28

Şubat
2013

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Derslerin Kavramları

Yazar: arafat  |  Kategori: DİNİ TERİMLER  |  Yorum: Yok   |  578 Kez Okundu


4. SINIF: • Ahlak • Aile • Allah • Ayet • Barış• Bilge • Bismillahirrahmanirrahim • Cüz • Dinî davranış• Din • Dua • Emin • Fatiha • Günah • Güven • İlahî kitap • İyilik •Kelimeişehadet • Kelimeitevhit • Kevser • Nimet • Öğüt • Selam • Sevap • Sevgi • Sure • Şükür • Temizlik • Yaratmak • Yardım
5.SINIF:• Akıl • Allah • Amel-i Salih • Barış• Basar • Bilge • Tevhit • Cami • Cuma • Dinî Davranış• Değer • Dinî • Dua • Düzen • Erdem • Evren • Farz • Gazi • Güven • Hıdrellez • İbadet • İhlas • İnanç • İstiklal • İstişare • Kandil gecesi • Kıssa • Kudret • Mescit • Millet • Millî • Müslüman • Müstehap • Nevruz • Öksüz • Rahmet • Ramazan • Sabır • Salavat • Semi’ • Sünnet • Şart • Şehit • Tahiyyat • Tekvin • Vacip • Varlık • Vatan • Yadetmek • Yaratan • Yardım • Yoksul • Ziyaret
6.SINIF:• Asr • Bayram • Çağrı• Ehl-i beyt • Emanet • Fetanet • Gıybet • Gusül • Hicret • Hile • Hutbe • İftar • İftira • İlahî kitap • İmsak • İncil • İsmet • Kibir • Kötü zan • Kur’an • Medeniyet • Mesaj • Nasr • Nebi • Oruç • Peygamber • Ramazan • Resul • Sahur • Sıdk • Tevrat • Vahiy • Yaratan • Zebur
7.SINIF:• Abdest • Ahiret • Âlem • Aşure • Bağnazlık • Batıl İnanç • Bayram • Cem • Cuma • Çağrı• Dinî motif • Din anlayışı• Dinî sorumluluk • Emin • Ezan • Fal • Gülbenk • Güzel Ahlak • Hurafe • İslam düşüncesi • İyilik • Kamet • Kıyamet • Kul Hakkı• Kunut • Kültür • Laiklik • Melek • Mizan • Musiki • Musahiplik • Namaz • Nas • Öğüt • Örf ve Âdet • Ruh • Semah • Sihir • Sırat • Şart • Şeytan • Taassup • Tasavvuf • Teravih • Teyemmüm • Vicdan
8.SINIF:• Ahlaki davranış• Âlem • Budizm • Din • Dindar • Ecel • Emanet • Evren • Fıkıh • Güzel ahlak • Hac • Hadis • Hristiyanlık • Hinduizm • İnanç • İrade • İffet • İslam • İstişare • Kader • Kaza • Kurban • Kültür • Ömür • Rızık • Sadaka • Savurganlık • Sünnet • Tevekkül • Umre • Yahudilik • Zekât

28

Şubat
2013

Din Eğitimi Dersi:09-13.Hafta Ders Notları

Yazar: arafat  |  Kategori: DİNİ TERİMLER  |  Yorum: Yok   |  640 Kez Okundu

9. HAFTA – CAMİ VE TÜRKİYE’DE CAMİLER
* Bir araya getiren, toplayan” anlamına gelen, >içinde Cuma namazı kılınan yere cami veya “mescid-i cuma” denir.
* Mescit: “secde edilen yer” anlamına gelen, Cuma namazı kılınmayan, hatibin hutbe okuması için minber olmayan küçük mabetlerdir.
* Büyük ibadet yerleri >cami, küçük olanları ise mescit olarak adlandırılır.
* Osmanlı padişahları tarafından yaptırılan büyük camilere >”selâtin camileri” adı verilir.
* ALLAH’a kulluk edilen yer” anlamına gelen >Mabet de, toplu olarak ibadet etmek için yapılan yere verilen isimdir.
* Kur’an’da mescit kelimesi, >Ehl-i kitabın mabetleriyle birlikte zikredilmiştir.
* İlk büyük camilerin yapımına >Emeviler döneminde başlandı. Örn: Şam’daki Ümeyye (Emeviyye) Camii…
* Cami mimarisi, Osmanlılar döneminde >zirveye ulaşarak külliye tarzında camiler inşa edildi.
* Cami ve etrafındaki külliyenin giderlerini karşılamak için >vakfiyeler kuruldu.
Caminin İç Bölümleri
1)Ana İbadet Alanı ve Son Cemaat Mahalli (Harîm veya Sahın): Namaz kılmaya tahsis edilen mekânlardır.
* Camilerin ana ibadet alanlarına, >sahın veya “korunan”, ve “saygı duyulan” anlamlarına gelen “Harîm” de denir.
* Son cemaat mahalli, cemaatle >namaza yetişemeyen Müslümanların namazlarını kılmaları için ana ibadet alanı olan harim’in dışında, ana girişin iki tarafında yer alan bölümdür.
2)Mihrap: Kıble duvarının ortasındaki >imamın namaz kıldırdığı bölümdür.
3)Minber: Hatibin hutbe okumak için çıktığı ve mihrabın sağındaki basamaklı yerdir. HZ. Peygamber zamanında minberler 3 basamaklı idi.
4)Kürsü: “Namazdan önce veya sonra vaizin üzerine oturup konuştuğu yüksek mekândır.
5)Müezzin Mahfili: Müezzinlerin kamet getirdikleri parmaklıklı, sütunlar üzerine yapılmış yüksekçe bölmelerdir.
6)Hünkâr Mahfili: Selâtin camilerinde sultanların ve beraberindekilerin namaz kıldıkları, zeminden yüksekte yapılmış olan yerdir.
Caminin Dış Bölümleri
1)Minare: Camilerin bitişiğinde ezan okunması için yapılan ve şerefesi bulanan yapılardır.
2)Avlu: Ortasında şadırvanın olduğu, camilerin girişinde ve etrafı duvarla çevrili üstü açık mahallerdir.
3)Bahçe: Etrafı caminin ihata duvarıyla çevrili, içerisi yeşillendirilip ağaçlandırılan alanlarıdır.
4)Şadırvan veya abdest alma yeri: Abdest almak için avlu ortasındaki kare veya daire planlı birden fazla musluğu olan yapılardır.
5)Tuvalet: Tuvalet ihtiyacını karşılamak üzere hizmet yerleridir.
CAMİLERLE İLGİLİ MEVZUAT
* Camilerin yapımı hususu, ilk defa >1998 yılında açık bir şekilde İmar Kanununda yer almıştır.
* 1998 yılında yayımlanarak yürürlüğe giren >633 sayılı Kanun’un 35′inci maddesinde; “Cami ve mescitler Diyanet İşleri Başkanlığının izni ile ibadete açılır ve Başkanlıkça yönetilir.” denilmiştir.
CAMİLERİN SAYISI VE DAĞILIMI
* 2002 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı onayıyla >Ahmet Onay tarafından araştırma yapılmıştır. Buna göre;
> Türkiye’de >76,922 cami ve mescidin bulunmaktadır.
> En çok cami >Karadeniz Bölgesinde bulunur. En az cami >Güneydoğu Anadolu’dadır.
> İller itibariyle nüfusa göre en çok olduğu 5 il: Konya-İstanbul-Ankara-Samsun-Kastamonu’dur.
> En az camisi bulunan 5 il: Tunceli, Yalova, Iğdır, Kilis ve Bayburt’tur. (19)
> Cami başına düşen kişi sayısı en az olan il >Kastamonu’dur.
HUTBELER
* Hutbe, cami merkezli yaygın din eğitiminin unsurlarından olup >içerik yönünden iyi organize edilmiş olması ve geniş dinleyici kitlesine ulaşması açısından önem arz eder.
* Arapça kökenli olan hutbe: “bir topluluğa konuşma yapma” anlamına gelir.
* Terim olarak hutbe, >Cuma namazlarından önce ve bayram namazlarından sonra imamların minbere çıkarak yaptığı dini içerikli konuşmalardır.
* 2006 yılından itibaren hutbelerin >Diyanet tarafından merkezi olarak hazırlanmasına son verildi. Hutbe hazırlama görevi il müftülüklerine bırakılmıştır.
VAAZLAR
* Cami merkezli yaygın din eğitiminin çeşidi olarak vaazlar, >cuma, bayram, teravih namazları öncesinde verilir.
* Vaaz: “öğüt vermek, nasihat etmek, birisinin kalbini yumuşatacak şeyleri söylemek, kötü sonuçları hatırlatmak uyarmak ve sakındırmak anlamlarına gelir.
* Vaaz, >mev’iza, nasihat eş anlamlı olarak da kullanılır.
* Vaaz veren kişilere >vaiz denir. Bayan görevlilere de vaize denmektedir.
* Hz. Peygamber döneminde ve geçmişte >namaz sonrası vaaz uygulaması yaygındı.
* Camideki vaazlarda tek yöntem olarak >Anlatım (takrir) metodu kullanılır.
* Anlatım metodu, >eğitimde ve din eğitiminde kullanılan yaygın yöntemlerdendir. Ekonomik olması, plan dâhilinde konuların sunumuna imkân vermesi vb. nedenlerle avantajlı yönleri vardır.
* Vaaz formatında din eğitiminde anlatım metodunu tamamlamaya >en yatkın öğretim metot olarak soru-cevap metodu gelmektedir.
* Ekim 2009’da gerçekleştirilen >4. Din Şurasında kararlarında merkezi vaaz konusuna da yer verilmiş ve tedrici olarak yüz yüze vaazın gerçekleştirilmesinin altı çizilmiştir.
* Hutbe ve vaazlar dışında >cami merkezli yürütülen yaygın din eğitim faaliyetlerinden biri de cemaatten yetişkinlere yönelik açılan akşam kursları ve yaz aylarındaki öğrencilere yönelik yaz kurslarıdır.
10. HAFTA – YAYGIN DİN EĞİTİM KURUMLARI OLARAK KURAN KURSLARI
* Türkiye’de yaygın din eğitimi hizmetleri resmi olarak >Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yürütülür.
* Diyanet, din eğitimi faaliyetlerini >camiler ve Kuran Kursları aracılığıyla yürütür. Devamını Oku »

