ân âyetlerinin kısa bir şekilde özet olarak tefsir edilmesidir. Bütünsel tefsirle karıştırılmamalıdır.
İCTİMÂÎ TEFSÎR: Çağın toplumsal problemlerinin Kur’ân âyetleri ışığında tefsir edilmesini hedefleyen tefsir çeşididir. Bir diğer tanıma göre, insanın hidâyet yönünü ve toplumsal sorunlarını konu edinen bir yaklaşım tarzıdır. ‘ Sosyo- politik tefsir de denilir. XIX. asrın son çeyreğinde ortaya çıkmıştır. Kurucusu, Muhammed Abduh (ö.1323/1905)’tur. [Kendisinin Mason olduğu belgelidir.]
İctimâî tefsir anlayışı, mezhep taassubu içermemesi, isrâilî rivâyetleri reddetmesi, İslam aleminin geriliğini önleyici çözümler araması, tefsirde lüzumsuz ayrıntı bilgilere yer vermemesi, Kur’ân ile sağlam bilimsel veriler arasında ilişki kurması ve açıklamalarını her insanın anlayacağı düzeyde yapması gibi yönlerden tasvib edilmiş, [çoğu abartı ve palavra] akla fazla yetki tanıması, muteber hadis kaynaklarında yer alan bazı hadisleri eleştirmesi, hadisleri akâid alanında bağlayıcı görmemesi ve bilimsel yönden bazı uç yorumlara yer vermesi nedeniyle eleştirilmiştir.
İLAHİYATÇILAR BU TARZ ADAMLARI ÇOK SEVDİĞİ İÇİN SORU GELME İHTİMALİ YÜKSEKTİR.
İCTİMA’İ TEFSİR METODUNUN EN ÖNEMLİ TEMSİLCİLERİ:
1. Muhammed Abduh (ö.1323/1905); Tefsîru’l-Kur ’âni’l-Kerîm.
2. Muhammed Reşid Rıza (ö.1354/1935); Tefsîru’l-Menâr.
3. Ahmed Mustafa Merâğî (ö.1364/1945); Tefsîru’l-Merâğî.
4. Seyyid Kutub (ö.1906/1966); Fîzilâli ’l-Kur ’ân.
İLHÂDÎ TEFSİR: İslam’a açıktan muhalif olan kimselerin veya küfür olduğunda görüş birliği olan hususları savunanların, Kur’ân âyetlerini bu tür görüşlerine destek yapacak şekilde tefsir etmelerine denir. + EksTra Bilgi: İlhadi sözcüğü arapçada ateist anlamında kulanılır.
İlhadi (Ateist) Tefsirlere örnek olarak Mansur Fehmi, Taha Huseyn, İsmail Mazhar, Turan Dursun ve Selman Rüşdî’nin gibi isimlerin fikirleri ve bu yönde yazdıkları eserler verilebilir.
İŞARÎ TEFSİR: Kuranı tasavvufi ilimler ışığı altında tefsir etmektir. İlk temsilcileri arasında Hasan el-Basrî , Cafer es-Sâdık ve Abdullah b. Mübârek yer alır. gelişen işârî tefsirin en önemli temsilcileri şunlardır: et-Tüsterî (ö.283/896), Cüneyd el-Bağdâdî , el-Vâsıtî , es-Sülemî , Gazâlî , İbn Arabî .
İşârî tefsir hususunda tartışan Ehl-i Sünnet alimleri, onun kabulü için şu şartları ortaya koymuşlardır:
1. Bâtınî mananın, lafzın zâhir anlamına aykırı olmaması,
2. İleri sürülen Bâtınî anlamın doğruluğunu gösterecek bir başka nassın veya delilin bulunması,
3. İleri sürülen Bâtınî manaya ters düşen şer’î veya aklî bir delil bulunmaması,
4. Batınî mananın yegane anlam olduğunun ileri sürülmemesi.
KELÂMÎ TEFSİR: Kelam okullarının oluşumunda sonra Kur’ân’ın bu ekollere bağlı müfessirler tarafından kelâmî meseleler merkezinde tefsir edilmesine denir.
KONULU TEFSİR: Adı üstünde konulara göre kuranı tefsir etmektir. Örneğin Namazla ilgili ayetlerin tümü…
MEZHEBİ TEFSİR: Belirli bir mezhep ideolojisine göre önce belli görüş ve ilkelerin benimsenmesi, ardından zâhiren bu görüşlere uygun düşen âyetlerin olduğu gibi benimsenmesi, uymayanların ise bu görüşler doğrultusunda te’vil edilmesidir. . Başta Hariciler, Şîa ve Mu’tezile olmak üzere bir çok kesim, bu usulü benimsemiş ve zamanla kendi görüş ve ilkelerine göre yazılmış hacimli bir tefsir külliyatı oluşturmuşlardır. Günümüzde de bu tarz tefsir, belirtilen ekollerin çizgisinde veya yeni akımların yaklaşımları doğrultusunda devam etmektedir. Bkz. Mustafa İslamoğlu
MU’TEZİLE TEFSİRİ : İslam tarihinde Mu’tezile olarak bilinen fikrî hareketi ve onların temel prensiplerini benimseyen müfessirlerin Kur’ân’ı anlama ve yorumlama tarzıdır. Temel bilgi kaynakları akıldır. Onlara göre; nakil, akılla mutabakat ettiği takdirde delil olabilir, aksi takdirde aklî yönden te’vil edilir. Daha ziyade müteşâbih âyetler üzerinde durmuş, üzerinde ihtilaf olan Kur’ân lafızlarını Arap dilinden istifade etmek sûretiyle kendi görüşleri doğrultusunda açıklamışlardır. Mu’tezile, tevhid, adalet, va’d ve va’îd, menzile beyne’l-menzileteyn ve emr-i bi’l- ma’rûf nehy-i ani’l-münker olmak üzere beş temel esas belirlemiş ve bunları Mu’tezilî olmanın zorunlu şartı saymıştır.
