DİYANET MBSTS -YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK NAMAZ KONUSU -2

SEHİV SECDESİ
Hanefîler’e göre vâciptir. Mâlikî ve Şâfiîler’e göre sehiv secdesi namazın sünnetlerinden bir veya birkaçının terkedilmesi durumunda yapıldığı için, sehiv secdesi yapmak sünnettir. Hanbelîler’e göre ise sehiv secdesi duruma göre bâzen vâcip, bâzen sünnet, bâzen da mubâh olur.
Sehiv Secdesinin Yapılış Biçimi: Son oturuşta, sehiv secdesi öncesinde her iki tarafa selâm verileceği görüşü, Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf’a aittir. İmam Muhammed’e göre ise, sadece sağ yanına selâm verdikten sonra sehiv secdesini yapar. Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel’e göre sehiv secdesi selâmdan hemen önce yapılır.
Zâhir rivâyette Şâfiî ile Hanefî imâmlar arasındaki görüş ayrılığının fazî¬let ve evleviyyet bakımından olduğu söylenirken, nevâdir kitaplarında bu görüş ayrılığının câizlik (cevâz) noktasında olduğu söylenmektedir. Görüş ayrılığının fazîlet noktasında olması durumunda, Hanefî imâmlara göre se¬hiv secdesini selâmdan sonra Şâfiî’ye göre ise selâmdan önce yapmak daha uygun ve fazîletlidir (evlâ). Fakat görüş ayrılığının cevâz noktasında olması durumunda ise, Hanefî imâmlara göre sehiv secdesini selâmdan sonra yap¬mak gerekir, selâmdan önce yapılması câiz değildir. Sehiv secdesi selâmdan önce yapılacak olursa, selâmdan sonra secdelerin tekrarlanması gerekir. Şâfiî’ye göre ise sehiv secdesi selâmdan önce yapılmalıdır, selâmdan sonra yapılırsa, sehiv secdesi geçersiz sayılır.
İmam Mâlik’e göre ise, sehiv secdesi namazda ziyâde bir fiil işlemek yüzünden yapılacaksa selâmdan sonra, bir noksanlık yüzünden yapılacaksa selâmdan önce yapılır. Hem bir fazlalık hem de bir eksiklik yüzünden yapılacaksa, bu durumda sehiv secdesi selâmdan önce yapılır. Namazda noksanlık yapmak, namaz içindeki bir müekked sünneti veya en az iki gayr-i müekked sünneti terketmek durumunda olur. Namazda ziyâde yapmak ise, namazın cinsinden olsun veya olmasın namazı bozmayacak kadar az bir fiil ilâve etmek durumunda söz konusu olur. Meselâ namazın rükünlerinden rükû ve secde gibi bir fiilin fazladan yapılması namazda fazlalık yapmak olur.
Sehiv için yapılacak iki secde vâcip olduğu gibi, secdeden sonraki otu¬ruşta Tahiyyât okumak ve selâmla çıkmak da vâciptir. Sehiv secdesi yap¬ması gereken kişinin, salavât duâsını (Salli ve Bârik), namaz oturmasında mı yoksa sehiv secdesi oturmasında mı okuyacağı konusunda iki görüş bulun¬maktadır. Hanefî fakîhlerinden Kerhî’ye göre salavât duâsı, sehiv secdesi ka’desinde okunur. Tahâvî’ye göre ise, selâm bulunan her ka’dede, salâvat duâsının okunması gerekir. Kerhî’nin görüşü daha sahîh, Tahâvî’nin görüşü ise daha ihtiyatlı görülmüştür. Bir kısım âlimlere göre, imâm hakkında Kerhî’nin görüşü evlâdır; çünkü imâm tezce selâm verince halk imâmın sehiv secdesi yapacağını sezer ve dikkatli davranır. Münferid hakkında ise Tahâvî’nin görüşü evlâdır.
Sehiv secdesi imâm için ve tek başına namaz kılan kişi için söz konusu¬dur. İmamın sehvi yani yanılması, kendisi hakkında asâleten, kendisine uyan cemaat hakkında tebean sehiv secdesini gerektirir. İmama uymuş bu¬lunan kişi (muktedî), imâm sehiv secdesi yaptığında onunla birlikte yapar, kendisi sehiv secdesini gerektiren bir şey yapmışsa bundan dolayı sehiv secdesi yapmaz. İmam sehiv secdesini gerektiren bir şey yaptığı halde sehiv secdesi yapmazsa muktedî de yapmaz.
Sehiv Secdesini Gerektiren Durumlar: Bilindiği gibi namazın kıraat, rükû ve secde gibi farzları, Fâtihâ okumak ve ardından başka bir sûre eklemek (zamm-ı sûre), tertîbe riâyet etmek gibi vâcipleri ve ka’delerde salavât okumak gibi sünnetleri bulunmaktadır. Na¬mazın tam ve mükemmel olabilmesi için bunların hepsine riâyet etmek, namazın gereklerini tam ve yerli yerinde yapmaya çalışmak ve tam kalp huzuru içinde namaz kılmaya özen göstermek gerekir. Bununla birlikte çe¬şitli nedenlerle bu şartlara riâyetsizlik söz konusu olabilir. Bu bakımdan riâyetsizlik söz konusu olabilecek fiilleri ve riâyetsizlik durumunda ne ya¬pılmak gerektiğini bilmek önem arzeder.