28

Şubat
2013

PEYGAMBER EFENDİMİZİN HAYATI ve SÜNNETİ ( ÖZET)

Yazar: arafat  |  Kategori: SiYER  |  Yorum: Yok   |  809 Kez Okundu

A)PEYGAMBER EFENDİMİZİN HAYATI ÖZET

Resulullah (s.a.a), Fil yılı Rabi’ul Evvel ayının 20 sine rastlayan (M.571’de) Pazartesi günü şafak vakti Mekke şehrinde dünyaya geldi.Resulullah (s.a.a)’in değerli babası, Abdullah bin Abdulmuttalip bin Haşim bin Abdumenaf’dır. Değerli annesi ise Veheb bin Abdumenaf’in kızı Amine’dir. Görüldüğü gibi her iki şahsiyetin akrabalık bağı Abdumenaf’da birleşiyor.
Hz. Peygamber’in mübarek ismini İlahi emir gereği Muhammed, künyesini ise Ebu’l Kasım koyuyorlar.
İmam Bakır (a.s) buyurmuşlardır ki, Hz. Peygamber doğumunun yedinci günü Hz. Ebu Talib, Hazretin dünyaya teşrifinden dolayı bir kurban keser ve akrabalarını misafirliğe davet ederek şöyle der: “Bu Ahmed’in akikasıdır.” Misafirler; “Onun ismini neden Ahmed koydun?” diye sorduklarında, ise Ebu Talib; “Yer ve gök ehlinin övgüsünden dolayı onun ismini Ahmed koydum.” der.İşte bundan dolayı Hz. Emir-ul Mü’minin Ali (a.s), Hz. Resulullah (s.a.a)’ın iki ismi bulunan peygamberlerden olduğunu söylemiştir.
Peygamber (s.a.a) henüz daha dünyaya gelmeden babasını kaybetti; dünyaya geldikten sonra da onu süt emmesi için Halime-i Sadiyye’ye emanet ettiler. İbn-i Sad’ın yazdığına göre, Halime Hazreti kucağına alır almaz döşü sütle doldu; öyle ki, Peygamber ve Halime’nin açlıktan uyumayan çocuğu da o sütten doydular.