RİVÂYET TEFSİRİ: Kur’ân’ın, yine Kur’ân’a, Hz. Peygamber’in sünnetine, sahabeden, tâbiûndan ve sonraki seleften nakledilen haberlere, Arap dili ve câhiliye Arap şiirine dayanan tefsîrdir. Bu kaynaklarla yapılan tefsîre ‘naklî tefsîr veya ‘me’sûr tefsîr de denilir.
SELEF TEFSİRİ; Başta Hz. Peygamber, sahâbe ve tâbiûn olmak üzere ilk dönem müfessirlerine ait rivâyete dayanan tefsir yöntemini ve onlardan sonrakilere aktarılan tefsir birikimini ifade eder.
TARİHİ TEFSİR: Nüzul sırasına göre ilk inen ayetten son inene ayete kadar yaplan tefsirdir.
TEFSÎRU’L-GARÎB: Kur’ân âyetlerini, taşımış olduğu gerçek mânâları dışında yorumlarla tefsir etme şeklidir. Örneğin;/Fakat kalbim iyice yatışsın diye’ (Bakara 2/260) âyetinin tefsirinde; Hz. İbrahim’in ‘kalbim’ adında bir arkadaşı olduğu, dolayısıyla bu kimse söz konusu müşahedeyi gözüyle gördüğü zaman ona iyice alışıp güveneceği ifade edilmiştir. Yani tam bir komedi :) ) Bkz. ‘Bâtınî Tefsir
ET-TEFSÎR Bİ’L-ME’SÜR : Rivâyet tefsirine verilen bir diğer isimdir. Yani bir âyeti, Hz. Peygamber’den nakledilen bir hadis veya seleften gelen bir haber doğrultusunda tefsir etmeyi ifade eder.
ET-TEFSÎRU’L-MUKÂRİN: Lügat karşılığı, ‘karşılaştırmalı tefsir’dir. Terim olarak, müfessirin tefsirini yapacağı âyetin tefsiri hakkında müfessirlerin değişik tefsirmetotları ile yaptıkları farklı tefsirleri karşılaştırarak ortaya koydukları değerlendirme olarak tanımlanabilir. O, bu görüşler içinde itimat ettiği görüşü alır, beğenmediği görüşleri terk eder. Bu çeşit tefsirde, aynı âyet hakkında değişik metotlarla tefsir yapanların ne söylediğini karşılaştırma ve bunlar arasını te’lif etme imkânı bulunur.

DİĞER BAZI BİLGİLER:
TERCÜME ÇEŞİTLERİ:
1. Harfi veya lafzî tercüme: Metindeki bütün unsurların hiçbir ekleme ve çıkarma yapılmadan bire-bir karşılıklarının aynen tercümeye konulması sûretiyle her yönü ile aslın yerini tıpa-tıp tutma iddiasında olan tercüme şekline denir. Kur’ân, alimlerin ittifakıyla harfî tercüme edilemez.
2. Manevî tercüme: Asıl dildeki lafızları, yakın manalarını az veya çok noksanıyla ifade etmek sûretiyle yapılan tercümeye denir.
3. Tefsirî tercüme: Mütercimim metnin daha iyi anlaşılması için bazı şerh ve açıklamaları
MEÂL: ‘Meâl’ kelimesi, lügatte ‘e-v-l’ kökünden ‘rücu etmek, aslına döndürmek’ manasında bir mimli mastardır. ‘Bir şeyin ulaşacağı gaye ’ anlamında ism-i mekan da olur. Meâl, te’vilin neticesi olup, ‘bir şeyi eksiltme’ manasına da gelir. Bu nedenle ıstılahta; bir sözü, her yönüyle aynen değil de biraz noksanıyla ifade etmeye meâl denmiştir. Dilimizde mânevî ve tefsîrî tercümenin karşılığı olarak kullanılır. Kur’ân’ın tercümesinin tam ve eksiksiz olarak yapılması mümkün görülmediği için onun imkan nispetinde, aslına yakın bir şekilde, biraz noksanıyla ifade edilmesi yani tefsîrî tercümesinin yapılması uygun görülmüş ve buna meâl denmiştir.
MEÂLCİLER: Son dönemlerde ülkemizde ve diğer İslam ülkelerinde Arapça bilmeyen kesimler arasında yaygınlaştığı görülen; dînî hususlarda doğrudan Kur’ân meâllerine başvurma, dînî hükümleri tespit hususundan meâlleri yeterli görme ve namaz vb. ibadetlerde de meâl okuma anlayışına verilen isimdir. Geleneksel dini anlayışlara ve mezhebî farklılaşmaya tepki olarak doğan bu yaklaşım, daha ziyade gençler arasında rağbet görmüş, fakat zamanla etkisini yitirmiştir. (ELHAMDÜLİLLAH!)
