10

Ekim
2012

Kurban İbadeti

Yazar: arafat  |  Kategori: iBADET  |  Yorum: Yok   |  405 Kez Okundu

I- KUR­BAN’IN MA­Hİ­YE­Tİ VE MEŞRÛLUĞU

A – Kur­ba­nın Ta­ri­fi ve Da­yan­dı­ğı De­lil­ler:

Kur­ban bay­ra­mı gün­le­rin­de ke­si­len kur­ban­lık hay­va­na “ud­hi­ye” de­nir. Te­rim ola­rak kur­ban, Al­lah Teâlâ’ya yak­laş­mak için kur­ban ni­ye­tiy­le be­lir­li va­kit­te ke­si­len özel hay­va­nın adı­dır.

Kur­ban kes­mek, zekât ve bay­ram na­maz­la­rı gi­bi hic­re­tin ikin­ci yı­lın­da meşrû kı­lın­mış­tır. Meş­ru­i­ye­ti Ki­tap, Sün­net ve İc­ma de­lil­le­ri­ne da­ya­nır.

Al­lah Teâlâ şöy­le bu­yu­rur: “Rab­bin için na­maz kıl ve kur­ban kes”125 En meş­hur gö­rü­şe gö­re, bu ayet-i ke­ri­me­de­ki “na­maz”dan ka­sıt bay­ram na­ma­zı, “kes­mek”ten ka­sıt da, kur­ban bay­ra­mı gün­le­rin­de ke­si­len kur­ban­lar­dır. Baş­ka bir ayet-i ke­ri­me­de de kur­ban­lık de­ve­ler­den şöy­le söz edi­lir: “Kur­ban­lık de­ve­le­ri de si­ze Al­lah’ın şeâirinden kıl­dık”126 Şeâirin an­la­mı ise, Al­lah’ın di­ni­nin alâmeti olan özel­lik­ler­dir.

Kur­ban­la il­gi­li bir çok ha­dis-i şe­rif var­dır. Hz. Âişe (r. anhâ)’den ri­va­yet edi­len şu ha­dis bun­lar­dan bi­ri­si­dir: “Âdemoğlu kur­ban bay­ra­mı gü­nün­de kan akıt­mak­tan da­ha se­vim­li bir iş ile Al­lah’a yak­la­şa­bil­miş de­ğil­dir. Ka­nı­nı akıt­tı­ğı hay­van kı­ya­met gü­nü boy­nuz­la­rı, ça­tal tır­nak­la­rı ve kıl­la­rı ile ge­le­cek­tir. Akan kan ye­re düş­me­den ön­ce, Yü­ce Al­lah ka­tın­da, yük­sek bir ma­ka­ma ula­şır. Bu ba­kım­dan kur­ban­la­rı­nı­zı gö­nül hoş­lu­ğu ile ke­si­niz.”127

Yü­ce Al­lah’ın ke­si­len kur­ban­la­rın ne eti­ne ve ne de ka­nı­na ih­ti­ya­cı var­dır. O’na ula­şan sa­de­ce kur­ban ke­se­nin ni­yet,ihlâs ve tak­va­sı­dır. Bü­tün amel­le­rin özü­nü teş­kil eden bu ni­yet ve tak­va­ya Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le işa­ret edi­lir: “On­la­rın ne et­le­ri, ne kan­la­rı Al­lah’a eri­şir. Fa­kat siz­den ona yal­nız tak­va ula­şır.”128

Enes (r.a)’in ri­va­yet et­ti­ği baş­ka bir ha­dis-i şe­rif­te şöy­le bu­yu­ru­lur: “Rasûlullah (s.a.s) be­ya­zı si­ya­hın­dan çok, boy­nuz­lu iki koç kur­ban et­ti. Onun aya­ğı­nı hay­va­nın yan­la­rı­na koy­du­ğu­nu, bes­me­le çe­kip tek­bir ge­tir­di­ği­ni ve eliy­le on­la­rı kes­ti­ği­ni gör­düm.“129

Kur­ban ay­rı­ca Hz. İb­ra­him’den ge­len sün­net­ler­den­dir. Al­lah Teâlâ, Hz. İs­ma­il’in kur­ban edil­me­me­si için onun ye­ri­ne kur­ban­lık gön­de­ril­di­ği­ni şöy­le açık­lar: “Biz de ona bü­yük bir kur­ban­lı­ğı fid­ye ve­re­rek kur­tar­dık.”130

Kur­ba­nın meşrû kı­lın­ma­sın­da­ki hik­met ise sa­yı­sız ni­met­le­re kar­şı Al­lah’a şük­ret­mek ve gü­nah­la­rın ba­ğış­lan­ma­sı­nı di­le­mek­tir. Kur­ban ke­sil­mek­le hem ke­sen ai­le, hem de yok­sul­lar te­mel gı­da mad­de­le­rin­den olan et ba­kı­mın­dan ge­niş­li­ğe ka­vu­şur. Bu yüz­den fı­tır sa­da­ka­sın­da kıy­met ve­ri­le­bi­lir­ken, kur­ban­da kıy­me­ti­nin yok­sul­la­ra da­ğı­tıl­ma­sı ye­ter­li ol­maz.

Ger­çi her­gün top­lu­mun et ih­ti­ya­cı için yer yü­zün­de yüz bin­ler­ce hay­van ke­sil­mek­te­dir. An­cak bun­lar­dan yal­nız alım gü­cü olan­lar ya­rar­la­nı­yor. Kur­ban et­le­rin­den ise ço­ğun­luk­la muh­taç olan­lar ya­rar­la­nır. Kur­ban ke­sil­me­si müs­lü­man­lı­ğa mah­sus insanî ve top­lum­sal bir fe­da­kar­lık ör­ne­ği­dir.

B – Kur­ban Kes­me­nin Hük­mü:

Kur­ban bay­ra­mın­da, Al­lah’a yak­laş­mak ni­ye­tiy­le kur­ban kes­mek hür, mukîm, müs­lü­man zen­gin olan kim­se­le­re va­cip­tir. Zen­gin­den mak­sad; te­mel ih­ti­yaç­la­rı­nın dı­şın­da üre­yi­ci (nâmî) ol­sun ve­ya ol­ma­sın ni­sap mik­ta­rı ma­la sa­hip ol­mak­tır. Bu da fit­re ni­sa­bıy­la ay­nı olup, üze­rin­den bir yıl geç­me­si şar­tı da aran­maz. Ya­ni bay­ram sa­ba­hı 200 dir­hem gü­müş ve­ya 20 mis­kal al­tın ve­ya bun­la­rın kar­şı­lı­ğı olan pa­ra ve­ya ti­ca­ret ma­lı­na sa­hip bu­lu­nan kim­se­ye kur­ban va­cip olur. Te­mel ih­ti­yaç­la­ra ev, nor­mal ev eş­ya­sı, bi­nit, mes­lek alet­le­ri ve ben­zer­le­ri ile bak­mak­la yü­küm­lü ol­du­ğu kim­se­le­rin bir yıl­lık ge­çim mas­raf­la­rı da gi­rer.131

Ha­ne­fi­le­rin kur­ba­nın va­cip olu­şu ko­nu­sun­da da­yan­dık­la­rı de­lil­ler şun­lar­dır: Kur’an-ı Ke­rim’de “Na­maz kıl, kur­ban kes” em­ri amel ba­kı­mın­dan “vü­cub” bil­di­rir. Çün­kü sa­de­ce Hz. Pey­gam­ber’e ait ol­du­ğu be­lir­til­me­yen emir, üm­me­ti­ni de kap­sa­mı­na alır. An­cak ayet­te ço­ğul sîgasının bu­lun­ma­yı­şı delâlette zan mey­da­na ge­tir­di­ği için kur­ba­nın hük­mü farz de­ğil va­cip de­re­ce­sin­de­dir.

Di­ğer ba­zı ha­dis-i şe­rif­ler de kur­ba­nın bu an­la­mı­nı te­yid et­mek­te­dir. Hz. Pey­gam­ber (s.a.s); “Kur­ban ke­si­niz. Şüp­he­siz bu, ba­ba­nız İb­ra­him (a.s)’in sün­ne­ti­dir.”132 bu­yur­muş­tur. Bu­ra­da, Al­lah el­çi­si kur­ban kes­me­yi em­ret­miş­tir. Mut­lak emir sîgası ise amel ba­kı­mın­dan va­ci­bi ifa­de eder. Şu ha­dis-i şe­rif de kur­ba­nın va­cip­lik yö­nü­nü kuv­vet­len­di­rir: “Kim ge­niş­lik ve imkân bu­lur da kur­ban kes­mez­se bi­zim namazgâhımıza yak­laş­ma­sın.”133 Böy­le bir teh­dit an­cak va­ci­bin ter­ki ha­lin­de söz ko­nu­su olur. Di­ğer yan­dan ba­zı ha­dis­ler­de kur­ba­nın üm­met için sün­net ol­du­ğu­nun be­lir­til­me­si va­cip olu­şu­na en­gel teş­kil et­mez. Çün­kü “sün­net”; yol, gi­diş, an­la­mı­na ge­lir.

Kur­ban kes­mek Ha­ne­fi­le­rin dı­şın­da­ki üç mez­he­be gö­re mü­ek­ked sün­net­tir. Gü­cü ye­te­nin onu ter­ket­me­si mek­ruh­tur. Şa­fi­i­le­re gö­re, kur­ban kes­mek, tek ba­şı­na olan kim­se hak­kın­da öm­rün­de bir de­fa ay­ni sün­net­tir. Eğer ai­le fart­le­ri bir­den faz­la ise kifâî sün­net olur. Ai­le bi­rey­le­rin­den her han­gi bi­ri­si bu­nu ye­ri­ne ge­ti­re­cek olur­sa, hep­si için ye­ter­li olur.132

Mez­hep imam­la­rı­nın ço­ğun­lu­ğu bu ko­nu­da şu ha­dis-i şe­rif­le­re da­ya­nır­lar. Üm­mü Se­le­me (r. anhâ)’nın ri­va­yet et­ti­ği­ne gö­re, Rasûlullah (s.a.s) şöy­le bu­yur­muş­tur:

“Zi­hic­ce’nin hilâlini gö­rüp siz­den bi­ri­niz kur­ban kes­mek is­ter­se, saç­la­rı­nı ve tır­nak­la­rı­nı kes­me­sin.”135 Bu ha­dis-i şe­rif, gü­cü ye­te­nin kur­ban ke­sip kes­me­me ko­nu­sun­da ser­best bı­ra­kıl­dı­ğı­nı ifa­de et­mek­te­dir. Bir şe­yi is­te­ğe bağ­lı bı­rak­mak ise onun va­cip ol­ma­sı­na en­gel­dir.

Baş­ka bir de­lil İbn Ab­bas (r. anhümâ)’nın ri­va­yet et­ti­ği şu ha­dis­tir: “Hz. Pey­gam­ber’in şöy­le bu­yur­du­ğu­nu işit­tim: Üç şey var­dır ki, ba­na farz­dır, si­zin için na­fi­le­dir: Vi­tir na­ma­zı, kur­ban kes­mek ve kuş­luk na­ma­zı.”136.

Fa­kih­le­rin ço­ğun­lu­ğu kur­ban kes­me­yi ço­cuk do­ğun­ca ke­si­len aki­ka kur­ba­nı­na ben­zet­miş­ler­dir. Ay­rı­ca kur­ban kes­me­yen­le il­gi­li teh­dit bil­di­ren ha­dis de, cu­ma gü­nü boy ab­des­ti al­ma­yı bil­di­ren şu ha­di­se ben­zer: “Cu­ma gü­nü gus­let­mek, er­gin­lik ça­ğı­na gel­miş her ki­şi için va­cip­tir”137 Hal­bu­ki bu boy ab­des­ti va­cip de­ğil müs­te­hap­tır.

Di­ğer yan­dan Hz. Ebu Be­kir ve Ömer’in kur­ban kes­me­dik­le­ri­ne da­ir ha­ber­ler de bu­nu gös­ter­mek­te­dir. On­la­rın kur­ban kes­me­me­le­ri­nin se­be­bi, in­san­la­rın bu­nu va­cip gör­me­le­rin­den kork­ma­la­rı idi. An­cak Ha­ne­fi­ler, on­la­rın bir ve­ya iki yıl kur­ban kes­me­yi­şi­ni ni­sap mik­ta­rı ma­la sa­hip ol­ma­yış­la­rıy­la açık­lar. Çün­kü bu iki ha­li­fe bey­tül­mal­den sa­de­ce ken­di­le­ri ve ai­le fert­le­ri­ne ye­te­cek ka­dar ma­aş alı­yor­lar­dı.138

Bir ai­le­den tek ki­şi­nin ke­se­ce­ği kur­ba­nın ye­ter­li ol­du­ğu­nu söy­le­yen Şa­fi­i­le­rin bu ko­nu­da da­yan­dık­la­rı de­lil Mih­nef b. Sü­leym (r.a)’in ri­va­yet et­ti­ği şu ha­dis­tir: “Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) ile bir­lik­te du­ru­yor­duk. Onun şöy­le de­di­ği­ni işit­tim: “Ey in­san­lar! Her ai­le hal­kı­na her yıl için bir kur­ban ge­re­kir.”139 Di­ğer yan­dan Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) se­miz, boy­nuz­lu ve si­yah-be­yaz iki adet ko­çu, bi­ri­si­ni üm­me­ti adı­na, di­ğe­ri­ni de ken­di­si ve ai­le fert­le­ri adı­na kes­miş­tir.140

Tek ba­şı­na olan kim­se­nin öm­rün­de bir de­fa kur­ban kes­me­si­nin ay­ni sün­net olu­şu ko­nu­sun­da Şa­fi­i­le­rin de­li­li, em­rin tek­ra­rı ge­rek­tir­me­di­ği şek­lin­de­ki gö­rüş­le­ri­dir. Bu­ra­da em­rin ye­ri­ne ge­ti­ril­me­si en az mik­tar­la müm­kün olur, o da bir de­fa yap­mak­la ger­çek­le­şir.141

eş-Şevkanî (ö.1250/1834) kur­ba­nın sün­net ol­du­ğu­nu ka­bul eden­le­rin da­yan­dı­ğı ha­dis­le­rin ten­ki­di­ni yap­tık­tan son­ra şöy­le de­mek­te­dir: Bu ha­dis­ler­den hiç­bi­ri de­lil ola­rak ile­ri­ye sü­rü­le­cek kuv­vet­te de­ğil­dir.142

C – Kur­ban Kes­mek­le Mü­kel­lef Olan­da Ara­nan Şart­lar:

Müs­lü­man, hür, er­gin, akıl­lı, mu­kim ve gü­cü ye­ten kim­se­nin kur­ban kes­mek­le yü­küm­lü ol­du­ğu üze­rin­de fa­kih­le­rin gö­rüş bir­li­ği var­dır. Seferî, kü­çük, ço­cuk ve akıl has­ta­la­rı için kur­ban ge­re­kip ge­rek­me­ye­ce­ği ko­nu­sun­da ise fark­lı gö­rüş­ler öne sü­rül­müş­tür.

Ebu Ha­ni­fe ve Ebu Yu­suf’a gö­re, kur­ban kes­mek­le yü­küm­lü­lük için akıl ve bü­luğ şart de­ğil­dir. Zen­gin olan ço­cu­ğun ve­ya akıl has­ta­sı­nın ma­lın­dan ve­li­si­nin kur­ban kes­me­si ge­re­kir. Bu ço­cuk ve­ya akıl has­ta­sı bu kur­ba­nın etin­den yer, ge­ri ka­la­nı da el­bi­se gi­bi ayn’ın­dan ya­rar­la­na­bi­le­ce­ği bir şey ile mü­ba­de­le edi­le­bi­lir.

İmam Mu­ham­med’e gö­re ise akıl ve bü­luğ şart­tır. Bu yüz­den ço­cuk­la­rın ve akıl has­ta­la­rı­nın mal­la­rın­dan kur­ban ke­sil­me­si ge­rek­mez. Fetvâya esas alı­nan gö­rüş de bu­dur. Ve­li­le­ri ke­se­cek ol­sa pa­ra­sı­nı taz­min et­me­le­ri ge­re­kir. An­cak bir kim­se­nin ken­di ma­lın­dan kü­çük ço­cu­ğu için kur­ban kes­me­si men­dup­tur.143

Şa­fii ve Han­be­li­le­re gö­re, kü­çük ço­cuk için kur­ban kes­mek sün­net de­ğil­dir. Ma­li­ki­le­re gö­re ise sün­net­tir.144

Ha­ne­fi­le­re gö­re, yol­cu­ya kur­ban kes­mek va­cip de­ğil­dir. Çün­kü Hz. Ebu Be­kir ve Hz Ömer yol­cu ol­duk­la­rın­da kur­ban kes­mez­ler­di. Hz.Ali’den şöy­le de­di­ği ri­va­yet edil­miş­tir: “Yol­cu olan kim­se­ye cu­ma na­ma­zı da, kur­ban kes­mek de va­cip de­ğil­dir.”145 Çün­kü yol­cu için kur­ban kes­mek­te ve eti­nin de­ğer­len­di­ril­me­sin­de bir ta­kım güç­lük­ler var­dır. Bu, ne­den­le yol­cu­dan güç­lü­ğü kal­dır­mak için cu­ma gi­bi kur­ban da ona va­cip de­ğil­dir.146

Ha­ne­fi­ler dı­şın­da­ki üç mez­he­be gö­re kur­ban kes­mek yol­cu için de sün­net­tir. Yal­nız Ma­li­ki­le­re gö­re hac sı­ra­sın­da sün­net olan hedy kur­ba­nı­dır.147

Kesilecek kur­ba­nın ge­çer­li ol­ma­sı için ay­rı­ca ni­yet et­mek de şart­tır. Çün­kü hay­van iba­det mak­sa­dı ile de et mak­sa­dı ile de ke­si­le­bi­lir. Hz. Pey­gam­ber; “Amel­ler ni­yet­le­re gö­re­dir ve her ki­şi için ni­yet et­ti­ği var­dır.”148 bu­yur­muş­tur.

Di­ğer yan­dan bir­den faz­la ki­şi­nin or­tak ol­ma­sı­nın ge­çer­li ol­du­ğu kur­ban­lar­da, Al­lah’a ya­kın­laş­ma­yı is­te­me­yip sa­de­ce et mak­sa­dıy­la ke­sen kim­se­nin or­tak ol­ma­ma­sı da şart­tır. Me­se­la; bir de­ve ve­ya bir sı­ğır­da ye­di ki­şi or­tak ol­sa iç­le­rin­den yal­nız bi­ri­si et mak­sa­dıy­la or­tak ol­muş bu­lun­sa hiç bi­ri­si­nin kur­ba­nı sa­hih ol­maz. Çün­kü Al­lah’ın rı­za­sı­nı ka­zan­mak ka­nın akı­tıl­ma­sı ile ger­çek­le­şir, bu ise par­ça­lan­ma ka­bul et­mez.149

D- Kur­ban Kes­me­nin Vak­ti ve Şek­li:

Kur­ban ke­si­le­cek za­man, kur­ban bay­ra­mı­nın bi­rin­ci,ikin­ci ve üçün­cü gü­nü­dür. Fa­kat bi­rin­ci gü­nün­de kes­mek da­ha fa­zi­let­li­dir.

Kur­ban­lar şe­hir­ler­de ve­ya bay­ram na­ma­zı kı­lı­nan di­ğer yer­le­şim mer­kez­le­rin­de na­maz­dan son­ra, bay­ram na­ma­zı kı­lın­ma­yan köy­ler­de ve gö­çe­be­lik­te de bay­ram gü­nü tan ye­ri­nin ağar­ma­sın­dan son­ra ke­si­lir. İlk vak­ti bu­dur. Son va­kit ise bay­ra­mın üçün­cü gü­nü gü­ne­şin bat­ma­sın­dan az ön­ce­si­ne ka­dar de­vam eder. Bir özür se­be­biy­le bay­ram na­ma­zı­na gi­de­me­yen kim­se, na­maz kı­la­cak ka­dar bir vak­tin geç­me­sin­den son­ra kur­ba­nı­nı ke­se­bi­lir. Kur­ba­nı ge­ce­le­yin kes­mek ten­zi­hen mek­ruh­tur. Çün­kü ge­ce ka­ran­lık se­be­biy­le ke­sim işin­de yan­lış­lık yap­ma ih­ti­ma­li var­dır.

Kur­ba­nın ke­sim vak­tiy­le il­gi­li çe­şit­li ha­dis-i şe­rif­ler nak­le­dil­miş­tir. Berâ b. Âzib (r.a)’in şöy­le de­di­ği ri­va­yet edil­miş­tir: “Ra­su­lul­lah (sa.s) bu­yur­du ki: “Bi­zim bu gü­nü­müz­de ilk ya­pa­ca­ğı­mız iş na­maz kıl­mak, son­ra dö­nüp kur­ba­nı­mı­zı kes­mek­tir. Kim böy­le ya­par­sa bi­zim sün­ne­ti­mi­ze uy­muş olur. Her kim bun­dan ön­ce kur­ba­nı­nı ke­se­cek olur­sa, bu kur­ban ai­le­si­ne tak­dim et­ti­ği et­ten baş­ka bir şey ol­maz. Bu­nun kur­ban ol­ma­sı söz­ko­nu­su de­ğil­dir.”150 Bu ha­dis-i şe­ri­fe gö­re, are­fe gü­nü gün­düz ve­ya ge­ce ya­hut bay­ra­mın ilk gü­nü, bay­ram na­ma­zı kı­lı­nan yer­ler­de na­maz­dan ön­ce ke­si­le­cek hay­van kur­ban hük­mün­de ol­maz.

Enes (r.a)’ten ri­va­yet edi­len bir ha­dis­te şöy­le bu­yu­ru­lur: “Kim na­maz­dan ön­ce kur­ban ke­ser­se bu­nu ia­de et­sin. Her kim na­maz­dan son­ra ke­ser­se onun bu iba­de­ti ta­mam olur ve müs­lü­man­la­rın sün­ne­ti­ne isa­bet et­miş olur.”151

Kur­ban kes­me sü­re­si­ni üç gün­le sı­nır­la­ma şu de­lil­le­re da­ya­nır: Hz. Ömer, Hz. Ali ve İbn Ab­bas (r. an­hüm)’den nak­le­dil­miş­tir: “Kur­ban kes­me gün­le­ri üç gün­dür, ilk gün en fa­zi­let­li­si­dir.”152 Ay­rı­ca İbn Ömer (r. an­hü­ma) de şöy­le de­miş­tir: “Kur­ban gün­le­ri bi­rin­ci kur­ban gü­nün­den son­ra iki gün­dür.”153

Mâliki ve Han­be­li­ler de Ha­ne­fi­ler gi­bi kur­ban kes­me sü­re­si­ni üç gün ola­rak ka­bul eder­ler.

İmam Şa­fi­i­ye gö­re ise kur­ban kes­me sü­re­si dört gün olup teş­rik gün­le­ri­nin so­nu­na ka­dar de­vam eder. Da­yan­dık­la­rı de­lil şu ha­dis­ler­dir: “Are­fe bü­tü­nüy­le vak­fe ye­ri­dir ve bü­tün teş­rik tek­bir­le­ri de kur­ban kes­me za­ma­nı­dır”154 İbn Hıb­ban’ın bir ri­va­ye­tin­de, ise; “Bü­tün teş­rik gün­le­rin­de kur­ban ke­si­lir”155 de­ni­lir. Teş­rik gün­le­ri bay­ra­mın dör­dün­cü gü­nü­nü de içi­ne alır.

Kur­ban­lar kıb­le­ye ya­tı­rı­la­rak (Bis­mil­la­hi Al­la­hu ek­ber) di­ye ke­si­lir. Bu­nu müm­kün olur­sa sa­hi­bi kes­me­li­dir, bu müm­kün ol­maz­sa uy­gun bir müs­lü­ma­na em­re­dip kes­tir­me­li, ken­di­si de ba­şın­da bu­lun­ma­lı ve şu aye­ti oku­ma­lı­dır:

“Şüp­he­siz be­nim na­ma­zım, kur­ba­nım ve di­ğer iba­det­le­rim, di­ri­li­ğim ve ölü­müm âlemlerin Rab­bı olan Al­lah için­dir. O’nun or­ta­ğı yok­tur.”156

Yal­nız kur­ban sa­hi­bi­nin bes­me­le­si ye­ter­li ol­maz, kur­ba­nı ke­sen “Bis­mil­la­hi Al­la­hu ek­ber” de­me­li­dir. Bes­me­le­yi kas­ten ter­ke­der­se kur­ba­nın eti ye­nil­mez. Kur­ban sa­hi­bi eli­ni ka­sa­bın eli üze­ri­ne ko­ya­rak kur­ba­nı ke­ser­ler­se, iki­si­nin de bes­me­le­de bu­lun­ma­la­rı ge­re­kir. Bi­ri­si kas­ten bes­me­le­yi ter­ket­se eti ye­nil­mez.

Kur­ban bay­ra­mın­da ke­sil­mek üze­re sa­tın alın­mış olan kur­ban hay­va­nı ke­sil­me­yip de, bay­ra­mın üç gü­nü geç­miş bu­lun­sa, eğer bu hay­van mev­cut ise ken­di­si­ni, istihlâk edil­miş ise kıy­me­ti­ni yok­sul­la­ra ta­sad­duk et­mek ge­re­kir. Er­te­si yı­la bı­ra­kı­la­maz.

Kur­ba­nın va­cip ol­ma­sı için, ke­sim sü­re­si­nin so­nu ge­çer­li­dir. Bu­na gö­re, kur­ban bay­ra­mı­nın üçün­cü gü­nü, gü­neş bat­maz­dan ön­ce zen­gin olan mü­kel­lef bir müs­lü­ma­na kur­ban va­cip olur. Bun­dan ön­ce­ki sü­re­de fa­kir ol­ma­sı hük­mü de­ğiş­tir­mez. Bu­nun ak­si­ne bay­ra­mın üçün­cü gü­nü gü­neş bat­ma­dan bi­raz ön­ce fa­kir dü­şen ve­ya ve­fat eden müs­lü­man­dan da kur­ban yü­küm­lü­lü­ğü kal­kar.

İn­san­lar bay­ram gü­nü­nün ta­yi­nin­de ya­nıl­sa­lar ve na­maz kı­lıp kur­ban­la­rı­nı kes­tik­ten son­ra, o gü­nün are­fe gü­nü ol­du­ğu­nu an­la­sa­lar, kıl­dık­la­rı na­maz ve kes­tik­le­ri kur­ban­lar ye­ter­li olur. Çün­kü bu gi­bi yan­lış­lık­lar­dan sa­kın­mak her za­man müm­kün ol­ma­ya­bi­lir. Bu yüz­den müs­lü­man­la­rın iba­det ve ta­at­la­rı­nı ko­ru­mak ama­cıy­la bu ko­nu­da ce­vaz hük­mü ve­ril­miş­tir.

Zil­hic­ce­nin onun­cu gü­nü ol­du­ğu ze­val vak­tin­den ön­ce sa­bit olur­sa bay­ram na­ma­zı kı­lı­nır. Bun­dan son­ra kur­ban­lar ke­si­lir. Fa­kat ze­val vak­tin­den son­ra sa­bit olur­sa, o gün ar­tık bay­ram na­ma­zı kı­lın­maz, kur­ban­lar ke­si­le­bi­lir. Er­te­si gü­nü de bay­ram na­ma­zı kı­lı­nır.157

Hay­va­nı ke­si­le­ce­ği ye­re ezi­yet ver­me­den gö­tür­me­li ve kes­kin bı­çak­la ke­sip ken­di­si­ne zah­met ver­me­me­li­dir. De­ri­si, hay­van sü­kü­net bul­duk­tan son­ra so­yul­ma­lı­dır. Kur­ban sa­hi­bi, kur­ban ke­sil­di­ği gün ilk yi­ye­ce­ği­ni kur­ba­nın ci­ğe­rin­den ye­me­ği ter­cih et­me­li­dir, bu men­dup­tur.

II- KUR­BA­NIN TÜ­RÜ VE AYIP­LI OLUP OL­MA­MA­SI

Kur­ban­lar; yal­nız ko­yun, ke­çi, de­ve ve sı­ğır tü­rü hay­van­lar­dan ke­si­le­bi­lir. Man­da­lar da sı­ğır tü­rün­den sa­yı­lır. Bun­la­rın er­kek­le­ri ile di­şi­le­ri eşit­tir. Bu­nun­la bir­lik­te ko­yun tü­rü­nün er­ke­ği­ni kur­ban et­mek da­ha fa­zi­let­li­dir. Ke­çi­nin er­ke­ği ile di­şi­si kıy­met­çe eşit ol­sa­lar di­şi­si­ni kur­ban et­mek da­ha fa­zi­let­li­dir. Yi­ne de­ve­nin ve­ya sı­ğı­rın er­ke­ği ile di­şi­si et­çe ve­ya kıy­met­çe eşit olur­lar­sa di­şi­si­nin kur­ban ke­sil­me­si da­ha fa­zi­let­li­dir.158

Ya­ban sı­ğı­rı, ge­yik gi­bi ya­ba­ni hay­van­lar­la, ta­vuk, ho­roz, kaz gi­bi ev­cil hay­van­lar kur­ban edi­le­mez­ler.

Al­lah Teâlâ şöy­le bu­yur­mak­ta­dır: “Her üm­met için kur­ban kes­me­yi meşrû kıl­dık. Ta ki Al­lah’ın ken­di­le­ri­ne rı­zık ola­rak ver­di­ği hay­van­la­rın üze­ri­ne Al­lah’ın adı­nı anıp (o şe­kil­de bo­ğaz­la­sın­lar)”159

Di­ğer yan­dan ne Hz. Pey­gam­ber’den ve ne de as­hab-ı ki­ram­dan bun­la­rın dı­şın­da bir hay­va­nı kur­ban et­tik­le­ri nak­le­dil­miş­tir.