Namazda terkedilmesi söz konusu olabilecek fiil; ya farz, ya vâcip, ya da sünnettir. Bunlardan her birinin terkedilmesinin hükmü farklıdır. Şimdi bunların terkedilmesinin hükümlerini ayrı ayrı göre¬lim.
1. Namazın farzlarından birinin terkedilmesi durumunda, bu farzın namaz içinde telâfi (tedârik) edilmesi mümkün ise, farz olan bu fiilin -namaz içinde-kazâ edilmesi gerekir. Kazâ yoluyla telâfinin mümkün olduğu durumların her birinde sehiv secdesi yapmak gerekir. Namaz içinde kazâ yoluyla telâfi edil¬mesi mümkün olmayan durumlarda, namazın farzlarından birinin terkedilmesi sebebiyle oluşan eksiklik sehiv secdesiyle giderilemez. Namaz fâsid olur ve yeniden kılınması gerekir (Terkedilmiş farzın namaz içinde kazâ edilebileceği durumlar aşağıda gösterilmiştir).
2. Namazın sünnetlerinden birinin veya birkaçının terkedilmesi durumunda bir şey yapılmaz. Sünnetler, namazın rükünlerinden olmadığı için terkedilmesi durumunda namazda bir eksiklik olmaz ve sehiv secdesi yap¬mak gerekmez.
3. Namazın vâciplerinden birinin terkedilmesi ise sehiv secdesini gerektirir. Sehiv secdesini gerektiren durumlar sayılırken, farzın tehîr edilmesi, vâcibin terk ve tehîr edilmesi diye sayılan üç ayrı durum esasında bir tek duruma râcidir. Şöyle ki, namazın farzlarından ve vâciplerinden her birini yerli yerinde, zamanında, hakkını vererek ve tertîbini bozmadan yapmak vâciptir. Buna göre, namazın farzlarından veya vâciplerinden biri tehîr edil¬diği zaman namazın vâciplerinden biri terkedilmiş olacağından, sehiv sec¬desi yapmanın bir tek sebebi vardır, o da bir vâcibin terkedilmesidir. Bu ba¬kımdan namazın farzlarından birini tehîr etme, yani yapılması gereken yer¬den geriye bırakma durumu da bir vâcibin terkedilmesi anlamına gelmekte ve bu durumda farzın tehîri ve vâcibin terki yüzünden sehiv secdesi yapmak gerekmektedir. Yine namazın fiillerinden birini yeri değilken fazladan yap¬mak da vâcibin terki sayılır.
Namazın önemini ve anlamını bilen ve bunu inanarak yerine getiren bir kimsenin namazın vâciplerinden birini kasten terketmesi düşünülemez. Bununla birlikte, fakîhler, her türlü ihtimali göz önüne alarak vâcibin kasten terkedilmesinin hükmünü de belirlemişlerdir. Buna göre, vâcibin kasten yani bilerek terkedilmesi ile sehven (yanılarak) terkedilmesinin hükmü birbirinden farklıdır. Bir vâcip sehven terkolunmuşsa, sehiv secdesi gerekir. Vâcibin kasten terkolunması ise isâet yani yakışıksız ve kötü bir davranış olmakla birlikte, sehiv secdesi yapmayı gerektirmez. Fakat bu şekilde kılınan namaz eksik olur. Âlimlerin birçoğu, yaptığı işten pişman olduğunun ve hatasını anladığının bir göstergesi olarak bu namazı iâde etmenin uygun olacağını söylemişlerdir. Bu şuurda olmayan ve namazı aslî amacıyla bütünleştiremeyen kimse, vâcibi kasten terk veya tehîr etmişse, böyle birine de iâdeyi teklif etmek mânasız bulunmuştur. Sehiv secdesini gerektiren bir şeyi kasten iş¬lemek durumunda, kural olarak sehiv secdesi gerekmemekle birlikte bu ku¬ral için iki istisna getirilmiştir: Birisi Fâtihâ sûresinin, diğeri birinci oturuşun kasten terkedilmesi durumudur. Yani Fâtihâ’yı veya birinci oturuşu gerek sehven gerek kasten terketme durumunda sehiv secdesi vâciptir.
Sehiv Secdesi İle İlgili Diğer Durumlar: Farz ve nâfile namazlar ile bayram ve cuma namazında sehiv secdesinin hükmü kural olarak aynı olmakla birlikte Hanefîler bayram ve cuma namazlarında kalabalık cemaatin kargaşaya düşmesini önlemek için, bu namazlarda sehiv secdesi yapılacak durumları en aza indirmeye çalışmış, çoğu durumda sehiv secdesinin terkedilmesini daha uygun (evlâ) görmüşlerdir.
İmam, bayram namazının tekbîrlerinden bir veya ikisini terketse, sehiv secdesi gerekir. Ebû Hanîfe’den bir rivâyete göre, bayram namazlarının bütün tekbîrlerinin terkedilmesi durumunda da sehiv secdesi yapılır.
İmam olan kimse namazda gizli okunacak yerde açıktan (cehr) veya açık¬tan okunacak yerde gizlice okusa zâhir rivâyete göre bunun az veya çok ol¬masına bakılmaksızın sehiv secdesi gerekir. Bazı âlimler bunu bir ölçüye bağ¬lamaya çalışmışlardır. Buna göre, Fâtihâ’nın tamamını veya büyük bir kısmını yahut sûreden üç kısa âyet veya bir uzun âyeti, kısaca namaz sahîh olacak miktardaki âyeti, gizli okunacak yerde açıktan veya açık okunacak yerde giz¬liden okumak durumunda sehiv secdesi gerekir. Gizli okunacak yerde Fâtihâ’nın çoğu sehven açıktan okunsa, geri kalan kısmı gizli okunmalıdır. Açıktan okunması gereken bir namazda Fâtihâ kısmen gizliden okunup, açıktan okunması gerektiği hatırlanırsa Fâtihâ yeni baştan açıktan okunur.