ÜNİTE: 2
KUR’AN TARİHİ
HZ. PEYGAMBER DÖNEMİNDE KUR’AN’IN YAZILMASI
Kur’an’ın Yazılmaya Başlanması
Rasûlullah zamanında Kur’an metninin tarih itibariyle ne zaman yazılmaya başlandığı meselesi, Kur’an tarihinin en temel problemlerinden birisidir. Bu konuda bize ışık tutan ilk rivayet hicretten önce, Rasûlullah’ın peygamberlik görevine başlamasının beşinci yılında, Hz. Ömer’in Müslüman olması esnasında kız kardeşinin evinde kendisine sunulan Kur’an metinleridir. Bu dokümanlar bize, Kur’an’ın daha Mekke döneminde iken yazılmaya başladığını gösterir.
Kur’an’ın bu dönemde yazıldığını gösteren diğer bir belge ise, Müslümaların Mekke’den Medine’ye hicretinden önce bi’setin on iki ve on üçüncü senesinde vuku’ bulan Akabe Bîatı’nda Resûlullah ile karşılaşan Zuraykoğullarından Rafi’ b. Mâlik ez- Zurakî’ye Hz. Peygamber’in verdiği üzerinde Kur’an yazılı sahifelerdir. Rafi (r.a) medinede kuran sahifelerinin okunduğu bir mescit inşa etti. Diğerleri arasında şöhret kazanan Benû Zuraykların Medine’deki bu mescidi içinde yüksek sesle Kur’an tilâvet olunan ilk mescid (cami) olmuştur.

Kur’an vahiylerinin Medine’ye hicretten önce Mekke’de yazıldığını gösteren delillerden birisi de, burada nazil olan Furkan sûresinin beşinci âyetidir.
Tüm bu delillere rağmen İtalyan tarihçi Leon Caetani, Hz. Ömer’in Müslüman olması olayında geçen, Hz. Ömer’in kız kardeşi Fâtıma bint Hattâb’ın evinde bulunan Kur’an’a ait yazılı metinlerin varlığını inkar eder.
Konumuz açısından oldukça önemli olan Hz. Ömer’in Müslüman olması olayı, ilk kaynaklardan olan İbn İshâk (ö. 151/768) ve İbn Hişâm (ö. 218/833)’ın “es-Sîre” adlı eserlerinde geniş bir şekilde ele alınmaktadır. Ancak biz burada, uzun bir şekilde anlatılan rivayetin sadece bizimle ilgili olan bölümlerini zikredeceğiz.
Rivayete göre Hz. Ömer, Peygamberimizi ve bir kısım Müslümanı öldürmek üzere yola koyulur. Yolda Nuaym b. Abdillah ile karşılaşır. Ondan eniştesinin ve kız kardeşinin Müslüman olduğunu öğrenince yolunu değiştirir. Doğruca onların bulunduğu evin yolunu tutar ve kız kardeşinin kapısının önüne gelir. Müslüman olduğu için ona eziyet etmek ister. O sırada Habbab b. el-Eret, Hz. Ömer’in kız kardeşinin evinde, ona “Tâhâ” ve “Küvvirat” sûrelerini okutmaktadır. Kız kardeşi onu görünce bir kötülük yapacağını anlar ve sayfayı saklar. Hz. Ömer kız kardeşine: “Söyle, ne okuyordun? Söz veriyorum, onu tekrar sana geri vereceğim. Bu hususta herhangi bir müdahalede bulunmayacağım” der. Kız kardeşi onun, sayfayı görme konusundaki ısrarı üzerine, kendisinden güvence alır ve sayfayı ona verir. Hz. Ömer okumaya başlar, Tâhâ sûresinin 16. âyetine ve daha sonra Tekvir sûresinin 14. âyetine kadar okur ve böylece Müslüman olur. Bu sıralarda Müslümanlar kırk küsur erkek ve on bir kadındır.
Bu rivayete göre, Hz. Ömer’e sunulan sûreler, Tâhâ sûresinin 1-16. âyetleri veya Tekvir sûresinin 1-14. âyetleridir. Bir başka rivayete göre de bu sahifelerde Hadid sûresinin ilk yedi âyeti yazılı idi.
Bilindiği üzere, Tekvir ve Tâhâ sûreleri Hz. Ömer’in İslam’a girişinden önce indirilmiştir. Hz. Ömer, Müslümanların Habeşistan’a hicretinden sonra Müslüman olmuştur. Hz. Ömer, Muhammed (a.s)’in peygamberlik görevine başlamasının 5. yılında hicretten sekiz yıl önce Müslüman olduğuna göre Kur’an’ın yazıyla tespitinin bu dönemden önce yapıldığı kesindir.
Ancak nübüvvetin 5. yılına kadar kuranın yazılması hakkında pek bir bilgiye ulaşamıyoruz.
Kur’an’ın Yazıldığını Gösteren Deliller
1. Kur’an’ın Hz. Peygamber döneminde yazıldığına dair Kur’an’da yer alan deliller şunlardır:
a. Kur’an’ın isimlerinden biri el-Kitab’tır. Bu tabir, bazı âyetlerde de kullanılmaktadır. Bu, “yazılmış, yazılan ve okunan şey” anlamlarına gelir.
b. Kur’an, ilk inen beş âyetinden birinde “O ki kalemle (yazmayı) öğretti” (Alak 96/4)
buyurarak kalemin ve yazının önemine işaret etmiş oluyordu.
c. Mekke’de inen ilk sûrelerden Kalem sûresinin başında Yüce Allah “Kaleme ve Yazdıklarına and olsun” (Kalem 68/1) buyurmuştur.