Ko­yun ve ke­çi ya bi­rer ya­şı­nı bi­tir­miş bu­lun­ma­lı ve­ya ko­yun­lar ye­di se­kiz ay­lık ol­du­ğu hal­de bi­rer ya­şın­da imiş gi­bi gös­te­riş­li ol­ma­lı­dır. Hz. Pey­gam­ber şöy­le bu­yur­muş­tur: “Ko­yun tü­rün­den kur­ban ola­rak ce­zea ye­ter­li­dir.”160 Ce­zea bir ya­şı­nı ta­mam­la­mış ko­yun an­la­mı­na gel­di­ği gi­bi, al­tı ayı­nı dol­dur­muş, fa­kat bir ya­şın­da­ki ko­yun­lar ka­dar gös­te­riş­li olan ku­zu­yu da ifa­de eder. Ce­zea; sı­ğır tü­rün­de üç, de­ve tü­rün­de beş ya­şı­na bas­mış hay­van de­mek­tir.161 Bu yüz­den de­ve en az beş ya­şı­nı, sı­ğır iki ya­şı­nı bi­tir­miş olun­ca kur­ban ke­si­le­bi­lir.

Bir ko­yun ve­ya ke­çi yal­nız bir ki­şi için kur­ban ke­si­le­bi­lir. Bir de­ve ve­ya sı­ğır ise bir­den ye­di ki­şi adı­na ka­dar ke­si­le­bi­lir. Ye­ter ki or­tak­lar­dan her bi­ri müs­lü­man olup, bu hay­va­nın ye­di­de bi­ri­ne mâlik ol­sun ve ken­di his­se­si­ni Al­lah rı­za­sı için ke­se­cek bu­lun­sun.

Bir kim­se tek ba­şı­na kes­mek için al­dı­ğı bir de­ve ve­ya sı­ğı­ra da­ha son­ra al­tı ki­şi­nin da­ha or­tak ol­ma­sı­na ra­zı ola­rak bir­lik­te kes­se­ler kur­ban ca­iz olur. An­cak bun­da ke­ra­het var­dır. Al­dı­ğı pa­ra­yı ta­sad­du­ku da­ha uy­gun­dur.

Or­tak­lar ke­si­len kur­ban­dan pay­la­rı­nı ayır­mak is­ter­ler­se tar­tı ile ayı­rır­lar, gö­tü­rü yo­luy­la ayı­ra­maz­lar.

İmam Ma­lik’e gö­re bir de­ve ve­ya sı­ğır bir ai­le fert­le­rin­den ye­di ve­ya da­ha çok kim­se adı­na kur­ban ola­bi­lir. Fa­kat baş­ka baş­ka ai­le fert­le­ri için ye­di­den az ol­sa­lar da ca­iz ol­maz.162

Ca­bir (r.a)’den şöy­le de­di­ği ri­va­yet edil­miş­tir: “Hu­dey­bi­ye’de Rasûlullah (s.a.s) ile bir­lik­te kur­ban kes­tik. De­ve­yi de sı­ğı­rı da ye­di ki­şi için kes­tik.”163

Bir hay­va­nın kur­ban ol­ma­sı­nı en­gel­le­yen ni­te­lik­ler dört ta­ne­dir. Bir gö­zün kör­lü­ğü­nün açık­ça bel­li ol­ma­sı, apa­çık has­ta­lık, to­pal­lık ve ile­ri de­re­ce­de za­yıf­lık. De­lil; Be­ra b. Âzib (r.a)’den ri­va­yet edi­len şu ha­dis­tir: Ra­su­lul­lah (sa.s) şöy­le bu­yur­muş­tur: “Dört özel­lik kur­ban­lık­lar­da ca­iz de­ğil­dir. Açık­ca bel­li olan kör­lük, açık­ça bel­li olan has­ta­lık, bel­li olan to­pal­lık, ili­ği ku­ru­muş de­re­ce­de za­yıf­lık.”164

Müc­te­hid­ler bu dört ku­su­ra kı­yas ya­pa­rak baş­ka bir ta­kım ku­sur­lar da­ha ek­le­miş­ler­dir ki, bun­lar bu ayar­da ve­ya da­ha kö­tü ku­sur­lar­dır. İki gö­zü ve­ya bir gö­zü kör ol­mak, diş­le­ri­nin ço­ğu düş­müş ve­ya ku­lak­la­rı ke­sil­miş ol­mak, boy­nuz­la­rı­nın bi­ri ve­ya iki­si kö­kün­den kı­rıl­mış ol­mak, ku­la­ğı­nın ve­ya kuy­ru­ğu­nun ya­rı­sın­dan ço­ğu ve­ya me­me­le­ri­nin baş­la­rı kop­muş bu­lun­mak, do­ğuş­tan ku­lak­la­rı ve­ya kuy­ru­ğu bu­lun­ma­mak ve­ya aya­ğı ke­sil­miş ol­mak bun­lar ara­sın­da­dır. Bu de­re­ce ku­sur­lu olan bir hay­van Yü­ce Al­lah’a kur­ban ola­rak tak­dim edi­le­mez.

Kur­ban­lık hay­va­nın şa­şı, to­pal, uyuz­lu ve de­li ol­ma­sın­da, boy­nuz­lu ve­ya boy­nuz­suz ve­ya boy­nu­zu­nun bi­raz kı­rık bu­lun­ma­sın­da ve ku­lak­la­rı­nın de­lin­miş ve­ya eni­ne ya­rıl­mış ol­ma­sın­da, ku­lak­la­rı­nın ucun­dan ke­si­lip sar­kık bir hal­de bu­lun­ma­sın­da, diş­le­ri­nin azı düş­müş ol­ma­sın­da, cin­sel or­ga­nı bu­lun­ma­yıp mec­bup ve­ya bur­ma bir hal­de ya­şa­ma­sın­da bir sa­kın­ca yok­tur.

Kur­ban kes­mek­le yü­küm­lü olan bir kim­se­nin sa­tın al­dı­ğı kur­ban­da, yu­ka­rı­da be­lirt­ti­ği­miz kur­ban ol­ma­ya en­gel ola­cak ku­sur­lar­dan bi­ri da­ha son­ra mey­da­na gel­se, ye­ri­ne baş­ka­sı­nı alıp kes­me­si ge­re­kir. Fa­kat fa­kir kim­se­nin al­dı­ğı kur­ban­da böy­le bir ku­sur mey­da­na gel­se, yi­ne kur­ban ke­sil­me­si ca­iz olur, ye­ri­ne baş­ka­sı­nı al­ma­sı ge­rek­mez. Hat­ta fa­ki­rin böy­le ayıp­lı bir hay­va­nı sa­tın alıp kes­me­si de ye­ter­li olur. Çün­kü bu kur­ban, onun hak­kın­da bir na­fi­le­den iba­ret­tir. Na­fi­le­ler­de ise ge­niş­lik var­dır.

Ha­ne­fi­ler dı­şın­da­ki üç mez­hep ima­mı­na gö­re zen­gin hak­kın­da da ye­ter­li olur. Baş­ka­sı­nı al­ma­sı ge­rek­mez.

Zen­gin kim­se­nin al­dı­ğı kur­ban, he­nüz ke­sil­me­den öl­se ye­ri­ne baş­ka­sı­nı al­ma­sı ge­re­kir. Fa­kir kim­se­nin al­dı­ğı kur­ban öl­se, baş­ka­sı­nı al­ma­sı ge­rek­mez.

Zen­gin kim­se­nin al­dı­ğı kur­ban kay­bol­sa ve­ya ça­lın­sa da, ye­ri­ne baş­ka­sı­nı kes­tik­ten son­ra bu­lun­sa ar­tık bu­nu da kes­me­si ge­rek­mez. Çün­kü kur­ban yü­küm­lü­lü­ğü­nü ye­ri­ne ge­tir­miş du­rum­da­dır. Fa­kat fa­kir kim­se­nin bu tak­dir­de kes­me­si ge­re­kir. Çün­kü onun sa­tın al­dı­ğı kur­ban, adak ni­te­li­ğin­de be­lir­li ha­le gel­miş ve ken­di­si­ne va­cip ol­ma­dı­ğı hal­de bu kur­ba­nı üze­ri­ne borç ha­li­ne ge­tir­miş­tir.

Kur­ban için alı­nan hay­van, kay­bol­duk­tan ve­ya ça­lın­dık­tan son­ra ye­ri­ne baş­ka hay­van alı­nıp da da­ha son­ra bay­ram gün­le­ri çık­ma­dan bu­lun­sa; eğer sa­hi­bi zen­gin­se bun­lar­dan di­le­di­ği­ni kur­ban eder. An­cak son­ra­dan al­dı­ğı­nın kıy­me­ti ek­sik ol­du­ğu hal­de onu ke­ser­se, ara­da­ki ek­sik mik­ta­rı ta­sad­duk eder. Fa­kat fa­kir ise her iki­si­ni de kes­me­si ge­re­kir. Çün­kü bun­lar onun hak­kın­da adak kur­ba­nı ni­te­li­ğin­de­dir. Bu­nun­la bir­lik­te bir gö­rü­şe gö­re yal­nız bi­ri­si­ni kes­me­si de ye­ter­li­dir.

Kay­bo­lan kur­ban­lık hay­van ye­ri­ne alı­nan ikin­ci kur­ban­lık hay­van he­nüz ke­sil­me­den kur­ban kes­me gün­le­ri geç­tik­ten son­ra ön­ce­ki kur­ban­lık bu­lun­sa sa­hi­bi bun­lar­dan hiç bi­ri­ni kes­mez, bel­ki bun­la­rın en de­ğer­li­si­ni ta­sad­duk eder.

Kur­ban et­mek için alı­nan bir hay­va­nı sat­mak Ebu Ha­ni­fe ile Mu­ham­med’e gö­re ke­ra­het­le bir­lik­te ca­iz­dir. Bu du­rum­da ye­ri­ne mis­li­ni ve­ya da­ha pa­ha­lı­sı­nı alıp kur­ban eder. Ebu Yu­suf’a gö­re ise bu kur­ba­nı sat­ma­sı ca­iz de­ğil­dir. Çün­kü böy­le bir hay­van va­kıf ni­te­li­ğin­de­dir. Vak­fe­di­le­nin sa­tıl­ma­sı ise ca­iz de­ğil­dir.

Kur­ban­lık do­ğu­ra­cak olur­sa yav­ru­su ana­sı ile bir­lik­te ke­si­lir. Çün­kü bu, ana­sı­na ta­bi­dir. Eğer ke­sil­me­yip de sa­tı­lır­sa, pa­ra­sı­nın ta­sad­duk edil­me­si ge­re­kir.165

>III- KUR­BA­NIN ETİ VE DE­Rİ­Sİ İLE İL­Gİ­Lİ HÜ­KÜM­LER:

Adak ka­bi­lin­den ol­ma­yan kur­ba­nın etin­den sa­hi­bi zen­gin ol­sun ve­ya ol­ma­sın ken­di­si yi­ye­bi­le­ce­ği gi­bi fa­kir ol­ma­yan kim­se­le­re de ye­di­re­bi­lir ve da­ğı­ta­bi­lir. Fet­va bu şe­kil­de­dir.

Kur­ba­nı da­ğıt­ma oran­la­rı­nın üç­te bir ol­ma­sı müs­te­hap­tır. Sa­hi­bi, kur­ba­nın üç­te bi­ri­ni ken­di­si yer, üç­te bi­ri­ni zen­gin bi­le ol­sa dost­la­rı­na ik­ram eder, üç­te bi­ri­ni de yok­sul­la­ra ta­sad­duk eder. De­lil, Cenâb-ı Hakk’ın şu buy­ru­ğu­dur: “On­lar­dan yi­yin ve eli dar ola­na ve yok­su­la ye­di­rin.”166 “Etin­den yi­yin ve on­dan di­le­nen, di­len­me­yen yok­sul­la­ra ye­di­rin.”167

İbn Ab­bas (r. anhümâ), Hz. Pey­gam­ber (s.a.s)’in kur­ba­nıy­la il­gi­li ola­rak şu­nu nak­let­miş­tir: “O, üç­te bi­ri­ni ai­le hal­kı­na ye­di­rir, üç­te bi­ri­ni yok­sul olan kom­şu­la­rı­na ye­di­rir, ge­ri ka­lan üç­te bi­ri­ni de ta­sad­duk eder­di.”168

Di­ğer yan­dan or­ta hal­li bu­lu­nan kur­ban sa­hi­bi­nin na­fa­ka­sı­nı te­min et­mek­le yü­küm­lü ol­du­ğu kim­se­ler çok olur­sa, bu tak­dir­de kur­ba­nın eti­ni on­la­rın ye­me­le­ri için alı­ko­ya­bi­lir, bu men­dup­tur.

Hz. Pey­gam­ber, ön­ce­le­ri kur­ban et­le­ri­nin üç gün­den faz­la sak­lan­ma­sı­nı ya­sak­la­mış, an­cak son­ra­dan bun­la­rın sak­la­na­bi­le­ce­ği­ne izin ver­miş­tir. Bir ha­dis-i şe­rif­te şöy­le bu­yu­ru­lur: “Ben siz­le­re azık is­te­mek mak­sa­dıy­la ge­len be­de­vi Arap­lar se­be­biy­le üç gün­den faz­la kur­ban et­le­ri­ni sak­la­ma­nı­zı ya­sak­la­mış­tım. Şim­di Al­lah bol­luk ih­san et­miş bu­lu­nu­yor. Uy­gun gör­dü­ğü­nüz şe­kil­de sak­la­ya­bi­lir­si­niz.”169 Baş­ka ha­dis-i şe­rif­ler­de yer alan “Yi­yi­niz, sak­la­yı­nız ve ta­sad­duk edi­niz” ve­ya “Yi­yi­niz, ye­di­ri­niz ve sak­la­yı­nız”170 ifa­de­le­ri kur­ban sa­hi­bi­ne ken­di du­ru­mu­na gö­re ha­re­ket ede­bil­me imkânını ver­mek­te­dir.

Baş­ka bir gö­rü­şe gö­re yok­sul kim­se, kur­ban bay­ra­mın­da kur­ban ol­mak üze­re sa­tın alıp kes­ti­ği hay­va­nın etin­den yi­ye­mez. Çün­kü ken­di­si­ne va­cip ol­ma­dı­ğı hal­de bu şe­kil­de kur­ban­lık alıp kes­me­si bir adak ni­te­li­ğin­de­dir. Ada­yan kim­se ise adak kur­ba­nı­nın etin­den yi­ye­mez. Onu eşi­ne, usul ve füruûna ve­ya zen­gin kim­se­le­re ye­di­re­mez. Ye­di­rir­se kıy­me­ti­ni taz­min et­me­si ge­re­kir.

Kur­ba­nın de­ri, et, yağ, baş, ayak, yün ve süt gi­bi par­ça­la­rı­nın sa­tıl­ma­sı mek­ruh­tur. Bu is­ter va­cip, is­ter na­fi­le kur­ban ol­sun hü­küm de­ğiş­mez. Eğer böy­le bir şey ya­pı­lır­sa kıy­me­ti­ni ta­sad­duk et­mek ge­re­kir. Bun­dan ka­sap üc­re­ti de ve­ril­mez. Çün­kü Hz. Pey­gam­ber şöy­le bu­yur­muş­tur: “Kur­ba­nın de­ri­si­ni sa­tan kim­se­nin kur­ba­nı ol­maz.”171 Hz, Ali (r.a)’den şöy­le de­di­ği ri­va­yet edil­miş­tir: “Rasûlullah (s.a.s), de­ve­ler kur­ban ke­si­lir­ken ba­şın­da dur­ma­mı, de­ri­le­ri­ni ve sırt­la­rın­da­ki çul­la­rı­nı pay­laş­tır­ma­mı em­ret­ti ve on­lar­dan her­han­gi bir şe­yi ka­sap üc­re­ti ola­rak ver­me­yi ba­na ya­sak­la­dı ve “Ka­sap üc­re­ti­ni biz ken­di­miz ve­ri­riz” bu­yur­du.”172

Kur­ba­nın de­ri­si ta­sad­duk edi­lir ve­ya on­dan sec­ca­de ve­ya sof­ra gi­bi ev­de kul­la­nı­la­cak bir şey ya­pı­lır. Ke­sil­me­den ön­ce yün­le­ri­ni kırk­mak mek­ruh­tur. Kır­kı­la­cak olur­sa ta­sad­duk edil­me­li­dir. Fa­kat ke­sil­dik­ten son­ra yü­nü yo­lu­nup ve­ya kır­kı­lıp kul­la­nı­la­bi­lir. De­ri ka­lı­cı olan ve ken­di­si ile ya­rar­la­nı­lan şey­le mü­ba­de­le edi­le­bi­lir. An­cak na­kit pa­ra ile sa­tı­la­maz ve bu de­ri ye­ni­le­cek içi­le­cek şey­ler gi­bi tü­ke­tim mad­de­le­ri ile de mü­ba­de­le edi­le­mez. Hz. Âişe (r.anhâ)’nin ve di­ğer ba­zı sa­ha­bi­le­rin kur­ban de­ri­le­rin­den su tu­lu­mu yap­tık­la­rı ri­va­yet edil­miş­tir.173

Kur­ba­nın, ze­kat­ta ol­du­ğu gi­bi ke­sil­di­ği bel­de­den baş­ka bir ye­re nak­le­dil­me­si mek­ruh­tur. An­cak ken­di hı­sım­la­rı­na ve ken­di bel­de­sin­de da­ha muh­taç olan­la­ra gön­der­me du­ru­mu müs­tes­na­dır.

Bir kim­se ken­di ma­lın­dan alıp se­va­bı­nı bir ölü­ye ba­ğış­la­mak üze­re bay­ram gün­le­rin­de kur­ban ke­se­bi­lir, kes­ti­ği bu kur­ba­nın etin­den yi­ye­bi­lir, baş­ka­la­rı­na da ve­re­bi­lir. Ter­cih edi­len gö­rüş bu­dur. Fa­kat bir kim­se ve­fat eden ki­şi­nin em­ri ile, onun adı­na ke­se­ce­ği kur­ba­nın etin­den yi­ye­mez. Bu­nu tam ola­rak ta­sad­duk et­me­si ge­re­kir.174 Ölü için ke­si­le­cek böy­le bir kur­ban da kur­ban bay­ra­mı gün­le­rin­de ke­si­lir, are­fe gü­nü ke­si­le­mez.

Hun­neş (r.a)’den şöy­le de­di­ği ri­va­yet edil­miş­tir: “Hz. Ali’yi iki koç ke­ser­ken gör­düm ve ona: “Bun­lar ne­dir?” di­ye sor­dum. Hz. Ali: “Rasûlullah (s.a.s.) ba­na ken­di­si için kur­ban kes­me­mi va­si­yet et­miş­ti; iş­te ben on­la­rı ke­si­yo­rum” de­di.”175

Şa­fi­i­le­re gö­re, iz­ni ol­mak­sı­zın baş­ka­sı adı­na kur­ban ke­si­le­mez. Va­si­yet et­me­miş­se ölü adı­na da kur­ban ke­sil­mez. Çün­kü Yü­ce Al­lah: “İn­san için yal­nız ça­lış­tı­ğı­nın kar­şı­lı­ğı var­dır.”176 bu­yur­muş­tur.

Zen­gin için ge­rek­li olan kur­ba­nın rük­nü, kur­ban­lık hay­va­nı bo­ğaz­la­yıp ka­nı­nı akıt­mak­tır. Bu ol­ma­dık­ça kur­ban yü­küm­lü­lü­ğü ye­ri­ne ge­ti­ril­miş ol­maz. Bu yüz­den kur­ban­lık hay­va­nın ke­sil­mek­si­zin ta­sad­duk edil­me­si ca­iz de­ğil­dir. Fa­kat her­han­gi bir se­bep­le a­lı­nan kur­ban­lık bir hay­van ke­sil­me­den bay­ra­mın üçün­cü gü­nü gü­neş bat­mış ol­sa, ar­tık di­ri ola­rak ta­sad­duk edil­me­si ge­re­kir. Çün­kü kan akıt­ma ta­sad­du­ka dö­nüş­müş olur. Bu­nun etin­den sa­hi­bi yi­ye­mez.

Bir kur­ba­nı ehl-i ki­tap bir kim­se­nin kes­me­si mek­ruh­tur. Ate­şe ta­pan ve­ya inkârcı bi­ri­si­nin kes­me­si ise as­la ca­iz de­ğil­dir. Fa­kat ke­si­len bir kur­ba­nın etin­den bir gayr-i müs­li­me hi­be yo­luy­la ve­ril­me­sin­de bir sa­kın­ca yok­tur.

>

IV- AKİ­KA KUR­BA­NI

Ye­ni do­ğan ço­cu­ğun ba­şın­da­ki ana tü­yü­ne “akîka” de­nir. Böy­le bir ço­cuk ih­san et­ti­ği için Yü­ce Al­lah’a şü­kür ol­mak üze­re ke­si­len kur­ba­na da “akîka” adı ve­ril­miş­tir. Bu kur­ba­na “ne­si­ke” de de­nir.

Akîka kur­ba­nı Ha­ne­fi­le­re gö­re mü­bah ve­ya men­dup, di­ğer üç fı­kıh mez­he­bi­ne gö­re sün­net­tir.

İbn Ab­bas (r.anhümâ)’dan ri­va­yet edi­len bir ha­di­se gö­re: “Hz. Pey­gam­ber (s.a.s), Hz. Ha­san ve Hz. Hü­se­yin için bi­rer ko­çu aki­ka kur­ba­nı ola­rak kes­miş ve şöy­le de­miş­tir: “Er­kek ço­cuk ile bir­lik­te bir aki­ka var­dır; bu yüz­den onun için bir kan akı­tı­nız ve ço­cu­ğun saç­la­rı­nı traş edi­niz.”177

An­cak Ha­ne­fi­ler aki­ka kur­ba­nı ile ca­hi­liy­ye dev­rin­de Re­cep ayı­nın ilk on gü­nün­de ke­si­len “atîre” ve­ya “re­ce­biy­ye” de­ni­len kur­ban­la­rın nes­he­dil­di­ği­ni ka­bul eder­ler. Çün­kü Hz. Ai­şe (r. anhâ)’den şöy­le de­di­ği ri­va­yet edil­miş­tir: “Kur­ban, ken­di­sin­den ön­ce­ki bü­tün ke­sim­le­ri nes­het­miş­tir”178 An­cak Al­lah rı­za­sı için ke­si­le­cek bu kur­ban­la­rı ya­sak­la­yan özel bir hü­küm ol­ma­dı­ğı için is­te­yen bun­la­rı ya­par, is­te­yen yap­maz.

Aki­ka kur­ba­nı, ço­cu­ğun doğ­du­ğu gün­den bü­luğ ça­ğı­na ka­dar ke­si­le­bi­lir. Fa­kat ye­din­ci gün­de ke­sil­me­si da­ha fa­zi­let­li­dir. Ço­cu­ğun ye­din­ci gün­de adı ko­nu­lur ve ba­şı­nın saç­la­rı ke­si­lip ağır­lı­ğın­ca al­tın ve­ya gü­müş ta­sad­duk edi­lir.

Kur­ban ol­ma­ya el­ve­riş­li olan her hay­van aki­ka­ya da el­ve­riş­li sa­yı­lır. Er­kek ço­cuk için ke­si­le­ce­ği gi­bi kız ço­cu­ğu için de ke­si­lir ve her bi­ri için bir ko­yun ke­sil­me­si ye­ter­li olur. Er­kek ço­cu­ğu için iki ko­yun ke­si­le­ce­ği­ni söy­le­yen­ler de var­dır.

Aki­ka­nın etin­den ke­sen yi­ye­bi­lir, baş­ka­la­rı­na da ye­di­rir ve ta­sad­duk eder.

>V- DO­ĞAN ÇO­CU­ĞA DA­İR HÜ­KÜM­LER

Ba­ba­nın, do­ğum­dan he­men son­ra ço­cu­ğun sağ ku­la­ğı­na ezan, sol ku­la­ğı­na ka­met oku­ma­sı müs­te­hap­tır. Çün­kü Ebu Ra­fi (r.a)’in ri­va­ye­ti­ne gö­re; “Pey­gam­ber (s.a.s) Hz.Ha­san’ın ku­la­ğı­na do­ğum­dan hemen son­ra ezan oku­muş­tur.”179 Di­ğer yan­dan İb­nü’s-Sünnî, Hz. Ali’nin oğ­lu Hz. Ha­san’dan mer­fu ola­rak şu­nu ri­va­yet et­miş­tir: “Ki­min bir ço­cu­ğu dün­ya­ya ge­lir de onun sağ ku­la­ğı­na ezan, sol ku­la­ğı­na da ka­met okur­sa “üm­mü’s-sıbyân” di­ye bi­li­nen ve ço­cu­ğun ta­kip­çi­si olan şey­ta­nın ona za­ra­rı do­kun­maz”. Ay­rı­ca İbn Ab­bas da Hz. Pey­gam­ber’in, to­ru­nu Hz. Ha­san doğ­du­ğu gün onun sağ ku­la­ğı­na ezan, sol ku­la­ğı­na ka­met oku­du­ğu­nu nak­le­der.180

Böy­le­ce ço­cu­ğun ilk duy­du­ğu ses ezan se­si ol­muş olur. Bu ezan se­siy­le şey­tan on­dan uzak­laş­tı­rılr. Çün­kü ha­dis-i şe­rif­ler­de be­lir­til­di­ği üze­re şey­tan ezan se­si­ni duy­du­ğun­da dö­nüp ka­çar.

Ço­cu­ğun sağ ku­la­ğı­na şu söz­le­ri söy­le­mek sün­net­tir:

“Ko­vul­muş olan şey­tan­dan onu ve nes­li­ni sa­na sı­ğın­dı­rı­yo­rum”181 Do­ğan er­kek ço­cuk olur­sa,ayet yi­ne bu şek­liy­le oku­nur ve bu tak­dir­de ayet­te­ki di­şi­ye ait za­mir­ler do­ğan can kas­te­di­le­rek okun­muş olur. Di­ğer yan­dan Hz.Pey­gam­ber’in do­ğan ço­cu­ğun sağ ku­la­ğı­na İhlâs su­re­si­ni oku­du­ğu da nak­le­dil­miş­tir.182

Do­ğan ço­cu­ğun ağ­zı­na müm­kün olur­sa bir hur­ma çiğ­ne­ye­rek sü­rül­me­li ve mi­de­si­ne ulaş­ma­sı­na ça­lı­şıl­ma­lı­dır. Hur­ma yok­sa ağ­zı­na tat­lı bir şey sürül­me­li­dir.

Enes (r.a)’in şöy­le de­di­ği ri­va­yet edil­miş­tir: “Ebu Tal­ha’nın oğ­lu Ab­dul­lah’ı, dün­ya­ya gel­di­ğin­de alıp Rasûlullah (s.a.s)’a gö­tür­düm. Ba­na; “Ya­nın­da hur­ma var mı­dır?” di­ye sor­du. Ben: “Evet” de­yip ona bir­kaç hur­ma ver­dim. On­la­rı ağ­zın­da çiğ­ne­di. Son­ra ço­cu­ğun ağ­zı­nı aç­tı ve çiğ­ne­di­ği bu hur­ma­yı onun ağ­zı­na koy­du. Ço­cuk ya­la­ma­ya baş­la­dı. Rasûlullah (s.a.s); “En­sar’ın ta­ne­li yi­ye­ce­ği hur­ma­dır” de­di ve ona Ab­dul­lah adı­nı koy­du.”183

Ço­cu­ğun ba­ba­sı­nın şu söz­ler­le teb­rik edil­me­si men­dup­tur: “Bâreke’lla­hu le­ke fî’l-mevhûbi le­ke ve şe­ker­te’l-vâhibe ve be­le­ğa eşüddehû ve ru­zik­te birrahû” (Sa­na ba­ğış­la­nan bu ço­cu­ğu­nu Al­lah mü­ba­rek ey­le­sin. Sen de bağış­la­ya­na şük­re­den bir kim­se ola­sın. Bu ço­cuk bü­yür ve sa­na da onun iyi­li­ği­ni gör­mek na­sip olur İn­şa­al­lah.) ”Ba­ba da ken­di­si­ni teb­rik ede­ne: “Al­lah da se­nin ecir ve se­va­bı­nı kat kat ar­tır­sın” gi­bi söz­ler­le du­a­da bu­lu­nur.184

Do­ğan ço­cu­ğa gü­zel bir isim ve­ril­me­si sün­net­tir. Çün­kü ha­dis-i şe­rif­te; “Siz­ler kı­ya­met gü­nün­de ad­la­rı­nız­la ve ba­ba­la­rı­nı­zın ad­la­rıy­la çağ­rı­la­cak­sı­nız. Bu yüz­den isim­le­ri­ni­zi gü­zel ko­yu­nuz.”185 bu­yu­rul­muş­tur.

Cenâb-ı Hakk’ın en sev­di­ği isim­ler Ab­dul­lah ve Ab­dur­rah­man’dır. Yü­ce Al­lah’ın gü­zel isim­le­ri­ne (esmâ-i hüsnâ) iza­fe edi­len bü­tün isim­ler de böy­le­dir. Ab­dül­ke­rim, Ab­dur­ra­him, Ab­dul­ga­fur gi­bi. Hz. Pey­gam­ber’in ve me­lek­le­rin ad­la­rı da böy­le­dir. Hz. Pey­gam­ber’in isim­le­ri ad ola­rak kul­la­nı­la­bi­lir, fa­kat “Ebu’l-Ka­sım” kün­ye­si kul­la­nı­la­maz. An­cak Mu­ham­med is­miy­le bir­lik­te ol­ma­dı­ğı tak­dir­de bu kün­ye­nin kul­la­nı­la­bi­le­ce­ği be­lir­til­miş­tir.186

Çir­kin isim­le­rin gü­zel­le­riy­le de­ğiş­ti­ril­me­si sün­net­tir. Çün­kü Hz. Pey­gam­ber’in, Âsıye (is­yan­kar ka­dın) is­mi­ni, “Sen Ce­mi­le’sin” di­ye­rek de­ğiş­tir­di­ği ri­va­yet edil­miş­tir.187 İlk har­fi “elif”le ya­zı­lan “Âsiye”; has­ta ba­kı­cı an­la­mı­na ge­lir. Fi­ra­vun’un mü’min olan ka­rı­sı­nın adı olan “Âsiye”nin isim ola­rak kul­la­nıl­ma­sın­da sa­kın­ca bu­lun­maz. Yi­ne Al­lah el­çi­si “Ber­re” adı­nı “Zey­neb” ola­rak de­ğiş­tir­miş­tir. Bu, da­ha son­ra Hz. Pey­gam­ber’le ev­le­nen Zey­neb bin­ti Cahş’tır.