Peygamber (s.a.a) üç yaşına kadar annesi Amine’nin de gözetimiyle süt annesi Halime’nin yanında kaldı, daha sonra Mekke şehrine getirilerek annesine teslim edildi.
Peygamber (s.a.a) altı yaşında iken annesi Amine ve bakıcısı Ümmi Eymen’le birlikte akrabalarını görmek için Medine’ye giderler. Bir ay Medine’de kaldıktan sonra Mekke’ye dönüşte, Ebva denen yere (Cuhfe’den 37 km. uzak) ulaştıklarında Hazretin değerli annesi vefat eder ve orada defnedilir. Ümmi Eymen Hz. Peygamber’i Mekke’ye getirir ve ceddi Abdulmuttalib’e teslim eder. Böylece Abdulmuttelib Hazretin sorumluluğunu üstlenmiş olur. Ama iki yıl sonra Abdulmuttalib de dünyadan göçer.Onun vasiyeti gereğince de, Hz. Ebu Talib kardeşi oğlu Hz. Muhammed (s.a.a)’ın sorumluğunu üstlenir.
İbn-i Abbas’ın naklettiğine göre, Ebu Talib Hz. Peygamber ile öyle ilgileniyordu ki, gece ve gündüz ondan bir an olsun ayrılmıyordu, onu kendi yanında yatırıyor ve onun hakkında kimseye güvenmiyordu.
Hz. Resulullah (s.a.a) on iki yaşında iken Ebu Talib’le birlikte Şam’a yolculuğa çıkarlar. Bu yolculukta Buheyra isminde bir rahiple karşılaşırlar. Buheyra, Hıristiyan alimlerinin en bilginlerindendi. Hz. Peygamber’i görür görmez, O’nun ahir-uz zaman Peygamberi olduğunu hemen anlar ve Ebu Talib’e dönüp şöyle der: “Önceki semavi kitaplarda bu gencin peygamberliğiyle ilgili haber vardır.(13)
Hz. Resulullah (s.a.a), erginlik çağına kadar Hz. Ebu Talib’in evinde kalılar ve ahlak, yiğitlik, halkla geçinmek ve emanete riayet etmek bakımından öyle bir yüce ahlak ve erdemlilik sergilerler ki halk ona “Emin” lakabını takarlar.
Hz. Resulullah (s.a.a) yirmi yaşında iken “Hilf-ul Fodul” antlaşmasına katılmıştır. Bu antlaşma, Beni Haşim, Beni Zühre ve Beni Temim arasında yapılan insani değerleri önemseyen bir anlaşma idi. Bu antlaşma gereğince mazlumların hakları zorbalardan alınacak ve gereken yardımlar onlardan esirgenmeyecekti.
Hz. Hatice asaletli ve serveti olan bir kadındı. Hz. Hatice erkekler vasıtasıyla ticaretle uğraşıyordu. Resulullah,ın doğru konuşan ve emin biri olduğunu öğrenince, Hazrete, kölesi Meysere ile birlikte ticaret yapmak için Şam’a gitmesini ve diğer tacirlerden daha fazla pay almasını önerdi. Hz. Resulullah (s.a.a) Hatice’nin bu önerisini kabul ederek onun malı ile Şam’a doğru yola çıktılar. O memlekette mallarını satıp işlerini bitirdikten sonra Mekke’ye döndüler. Mekke’de de oradan getirdikleri malları satıp öncekilere oranla iki kat veya daha fazla kar elde ettiler. Üstelik Meysere de yol boyunca Resulullah’dan gördüğü hareket ve davranışları Hatice’ye anlattı.
Bunun üzerine, Hatice, birisi vasıtasıyla Resulullah’a şöyle bir mesaj gönderdi: “Ey amca oğlu, aramızda akrabalık bağı olduğundan kavmin arasında yüce şeref ve nesebe sahip bulunduğundan, güvenilir, iyi huylu ve doğru konuşan olduğundan dolayı seninle evlenmeye gönüllüyüm.”
Hatice’nin bu evlenme teklifi öyle bir zamanda oldu ki, Hatice o zamanlar nesep açısından en köklü, şeref ve mal bakımından da bütün kadınların en üstünü idi; herkes onunla evlenmek istiyordu, ama o hiç kimseyi kabul etmiyordu.
Resulullah (s.a.a) Hz. Hatice’nin bu evlenme teklifini kabul ederek amcalarını onu istemeye gönderir ve böylece bu mübarek vuslat gerçekleşmiş olur .
Resulullah (s.a.a) evlendiği zaman yirmi beş yaşında idiler. İbn-i Abbas ve bir grup diğer bilginlerin sözüne göre, Hz. Hatice de yirmi sekiz yaşında idi.
Hz. Peygamber (s.a.a)’in Hz. Hatice ile evlenmesinden ikisi erkek, dördü kız olmak üzere toplam altı çocuğu olmuştur. Erkeklerin isimleri: Kasım ve Tahir; kızların isimleri ise Ümmi Gülüsüm, Rukayye, Zeynep ve Fatıma’dır.
Hatice-i Kübra (a.s) Resulullah (s.a.a) ile ortak yaşantısında çok fedakarlıklar yapmıştır. O, bütün mal ve servetini aziz eşinin ihtiyarına bırakmış ve bütün kadınlardan önce Hz. Resulullah’a iman etmiştir. Resulullah (s.a.a) onun hakkında şöyle buyurmuştur:
“O, insanlar kafir olduğunda bana iman etti, halk beni tekzip ettiğinde o beni tasdik etti, halk beni mahrum bıraktığında o kendi malıyla bana yardımda bulundu.”
Hz. Resulullah’ın yaşantısının en hassas dönemi, 40 yaşına girdiği dönemdir. Zira Hazret bu yaşta Receb’in 27. günü (M. 610) peygamberliğe seçilmiştir.O zamandan itibaren üç yıl boyunca halkı gizlice İslam’a davet etmiştir. Hz. Resulullah’a ilk iman eden Emir-ul Mü’minin Hz. Ali olmuştur. Ondan sonra da Hz. Hatice iman etmiştir.
Bi’setin üçüncü yılında Resulullah (s.a.a), halkı açıkça İslam’a davet etmeye mamur kılındı. Bu emir gereği önce kendi yakınlarını misafirliğe davet edip onlara şöyle buyurdu:
“Allah Teala beni, sizi O’na davet etmeye emretmiştir. İçinizden kim beni tasdik edip, bu işte bana yardımcı olursa, sizin aranızdaki kardeşim, vasim ve halifem olacaktır.”
Teberi’nin yazdığına göre, bu toplantıda Hz. Ali, Peygamber’e yardımcı olacağını ilan eden tek şahıs oldu. Peygamber (s.a.a) de oradakilere şöyle buyurdu:
“Bilin ki, bu şahıs, benim sizin aranızdaki kardeşim, vasim ve halifemdir; onun sözlerini dinleyin ve emirlerine itaat edin.”
Resulullah (s.a.a) akrabalarını İslam’a davet ettikten sonra, halkın da putlarını bırakıp sadece Allah’a ibadet etmelerini istedi. Bu söz onlara çok ağır geldi; az bir grup hariç, hepsi Hazretle düşman olmaya başladılar. O kritik anda, Mekke’nin büyüğü ve Peygamber’in amcası olan Hz. Ebu Talib, kardeşi oğlunun yardımına koştu ve onu yalnız bırakmayacağına dair yemin etti. Gerçekten öyle de yaptı. Hz. Ebu Talib, hayatta olduğu müddetçe Kureyş, Hz. Peygamber’i fazla incitemedi.
Kureyş büyükleri, Hz. Ebu Talib’in varlığıyla Hz. Peygamber’i tam baskı altına alamadıklarını görünce, yeni Müslüman olanları eziyet ve işkence etmeye başladılar. Peygamber (s.a.a), Müslümanların Kureyş’in zulüm ve eziyetinden kurtulmaları için onlara Habeşi’ye hicret etmeleri için izin verdi.
Bi’setin altıncı yılında, Mekke müşrikleri, Peygamber (s.a.a)’i öldürme kararı aldılar. Bu yüzden Hz. Muhammed (s.a.a)’i kendilerine teslim etmedikçe, Beni Haşim’le muamele yapmayacak ve onlardan evlenmeyeceklerine dair kendi aralarında bir antlaşma imzaladılar. Bu antlaşmayı bir deri sayfaya yazıp Ka’be’nin duvarına astılar. Beni Haşim de canlarını korumak için Peygamber (s.a.a) ile “Şi’b-i Ebu Talib” deresine sığındılar; üç yıl boyunca orada kaldılar. Üç yıl sonra Allah Teala Peygamberine, antlaşmayı “Allah” lafzı hariç, karıncaların yediğini haber verdi. Hz. Ebu Talib bu haberi Kureyşlilere iletti ve onlara; “Eğer Muhammed’in söyledikleri doğru çıkarsa ne yaparsınız?” diye sordu. Onlar da: “Artık el çekeriz” dediler. Kureyşliler Ka’be’ye gidip oraya astıkları antlaşmanın “Allah” lafzı hariç karıncalar tarafından yenildiğini görünce, kendi antlaşmalarından vazgeçtiler. Bi’setin onuncu yılında vuku bulan bu olay neticesinde Mekke halkından bir çok kimseler İslamiyet’i kabul ettiler. Böylece Beni Haşim Şi’bi Ebu Talib’den dışarı çıkabildi.
Peygamber (s.a.a) bi’setin onuncu yılında iki büyük yardımcısı olan Hz. Ebu Talib ve Hz. Hatice’yi kaybetti, bu iki büyük şahsiyetin ölümü Hazrete çok ağır geldi, bundan dolayı o yılın ismini “Hüzün Yılı” koydu.
İmam Zeyn’ul- Abidin (a.s) şöyle buyurmuştur:
“Resulullah (s.a.a), Ebu Talib ve Hatice’yi kaybettiğinde artık Mekke’de kalması güçleşmişti… Allah Teala bundan dolayı Hz. Peygamberin, Mekke’de yardımcısı olmadığından orayı terk edip Medine’ye doğru hareket etmesini emretti”
Hz. Ebu Talib dünyadan göçtükten sonra Kureyşin peygambere eziyeti gittikçe fazlalaştı, Hazrete defalarca ihanet edip O’nun canına kıymak istediler.