d. Abese sûresinin başında “Âyetler değer verilen sahifelere yazılmışlardır. Yücedirler, tertemizdirler. Yazıcıların elleriyle yazılmışlardır.” (Abese 80/12-16) şeklinde geçen âyette Kur’an’ın sahifeler içerisinde olduğu belirtilmektedir.
e. Kur’an, müşriklerin Kur’an hakkındaki şöyle bir itirazını naklediyor: “Dediler ki: Evvelkilerin masallarıdır, onu yazdırmıştır”. (Furkan 25/5) Buna göre âyet ve sûreler tedvin ediliyor ve insanlara sahifelerde yazılı olduğu halde okunuyordu.
f. İbn Hacer’e göre Beyyine sûresinin ikinci âyeti de Kur’an’ın tamamının Hz. Peygamber döneminde yazıldığını göstermektedir. Bu âyette şöyle buyurulmaktadır: “Allâh tarafından gönderilen ve tertemiz sahifeler okuyan bir elçi”. (Beyyine 98/2)
Hz. Peygamber, Kur’an ile Kur’an’dan olmayan şeylerin karışmamasına özen gösteriyordu. Sahâbenin hadislerle Kur’an’ı karıştırabileceği endişesinden dolayı Mekke döneminin tamamında ve Medine döneminin ilk yıllarında hadislerin yazılmasına müsaade etmemiştir. Bu da, o dönemde Kur’an’ın yazıldığının göstergesidir.
Hz. Peygamber’in yazılı metinleri düşman toprağına götürmeyi yasaklaması da vahyin o dönemde yazıldığını gösterir.
Verilen bu delillerden başka, Kur’an’ın o dönemde yazıldığına örnek teşkil ettiğini düşündüğümüz, Kur’an ve İslâm Tarihî kaynaklarından derlediğimiz diğer veriler şunlardır:
a. Daha önce zikredildiği üzere Hz. Ömer’in Müslüman olması hadisesinde kız kardeşinin elinde bulunan sahifeler.
b. Suyûtî, Hz. Peygamber’in vefatından önce Kur’an’ın tümünün yazılı olduğunu ancak bunların bir mushafta ve belli bir yerde toplanmadığını aktarır. O dönemde ashâbdan farklı kimselerin ellerinde Kur’an’dan bazı bölümlerin mevcut olduğu nakledilir.
c. Hz. Peygamber ve ashâbının tüm gayreti Kur’an’ı cem etmeye yoğunlaşmıştı. Peygamberimiz döneminde Kur’an’ın tümü yazılı olarak elimizde vardı.
d. Pek çok kaynakta geçen şu rivayet de o dönemde Kur’an’ın yazıldığını gösterir: “Kur’an’ın cem’i üç mertebede gerçekleşmiştir. Bunlardan ilki, Hz. Peygamber’in huzurunda yapılandır. İkincisi, Hz. Ebû Bekir’in huzurunda yapılandır. Üçüncüsü de Hz. Osman’ın huzurunda âyet ve sûrelerin yerlerini belirleme şeklinde yapılan cem’dir”. (en-Nîsâbûrî, el-Mustedrek, II, 229)
Açıkça anlaşılıyor ki Hz. Peygamber kendisine gelen vahyi sadece ezberlemek, tebliğ ve tebyin (açıklamak) etmekle kalmamış, aynı zamanda vahiy kâtiplerine de yazdırmıştır.
Vahiylerin Yazdırılması
Rivayetlere ve Kur’an tarihine dair yazılan eserlere baktığımızda bunların çoğunda, Hz. Peygamber’in kendisine gelen vahyi anında yazdırdığı ifade edilmektedir
Kanaatimizce, vahiyler hemen indiği anda değil de mümkün olan en kısa sürede yazdırılmış olmalıdır. Zira inen vahiylerin anında yaz(dır)ıldığını iddia edersek Hz. Peygamber ailesi ile beraber evde tek başına olduğunda, Miraç’ta Rabbi ile beraber iken vb. durumlarda yani vahiy kâtiplerinin yanında olması mümkün olmayan zamanlarda kendisine gelen vahiyleri kime yazdırdığı sorusunun cevabını vermekte güçlük çekeceğimiz kesindir.
Kur’an’ın Yazımında Kullanılan Malzemeler
O dönemde Kur’an’ın yazıldığı malzemeler şunlardır:
1. Ruk’â-Rikâ’: Deri, varak, kâğıt ve büyükçe bir parşömen veya papirüs yaprağının parçası gibi üzerine yazı yazılan malzeme anlamında kullanılır.
2. Kırtâs: Üzerine yazı yazılan ince sayfa ve kâğıt anlamına gelir.
3. Rakk’: Sertlik ve katılık kelimelerinin zıttı olarak yumuşaklık anlamında
kullanılır. Üzerine yazı yazılan, kâğıda benzer nesne anlamını ifade eder.
4. Asîb-Ûsub: Hurma ağacının düz, ince ve yapraksız dalı anlamına gelir.
5. Lahfe-Lihâf : Yontulmuş ince, beyaz taşlara denir.
7. Ketf-Ektâf: Koyun ve deve gibi hayvanların omzundaki geniş kürek kemiği demektir.
8. Kutb-Ektâb : Binilmesi için devenin sırtına konulan tahta veya tahtadan yapılmış semer anlamına gelir.
9. Edîm veya Kıta’ûl-Edîm: Tabaklanmış yani işlenmiş koyun, keçi ve diğer benzeri hayvanların derileri anlamına gelir.
10. „Azm: Deve kemikleri anlamına gelir.