Bir­den çok isim koy­mak ca­iz­dir, an­cak tek isim­le ye­tin­mek da­ha uy­gun­dur. Çün­kü Al­lah el­çi­si tek isim koy­mak­la ye­tin­miş­tir.

Ken­di­sin­de ol­mak­la bir­lik­te, ki­şi­ye hoş­lan­ma­dı­ğı şe­kil­de la­kap­lar tak­mak ca­iz de­ğil­dir. Kör, to­pal, cü­ce, şa­şı gi­bi. Kur’an-ı Ke­rim’de; “Bir­bi­ri­ni­ze kö­tü la­kap­lar­la sa­ta­şıp atış­ma­yın”188 bu­yu­ru­lur. An­cak bu kim­se­yi sa­de­ce bu sı­fa­tıy­la ta­nı­ya­bi­len kim­se­ye ta­nıt­mak ama­cıy­la on­dan bu şe­kil­de söz et­mek ca­iz olur.

Sa­ha­be la­kap­la­rı gi­bi gü­zel la­kap­lar ise ca­iz­dir. Ömer el-Fa­ruk, Os­man Zin­nu­reyn, Ha­lid Sey­ful­lah gi­bi. Çün­kü “el-Fa­ruk”; hak ile ba­tı­lı ayı­ra­bi­len, “Zin­nu­reyn”; iki nur sa­hi­bi ya­ni Hz. Pey­gam­ber’in iki de­fa da­ma­dı olan ki­şi ve “Sey­ful­lah”; Al­lah’ın kı­lı­cı an­lam­la­rı­na ge­lir ki bun­lar müs­lü­man bir ki­şi­nin şe­ref­le ta­şı­ya­ca­ğı la­kap­lar­dır.

Kuddûs, Hâlik, ve er-Rahmân gi­bi sı­fat­la­rı isim ola­rak ver­mek ca­iz de­ğil­dir. Çün­kü bu gi­bi sı­fat­lar an­cak şa­nı yü­ce olan Al­lah’a ya­kı­şır.

Kaynak:İmihal ,kurban  Bölümü,H.Döndüren

10

Ekim
2012

Kurban İbadeti

Yazar: arafat  |  Kategori: iBADET  |  Yorum: Yok   |  273 Kez Okundu


Sözlükte “yaklaşmak, Allah’a yakınlık sağlamaya vesile olan şey? anlamına gelen kurban, dinî bir terim olarak, “ibadet maksadıyla belirli bir vakitte belirli şartları taşıyan hayvanı usulünce boğazlamak, ya da bu şekilde boğazlanan hayvan” demektir. Arapça’da bu şekilde kesilen hayvana udhiyye denilir.
İnsanlık tarihi boyunca hemen bütün dinlerde kurban uygulaması mevcut olmakla birlikte şekil ve amaç yönüyle aralarında farklılıklar bulunur. Kur’an’da Hz. Âdem’in iki oğlunun Allah’a kurban takdim ettiklerinden söz edilir (el-Mâide 5/27); bir başka âyette de ilâhî dinlerin hepsinde kurban hükmünün konulduğuna işaret edilir (el-Hac 22/34). Ancak Yahudilik ve Hıristiyanlık’ta kurban telakkisi bir hayli değişikliğe uğramıştır. Hıristiyanlık’ta İsâ’nın çarmıha gerildiği ve bunun insanoğlunun aslî günahına karşı Baba’nın oğlu İsâ’yı feda etmesi olduğu inanışıyla kurban telakkisi özel bir anlam kazanmıştır.
İslâm’da kurbanın dinî hükmüyle ilgili olarak Kur’an’da, Hz. Peygamber’in sünnetinde önemli açıklamalar yer almış, bu çerçevede oluşan fıkıh kültüründe de konu hakkında ayrıntılı bilgi ve hükümler derlenmiştir.
Kurban gerek fert gerekse toplum açısından çeşitli yararlar taşıyan malî bir ibadettir. Kişi kurban kesmekle Allah’ın emrine boyun eğmiş ve kulluk bilincini koruduğunu canlı bir biçimde ortaya koymuş olur. Müminler her kurban kesiminde Hz. İbrâhim ile oğlu İsmâil’in Cenâb-ı Hakk’ın buyruğuna mutlak itaat konusunda verdikleri başarılı sınavın hâtırasını tazelemiş ve kendilerinin de benzeri bir itaate hazır olduğunu simgesel davranışla göstermiş olmaktadır.
Kurban toplumda kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma ruhunu canlı tutar, sosyal adaletin gerçekleşmesine katkıda bulunur. Özellikle et satın alma imkânı hiç bulunmayan veya çok sınırlı olan yoksulların bulunduğu ortamlarda onun bu rolünü daha belirgin biçimde görmek mümkündür. Zengine malını Allah’ın rızâsı, yardımlaşma ve başkalarıyla paylaşma yolunda harcama zevk ve alışkanlığını verir, onu cimrilik hastalığından, dünya malına tutkunluktan kurtarır. Fakirin de varlıklı kullar aracılığıyla Allah’a şükretmesine, dünya nimetinin yeryüzündeki dağılımı konusunda karamsarlık ve düşmanlıktan kendini kurtarmasına ve kendini toplumunun bir üyesi olarak hissetmesine vesile olur.
1. Kurbanın Dinî Hükmü ve Kurban Çeşitleri
İlmihal dilinde kurban ve kurban kesiminin dinî hükmü denilince, aksine bir kayıt bulunmadığı sürece, kurban bayramında kesilen kurban ve bunun hükmü anlaşılır.
Kurban kesmenin fıkhî açıdan değerlendirilmesi hususunda fakihler arasında görüş farklılıkları vardır. Dinen aranan şartları taşıyan kimselerin kurban kesmeleri Hanefî mezhebinde ağırlıklı görüşe ve bazı müctehid imamlara göre vâcip, fakihlerin çoğunluğuna göre müekked sünnettir. Hanefîler, Kur’an’da Hz. Peygamber’e hitaben “Rabbin için namaz kıl, kurban kes” (el-Kevser 108/2) buyrulmasının ümmeti de kapsadığı ve gereklilik bildirdiği görüşündedir. Ayrıca Hz. Peygamber’in birçok hadisinde hali vakti yerinde olanların kurban kesmesi emredilmiş veya tavsiye edilmiş, hatta “Kim imkânı olduğu halde kurban kesmezse bizim mescidimize yaklaşmasın” (İbn Mâce, “Edâhî”, 2; Müsned, II, 321), “Ey insanlar, her sene, her ev halkına kurban kesmek vâciptir” (Tirmizî, “Edâhî”, 18; İbn Mâce, “Edâhî”, 2) gibi ifadelerle bu gereklilik önemle vurgulanmıştır. Öte yandan kurban kesmeyi Hz. Peygamber hiç terketmemiştir. Bu ve benzeri delillerden hareket eden fakihler gerekli şartları taşıyanların kurban bayramında kurban kesmesini vâcip görürler. Sünnet olduğunu ileri sürenler ise, Kur’an’da bu konuda açık bir emrin bulunmayışından, Hz. Peygamber’in devamlı yapmış olmasının kurbanın sünnet olmasıyla da açıklanabileceği noktasından hareket ederler.
Kurban bayramında kesilen kurbandan ayrı olarak yine ibadet niyetiyle kesilen başka kurban çeşitleri de vardır. Buna göre kurban çeşitleri şöylece sıralanabilir: Kurban bayramında kesilen kurban, adak kurbanı, akîka kurbanı, kıran ve temettü haccı yapanların kestikleri ve hedy adı verilen kurban, hacda yasakların ihlâli halinde gereken ceza ve kefâret kurbanı. Bu kurban çeşitlerinin ortak ve farklı hükümleri vardır.
Vasiyetinin veya adağının bulunması halinde ölmüş kimse için kurban kesilmesi gerekir ve kesilen kurbanın etinin tamamı fakirlere dağıtılır. Vasiyet veya adak olmasa bile, Şâfiîler hariç fakihlerin çoğunluğuna göre, sevabı ölüye bağışlanmak üzere onun adına kurban kesilebilir.
2. Kurban Kesme Yükümlülüğü
Bir kimsenin kurban kesmekle yükümlü sayılması için bulunması gereken şartlara kurbanın vücûb şartları denilir. Kurban kesmenin sünnet olduğunu söyleyenlere göre ise bunlar sünnet oluşun şartlarıdır.
Bir kimsenin kurban kesmekle yükümlü olabilmesi için dört şart aranır:
1. Müslüman olmak.
2. Akıllı ve bulûğa ermiş olmak.
3. Mukim olmak, yani yolcu olmamak.
4. Belirli bir malî güce sahip bulunmak.
Gayri müslimler öncelikli olarak imanla mükellef olup ancak iman ettikten sonra ibadetleri ifa etmeye ehil sayılırlar. Bu sebeple, bir kimsenin kurban kesmekle yükümlü tutulabilmesi, daha doğrusu böyle bir ibadeti ifaya ehil sayılabilmesi için müslüman olması gerekir. Bu kural bütün ibadetler için geçerlidir.
Hanefîler’den Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf ile Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre kurbanla yükümlü sayılmak için akıl ve bulûğ şart olmayıp gerekli malî güce sahip olan küçük çocuklar ve akıl hastaları adına kanunî temsilcileri tarafından kurban kesilmesi gerekir. Bu fakihler kurbanın malî bir ibadet oluşu ve başta fakirler olmak üzere üçüncü şahısların hakkının gözetilmesi hususunu ön planda tutmuşlardır.
Hanefî fakihlerinden İmam Muhammed’e ve Şâfiîler’e göre kurban mükellefiyeti için akıl ve bulûğ şarttır. Hanefî mezhebinde bu konuda fetva İmam Muhammed’in görüşüne göre verilmiş ve tatbikatta bu görüş ağırlık kazanmıştır. Bu son görüşün ilk bakışta, üçüncü şahısların yani kurban etinden yararlanacak ihtiyaç sahiplerinin haklarını göz ardı ettiği ileri sürülebilirse de, ehliyetsiz ve eksik ehliyetli kimselerin mal varlığının korunması ve gerekli tedbirler alınarak onlara daha güvenli bir gelecek hazırlanması açısından isabetli olduğu da söylenebilir. Çünkü çocuk ve akıl hastasının haklarının istikbale mâtuf olarak korunması, kanunî temsilciler için hukukî ve dinî bir sorumluluktur. Böyle bir kaygının söz konusu olmadığı durumlarda kanunî temsilcilerinin zengin çocuklar ve ehliyetsizler adına kurban kesmesi güzel bir davranış olur.
Dinen yolcu hükmünde olan kimse kurban kesmekle yükümlü değildir. Ancak yolcu hükmünde bulunan kimsenin tek başına veya mukimlerle birlikte kurban kesmesine bir engel de yoktur. Diğer mezheplere göre kurban mükellefiyeti açısından yolcu olanla mukim olan arasında, kurban kesmenin onlara göre sünnet olması sebebiyle, zaten bir farklılık yoktur. Hanefîler’in yolcu için böyle bir ruhsattan söz etmeleri, ibadetlerde külfeti kaldırmaya ve kurbandan gözetilen hikmetlerin gerçekleşmesine öncelik vermeleri sebebiyledir. Şöyle ki; yolculuk halinde bulunan kimse gerek kurbanlık temin etme ve kurbanı kesme, gerekse kesilen kurbanın etini değerlendirme ve dağıtma açısından o bölge halkının (mukim kimseler) sahip olduğu bilgi ve imkâna sahip değildir. Ayrıca yolculuk hali zengin olan yolcunun bile elindeki parayı daha tedbirli harcamasını gerektirir. Böyle olunca kurban bayramı süresince iş ve görev gereği yolda olan veya bulunduğu bölgede yolcu konumunda olan kimselerin bu ruhsattan yararlanması mâkuldür. İsterlerse kurban kesmeyebilirler. Bu kimselere kurban mükellefiyeti yüklemek maddî yönden ziyade ibadetin ifası yönünden ağır bir külfet teşkil edebilir.
Ancak, klasik fıkıh kültüründe konu böyle ele alınmış olmakla birlikte, günümüzde yolculuk imkân ve şartları büyük ölçüde değişmiştir. Bayram tatilini fırsat bilerek yurt içi veya yurt dışı geziye çıkan, yazlığa giden, memleketine ana-ata ocağına giden kimsenin durumu farklıdır. Bu durumdaki kimselerin söz konusu ruhsattan yararlanma yerine ya önceden gerekli tedbirleri alarak vekâleten kurbanını kestirmesi ya da bulunduğu yerde kurban kesmesi daha isabetlidir. Çünkü kurbanın namaz, oruç gibi bireyin niyetiyle ve iç dünyasıyla alâkalı yönü bulunduğu gibi onlara ilâveten toplumda sosyal adaleti sağlayan ve üçüncü şahısların haklarını ilgilendiren yönü de mevcuttur. Bu sebeple de, yolcunun namaz ve oruçta yolculuk ve meşakkat içinde olma ruhsatından yararlanması daha bireysel bir karardır. Kurbanda ise zikredilen hususların, bu ibadetin sosyal amaçlarının göz önünde bulundurması, savunulabilir bir gerekçe, sıkıntı veya mazeret bulunmadığı sürece kurban ibadetinin yerine getirilmesi gerekir.
Kurban kesme mükellefiyeti için dördüncü şart, malî imkânın bulunmasıdır. Hanefî mezhebine göre, kurban kesmeyi vâcip kılan zenginliğin ölçüsü, zekâtta ve fıtır sadakasında aranan zenginlik ölçüsüyle aynı olup kişinin borçları ve aslî ihtiyaçları dışında 20 miskal (85 gr.) altına, ya da buna denk bir paraya veya mala sahip olmasıdır. Bu miktar bir mala sahip olan kimsenin kurban kesme imkânına sahip olduğu düşünülmüştür. Böyle olunca ücretli, memur gibi sabit gelirli kimselerin, kendi bütçe imkânları içinde sıkıntı çekmeden kurban ücretini ödeyip ödeyemeyeceğini göz önünde bulundurması ve ona göre karar vermesi gerekir. Pratik bir çözüm olması itibariyle, bu konuda Hanefîler’in yukarıda zikredilen ölçüsü esas alınabilir. Bu takdirde, sabit gelirlilerin aslî ihtiyaç harcamalarını çıktıktan sonra yıllık gelirinden artakalan miktar 85 gr. altın değerine ulaşıyorsa kurban kesmeleri gerekir.
Zekât, sadaka-i fıtır ve kurban gibi malî yönü bulunan ödevlerle yükümlülük, dinimizde belli bir asgari zenginlik ölçüsüne ulaşmış olmaya bağlanmıştır. Dinen asgari zenginlik ölçüsü olarak belirlenen bu miktara nisâb denir. Bu üç malî mükellefiyet için aranan asgari zenginlik ölçüsü kural olarak aynıdır. Fakat, zekât verme yükümlülüğünün mükellefe fiilen yönelmesi için, diğer ikisinden farklı olarak, öngörülen bu nisâbın üzerinden tam bir yılın geçmiş olması şart görülmüştür. Bu şart bir bakıma, ulaşılmış olan bu asgari zenginlik seviyesinin ne kadar süreceği belli olmayan bir ihtiyaçsızlık (istiğnâ) hali mi, yoksa oturmuş istikrar bulmuş bir zenginlik (gınâ) hali mi olduğunun test edilmesi amacına yöneliktir. Fıtır sadakasının ramazan orucuyla irtibatlandırılarak ramazan bayramına getirilmesi, kurban kesmenin ise adını bu işten alan öteki dinî bayramla birleşmesi tesadüfî olmayıp bu günlerin yeme, içme ve eğlenme günleri oluşuyla ilgilidir. Böyle bayram günlerinde herkes yiyip içerken fakirlerin mahzun kalmamasını sağlamak Müslümanlık gereği olmak bir yana, toplumsal bütünleşme ve kaynaşmayı sağlamanın da hem etkili bir yolu hem de gereğidir. Böylesi bir günde harcama yapmak için oturmuş zenginlik (nisâb-ı gınâ) aranmamış, o an için var olan ihtiyaçsızlık durumu (nisâb-ı istiğnâ) yeterli görülmüştür. Böyle kimse kurban kesmekle, fitre vermekle mükellef olup zekât ve fitre de alamaz. Kişinin bu tür zenginliğinde kurban bayramı süresindeki durumu ölçü alınır. Böyle bir malî imkâna sahip her müslümanın, akıllı ve bâliğ (ergen) olması kaydıyla kurban kesmesi gerekir. Bu durumdaki kadın ve yetişkin çocuklar bizzat mükellef olmakla birlikte kocası veya babası bunlar adına ?hibe yoluyla? kurban keserse o da yeterli olur. Klasik fıkıh kitaplarında kurban mükellefiyeti için sayılan “hür olma” şartı, o dönemde sosyal bir vâkıa olarak mevcut bulunan kölelerin mülkiyet sahibi olamayışından kaynaklanır. Diğer mezhepler kurban kesmeyi sünnet saydıklarından, kurban mükellefiyeti için ayrıca bir zenginlik ölçüsü tesbit etmemişlerdir.
Uygun olan, kurban alma imkânı bulunmayan kimselerin, kurban kesmek için kendini zorlamamasıdır. Hatta bazı Hanefî fakihlerine göre, böyle kimselerin kendilerine vâcip olmayan ibadeti vâcip hale getirmesi, böylece kesilen kurbanın adak kurbanı hükmünü alması bile ihtimal dahilindedir. Fakir kimsenin aldığı kurbanlık hayvanın kaybolması ve ikinci bir kurbanlık alması, bu arada birincinin de bulunması halinde iki hayvanı da kesmesi gerektiği hükmü bu ihtimale dayanır. Ancak bu hüküm hakiki mânasından ziyade maddî imkânı olmadığı halde sosyal baskı sebebiyle veya ibadetin ecrini kaçırmama gayesiyle kendini kurban kesmeye zorlayan kimseleri uyarı, böyle bir mükellefiyetin bulunmadığına vurgu ve bunu örneklendirme şeklinde anlaşılmalıdır. Zaten Hanefî mezhebinde fetvaya esas olan ağırlıklı görüş, fakir kimsenin kestiği kurbanın, özel olarak onu adamadığı sürece, adak kurbanı hükmünü almayacağı, zengin kimsenin kestiği kurbanla aynı hükme tâbi olduğu, hatta kurbanın etini dağıtma mükellefiyetinin en aza indiği yönündedir.
3. Kurbanlık Hayvan ve Kesimi
Kurban kesmekle mükellef olan kimsenin bu ibadeti geçerli olarak yerine getirmiş sayılabilmesi için gerek kurbanlık hayvanla gerekse bu hayvanın kesimiyle ilgili bazı şartlar vardır. Bunlar kurbanın sıhhat şartlarıdır.
a) Şartlar
1. Dinen kurban olarak kesilmesi kabul edilmiş hayvan türleri şunlardır: Koyun, keçi, sığır, manda ve deve. Dolayısıyla ancak bu hayvanlardan (veya türdeşleri) kurban kesilebilir. Tavuk, kaz, ördek, deve kuşu, ceylan gibi hayvanların kurban olarak kesilmesi geçerli değildir. Kurbanın geçerliliği açısından bu hayvanların erkek veya dişi olması arasında fark yoktur. Ancak koyunun erkeğinin, diğerlerinin ise dişisinin kesilmesi daha faziletli görülmüştür.
Koyun ve keçi sadece bir kişi için; deve, sığır ve manda ise yedi kişiyi aşmamak üzere ortaklaşa kurban olarak kesilebilir. Bu hüküm Hanefîler dahil üç mezhebe göre olup Mâlikî mezhebinde parasına ve etine iştirakle ortak kurban kesimi câiz görülmez.
2. Koyun ve keçi cinsinden hayvanlar bir yaşını doldurduktan sonra kurban edilebilir. Hanefîler de dahil fakihlerin çoğunluğu, koyunun semizlik ve gösteriş olarak bir yaşındakilerle aynı olması halinde altı ayını tamamladıktan sonra da kurban olabileceği görüşündedir.
Sığır ve manda cinsinden hayvanlar iki yaşını, deve ise beş yaşını tamamladıktan sonra kurban olarak kesilebilirler.
3. Kesilecek hayvanın kurban olmaya engel bir kusurunun bulunmaması gerekir. Kurban edilecek hayvanın sağlıklı, düzgün, âzaları tamam, besili olması hem ibadetin gaye ve mahiyetine hem de sağlık kurallarına uygun düşer. Kötürüm derecesinde hasta, zayıf ve düşkün, bazı âzaları eksik meselâ bir veya iki gözü kör, kulakları ve boynuzları kökünden kesilmiş, dili kesik, dişlerinin tamamı veya çoğu dökülmüş, kuyruğu ve memesi kesik hayvanlar kurban olmaz. Ancak hayvanın doğuştan boynuzsuz, şaşı, topal ve deli, biraz hasta, bir kulağı delinmiş veya yırtılmış olmasında kurban açısından bir sakınca yoktur. Koyunun daha semiz ve lezzetli olması maksadıyla doğduğunda kuyruğunun kısmen veya tamamen kesilmesi kusur sayılmaz.
4. Kurbanın sahih olabilmesi için belirlenmiş vakit içinde kesilmesi gerekir. Kurban, kurban bayramının ilk üç günü yani zilhicce ayının 10, 11 ve 12. günleri, bayram namazının kılınmasından, 3. günün akşamına kadarki süre zarfında kesilebilir. Şâfiî mezhebine ve bazı fakihlere göre bu süre, bayramın 4. günü akşamına kadardır. Bayram namazı kılınmayan yerlerde sabah namazı vaktinden itibaren kesilebilir. Kurbanın bayramın 1. günü kesilmesi daha faziletli görülmüş, kesimin gündüz yapılması tavsiye edilmiştir. Geceleyin kurban kesmeyi câiz görmeyenler veya mekruh görenler, aydınlatma imkânının yetersizliğinin yol açacağı muhtemel tehlike, hata ve zorlukları göz önünde bulundurmuş olmalıdır. Bu sakıncalar yoksa, gece de kurban kesilebilir.
5. Kurbanın ibadet niyetiyle kesilmesi şarttır. Kur’an’da, kesilen kurbanlık hayvanların et ve kanlarının değil bu kesimi yapan müslümanın niyet, takvâ ve bağlılığının Allah’a ulaşacağı bildirilmiştir (el-Hac 22/37). Esasen kurbanı diğer hayvan kesimlerinden ayıran da budur. Niyette aslolan kalbin niyetidir, dil ile açıkça söylenmesi gerekmez. Kurbanda niyetin bu önemi sebebiyledir ki, Hanefî mezhebinde ortaklaşa kesilen kurbana bütün ortakların ibadet niyeti ile katılmaları şarttır. Ortaklardan birinin sadece et elde etme niyetiyle iştiraki diğerlerinin kurbanını geçersiz kılar. Şâfiî ve Hanbelî mezheplerine göre ise böyle bir ortaklık, kurban ibadetine zarar vermez.
Bir kimse tek başına kesmek üzere aldığı büyük baş hayvana, sonradan altı kişiye kadar ortak kabul edebilir.
Kurbanlık niyetiyle alınan hayvan kesilmeden önce ölürse, zengin kimsenin tekrar kurbanlık satın alması gerekir, fakir için gerekmez. Kesimden önce kurbanlık kaybolur, sahibi ikinci defa kurbanlık alır da sonra birinci hayvan bulunursa, zengin de fakir de bunlardan sadece birini, tercihen daha iyi olanını keser. Fakirin ikisini de kesmesi gerektiği görüşü fetvada tercih edilmeyen zayıf bir görüş olup fakirin kesmesinin adak hükmünü alacağı noktasından hareketle söylenmiştir.
Mükellefler yanlışlıkla birbirlerinin hayvanlarını kesseler, her kesilen kurban, sahibinin kurbanı olmak üzere sahih olur. Etler dağıtılmamışsa değişim yaparlar, değilse helâlleşir ve bir fark da talep etmezler.
b) Kesim İşlemi
Diğer gayelerle yapılan kesimlerde olduğu gibi kurbanlık hayvanın kesiminde de bazı kurallara uymak gerekir. Hayvan kesim yerine incitilmeden götürülür, kesilecek zaman da kıbleye karşı ve sol tarafı üzerine yatırılır. Elinden geldiği sürece her mükellefin kurbanını kendisinin kesmesi menduptur, değilse bir başkasına vekâlet verip kestirir. Kurbanı kesecek kimsenin müslüman olması tercihe şayandır. Yahudi ve hıristiyanlara da kesim yaptırılabilir. Çünkü Ehl-i kitabın kestiği yenir.
Kurban sahibinin kesim esnasında orada hazır bulunması müstehaptır. Hayvan yere yatırılırken Kur’an’dan “Yüzümü gökleri ve yeri yaratan Allah’a, O’nun birliğine inanarak çevirdim. Ben müşriklerden değilim” (el-En`âm 6/79), “Benim namazım, ibadetim (kurbanım), hayatım ve ölümüm hep âlemlerin rabbi olan Allah içindir. O’nun ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu ve ben Allah’a teslim olanların ilkiyim” (el-En`âm 6/162-163) meâllerindeki âyetleri okur. “Ey Allahım, dostun İbrâhim’den ve habibin Muhammed’den kabul buyurduğun gibi benden de kabul buyur” şeklinde veya benzer tarzda dua eder. Daha sonra da tekbir ve tehlîl getirir.
Kurbanı kesen kimse hayvana eziyet vermemeye dikkat etmeli, bıçağı hayvana göstermemeli ve keskin bıçak kullanmalıdır. Sağ eliyle tuttuğu bıçakla hayvanı keserken “Bismillâhi Allahü ekber” der. Kurbanı vekilin kesmesi halinde kurban sahibi de besmeleye iştirak eder. Kurban kesen kimse kesim esnasında Allah’ın adını anmayı (besmele) kasten terkederse, Hanefî mezhebine göre bu hayvanın eti yenilmez.
Kurban kesmenin rüknü, kurbanlık hayvanın kanını akıtmaktır. Sığır, manda, koyun ve keçi cinsinden hayvanlar yatırılıp çenelerinin hemen altından boğazlanmak suretiyle (zebh), deve ise ayakta sol ön ayağı bağlanarak göğsünün hemen üzerinden (nahr) kesilir. Kesim işlemi boğazın iki tarafındaki şah damarları, yem ve yemek borusu kesilerek yapılır ve hayvanın kanının iyice akmasını temin için bir süre beklenilir.
Hayvana acı vermemek için önce şoka sokmak (bayıltmak), sonra kesmek câizdir; çünkü şoka giren hayvan ölmez, hayatı devam eder, ancak kesilince kanı akar ve ölür.
4. Kurbanın Eti ve Diğer Parçaları
Hz. Peygamber’in hadislerinden hareket eden İslâm âlimleri, kurban sahibinin kurbanın etinden yiyebileceği, bakmakla yükümlü bulunduğu kimselere yedirebileceği, etinin bir kısmını da dağıtması gerektiği konusunda görüş birliği içindedir. Ancak kurban etinin ne kadarının yenilip ne kadarının dağıtılacağı konusunda farklı görüş ve ölçüler ileri sürülmüştür.
İslâm âlimlerinin çoğunluğu kurban etinin üç eşit parçaya bölünüp bir parçasının kurban sahibi ve bakmakla yükümlü olduğu kimseler tarafından tüketilmesini, ikinci parçanın zengin bile olsalar eş, dost ve akrabaya hediye edilmesini, üçüncü parçanın ise kurban kesmeyen fakir kimselere dağıtılmasını tavsiye ederler. Kişinin bakmakla yükümlü bulunduğu kimselerin kalabalık olması veya ihtiyaçlarının bulunması halinde kurban etinin kimseye dağıtılmadan evde tüketilmesinde de bir sakınca görülmemiştir. Bu konuda kesin bir sınır yoktur. Kurban sahibinin kurban etinden hem yemesi, ikram etmesi hem de fakirlere dağıtması esastır. Bunun ölçü ve şeklini her mükellef kendi konum ve imkânını, başkalarının durum ve imkânını ayrı ayrı gözden geçirerek bizzat belirlemeli ve bu konuda ibadet anlayışıyla hareket etmelidir.
Adak (nezir) olarak kesilen kurbanın etinden, adakta bulunan kimse ve onun bakmakla yükümlü bulunduğu kimseler (babası, annesi, dede ve nineleri, çocukları, torunları, hanımı) yiyemezler. Şayet yiyecek olurlarsa yediklerinin bedelini fakirlere tasadduk etmeleri gerekir. Nafile (tatavvu) olarak kesilen kurbanın etinden sahibi de, bakmakla yükümlü bulunduğu kimseler de yiyebilir.
Kurban sırf Allah rızâsını kazanmak için kesildiğinden kurbanın etinin ve diğer parçalarının satılması veya benzeri şekilde sahipleri için gelir getirici işlemlere harcanması câiz değildir.
Kurbanın derisi, yünü, bağırsakları, kemikleri, iç yağı gibi eti dışında kalan parçalarının da sahibine gelir temin etmek amacıyla para ile satılması câiz değildir. Bunları kurban sahibi evde kullanabileceği gibi kullanılmak üzere birine hediye de edebilir. Şayet satacak olursa parasını tasadduk etmesi gerekir. Kurbanın bu parçalarının veya satımı halinde parasının hayır işlerine sarfedilmesine, diğer bir anlatımla tasadduk etmenin dinen câiz olduğu kişi ve yerlere verilmesine özen gösterilmelidir. Bu parçalar da kurban ibadetinin devamı olarak görülmeli, aynı anlayış ve amaçla (Allah rızâsına uygun şekilde ve uygun yere) sarfedilmeli veya tüketilmelidir. Şayet kurban ücretle kestirilmişse, kesim ücreti kurbanın eti veya derisiyle veya bunların parasıyla ödenmez.
Kurbanlık hayvanın kesim öncesinde sütünden ve yününden yararlanmak da tasvip edilmemiştir. Şayet yararlanılmışsa bedeli sadaka olarak verilmelidir. Kurbanlık koyun ve keçinin yünü, kesimden sonra kırkılıp evde ihtiyaç için kullanılabilir, fakat satılıp paraya çevrilemez. Aksi halde tasadduk edilmelidir.
Kurbanın etinin, kesimin yapıldığı bölgede dağıtılması teşvik edilirse de daha fazla ihtiyaç sahiplerinin bulunması halinde başka yerleşim birimlerine de gönderilebilir, nakledilebilir.
Kesim işlemi tamamlandıktan sonra çevre temizliğinin iyice yapılması, hayvanın artan parçalarının toprağa derince gömülmesi, mümkün olduğu ölçüde dışarıda hiçbir parçasının bırakılmaması gerekir. Bu husus, kurbanlık hayvana ve kurban ibadetine karşı gösterilecek saygının bir gereği olduğu gibi özellikle büyük şehirlerde ve kalabalık yerleşim birimlerinde sağlık kuralları ve çevre temizliği açısından da son derece önemlidir. Kurban kesmenin ve etini ihtiyaç sahiplerine dağıtmanın ecrini, çevre kirliliği meydana getirerek ve kul haklarını ihlâl ederek azaltmamak gerekir.
5. Akîka Kurbanı
Çocuğun doğumunun ilk günlerinde Allah’a bir şükran nişanesi olarak kesilen kurbana “akîka kurbanı” denilir.
Esasen akîka, Arapça’da yeni doğan çocuğun başındaki saçın adıdır. Akîka kurbanı kesildiği gün çocuğun başı da tıraş edildiği için kurban bu adı almıştır.
Akîka kurbanı Hanefîler’e göre mubah (bazı rivayetlerde mendup), diğer üç fıkıh mezhebine göre sünnet, Zâhirîler’e göre vâciptir. Hz. Peygamber torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin için birer koçu akîka kurbanı olarak kesmiş ve ümmetine de yeni doğan kız ve erkek çocukları için akîka kurbanı kesmelerini tavsiye etmiştir. Resûl-i Ekrem’in bu tür uygulama ve tavsiyeleri dinî bir gereklilik şeklinde değil de doğum, düğün gibi mutlu olayların yakın çevreye duyurulması, sevincin onlarla paylaşılması ve neticede sosyal yapının ve dayanışmanın sağlamlaştırılması yönünde tedbir ve örnekler (sünnet, nafile ibadet) olarak algılanması daha doğru olur.
Akîka kurbanı, çocuğun doğduğu günden bulûğ çağına kadar kesilebilirse de doğumun yedinci günü kesilmesi müstehaptır. Aynı günde çocuğa isim verilmesi ve saçının kesilerek ağırlığınca altın veya gümüşün tasadduk edilmesi de tavsiye edilmiştir.
Kurban olmaya elverişli her hayvan akîkaya da elverişlidir. Kesilen bu kurbanın etinden kurban sahibi ve aile fertleri, yakın dostları yiyebileceği gibi tasadduk da edilebilir
Kaynak :D iyanet İLMİHAL II İSLAM VE TOPLUM