Mekke müşrikleri, bi’setin on üçüncü yılı “Dar’un Nedve” denilen bir yerde toplanıp Hz. Peygamberi öldürme kararı aldılar. Bu karara göre çeşitli kabilelerden oluşan gençler hep birlikte Hazrete saldıracak ve kimin tarafından öldürüldüğü bilinmeyecekti.
Hz. Peygamber (s.a.a), İlahi vahiyle bu komplodan haberdar oldu ve geceleyin Mekke’den ayrılarak Medine’ye doğru yola çıktı. Emir’ul- Mü’minin Hz. Ali de Peygamber (s.a.a)’in canını korumak için O’nun yatağında yattı.
Peygamber (s.a.a), Rabi-ul Evvel ayının ilk günü Mekke’den ayrıldı ve aynı ayın on ikinci günü Medine’nin yakınlarında olan “Kuba” denilen yere vardı ve orada yaklaşık on gün Hz. Ali’yi bekledi.
Bu müddet içerişinde de Kuba camisini yaptırdı. Daha sonra Hz. Ali’nin gelmesiyle Medine’ye teşrif buyurdular .
Hz. Peygamber’in hicreti ardından Mekke Müslümanları da yavaş-yavaş Medine’ye hicret etmeye başladılar. Peygamber (s.a.a), Muhacir ve Ensar (Medine halkı) arasındaki samimiyet bağını güçlendirmek için onların aralarında kardeşlik bağı oluşturdu.
Peygamber (s.a.a), bu teşebbüsü ile Medine’de İslami bir toplum oluşturmuş ve Muhacirlere yardım için de uygun bir zemin hazırlamıştı.
Bu küçük İslam toplumunun kuruluşundan daha on dokuz ay geçmemişken Müslümanlarla Mekke müşrikleri arasında savaş ateşi tutuştu. İlk önemli savaş Bedir savaşı idi, onun peşi sıra Uhud, Handek, Hayber,Tebuk vb….savaşlar da vuku buldu.
Peygamber (s.a.a)’in savaşları iki çeşittir; birincisi, kendisinin katıldığı savaşlardır, bu savaşlara “Gazve” denilir. Diğeri ise kendisinin katılmadığı savaşlardır, bu savaşlara da “Seriyye” deniliyor. Gazvelerin sayısının 28, seriyyelerin sayısının ise 38 tane olduğunu söylemişlerdir.  Bunca savaş, dokuz yıldan az bir zamanda vuku bulmuştur.
Bu gazve ve seriyyeler, Müslümanların Hicaz topraklarında azamet ve güçlerinin aşikar olmasına ve bir çok Arap kabilelerinin Hz. Peygamberle barış antlaşmaları imzalamalarına sebep oldu.
Bu antlaşmaların en önemlisi, Hudeybiye antlaşması idi. Hz. Peygamber bu antlaşmayı, hicretin altıncı yılında Mekke müşrikleriyle yaptı. Bu antlaşma, Hicaz toprağında nispi bir emniyet ve huzurun oluşmasına yol açtı ve diğer topraklarda da İslam’ın yayılmasına ortam hazırladı.
Peygamber (s.a.a), hicretin yedinci yılında İslam’ın geniş bir şekilde yayılmasını sağlamak için bir çok mektuplar yazmış ve bu mektupları İran, Rum, Habeş, Mısır, Yemame, Bahreyn vb. ülkelerin kıralı ve padişahlarına göndererek kendi mesajını onlara iletmiştir.  Hazret bu mektuplarda onları İslam’a davet ediyordu. Bu vesileyle Hz. Peygamber’in cihanı risaleti dünyanın her tarafına bildirilmiş ve böylece İslam’ın mesajı uzak memleketlere de ulaşma imkanını bulmuştur.
Hicretin sekizinci yılının Ramazan ayında Mekke şehri Peygamber tarafından fethedildi. Resulullah (s.a.a) ordusuyla birlikte savaşmaksızın Mekke şehrine girdi, ilk teşebbüsünde Mekke halkının hepsini affetti ve Kabe’de bulunan üç yüz altmış putu oradan temizledi ve sonra minbere çıkıp şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Allah Teala cahiliyye tekebbürünü ve atalarla övünmeyi sizin aranızdan temizledi. Bilin ki siz Adem’densiniz, Adem de balçıktandır. Bilin ki, Allah’ın en iyi kulları O’ndan korkan ve günah işlemeyendir.”
Resulullah (s.a.a), Mekke’de kısa bir müddet kaldıktan sonra Medine’ye doğru hareket etti. Bir kaç aydan sonra, Rum ordusunun İslam ülkelerine saldırıp o topraklarda ilerlemeyi amaçladıklarını öğrendi. Hazret bu haberi öğrenir öğrenmez İslam ordusunun, Rum ordusuna karşı koymak için Şam sınırlarına doğru hareket etmelerini emretti, kendisi de ordunun komutanlığını üzerine aldı. Uzun bir mesafeyi kat ettikten sonra, Hicretin dokuzuncu yılının Şaban ayında Şam sınırında bulunan Tebuk topraklarına ulaştılar. Ama Rumlulardan hiçbir eser yoktu. Çünkü Rum ordusu, Hz. Peygamber’in komutanlığındaki İslam’ın güçlü ordusunun hareketinden haberdar olmuş ve Müslümanlar karşısında yenilgiye uğramak korkusundan aldıkları kararlarından vazgeçmişlerdi.
Resulullah (s.a.a) düşman tehlikesinin olmadığını görünce, ordunun Medine’ye dönmesini emretti. “Tebuk” ismiyle meşhur olan bu gazve, Hz. Peygamber’in en son gazvesi sayılmaktadır.
Hz. Peygamber (s.a.a)’in Hicaz topraklarındaki en fazla muvaffakiyet elde ettiği yıl, hicretin dokuzuncu yılıdır. Çünkü o yılın hac merasiminde müşriklerden beraat ilan edildi.Bu önemli mesele, Kurban Bayramında Emir’ul- Mü’minin Hz. Ali (a.s) vasıtasıyla düşmanlara duyuruldu ve onlara, İslam’a karşı tavırlarını belirlemeleri için dört ay mühlet verildi. Bu beraatın ilanı neticesinde çeşitli kabilelerin elçileri Medine’ye doğru akın etmeye başladılar. Hepsi Hz. Peygamber’in huzuruna gelip İslam’ı kabul ettiklerini veya İslam’ın sığınağında yaşamaları için cizye ödemeye hazır olduklarını ilan ettiler.
O yıl çok fazla elçinin Medine’ye akın etmesinden dolayı o yıla “Amm’ul- Vefud” (elçiler yılı) ismini vermişlerdir. Böylece puta tapma adet ve geleneği Hicaz toprağından silinmiş ve yerine tevhit dini yerleşmiştir.
Resulullah (s.a.a), hicretin onuncu yılında hac amellerini yapmak için Mekke’ye yolculuk yapmaya hazırlandı. Müslümanlar da bu haberi duyunca, hac amellerini doğru bir şekilde kamil olarak öğrenmek için yolculuğa hazırlandılar. Resulullah (s.a.a) Zilkade ayının sonuna dört gün kala Medine’den ayrıldı, Zilhacce’nin dördüncü günü ise Mekke’ye vardı.Hac amellerini yaptıktan sonra Müslümanlarla birlikte o şehirden ayrıldı ve Medine’ye doğru yola koyuldu. Yüz yirmi bin civarında olan hac kervanı “Cuhfe” denilen yere yetiştiğinde, Hz. Peygamber tarafından kervanın durdurulması emredildi. Hazret namazını kıldıktan sonra Gadir-i Hum kenarında bir hutbe okudu sonra Hz. Ali’nin elinden tutarak yüksek bir sesle şöyle buyurdu:
“Ben kimin mevlası (efendisi) isem Ali de onun mevlasıdır. Allahım, ona yardım edene sen de yardım et, onu yalnız bırakını sen de yalnız koy…”
Bu vakıa, Zilhacce’nin on sekizinci günü vuku buldu. Hz. Peygamber’in halife tayin etme işi bir kaç defa çeşitli yerlerde tekrarlanmıştır.
Hz. Peygamber (s.a.a) Haccet’ul- Veda yolculuğundan sonra, ömrünün son günlerini yaşıyordu, nihayet hicretin on birinci yılı Sefer ayının yirmi sekizinde fani dünyadan ayrılıp ebedi yurda göç etti.
Peygamber (s.a.a)’in Hatice’den altı çocuğu vardı, onların isimlerini daha önce zikrettik. Mariye’den de İbrahim isminde bir oğlu vardı. Hazretin, Fatıma (a.s) hariç bütün evlatları kendi hayatı döneminde vefat ettiler. Hz. Peygamber’in nesli, Hz. Fatıma’dan devam etti.