11. Kernâf-Kerânîf: Hurma ağacının kalın ve sert kökü, hurma kütüğü anlamına gelir.
12. Parşömen: Bu malzeme daha çok keçi ve koyun derisinin üzerindeki yün veya kılın kazınıp birkaç gün kireçli suda bekletilmesinin ardından sünger taşıyla cilalamak suretiyle elde edilirdi. Buna kağıt veya Kırtâs-ı şâmi de denir.
13. Papirüs: Buna Kirtâs-ı Mısrî de denir. Papirüs, orta çapta dikdörtgen yapraklar
şeklinde yapılmaktaydı.
Vahiy Kâtipliği Müessesesi
Hz. Peygamber ümmi olduğundan ve devlet başkanı vasfına haiz olduğu için, özel ve devlete ait işlerinde bir takım kâtipler edinmiştir.
Kanaatimize göre, vahiy yazanlar başlangıçta bu işi kendi istekleri ile şahsi mushaf edinmek amacıyla yapıyorlardı. Özel mushaf sahibi olanlara baktığımızda, bunların çoğunun vahiy yazan kişiler olduklarını görürüz.
Diğer taraftan okuma yazma bilen hemen hemen herkesin Hz. Peygamber’in vahiy kâtipliğini yaptığı da zikredilmektedir. Zeyd b. Sâbit, Hz. Peygamber’in Kur’an bir yerde toplanmadan vefat ettiğini bildirmektedir. Yine onun Hz. Ömer’le birlikte mescidin kapısına oturup insanlardan Kur’an’ın yazılı belgelerini iki şahitle beraber kendilerine getirilmesini istedi
Mekke döneminde yazım işi, sistematik olarak yapılmadı.
Medine dönemine gelindiğinde ise burada öncelikle şunu belirtmek gerekir. Devlet olmanın verdiği avantajlardan yararlanma imkânı, yazı kültürü ile tanışıma ve yazı malzemesine sahip olan Yahudilerle kurulan ilişkiler, Medine döneminde yazım faaliyetini hızlandırdı. Bu iş, orada daha sistemli ve düzenli bir şekilde yapılmaya başlandı. Yazım işi düzeli bir şekilde ensâr ve muhacir tarafından icra edildi.
Vahiy Kâtipleri
Hz. Peygamber’in vahiy kâtiplerinin kaç kişi olduğu konusunda üzerinde ittifak sağlanmış herhangi bir rakam yoktur. Bu konuda yirmi dört, yirmi beş, yirmi altı, yirmi dokuz, kırk, kırk iki ve kırk üç rakamları zikredilmektedir.
Mekke’de vahiy yazanlardan başlıcaları Abdullah b. Sa’d b. Ebî Serh ve Halid b. Saîd’dir. Medine döneminde ise daha çok Ubey b. Kâ’b, Zeyd b. Sâbit ve Muâviye b. Ebî Süfyân (ö. 60/680) isimlerinden bahsedilmektedir.
KUR’AN’IN MUHAFAZASI
Hıfz/Ezberleme
Ezber yöntemi, Kur’an’ın korunmasındaki en etkin metotlardan biridir. İbnü’l-Cezerî, Kur’an’ın günümüze aktarımında asıl i’timat edilecek şeyin mushaflarda ve kitaplarda yazılana değil, kalplerde yer alan metinlere olduğunu söyler. Bu metot sayesinde, Kur’an’a olası bazı hataların sızma ihtimali bertaraf edilmiştir.
Hz. Peygamber, kendisine inen vahiyleri ezberliyor, insanların da ezberlemeleri için namazlarda ve sair zamanlarda onları yavaş yavaş okuyor ve her sene Cibril’e arz ediyordu.
Namazda Kur’an’ı ezbere okumak gerektiği için Kur’ân-ı Kerîm onlar tarafından ezberleniyordu.
Her sene Ramazân ayı geldiğinde Hz. Peygamber o zamana kadar nazil olan Kur’an vahyini bazı sahâbenin de hazır bulunduğu bir ortamda Cebrâil’le karşılıklı olarak kontrol ediyorlardı ki buna arza denilmekteydi.
Arza ve Mahiyeti
Arza, terim olarak mukabele ve sunum anlamına gelir. Bir kişinin okuyup diğerinin onu
kitaptan takip etmesi anlamında kullanılır.
Hz. Peygamber’in Kur’an metninin muhafazası açısından takip ettiği metotlardan en önemlisi arza yöntemidir.. Resûlullah’ın da vahyin korunmasında bu yöntemi takip ettiğini görüyoruz. Hz. Peygamber’in yaşamı müddetince Ramazân aylarında gerçekleşen ve arza veya mukabele diye isimlendirdiğimiz faaliyetin de amacı, vahyin muhafazasıyla birlikte onu tahrif, bozulma ve değişmeden korumaktır.

YAZDIRILAN METİNLERİN MUHAFAZASI.
Hz. Peygamber kendisine gelen vahiyleri yazdırdıktan sonra bunların büyük bir kısmını kendi evinde muhafaza etti. Bununla beraber sahâbenin kendileri için yazmış oldukları hususî nüshaları kendi evlerinde muhafaza ettiler. Çünkü Sahâbe kendileri için oldukça önemli olan o dokümanlar ı titiz bir şekilde korumuştur.