10

Ekim
2012

Kurban İbadeti

Yazar: arafat  |  Kategori: iBADET  |  Yorum: Yok   |  318 Kez Okundu

KURBANIN MAHİYETİ, VÜCUBU VE ŞER’İ HİKMETİ
1- Kurban Yüce Allah’ın rahmetine yaklaşmak için ibadet niyeti ile kesilen özel hayvandır. Kurban bayramı günlerinde (ilk üç günde) böyle Allah rızası için kesilen kurbana (Udhiyye), bunu kesmeğe de “tazhiye” denilir.
2- Kurban Bayramında ibadet niyeti ile kurban kesmek, hür, mukîm (yolcu olmayan), müslim ve zengin kimseye vacibdir. Zenginden maksad, temel ihtiyaçlarından başka, artıcı olsun olmasın, en az iki yüz dirhem gümüş değerinde bir mala sahib olan, fitre vermekle yükümlü olan kimselerdir. (Zekat bölümüne bakılsın!..)
Kurban kesme günlerinde (kurban bayramının ilk üç gününde) kurban kesmeğe gücü varken kurban kesmeyip de sonra fakir düşse, buradaki vücub üzerinden düşmüş olmaz.
3- Kurban kesme yükümlülüğü için, İmam Azam ile İmam Ebû Yusuf’a göre, akıl ve buluğ şart değildir. Bundan dolayı zengin olan bir çocuğun veya bir delinin malından bunların velisi kurban keser. Bu çocuk veya bu mecnun o kurbanın etinden yer. Geri kalan kısmı da, elbise gibi aynından faydalanacakları bir şeyle değiştirilir.
Fakat İmam Muhammed’e göre, kurban yükümlülüğü için akıl ve büluğ şarttır. Bundan dolayı çocukların ve mecnun olanların mallarından kurban kesilmesi gerekmez. Fetva da buna göredir. Velileri onlar adına mallarından kesecek olsalar, kurban bedelini onlara ödemeleri gerekir. Ancak bir kimsenin kendi malından çocuğu için kurban kesmesi mendubdur.
(İmam Malik ile İmam Şafiî’ye göre, kurban vacib değil, müekked bir sünnettir.)
4- Vacib olan kurban görevi, Hak yolunda fedakarlığın bir nişanıdır. Yüce Allah’ın verdiği nimetlere karşı yapılan bir şükürdür. Bunun sonucu da sevaba ulaşmak ve birtakım belalardan korunmaktır.
Şu gerçek de bilinmeli ki, insanların ihtiyaçları için yeryüzünde yüz binlerce hayvan kesiliyor. Fakat bunlardan yalnız durumları yeterli olanlar yararlanıyor. Kurban Bayramında ise, Hak rızası için birçok hayvan kesiliyor. Bunların etlerinden ve derilerinden çok fakir kimseler de yararlanıyor. İktisadî olan mesele, dinî ve ahlakî bir mahiyet kazanıyor. Şahıs menfaati yerine toplumun menfaati bulunmuş oluyor. Bunun için kurban kesilmesi, İslama ait insanî ve sosyal büyük bir fedakarlık demektir.
5- Kurban kesilmekle, kesilen hayvanların sayısı çok artmış olmaz; çünkü kurban kesilen günlerde kasapların kestiği hayvan sayısı azalır ve böylece o günlerde aynı mikdar hayvan kesilmiş olur.
Kendi zevkleri için hergün binlerce hayvanın kesilmesini çok görmeyenlerin, senede bir defa Allah rızası için bir mikdar hayvanın muhtaçlar yararına olarak Kurban adı altında kesilmesini çok görmeleri, doğrusu büyük bir düşüncesizliktir.
Sonuç: Kurbanın meşru olması, din, ahlak ve toplum yararı bakımından birtakım hikmet ve hacetlere dayanır. Bunu değerlendiremeyecek bir akıl sahibi olamaz.
KURBANIN CİNSİ VE KUSURLU OLUP OLMAMASI
6- Kurbanlar yalnız koyun, keçi, deve ve sığır cinsi hayvanlardan kesilebilir. Mandalar da sığır cinsindendir. Bunların erkekleri ile dişileri eşittir. Ancak koyun cinsinin erkeğini kurban etmek daha faziletlidir. Keçinin erkeği ile dişisi kıymetçe eşit olsalar, dişisini kesmek daha faziletli olur. Aynı şekilde devenin veya sığırın erkeği ile dişisi et ve kıymet bakımından eşit olsalar, dişisinin kurban edilmesi daha faziletlidir.
7- Koyun ile keçi ya birer yaşını doldurmalı veya koyunlar yedi sekiz aylık olduğu halde birer yaşında imiş gibi gösterişli bulunmalıdır.
Deve, en az beş yaşını, sığır da en az iki yaşını bitirmiş bulunmalıdır.
8- Tavuk, horoz ve kaz gibi evcil hayvanlar kurban olamaz. Bunları kurban niyeti ile kesmek tahrimen mekruhtur. Çünkü bunda Mecüsîlere benzeyiş vardır. Etleri yenilen vahşî hayvanlar da kurban edilmez.

9- Koyun ve keçiden her biri yalnız bir kişi adına kurban edilir. Bir deve veya bir sığır, bir kişiden yedi kişiye kadar kimseler için kurban edilebilir. Ancak bu ortakların hepsi müslüman olup her biri kendi hissesine malik olmalı ve Allah rızası için bir ibadet niyeti taşımalıdır.
Ortaklar kesilen kurbandan hisselerini tartı ile ayırırlar, göz kararı ile ayıramazlar.
(İmam Malik’e göre bir sığır, bir manda veya bir deve bir aile halkından yedi ve daha çok kimse için kurban olabilir, bu caizdir. Fakat başka başka aileler için, yediden az olsalar da caiz olmaz.)

10- Kurbanlık hayvanın şaşı, topal, uyuz ve deli olmasında, doğuştan boynuzlu veya boynuzsuz veya boynuzunun azı kırık bulunmasında, kulaklarının delinmiş veya enine yarılmış olmasında, kulaklarının uçlarından kesilip sarkık bir halde bulunmasında, dişlerinin azı düşmüş olmasında, cinsel organı bulunmamasında, burulmuş olarak bulunmasında bir sakınca yoktur; bu hayvanlar kurban edilebilirler.

11- İki gözü veya bir gözü kör, dişlerinin çoğu düşmüş veya kulakları kesilmiş, boynuzlarının biri veya ikisi kökünden kırılmış, kulağının veya kuyruğunun yarıdan fazlası veya memelerinin başları kopmuş, kulakları veya kuyruğu yaratılışında bulunmayan bir hayvan kurban olamaz.

12- Kurbanın semiz olması daha faziletlidir. Kemikleri içinde iliği kalmamış derecede zayıf veya aksak ayağını yere basıp kesileceği yere kadar topal veya aşikar bir halde hasta bulunan bir hayvan da kurban olamaz.

13- Kurban kesmekle yükümlü olan bir kimsenin satın aldığı kurbanda yukardaki kusurlardan biri sonradan meydana gelse, yerine başkasını alıp kesmesi gerekir. Fakat fakir bir kimsenin aldığı kurban böyle kusurlanırsa, yine kurban olarak kesilmesi caiz olur, yerine başkasını alması gerekmez. Hatta böyle kusurlu bir hayvanı satın alıp kurban kesmesi de yeterli olur. Çünkü bu kurban o fakir için bir nafiledir. Nafilelerde ise, genişlik ve kolaylık vardır.
(Üç imama göre, zengin için de yeterli olur. Başkasını almaya gerek yoktur.)

14- Zengin kimsenin aldığı kurban henüz kesilmeden ölse, yerine başkasını alması gerekir. Fakir kimsenin aldığı kurban ölse, başkasını alması gerekmez.

15- Zengin kimsenin aldığı kurban kaybolduktan veya çalındıktan sonra yerine başkası kurban edilmiş olsa ve ondan sonra da kaybolan kurban bulunsa bunu da kesmesi gerekmez. Çünkü üzerine düşen vacibi yerine getirmiştir. Fakat bu duruma düşen fakirin o bulunan kurbanı kesmesi gerekir; çünkü fakirin satın aldığı kurban, kurban olmak üzere belirlenmiştir; kendisine vacib olmadığı halde, bunun kurban olmasını kendisine gerekli kılmıştır.

16- Kurban için alınan hayvan çalındıktan veya kaybolduktan sonra onun yerine başkası alınıp ondan sonra nahr (kurban kesme) günleri içinde bulunsa, bakılır: Sahibi zengin ise bu iki kurbandan dilediğini keser. Ancak sonradan almış olduğu hayvanın kıymeti ilk hayvandan daha az olur da bunu kesmiş olursa, aradaki kıymet farkını sadaka olarak vermesi gerekir. Fakat kurban sahibi fakir ise o iki hayvanı da kesmesi gerekir. Çünkü bu kurbanlar fakir hakkında birer adak yerindedir. Bir görüşe göre de, bunlardan yalnız birini kesebilir.

17- Kaybolan kurbanlık yerine alınan ikinci kurbanlık hayvan daha kesilmeden nahr günlerinden sonra önceki kayıp hayvan bulunsa, bunların sahibi hiç birini kesmez, bunların en kıymetlisini sadaka olarak verir.

18- Bir kimse aldığı kurbanlık hayvanı satıp onun yerine dengini almış olsa, İmam Ebû Yusuf’a göre caiz olmaz. Çünkü bunun aynına Allah’ın hakkı geçmiştir. Fakat İmam Azam ile İmam Muhammed’e göre, bu kerahetle caiz olur.

19- Kurbanlık bir hayvan kesilmeden önce doğursa, yavrusu da kendisi ile beraber kesilir. Çünkü yavru anasına bağlıdır. Eğer yavru kesilmeyip satılırsa, parasını sadaka olarak vermek gerekir.

KURBANIN KESİLME VAKTİ
20- Kurbanın kesilme zamanı nahr (Bayramın birinci, ikinci ve üçüncü) günleridir. Fakat birinci günde kesilmesi daha faziletlidir.

21- Kurbanlar, bayram namazı kılınan şehir gibi yerlerde, bayram namazı kılındıktan sonra bayram namazı kılınmayan yerlerde ise bayram gününün fecrinden sonra kesilir. İlk vakti budur. Kurbanı geceleyin kesmek tenzihen mekruhtur.
(İmam Şafiî’ye göre, kurbanlar bayramın dördüncü günü güneş batıncaya kadar kesilebilir.)

22- Kurbanlar kıbleye karşı yatılarak “Bismillâhi Allahü Ekber” diye kesilir. Kurbanı, elinden geliyorsa sahibi kesmelidir, değilse uygun gördüğü bir müslümana emredip kestirmeli ve kendisi de başında bulunmalı. Şu ayet-i kerimeyi de okumalıdır:
“Benim namazım, ibadetlerim, yaşayışım ve ölümüm alemlerin Rabbı Allah içindir ki, O’nun ortağı yoktur.” (En’am: 162)
Yalnız kurban sahibinin Besmelesi yeterli olmaz; kurbanı kesenin Besmele’yi getirmesi şarttır. “Bismillâhi Allahü Ekber” demelidir.
Kasden Besmele terkedilirse, kurbanın eti yenmez. Kurban sahibinin eli hayvanı kesenin eli üzerinde olarak hayvanı kesecek olsalar, her ikisinin de Besmele çekmesi gerekir. Bunlardan biri Besleme’yi terk ederse, hayvanın eti yenmez.

23- Kurban Bayramında, kesilmek üzere satın alınmış kurbanlık hayvan, nahr (kurban kesme) günlerinde kesilmemiş olsa, o hayvan mevcutsa aynını sadaka vermek gerekir. Helak olmuşsa kıymetini sadaka olarak fakirlere vermek icab eder, ertesi seneye bırakılmaz.

24- Kurbanın vacib olmasına nahr günlerinin sonu esastır. Bunun için Kurban Bayramının üçüncü günü güneş batmadan önce zengin olan kimsenin kurban kesmesi gerekir. Daha önce fakir olması bunu etkilemez. Aksine olarak o günün güneş batışından önce fakir düşen veya ölen müslümanlardan bu kurban kesme yükümlülüğü düşer.

25- Zilhicce’nin onuncu günü olduğuna şehadet edilip de Bayram namazları kılındıktan ve kurbanlar kesildikten sonra, günün henüz arefe günü olduğu anlaşılsa, müslümanların itaat ve ibadetlerini koruma bakımından, kılınan namaz ve kesilen kurbanlar geçerli sayılır. Çünkü böyle hatalardan kaçınmak her zaman için mümkün değildir.

26- Zilhicce’nin onuncu günü olduğu zeval vaktinden önce gerçekleşse Bayram namazı kılınır. Ondan sonra kurbanlar kesilir. Fakat Zeval vaktinden sonra gerçekleşmiş olsa, o gün Bayram namazı kılınmaz, kurbanlar kesilebilir. Ertesi gün de, Bayram namazı kılınır.
Hayvanı, kesim yerine yumuşak bir davranışla getirmeli ve keskin bıçak kullanılarak hayvana eziyet verilmemelidir. Fazla acı duymaması için, hareket hali sona erdikten sonra onu yüzmelidir. Kurban sahibi, kurban kesildiği gün, ilk yemeğini kurbanın ciğerinden seçmelidir, bu mendubdur.

• KURBAN ETİ VE DERİSİ ÜZERİNDE YAPILACAK ŞEYLER
27- Adak olarak kesilmeyen kurbanın etinden sahibi zengin olsun olmasın, yiyebileceği gibi fakir olmayanlara da yedirip dağıtabilir. Fetva bu şekildedir. Bununla beraber üçte birini fakirlere sadaka olarak vermelidir. Eğer kurban sahibi orta halli olur da, geçimlerini karşılamak zorunda olduğu kimseler kalabalık ise, o halde kurbanın etini onların yemeleri için alıkoyabilir, bu mendubdur.

Diğer bir görüşe göre, kurban bayramında kesmek üzere bir fakirin satın aldığı kurbandan kendisi yiyemez. Çünkü kendisine kurban vacib olmadığı halde böyle kurbanlık alıp kesmesi, bir adak sayılır. Adak yapan kimse ise, kendi adağından yiyemez. Onun etini zevcesine, usul ve furüuna ve zengin kimselere yediremez. Bunlara yedirirse, yedirdiğinin kıymetini fakirlere vermesi gerekir.

28- Kurbanlık hayvanın sütünden yararlanmak, etini veya postunu satıp parasını almak veya demirbaş olmayacak bir şeyle değiştirmek mekruhtur. Böyle bir iş yapılırsa, kıymetini sadaka vermek gerekir. Kurbanlıktan kasab ücreti de verilmez.

29- Kurbanın postu sadaka diye verilir veya ondan seccade ve sofra gibi evde kullanılacak eşya yapılır. Kurban edilecek hayvanı kesilmeden önce kırkmak mekruhtur. Yünleri kırkılacak olursa, sadaka olarak verilmelidir. Fakat hayvan kesildikten sonra yünleri kırkılabilir ve kullanılabilir.

30- Birkaç kişi yanlışlıkla birbirinin kurbanını kesecek olsalar, her kesilen hayvan, sahibinin kurbanı olmak üzere caiz olur. Birbirlerine bir şey borçlu olmazlar. Bu durumda herkes kendi hayvanını, eğer mevcutsa, alır. Kesilen hayvanlar yenmiş veya dağıtılmış ise, aradaki kıymet farkını birbirlerine helal ederler. Eğer cimrilik gösterirler de helal etmezlerse, her biri diğerine ait kurban etinin kıymetini öder. Bu durumda, bu kıymet farkını da sadaka olarak vermek gerekir. Çünkü bu, kurban etinin bedelidir.

31- Bir kimse, kendisine bırakılan bir kurbanı, sahibinin izni olmaksızın bayram günü sahibi adına kesecek olsa, bunu ödemesi gerekmez. Sahibinden kurban yükümlülüğü düşer. Çünkü buna delalet yolu ile izin vardır.

32- Bir kimse zorla ele geçirmiş olduğu bir hayvanı kendi adına kesecek olsa, diri halindeki kıymetini ödemek şartı ile, sahih olur.
Fakat bir insan, kendisine emanet sureti ile bırakılan bir hayvanı böyle kurban kesecek olsa, sahih olmaz; çünkü hayvana kesimden önce tazmin etme hükmü ile sahib olmamıştır. Rehin olarak bırakılan hayvan da, rehini elinde bulunduran kimseye nazaran kurban hususunda bir görüşe göre gasbedilen (zorla alınan), diğer bir görüşe göre de emanet (vedia) hükmündedir.

33- Bir kimse kendi malından sevabını ölüye bağışlamak niyeti ile bayram günü kestiği kurbanın etinden yiyebilir, başkalarına da verebilir. Tercih edilen hüküm budur. Fakat bir kimse, murisin emri ile murisi adına keseceği kurbanın etinden yiyemez. Bunun tümünü sadaka vermesi gerekir.

34- Bir kimse, tek başına kesmek niyeti ile satın aldığı kurbanlık bir deve veya sığıra sonradan altı kişiyi ortak yapmaya razı olursa, bunu birlikte kurban olarak kesmeleri caiz olur. Ancak bunda kerahet vardır. O kimse verdiği sözden caymış sayılır. Ortaklarından alacağı parayı sadaka olarak vermelidir.
Bir görüşe göre de, adam fakir olduğu takdirde başkalarının ortak olmasına razı olamaz. Çünkü onun keseceği bu kurban, bir adak yerindedir. O fakir bu kurbanı satın almakla kendine onu vacib kılmıştır.

35- Udhiyye’nin (Kurban kesmenin) rüknü kan akıtmaktır. Hayvan boğazlanmadıkça vacib olan kurban ibadeti yerine getirilmiş olmaz. Onun için kurbanlık hayvanın kesilmeden sadaka olarak verilmesi caiz olmaz. Fakat alınan kurban herhangi bir sebeple bayramın kurban kesme günlerinde kesilemezse, bunun diri olarak sadaka edilmesi gerekir. Çünkü bu halde, kan akıtma işi sadaka vermeye dönüşmüş olur. Artık bunun etinden sahibi yiyemez.

36- Bir kurbanı kitab ehlinden olan birinin (bir gayr-i müslimin) kesmesi mekruhtur. Mecusîlerin, putperestlerin kesmesi ise caiz değildir. Fakat kurban etinden herhangi bir gayr-i müslime bağış yolu ile vermekte bir sakınca yoktur.
Kurban, Hicretin ikinci yılında meşru kılınmıştır. Bunun meşru olması, kitab, sünnet ve icma ile sabittir.
(Şafiîlere göre, kurban, tek bir şahıs için sünnet-i ayndır. Bir aile halkı için ise, sünnet-i kifayedir. Ailenin geçimini sağlayan kimse, kurban kesince, artık diğerlerinin üzerinden sünnete uyma borcu düşer.)

AKİKA KURBANI
37- Yeni doğan çocuğun başındaki tüyüne (Akîka) denir. Böyle bir çocuk için Cenab-ı Hakk’a şükür yerine geçmek üzere kesilen kurbana da “Akîka” adı verilmiştir. Bunun müslümanlarca asıl adı “Nesîke”dir.
Akîka, bizce mubah ve güzeldir. Üç İmama göre ise sünnettir. Zahiriyye meshebinde vaciptir.

38- Akîka kurbanı, çocuğun doğduğu günden büluğ çağına erinceye kadar kesilebilir. Fakat yedinci günü kesilmesi daha faziletlidir. Çocuğun yedinci doğum günü adı konulur ve başının saçları kesilip ağırlığınca altın veya gümüş sadaka verilir. Aynı günde bu kurban kesilir; çünkü böyle yapılması üç İmama göre müstahabdır.

39- Kurbana elverişli olan hayvan akîkaya da yeterli olur. Erkek çocuk için bu kurban kesilebileceği gibi, kız çocuk için de kesilir. Bunlardan her biri için bir koyun kesilmesi yeterli olur. Erkek çocuk için iki kurban kesilmesi gereğini söyleyenler de vardır.

40- Akîka kurbanının kemikleri, çocuğun sağlık ve selametine bir hayır dileği olsun diye, kırılmayıp yalnız ek yerlerinden ayrılır ve öylece pişirilir. Bunu yapmak müstahabdır. Diğer bir bakımdan da, çocuğun mütevazi olmasına ve kötü huylardan korunmuş olmasına bir işaret olsun diye kemiklerin kırılması müstahab görülmüştür.
Akîka kurbanının etinden sahibi yiyebilir, başkalarına da yedirebilir, sadaka da verebilir.

• ZEHB, ZEBİHA VE TEZKİYENİN MAHİYETLERİ
41- Zebh, hayvanın boğazına bıçak vurup boğazlamak ve damarlarını kesmek demektir. Boğazlanmış veya boğazlanacak hayvana da “Zebiha” denir.
Tezkiye de, boğazlamak anlamında olup dinimizde iki türlüdür:
Birisi hakîki ve ihtiyarî tezkiyedir. Bu da bir hayvanı usulü üzere keskin bir aletle boğazlamaktır. Diğeri de, hükmî ıztırarî tezkiyedir. Bu da, bir avın aldığı yaradan ibarettir. Bir av, şartlarına uygun olarak bu yaradan ölürse, boğazlanmış sayılır.

42- Bir hayvanın göğsü üstünden bıçak vurup damarlarını kesmeye “Nahr” denir. Deveyi, zebh etmek (çenesinin altından kesmek) mekruhtur.
Zebh (Boğazlama) İşlemi

43- Din kurallarına uygun olarak boğazlama, nefes borusu ile yemek borusunun ve bunların yanlarında bulunan iki damarı kesmekle yapılır. Bu dördünden üçünün kesilmesi, İmamı Azam’a göre yeterlidir. İmam Ebû Yusuf’a göre, nefes borusu ile yemek borusunu ve iki damardan da birini kesmek şarttır. İmam Muhammed’e göre de, bu dört organdan çoğunu kesmiş olmalıdır.

44- Hayvanları boğazlamak hususunda damarlarını kesip kanlarını akıtacak kesici bir alet yeterlidir. Bıçak kafi olduğu gibi, keskin kamış kabuğu ve cam parçası da yeterli olur. Ancak bu alet, hayvana eziyet vermeyecek şekilde keskin olmalıdır. Hayvanı yere yatırdıktan sonra bu aleti bileylemeye çalışmak mekruhtur. Hayvanı ayağından tutarak kesim yerine çekmek ve sürüklemek de mekruhtur. Hayvanı boynunun altından (boğazından) değil de üstünden kesmek ve daha hayvanı soymadan kafasını kesip atmak da mekruhtur.

45- Hayvanı boğazlarken Besmele çekmek şarttır. Boğazlamada Yüce Allah’ın mübarek isimlerinden herhangi birini söylemek yeterlidir. Allahü Ekber, Allahü Azam, Allah denilmesi gibi…
Fakat Allahü Teala’nın ismini dua maksadı ile söylemek yeterli olmaz. “Allahümmeğfirlî” denilmesi gibi…
Hayvanı keserken: “Bismillahi Allahü Ekber” denilmesi müstahabdır. Hayvanı kıble tarafına çevirerek kesmek sünnet olduğundan bunu yapmamak mekruhtur.

46- Besmele kasden terk edilirse, hayvanın eti yenmez, haram olur. Fakat unutarak terk edilirse, böyle kesilen hayvanın eti yenir. Çünkü unutarak yapılan kusurlar bağışlanmıştır.
(İmam Şafiîye göre, hayvanı sadece boğazlamak yeterlidir. Besmele okunması bir müekked sünnettir. “Bismillah” denmese de, kesilen hayvanın eti yenir, haram olmaz. Bu görüş, Ebû Hüreyre ile İbnî Abbas’dan (radıyallahü anhüm) rivayet edilmiştir. Ancak bu görüş diğer müctehidler tarafından kabul edilmemiştir. Bununla beraber Şafiîlerce de, besmeleyi terk etmek mekruhtur.)

• ETLERİ YENEN VE YENMEYEN HAYVANLAR
47- Yaratılışında vahşet ve bayağılık olmayan, iğrenç görülmeyen hayvanların etleri din ölçüleri içinde helaldir, yenebilir. Tavuk kaz, ördek, zürafa, deve kuşu, bağırtlan kuşu, güvercin, bıldırcın, koyun keçi, deve, sığır, manda, ekin kargası, tavus, kırlangıç, baykuş, tavşan ve turna gibi hayvanlar bu kısım eti yenen hayvanlardandır. Serçe ve sığırcık kuşlarını yemekte de bir sakınca yoktur.
Yarasa kuşunun yenip yenmemesinde, haram veya mekruh olup olmamasında ihtilaf vardır. Hüdhüd kuşunu yemek mekruhtur.
Saksağan, kumru, bülbül, keklik kuşlarının eti aslen helaldir. Ancak bunların etlerini yiyenlerin bir belaya tutulacakları halk arasında söylenti haline geldiği için yenmeleri iyi değildir.
(Şafiîlere göre, kırlangıç, tavus, hüdhüd ve papağan kuşlarının etleri haramdır. Martı ve balıkçıl kuşları ise helaldir.)

48- Azı dişleri ile kapıp avlayan ve parçalayan, kendisini koruyan hayvanların etleri haramdır, yenilemez. Kurt, ayı, aslan, kaplan, pars, sincap, samur, sansar, maymun, sırtlan, fil, köpek, kedi, keler, tilki, gelincik gibi hayvanlar etleri haram hayvanlardır. Azı dişleri olduğu halde bunlarla başkasına saldırmayan bir hayvanın eti de yenebilir; deve gibi…

49- Tırnakları ile kapıp avlanan, tırmalayan ve yaratılışında bayağı olan kuşların etleri de haram veya tahrimen mekruhtur. Kerkenez, çaylak, kartal, kuzgun, akbaba, alaca, karga, yarasa, atmaca, şahin gibi… Bunlar leş yemekten çekinmezler. Tırnaklı olduğu halde bununla hayvanları avlamayan bir kuşun eti yenilebilir, güvercin gibi…

50- Yaratılışı bakımından iğrenç olan birtakım hayvanların etleri de haramdır, yenmez: Fare, yaban faresi, akrep, yılan, kene, kurbağa, kara ve deniz kaplumbağası, arı, kara sinek, sivrisinek, köstebek, kirpi, bit, pire gibi böcekler.
Görülüyor ki, bu haram olan hayvanlardan bir kısmı yırtıcı bir yaratılışa sahibdir, yaratılışında zararlıdır ve bayağılık vardır. Bir kısmı ise iğrençtir ve nefret edilir haldedir. İnsan ise temizdir, mükerrem bir yaratıktır. Bunun için insanlar, bu gibi bayağı ve zararlı hayvanların etlerinden korunmuşlardır. Besinlerin insanlar üzerinde iyi ve kötü tesir bıraktığı inkar edilemez. İnsanlar kendisi için yararlı olanı ararsa, İslam dininin müsaade ettiği şeylerden yararlanmalı, yasakladığı şeylerden de kaçınmalıdır. Bundan başka selamet yolu yoktur.

51- Pislik gibi temiz olmayan şeyleri yemiş olan tavuk, koyun, sığır ve deve gibi hayvanların etleri, bu hayvanlar bir müddet hapsedilmeden kesildikleri takdirde, mekruhtur. Çünkü bu halde etleri fena bir kokudan kurtulmuş olamaz. Bunların hapsedilme müddeti tavuklar için üç gün, koyunlar için dört gün, sığır ve develer için de on gündür. Böyle pislik yiyen bir hayvana Celâle denir.
Bu hayvanlar, etleri, kokmayacak şekilde pis şeylerden yiyecek olsalar, hapsedilmeleri gerekmez, etleri kerahetsiz olarak yenebilir.

52- Domuz sütü ile beslenmiş kuzuların yenmesi helaldir; çünkü süt, tüketilerek eseri kalmaz.
Eti yenilir bir hayvan şarap içip de arkasından kesilecek olsa, bunun eti kerahetle helal olur.