B)PEYGAMBER EFENDİMİZİN SÜNNETİ
Sünnet, Arap dilinde iyi olsun kötü olsun gidilen veya benimsenen yol anlamına gelir. Istılahta ise, Hz. Peygamber’in Kur’ân dışındaki söz, fiil ve takriri anlamında kullanılır. Hz. Peygamber mü’minler için her alanda bağlayıcıdır: ”Peygambere itâat eden, Allah’a itâat etmiş olur” (en-Nisâ, 4/80). Hz. Peygamber mü’minler için ahlâken veya hukuken en güzel ve vazgeçilmez tek örnektir.
Hadis olarak da adlandırılan sünnet, Hz. Peygamber’in çeşitli vesilelerle söylediği sözlerdir. Meselâ: “Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur ” (İbn Mâce, Ahkâm, 13) ve “Ameller niyetlere göredir” (Buhâri, Bedu’l- Vahy, I) hadisleri böyledir.
Fiilî sünnet ise, Hz. Peygamber’in şekil ve şartlar ile namaz ve hacc ibadetlerinin yerine getirilmesi, muhâkeme usûlü alanında bir ahit ve yemin ile hüküm vermesi gibi işlerdir. Hz. Peygamber, “Ben namazı nasıl kılıyorsam siz de öyle kılın” buyurarak (Buhâri, Ezan 18, Edeb, 27) yol göstermiştir.
Takriri sünnet, Hz. Peygamber’in sahâbenin yaptığı bazı işlere olumlu ya da olumsuz bir müdahalede bulunmaması veya o işi tasvip ettiğini belirtmesidir (Abdulvahhab Hallaf, İslâm Hukuk Felsefesi, Çev: Hüseyin Atay, 181-182). Su bulamadığından teyemmümle namaz kılan bir sahâbînin namazdan sonra su bulduğu halde namazı iâde etmemesin Rasûlullah’ın tasvibi gibi.
Sünnet, Kur’ân’ın mücmelini beyân etmesi, müşkilini açıklaması, mutlakını kayıtlaması ve onda olmayan bazı hükümleri belirtmesi açısından Kur’ân’dan sonra ikinci teşrî’ kaynağı olarak yer alır. Sünnet, Kur’ân’da olmayan bazı hükümleri getirmesiyle de, bir yönden müstakil bir teşrî’ kaynağıdır. Kur’ân’ın çizdiği genel çerçeve ve ilkelerin dışına çıkmadan onun açıklayıcısı olması bakımından da Kur’ân’a tâbi sayılır. Her iki yönüyle de sünnetin hüccet olması, bazı âlimler tarafından dinî bir zaruret olarak ifade edilmiştir. Ancak hemen belirtelim ki, yasamaya kaynak teşkil edebilecek sünnet, belirli şartları taşıyan sahih sünnettir. Sünnet Kur’ân’a nisbetle ikinci derecede bir teşrî’ kaynağı olmakla beraber, sünnete başvurmadan Kur’ân’ı anlamak pek mümkün gözükmemektedir.
İmam Şâfii sünneti üç grupta ele alır. Birincisi, Allah’ın Kur’ân’da zikrettiği bir hususu benzer bir ifadeyle Hz. Peygamber’in de belirtmesi; ikincisi, Allah’ın çok kısa ve özlü bir şekilde bildirdiği bir âyetle neyin kastedildiğini Hz. Peygamber’in açıklamasıdır. Bu iki çeşit sünnet hakkında İslâm hukukçuları arasında ihtilâf yoktur. Üçüncüsü ise, hakkında Kur’ân’da hiçbir hüküm bulunmayan bir konuyu Hz. Peygamber’in uygulamaya koymasıdır. Bu sünnet çeşidi hakkında genelde iki görüş mevcuttur. Bir kısım müctehid Hz. Peygamber’in bağımsız bir yasama yetkisine sahip olduğunu, dolayısıyla Kur’ân’da sözkonusu edilmeyen konularda hüküm koyabileceğini ileri sürmüşler; bir kısmı da Hz. Peygamber’e böyle bir yetki vermeyip onun tatbiki olan herşeyin Kur’ân’da bir aslı bulunduğunu ileri sürmüşlerdir (Şafii, Risale, s.91-92). Sünnet, Kur’ân’ın tefsiridir. “Namazı kılın” buyruğunu sünnet olmadan anlamak ve tatbik etmek mümkün değildir. Rasûlullah namazı nasıl kılmışsa, müslümanlar da ona uyarak kılmışlardır (Ahmed b. Hanbel, V, 53).
Sünnetin hadisle aynı manada kullanılabilir. Hadisler, birtakım kısımlara ayrılır (Bk. Hadis). Sahih hadisler, bütün ümmet için bağlayıcıdır, hüküm kaynağıdır. Bunlar reddedilemezler. Nur sûresinin altmışüçüncü âyeti bunu bize bildirmektedir: “Öyle değil. Rabbine andolsun ki, onlar aralarında kimi oraya, kimi buraya çekiştirip durdukları şeylerde seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiç sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça îman etmiş olmazlar” (en-Nur, 24/63). Kur’ân’ın bütün delilleri, Rasûlullah’ın bütün hükümleri, emir ve nehiyleri eştir (Şâtibî, el-Muvâfakat, I, 14). Sünnet kaynak olmasaydı, meselâ “Kur’âniyyun” fırkası gibi sadece Kur’ân kaynak alınsaydı, onların yaptığı gibi İsra sûresinin 78. âyetine istinaden günde iki rekât namaz kılınması gerekecekti. Oysa bu, küfürdür (İbn Hazm, el-İhkâm fi Usûli’l-Ahkâm, II, 80). Zahiri mezhebinin en büyük müctehidi İbn Hazm, sünnet hakkında “O, kendi hevasından söylemez. O, ancak kendisine gönderilen bir vahiydir” (en-Necm, 53/3, 4) âyetini zikrettikten sonra şöyle der: “Buna göre Allah’ın peygamberine göndermiş olduğu vahyi ikiye ayırabiliriz: Vahy-i Metlüvv (tilâvet edilen vahiy) ki, bu, icazkâr bir üslûba sahip olan kitab (Kur’ân)dır. Vahy-i Mervi (rivâyet olunan vahiy) ki, bu, icazkâr üslûba sahip olmadığı gibi metlüvv de değildir. Menkul olduğu halde kitap halinde rivâyet edilmemiştir. Fakat makru’ (okunmuş)dur. Yani bu Peygamber’den vârid olan haber olup Allahu Teâlâ’nın muradını açıklayıcı mâhiyettedir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu hususta şöyle buyurulmuştur: “… Tâ ki insanlara kendilerine indirileni açıkça anlatasın.” Buna göre Allahu Teâlâ nasıl vahyin birinci kısmını teşkil eden Kur’ân’a itâât etmemizi emretmişse, vahyin bu ikinci kısmına da itâat etmemizi emretmiştir. Bunlar arasında hiçbir fark yoktur” (Muhammed Ebû Zehra, İslâm ‘da Fıkhı Mezhepler Tarihi, Çev: Abdulkadir Şener, Ankara 1969, s.83).
Cumhur ulemâ sika râvinin rivâyet ettiği ahad haberin hüccet olduğunu ve onunla amel etmek gerektiğini söylemiştir. Hadislerin çoğu hasen lizâtihidir ve onu kabul etmek kaçınılmazdır. Zayıf hadis ise kesinlikle kaynak olamamaktadır.
Sünnet derken, bunun, fıkıhta hadislerin kısımlara ayrılarak hükümlerin çıkarıldığı bir kaynak olması anlaşılır. Yani râvîlere göre mütevâtir, meşhur, ahad diye ayrılan ve ahad hadislerin de sahih, hasen, zayıf diye kısımlara ayrılması hâdisesinde de ihtilâf olup, bu konu mezheplerin ayrılmasında bir başka ihtilâf noktasıdır.
Mütevâtir sünnetler, “Bana yalan yere bir şeyi isnad eden ateşte oturacağı yere hazırlansın” hadisi gibi, büyük bir cemaatçe işitilen ve her asırda binlerce zevât tarafından rivâyet edilegelen yalan üzerine ittifak mümkün olmayan rivâyetlerdir. Namaz rek’atlarına dâir haberler bu nevidendir. Bunlar asl’dır.
Meşhur sünnetler, Rasûlullah’tan birkaç zatın rivâyet ettiği, ikinci ve üçüncü hicrî asırlardan beri tevâtüren nakledilen haberlerdir. “Ameller niyetlere göredir” gibi. Bunları reddetmek fâsıklıktır.
Haber-i ahad, bir zatın diğerinden veya bir cemaatten, bir cemaatin bir râviden rivâyet ettiği sünnettir. Tevâtür derecesinde olmayan râvilerin, iki üç zatın naklettiği sünnet de böyledir. Bunun inkârı bid’at’tır.
Mezheplerin sünnet târifinde farklılıklar vardır:
Hanefi mezhebi müctehidlerinden es-Serahsı şöyle der: “Bize göre sünnetten murad hukukî açıdan Hz. Peygamber ve ondan sonra sahâbenin yaptıklarıdır” (Usûlu’s-Serahsı, I, 113). İmam Şâfii ise, (ö.204/819) sünneti yalnızca Hz. Peygamber’in sünneti olarak alır. Sahâbenin sünneti, Hz. Peygamber’in itikad, ibadet, ahkâm esaslarıyla ilgili olarak Kur’ân dışındaki söz, hareket, davranışları, takrirleri, tasdikleri, örfleri, va’zettiği esaslar, koyduğu ilkelerdir. Sahâbe ve Tâbim, herhangi bir konuda tatbik edecekleri şeyde “Hz. Peygamber nasıl yaptı?” diye sormuşlardır. Sünnet anlayışı, üçüncü halife Hz. Osman zamanında fitnelerin çıkmasıyla değişime uğradı, bid’atler dine karıştı; sünnetten uzaklaşıldı. Tâbimin büyük âlimleri Kur’ân’da geçen (el-Bakara, 2/151, 231; Âlu İmrân, 3/164; en-Nisâ, 4/113; Cumâ, 62/2; Ahzâb, 33/34) ‘hikmet’ kavramını ‘sünnet’ şeklinde anlamışlardır. İmam Şâfii de bu görüştedir. Kendisine kitapla birlikte onun bir benzerinin verildiğini söyleyen Hz. Peygamber’in (Müsned, IV, 134) sünneti böylece zikr, hikmet, misl olmaktadır. Rivâyetlere göre Cebrail (a.s.) vahyi getirirken, onun açıklamasını (sünneti) de getirdi (Câmiu’l-Beyâni’l-İlim, II, 34). Hem Kur’an’ı hem de sünneti indiriyor, Hz. Peygamber’e öğretiyordu. Sünnet, İslâm toplumunun ve islâm devletinin oluşmasında âmil olan en mühim faktördü. Sahâbe, bu sünneti, gelecek nesillere kalması için aktardı ve “hadis” bir bakıma böyle doğdu. Ancak ashâb hadis rivâyetinde çok titiz davranmasına karşılık, tedvin asrında sapık akımlar ve İslâm düşmanlârı hâdis uydurdular. İhtilâflı meselelerde kendi görüşlerini destekler mâhiyette hadis uyduruldu. İbn Haldun, Ebû Hanife’nin sıhhati kesin kabul ettiği hadis sayısının 17 olduğunu yazmıştır. Hadis ehli bu durum karşısında hadis tenkidine yöneldi ve hadis usûlu geliştirildi. Ehli sünnet, Şia’nın Hz. Ali hakkındaki rivâyetlerini cerh edip sahih kabul etmezken Abdullah b. Mes’ud’un rivâyetlerini esas almış, Şia da ehl-i beyt hakkındaki rivâyetlerde taassuba düşmüştür.