İmam meselâ sabah namazında Fâtihâ’yı gizliden okuyup sonra bu du¬rumu farketse, Fâtihâ’yı yeniden okumasına gerek yoktur. Ekleyeceği sûreyi açıktan okur.
İmam terâvîh namazında gizli okusa, sehiv secdesi gerekir.
Bir kimse, açıktan okunan namazın ilk iki rek’atında kıraat etmese, son iki rek’atta açıktan okur ve sehiv secdesi yapar.
Bir kimse gece namazını kazâya bıraksa, gündüz imâm olarak kazâ eder¬ken sehven gizliden okusa, sehiv secdesi gerekir. Gündüz namazını kazâya bırakıp geceleyin imâm olarak kazâ etse ve sehven açıktan okusa yine sehiv secdesi gerekir. Bir kimse geceleyin nâfile namaz kıldırmak üzere bir toplu¬luğa imâm olsa ve sehven gizliden okusa yahut gündüz nâfile namaz kıl¬dırmak üzere imâm olup sehven açıktan okusa (cehr) sehiv secdesi gerekir. Bunu kasten yaparsa isâet etmiş olur.
Terkedilmiş Bir Farzın Namaz İçinde Kazâ Yoluyla Telâfi Edilebileceği Durumlar:
a) Bir kimse iftitâh tekbîri alarak namaza durup kıyâmı da yerine getirdikten sonra kıraat etmeden rükûa varır da kıraati unuttuğunu rükûda hatırlarsa, unutulan bu kıraatin kazâ yoluyla telâfi edilmesi mümkündür. Bu kişi rükû hâlinde iken Kur’ân’dan bir âyet okursa, bu sûretle terkettiği farzı (ki bu kıraattir) telâfi etmiş olur. Fakat kişi kıraat etmediğini rükûda iken değil de secdede iken hatırlayacak olursa artık unutulan kıraatin namaz içinde kazâ yoluyla tedârik edilmesi mümkün olmaz, namaz fâsid olur ve yeniden kılınması gerekir.
b) Bir kişi iftitâh tekbîri alıp kıyâm ve kıraatten sonra rükû etmeden doğrudan secdeye inecek ve birinci secdede rükû yapmadığını hatırlayacak olsa, bunun da kazâ yoluyla telâfi edilmesi mümkündür. Bu kişi hemen ayağa kalkar ve rükûunu yapar. Bu yaptığı rükû, az önce yaptığı secdeyi iptal ettiği için, bu rükûdan sonra yeniden iki secde yapar ve namaza devam eder. Rükû yapmadığını ikinci secdede hatırlayacak olursa, artık bunun te¬lâfîsi mümkün değildir. Namaz fâsid olur ve yeniden kılması gerekir.
c) Bir kimse dört rek’atlı farz namazda son oturuşu (ka’de-i âhîre) unu¬tarak beşinci rek’ata kalkar da beşinci rek’atı kılmakta iken son oturuşu yapmadığını hatırlarsa, bunu henüz secdeye varmadan hatırlaması hâlinde bunun telâfisi mümkündür. Hemen oturur, Tahiyyât okur ve selâm verir, farz olan oturuşu geciktirdiği için de sehiv secdesi yapar. Fakat beşinci rek’atın secdesini yaptıktan sonra hatırlayacak olursa o vakit ka’de-i âhîrenin telâfîsi mümkün değildir. Namazının farzlığı bâtıl olur ve farz diye kıldığı beş rek’at namaz nâfileye dönüşür. Bir rek’at daha kılarak bu nâfileyi altıya tamamlar. Farzı tekrar kılar.
Dört rek’atlık farz namazda, eğer ka’de-i âhîre yapıldıktan sonra yanlış¬lıkla beşinci rek’ata kalkılacak olursa, bu fazla rek’at secde ile tamamlanmış olsa dahî namazın farzlığını iptal etmez. Fazladan kılınan rek’atı tam bir nâfile hâline getirmek için ona bir rek’at daha ilâve edilir. Selâm tehîr edil¬diği için de namazın sonunda sehiv secdesi yapılır.
Kazâ yoluyla telâfînin mümkün olduğu bu örneklerin her birinde sehiv secdesi yapmak gerekir. Öte yandan, bu örnekler kişinin rükû veya secde veya ka’de-i âhîreyi terketmesi durumlarına ilişkindir. Kişi iftitâh tekbîrini terketmişse bunun kazâ yoluyla telâfi edilmesi mümkün olmaz; namaz bâtıl olur.
Sehiv Secdesi Yapılması Gereken Durumlar:
1) Rüknün tekrarı: Namazın rükünlerinden birini tekrar etmek veya bir rüknü tehîr etmek, meselâ bir rek’atta iki defa rükû veya üç defa secde yap¬mak durumunda, namaz kılan kişi ister imâm ister münferit olsun, sehiv secdesi gerekir. Birinci ve ikinci rek’atlarda Fâtihâ’nın arka arkaya tekrar okunması, rükûda veya secdede veya teşehhüt yerinde kıraat edilmesi yani Kur’ân okunması da böyledir. Namazın bir rek’atında farz olan kıraat seh¬ven terkedilip rükûa gidilse ve rükûda hatırlansa, kıyâma dönülüp tekrar kıraat yapılır ve tekrar rükûa gidilir. Ancak bu durumda bir rek’atta iki rükû yapıldığı için sehiv secdesi gerekir.