53- Yalnız süt emip de başka bir şey yiyemeyen küçük kuzuların öldükten sonra karınlarından çıkarılan peynir mayaları temizdir. Aynı şekilde koyun ve deve gibi ölmüş hayvanların memelerinden çıkacak sütler de temizdir. Bedenlerin temiz olmaması, sütlerini etkilemez.

54- Atlar, savaşa yarayan kıymetli hayvanlardır. Bu bakımdan bunların etlerini yemek İmam Azam’a göre, tahrimen mekruhtur. İki İmama göre ise, tenzihen mekruhtur.

55- Yabanî olmayan (ehli) merkeblerin ve anaları merkeb olan katırların etleri haram veya tahrimen mekruhtur. Yabanî merkeblerin ve anaları sığır olan katırların etleri ise haram değildir. Hayvanlar yenme bakımından anaya bağlıdırlar.
(İmam Malik’den rivayete göre, ehli merkeblerin etleri mekruh, bir rivayete göre de haramdır. Meşhur olan görüşe göre, atların etleri de haramdır. İmam Şafiî ile İmam Ahmed’e göre, atların etleri mekruh değildir.)

56- Devamlı olarak suda yaşayıp barınan hayvanlardan her nevi balık etleri yenebilir, helaldir. Kalkan balığı, sazan balığı, yunus balığı, yılan balığı bunlardandır. Fakat diğer su hayvanları çirkin şeylerden sayılır, yenmeleri caiz olmaz. Yengeç, midye, istiridye, istakoz gibi olanlar helal değildir, etleri yenmez.
Yine, deniz insanı, deniz aygırı, deniz hınzırı gibi balık şeklinde bulunmayan deniz hayvanlarının yenmeleri helal olmadığı gibi, avlanmaları da helal görülmemektedir.

57- Dıştan bir etki olmaksızın kendi kendine suda ölüp su yüzüne çıkan balıklar yenmez. Fakat suyun açılıp kurumasından, fazla sıcak veya soğuktan ölen veya kuşlar tarafından öldürülen, su içinde bağlı tutulmakla ve buz içinde sıkışmakla ölen balıklar yenir. Balıklarda boğazlamaya gerek yoktur.

58- Göle veya denize atılan balık otunu yemekle göl veya deniz içinde ölen veya avlanıp da sudan çıkarılmadan başlarına tokmakla vurulup öldürülen ve ağ içinde kurtulamayıp ölen balıkların yenmeleri de helaldir.

59- Balıklar temiz olmayan suların içinde bulunmuş olsalar da etleri yenebilir.
Avlanan bir balığın içinden çıkan bir balık sağlam ise, o da yenebilir, sağlam değilse yenmez.

60- Boğazlanan bir hayvanın karnından çıkan yavrusu, İmam Azam’a göre yenmez. Anasının boğazlanmış olması, yavrusu için yeterli olmaz. Bir canlının boğazlanması ile iki canlı boğazlanmış olamaz. Çıkan yavru canlı ise boğazlanmak suretiyle yenilebilir.
(Üç imamın (Şafiî, Malik ve İmam Ahmed) görüşleri de böyledir.)

61- Canlı olup olmadığı bilinemeyen bir hayvan boğazlanırken hareket ederse veya boğazlanan diri hayvanlardan çıkan kan gibi bir kan çıkarsa, eti yenebilir. Çünkü bunlar hayat alametleridir. Ancak, sadece gözünü veya ağzını açması veya ayağını uzatması bir hareket sayılmaz. Böyle bir hayvanın kesilirken gözünü yumması, hayatın varlığına delalet eder.

62- Hayvanların “Demi mesfuh = Akar kan” denilen kanları temiz değildir. Burada Besmele ile kesilmiş olup olmamaları eşittir.
Eti yenen hayvanlardan Besmele ile kesilenlerin içlerinde kalıp akmayan kanları temizdir. Bunların karaciğer ve dalakları da temizdir. Bunlardaki kanlar paktır.
Kesilen bir koyunun ödü, bezesi, idrar torbası, cinsel organları, yumurtaları mekruhtur, bunlar yenmemelidir.

63- Domuzun bütün cüzleri pistir, bunlar temiz olmazlar, hiç bir şeyi helal değildir. Yalnız kıllarından yararlanıp yararlanılamayacağı konusunda ihtilaf vardır. İki imam ile İmam Şafiîye göre domuzun kıllarından badana fırçası yapılması ve bunlarla ayakkabı dikilmesi caizdir. Öyle ki, bu kıllardan bir mikdar az su içine düşecek olsa, o su İmam Muhammed’e göre pislenmiş olmaz. Çünkü bu kıllarla yararlanmaya izin verilmesi, temizliğine delildir. Fakat İmam Ebû Yusuf’a göre, bu yararlanma için olan izin, bir zaruretten dolayıdır, suya düşme halini kapsamaz. Onun için, içine düştüğü az bir suyu temizlikten çıkarır, bozar. Domuzların İslam ülkesi olmayan yerlere götürülüp orada müslüman olmayanlara satılması caizdir.

64- Bir misafire ikram olmak üzere Besmele ile kesilen herhangi bir eti yenen hayvanın eti yenebilir; ikram niyeti olunca Allah rızası için boğazlanmış olur. Fakat herhangi bir adamın gelişine hürmet olsun diye sadece o şahıs için kesilirse, besmele olsa bile, yenmez. Çünkü bu Allah için misafire ikram değil, o büyük görülen zata tazim için kesilmiş sayılır. Onun için misafirliği gözeterek insana ikramda bulunmalı ve yedirmeli, niyet bu olmalıdır.
Yine, herhangi bir ölüye tazim için kabir üzerinde kesilen kurbanın eti de helal olmaz. Kurban Allah rızası için kesilir ve onun sevabı istenilen bir müslümana bağışlanabilir.

Kaynak:B.İslam İlmihali,Ö.Nasuhi BİLMEN

9

Ekim
2012

Tecvid Terimleri

Yazar: arafat  |  Kategori: KUR’AN-I KERİM  |  Yorum: Yok   |  247 Kez Okundu

-Cehr: Sesi aşıkar etmek.
– Hems: sesi gizlemek.
-Hareke: Harfin harekeli olması.
-İdğam:İki harfi bir harf yapıp şeddeli okumak.
-İhfa: Şedde yapmadan, izhar ile idğam arası ğunneli okumak.
-İsti’la: Dilin kökü ile birlikte damağa yükselmesi.
-İnhifat:= İstifale: İstilanın zıddıdır. Dilin damağa yükselmemesi, aşağıda kalması.
-İtbak: Dilin üst damağa yapışması veya yapışmaya yakın kalkması.
-İnfitah: Dil ile damağın ayrılması.
– İnhiraf: Bu harfler okunurken dilin öne veya arkaya doğru meyl etmesi.
-İstidale: Dad harfi okunurken dil kenarının üst azı dişlerden, lam mahrecine kadar uzanması.
-Izlak: Kolaylık ve sürat.
-Ismat: Harfi söylerken dile ağır geldiğinden 4, 5 ve 6 harfli kelimeler, izlak harfleri olan

ف ر م ن ل ب olmaksızın kullanılmalar.
-Kalkale: Mahrecin kımıldaması.
-Lin: Harfin kolay ve yumuşak çıkarılması
-Rehavet: Sesin akması.
-Şiddet: Sesin akmaması güçlü okunması.
Sekte: Nefes almadan sesi kesmektir.
Sükun: Harfin harekesiz olması.
Tefhim: Harfi kalın okumak
Terkik: Harfi ince okumak.
Vakıf: Nefesle beraber sesin kesilmesi.

9

Ekim
2012

Medine’deki ilk vahiy katibi kimdir?Ubeyy b. Ka’b

Yazar: arafat  |  Kategori: KUR’AN-I KERİM  |  Yorum: Yok   |  460 Kez Okundu

-Hâfız Osman hattını yazan hattatın (Yazar) ismi nedir? Kayışzâde Hâfız Osman
-Kur’an-ı Kerim ilk olarak Arapça dışında hangi yabancı dile çevrilmiştirFarsça
-Kur’an-ı Kerim’in ayet sayıları üzerinde ilim adamlarının değişik beyanları vardır. Bu tarife göre Kufe alimlerine göre ayet sayısı kaçtır?6236
-Medine’deki ilk vahiy katibi kimdir?Ubeyy b. Ka’b
-Ebrâr ve Emşâc isimleri hangi sure için kullanılmıştır?İnsan

8

Ekim
2012

Dört Büyük Melek:Cebrail-Mikail-İsrafil-Azrail

Yazar: arafat  |  Kategori: iTiKAT  |  Yorum: Yok   |  513 Kez Okundu

1-Cebrâîl:Peygamberlere vahiy getirmekle görevlidir Kur’an’da bu meleğin ismi Cibrîl, Rûhu’l-Kudüs, Ruhu’l-Emîn, Ruh ve Resul şeklinde geçmektedir Bütün peygamberlere vahyi getiren Cebrâil’dir “O (Kur’an), şüphesiz değerli, güçlü ve arşın sahibi (Allah’ın) katında itibarlı bir elçinin (Cebrâil’in) getirdiği sözdür ” (Tekvir, 81/19-20).Cebrâil: Kur’an’da üç yerde “Cibrîl” olarak geçmekte (el-Bakara 2/97, 98; et-Tahrim 66/4) diğer bazı ayetlerde de kendisinden Rûhu’l-Kudüs ve Rûh olarak bahsedilmektedir. (el-Bakara 2/87, 253; el-Mâide 5/110).
Vazifesi, Allah’ın emir ve nehiylerini peygamberlerine bildirmektir. Bütün vahiy onun vasıtasıyla nazil olmuştur.Cebrâil bu gelişlerinin sadece iki defasında aslî suretinde görünmüştür. Bunlardan birisi (en-Necm, 53/6-7) ayetlerinin nuzûlünde, diğeri ise yine Necm suresinin 13. ve 14. ayetlerinin nuzûlü esnasındadır (Tecrid-i Sarih Tercümesi, IX, 95).Cibril, “cibr” ve “il” kelimelerinden meydana gelmiş İbrânice bir kelimedir. Cibr kul, il ise Allah anlamına olup ikisi beraber Allah’ın kulu demektir (M.H. Yazır, Hak Dini Kur’ an Dili, l, 431), Cebrâil, Kur’an-ı Kerîm’de “Ruh”, “Ruhu’l-Kudüs” ve “Ruhu’l-Emin” isimleriyle de anılmaktadır.

2-Mikail:Tabiat olaylarını düzenlemekle görevlendirmiştir Mikail Kur’an’ın bir yerinde Cebrail ile birlikte geçmektedir: “Her kim, Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e ve Mikâîl’e düşman olursa bilsin ki Allah da inkar edenlerin düşmanıdır ” (Bakara, 2/98) . Mikâil’in görevi: yağmurun yağdırılması, rüzgârın estirilmesi ve mevsimlerin tanzimi gibi tabiat olaylarını Allah’ın emri ve izni ile vukua getirmektir.
3-İsrafil: İsrafil: Kur’an’da “İsrâfil” olarak ismi geçmemektedir. Ancak, kıyametin vukûu ile ilgili ayette “(İsrâfil tarafından birinci sefer) Sûr’a üflenince Allah’ın dilediği (melekler) müstesna göklerde olanlar ve yerde olanlar bayılırlar (ölürler). Sonra Sûr’a (ikinci defa) üflenince ölüler mezarlarından kalkıp bakınıp dururlar.” (ez-Zümer 39/68) buyurulmakta, dolayısıyla isim olarak olmasa da bu meleğin vazifesi bu ayetle belirtilmektedir. Buradan kıyametin ve ahiret gününün yani yeniden dirilmenin başlangıcında bir Sûr’a üfürme olacağı anlaşılmaktadır ki, bu işle vazifeli melek İsrâfil (a.s.) dır. Allah’ın emri ile kıyamet kopacağı zaman sûra üflemekle görevlendirilen İsrafil, dört büyük melekten biridir Bir hadiste İsrâfil, sahib-i karn (sûr’un sahibi, borunun sahibi) olarak isimlendirilmiştir (Tirmizî, Kıyamet, 8) “Sûr’a üfürüleceği ve Allah’ın dilediği kimselerden başka, göklerdeki herkesin, yerdeki herkesin korkuya kapılacağı günü hatırla Hepsi de boyunlarını bükerek O’na gelirler ” (Neml 27/87); “Sûr’a bir defa üfürülünce, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine bir çarptırılınca, işte o gün olacak olmuş (kıyamet kopmuş)tur” (Hakka, 69/13-15) İkinci defa üfürdüğünde, bütün insanlar tekrar dirilecek ve mahşer yerinde toplanmak üzere sevk edileceklerdir: “Sûr’a üfürülür Bir de bakarsın kabirlerden çıkmış Rablerine doğru akın akın gitmektedirler ” (Yasin, 36/51) Bu görevinden dolayı İsrafil’e “Sûr meleği” ismi de verilmektedir.Ayrıca İsrâfil’in, “Levh-i Mahfuz”* da yazılanları okumak ve ilgili meleğe haber vermekle de görevli olduğu bilinmektedir.
4-Azrail:Dört büyük melekten birinin ismi olup, insanların canını olmakla görevlidir Bu melek Kur’an ve sahih hadislerde, Azrâîl ismiyle değil, melekü’l-mevt (ölüm meleği) şeklinde geçmektedir “De ki: Sizin için görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz ” (Secde 32/11) Allah’ın emri ve izni ile canlıların, ölecekleri zaman canlarını almakla vazifelidir.

7

Ekim
2012

SİYER BİLGİLERİ

Yazar: arafat  |  Kategori: SiYER  |  Yorum: Yok   |  742 Kez Okundu

-Zeyd bin Harise Ümmü Eymen ile evlendi.Buevliliktenmeşhurkomutan Üsame doğdu.
-Bereke aslen Habeşli olup künyesi ÜmmüEymen
-K.Kerim 633 yılında toplandı 658 yılında çoğaltıldı.
-Ezanı rüyasında Abdullah bin   Zeyd gördü.
-Senetül Vüfud:Elçiler yılı.
-Kuranı Kerim,Hz.Ebubekir zamanında çoğaltıldı.
-İslâmın beş şartından biri olan hac, Hicretin dokuzuncu senesinde farz kılındı. (Tecrid Tercemesi, 6:11-12.)
-Medine’de büyük bir sevgi ile karşılanan Peygamberimiz, Halid b Zeyd, yani Ebû Eyyüb Ensari Hazretlerinin evinde misafir oldu ve burada yedi ay kadar kaldı.
-Elçiler Yılı (Senetül-vüfûd)
-SENETÜL HÜZÜN „ Boykut`un kalkmasıyla peygamberimiz (sav.) ve müslümanlar rahat bir nefes aldılar fakat çok geçmeden peygamberimizin amcası Ebu Talib, bir kaç gün sonra da hanımı Hz. Hatice vefat ettiler. Bu iki vefat peygamberimzi ve müslümanları çok üzdüğü için bu yıla üzüntülü yıl anlamına gelen „ SENTÜL HÜZÜN „ adı verilmiştir.
-ENSAR VE MUHACIR: Mekkeden Medineye göç eden müslümanlara „Muhacir „ Mekke´ den gelen müslümanlara her türlü yardımı yapan Medineli müslümanlara da „ Ensar „ denir. SUFFA : Mescid – i Nebevi`nin bir tarafında üstü kapalı olarak yapılan yere „Suffa „ burada barınanlara da „Ashab – ı Suffa „ denilmiştir.
-Medineliler, ikinci Akabe, görüşmesinden sonra, memleketlerine döndüler. Muallim (öğretmen) olarak Mus’ab bin Umeyri beraberlerinde götürdüler. Müslümanlık, az zaman içinde Medine’de yayıldı. Medine müslümanlarının sayıları kırkı buldu. Reisleri Es’ad bin Zürâre hocaları Mus’ab idi. Mus’ab çok gençti. Cum’a günleri, Medine dışında, Medine müslümanlarına cemaatle namaz kıldırırdı. Mus’ab, Medine’deki bütün bu olayları Mekke’ye, Rasûl-i Ekrem’e bildirdi. Mekkede müslümanlar ve Rasûl-i Ekrem sevinç içinde kaldı. Bu sebepten ikinci Akabe mülâkatı senesine “Senetül-ibtihâc” (Sevinç Yılı) denildi.
-Hicret’te insanlığın baş tacı elli dört yaşında bulunuyordu. Bu seneye “Senetül İzin” izin yılı denilir.

-Hz. peygamber’in çocuklarının isimleri nelerdir? : erkekler: kasım, abdullah, ibrahim; kızları: ümmü gülsüm, rukiye, zeynep ve fatıma

-Hz. muhammed (s.a.v.)’e peygamberlik hangi tarihte, kaç yaşında ve nerede gelmiştir?: m.610 tarihinde, 40 yaşında , hira nur dağında peygamberlik gelmiştir.
- ilk müslümanlar hanımlardan hz. hatice ; büyüklerden hz. ebubekir; çocuklardan hz. ali ; kölelerden hz. zeyd bin harise
- peygamber efendimize en çok düşmanlık yapanlar : ebû leheb ,ebû cehil,
velid b. muğire,ümeyye b. halef , utbe b. rebia ,as b. vail
- islamın yayılması Hz.Hamza ve Hz.Ömerin müslüman olmasıyla hız kazanmıştır

- islam tarihinde ilk inşa edilen mescid kuba mescidi
- ilk cuma namazı peygamber efendimizin mekke’den medine’ye hicreti esnasında “ranuna” denilen yerde kılınmıştır.
- muhacir ve ensar : muhacir: mekke’den medine’ye göç eden müslümana denir. ensar: medine’ye göç eden müslümanlara yardım eden medineli müslümanlara denir.
- sahabe : hz. peygamber’i sağlığında müslüman olarak görüp onun sohbetinde bulunanlara denir.
- islâm tarihinde ilk açılan eğitim ve öğretim kurumu hangisidir? : peygamber efendimizin bizzat inşasında çalıştığı ve öğretmenliğini yaptığı ilk yatılı okul olan suffe’dir. burada eğitim görenlere ashab-ı suffe denir.
-Peygamber efendimiz hicretin 11. senesi ,rebiülevvel ayının on ikisi,pazartesi günü miladi, 632 yılında, medine’de ve 63 yaşında vefat etti..
- aşere-i mübeşşere :hz. ebu bekir ,hz. ömer , hz. osman ,hz. ali ,hz. zübeyr b. avvam , hz. abdurahman b. avf , hz. sa’d b. ebi vakkas
hz.said b. zeyd ,hz.ebû übeyde b. cerrah , hz.talha b. übeydullah .

- 20 Nisan 571 tarihinde Rebiul Evvel ayının pazartesi günü tan yeri ağarırken Mekke şehrinde dünyaya gelmiştir.

-Peygamber Efendimiz İlk evliliğini 25 yaşında iken Hz.Hatice ile yapmıştır.

– M.610 tarihinde, 40 yaşında , Hira Nur dağında Peygamberlik gelmiştir.

-Muhacir: Mekke’den Medine’ye göç eden müslümana denir.

-Ensar: Medine’ye göç eden müslümanlara yardım eden Medineli müslümanlara denir.

– Peygamber Efendimizin nesli, kızı Hz. Fatma ve amcasının oğlu Hz. Ali’nin evlilikleri ile dünyaya gelen oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ile devam etmiştir.

– Aşere-i Mübeşşere , Dünyada iken cennetle müjdelenen 10 sahabeye denir. 

-SÜVEYBE:Peygamberimizi Annesi Âmine,  bir süre emzirmiştir. Daha sonra, Ebu Leheb’in cariyelerinden Süveybe Hz. Peygamberi emzirmiştir. Bu kadın ayrıca Hz. Hamza’yı ve Medine’ye hicret eden ilk sahabîlerden olan Ebu Seleme’yi de emzirmiştir.

-Mekke’ye gelen misafirleri, zulme uğrayan mazlumları ve tüccarları korumak amacıyla Hz. Peygamberin amcası Zübeyr’in liderliğinde ve Abdullah b. Cüd’an’ın evinde kurulan ve Hz Muhammed ‘in de yirmi yaşlarındayken katıldığı cemiyetin adı Hılfu’l-fudûl

-Müşriklerin, Hz. Peygamberden mucize istemeleri üzerine, Efendimiz tarafından ay ikiye bölünmüştür. Müslümanlardan ve müşriklerden kalabalık bir grup da bu olaya şahit olmuştur. Bu olaya Şakku’l- Kamer   denir.

-Taif dönüşünde vücudundan kanlar akan Hz. Peygamber, davasından yine de vazgeçmemiş, kendisine bir ağacın altında bir tabak üzüm getiren bir köleyi İslam’a davet etmiştir. O köle de onun ellerine, ayaklarına sarılarak müslüman olmuştur. Bu kölenin adı Addas

-Medineli ilk Müslümanlardan olup Mus’ab b. Umeyr’i evinde misafir eden ve onunla birlikte Medine’de İslam’ı yaymaya çalışan, hicretten sonra vefat eden ilk Medineli sahabinin adı  Hz. Es’ad b. Zürare

-Daha çok istihbarat toplamak amacıyla oluşturulan ve gerektiğinde düşmanla çatışmaya giren, Hz. Peygamberin katılmadığı askeri birliklere Seriyye denir.

-Hz. Peygamberin gönderdiği ilk seriyyenin komutanı  Hz. Hamza b. Abdulmuttalib

-Hz. Peygamberin katıldığı ilk gazvenin adı  Ebva Gazvesi

-Evlendiği gecenin sabahında aceleyle Uhud Savaşına yetişen ve şehit düştüğünde melekler tarafından yıkanan sahabinin adı Hz. Hanzala b. Ebu Amir

-Münafıklar, Tebük seferinden dönmekte olan Hz. Peygamberden, Kûba kasabasında yaptıkları bir mescidde namaz kılmasını istediler. Müslümanlara zarar vermek, fitne çıkarmak maksadıyla yapılan bu mescid, Hz. Peygamber tarafından yıktırılmıştır. Kur’an-ı Kerim’in bu mescide verdiği isim  Mescid-i Dırar

-ilk vahiyle ikinci vahiy gelene kadar geçen bekleme süresi fetret’ ül vahiy denir.
-Hz.muhammed(s.a.v) medineye hicretinde Abdullah bin Ureykıt kılavuzluk yapmıştır..
-uhud savaşında hz. Hamza’ yi şehit eden vahşi b. Harb’ tir.
- Hz. Ayşe’ nin ifk olayi beni müstalik gazvesi esnasinda meydana gelmiştir.
-Hz.Muhammed(s.a.v) mute savaşinda Halid b. Velid’ e Allahin kilici seyfullah lakabini vermiştir.

-Süt Anneleri:

1- Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe. Hz. Peygamber’i (s.a.) günlerce emzirdi. Oğlu Mesrûh’un sütü ile hem Hz. Peygamber’i (s.a.) emzirdi, hem Abdullah b. Abdülesed el-Mahzûmî’yi ve hem de Hz. Peygamber’in (s.a.) amcası Hamza b. Abdülmuttalib’i emzirdi.

2- Sonra onu Halime es-Sa’diyye, oğlu Abdullah’ın sütünden emzirdi. Abdullah, Haris b. Abdüluzzâ b. Rifâa es-Sa’dî’nin çocukları olan Üneyse ve Cüdame’nin kardeşidir. Cüdame’nin diğer adı ise Şeymâ’dır. Amcası Hz. Hamza, Sa’d b. Bekir oğulları arasında süt çocuğu idi. Onun annesi, Allah Rasûlünü (s.a.) süt annesi Halime’nin yanında bir gün emzirdi. O halde Hz. Hamza, iki yönden, hem Süveybe ve hem de Halime es-Sa’diyye cihetinden Allah Rasûlünün (s.a.) süt kar­deşidir.

-Dadıları:

1- Annesi Âmine: Vehb b. Abdimenâf b. Zühre b. Kilâb’m kızıdır.

2- Süveybe.

3, 4- Halime ve kızı Şeymâ: Şeymâ Hz. Peygamber’in (s.a.) süt karde­şidir, annesi ile birlikte Hz. Peygamber’e (s.a.) dadılık yapardı. Hevâzin heyeti içinde Hz. Peygamber’in (s.a.) huzuruna çıkarıldı. Hz. Peygamber (s.a.) onun hakkına riâyet için ridâsını yere serdi ve üzerine oturttu.

5- Habeşli, saygın ve faziletli hanım Ümmü Eymen Bereke. Bu hanım (cariye olduğundan) babasından, miras kalmıştı ve onun dadısı idi

-Amcaları:

1- Allah’ın ve Rasûlünün aslanı, şehidlerin efendisi Abdülmuttaîib oğ­lu Hz. Hamza, 2- Abbas, 3- Ebu Tâlib: Adı Abdümenâf’tır, 4- Ebu Le-heb: Adı Abdüluzzâ’dir, 5- Zübeyr, 6- Abdülkâbe, 7- Mukavvim, 8- Dırâr, 9- Kuşem, 10- Muğîre: Lâkabı Hacel’dir, 11- Gaydâk: Adı Mus’ab’dır; Nevfel olduğu da söylenmiştir. Bazıları bu listeye Avvâm’ı da ilâve etmek­tedir. Bunlardan yalnızca Hz. Hamza ve Hz. Abbas müslüman olmuşlardır.

 -Halaları:

1- Safiyye: Zübeyr b. Avvâm’m annesidir, 2- Âtike, 3- Berra, 4- Ervâ, 5- Ümeyme, 6- Ümmü Hakîm el-Beyzâ. Bunlardan Safiyye müslüman ol­muştur. Âtike ve Ervâ’nın müslüman olup olmadıklarında ihtilaf edilmiş, bazıları Ervâ’nın müslüman olduğunu doğrulamışlardır.

Amcalarının en yaşlısı Haris, en küçüğü ise Hz. Abbas’tır. Hz.Ab-bas’ın nesli devam etti ve yeryüzünü çocukları doldurdu. “Me’mûn zama­nında onun soyunun nüfus sayımı yapıldı. Altı yüz bine ulaştıkları görül­dü.” denmişse de bunda —açıkça görüldüğü üzere— bir abartma sözkonu-sudur. Aynı şekilde Ebu Tâlib’in de soyu devam edip çoğaldı. Haris ile Ebu Leheb’in de soyları devam etti. Bazıları Haris ile Mukavvim’in, bazı­ları da Gaydâk ile Hacel’in aynı şahıs olduklarım söylemişlerdir.

-Cariyeleri:

Ebu Ubeyde diyor ki: Dört cariyesi vardı: 1-vlâriye: Oğlu İbrahim’in annesi, 2- Reyhane, 3- Esir alınan savaşlardan birinde hissesine düşen diğer güzel bir cariye, 4- Zeyneb Binti Cahş’ın ona bağışladığı bir cariye.

— Hizmetçileri:

1- Enes b. Mâlik: İhtiyaçlarını görürdü; 2- Abdullah b. Mes’ûd: Ayak­kabısına ve misvaklarına sahip olurdu; 3- Ukbe b. Âmir el-Cühenî: Katırı­na sahip olur, onu yolculuklarda sürerdi; 4- Esla’ b. Şerik: devesine göz-kulak olurdu; 5,6-Müezzin Bilâl b. Rabâh ve Sa’d: Bu ikisi Hz. Ebu Bekir es-Siddîk’ın âzâdlı köleleri idi; 7- Ebu Zer el-Gıfârî, 8,9- Eymen b. Ubeyd ve annesi Ümmü Eymen: Bu ikisi Hz. Peygamber’in (s.a.) âzâdlıları idi. Eymen, Hz. Peygamber’in (s.a.) temizlik ve tuvalet işlerine bakardı.

— Kâtipleri:

1- Hz. Ebu Bekir, 2- Hz. Ömer, 3- Hz. OsmanJ|4- Hz. Ali, 5- Zübeyr, 6- Âmir b. Füheyre, 7- Amr b. Âs, 8- Übey b. Kâ’b, 9- Abdullah b. Er-kam, 10- Sabit b. Kays b. Şemmâs, 11- Hanzala b. Rabî el-Üseydî, 12-Muğîre b. Şu’be, 13- Abdullah b. Revâha, 14- Halid b. Velîd, 15- Halid b. Saîd b. Âs: Bu zatın, Hz. Peygamber’in (s.a.) ilk kâtibi olduğu söylen­mektedir; 16- Muâviye b. Ebu Süfyân, 17- Zeyd b. Sâbit:[1][182] Bu işle en çok ilgilenen ve en uzman olanları bu sahabî idi.

airleri ve Hatipleri:

İslâm’ı müdafaa eden şairleri: 1- Kâ’b b. Mâlik, 2- Abdullah b. Revâ-ha, 3- Hassan b. Sabit. Kâfirlere karşı en katı olanları Hassan b. Sabit idi. Kâ’b b. Mâlik ise kâfirleri, küfürlerinden ve şirklerinden dolayı ayıplardı.

Hatibi, Sabit b. Kays b. Şemmâs idi.[2][202] Yolculukta önünde şarkı söyleyerek deve sürenler:

me b. Ekvâ’. Sahih-i Müslim’de rivayet edildiğine göre Allah Rasûlü’nün (s.a.) güzel sesli, şarkı söyleyen bir deve sürücüsü vardı. Alİah Rasûlü (s.a.) ona: “Yavaş ol, ya Enceşe! Cam kâseleri (yani yufka yürekli kadınları incitip) kırmayasın.” buyurdu.

- Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V); Miladi 571 yılı nisan ayının yirmisine tekabül eden Rebi ul’ evvel ayının 12. pazartesi gecesi tan yeri ağarırken Mekke’ de dünyaya geldi. 
-Peygamber Efendimizin annesi, Amine validemiz, babası; Abdullah ve dedesi; Abdulmuttaliptir. 
-Peygamber Efendimizin ilk hanımı Hz. Hatice validemizdir. Efendimizin altısı Hz. Hatice validemizden, birisi Mısırlı hanımı Meryem validemizden olmak üzere yedi çocuğu dünyaya gelmiştir. 
Erkek evlatları: Kasım, Abdullah ve ibrahimdir,  
Kız evlatları: Zeynep, Rukiye, Ümmügülsüm ve Fatımadır. 
-İlk vahiy 610 yılında, Nur dağındaki Hira mağarasında, Peygamber Efendimiz 40 yaşında iken indi. 
-İlk Müslüman lar ( kadınlardan) Peygamber Efendimizin eşi Hz. Hatice validemiz, çocuklardan Hz. Ali, kölelerden 
Hz. Zeyd b. Haris ve büyüklerden Hz. Ebu Bekir dir. 
-Peygamber Efendimiz 622 yılında Mekke’den Medine’ye hicret etmiştir. 
-İslam tarihinde ilk yapılan mescid; Peygamber Efendimizin Mekke’den Medine’ye hicret ederken uğradığı, Kuba köyünde yapılan Kuba mescididir. 
-Mekke’den hicret ederek Medine’ye gelen Müslümanlara “Muhacir”; Medine’nin yerli halkı olan ve Mekke’den hicret edenlere her türlü yardımı yapan Müslüman’lara “Ensar” denir. 
-Peygamber Efendimiz 632 yılında Medine’ de 63 yaşında iken ruhunu teslim etti. 
-Peygamber Efendimizi gören ve Müslüman olarak ölen kimselere sahabe denir. 
– Peygamber Efendimiz vefat ettiği yere defn edilmiştir (Suudi Arabistan- Medineyi Münevvere). 
Kabrinin bulunduğu yere ” Ravza-i Mutahhare” denilmektedir. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

4

Ekim
2012

ALFABETİK TECVİD TERİMLERİ

Yazar: arafat  |  Kategori: KUR’AN-I KERİM  |  Yorum: Yok   |  2.412 Kez Okundu

1-ARZ:Kur’an’ın Allah tarafından indirildiği şekilde muhafazası, âyet ve sûrelerin tertibinin doğru olarak tesbiti ve bunun kontrolü için Cibril (a.s) her sene Ramazan ayında, bir rivayete göre Ramazan ayının her gecesinde, Hz. Peygamber (s.a.s)’a gelirdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) Kur’an âyetlerini Cibril’e okurdu. Buna “arz” denir. Aynı âyetleri, mukayese için, bir de Cibrîl (a.s) okurdu ki buna da “mukabele” denir.
2-ASLI MED: Harfin sesini uzatmak için hemze veya sükûna ihtiyaç duyulmayan medde “aslî med”denir.
3-BAZI TERİMLER: Medd:Uzatmak demektir.
Kasr:Kısaltmak demektir.
İdğam:Şeddelemekdemektir.
İzhar:Ayırmak demektir.
Vakf:Durmak demektir.
Ğunne:Sesin genizden gelmesi demektir.
TUL : Dört elif miktarı uzatmaktır.
TEVASSUT :İki veya üç elif miktarı uzatarak okumaya denir.
KASR: Bir elif miktarı okumaktır.
4-FER’î MED:Hemze veya sükûn sebebiyle aslî med üzerine ziyadeden doğan medde “fer’î med”denir. Bu med, “medd-i mezîd” veya “medd-i medîd” diye de isimlendirilir.
5-HARF-İ MEDD: Kelime olarak “uzatma harfi” demektir. Uzatma harfleri üç tanedir.
6-HARFLERİN SIFATLARI 1-Sıfat-ı Lazimeler: A) Zıttı Olan Sıfat-ı Lazimeler: harflerin zatından ayrılması mümkün olmayan sıfatlardır.
1- Cehr: Sesi aşıkar etmek.
1- Hems: sesi gizlemek.
2- Şiddet: Sesin akmaması güçlü okunması.
2- Rehavet: Sesin akması.
3- İsti’la: Dilin kökü ile birlikte damağa yükselmesi.
3- İnhifat:= İstifale: İstilanın zıddıdır. Dilin damağa yükselmemesi, aşağıda kalması.
4- İtbak: Dilin üst damağa yapışması veya yapışmaya yakın kalkması.
4- İnfitah: Dil ile damağın ayrılması. 5- Izlak: Kolaylık ve sürat.
5- Ismat: Harfi söylerken dile ağır geldiğinden 4, 5 ve 6 harfli kelimeler, izlak harfleri olan
ف ر م ن ل ب olmaksızın kullanılmalar.
B) Zıttı Olmayan Sıfat-ı Lazimeler
1- Safir: Dil ucu ile ön alt dişlerin arasından kuş sesi veya ıslık sesine benzer kuvvetli bir sesin çıkması.
2- Kalkale: Mahrecin kımıldaması.
3- Lin: Harfin kolay ve yumuşak çıkarılması.
4- İnhiraf: Bu harfler okunurken dilin öne veya arkaya doğru meyl etmesi. 5- Tekrir: Ra harfi okunurken dil ucunun titremesi.
6- Tefeşşi: Şın harfi okunurken sesin dil ile damak ortasında yayılması.
7- İstidale: Dad harfi okunurken dil kenarının üst azı dişlerden, lam mahrecine kadar uzanması.
2- Sıfatı Arızalar: Harften ayrılması mümkün olan, ayrıldıkları zaman harfin zatını değiştirmeyen sıfatlar.
1-Tefhim: Harfi kalın okumak
2-Terkik: Harfi ince okumak.
3- İdğam:İki harfi bir harf yapıp şeddeli okumak.
7- İHFA: Şedde yapmadan, izhar ile idğam arası ğunneli okumak.
İHFA ÇEŞİTLERİ:Tecvid ve kırâat âlimlerimiz ihfâ’yı, aynı kelimede veya ayrı kelimede olmasına göre ikiye ayırmışlardır.
İhfâ-i Ehass: ihfâ harfleri tenvînden sonra gelir veya sâkin nûn kelime sonunda yer alır ve ihfâ harfleri ikinci bir kelimenin başında bulunursa bu tür ihfâya“İhfâ-i Ehass” denir.
(كُنْ فَيَكُون
İhfâ-i Eam: İhfâ harfleri, sâkin nûndan sonra aynı kelimede gelirse buna da “İhfâ-i Eam” denir. Böyle yerlerdeki ihfâ hem vakf (durma) hem de vasl (geçme) halinde belli olan bir ihfâdır.
(كُنْتُمْ) ve (يَنْصُرُ)
İHFA ÇEŞİTLERİ
1. Harf’in İhfası
A. Dil İhfası: (İhfa-i Lisani) Eğer sâkin nûn veya tenvînden sonra bildiğimiz 15 ihfâ harfinden biri gelirse buna “İhfâ-i Lisânî = Dil İhfâsı” denir.
B. Dudak İhfası: (İhfa-i Şefevi) Sakin mîm’den ( مْ ) sonra harekeli be ( ب ) harfinin gelmesi ile oluşur.
( تَرْمِيهِمْ بِحِجَارَةٍ ) ve ( رَبُّهُمْ بِهِمْ )
2. Harekenin İhfası: Harekeyi zayıf sesle hızlıca okumak suretiyle yapılır. Bunaihtilas denir.
8-İSTİAZE: Sözlükte, sığınmak, korunmak anlamındadır. Kur’ân-ı Kerîm’de, Hz. Peygamber’e istiâzede bulunması (Allah’a sığınması) emredilmiştir, Hz. Peygamber de Allah’a sığınmış, bu amaçla daha çok ihlâs, felak ve nâs sûrelerini okumuş, bunu sahâbe-i kirâm’a da tavsiye etmiştir.

9- İZHAR. İki harfin arasını birbirinden ayırmak.
İZHAR ÇEŞİTLERİ
1. Dil İzharı (İzhar-ı Lisani / Halkî):6 izhar harfiyle yapılır.
2. İzhar-ı Kelime-i Vahide: Sâkin nûn, vav veya yâ harflerinden önce gelir ve onlardan biriyle aynı kelimede olursa izhâr yapılarak okunur.
أَلدُّنْيَا _ قِنْوَانٌ _ صِنْوَانٌ – بُنْيَانٌ
3. Mîm-i Sâkinin İzhârı “Dudak izhârı” : Sâkin mîmden ( مْ ) sonra mîm ve be (( ب harfleri dışında bir harfin gelmesiyle yapılır.
أَمْ هُمْ ضَلُّوا _ عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ _ يُبَشِّرْهُمْ رَبُّهُمْ
4. İzhar-i Kameriyye: Lam-i tarif denilen el (أل)takısından sonra kameri harflerden birisinin gelmesiyle olur.
10- Kalb=İklab: Bir harfin başka bir harfe dönmesi. Yani nunu sakin veya tenvindeki nun sesinin mime dönmesi.
11- Med: Harfin uzatılması
12- Vakıf: Nefesle beraber sesin kesilmesi.
13- Sekte: Nefes almadan sesi kesmektir.
14- Hareke: Harfin harekeli olması. 13- Sükun: Harfin harekesiz olması.
15-HEMZE:Şekil itibariyle elife benzeyen ve hareke alan bütün harfler hemzedir. Kelimelerin öncesinde yer alan hemze Vasıl ve kat’ hemzesi olmak üzere ikiye ayrılır.
A. Vasl Hemzesi: Kendileri ile başlandığında okunan, kendilerinden önce harekeli bir harf geldiğinde ise okunmayan hemzelere denir. Vasıl hemzeleri şunlardır:
1. Sülasî fiillerin emri hazırlarının hemzeleri; اِفْتَحْ
2. İster sülâsi olsun ister rubâî olsun mezid fiillerin – اِفْعَالٌ babı hariç- mazi fiilleri, mastarları ve emri hazırlarının başındaki hemzeleri; اِقْترَبَ اِسْتَمْسَكَ،
3. اِثْنيَ ْ، اِمْرَاَةٌ ، اِمْرُؤٌ ، اِبْنَةٌ ، إِبْنٌ ، إِسْمٌ kelimelerinin müfred ve tesniyelerinin hemzeleri;
4. Harfi tarifin (ال) hemzesi;
B. Kat’ Hemzesi: Hem yazıda hem de okunuşta bulunan, gerek vasıl gerek vakıf halinde değişmeyen, sabit kalan hemzelere denir. Med sebebi olan hemze kat’ hemzesidir. Hemze-i Kat’lar şunlardır:
1. İstifham hemzeleri; قُلْ أَأِتخَّذْتمُ قل أتخذتم
2. Mütekellim vahdeh fiilinin hemzesi; أَبْتَغِي حَكَماً
3. İf’al babının hemzesi, فَأَكْرَمَهُ
4. Teaccub fiilinin hemzesi, وأَسمِْعْ
5. İsm-i tafdil hemzeleri; أَكْبَرُ
6. Efâl vezninin sıfâtı müşebbehelerin hemzeleri; أَصْفَرُ
7. Fiillerden türetilmiş isimlerin hemzeleri; أحمد
8. Kırık çoğulların hemzeleri; أنفس
9. Zamirlerin hemzeleri; أنا ، أنت ، إياك
16-HERZEME:Bu üç okuyuş tarzının dışında bir de caiz olmayan bir okuyuş daha vardır ki, buna Herzeme denir. Bu okuyuşta harfler, kelimeler birbirine karışır, okuyuş bozuluır. Kur’an-ı Kerim’i, bu şekilde okumak haramdır.
17-HÜKMÜRRA : “Ra” harfinin okunuşu: “Ra” harfi bazen kalın, bazen ince ve bazen de hem ince ve hem de kalın okunabilir. 7-İHFA: Tanımı; Tenvin veya nunu sakinden sonra ihfa harflerinden biri gelirse, ihfa olur.
18-İDĞAMI MAAL ĞUNNE : Tenvin veya nun’u sakinden sonra “yemnu” harflerinden biri gelirse idğamı maal ğunne olur.
17-İDĞAM-I BİLAĞUNNE: Tenvin veya nunu sakinden sonra “lam” ve “ra” harflerinden biri gelirse idğamı bila ğunne olur.
19-İDĞAMİ MİSLEYN : Aynı harfin iki defa arka arkaya gelerek, birincisinin sakin (cezzimli)ikincisinin harekeli olarak gelmesi durumunda birincisi ikincisine katılarak okunur. İdğamı Misleyn iki kısımdır:
1-İdğamı Misleyn Meal Ğunne: Sakin nun, nuna veya sakin mim, mime idğam edilirse idğamı misleyn meal ğunne olur.
Örnek:وندخلكم مدخلا ان نحن
2-İdğamı Misleyn Bila Ğunne: Nun ve mimin dışındaki harfler, kendi cinsinden bir harfe idğam edilirse idğamı misleyn bila ğunne olur.
Örnek:اذ ذهب قل لن
20-İDĞAMI MÜTECANİSEYN: Mahareçleri ( çıkış yerleri ) bir olan, fakat sıfatları başka olan harfler birbirine uğrarsa İdğamı Mütecaniseyn olur.
21-İDĞAMI MÜTEKARİBEYN: Mahrecinde ( çıkış noktasında) ve sıfatında yakınlığı olan harfler birbirlerine uğrarsa İdğamı Mütekaribeyn olur. İdğamı Mütekaribeynin harflerini de iki başlık altında inceleyebiliriz:1)“Lam “ ve “Ra” harfleridir. Bu harflerden “Lam “ harfi mutlaka önce gelir. Lam sakin , “Ra” harfi harekeli olur. Ve lam harfi “Ra” harfine çevrilerek okunur.2) KAF-KEF harfleri
Yapılışları bakımından idgamlar kaç kısma ayrılır? İki kısma ayrılır
1. TAM İDĞAM (Kamil İdğam) : Müdğam, zat ve sıfatlarıyla birlikte, müdğamın içinde tamamen kayboluyorsa (ikisi şeddeli bir harfmiş gibi okunuyorsa) buna tam idğam denir.
( إِظَّلَمُوا ) إِذْ ظَلَمُوا , قُلْ رَبِّ ( قُرَّبِّ ) , وَدَّتْ طَائِفَةٌ (وَدَّطَّائِفَةٌ )
2. NAKIS İDĞAM : İdğâm edilen iki harften birincisi olan müdğâm, çeşitli sıfat yönünden müdğâmün fîh içinde tamamen erimiyor ve kaybolmuyor, sıfatlarından biri açıkta kalıyor ise buna da nâkıs idğâm denir. ( أَلَمْ نَخْلُقْكُمْ ) sâkin vaziyette bulunan kaf ( ق) harfi, kendisinden sonra gelen ve harekeli olan kef ( ك ) harfine idğâm edilmelidir. Ancak müdğâm olan kaf harfi (istîlâ sıfatı sebebiyle ) müdğâmün fîh olan kef harfi içinde tamamen eriyip kaybolmamaktadır.
22-İDĞAM-I ŞEMSİYYE:Şemsi harfler 14tanedir.Lam-ı tarif dediğimiz “EL” takısı bu harflerden biri ile başlayan bir kelimenin başına gelirse, o takdirde el takısı okunmaz ve el takısından sonra gelen kelime de şeddeli olarak okunur.
İdğâm-ı Şemsiyye’nin Kısımları nelerdir?İki kısımdır?
a. İdğâm-ı Şemsiye Mealğunne: Lâm- ı tariften sonra nûn harfi gelirse “İdğâm-ı Şemsiye Mealğunne” olur. 1.5 elif tutulur.
b)İdğâm-ı Şemsiye Bilâğunne: Lâm-ı tariften sonra nûn dışındaki harfler geldiğinde “İdğâm-ı Şemsiye Bilâğunne” olur
23- İMALE: sözlükte “bir şeyi bir şeye meylettirmek” demektir.Kıraat ıstılahında ise, “med harfi olan elifi, elif ile yâ arası bir sesle”, bir başka deyişle “üstün harekeyi esreye doğru meyilli okumaya” denir. İmâle ile okuyuşun Asım kıraatindeki tek örneği “ مَجْرَیھَا ” (Hûd, 11/41) ayetidir.Bu ayette “ra” harfinin harekesi olan üstün, esreye meylettirilerek okunacağından “ra” harfi de ince okunur. 18
24-İŞMAM:Hafif olarak duyurmak, koklatmak. Hissettirmek. * Kibirden dolayı başı dik yürümek. * Tecvidde: Bir harfe zamme veya kesre vermek ve bunu hafifçe hissettirmek. Harfin sesini genizden hissettirmek, biraz duyurmak, harfi çıtlatmak. Son harfin harekesinin ötreli olduğunu belirtecek şekilde dudakları ileriye götürmektir
25-KALKALE: Kalkale harfleri dediğimiz; kaf , tı , be , cim ve dal harfleri kelimenin ortasında veya sonunda sakin olarak (Cezzimli olarak) gelmeleri halinde ses olarak vurgulu okunmasına kalkale diyoruz.
26- KURAN’DA BULUNAN İŞARETLER م : Durmak vaciptir. Durulmayıp geçilirse anlam bozulur.
ط : Durmak evlâdır (daha iyidir). ج : Durmak evlâdır. قف : Durmak evlâdır. Hafif bir duruşla (bir nefeslik) durulmalıdır. ز : Geçmek evlâdır. ق : Geçmek evlâdır. ص : Nefes yetmediğinde durulabilir. لا : Durmak caiz değildir. Eğer durulursa bir önceki kelime ile birlikte tekrar okunur. Ayet sonunda durunca ise, tekrar edilmez çünkü durak sonlarında durmak caiz, hatta efdaldir. ك : Bir evvelki durağın aynısı demektir.
27-KURAN-I KERİM:Kur’anı Hangi kıraat ve rivayetle okuyoruz?İmam Asım kıraati, Hafs Rivayeti.Kur’an da114 Sure, 6236 Ayet vardır. -Kur’an’ı Kerim 22 sene, 2 ay, 22 günde inmiştir.
-Kur’an’ı Kerim’de bulunan, adetleri 114 tane olan müstakil bölümlere Sure ismi verilir.
-Kur’an’ı Kerim tek kitap olduğu gibi, tek ciltte toplanmıştır.K.Kerim’in sayfalarını toplayan cilde verilen ve yalnız Kur’an’a ait olan özel isme Mushaf adı verilir.
-Hz. Ebu Bekir zamanında Zeyd b. Sabit tarafından Mushaf haline getirildi.
Kur’an’ı Kerim’deki ilk surenin ismi Fatiha suresi. Kur’an’ı Kerim’deki son Nas suresi.-
-Kur’an’ı Kerim’deki en uzun Bakara suresi.
-Kur’an’ı Kerim’deki en kısa Kevser suresidir.
-Kur’an’ı Kerim’deki en uzun ayet Bakara suresi 282. Ayetidir.
-Tebuk seferine katılmadığı için Peygamberimiz (s.a.v.) ve ashabın kendisiyle (hakkında ayet nazil oluncaya kadar)50 gün konuşmadığı sahabe Kab b. Malik.
-Muavizeteyn” surelerinin isimleri Felak ve Nas sureleri.
-Kuran-ı Kerimde 14 tane tilavet secdesi vardır:Araf 206, Rad 15, Nahl 49, İsra 107, Meryem 58, Hacc 18, Furkan 60, Neml 25, Secde 15, Sad 24, Fussilet37, Necm 62, İnşikak21. Alak 19
-Tilavet secdesi ile biten sureler :Araf süresi -Necm süresi -Alak süresi
-Nebilerin ismiyle isimlenen sureler :Cevap: Yunus, Hud, Yusuf, İbrahim, Muhammed, Nuh sureleri
-Ayet sayısına göre Mekki surelerin en büyüğü ,Şuara suresi 227 ayet
-Besmele iki defa zikredilen sure Neml Suresidir.Besmele ile başlamayan sure Tevbe (Berae) suresi İki nebinin ismi ile biten sure Alâ Suresidir.
-Esma-ül Hüsna’dan birisiyle başlayan sure Rahman Suresi .
-Peygamber efendimizin kadınlara öğretilmesi emir buyurduğu sure Nur suresidir.
-Her ayetinde Allah(c.c)lafzı olan sure Mücadale suresi
-Rasüllahın beni yaşlandırdığı buyurduğu sure Hud suresi
-Kendisinde iki tane secde ayeti olan sure Hacc suresi
-Ahmed ismi kendisinde zikredilen sure Saff suresi 6. ayet
-Sahabe ismi kendisinde zikredilen sure hangisidir. Ahzab suresi 37. ayet – Zeyd-
-”Ey Nebi” hitabı beş defa zikredilen sure Ahzab suresi
-İmam Şafi (r.a) nin insan düşünse bu sure insanlara yeterdi buyurduğu sure Asr suresi
-Rasullahın Zehrevan diye isimlendirdiği sureler Bakara ve Ali imran sureleri
-Kuran-ı Kerimde 25 tane nebinin adı zikredilmiştir
-Amme cüzünde 37 tane sure vardır.
-Mekkede müşriklere karşı Kuran-ı açıktan ilk okuyan sahabe Abdullah b. Mesut
-Rasullahın Kuran’ın zirvesi buyurduğu sure Bakara suresi
-Kıblenin Kudüsten Kabeye çevrildiğini anlatan süre Bakara süresi 142-150
-Mirac hadisesini anlatan süre Necm süresi
-İfk hadisesini anlatan süre Nur süresi 11-26
-İlk hareke:Ebul Esved ed-Düeli
-Harf Noktalama:Nasr bin Asım-Hayy b.Yamer
-İrab Alametleri:Halid b.Ahmed
-Hizb :K.Kerimde 5 sahifeye denir.K.Kerim 120 hizb bulunmaktadır.
-Secavend:Muhammed b.Tayfur es-Secavendi