Cerh ve ta’dil * ilminde bu yüzden fıkıhçılardan ayrı yöntemler meydana gelmiş, hükümlerin fer’î olanlarında bu açığa çıkmıştır. Katâde, İbn İshak’ı överken. Nesaî onun kuvvetli olmadığını; Dârekutnî ise onun sözüyle delil getirilemeyeceğini söyler. İmam Mâlik de aynı şahsın yalancı olduğuna şehâdet eder. Öte yandan ikinci yüzyılda ehli hadis okulu ile ehli rey okulu arasında şiddetli münâkaşalar oldu (Geniş bilgi için bk. Şâtibî, el-Muvafakat; Gazalı, el-Mustasfa; İbn Kayyım, İ’lâmu’l-Muvakkıîn).
Ebû Hanife ile İmam Mâlik, kesin bir delile aykırı olmayan haber-i vâhidi delil olarak kullanırken; Şâfii, sıhhat şartlarını taşıyan haber-i vâhidi kabul eder. Hanefilere göre bu haberler şâz’dır, reddedilmesi gerekir.
İmam Şâfii, sünnetin ancak sünnetle neshini câiz bulur (er-Risâle, 89). Gazzâlî, Kur’ân ile sünnetin, sünnetle de Kur’ân’ın neshini kabul eder. “Her ikisi de vahiydir, dolayısıyla birbirlerini neshedebilirler” der (el-Mustasfa, Bulak 1 322, 1, s.124). Cumhur ise, Kitab; Kitab’ı ve sünneti; sünnet sünneti ve mütevâtir sünnet kitabı nesheder görüşündedir. Hadisler tâbiîn devrinde toplanmış ve yazılmış, daha sonraları fıkıh kitaplarındaki bölüm adlarına göre tertip ve tasnif edilmiş, İmam Mâlik Muvatta’ını, Ahmed b. Hanbel Müsned’i yazmış, Kütüb-i Sitte* adı verilen hadis mecmuâları ortaya çıkmıştır.

28

Şubat
2013

Kur’an’ın muhtevası özet

Yazar: arafat  |  Kategori: KUR’AN-I KERİM  |  Yorum: Yok   |  260 Kez Okundu


1- İtikad: Kur’an’ın kapsadığı konuların başında gelir.
2- İbadetler: Müslümanların yapmakla yükümlü bulundukları ibadetler Kur’an’da yer alır.
3- Muamelat: Kur’an bir toplumun devamını sağlayan ve toplumu fertlerinin aralarındaki ilişkileri düzenleyen bir takım hükümleri kapsar.
4- Ukubat: Toplumun düzenini bozan, insanın haklarını ve yasakları çiğneyen kimseler cezayı hak edecekleri için Kur’an bu konudaki hükümleri de kapsamaktadır.
5- Ahlak: Kur’an kişilerin dünya ve ahiret mutluluğunun sağlanmasına yardımcı olmak üzere onların uyması gerekli ahlaki kuralları vaz eder.
6- Nasihat ve Tavsiyeler: İnsanlara emir ve yasakları konusunda duyarlı olmalarını, nefislerine esir düşmemelerini, dünyayı ahirete tercih etmemelerini, dünyada imtihana çekildiklerini hatırlatan, çeşitli tehlikelerden koruyan çeşitli nasihatler ve tavsiyeler de Kur’an’ın içerdiği konular arasındadır.
7- Vaad ve Vaid: İman eden ve salih amel işleyen mü’minlerin cennetle mükafatlandırılacağını, isyan edip, inkar edenlerin ise cehenneme atılacaklarını haber veren pek çok ayet-i kerime vardır.
8- İlmi Gerçekler: Kur’an, insanlığa gerekli olan ilmi gerçeklerin ve tabiat kanunlarının ilham kaynağını teşkil eden ayetleri de kapsamaktadır.
9- Kıssalar: K. Kerim önceki ümmetler ve peygamberlerin hayatından da söz eder.
10. Dua: İnsan yapacağı işlerde sürekli Allah’ın yardımına muhtaç olduğu için Kur’an’da çeşitli dualar da yer almıştır.

27

Şubat
2013

Öğretmenlik Alan Bilgisi %80 (40 Soru)/Eğitimi %20(10 Soru)

Yazar: arafat  |  Kategori: GENEL KÜLTÜR  |  Yorum: Yok   |  283 Kez Okundu

1.Alan Bilgisi testi: %80
a)Hz.MuhammedinHayatı ve sünneti:%12
b)Kuran-ı Kerimin Muhtvasını anlama:%12
c)Temel Dini Bilgiler:%16
d)İslam Ahlakı,estetiğive felsefesi:%12
e)Günümüz Türkiyesindeki İslam mezhep ve yorumları:%4
f)Din Bilimleri(Dinsosyolojisi,Din psikolojisi,Dinler tarihi,Dineğitimi,Din felsefesi):%24
2-Alan Eğitimi Testi:%20
Not:Alan BilgisiTesti:40 Soru,Alan Eğitimi testi:10 soru

İLK  SORU ve İLK CEVAP
1.Sahih adlı hadis eseri aşağıdaki Kütüb-i Sitte müelliflerinden hangisine aittir?
A) Müslim İbnu’l Haccâc el Kuşeyri
B) Ebu Abdurrahman Ahmet İbn-i Şuayb en Nesâî
C) Ebu Davud Süleyman İbn’ul Eş’as
D) Ebu İsa Muhammed İbn-i İsa et Tirmizi
E) Ebu Abdillah Muhammed İbn-i Yezid İbn-i Abdillah İbn-i Mâce

Cevap:A Sıkkı

27

Şubat
2013

Kütüb-i Sitte Eserleri ve Müellifleri

Yazar: arafat  |  Kategori: HADİS  |  Yorum: Yok   |  2.155 Kez Okundu

1-Sahih-i Buhari ( el-Câmiu’s Sahîhu’l-Müsnedü’l-Muhtasar min Umûri Rasûlillahi (s.a.s) ve Sünenihi ve Eyyâmih)Muhammed b. İsmail el-Buhârî (V. H. 256/870), el-Câmiu’s-Sahih.
2-Sahih-i Müslim( el-Camiu’l-Müsnedü’s-Sahîh):Müslim b. el-Haccâc el-Kuşeyrî en-Neysâbûri (V. H. 261/875), el-Câmiu’s-Sahîh.
3-Sünen-i Nesai :Ebû Abdurrahman Ahmed b. Şuayb en-Neseî (V. H. 303/915-916), es-Sünenu’l-Kübrâ.
4-Sünen-i Tirmizi :Ebû İsa et-Tirmizî, Sünenû Tirmizî.
5-Sünen-i Ebu Davud : Ebû Dâvud Süleyman b. el-Eş’as es-Sicistânî (V. H. 275/888), Sünenû Ebî Dâvud.
6-Sünen-i İbn Mace :Ebû Abdullah Muhammed b. el-Kazvinî (V. H. 275/888), İbn Mâce di¬ye meşhur olmuştur. Eseri Sunenû İbn Mâce.
Hz. Peygamber’in hadislerini toplayan meşhur eserlerden altısına verilen isimdir. Kütüb-i Sitte diye anılan bu eserler şunlardır: Buhârî (ö. 256/869) ve Müslim (ö. 216/831)’in el-Câmi’u's-Sahih’i, Ebû Dâvûd (ö. 275/888), Nesâî (ö. 303/915), Tirmizî (ö. 279/892) ve İbn Mâce (V. 273/886)’ nin es-Sünen’leri. (1)
Buharî ve Müslim’in sahihlerine “iki sahih hadis kitabı” anlamında kullanılan bir usul-u hadis terimi. SAHÎHAYN:
Kur’ân-ı kerîmden sonra, doğru oldukları, bütün İslâm âlimleri tarafından tasdîk edilmiş olan altı hadîs kitâbından Sahîh-i Buhârî ile Sahîh-i Müslim’in ikisine birden verilen isim.
Sünen-i Erba’a, dört sünen demektir. Bu tabirle Kütüb-i Sitte’nin Buhârî ve Müslim dışındaki kitapları kastedilir.
Kaynak:
1-DİB,Dini Kavramlar Sözlüğü.
2-Hadis Usul-ü

27

Şubat
2013

Kütüb i Tis’a

Yazar: arafat  |  Kategori: HADİS  |  Yorum: Yok   |  425 Kez Okundu

Kütüb i Tis’a :İslam ilmi dünyasında sağlam bir hadis kaynağı olan Kütüb-i Sitteye üç eser ilavesiyle anılan meşhur dokuz hadis kitabına verilen ortak isimdir.
1.Buhârî (ö. 256/869).
2.Müslim (ö. 216/831)’in el-Câmi’u's-Sahih’i.
3. Ebû Dâvûd (ö. 275/888)
4.Nesâî (ö. 303/915)
5.Tirmizî (ö. 279/892)
6.İbn Mâce (V. 273/886)’ nin es-Sünen’leri.
7. Darimi (ö. 255/868)’nin es-Sünen’i.
8. İmam Malik (ö. 179/795)’in Muvatta’ı.
9. Ahmed ibni Hanbel (ö. 241/855)’in el-Müsnedi’dir.