Kur’an’ın Hz. Peygamber Döneminde Mushaf Haline Getirilememesinin
Gerekçeleri
Hz. Peygamber döneminde dağınık olan Kur’an metinlerinin bir mushaf haline getirilemeyişiyle ilgili olarak kaynaklarda zikredilen sebepler şunlardır:
1. Kur’an’ı tamamı Hz. Peygamber’e bir defada indirilmeyip yirmi küsur senede peyderpey indirilmişti.
2. Son inen âyet ile Hz. Peygamber’in vefatı arasındaki zaman aralığı çok azdı.
3. Nüzul sürecinde Kur’an’ın bir mushafta cem edilmesi hiç düşünülmemişti.
4. Rasûlullah’ın hayatının son aylarından itibaren ridde (dinden dönme) ile ilgili faaliyetler hükümetin ve cemaatin başka bir işle uğraşmasına meydan bırakmıyordu.
5. Kur’an’ın toplanmasını gerektirecek sebepler henüz ortada yoktu.
6. İnen bazı âyetlerin tilâvet veya hüküm yönünden nesh olma ihtimali vardı. Eğer Kur’an o anki haliyle bir mushafa yazılsa ve uzak beldelere gidenler de bunları yanlarında götürseydi, Kur’an’ın daha sonra bir değişikliğe uğraması söz konusu olabilir ve onda bazı karışıklıklar ortaya çıkabilirdi.
KUR’AN’IN HZ. PEYGAMBER’DEN SONRAKİ DURUMU
HZ. EBÛ BEKİR DÖNEMİ (11-13/632-634) Kur’an’ın Cem’ine Yol Açan Tarihsel Süreç
Burada öncelikle “cem” kavramı üzerinde durmak istiyoruz. Bu kelime Hz. Peygamber döneminde Kur’an’ın o günkü malzemelere yazılması ve ezbere okunması, Hz. Ebû Bekir döneminde Kur’an’ın yeniden yazılarak tek bir mushafta toplanması, Hz. Osman döneminde ise, Hz. Ebû Bekir döneminde yazılan mushafın birkaç adet çoğaltılması anlamına gelir.
Kur’an’ın Hz. Peygamber’den sonra bir araya getirilme ihtiyacının sebepleri
Yemâme Savaşı
Kur’an’ın toplanmasının yegane ve en önemli sebebi olarak, Yemâme Savaşı’nda vefat eden kurrânın/Kur’an hafızlarının sayılarının çokluğu gösterilmektedir.
Yemâme Savaşı, Müslümanlarla Allah’ın elçisi olduğunu ve kendisine vahiy geldiğini dillendirip yalancı peygamberlik iddiasında bulunan Müseyleme arasında Hz. Peygamber’in vefatından yaklaşık bir yıl sonra vuku’ bulmuştur. Çok şiddetli bir savaş cereyan etmiştir. Huzeyfe’nin kölesi Sâlim gibi Kur’an’ı ezbere bilen bazı sahâbîlerin şehit olmaları üzerine Hz. Ömer kurrânın ölümüyle Kur ‘an’ın bazı âyetlerinin kaybolacağından endişe etmiş ve Hz. Ebû Bekir’e gelip, dağınık bir halde yazılı olarak bulunan Kur’an metinlerinin bir araya getirilmesi hususunda ona görüş bildirmişti. Hz. Ebû Bekir de Yemâme Savaşı’ndan sonra savaşa katılan sahâbeden pek çok insanın şehid edildiğini görünce, kaybolmaması için Kur’an’ın cem’ini emretmişti. Ancak Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer’in yaptığı bu teklife ilk başlarda, “Hz. Peygamber, Kur’an’ı bir mushaf halinde toplamadı, bu konuda herhangi bir emir de vermedi ben bunu toplarsam Hz. Peygamber’in yapmadığı bir işi yapmış olurum ki bu da dinen hoş görülmeyebilir” diye olumsuz bakmıştı. Fakat Hz. Ömer, büyük uğraşlardan sonra onun bu meseleye eğilmesi konusundaki tereddütlerini gidermeyi başarabilmiş, Hz. Ebû Bekir ikna olduktan sonra Zeyd b. Sâbit ‘i de ikna etmiş ve Kur’an bundan sonra cem edilmiştir.
Hz. Ebû Bekir dönemindeki cem, hicrî on birinci yılın sonlarında veya on ikinci yılın başlarında hilafetinin birinci yılında meydana gelen Yemâme Vak’asından sonra başlayıp, Hz. Ebû Bekir’in hicrî on üçüncü yılın altıncı ayındaki vefatından önce son buldu. Bu iş yaklaşık olarak on beş ay sürdü. Yani Hz. Ebû Bekir, Yemâme Vak’asından sonra Zeyd b. Sâbit’e bu görevi verdi ve o da vefatından önce Kur’an’ı toplama işini bitirdi.
Görevin Zeyd b. Sâbit’e Verilmesi
Ebû Bekir dönemindeki cem işinde asıl görevi Zeyd b. Sâbit üstlenmiştir. O bu
görevi tek başına yapmamış, bir grup sahâbe ile birlikte çalışarak yerine getirmiştir.