-Vahiy Kâtipleri: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer b. el-Hattab, Hz. Ali b. Ebi Talib, Hz. Osman b. Affân, Hz. Amr b. el-Âs, Hz. Muâviye, Hz. Şurahbil b. Hasene, Hz. Muğîre b. Şu’be, Hz. Muâz b. Cebel, Hz. Hanzele b. er-Rebî’, Hz. Cehm b. es-Salt, Hz. Huseyn en-Nemerî, Hz. Zubeyr b. el-Avvâm, Hz. Âmir b. Fuheyre, Hz. Ebân b. Saîd, Hz. Abdullah b. Erkâm, Hz. Saîd b. Kays, Hz. Abdullah b. Zeyd, Hz. Hâlid b. Velîd, Hz. A’lâ b. el-Hadremî, Hz. Abdullah b. Revâha, Hz. Huzeyfe b. el-Yemân, Hz. Muhammed b. el-Mesmele vs.
Mekke’de ilk vahiy kâtipliğini Abdullah b. Sa’d b. Ebî Sarh, Medîne de ise, Ubey b. Ka’b yapmıştır. Ondan sonra Zeyd b. Sâbit bu görevi devamlı sürdürmüştür.
-Kur’ân’ın Muhtevâsı:
1) Îtikâd.
2) İbâdetler.
3) Muâmelât.
3) Ukubât.
4) Ahlâk.
5) Nasîhat ve Tavsiyeler.
6) Va’d ve Vaîd.
7) İlmî Gerçekler.
8) Kıssalar ve Duâlar.
-Sûre: Kur’ân-ı Kerîmin en az üç âyetten meydana gelen bölümlerinden her biri. Çoğul şekli “suver”dir. Kur’ân-ı Kerîm’de 114 sûre olup, bâzı sûrelerin birkaç ismi vardır. Sûreler uzunluk kısalık bakımından dörde ayrılır:
1-Tıvâl,
2-Miûn,
3-Mesânî,
4- Mufassal.
-Bakara sûresinden Berâe sûresine kadar olan yedi sûreye es-Seb’u’t-tıvâl (uzun sûreler) denir. Bunlar: Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, En’am, A’râf, Yûnus veya Kehf Sûresidir.
-Miûn; yani yüzlükler, âyetleri yüz dolayında olanlardır ki, Tevbe’den sonra gelenlerdir. (Tevbe, Nahl, Hûd, Yûsuf, Kehf, İsrâ, Enbiyâ, Tâhâ, Mü’minûn, Şuarâ, Sâffât).
-Mesânî; âyetleri yüzden az olanlardır. Miûndan sonra gelirler. Hâmîm’ler, Elif Lâm’lar, Tâsîn’ler böyledir. (Ahzâb, Hac, Kasas, Tâsîn, Neml, Nûr, Enfâl, Meryem, Ankebût, Rûm, Yâsîn, Furkân, Hicr, Ra’d, Sebe’, Melâike, İbrâhîm, Sâd, Muhammed, Lokmân, Zümer, Hâmîm’ler, Mümtehine, Fetih, Haşr, Tenzîl, Secde, Talâk, Nûn, Hucurât).
-Mufassal, Kur’ân’ın sonundaki sûrelerdir. Nevevî’ye göre Hucurât’tan başlar. Onlar da Tıvâl, Evsat, Kısâr olmak üzere üçe bölünür.
Tıvâl-i Mufassal: Hucurât’tan Burûc’a kadar,
Evsat-i Mufassal: Buruc’tan Beyyine’ye kadar,
Kısâr-i Mufassal: Beyyine’den sona kadardır.
Mekkî Sûreler: Âyetler genelde “Ey insanlar!” hitâbıyla başlar, sûre başlarında kasemler çokça yer alır, önceki peygamberlerin kıssaları anlatılır.
-Medenî Sûreler: Âyetler genelde “Ey iman edenler, ey kitap ehli” hitaplarıyla başlarlar; evlilik, mîrâs, cihâd âyetlerini ihtivâ eder, münâfıklardan bahseder.
-Mekkî ve Medenî Sûrelerin Sayıları: 87 tânesi Mekkî, 27 tânesi de Medenî’dir.
-Sebeb-i Nüzûl: Kur’ân-ı Kerîm’in nüzûl (inme) sebebi. (esbâb-ı nüzûl)
-Sebeb-i Vürûd: Hadîs-i Şerîfler’in vârid olma, söylenme sebebi.
-Kur’ân’ın Vahiy Kâtipleri: Dört halife, Zeyd b. Sâbit, Ubeyy b. Ka’b, Hâlid b. Ebî Süfyân.
Mehâric-i Hurûf: Kur’ân-ı Kerîm harflerinin herbirinin ağızdan ses olarak çıktığı yer. Kur’ân-ı Kerîm’i tecvîd üzere okumasını bilmek farzdır.
Kıraat-i Seb’a: Yedi kıraat imâmının okuyuş şekilleri. Yedi kıraat imâmının yâni İmâm-ı Nâfi’, Abdullah bin Kesîr, Ebû Amr, İbn-i Âmir, Âsım, Hamza, İmâm-ı Kisâî’nin okuyuşları kıraat-i seb’a adıyla meşhur olmuştur.
-Kıraat-ı Aşere İmamları ve Râvîleri:
1-İmâm Nâfî (Kalun ve Verş)
2-İmâm İbn Kesîr (El-Bezzî – Kunbul)
3-İmâm Ebû Amr ( Ed-Dûrî- Sûsî)
4-İmâm İbn Âmir (Hişâm-İbn Zekvân)
5-İmâm Âsım (Ebû Bekir Şu´be-Hafs b. Süleyman (Bizim ve Müslümanların çoğunun kıraat imâmı)
6-İmâm Hamza (Halef- Hallad)
7-İmâm Kisâî (Ebû Hâris-Dûrî)
8-İmâm Ebû Ca´fer ( Îsâ b. Verdân-Süleymân b. Cemmâz)
9-İmâm Ya´kûb(Ruveys-Ravh)
10-İmâm Halef (İshâk- İdrîs)
-Kur’ân-ı Kerîm’in Harekelenmesi: Irak vâlîsi Ziyâd b. Sümeyye isteğiyle Ebû’l Esved ed-Düelî tarafından h.69/688 yılında kırmızı mürekkeple harekeleri nokta şeklinde işaretlenmiştir. Irak vâlîsi Haccâc b. Yûsuf’un isteğiyle Yahyâ b. Ya’mer ve Nasr b. Âsım h.89-/707 kelimelere farklı renklerde nokta koymuşlardır. Halîl b. Ahmet 751 yılında hareke ve noktalamaya son şeklini vermiştir.
-Nâsih – Mensûh: Nesh, bir şeyi iptâl etmek ve onun yerine başka bir şeyi ikâme etmek, yer değiştirmek, izâle etmek. Şer’î bir hükmün yürürlüğe konmasından sonra, gelen diğer bir şer’î hükümle kaldırılması, iptâl edilmesi demektir. Hükmü kaldıran âyete “nâsih”, hükmü kaldırılan âyete de “mensûh” denir. Mensûh âyet ile amel edilemez.
-Mücmel-Mübeyyen: Mânâsı kapalı lafızları ihtivâ eden âyetlere mücmel, mücmel âyetleri açıklayan âyetlere de mübeyyen âyet denir.
-Mübhem-Muhkem: Üstü kapalı anlatım. Açık ifâdeli âyetler.
-Müteşâbih: Birden fazla anlama gelen ifâdeler.
-Garîbu’l-Kur’ân: Farklı lehçelerde kullanılan kelimeler.
-Müşkilü’l-Kur’ân: Kelimelerin anlaşılma güçlüğü.
-İ’câzu’l-Kur’ân: Âciz bırakmak, iknâ etmek, muhâtabın delillerini çürütmek.
-Vücûh – Nezâir: Eş sesli kelimelere vücûh; farklı anlamlı kelimelere de nezâir denir.
-Emsâlu’l-Kur’ân: Özlü ifâdeler.
-Tashîh, düzeltme; tasnîf, sıralama; tedvîn, derleme; te’vîl, yorum ve açıklama demektir.
-En Uzun Âyet: Borçlanmadan (müdâyene) bahseden âyet: Bakara 282. âyet.
-İlk İnen Sûreler: Fâtihâ, Müddessir, Alak, Kalem, Müzzemmil.
-Medîne döneminde inen ilk sûre, Bakara sûresidir.
-Son İnen Âyet: Tevbe sûresinin 128-129. âyetleri.
-VAHYIN BASLANGIC TARIHI: Miladi 610 yili Ramazan 17
-VAHYIN BITISTARIHI: Miladi 632 yili Zi‘l-hicce 9
-VAHYIN TOPLAM MÜDDETI: 22 YIL ,2 AY,22 GÜN
-EN UZUN SURE: BAKARA SURESI (2): 286 ayet
-EN KISA SURE: KEVSER SURESI (108): 3 ayet
-EN UZUN AYET: BAKARA SURESI (2): 282. Ayet (Borc ayeti)
-EN KISA AYET: MÜDESSIR SURESI (74): 21. Ayet
-VAHYIN MEKKE MÜDDETI: 12 yil, 5 ay, 13 gün.
-VAHYIN MEDINE MÜDDETI: 9 yil, 9 ay, 9 gün.
-MEKKE‘DE INEN SURE SAYISI: 86 SURE
-Rivâyet Tefsiri: Kur’ân-ı Kerîm’deki bâzı âyet-i kerîmelerin başka âyetlerle veya Peygamberimizin sünneti veya Ashâb-ı kirâmın mübârek sözleriyle açıklanması. Buna me’sûr veya naklî tefsir de denir. En meşhurları:
Taberî: Câmiu’l Beyân an Te’vîli’l-Kur’ân;
Semerkandî: Tefsîru’l-Kur’ân;
Beyzâvî: Medînetü’l-Menzil;
İbn-i Kesîr: Tefsîru’l Kur’ânü’l Azîm;
Süyûtî: ed-Dürru’l Mensûr;
Fîruzâbâdî: Tenvîru’l Mikbâs min Tefsîri İbn Abbas.
-Dirâyet Tefsîri: Akla ve yoruma dayalı tefsir. Rasûlüllah’tan gelen rivâyetler (açıklamalar) esas alınarak, Kur’ân-ı Kerîm’in lisân bilgilerine ve zamanın fen bilgilerine, aklî ilimlere göre yapılan açıklaması. Bu tefsîre ma’kûl, re’y tefsîri ve te’vîl de denir. Başlıcaları:
Zemahşerî: el-Keşşâf;
İbn Kuteybe: Te’vilü’l Müşkilü’l-Kur’ân;
Şevkânî: Fethu’l Kadîr.
Arapça Tefsirler: Taberî, Zemahşerî, Beyzâvî, Râzî, Kurtubî, Celâleyn.
-Tilâvet Secdesi: Kur’ân-ı Kerîm’in on dört yerindeki secde âyetinden birini okuyan veya duyanın yapması vâcib olan secde.
-Zellet-ül Kârî: Kıraat hatâsı. Namazın içindeki farzlardan kıraati yerine getirirken (Fâtihâ ve zamm-ı sûreyi okurken) meydana gelen hatâ, yanlış okuma.
-Mahreç harfleri 17 yerden çıkar.
Boğaz harfleri 6 tanedir. Dil kısmından 18 harf çıkar.Dudak kısmından 4harf çıkar.
28-KUR’AN’IN KIRAATLERİ:Kur’ân-ı Kerîm’in lafızlarında, harflerinde ve edasındaki değişik rivâyet hususuna, diğer bir ifadeyle kelimelerdeki med, kasır, hareke, sükûn, nokta ve i’rab bakımından değişik okumaya “kıraat” denilir. Ashâb-ı kirâmdan bu hususta hem senetleri sahih, hem de tevâtür derecesine ulaşmış rivâyetler “yedi tarîk/kıraat” (yedi okunuş şekli) toplandı ki, bunlara “Kıraat-i Seb’a” denilmiştir.
29-KURRA:: Bu kelime sözlükte, okuyucu ve okuyan anlamını ifade eden “kâri” kelimesinin çoğuludur, ıstılahda ise: “Yedi ya da on kıraatin kendilerine nisbet edildiği imamlara denir”. Ayrıca Kur’ân’ın tamamını ezberleyen ve ondaki kırâatlara hakkıyla vâkıf olan kimselere de kurrâ ismi verilmektedir. Kâri kelimesine yüklenen bu anlam, Hz. Peygamber döneminden sonraya aittir. Çünkü bu lafzın Peygamber (sav) zamanındaki anlamı, nazil olan herhangi bir vahiy metnini ezberleyen kimse demektir. Ancak söz konusu kelimede zamanla bir anlam genişlemesi meydana gelerek bugünkü manada kullanılmaya başlanmıştır.
30-LAFZATULLAH : ALLAH İsminin okunuşu
31- LAHN: Kur’an okurken harflerin sıfatlarında, harekelerinde, tecvid kaidelerinin uygulanmasında yapılan hatadır.
1- Lahn-ı Celi (Açık hata): Harflerin asli sıfat ve mahreçlerinde, hareke ve sükunlarda yapılan hatadır. Manayı bozduğu gibi çoğu zaman namazı da bozar.
2- Lahn-ı Hafi (Gizli hata): Sıfatı arızalarda meydana gelen hatadır. Harfin aslını değiştirmez. Mana bozulmadığı gibi namazı da bozmaz. Ancak hata olduğu için vebali vardır.
3 2-MEDD-İ TABİÎ : Diğer bir adı da aslî meddir. (Bir elif miktarı uzatılır.) Harfi medden sonra sebeb-i medden hiç bir şey bulunmazsa, o zaman “Medd-i tabii” olur. Bir elif miktarı uzatmakVaciptir.Harfi medd yani uzatma harfleri üç tane idi. sebebi meddi de hatırlayalım: hemze = harekli elif ve SÜKUN = harekesiz ve cezzimli harf idi )
33- MEDD-İ MUTTASIL : ( Dört elif miktarı uzatmak vaciptir.) 26- MEDD-İ MUNFASIL : ( Dört elif miktarı uzatmak caizdir.)
34-MEDD-İ LÂZIM : ( Dört elif miktarı uzatmak vaciptir.)
35-MEDD-İ ÂRIZ : (Dört elif miktarı uzatmak caizdir.)
36-MEDD- İ LÎN : (Meddi lîn’in meddi caizdir.Duruma göre bazen Meddi lazım gibi bazende Meddi arız gibi okunur.)
37-MUSHAF’A NOKTA VE HAREKE KONULMASI:Emevî hükümdarı Abdülmelik zamanında (v. 65/684) görevlendirilen Ebü’l-Esved ed-Düelî (v. 69/688) Kur’an’da önce nokta yerlerini hareke ile belirtti. Bundan sonra çalışmalar devam etti. Irak emîri Haccâc zamanında da Yahyâ b. Ya’mer (v. 65/684) ile talebesi Nasr b. Âsım el-Leysî (v. 89/707) noktalama işini geliştirip bugünkü nokta ve harekeleri koydular. Hemze, şedde, sıla, revm, işmâm ve diğer işaretler de Halil b. Ahmed (v. 175/791) tarafından konuldu.
38-NUN’U SAKİN : CezzimliNUN harfine denir .
39-OKUYUŞ ŞEKİLLERİ (YAVAŞ – HIZLI – NORMAL)
A. Tahkîk: En ağır okuma şeklidir. Yavaş yavaş, manayı düşünerek, bütün tecvit kurallarına uyarak, ruhsatları kullanmadan (mesela medd-i munfasılı da 4 elif uzatarak) okumaktır.
B. Tedvîr: Tahkîk ile hedr’in ortasıdır. Bunda da mana düşünülür.
C. Hadr / Hadr: Süratli okuma şeklidir. Hatim indirenler, cüz okuyanlar bunu tercih ederler. Bunda yine medd-i lazım 4, medd-i muttasıl 2 elif uzatılır. Bu ikisinin dışında 1 eliften fazla uzatılanlar ise 1 elif uzatarak okunur.
40- RAF-I SAVT(ses yükseltme): Kur’an okurken bazı kelime, cümle ve ayetleri ses tonu yükseltilerek okumak demektir.
Ses yükseltmeyi gerektiren sebepler:
1- Okunan yerin Hak ve Hakikati açıklaması;
2- Hakkın, haklının sözlerinde
3- Allâh’ın emir ve yasaklarında
4- Hafd-ı Savt ile okunan ayetleri takip eden ayetler; müjde, mükâfat ve merhamet bildiren ayetler Raf-ı Savt ile okunur.
41- HAFD-I SAVT (ses indirme): Kur’an okurken, bazı kelime, cümle ve ayetleri ses tonunu düşürerek okumaktır.
Hafd-ı savtı gerektiren durumlar:
1- Dua ve istiğfar ayetleri,
2- Batıla mensup sözler,
3- Tehdit ve taziye ayetlerinde,
42-SEBEB-İ MEDD: Uzatma sebebi demektir. Bu da iki kısma ayrılır.
43-SEKTE:Kelime anlamı olarak susmak ve iki ses arasını nefes almaksızın ayırmak demektir .Kur’ân’da şu dört yerde sekte vardır ve sekte yapılacak yerde harfin altında سكته yazılıdır.
1- Kehf Sûresi’nin 1. âyetinde: قَيِّمًا — عِوَجًا
2- Yâsîn Sûresi’nin 52. âyetinde: هَذَا — مَرْقَدِنَا مِنْ
3- Kıyâme Sûresi’nin 27. âyetinde: رَاقْ — وَقِيلَ مَنْ
4- Mutaffifîn Sûresi’nin 14. âyetinde: رَانَ — كَلاَّ بَلْ
Ayrıca şu 7 yerde he harfinin sukununa işareten sekt-i hafife yapmak gerekir.
Bakara 259 (لم يتسنه )
Hakka 28 ( ماليه)
Enam 90 ( فبهدا هم اقتده )
Hakka 29 ( سلطانيه)
Hakka 20-26 (حسابيه)
Karia 10 (وما ادريك ماهيه)
Hakka 19 (كتابيه)
44-SÜKUN : Harekesi olmayan ( yani ne esresi, ne ötresi ve nede üstünü olmayan ) harfe yani ne esresi, ne ötresi ve nede üstünü olmayan ) harfe biz Sükun diyoruz., alameti cezimdir.
a) Sükûn-u Lâzım: Sükûn-u lâzım da, vakıf halinde de vasıl halinde de değişmeyen, mevcut sükûndur.Yani “vakfen ve vaslen sabit olan sükûn”dur.
b) Sükûn-u Ârız:. Sükûn-u ârız da, kelimenin aslında olmayıp vakıf sebebiyle ortaya çıkan, vasıl halinde ise düşen sükûna denir.Yani bu sükûn, “vakfen sabit, vaslen sakıt olan sükûn”dur.
45-TECVİD: sıfatları yönünden harflerin hakkını ve müstehakkını vermektir.” Tanımda geçen “hakkını” kelimesinden maksat harfleri cehr, hems, şiddet, rihvet gibi sıfatı lâzımelerine uygun okumak, “müstehak” kelimesinden maksat ise harfleri lîn, kalkale vb. sıfatı ârızelerine uygun, güzel bir şekilde ne eksik ne fazla okumak demektir Tecvidin konusu, Kur’ân harfleridir Tecvidin gayesi, Kur’ân kelimelerini Hz. Peygamber’den (s.a.s) alındığı şekliyle muhafaza etmek ve Kur’ân tilâvetinde hata yapılmasını önlemektir Tecvid, ilim olarak farz-ı kifâye, uygulama olarak Kur’ân okuyan kişilere farz-ı ayındır.Arap alfabesi 28 asli harften oluşur.
46-TENVİN VE NUN-U SAKİN:TENVİN: Bazı kelimelerin sonunda görülen iki üstün, iki esre ve iki ötre’ye tenvin denir. Tenvin sakin nun demektir.
TENVÎN VE SÂKİN NÛN’UN BEŞ HÂLİ
Tenvîn veya sâkin ن’den sonra;
1) (ر – ل ) harfi gelirse, idgâm-ı bilâ gunne olur.
2) ( وي م ن ) harflerinden biri gelirse, idgâm-ı mea’l gunne olur.
3) ب harfi gelirse, iklâb olur.
4) Şu on beş harften birisi gelirse ihfâ olur: (ت ,ث ,ج , د , ذ , ز , س , ش , ص , ض , ط , ظ , ف, ق, ك )
5) (ا ح خ ع غ ه ) harflerinden biri gelirse izhâr olur.
47-SAKİN NUN: Cezimli nun demektir
48-TESHİL: sözlükte “kolaylaştırmak” anlamındadır. Kıraat ıstılahında ise, “birbirini takip eden iki hemzeden ikincisini, hemze ile elif, hemze ile vâv veya hemze ile yâ arası bir sesle okumak” demektir Bu üç çeşit teshilli okumaya aşağıdaki örnekleri vermek mümkündür: “Hemze” ile “elif” arası bir sesle okunan “hemze” için “ ءَ أَعْجَمِيٌّ ” (Fussilet, 41/44) ayetindeki ikinci “hemze”nin okunuşunu, “Hemze” ile “yâ” arası bir sesle okunan “hemze” için “ أَئِنَّكُمْ ” (En’âm, 6/19) ayetindeki ikinci “hemze”nin okunuşunu, “Hemze” ile “vâv” arası bir sesle okunan “hemze” için “ أَؤُنَبِّئُكُمْ ” (Âl-i İmrân, 3/15) ayetindeki ikinci “hemze”nin okunuşunu örnek gösterebiliriz. Asım kıraatinde, sadece birinci gruptaki teshil uygulanmaktadır.
49-VAKIF İŞARETLERİ:*Uygulamada yaygın olarak esas aldığımız vakıf işaretleri, onları geliştiren alimin adı ile söylenir olmuş ve Secâvend işaretleri olarak tanınmıştır. Vakıf çeşitleri ve başlıca işaretler şunlardır:
( م ) Vakfı Lâzım: Geçildiğinde (Vasıl yapıldığında) mana bozulabilir gerekçesiyle, vakıf yapılması önemle istenen ve geçilmemesi gerekli yerde bulunur. Bununla birlikte, geçmek, haram işlemek ve günah kazanmak demek değildir.
( ط ) Vakfı Mutlak: Geçmek için bir gerekçe yoktur, durulmalıdır anlamı taşır. Durulduğunda, her iki tarafın da, mana yönüyle birbirinden bağımsız olabileceği yerlerde bulunur.
( ج ) Vakfı Câiz: Hem vakfın, hem de vaslın (geçmenin) mümkün olabileceği, bununla birlikte, vakfı tercih etmenin öngörüldüğü yerde bulunur.
( ز ) Vakfı Mücevvez: Aynı şekilde hem vakfın, hem de vaslın mümkün olabileceği, bununla birlikte, vaslı tercih etmenin öngörüldüğü yerde bulunur.
( ص ) Vakfı Murahhas: Nefesin yetişmemesi gibi durumlarda, vakıf yapmaya ruhsat vermek için konmuştur. Aksi halde geçmek daha uygundur.
Bu vakıf çeşitleri ve işaretlerinin dışında, başka işaretlerde kullanılabilmektedir.
( لا ) Bulunduğu yerin her iki tarafı da, mana yönüyle birbiriyle alakalı olduğunda bu işaret görülür. Âyet ortasında bulunduğunda; Burada durma! Eğer zaruret gereği durursan, biraz geriden alarak devam et, anlamı taşır. Âyet sonunda bulunduğunda; Durabilirsin, fakat okuyuşu burada bitirme, geriye gelmeden bir sonraki ayete devam et, mananın tamam olduğu bir yere kadar git, anlamı taşır.
( قف ) Mana itibariyle durmanın uygun olabileceği yerlerde bulunur.
( ع ) Rukû‘ işareti denir. Bir mevzunun tamamlandığı ve diğerinin başladığı yerlerde bulunur. Namazda iken konuyu tamamlayıp sonra rukûya gitmeye yardım ettiğinden bu isim verilmiştir. Hatim ve aşır okurken, başlayış ve bitiriş yeri tayininde, veya herhangi bir yeri ezberlerken, ders başı ve sonu olarak da bu işareti esas almak uygun olur.
( :. :. ) Vakfı Mu‘âneka: Birbirine yakın iki ayrı yere konan, üçer noktadan ibarettir. Hangisinde durmak tercih edilecekse, diğerinde geçmeyi öngörür.
50-VAKFIN KISIMLARI
Ebû’l-Âlâ tarîkına göre, Cumhûr Ulemanın benimsediği vakf, şu şekilde kısımlara ayrılmıştır.
1. VAKF-I TAM (الوقف التام):Nahiv kaidelerine göre sözün son bulduğu kendisinden sonrası ile lafız ve mana açısından alakası bulunmayan yerde yapılan vakıftır. اولئك هم المفلحون da durmak gibi. Genelde olayın sona erdiği yerlerde bulunurlar. Bu durum ayet sonunda olabileceği gibi ayet ortasında da olabilir. لقد اضلني عن الذكر بعد اذ جائني Bu gibi yerlerdeki durmayı Secâvendî vakf-ı lâzım olarak ifade eder durmak vaciptir. Durulduğunda geriden alınmaz.
2. VAKF-I KÂFÎ (الوقف الكافي): Bir cümlenin, lafzının veya kelime dizisinin nihâyet bulduğu, fakat mâna itibariyle daha sonraki cümle ile alâkalı olduğu yerde vakfetmeye denir. Genel olarak fasılalı ayetlerde bulunur. وما انزل من قبلك (Bakara 2/4) gibi. Bu gibi yerlerde de durmak evlâdır. Durulduğunda geriden alınmadan devam edilir.
3. VAKF-I HASEN (الوقف الحسن): Kelâmın tamam olmakla beraber kendinden sonrası ile lafız ve mana itibâri ile alakası bulunan yerde yapılan vakıftır. بسم الله – صراط الذين انعمت عليهم de durmak gibi. Vakfedilen yerler eğer ayet ortası ise geriden alınarak devam edilirken ayet sonlarında geriden alınmadan kıraate devam edilir.
4. VAKF-I KABÎH (الوقف القبيخ): Kelâmın tamam olmadığı ve bir mananın anlaşılmadığı yerlerde vakfetmeye denir. إن الله لا يستحي بسم رب الحمد gibi kelimelerde yapılan vakıftır. Bir zaruret olmaksızın böyle yerlerde durmak caiz değildir. Durulduğu taktirde muhakkak geriden alınarak başlanır.
51-VAKFIN DİĞER ÇEŞİTLERİ
1. VAKF-I ĞUFRÂN: Peygamber efendimizin dua ve niyazda bulunmak maksadıyla yapmış olduğu vakıflardır. On yerde bulunduğu rivayet edilmektedir.
Bunlar Mâide 51, En’am 36, Secde 18, Ya’sin 12, 30, 52, 61, 81, Mülk 19.
2. VAKF-I CİBRÎL: Vahy meleği olan Cebrâil’in (a.s) vahy esnasında yapmış olduğu vakflara denir. Aynı zamanda bunlara vakf-ı münzel de denilmektedir. Sayıları konusunda ihtilaf bulunsa da meşhurları sekiz tanedir. Bunlar: Bakara 120, 276, Âl-i İmrân 7, 95, Enâm,36, 124, Araf, 187, Yasîn 51.
3. VAKF-I NEBÎ: Peygamber efendimizin vakf yaptığı yerlerdir. Bunların sayısı ihtilaflı da olsa dokuzu meşhur olmuştur. Bakara 148, Al-i İmrâ 7, Yunus 2, 52, Nahl 4, Kadr 2, 4, Nasr 3.
4. VAKF-I BEYÂN: Feth sûresi 9. ayetinde bir birini takip eden iki zamirden birincisinin Rasülüllah’a ait olduğunu göstermek için وتوقروه ifadesinde durulur. İkinci zamir de Allah’a döner. Tevbe sûresi 40. ayette de سكينته عليه ifadesinde zamiri Hz. Ebû Bekr’e döndüğü için durulması durumudur. Yine Yusuf sûresinin 27. ayetinde فكذبت ifadesinde Hz. Yusuf’un doğrulardan olduğunu vurgulamak için durulması vakf-ı beyandır
52-YAPILIŞ BAKIMINDAN İDĞÂMLAR
1. TAM İDĞAM (Kamil İdğam) : Müdğam, zat ve sıfatlarıyla birlikte, müdğamın içinde tamamen kayboluyorsa (ikisi şeddeli bir harfmiş gibi okunuyorsa) buna tam idğam denir.
( إِظَّلَمُوا ) إِذْ ظَلَمُوا , قُلْ رَبِّ ( قُرَّبِّ ) , وَدَّتْ طَائِفَةٌ (وَدَّطَّائِفَةٌ )
2. NAKIS İDĞAM : İdğâm edilen iki harften birincisi olan müdğâm, çeşitli sıfat yönünden müdğâmün fîh içinde tamamen erimiyor ve kaybolmuyor, sıfatlarından biri açıkta kalıyor ise buna da nâkıs idğâm denir. ( أَلَمْ نَخْلُقْكُمْ ) sâkin vaziyette bulunan kaf ( ق )harfi, kendisinden sonra gelen ve harekeli olan kef ( ك )harfine idğâm edilmelidir. Ancak müdğâm olan kaf harfi (istîlâ sıfatı sebebiyle ) müdğâmün fîh olan kef harfi içinde tamamen eriyip kaybolmamaktadır.
53-ZAMİR: Kelimenin Arapca’daki karşılığı zamiridir.Zamirin okunuşu ise şöyledir:Bir kelimenin sonunda zamir gelmiş ve bu zamirden önceki harfin harekesi de harekeli olarak bulunmuş ise, o takdirde zamir okunur.Zamirin okunması demek şu anlama geliyor:Bir elif miktarı uzatılarak okunur.