27

Şubat
2013

Yedi kraat(Kıraat-ı Seba) /Kıraat-ı Aşere yi (On kıraat)

Yazar: arafat  |  Kategori: KUR’AN-I KERİM  |  Yorum: Yok   |  656 Kez Okundu

Hicri 3. asırda Ebu Bekr b. Mücahid ( öl. 324 / 935 ) yedi kıraat imamının kıraatlarını bir araya toplayarak السبع كتاب ( kitab’us-Seb’a) isimli eseri ile kıraatlar yediye tahsis edilmiştir. Sonra halk onun bu tasnifine uymaya başlamış ve böylece “kıraatı seb’a” konusunda ümmetin icmaı meydana gelmiştir. Sonra kıraatlar, okuyucularına nisbet edilerek örneğin; Naf’inin okuyuşuna, Naf’i kıraatı denmiş ve okuyan imamın adıyla anılmaya başlanmıştır. İbn mücâhid’e kadar kıraatlerin sayısı konusunda belli bir tercih ve sınırlamaya gidilmeyip, kıraatin sıhhati için ileri sü¬rülen üç temel şartı taşıyanlar sahih olarak kabul edilmiştir. ibn mücâhid’in tasnifine göre Yedi kraat(kraat-ı seba)
Mekke’de Abdullah b. Kesir ( öl. 120/ 737 )
Medine’de Nafi’ (öl.169/ 785)
Şam’da İbn Amir ( öl. 118 / 736 )
Basra’da Ebu Amr ( öl. 154 /770)
Kufe’de. Hamza ( öl. 156 / 773 ), Kisai ( öl. 189 /805 ) ve Asım ( öl. 128 /745 ) hazretleridir.

Yedili kıraat tasnifini her ne kadar ibn mücâhid ortaya koy¬muş ise de onu yüz yıllar boyunca eğitimin bir parçası haline ge¬tirerek tüm dünyaya yayan endülüslü âlimler olmuştur. İbnu Mücahid’den sonra, halk onun bu Seb’a tasnifine uymuştur. Ancak Muhakkıkinden olan zevat bu yedi imama sonradan bazı imamlar daha katmışlardır. Mesela İmam el-Beğavi (510 / 1116), Tefsirinde bu yediye şu üç imamı da ilave ederek bugünkü kraat-ı aşere yi (On kraat) oluşturmuştur.
1. Ebu Ca’fer Yezid b. El-Ka’ka’ ( 130 / 747 )
2. Ya’kub el-Hadrami ( öl. 205 / 820 )
3. Halef b. Hişam b. Saleb ( öl. 229 / 843)

27

Şubat
2013

Kıraatla İlgili Temel Terimler (kıraat, rivayet, tarik vb )

Yazar: arafat  |  Kategori: KUR’AN-I KERİM  |  Yorum: Yok   |  359 Kez Okundu

Harf :D aha çok ilk dönemlere ait bir tercihtir. şa¬hıslara nispet edilerek “harf-i fülân” denildiğinde onun kıraati ve okuyuşu kastedilmektedir
Kıraat ilmi:Kur’an’ın kelimelerinin eda keyfiyetlerini ve ihtilaflarını, nakledenlere nisbet ederek bilmektir. ِ
Tarifde geçen ihtilaflar; ya imam ihtilafı, ya ravi ya da ravinin ravisinin ihtilafı şeklinde olur.
Kıraat: İmamın, rivayet ve tariklerinin ittifak ettiği, diğer imamlardan farklı okuyuşuna denir. Yani ihtilaf, raviler ve ravilerin ravileri arasındaki okuyuşta değilde imamlar arasında olan okuyuşta olur.
Kari:Lügatta, okuyucu ve okuyan anlamına gelir.
Mukri:Nazari bilgilerle beraber kıraatı müşafehe yoluyla (ağızdan) rivayet eden kıraat âlimine denir. Eğer bir kimse kıraatı müşafehe ile değilde yanlızca nazari bilgilere dayalı ise bu onun mukrî olması için yeterli değildir.
Kurra: Kari, kelimesinin çoğuludur.Yedi ya da on kıratın kendilerine nisbet edildiği imamlara denir.
Kur’anın tamamını ezberleyen ve ondaki kıratlara hakkıyla vakıf olan kimselere de kurra ismi verilmektedir.
Ravi: On veya on dört imama nispet edilen kıraatlerden biri¬ni veya birkaçını o kıraatin imamından doğrudan veyavasıtalı olarak alan kimse için râvî terimi kullanılırken râvîye nispet edi¬len kıraate de rivayet denir. böyle oluncakıraat imamlarından her birinin çok sayıda râvîsinin bulunması kaçınılmazdır. Ancak kıraat rivayetlerininakleden ve eğitim maksatlı hazırlanan kitaplarda her imam için ikişer râvî ye yer verilmesi gelenek halini almıştır.
Tarik: Ravilerin ravilerinin arasındaki ihtilaflara denilmektedir.Diğer bir ifade ile Ravilerden sonra gelenlerinihtilaflarına denilmektedir. (âsim kıraatinin hafs rivayetinin ubeyd b. es-sabbâh tarîki gibi).
Vecih:İmam, ravi ve ravinin ravisi (Tarik) dışında karinin tahyirine ( okuyucunun tercihi) bırakılmış okuyuşlaravecih denir.

27

Şubat
2013

İnfiradat-ı Hafs-ı kufi

Yazar: arafat  |  Kategori: KUR’AN-I KERİM  |  Yorum: Yok   |  462 Kez Okundu

Hafsın tek vechi olan kelimeler:

Hafs, Kur’an-ı kerim kelime ve harflerinin ekserisini bir vecih olarak eda ve rivayet etmiştir. Bir vecih olarak rivayet ettiklerinin içinde azda olsa dikkat isteyen bir takım vecihler vardır. Bunlar hafs rivayeti içerisinde görülen ender rivayetlerdir.Hafs, hocası Asım’dan rivayrt ettiği bu vecihlerle, diğer kurra ve ravilerin kıraat ve rivayetlerinden ayrılmış ve muhalif olduğu için bunlara “İnfiradat-ı Hafs-ı kufi” denir.

1. İmale: kıratta, fetha harekeyi kesreye, elif’i ya harfine doğru meyletmek demektir. Hud suresi 41. ayette مَجْرٰۭۙيهَا lafzını hafs imale ile okur.
2.Teshil:İkinci hemzeyi, hemze ile elif arasında okumaya denir. Fussilet suresi 44. ayette ءَاَۭۘعْجَمِيٌّ lafzındaki ikinci hemzeyi Hafs teshil ile okur.
3. ihtilas: kıraatta, ihtilas harekede ve zamirde olmak üzere iki kısımdır.
a) Hareke ihtilasında, sesin üçte birini hazfedip üçte ikisini ibka etmektir.
b)Zamir ihtilasında ise sesin tamamı ibka edilip; meddi tabi-i miktarında okunan zamir’in, meddi tabi-i miktarı
uzatılmamasıdır.Hafs, Zümer suresi 7.ayette يَرْضَهُ۬ lafzındaki zamiri uzatılmaksızın (İhtilasla)okur.
4.Ha-i kinaye: Müfred müzekker gaib zamiri olan ha ( -ﮫ ) dır. Hafs, Kur’an’da bu zamiri iki yerde diğer kıraat imamlarından farklı olarak zamme ile, bir yerde de umumi kural dışında sıla ile (uzatarak) okur.
a) Kehf suresi 63. ayette وَمَآ اَنْسَان۪يهُ lafzındaki zamiri zamme ile okur.
b) Fetih suresi 10. ayette عَلَيْهُ اللّٰهَ lafzındaki zamiri zamme ile okur.
c) Furkan suresi 69. ayetteف۪يه۪ مُهَانًاۗ lafzındaki ف۪يه۪ nin zamirini meddi tabi-i miktarı uzatarak okur.