2) Takdîm ve te’hîr: Namazın rükünlerinden birinin takdîm veya te’hîr edilmesi sehiv secdesini gerektirir. Meselâ kıraatten önce rükû etmek veya oturacağı yerde kıyâm etmek veya kıyâm edeceği yerde oturmak veya rükû yerinde secde etmek veya secde edecek yerde rükû etmek, kısaca bir fiili başka bir fiilin yerinde yapmak durumunda, namaz kılan kişi ister imâm ister münferit olsun, sehiv secdesi gerekir. Unutulan secdenin sonradan hatırlanarak yapılması hâlinde de bu te’hîri telâfi için sehiv secdesi yapılır.
3) Ara verme: Bu genelde namaz içinde uzunca bir süre tereddüt ve düşünme şeklinde olur. Uzunca bir müddet düşünme veya düşünmenin uzaması, ortalama olarak bir rükün edâ edilecek kadar sürenin, bir rükün veya bir vâcibi edâ etmeksizin, bir şey yapmaksızın geçirilmesi demektir. Bu uzunca düşünme, namaz kılan kişiyi bir rüknü veya bir vâcibi yerinde edâdan alıkoyduğu için sehiv secdesi gerekir. Bir rüknün edâ edildiği sıradaki düşünme ise sehiv secdesini gerektirmez.
Namaz kılan kişi kıyâmda iftitâh tekbîrini aldığında şüphe etse, “uzunca bir müddet” düşündükten sonra, iftitâh tekbîrini almış olduğunu hatırlasa veya “Tekbîr almadım” diye yeniden tekbîr aldıktan sonra başlangıçta tekbîr almış olduğunu hatırlasa sehiv secdesi gerekir.
Fâtihâ’dan sonra ne okuyacağını düşünürken, namazın bir rüknünü edâ edecek miktarda sükût etmiş olsa, sehiv secdesi yapar.
Üç rek’at mı dört rek’at mı kılındığında tereddüt edilerek düşünülse veya Fâtihâ okunduktan sonra hangi sûrenin okunulacağı düşünülse, yine sehiv secdesi gerekir. Çünkü bu durumlarda düşünmenin uzaması sebebiyle vâcip te’hîr edilmiş olmaktadır.
4) Kıraat eksikliği veya fazlalığı: Bir kimse Fâtihâ sûresini hiç okumasa veya büyük bir kısmını okumasa, ya da Fâtihâ’dan sonra sûre koşmasa sehiv secdesi gerekir.
Fâtihâ’yı okuyup, arkasından başka bir sûre okumadan Fâtihâ’yı ikinci kez okuyacak olsa, sehiv secdesi yapmalıdır. Fakat Fâtihâ’yı sûreden sonra ikinci kez okusa, sahîh görüşe göre sehiv secdesi gerekmez. Fâtihâ’yı son iki rek’atta iki kere okuması durumunda da ittifakla sehiv secdesi gerekmez.
Bir kimse, dört rek’at farzın ilk iki rek’atında bir şey okumasa, sonra bunu hatırlasa, son iki rek’atta hem Fâtihâ okur, hem sûre koşar ve selâm¬dan sonra sehiv secdesi yapar.
Bir kimse birinci veya ikinci rek’atta Fâtihâ’nın devamında sûre okumasa, rükûda iken veya rükûdan başını kaldırdıktan sonra secdeden önce bunu hatırlarsa, kıyâma avdet eder, yani ayağa kalkar ve sûreyi okur, sonra tekrar rükû eder. Namazın sonunda da sehiv secdesi yapar. Kıyâma dönüp kıraat ettikten sonra rükûu yeniden yapmazsa namazı bozulur. Çünkü sûre okumakla, önce yaptığı rükû iptal edilmiş olur.
Dört veya üç rek’atlı farzların ilk iki rek’atında Fâtihâ’dan sonra birer sûre okunmamışsa, bu sûre üçüncü ve dördüncü rek’atlarda Fâtihâ’dan sonra eklenir. Eğer bu namaz cemaatle kılınan bir akşam veya yatsı namazı ise, üçüncü ve dördüncü rek’atlarda hem Fâtihâ ve hem de eklenecek sûre açıktan okunur. Fâtihâ’nın değil de sadece sûrenin açıktan okunacağını söyleyen de vardır. Ebû Yûsuf’a göre ikisi de gizli okunur. Çünkü son rek’atlarda gizli okumak sünnettir. Ebû Yûsuf’tan diğer rivâyete göre ise, yeri geçtiği için artık bu sûre hiç okunmaz. Hangi görüş alınırsa alınsın hep¬sine göre de sehiv secdesi yapmak gerekir.
Namazda Fâtihâ’dan önce sehven başka bir sûre okunsa, Fâtihâ okunup ardından sûre yeniden okunur, namazın sonunda sehiv secdesi yapılır. Bu tertîp noksanı rükû hâlinde bile hatırlansa, doğrulup sırasınca yeniden okunmalıdır. Bu şekildeki bir yanılma pek nâdir vukû bulduğu için, az veya çok olmasına bakılmaz, Fâtihâ’dan önce bir tek harf bile okunsa, yeni baş¬tan okuyup sehiv secdesi yapılır.