4

Ekim
2012

Engeliler ve Dinimiz

Yazar: arafat  |  Kategori: iSLAM TARiHi  |  Yorum: Yok   |  369 Kez Okundu

Camiler insanlık tarihi ile yaşıttır. İnsanlığın ilk ikamet yeri Mekke’dir. Allah ilk peygamberini oraya göndermiş, son peygamberi de oradan seçmiştir. Oraya ilk gönderilen yeryüzünün halifesi olarak tayin edilen Hz. Adem’in ilk işi de Allah’ın evini yapmak olmuştur. Mescit genelde beş vakit namazların kılındığı, cami ise beş vakit namaz, Cuma ve bayram namazlarının kılındığı yerlerdir. Mescit, secde edilen yer anlamında, cami ise toplayan, bir araya getiren anlamındadır. Camiler, Müslümanları ibadet için bir araya getirip, müminlerin kaynaşmasını, birlik ve beraberlik içinde olmasına vesile olan mekanlardır. Aynı zamanda Kur’an okunmasının öğrenildiği, ilim tahsil edildiği, ilmi müzakerelerin yapıldığı Allah’a zikir ve tefekkürde bulunuldu yerlerdir. Camilerinde topluca namazlarını kılan Müslümanlar genciyle yaşlısıyla dışarı çıktıklarında birbirleriyle hasbıhal ederler. Sevinçlerini paylaşırlar. Dert ve sıkıntılarına ortak olup var olan problemi çözmeye çalışırlar. Karşılıklı güven tazelerler. Varsa dargın ve küskünler barışma ortamı yakalamış olurlar. Bu yönüyle camiler toplumun huzur ve güvenini temin eden mekanlardır.
“Bu yıl Camiler ve Din Görevlileri Haftasın da “Engelsiz Cami, Engelsiz İbadet” teması ile engellileri cami ile buluşturmak amaçlanmıştır. İslam’a ve Kur’an’a göre özürlülük yoktur. Biz müftülük olarak hem bünyemizi hem de camileri engelli kardeşlerimize hazır hale getireceğiz, gerekli çalışmaları yapacağız. Hafta boyunca tüm Türkiye’de konu ile ilgili pek çok etkinlik gerçekleştirecek olan Diyanet İşleri Başkanlığı, ‘Engelsiz Cami, Engelsiz İbadet’ sloganıyla engellilerin sorunlarına dikkat çekerken, diğer taraftan da engelli-engelsiz, kadın-erkek, genç-yaşlı hiçbir kimsenin camilerin manevi atmosferinden mahrum kalmamasını amaçlıyor. Engelli vatandaşların yardıma ihtiyaç duymadan cemaate katılmalarını sağlamak için de çeşitli çalışmalar yürüten Diyanet İşleri Başkanlığı, her ilde en az bir caminin gerekli düzenlemelerin yapılarak engelli vatandaşların kullanımına uygun hale getirilmesini sağlayacak.
Rabbimizin hikmeti ve imtihanın bir gereği olarak dünyanın her yerinde olduğu gibi ülkemizde de engelli kardeşlerimizin bulunduğunu belirten Seyhan, “Engelli olmak kınanacak bir hal değildir. Ne engelli ne de engelli ailesi bir takım gerekçelerle kınanabilir. Zira herkes her an engelli olmaya adaydır. Şurası bir gerçek ki, doğuştan veya sonradan ortaya çıkan engellilik durumu çalışmaya, üretmeye, başarılı işler yapmaya ve nihai hedefe ulaşmaya asla ama asla mani değildir. Engelli olduğu halde azimle, inançla kararlılıkla çabalayan ve tarihe adını altın harflerle yazdıran nice abide şahsiyetler vardır. Yeter ki bu insanların önüne engeller konulmasın. Yeter ki gönüller engelli olmasın. Yeter ki gönüller engel tanımasın” dedi.Engelli olmanın, hor görülme, itilip kakılma, küçümsenme sebebi de olmadığını ifade eden Seyhan, “Zira insanlar, kendi tercihi olmayan durumlardan dolayı asla kınanamazlar. Bu insanları kınamak, insani ve ahlaki değerlerden yoksun olmak anlamına gelir. Bizler şekle ve görünüşe değil, insanın ruhunu güzelleştirip ahlakını mükemmel hale getirip getirmediğine bakmak durumundayız. Zira Allah bizim şeklimize, paramıza, malımıza, mülkümüze, makamımıza, güzelliğimize ve rütbemize bakmayacaktır. Peygamberimizin ifadesiyle, “Allah sizin görünüşünüze, malınıza, mülkünüze bakmaz; yalnızca kalplerinize ve amellerinize bakar.” Dinimize göre gerçek üstünlük; Allah’ı bilmek, O’nu tanımak, O’nu sevmek, O’na sonsuz saygı duymak, O’na şükretmek, O’na hamd etmek ve O’na yakın olmaktır. Sonra da ahlakımızı güzelleştirip tüm insanlığa hayırlı hizmetler sunmaktır” diye konuştu. İlahi hikmetlerle dolu Yüce Kitabımız Kur’an’ın, ayrım yapmaksızın her toplum kesiminden söz ettiğini vurgulayan Seyhan, “Nitekim Kuran, sağlıklı ve hastalardan, engelli ve sağlamlardan, bilenlerle bilmeyenlerden, inananlardan ve inkarcılardan, zenginler ve yoksullardan, şükredenler ve nankörlük edenlerden, kadınlar ve erkeklerden, yaşlılar ve gençlerden bahseder. Örnek verecek olursak, Yüce Kitabımız, Hz. Musa (as)’in dilinde düğüm olduğundan bahseder. Evlat hasretiyle döktüğü yaşlar sonucu gözlerini kaybeden Hz. Yakup (as)’dan bahseder. Yakalandığı amansız hastalıktan dolayı biçare hale gelen fakat yine de isyan etmeyen ve daima Rabbine sığınan ve O’na şükreden Hz. Eyüp (as)’dan bahseder. Öte yandan Peygamber Efendimizde engellilere değer vermiş, onları topluma kazandıracak işlere imza atmış ve bize de bu konuda örnek ve rehber olmuştur. Nitekim Peygamberimiz gözleri görmeyen Abdullah İbni Ümmi Mektum’u sefere çıktığı zaman Medine’de kendi yerine defalarca vekil olarak bırakmıştır. Yine O, ortopedik engeli bulunan Muaz b. Cebel’i genç yaşına rağmen vali olarak tayin etmiştir. Çünkü Efendimiz bunları yaparken insanların fiziksel özelliklerine bakmamış tam tersine liyakate bakmıştır. O akla, bilgiye, çalışkanlığa ve tecrübeye önem ve öncelik vermiştir. Her zaman fazilet ve liyakat esaslı görevlendirmelerde bulunmuştur. Mesela o, Abdullah b. Mesud gibi çok kısa boylu birisini (cüce) yanından ayırmamış, ona özel iltifatlarda bulunmuş ve ona vahiy katipliği görevi vermiştir. Dinimiz İslam, görmeyenin gözü, duymayanın kulağı, konuşamayanın dili, güçsüzün eli ve kolu olmayı doğru ve hayırlı bir davranış olarak kabul etmiş ve öyle ilan etmiştir. Buna mukabil, engelli birine engel olmayı, engeller çıkarmayı, dalga geçmeyi, hor ve hakir görmeyi, küçümsemeyi, alaya almayı, tepeden bakmayı ise yasaklamış ve lanetlemiştir” şeklinde konuştu.
Unutmamalıdır ki, asıl engelli olanlar aklını, mantığını ve kalp gözünü, doğru dini bilgiye, şefkate, merhamete, hikmete ve ilahi gerçeklere kapatıp, kendi insanlığını ayaklar altına alan ve şeytanın taraftarı olan kimseler olduğunu belirten Seyhan şunları kaydetti: “Doğuştan veya sonradan engelli olan pek çok kardeşimiz eğer Hz. Eyüp (as) gibi sabrederse imtihanı başarmış olur. Engelli kimse ona buna takılmadan kararlı bir şekilde okur, araştırır, düşünür, sonra da imanını sağlamlaştırır ve ahlaklarını güzelleştirirse Allah katında çok değerli bir kul olma şansını yakalamış olur. Diyanet İşleri Başkanlığı her yıl 1-7 Ekim tarihleri arasında kutlanan Camiler ve Din Görevlileri Haftası’nın bu seneki temasını “cami ve engelliler” olarak belirlemiştir. Bu nedenle seksen beş bini bulan camiler engellilerimizin rahatça ulaşacağı ve ibadetlerini gönül huzuru ile yapabileceği mekanlar olmalıdır. Bu konu hafta boyunca yoğun bir şekilde işlenmeli ve kamuoyunun dikkatleri buraya çekilmelidir. Böylece toplumda engelli kardeşlerimize yönelik toplumsal bir bilinçlenme söz konusu olabilecektir. Özetle, asıl önemli olan; insani değerlerle donanmak ve ne olursa olsun bu dünyadaki varoluş gayemizi asla unutmamaktır. Unutmayalım ki, herkes bir şekilde imtihan olmaktadır. Bu süreç sabır ve metanetle değerlendirilirse bunun ahrette ki mükafatı da çok büyük olacaktır.”
“Engelli” kavramı; zihin, ruh, beden ve uzuvlarda bulunan bir ârıza ve hastalık sebebiyle hayatını sürdürmede, işlerini görmede ve topluma uyum sağlamada sıkıntısı bulunan kimseleri ifade eder. Engelliler “özürlü” kavramı ile de ifade edilmektedir.
İster sağlıklı ister engelli olsun her insan, Allah’ın yer yüzünde yarattığı en kıymetli ve en değerli varlıktır.
“Biz gerçekten insanı en güzel biçimde yarattık” (Tin, 95/4),
“Allah size şekil verdi ve şeklinizi en güzel yaptı” (Teğâbün, 64/3)
“Allah katında en üstün olanınız en muttakî olanınızdır” (Hucûrât, 49/12)
“Allah sizin sûretlerinize ve servetlerinize bakmaz. Fakat kalplerinize (îman veya inkâr halinize) ve amellerinize baka(1)anlamındaki hadis, bu gerçeği ifade etmektedir.
Kur’ân’da görme, işitme, konuşma, ortopedik ve zihinsel engelliler ile hastalıklardan söz edilmektedir. Konu ile ilgili âyetlerin büyük çoğunluğu mecâzi anlamdadır. Fiziksel anlamda engellilik ve hastalık ile ilgili âyetlerin sayısı oldukça azdır.
Sorumluluk bağlamında; “Köre güçlük yoktur” (Nur, 24/61. Fetih, 48/17) anlamındaki âyet, görme engellilerin savaşa katılma zorunlululuğunun bulunmadığını ifade etmektedir.
Benzetme bağlamında; Allah, inkâr edip isyan edenler ile îmân edip sâlih amel işleyenleri kör ve sağır ile işiten ve gören insanlara benzetmektedir:
“Bu iki zümrenin durumu kör ve sağır ile gören ve işiten kimseler gibidir. Bunların durumları hiç birbirlerine denk olur mu? Hâlâ düşünmez misiniz?” (Hûd, 11/24).
Değer verme bağlamında; Allah’a ve Peygambere yönelen görme özürlü insan, inkâr edip isyan eden zengin ve itibarlı insandan daha değerlidir.
Tedavi Bağlamında; Kur’ân’da iki âyette Hz. İsa’nın Allah’ın izni ile doğuştan körleri iyileştirdiği ve Yakub (a.s.)’ın kör olan gözlerinin iyileştiği bildirilmektedir. “Körü ve alacayı iyileştiririm” (Al-i İmrân, 3/49)
“Yine benim iznimle sen doğuştan körü ve alacayı iyileştiriyordun” (Mâide, 5/110).
Üç âyette Yakup Peygamberin gözlerinin kör olduktan sonra iyileşmesinden söz edilmektedir.
(Yusuf, 12/ 84). (Yusuf, 12/93). (Yusuf, 12/96).
b) Fiziksel anlamda sağırlık:“Bu iki zümrenin durumu kör ve sağır ile gören ve işiten kimseler gibidir. Bunların durumları hiç birbirlerine denk olur mu?” (Hûd, 11/24).
c) Fiziksel anlamda dilsizlik:“Allah, (şöyle) iki adamı misal verdi: Onlardan biri dilsizdir, hiçbir şeye gücü yetmez, efendisine sadece bir yüktür. Nereye göndersen olumlu bir sonuç alamaz. Bu, adalet ile emreden ve doğru yol üzere olan kimse ile eşit olur mu?” (Nahl, 16/76).
Eyyub peygamberin bedenine, malına ve ev halkına bela isabet etmiş ve 18 yıl sıkıntılı günler geçirmiştir
(2)Eyyub (a.s), hastalığının ve sıkıntısının iyileşmesi için Allah’a dua etmiş, (Enbiya, 83-84; Sad, 41-42) Allah’ın emri üzerine ayağını yere vurmuş çıkan sudan içip yıkanmış iç ve dış bütün hastalıkları iyileşmiş ve sıkıntıları gitmiştir. Yüce Allah Yakup peygamberi örnek vererek bedensel ve zihinsel her türlü hastalıktan kurtulmak için tedavi yollarına başvurulması gerektiğini, şifayı verenin Allah olduğunu bilmemizi istemektedir.[3]
Eyyup peygamber gibi diğer Peygamberler de musibetlere maruz kalmışlardır.[4] Mesela Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.), Taif’te taşlanmış, ayakları kan revan içerisinde kalmış, Uhud savaşında dişi kırılmış, yüzü yaralanmıştır. Hz. Âişe, Peygamberimizden daha şiddetli acı çeken birisini görmediğini söylemiştir.[5] Müminlerin başlarına gelen musibetlere sabretmeleri durumunda, bu tavırları onların sevap kazanmalarına, günahlarının bağışlanmasına ve manevi derecelerinin artmasına sebep olur.
Islam, sosyal ilişkilere büyük önem vermektedir. Bu konuda sağlıklı ve engelli diye bir ayırım yapmaz. Ancak yardıma, ilgiye ve bakıma muhtaç insanlarla daha çok ilgilenmeyi teşvik eder. Peygamberimiz görme engellilere karşı kötü davrananları, mesela, onların yoluna engel olanları kınamıştır.[6]
Yapılan tespitlere göre, ülkemizdeki engelli oranı %12 civarındadır.1 Bu miktarın çokluğu, üzerinde düşünülmesini ve araştırmalar yapılmasını gerektirmektedir.Engellilere yönelik, irşat ve tebliğ ekseninde geniş bir çalışma alanının varlığı âşikardır. Bu çerçevede, görme engelliler için başta Kur’ân öğretimi olmak üzere dinî bilgilerin verilebileceği öğretim metot ve araçlarının geliştirilmesi gerekmektedir. Yine, dinî ve sosyal mekanların mimarî tasarımları da buna göre düşünülmelidir. Günümüzde engellilerin eğitimiyle ilgili gelinen nokta önemlidir. Mevcut imkanlardan/metotlardan din eğitimi ve öğretimi adına daha fazla yararlanılabilir.
Engellilik hali, insanın temel fonksiyonları açısından eksiklik olsa da, insanî yönden bir kusur değildir. Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın “Harâbât ehline hor bakma şâkir / Defineye mâlik virâneler var” şiirinde ifade ettiği gibi, dış görünüşü itibariyle önemsenmeyen veya engelli pek çok kimse, zengin ve diri bir gönül yapısıyla Allah katında çok değerli olabilir. Hatta diğer insanlar, bu gibi kimselerin hürmetine bir kısım sıkıntılara maruz kalmaktan korunmuş bile olabilirler. “Şayet Allah’tan korkan gençleriniz, can taşıyan hayvanlarınız ve beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı belâlar üzerinize sel gibi yağacaktı” (7)
Görme ya da bedenî bir özrü bulunan sahabe arasında isimleri Müslümanların çoğu tarafından bilinen, Abdurrahman b. Avf, Amr b. Cemuh, Muaz b. Cebel, Amr b. Tufeyl, Habbab b. Eret, Imran b. Husayn, Abdullah b. Ümmü Mektum gibi sahabeler arasında otuz yıl kronik bir rahatsızlıktan dolayı yataktan kalkamayan ama halinden şikayet etmeyen İmran b. Husayn gibi sahabîler olduğu gibi, Efendimiz’in (s.a.s.) ahirete irtihalinden sonra bir gözünü kaybetmiş Abdullah b. Mes’ud ve Ebû Süfyan gibi sahabîler de vardır.Ortopedik özürlü sahabîlerin çoğunun savaşlarda aldıkları ok ve kılıç darbeleriyle bu hâle geldikleri unutulmamalıdır.
Muaz b. Cebel’in ayağındaki sakatlığın pek çok kimse tarafından bilinmediğini söyleyebiliriz. Oysa Hz. Muaz, Efendimiz (s.a.s.) tarafından o günün şartlarında oldukça uzak sayılabilecek olan Yemen’e gönderilmiş ve dine hizmet etmekten bir an geriye kalmamıştır.
Peygamberimiz (s.a.s.), engelli sahabîlere hususi ilgi ve şefkat göstermiş ve onları toplumun faydalı bir unsuru haline getirmiştir. Meselâ, Bilal-i Habeşî ile birlikte Hz. Peygamber’in (s.a.s.) müezzinliğini de yapmış olan Abdullah b. Ümmi Mektûm âmâ oluşu yanında evinin mescide uzaklığını ve kendisini mescide götürecek kimsesinin bulunmayışını da mazeret göstererek, namazı evinde kılabilmek için Allah Resûlü’nden (s.a.s.) müsaade istemişti. Resûlullâh ise: “– Sen namaz için ezân okunduğunu işitiyor musun?” diye sordu. O, “Evet.” cevabını verince, Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “– O halde dâvete icâbet et, cemâate gel” buyurdu. (8)
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz, görme engelli bir sahâbî olan İtban b. Mâlik’e evinde imamlık yapmaya müsaade etmiştir. Bu hususta Abdullah b. Ümmi Mektum’un sahabenin ileri gelenleri arasında bulunması, ilk Müslümanlardan olması, müezzinlik yapması gibi özelliklerinden dolayı cemaat arasında bulunmasının önemli olması hususu göz ardı edilmemelidir. Çünkü o, engelli sahabîler arasında âdeta sembol bir isim durumundadır. Onun ısrarla toplum içerisinde aktif olarak bulunması kendisinden sonra gelen benzeri kimselere müspet örnek teşkil edecektir. Bunun yanında Hz. Peygamber (aleyhi ekmelüttehâyâ) değişik vesilelerle Medîne dışına çıktığı zaman, Abdullah b. Ümmi Mektûm’u yerine cemaate namaz kıldırması için vekil olarak bırakmıştır. Bu görevin kendisine on üç defa verildiği nakledilmektedir.
Ayrıca, Efendimiz’in (s.a.s.) bazı bedenî kusurları olan ve çölde yaşayan Zâhir isminde bir sahabîsi vardı. Zâhir, bâdiyede (sahra) bulunan güzel meyve ve çiçeklerden getirip Resûlullah’a (s.a.s.) hediye ederdi. Resûlullah da şehrin güzel ve hoş şeylerinden ona hediye verirdi. Bundan dolayı Resûl-i Ekrem Efendimiz onun hakkında şöyle demiştir: “Zâhir bizim bâdiyemiz, biz de onun şehriyiz.”
Bir defasında Zâhir, Medine pazarında çölden getirdiği bazı şeyleri satarken Peygamberimiz ona arkadan yaklaşır ve şaka yapmak maksadıyla gözlerini kapatarak şöyle der: “Bir kölem var, satıyorum. Onu benden kim alır?” Zâhir, “Ey Allah’ın elçisi, beş para etmez bir sakat köleyi kim satır alır?” deyince şaka bu andan itibaren biter. Peygamberimiz bütün ciddiyetiyle şöyle der: “Ya Zâhir, and olsun ki sen Allah katında değersiz değilsin (tam aksine çok değerlisin).
Allah Resûlü engelli kimseleri savaşa katılmaktan muaf tutmuş, ancak bu hususta özellikle ısrar edenlere de müsamaha göstermiştir. Mesela Ensar’dan Seleme oğullarının lideri Amr bin Cemûh topaldı. Bedir savaşına katılmak istedi. Ancak Hz. Peygamber ona müsaade etmedi. Daha sonra Uhud savaşına katılmak istedi. Oğulları:
– “Allah seni mazur kılmıştır.” diyerek engel olmaya çalıştılar. Bunun üzerine Amr, Peygamberimiz’e başvurdu. Peygamberimiz de ona mazereti bulunduğunu, bu sebepten savaşla mükellef olmadığını bildirdi. Ancak Amr’ın ısrarı üzerine, Efendimiz (s.a.s.) oğullarına hitaben:
“- Artık babanızı savaştan men etmeyiniz. Umulur ki Allah ona şehadet nasib eder.” buyurdu.
Uhud harbine iştirak eden bu heyecanlı sahabî, cihad esnasında “Vallahi ben cenneti özlüyorum.” demiş, neticede kendisini korumaya çalışan bir oğlu ile birlikte bu savaşta şehit düşmüştür.
Bu misallerden de anlaşıldığı üzere, Efendimiz görme ya da fizikî bir engeli bulunan sahabîlerle hep içli dışlı olmuş, onlarla yakından ilgilenmiş ve yapabilecekleri vazifeler için zemin hazırlamıştır.
Peygamber Efendimiz, engelli kimselere yapılacak her türlü iyilik ve yardımı sadaka olarak değerlendirerek şöyle buyurmaktadır: “Âmâya rehberlik etmen, sağır ve dilsize anlayacakları bir şekilde anlatman, muhtaç bir kimseyi ihtiyacını tedarik etmesi için gerekli yere götürmen, derman arayan dertlinin imdadına koşman, koluna girip güçsüze yardım etmen, konuşmakta güçlük çekenin meramını ifade edivermen, bütün bunlar sadaka çeşitlerindendir…” (9)
Kaynaklar
[1] Müslim, Birr, 34, III, 1987; İbn Mâce, Zühd, 9, II, 1388; Ahmed, II, 285.
[22]Sâbûnî Muhammed Ali, Safvetü’t-Tefâsîr, III, 60. Dâru’l-Kur’ani’l-Kerîm, Beyrut, 1981.
[3] bk. En’âm, 14. bk. Yunus, 107. Zümer, 38. bk. Bakara, 214; İsrâ, 67; Yasin, 23 Ahzâb, 17; bk. Ra’d, 11. Neml, 62.
[4] Tirmizi, Zühd, 56. IV, 601. İbn Mace, Fiten, 23, II, 1335.
[5] Buhârî, Merdâ, 2, VII, 2; Tirmizî, Zühd, 57, IV, 601.
[6] Ahmed, I, 217, 309.
[7] Aclûnî, Keşfu’l-hafâ, 2/212
[8] Müslim, Mesâcid 255; Ebu Dâvûd, Salât 46
[9] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/168-169

4

Ekim
2012

Yeterlilik Tecvit Bilgileri özet

Yazar: arafat  |  Kategori: KUR’AN-I KERİM  |  Yorum: Yok   |  1.031 Kez Okundu

1) Tecvid hüküm itibariyle nedir? Farzı ayn dır
2) Bir şeyi güzel yapmak,süslemek anlamındaki kelime hangisidir?Tecvid
3) Arap alfabesi kaç harften oluşmaktadır?28
4) Elif ve hemze neye denir?Elif harekesiz elife, Hemze harekeli elife denir
5) Mahreç harfleri kaç yerden çıkar?17
6) Boğaz harfleri kaç tanedir? 6
7) Dil kısmından kaç harf çıkar?18
8) Dudak kısmından kaç harf çıkar?4
9) Kendisinden önceki harfin sesini uzatan harfe ne denir?Med harfi
10) Med harfleri kaç tanedir?10) Üç و,ى,ا
11) Asli medden fazla uzatmayı gerekli kılan sebeplere ne denir?Sebebi med
12) Hem vasıl hemde vakıf halinde sabit olan hemzeye ne denir?Hemzei katı
13) Vakıf halinde sabit olup vasıl halinde düşen hemzeye ne denir? Hemzei vasıl
14) Hem vasıl hemde vakıf halinde sabit olan sukun’a ne denir? Sukunu lazım نون صاد قاف
15) Vakıf halinde sabit olup vasıl halinde düşen sukun’a ne denir? Sukunu arız نستعين
16) Harfin sesini uzatmak için hemze veya sukune ihtiyaç duyulmayan medde ne denir? Asli med
17) Med harflerinden biri ve sebebi medden sukunu lazım aynı kelimede bulunursa ne olur?Meddi lazım
18) Harfi medden sonra sebebi medden sukunu lazım şeddeli olark bulunursa buna ne denr?Kelimei musakkale
19)Harfi medden sonra sebebi medden sukunu lazım şeddesiz olarak bulunursa ne olur?Kelimei muhaffefe
20) Harfi medden sonra sebebi med olan sukunu lazım idğamlı olarak bulunursa ne olur?Meddi lazım harfi musakkale
21) Harfi medden sonra sebebi med olan sukunu lazım idğamsız olarak bulunursa ne olur?Meddi lazım harfi muhaffefe
22) Med harflerinin birinden sonra sebebi med olan arız sukun gelirse ne olur?Meddi arız
23) Harekeyi sesin üçte biriyle telaffuz etmeye ne denir? Revm
24) Sukunfan sonra ötreye işaret etmek üzere dudakları öne yummaya ne denir?İşmam
25) Sakin nun veya tenvinden sonra boğaz harflerinden biri gelirse ne olur?İzhar

26) Sakin mim’den sonra ‘’mim’’ve ‘’ba’’nın dışındaki harflerden biri gelirse ne olur?İzharı şefevi
27) Lamı tariften sonra ondört kameri harflerden birinin bulunmasına ne denir?İzharı kameriye
28) Sakin bir harfin harekeli bir harfle karşılaşması halinde şeddeli tek harfe dönüşmesine ne denir?İdğam
29) Kendinden sonraki harfin cinsine çevrilecek olan cezimli harfe ne denir?
Müdğam
30) Bir önceki soruda cezimli harfin katıldığı harekeli ikinci harfe ne denir?
Müdğamun Fih
31) Birinci harfin zat ve sıfat olrak tamamen ikinci harfe dönüşmesine ne denir?Tam idğam
32) Birinci harfin ikinci harfe zat olarak dönüşüp,sıfat olarak dönüşmemesine ne denir?Nakıs idğam
32) Sakin nun veya tenvinden sonra‘’yemnu’’harflerinden biri gelirse ne olur? İdğamı Mealğunne
33) Sakin nun veya tenvinden sonra ‘’Lam’’veya’’ra’’ harflerinden biri gelirse ne olur?İdğamı bilağunne
34) Mahreçleri ve sıfatları aynı olan iki harften,sakin olan birincisinin,harekeli olan ikincisine idğam edilerek okunmasına ne denir?idğamı Misleyn
35) Sakin nunun harekeli nuna,Sakin mim’in harekeli mim’e uğraması halinde yapılan idğama ne denir? idğamı Misleyn Mealğunne
36) Nun ve mim dışındaki harflerin birbirine idgam edilmesine ne denir?İdğamı Misleyn Bilağunne
37) Mahreçleri aynı sıfatları farklı olan iki harften ,sakin olan birincisinin,harekeli olan ikincisine idğam edilerek okunmasına ne denir?İdğamı Mütecaniseyn
38) Mahreçleri veya sıfatları birbirine yakın olan iki harften,sakin olan birincisinin,harekeli olan ikincisine katılarak okunmasına ne denir?İdğamı Mütekaribeyn
39) ‘’Lamı tarif’in kendisinden sonra gelen ondört şemsi harften birine idğam edilerek okunmasıne ne denir?İdğamı Şemsiye
40)Kur’an toplam kaç yilda nazil olmuştur?

41)Kur’anı Hangi kıraat ve rivayetle okuyoruz?İmam Asım kıraati, Hafs Rivayeti

42)Kur’anda kaç sure ve ayet vardır?114 Sure, 6236 Ayet vardır

43)Yapılışları bakımından idgamlar kaç kısma ayrılır? İki kısma ayrılır

1. TAM İDĞAM (Kamil İdğam) : Müdğam, zat ve sıfatlarıyla birlikte, müdğamın içinde tamamen kayboluyorsa (ikisi şeddeli bir harfmiş gibi okunuyorsa) buna tam idğam denir.

( إِظَّلَمُوا ) إِذْ ظَلَمُوا , قُلْ رَبِّ ( قُرَّبِّ ) , وَدَّتْ طَائِفَةٌ (وَدَّطَّائِفَةٌ )

2. NAKIS İDĞAM : İdğâm edilen iki harften birincisi olan müdğâm, çeşitli sıfat yönünden müdğâmün fîh içinde tamamen erimiyor ve kaybolmuyor, sıfatlarından biri açıkta kalıyor ise buna da nâkıs idğâm denir. ( أَلَمْ نَخْلُقْكُمْ ) sâkin vaziyette bulunan kaf ( ق) harfi, kendisinden sonra gelen ve harekeli olan kef ( ك ) harfine idğâm edilmelidir. Ancak müdğâm olan kaf harfi (istîlâ sıfatı sebebiyle ) müdğâmün fîh olan kef harfi içinde tamamen eriyip kaybolmamaktadır.

44)Kaç çeşit sükun vardır? ’2   çeşit.

1.Ârızî (geçici sükûn): (sükûn-i ârız):Herhangi bir yerde durulduğu zaman ortaya çıkan, geçildiğinde kaybolan sükûndur.

2.Lâzımî (kalıcı sükûn) : (sükûn-i lâzım):Kur’an okunurken hem geçildiği, hem de durulduğu zaman okunan sükûndur. Cezimli ve şeddeli harflerdeki sükûn lâzımî sükûndur.

45)İdğâm-ı Şemsiyye’nin Kısımları nelerdir?İki  kısımdır?

a. İdğâm-ı Şemsiye Mealğunne: Lâm- ı tariften sonra nûn harfi gelirse “İdğâm-ı Şemsiye Mealğunne” olur. 1.5 elif tutulur.
b)İdğâm-ı Şemsiye Bilâğunne: Lâm-ı tariften sonra nûn dışındaki harfler geldiğinde “İdğâm-ı Şemsiye Bilâğunne” olur

4

Ekim
2012

KUR’AN –I KERİM OKUYUŞ ŞEKİLLERİ KUR’AN –I KERİM OKUYUŞ ŞEKİLLERİ

Yazar: arafat  |  Kategori: KUR’AN-I KERİM  |  Yorum: Yok   |  1.207 Kez Okundu

1-TERTİL/TAHKÎK:Istılahta: “Kuranı açık açık aheste aheste acele etmeksizin okumaya “Tertil” denir.”
Kıraatın en yavaş icra edildiği okuyuş şekli olan bu tarzda Medd-i Tabii’nin dışındaki bütün Meddler 4 elif, İhfa, İklab ve Ğunneli İdğamlar 1,5 elif miktarı uzatılarak okunurlar.
2-TEDVİR:Tertil, tahkik ile Hadr arasında bir okuyuş tarzıdır. Tedvir ile kıraat İbn-ü Amir, Asım, Kisai ve Halef’in tercihidir.
Tedvir ile okuyuşta Medd-i Muttasıl, Medd-i Munfasıl, Medd-i Arız üçer elif; Medd-i Lazım ise 4 elif uzatılarak okunur.

3-HADR:Tecvid kaidelerine uymak suretiyle en hızlı okuyuş biçimidir. Kelimelerin telaffuzlarına hassasiyet gösterilir. Ölçüler asgari düzeyde uygulanır.
Medd-i Tabii, Medd-i Munfasıl ve Medd-i Arız 1 Elif; Medd-i Muttasıl 2 elif ve Medd-i Lazım 2.5 elif uzatılarak okunur.
İbn-i Kesir, Cafer, Ebu Amr, Yakup Ve Kalun’un okuyuş tercihidir.
HERZEME:Bu üç okuyuş tarzının dışında bir de caiz olmayan bir okuyuş daha vardır ki, buna Herzeme denir. Bu okuyuşta harfler, kelimeler birbirine karışır, okuyuş bozuluır. Kur’an-ı Kerim’i, bu şekilde okumak haramdır.

3

Ekim
2012

Abdullah b. Ümmi Mektûm

Yazar: arafat  |  Kategori: iSLAM TARiHi  |  Yorum: Yok   |  266 Kez Okundu

Bilal-i Habeşî ile birlikte Hz. Peygamber’in (s.a.v) müezzinliğini de yapmış olan ve Peygamberimize kendisi hakkında ayet inen (Abese 80 /1-12) Abdullah b. Ümmi Mektûm âmâ oluşu yanında evinin mescide uzaklığını ve kendisini mescide götürecek kimsesinin bulunmayışını da mazeret göstererek, namazı evinde kılabilmek için Allah Resûlü’nden (s.a.v.) müsaade istemişti. Resûlullâh ise: “– Sen namaz için ezân okunduğunu işitiyor musun?” diye sordu. O, “Evet.” cevabını verince, Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “– O halde davete icabet et, cemaate gel” buyurdu. (Müslim, Mesâcid 255; Ebu Dâvûd, Salât 46) Bu rivayet, cemaatle namazın ne derece önemli olduğunu göstermekle birlikte, Peygamberimiz’in âmâ bir zatı toplumdan tecrit etmeyerek onu cemaat içinde bulunmaya teşviki de bilhassa dikkat çekicidir. Bu hadiseden, İslâm’ın görme engelli kimselere cemaate devam hususunda ruhsat tanımadığı sonucu da çıkarılmamalıdır. Nitekim Peygamber (s.a.v) Efendimiz, görme engelli bir sahabe olan İtban b. Mâlik’e evinde imamlık yapmaya müsaade etmiştir. Bu hususta Abdullah b. Ümmi Mektum’un sahabenin ileri gelenleri arasında bulunması, ilk Müslümanlardan olması, müezzinlik yapması gibi özelliklerinden dolayı cemaat arasında bulunmasının önemli olması hususu göz ardı edilmemelidir. Çünkü o, engelli sahabeler arasında âdeta sembol bir isim durumundadır. Onun ısrarla toplum içerisinde aktif olarak bulunması kendisinden sonra gelen benzeri kimselere müspet örnek teşkil edecektir. Bunun yanında Hz. Peygamber değişik vesilelerle Medîne dışına çıktığı zaman, Abdullah b. Ümmi Mektûm’u yerine cemaate namaz kıldırması için vekil olarak bırakmıştır. Bu görevin kendisine on üç defa verildiği nakledilmektedir. (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, 4/264.)

3

Ekim
2012

Engelli Bazı Sahabeler:Onlar Gökteki Yıldızlar gibidir.

Yazar: arafat  |  Kategori: iSLAM TARiHi  |  Yorum: Yok   |  414 Kez Okundu

1-Abdullah bin Ümmi Mektum’dur (ra) Bizzat hakkında ayetler inmiştir. (Abese: 1-12) Hz.Peygamber onu müezzin olarak tayin etmiş, bir seferliğine de vali olarak bırakmıştır. On üç defa Peygamberimizin (sav) yerine imamlığa vekillik yapmıştır.
2-Muaz bin Cebel (ra) ayağından sakattı. Peygamberimiz (sav) onu Yemen’e vali tayin etmiştir.
3-Abdullah bin Mesud (ra) nahif vücudu ve ince bacaklarıyla isminden çokça söz ettirmiştir. Muhteşem bir Kur’ân ve ilim deryasıydı.
4-Amr bin Cemuh (ra) ayaklarından sakattı. Uhud’da ilk şehit olanlardan olacaktır. Şahadeti Efendimizi (sav) hayli sarsmıştır.
5-Cennetle müjdelenen on kişiden biri olan Abdurrahman bin Avf (ra) Uhud’da aldığı yaradan dolayı sakat kalmıştı.
6-Amr bin Tufeyl (ra), Bera bin Malik (ra) hastalıklı bir bedenle hayatını sürdürmüştür.
7-İmran bin Hüseyin (ra) yıllarca yataktan kalkamamıştır.
8-Muaylub’un (ra) cüzamlı olduğu söylenir.
9-Muaz bin Amr (ra) kolunu kaybetmişti.
10-Cennetle müjdelenen Talha (ra) parmaklarını kayip etmişti.
11-Nesibe Hatun Yemame’de kolunu yitirecektir.
12-Abban bin Abdülmuttalib (ra), Abdullah bin Abban (ra), Abdullah bin Cahş (ra), Ümeyye bin el-Eskar (ra), Abdullah bin el Erkam (ra), Umeyr bin Adiy (ra), Ebu Abdurrahman El-Yerbu (ra), Ebni ebi Evfa (ra),Hz. Ebubekir’in babası Ebu Kuhafe (ra) Harize bin Numan (ra), Sad bin ebi Vakkas (ra) ve daha nice görme özürlü sahabe.
13-İslam tarihinde Zemahşeri (ismi, Kasım bin Ömer künyesi Ebü’l-kasım, lakabı Allame Carullah’tır. Türk kökenli büyük tefsir alimi. Ayağının sakatlığını anlatırken, ” Küçükken bir serçenin ayağını kırdım. Annem bana beddya etti.Bundan dolayı ayağımı kaybettim” diye hikaye edecektir) İmam Busiri (Kaside-i Bürde’nin yazarı) engelli ve hasta vücutlara örnektir.
14-Aslında islam tarihi dışında sanat, edebiyat ve bilim tarihinde de engeline rağmen engel tanıyamayan örnekler vardır.
15-İşitme engellilerin arasında, Beethoven, Thomas Edison, Granville Redmend ; konuşma engelliler arasında, W.Churchill, Faraday, çocukluğunda öğrenme güçlüğü çekenler arasında, Einstein, Edison, Leanırdı da Vinci, Rock Felk ve daha nice isiml sayılabilir.
Kaynak:Nihat HATİPOĞLU ,Saadet Asrından Damlalar

3

Ekim
2012

Abdullah İbni Ümmi Mektum-Muaz bin Cebel

Yazar: arafat  |  Kategori: iSLAM TARiHi  |  Yorum: Yok   |  284 Kez Okundu

Gözleri görmeyen Abdullah İbni Ümmi Mektum’u farkında olmadan incittiği için, âlemlerin Rabbi tarafından ikaz edilen Son Peygamberin hatırası vardır. Peygamber  Efendimiz Abdullah İbni Ümmi Mektum’u defalarca Medine’de kendi yerine vekil olarak bırakmıştır. Yine  Peygamberimiz  ortopedik engeli bulunan Muaz b. Cebel’i genç yaşına rağmen Yemene  vali tayin etmiştir. Bunları yaparken ise Efendimiz, fiziksel özellikleri değil, liyakati, aklı ve bilgiyi öncelemiştir.

3

Ekim
2012

Zâhir isminde bir sahâbî vardı

Yazar: arafat  |  Kategori: iSLAM TARiHi  |  Yorum: Yok   |  261 Kez Okundu

Bazı bedensel kusurları sebebiyle topluma katılmaktan çekinen ve bu yüzden çölde yaşamayı tercih eden,Zâhir isminde bir sahâbî vardı. Zâhir, Efendimiz (s.a.s)’e her gelişinde, yetiştirdiği ürünlerden hediyeler takdim ederdi. Zaman zaman pazardaki alışverişlerinde de Zâhir’e yardımcı olan Peygamberimiz kendisini çok sever ve ona sürekli iltifat ederdi.

Bir gün Zâhir, Medine pazarında çölden getirdiği ürünleri satarken, Efendimiz (s.a.s.), sessizce gelip Zâhir’in gözlerini kapattı ve şakayla: “Bu köle satılıktır; almak isteyen var mı?” diye seslendi. Zâhir, boynu bükük ve hüzünlü bir edâ ile: “Yâ Rasûlallah! Vallahi benim gibi değersiz bir köleye kuruş veren olmaz!” deyince; Peygamber Efendimiz: “Hayır! Sen, hiç de değersiz değilsin! Aksine Allah katında çok kıymetlisin!”( Tirmizî, Şemâil, 104.) buyurdu.

Toplam 183 sayfa, 86. sayfa gösteriliyor.« İlk...102030848586878890100110...Son »



© Tüm Hakları Saklıdır - Gül Medine
Yazılar kaynak belirtilmeden kullanılamaz.

Copy Protected by Chetans WP-Copyprotect.