Hz. Ebû Bekir, Zeyd b. Sâbit’i bu işle görevlendirirken Buhârî’nin naklettiğine göre onun şu dört vasfını göz önünde bulundurmuştur:
1. Genç olması:
2. Zeki olması
3. O doğruluk ve iffeti ile meşhur olmuş, aynı zamanda takva sahibi ve güzel ahlaklı biri olması
4. Hz. Peygamber’in özel olarak görevlendirdiği vahiy kâtiplerinden olması
5. O, Kur’an’ı en düzgün okuyan ve en iyi bilen sahâbîlerden biri olması Nitekim Kur ‘an’ı iyi bildiği ve hıfzettiği için Tebûk Gazvesinde Hz. Peygamber, Benû Neccar ‘ın sancağını Zeyd b. Sâbit’e vermiş ve niçin böyle yaptığı sorulduğunda, Kur’an’ı en iyi bilenin o olduğunu söylemiştir.
6. Zeyd b. Sâbit, İslâm hukukunu da çok iyi biliyordu. Onun dinde fakih derecesine ulaştığı ve Medine’de kadılık makamına yükseldiği söylenir.
7. Zeyd b. Sâbit’in bu işle görevlendirilmesinin başlıca sebeplerinden biri de, bütün Kur’ân-ı Kerîm’i bizzat Hz. Peygamber’den son arzaya göre öğrenmiş olmasıdır.
HZ ÖMER DÖNEMİ:
Hz. Ömer döneminde devletin teşkilat yapısında ve kurumlarında köklü değişiklikler ve faaliyetler yapılmış ve pek çok uygulamaya onun döneminde geçilmiştir.Hz. Ömer’i bu tür faaliyetler çok meşgul ettiği için Hz. Ebû Bekir ve Hz. Osman döneminde Kur’an adına yapılan faaliyetlerin onun döneminde de yapıldığını göremiyoruz. Bu sebepten Hz. Ömer dönemini atlayıp direk olarak Hz. Osman dönemine geçiyoruz.

HZ. OSMAN DÖNEMİ (644-656)
Bu dönemde yapılan işlerin üç noktada toplandığını görüyoruz:
1. Kur’an’ın istinsahı, 2. Kur’an’ın kıraati ve 3. Özel mushaflar.
1. Kur’an’ın istinsahı
İstinsah, bir şeyi diğer bir şeyle değiştirme; giderme; izale etme; bir nesneyi bir yerden başka bir yere nakletme; erteleme; kaldırma; bir nüshayı veya belgeyi yazıp çoğaltma ve aslını korumak suretiyle bir yazıyı aynen kopya etme, yazma, harfi harfine bir eserdeki yazıyı diğer bir esere aktarma gibi anlamlara gelir. Terim olarak istinsah, bir yazıyı çoğaltma ve bir kitaptan başka bir kitaba aktarma anlamına gelir. Hz. Osman, Hz. Ebû Bekir ‘in cem ettiği nüshayı aynen yazdırdığı için burada onun yaptığı faaliyet „Kur’an’ın istinsah edilmesi’ şeklinde isimlendirilmiştir.
Yeni fethedilen bölgelerde yaşayan halk, Kur’an’ı Hz. Peygamber’den doğrudan öğrenen sahâbe gibi okuyamadığı için bazı kıraat ihtilafları da kendini gösterdi. Bunların başlıca iki sebebi vardı: 1. Resûl-i Ekrem tarafından Kur’an’ın yedi harf ile okunmasına ruhsat verilmiş olması. 2. Bazı sahâbîlerin hususî mushaflarına tefsiri mahiyette bir takım kelimeleri ilave etmiş olmaları.
Hz. Osman döneminde yapılan faaliyetlerden birisi de mushafların çoğaltılması hadisesidir. Kur’an metninin Hz. Osman’ın gayretleriyle istinsah ettirilmesinin iki hedefi vardı: 1. Hz. Peygamber’in tasvibine mazhar olmuş farklı kıraat şekillerine resmiyet kazandırarak ve küfre sebep olabilecek tartışmaları önlemek. 2. Aslî nüsha ile uyuşmayan her türlü kıraati reddederek Müslümanlar arasında tehlikeli sonuçlar doğurabilecek bölünmeyi önlemek ve münakaşalı bir takım kıraat şekillerinin veya bazı kimselerin kendi şahsî nüshalarına iyi niyetle ilave etmiş olabilecekleri açıklama mahiyetindeki bazı notların, zamanla mushafa karışmasıyla meydana gelebilecek bir tahrife imkân vermemek.
Hz. Osman tarafından Kur’an’ı çoğaltmak üzere şu dört kişinin ismiyle karşılaşmaktayız: Zeyd b. Sâbit (ö. 45/665), Abdullah İbn Zübeyr el-Esedi (ö. 75/ 695), Saîd b. el-As el-Emevi ve Abdurrahman b. el-Hâris b. Hişâm el-Mahzûmî (ö. 96/714). Muhtemelen bu dört kişi çekirdek kadroyu oluşturduğu için kaynaklar daha ziyade bu isimler üzerinde durmaktadır. Ama bizde heyetin on iki kişiden oluştuğu kanaati hakimdir.
Hz. Osman’ın Kur’an’ı istihsahı hicrî 25 senesinde başlayıp 30 senesinde sona ermiştir. Yani bu iş 5 sene sürmüştür.
Hz. Osman’ın heyeti oluşturduğu esnada İbn Mesûd Kûfe’de olduğu için heyette yer almadığı zikredilmektedir. Ancak Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir döneminde bu görevleri büyük ölçüde Zeyd b. Sâbit ifa ettiği için bu konuda herkesten daha fazla tecrübeye sahipti ve bu sebepten dolayı da iş ona tevdi edildi.