Bir kimse Fâtihâ okuyup okumadığında tereddüt etse, henüz başka bir sûre okumamışsa Fâtihâ’yı okur. Fakat başka bir sûre okumuşsa artık Fâtihâ’yı okumaz. Çünkü sûrenin Fâtihâ’dan önce okunmuş olma ihtimali daha ağır basar. Bununla birlikte kendisinin bu hususta ağır basan bir kanaati varsa, o kanaatine göre davranmalıdır.
Bir kimse vitirde Kunut duâsını okumadığını rükûdan sonra anlasa, secdeden önce veya sonra olması farketmez, dönüp Kunut duâsı okumaz; namazın sonunda sehiv secdesi yapar. Kunut okumadığını rükû esnasında hatırlasa sa¬hîh olan rivâyete göre dönüp Kunut okuması gerekmez. İster dönüp Kunut okusun, isterse dönmeyip namazına devam etsin, sehiv secdesi gerekir.
Kunut tekbîrinin terkinden dolayı sehiv secdesi gerekip gerekmediği konusunda imâmlardan rivâyet olmadığı için kimi âlimler Kunut tekbîrinin terkedilmesi durumunda sehiv secdesi gerekmediğini, kimileri de bayram namazına kıyasla sehiv secdesi gerekeceğini söylemişlerdir.
Vitir kılan kimse, üçüncü rek’atta Fâtihâ ve sûre okumadan Kunut oku¬yup rükûa varsa ve Fâtihâ ile sûre okumadığını bu esnada hatırlasa kıyâma dönerek Fâtihâ ve sûre okur.
Kıyâmda iken Fatihâ’dan sonra ve sûreden önce teşehhüt okusa, vâcip olan zamm-ı sûreyi geciktirdiği için sehiv secdesi yapması gerekir.
Dört rek’at farzın son iki rek’atında Fatihâ’dan sonra sûre okusa, tercih edilen görüşe göre, sehiv secdesi gerekmez.
Farz namazların üçüncü ve dördüncü rek’atlarında kasten Fâtihâ veya başka bir sûre okumaksızın sükût edilmesi, kötü bir davranış (isâet) olmakla birlikte sehiv secdesini gerektirmez. Fakat farzın üçüncü ve dördüncü rek’atında sehven sükût edilmişse, Ebû Hanîfe’ye göre sehiv secdesi gerekir.
Münferit olarak namaz kılan kişinin açıktan veya gizliden okumasından dolayı, zâhir rivâyete göre sehiv secdesi gerekmez. Şu var ki gizli okunması gere-ken bir yerde meselâ öğle namazında kasten açıktan okursa isâet etmiş olur. Münferidin gündüz kılınan nâfile namazlarda açıktan okuması da mekrûhtur.
5) Secde ve rükûda hata: Rükû ve secdeyi düzgün, yani ta’dîl-i erkâna uygun olarak yapmayan kişi, sehiv secdesi yapmalıdır. Rükûun ta’dîl edil¬mesi yani düzgün yapılmasının ölçüsü, rükûda uzuvları sâkin oluncaya değin durup geri doğrulup kalktığı vakitte uzuvları sâkin oluncaya değin durmaktır. Secdenin ta’dîl edilmesinin ölçüsü ise, secdede uzuvları sâkin oluncaya değin durup geri başını kaldırdığı vakit uzuvları sâkin olunca oturup sonra ikinci secdeye varmaktır. Ta’dîl terkolunmakla sehiv secdesinin vâcip olacağı görüşü Kerhî’ye aittir. Cürcânî’ye göre ise sehiv secdesi lâzım olmaz. Ebû Yûsuf ve Şâfiî’ye göre ta’dîl-i erkânın farz olduğu, dolayısıyla terkedilmesi durumunda namazın fâsid olacağı da dikkate alınarak ta’dîl-i erkân konusunda titiz dav¬ranmalı, her bir rüknü düzgün yapmaya ihtimâm göstermelidir.
Bir kimse birinci veya ikinci rek’atta bir secdeyi yapmadığını namazı tamamladığı sırada hatırlasa namazı fâsid olmaz, terkettiği secdeyi yapar, tertîbi terkettiği için sehiv secdesi yapar.
6) Ka’dede hata: Bir kimse ka’de-i âhîreyi unutup başka bir rek’atı kıl¬maya kalkarsa, secde etmediği müddetçe oturup sonra sehiv secdesi yapa¬r, eğer secdeden sonra hatırlarsa, o kişinin farz diye kıldığı namaz nâfileye dönüşür.
Kişi farz namazda birinci oturuşu unutup kıyâma yönelse de sonra hatırlasa, eğer oturmaya yakın ise oturur. Bu durumda kimileri sehiv secdesi gerekir demişlerse de, sahîh görüşe göre bu durumda sehiv secdesi yapıl¬maz. Eğer kıyâma yakın ise, oturmayıp namazına devam eder ve vâcip olan birinci oturuşu terkettiği için namazın sonunda sehiv secdesi yapar. Eğer kişi tam ayağa kalktıktan sonra birinci oturuşu yapmadığını hatırlayıp geri oturacak olursa namazı fâsid olur. Çünkü bu takdirde farz olan kıyâm bozul¬muş, namazın tertîbi tamamen değiştirilmiş olur. Bu söylenenler, farz na¬maza göredir. Nâfile namazda ise, her hâlükârda oturmak gerekir. Meselâ herhangi bir sünnet namazda, ikinci rek’atın sonunda oturulup Tahiyyât okunmadığı üçüncü rek’atta hatırlanacak olursa, üçüncü rek’atın secdesine varılmadığı sürece hemen oturulur. Namazın sonunda sehiv secdesi yapılır.