5-Sekte: Kıratta, Nefes almaksızın kısa bir an sesi kesmeye denir. Sektin süresi, kısa bir zaman olup, nefes alma zamanından daha azdır.Veya iki hareke miktarıdır. Hafs diğer İmamlardan farklı olarak Bilinen 4 yerde sekte yapar.
a) kehf suresi 1. ayette عِوَجًا lafzındaki elif üzerindeki sekte
b)Yasin suresi 52. ayetteمِنْ مَرْقَدِنَاۢ lafzının elifi üzerindeki sekte
c) Kıyame suresi 27. ayette مَنْ رَاقٍ lafzında nun ( ن ) ‘ un sükûnundaki sekte
d) Mütaffifin suresi 14. ayette بَلْ۔ رَانَ Lafzında lamل ) )ın sükûnu üzerindeki sekte.

6- Ha-i Sekteler : Sekte bahsinde beyan olunan dört yerden başka hafs rivayetinde kur’an-ı kerimde 7 yerde geçen 9 kelimedeki asıl harekesi cezim olan (he- ﻪ) lerdeki sukuna vurgu için sekte yapar.Yazılış bakımından zamire benzerler.Farkları zamirler harekelidir,ha-i sektelerin tamamı ise Cezimlidir.
Bizim kıratımızda hem vasıl ve hem de vakıf halinde okunur. Bazı kıraatlarda vasıl halinde(he- ﻪ)ler düşer.
Bizim kıratımızda vasıl halinde (he- ﻪ) ler sakin okunur, hafif bir sekte caiz olduğu gibi terkide caizdir.Sekte evladır. Bunun için buna ha-i sekte denir. Kur’an-ı Kerimde Ha-i Sekte Olan Yerler

1. Bakara suresi 259. ayette: لَمْ يَتَسَنَّهْۜ وَانْظُر 2. En’am suresi 90. ayette: فَبِهُدٰيهُمُ اقْتَدِهْۜ قُلْ لَآ اَسْـَٔلُكُم

3–4. Hakka suresi 19 ve 25. ayetlerde: كِتَابِيَهْ 5–6. Hakka suresi 20 ve 26. ayetlerde: حِسَابِيَهْۚ

7. Hakka suresi 28. ayette: هَلَكَ * مَالِيَهْۚ 8. Hakka suresi 29. ayette: خُذُوهُ* سُلْطَانِيَهْۚ

9. Karia suresi 10. ayette: مِيَة نَارٌ حَا * مَا هِيَهْۜ

27

Şubat
2013

Günümüzde müslümanlar arasında okunan kıratların sayısı üçtür

Yazar: arafat  |  Kategori: KUR’AN-I KERİM  |  Yorum: Yok   |  239 Kez Okundu

1.Hafs rivayetiyle gelen Asım kıratı.Ülkemizde ve diğer İslam ülkelerinin çoğunda, okunmakta ve Mushaflar
basılmaktadır.
2.Verş rivayetiyle gelen Nafi kıraatı. Mısır hariç, Kuzey Afrika ülkelerinden Fas, Tunus ve Cezayır gibi
ülkelerde okunmaktadır. Buralarda Mushafların bu kıraata göre basılmasına halen devam edilmektedir.
3.Ebu Amr kıraatı. Sudan’da okunmaktadır.Müslümanlar arasında yaygın olan kıraatlaradan en az okunan kıraat
budur.

27

Şubat
2013

Senetlerinin sıhhati bakımından kıratlar altı kısma ayrılırlar

Yazar: arafat  |  Kategori: KUR’AN-I KERİM  |  Yorum: Yok   |  276 Kez Okundu

1- Mütevatir kıratlar ( المتواتر ):Sahih kıraatin şartlarını ta¬şıyan ve genellikle seb’a veya aşere’den her birine verilen ad
olmakla birlikte bu konuda tam bir ittifak yoktur. bazıları yedi kıraat için mütevâtir derken diğer üç kıraate de
meşhur demek¬tedir.Yada mütevatir,Yalan üzerinde ittifak etmeleri mümkün olmayan bir topluluğun, diğer bir
topluluktan rivayet ettiği kıratlardır.
2- Meşhur kıratlar( المشهور ): Sened-i sahih, Arapça’ya ve Hz. Osman mushaflarının hattına uygun, Kurra arasında
meşhur ve fakat tevatür derecesine ulaşamayan kıratlardır.
3- Ahad kıratlar (الاحاد): Sened-i sahih olup, ya Arap dili gramerine veya yazı bakımından Hz.Osman mushaflarına
uymayan kıratlardır.
4- Şaz kıraatlar( الشَّاذ ) :Sahih kıraatin şartlarından birini veya daha fazlasını ta¬şımayan okuyuşlar ise şâz kıraat adını
alır.
5- Mevzu kıraatlar( الموضوع ): ; rivayet ilmi bakımından hiç bir aslı olmadığı halde uydurma bir senetle birilerine nispet edilen kıraatlere de mevzu kıraat adı verilir.
6- Müdrec kıraatlar ( المد رج ):ayetlere tefsir kabilinden yapılan ziyadelerden ibarettir.

27

Şubat
2013

Vakf İşaretleri (secâvendler)

Yazar: arafat  |  Kategori: KUR’AN-I KERİM  |  Yorum: Yok   |  375 Kez Okundu

Tecvid bilginleri vakıf ve ibtida ile ilgili geniş çalışmalar yapmışlar, eserler yazmışlar, manayı nazarı itibara alarak gruplandırmışlardır. Bu hususa ilk defa Türkistanlı Muhammed b. Tayfur es- Secavendi (öl. 560/ 1165) teşebbüs etmiş ve manaya göre Kur’an-ı kerimin kelimeleri üzerine bazı harfler koymak suretiyle vakf yerlerini işaretlemiştir. Secavend bu zatın Türkistan’daki beldesinin ismidir. Vakf için kullanılan işaretler Sonradan bu zatın beldesinin ismi olan Secavend, isimiyle anılmıştır. Muhammed b. Tayfur es- Secavendi kısa izahlarla bu vakfların hükümlerini, manaya göre kısımlarını ve işaretlerini belirlemiştir.

27

Şubat
2013

Kur’an’ın hareke ve noktalanma işi üç safhada yapılmıştır.

Yazar: arafat  |  Kategori: KUR’AN-I KERİM  |  Yorum: Yok   |  386 Kez Okundu

1- Nokta şeklinde harekeler konması
Muaviye döneminde Basra valisi Ziyad b. ebih, O devrin âlimlerinden Ebu’l-Esved ed-Düeli’yi (H.69/688) görevlendirmiş. ed- Düeli ayetlerin irabını, harekelerini göstermek için Kuran‘a harekeyi gösterecek noktalar koyarak önlem aldı. Bu noktalar Kur’ an’ın yazısının renginden başka bir renkle fetha için harfin üstüne, kesre için altına, ötre için önüne bir nokta, Tenvin için iki nokta olarak konuldu.
2- Birbirine benzeyen harfleri ayırdetmek için harflerin noktalanması
Harekeleme işi, irab yönünden yapılabilecek hataların önüne geçebilmişti. Ancak arap olmayanlar için Ba( ب ) ile Ta ) ت ( ve Cim( ج ) ile Ha ) ح ( gibi birbirine benzer şekillerle yazılmış harflerinde ayırt edilebilmesi ve sağlıklı okuna bilmesi için yine zorluklar oluyordu. Bu tür harfler bazı işaretlerle birbirlerinden ayırt edilmezse yine hatalı okumalar devam edecekti. Irak valisi Haccac, Abdü’l-Melik b. Mervan zamanında birbirine benzeyen harflerin
ayırt edilmesi için kâtiplerden, önlem alınmasını istemişti. Nasr b. Asım (öl.89/ 708) ve yahya b. Yamer (öl.129/ 746) İkinci önemli bir iş olan harfleri birbirinden ayırt edecek noktaları koymuştur. Buna “İ’cam” denilmektedir.
3-Bugünkü şekildeki harekelerin konulması:Sonra büyük dil âlimi Halil b. Ahmed (öl.175/ 791) bugün bildiğimiz hareke sistemini geliştirerek, Kur’an’ın hareke ve noktalanma işine son şeklini vermiştir.Hareke ve nokta konulmasından sonra da Kur’an’a yönelik bir takım faaliyetler devam etmiştir. Sure, Cüz başlıkları, hizip, ayet sonlarına konan durak işaretleri, güller ve rakkamlar konulmuştur. Ayetlerin sonlarına konulan duraklar; ilk önce daire meyilli çizgilerden oluşurken, daha sonraları daire şeklinde gösterilmiş ve zamanla da gül şeklini almıştır. Bilindiği gibi bugün basılan Mushaflar da sözü edilen duraklar içinde ayet numaraları yer almaktadır.

Toplam 194 sayfa, 59. sayfa gösteriliyor.« İlk...1020305758596061708090...Son »



© Tüm Hakları Saklıdır - Gül Medine
Yazılar kaynak belirtilmeden kullanılamaz.

Copy Protected by Chetans WP-Copyprotect.