Hz. Ömer döneminde İslam devletinin sınırları genişlemiş ve Hz. Osman döneminde insanların Kur’an lafızlarının telaffuzu konusundaki ihtilafları artmıştır. Hz. Osman bu duruma son vermek için Mushafları çoğaltıp belli merkezlere göndermiştir.
Hz. Osman zamanında Kur’an’ın istinsahı için 12 kişiden müteşekkil bir heyet oluşturuldu, bunun başına da bu konuda tecrübesi olan Zeyd b. Sabit getirildi.
Hz. Osman kıraat standardizasyonunu sağlamak için sayları 4 ile 9 arasında değişen mushafı çoğalttırıp farklı şehir merkezlerine göndermişt ir. Bunun dışındaki şahsi Mushafların da yakılmasını emretmiştir. Ancak bu yakma işine sadece İbn Mesud karşı çıkmıştır.
Hafsa’ya emanet edilen Mushaf Hafsa’nın vefatından sonra Muaviye zamanında Medine valisi Mervan b. Hakem tarafından Hafsa’nın kardeşi Abdulah b. Ömer’den istenip yaktırılmıştır. Buna gerekçe olarak daha sonra zuhur etmesi muhtemel görünen ihtilaflar gösterilmektedir.
İbn Mes’ûd’un kaynaklarda bahsedilen mushafında Fatiha ve Muavizeteyn’in yer almadığı konusunda kesin bir hüküm vermek zor gibidir. Ancak biz bu surelerin onun mushafında yer aldığı kanaatindeyiz.
Aynı şekilde Ubey b. Ka’b’ın Mushafı da bize kadar ulaşmamıştır. Onun mushafında Kunut dualarının yer alıp almadığı konusunda kesin bir şey söyleyemiyoruz. Ancak o dönemde özel Mushafların kenarına tefsir kabilinden ilavelerin yazıldığını dikkate alırsak onun da bu duaları farklı nedenlerden dolayı mushafına kaydettiğini düşünebiliriz.
Bunların dışında sahabe ve tabiinden özel Mushaf sahibi, bazı isimlere de rastlanılmaktadır. Bunlardan bazıları şunlardır: Ali b. Ebi Talib (ö. 40/660), Abdullah b. Abbas (ö. 68/687), Ebû Musa el-Eş’ari (ö. 44/664), Hafsa (ö. 45/665), Enes b. Mâlik (ö.
91/709), Hz. Ömer (ö. 23/643), Zeyd b. Sâbit (ö. 48/668), Abdullah b. Zübeyr (ö.
73/692), Abdullah b. Amr (ö. 65/684), Hz. Aişe (ö. 58/677), Salim Mevla Ebi Huzeyfe (ö. 12/633), Ümmü Seleme ve Ubeyd b. Umeyr el-Leysi (ö. 74/693).
HZ. ALİ DÖNEMİ (35-40/656-661)
Hz. Ali’nin çalışmamız açısından üç önemli yönü bulunmaktadır:
1. Bey’ati, 2. Kur’an’ı cem etme işi ile ilişkisi, 3. Tertib ettiği mushafı.
1. Bey’ati,
“Hz. Ali, Hz. Ebû Bekir’e Abiat edildikten sonra kendi evine çekildi. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir’e şöyle denildi: O, sana bey’at etmek istemedi. Daha sonra Hz. Ebû Bekir ona haber yolladı ve: Bana bey’at etmeyi istemedin mi? Diye sordu Hz. Ali, hayır, (öyle bir durum söz konusu değil) deyince Hz. Ebû Bekir: Öyleyse seni benden uzaklaştıran nedir? dedi. Hz. Ali, Allah’ın kitabına ilaveler yapıldığını gördüm, Kur’an’ı cem edinceye kadar ridamı giymemeye karar verdim. Deyince Hz. Ebû Bekir de, sen ne güzel düşünmüşsün? dedi”. (es-Suyûtî, el-İtkân, I, 164)
Hz. Ali’nin bey’ati konusunu böylece özetledikten sonra onun Kur’an’ı cem etmesi meselesini ele alalım.
Yâkubî „Târîh’inde, Hz. Ali’nin, Hz. Peygamber vefat edince Kur’an’ı cem ettiğini belirtir. Rivayete göre Resûlullah vefatına yakın Hz. Ali’yi çağırıp onu Kur’an’ı toplamakla görevlendirmiştir. Hz. Ali de Kur’an’ı toplayarak sarı bir bezin içine sarıp mühürlemiştir. (ez-Zencânî, Târîhu’l-Kur’ân, s. 22-23)
Ali mushafının özellikleri şu şekilde sıralanabilir:
1. Sûreleri nüzul sırasına göre düzenlenmiştir.

2. Mensûh âyetler önce, nasihler sonradır.
3. Bu mushafta bazı âyetlerin te’vil ve tefsiri tafsilatlı bir şekilde belirtilmiştir. (ez-
Zencânî, Târîhu’l-Kur’ân, s. 26)
Kaynak:DEÜ İLİTAM:TEFSİR ÖZETLERİ

yorumlar:

Hiç Yorum Yapılmamış!

yorum yapmak ister misin?




© Tüm Hakları Saklıdır - Gül Medine
Yazılar kaynak belirtilmeden kullanılamaz.

Copy Protected by Chetans WP-Copyprotect.