Bir kimse dört rek’at nâfileyi birinci oturuşu terkederek kılsa, namazı fâsid olmaz. Sehiv secdesi vâcip olur.
7) Tahiyyât’ı terk: Birinci veya ikinci oturuşta Tahiyyât okumak terkedilse sehiv secdesi lâzım olur. Çünkü vâcibin terki söz konusudur.
Birinci oturuşta teşehhütten sonra “Allahümme salli alâ Muhammed” dense sehiv secdesi lâzım olur. Kimilerine göre de “ve alâ âl-i Muhammed” denmedikçe sehiv secdesi gerekmez. Ebû Hanîfe’ye göre ilk oturuşta teşehhüt üzerine bir harf dahî eklenecek olursa sehiv secdesi lâzım olur. Kimileri de, birinci oturuşta teşehhüt üzerine ziyâde, bir rükün edâ edecek miktar olmadıkça sehiv secdesi gerekmez, sahîh olan da budur demişlerdir.
Namazda Tahiyyât, salavât ve zikirlerin açıktan okunması sehiv secde¬sini gerektirmez.
Birinci oturuşta imâm teşehhüdü tezce bitirip üçüncü rek’ata kalkarsa, muktedî teşehhüdü tamamlamadan imâma uymak için teşehhüdün bir kıs¬mını terketmemeli; teşehhüdü okuyuncaya değin imâma uymayı geciktirmelidir.
Birinci oturuşta teşehhüd tekrar okunsa, sehiv secdesi gerekir; son oturuşta teşehhüd ikinci kez okunsa sehiv secdesi gerekmez; üç dört defa okunacak olsa o vakit sehven uzunca bir süre beklenmiş olur ve sehiv secdesi vâcip hâle gelir.
8) Öğle namazının ilk oturuşunda namazı tamamladım zannıyla selâm verdikten sonra henüz iki rek’at kılmış olduğunu, geriye iki rek’at kaldığını anlayan kişi, kalkıp namazını tamamlar, sonra sehiv secdesi yapar.
Namazdan çıktım zannıyla bir kimse selâm vermeyi unutarak ka’deyi uzatsa, sonra namazdan henüz çıkmamış olduğunu anlasa hemen selâm verir ve sehiv secdesi yapar.
9) Sehiv secdesi yaparken, sehiv secdesi gerektirecek bir iş yapılsa teselsüle düşme ihtimaline binaen, artık ikinci bir sehiv secdesine gerek olmaz. Bu bakımdan bir kimse kaç kez yanılırsa yanılsın, kendisine vâcip olan sa¬dece bir kez sehiv secdesi yapmaktır.
10) İmama sonradan yetişen kimse unutarak imâmla birlikte selâm verecek olsa sehiv secdesi gerekmez.
11) Sehiv secdesi yapması gereken kişi, bunu unutarak selâm verse, araya dünya kelâmı da girmeden sehiv secdesi yapması gerektiğini hatırlasa, mescidden çıkmadıkça ve söz söylemedikçe (biriyle konuşmadıkça) sehiv secdesi yapabilir.
12) Bir kimse öğle namazını “Üç rek’at mı yoksa dört rek’at mı kıldım?” diye kuşkulanırsa; eğer bu kuşku ilk kuşkusu ise namazı baştan kılar, bu kuşku ilk değilse biraz düşünür, kanaatine göre davranır. Namazı yeniden kılması gerekmez.
Meselâ, sabah namazını kılarken “Bir rek’at mı yoksa iki rek’at mı kıl¬dım?” diye şüphe etse, biraz düşününce iki rek’at kıldığına kanaat getirirse oturur, selâm verir ve sehiv secdesi yapar. Bir rek’at kıldığına kanaat geti¬rirse, bir rek’at daha kılar oturur selâm verir ve sehiv secdesi yapar. Bir mi iki mi kıldığına kanaat getiremeyip kararsız kalsa, az olan ihtimali esas alır, bir rek’at daha ilâve eder ve namazın sonunda sehiv secdesi yapar.
Dört rek’atlı bir namaza başlayan kimse, kıldığı rek’atın birinci rek’at mı, ikinci rek’at mı olduğunda kuşkuya düşüp, bir tarafı tercih edemezse, kendi¬sini bir rek’at kılmış sayar ve birinci sayılan rek’atın ikinci ve üçüncü sayılan rek’atın da dördüncü rek’at olma ihtimali bulunduğu için, her bir rek’atın sonunda ihtiyâten teşehhüt miktarı oturur. Bu sûretle dört oturuş yapmış olur.
Bir kimse kıldığı rek’atın ikinci mi yoksa üçüncü mü olduğu hususunda kuşkuya düşse, sahîh görüşe göre, bu rek’atın sonunda oturmaz. Bir tarafı tercih edemediği takdirde bunu ikinci rek’at sayar, geri kalan rek’atları tamamlar. Akşam namazı ile vitir namazının durumu farklıdır. Bu kuşku bunlardan birinde ortaya çıkarsa, oturmak gerekir. Çünkü kuşku edilen rek’atın üçüncü rek’at olma ihtimali bulunmaktadır. Kuşku edilen rek’atın ikinci rek’at olma ihtimaline binâen de teşehhütten sonra bir rek’at daha ilâve edilir. Bunların sonunda sehiv secdesi yapılır.
Dört rek’atlı namazlarda, kılınmakta olan rek’atın dördüncü mü beşinci mi olduğunda ve sabah namazında, kılınan rek’atın ikinci mi üçüncü mü oldu¬ğunda ve üç rek’atlı namazlarda, kılınan rek’atın üçüncü mü dördüncü mü olduğunda kuşku edilse, sonunda oturulur. Teşehhütten sonra kalkılır, bir rek’at daha kılınır. Çünkü bu rek’atların fazla olma (yani beşinci, üçüncü, dör¬düncü olma) ihtimali vardır. İlâve edilen bir rek’at ile fazla olan kısım nâfile olmuş olur. Sonunda sehiv secdesi yapılır. Bu hüküm, kuşkunun kılınmakta olan rek’atın secdesinden önce olmasına göredir. Eğer bu kuşku, ilk secde yapıldıktan sonra doğmuşsa namaz ittifakla bâtıl olur. Çünkü kuşku duyu¬lan rek’atın ziyâde olup farz olan son oturuşunun terkedilmiş olması muh¬temeldir. İlk secde hâlinde ise İmam Muhammed’e göre namaz bâtıl olmaz.
Namazı tamamladıktan sonra vâki olan kuşkuya itibar edilmez. Müminin hâli lehine yorumlanıp tamam kılmış olduğuna hükmedilir. Fakat zann-ı gâlibi, namazı eksik kıldığı yönünde ise bu takdirde iâde eder. İmam Muhammed’e göre, teşehhüt okunduktan sonra vâki olan kuşkuya itibar edilmez.
13) Bir kimse “Öğle namazını kıldım mı kılmadım mı?” diye kuşku duysa, vakit içinde ise bu namazı kılmak lâzımdır, vakit çıktı ise bir şey gerekmez.
Rükû veya secde yapıp yapmadığında kuşku duyarsa, namaz içinde ise, kuşku duyduğu şeyi (rükû veya secde) tekrar eder, namazdan ayrıldıktan sonra ise bu kuşkuya itibar edilmez.
14) Mesbûk, yani cemaatle namaza sonradan katılan kimse imâm ile birlikte sehiv secdelerini yapar, isterse bu sehiv secdesini gerektiren iş, kendisinin uymasından önce gerçekleşmiş bulunsun.
Mesbûk, henüz imâm selâm vermeden ayağa kalkıp kıraatte hatta rükûda bulunduktan sonra imâm selâm verip sehiv secdesi yaparsa, mesbûk bu secdelere iştirak eder. Bu ana kadar yapmış olduğu kıraat ve rükûu ara¬dan kalkar, hiç yapılmamış gibi olur. İmamın selâm vermesinden sonra kal¬kar, eksik kalan rek’atlarını tamamlar. Bununla birlikte mesbûk, imâmın selâmını beklemeden ayağa kalktığında, imâm sehiv secdesi yaparsa, mesbûk ona uymadığı takdirde namazı fâsid olmaz. Namazını tamamla¬yınca bu sehiv secdesini kendisi yapar. Ayrıca eğer mesbûk secdeye var¬dıktan sonra imâm sehiv secdesi yapacak olsa, mesbûk artık ona uyamaz, namazına devam eder ve namazın sonunda sehiv secdesini kendisi yapar.
Mesbûkun, imâmdan sonra kendi başına kılacağı rek’atlardan birinde sehiv etmesi durumunda sehiv secdesi yapması gerekir. Daha önce imâmla birlikte sehiv secdesi yapmış olması bunu değiştirmez.
Mesbûk, imâm ile birlikte sehven selâm verse bundan dolayı sehiv sec¬desi yapması gerekmez. Fakat imâmın selâmından sonra selâm verecek olsa, sehiv secdesi gerekir. Çünkü birinci durumda muktedî, ikinci durumda ise münferittir. Muktedîye kendi sehvinden dolayı sehiv secdesi gerekmez.
15) Sehiv secdesi yapmakta olan veya sehiv secdesinin teşehhüdünde bulunan imâma uymak câizdir. Bu durumda imâma uyan kişi cemaate yetişmiş sayılır. Aynı şekilde sehiv secdesinde namaz hâli devam ediyor olduğu için meselâ kısalttığı bir namazda üzerine sehiv secdesi gereken yolcu, sehiv secdesini yaptıktan sonra ikâmete niyet eylese, kıldığı namazı dörde tamamlar.
16) İmamla cemaat arasında ihtilâf olursa ve meselâ cemaat üç kıldın dese, imâm da dört kıldığını söylese; eğer imâmın dört kıldığına yakîni varsa, yani dört kıldığından eminse, cemaatin sözüne itibar edilmez. Eğer imâm dört kıldığından emin değilse, söz cemaatindir. İhtilâf cemaat arasında olursa, bazısı dört kıldı, bazısı üç kıldı derse, imâm hangi tarafta ise söz imâmındır, imâmla birlikte bir kişi dahî olsa… Ama imâm eğer namazı iâde etse, cemaat de iktidâ etse, yani imâmla birlikte namaza başlasalar, iktidâları sahîh olur. Zira eğer imâmın sözü gerçek ise, sonra kıldıkları na¬maz nâfile olur ve cemaat imâma nâfilede uymuş olur. Eğer imâmın sözü yanlış ise kıldığı namaz, vakit namazı olur, farz olur.
REVÂTİB SÜNNETLER
Vakit namazlarıyla birlikte düzenli olarak kılınan sünnetler.
a) Müekked Sünnetler: Sabah, öğle, akşam ve cuma namazının sünnetleri ile yatsının son sün¬neti müekked sünnettir. Hz. Peygamber bunları daima kılmış, ender olarak terketmiştir. Mümkün oldukça bunlara riâyet etmelidir.
Şâfiî mezhebine göre müekked sünnetler, sabahın farzından önce iki, öğlenin farzından önce ve sonra ikişer, akşamın farzından sonra iki ve yat¬sının farzından sonra iki olmak üzere toplam 10 rek’attır. Cuma namazının farzından önce ve sonra kılınan ikişer rek’at sünnet de müekked sünnettir.
b) Gayr-i Müekked Sünnetler: İkindi namazının sünneti ile yatsı namazının ilk sünneti gayr-i müekkeddir. Peygamberimiz bunları bazen kılmış bazen terketmiştir. Bun¬ları da kılmaya çalışmalı, kılmamayı alışkanlık hâline getirmemelidir.
Şâfiî mezhebine göre, öğlenin sünnetlerini dörder rek’at kılmak, ikindi¬nin farzından önce dört rek’at, akşamın farzından önce iki rek’at namaz kılmak gayr-i müekked sünnet sayılmıştır. Cuma namazının sünnetlerini dörder rek’at olarak kılmak da böyledir. Hanefîler’den farklı olarak Şâfiîler’de, yatsının farzından önce dört rek’at sünnet yoktur, buna mukâbil yine Hanefîler’in tersine olarak akşam namazından önce iki rek’at sünnet vardır.
Başlanmış nâfile namazın tamamlanması gerekir. Başlanmış nâfile na¬maz herhangi bir nedenle bozulacak olursa kazâ edilmesi Hanefîler’e göre vâcip, Mâlikîler’e göre farzdır. Şâfiîler’e göre ise bozulan nâfile namazın kazâ edilmesi gerekmez.
Mekrûh vakitler dışında olmak üzere gece-gündüz istenilen vakitte nâfile namaz kılınabilir. Nâfile namazların evde kılınması daha fazîletlidir.
Nâfile namazların bütün rek’atlarında kıraat farzdır. Şâfiîler’e göre nâfile namazlarda iki rek’atta bir selâm vermek sünnet iken, Hanefîler’e göre iki veya dört rek’atta bir selâm verilebilir. Gündüz kılınan nâfilelerde dört, gece kılınan nâfilelerde sekiz rek’attan fazlasını tek selâm ile kılmak mekrûhtur.
Diğer dört rek’atlı nâfilelerden farklı olarak ikindinin sünneti ile yatsının ilk sünnetinin birinci oturuşunda Tahiyyât’tan sonra Salli-Bârik ve ayağa kalkınca namaza yeni başlıyormuş gibi Sübhâneke okunur.
Hanefî mezhebine göre, öğle ve yatsının son sünnetlerine iki rek’at daha ilâve edilerek dörder rek’at kılmak ve akşam namazının sünnetini altı rek’at olarak (evvâbîn) kılmak mendûp sayılmıştır.
Terâvîh Namazı: Terâvîh, sünnet-i müekkededir. Kadın ve erkek için orucun değil rama¬zan ayının sünnetidir. Teheccüt namazı 12 rek’atı geçmediği halde, terâvîh namazı yirmi rek’attır. Yatsı namazı kılındıktan sonra ve vitirden önce kılı¬nır.
Terâvîh namazı konusunda sahâbe uygulamasına gelince; Hz. Peygamber’in vefâtından sonra Ebû Bekir ve kısmen de Ömer döneminde terâvîh namazı münferiden, yani cemaat olmaksızın kılınmaktaydı. Bir ramazan gecesi Ömer mescide çıktığında, halkın dağınık bir şekilde terâvîh namazı kıldığını görmüş ve dağınık bir şekilde kılmak yerine insanları bir imâmın arkasında toplayıp terâvîh namazının cemaatle daha derli toplu ve düzenli bir şekilde kılınmasının uygun olacağını düşünmüş ve ertesi gün Übey b. Kâ’b'ı terâvîh imâmı tayin etmiştir.
Revâtib sünnetler dışındaki nâfile namazlar ise sünen-i regâib adını alır. Teheccüt namazı, kuşluk namazı, evvâbîn namazı, tahiyyetü’l-mescid, küsûf ve hüsûf namazları (Güneş ve Ay tutulması esnasında namaz) gibi.

NAMAZLA İLGİLİ BAZI MESELELER
Hasta; bir şekilde farz namazı kılmaya güç yetirememişse, aklı başında olduğu sürece geçirdiği namazları beşten çok değilse, sağlığına kavuştuğu zaman kazâ eder. Sağlığına kavuşamaz ise bu durumda kimi âlimlere göre ıskât etmeleri için vârislerine vasiyet eder. Aklı başında değilse yahut kaçır¬dığı namazları beşten fazla ise sıhhatine kavuştuğu zaman onları kazâ et¬mesi gerekmez.
Hanefîler’in çoğunluğu¬nun kabûlüne göre yolculuk, orta bir yürüyüşle üç günlük bir mesafeden ibarettir. Denizde ise mûtedil bir havada yelkenli bir gemi ile on sekiz saat sürecek bir mesafe “sefer süresi” sayılmıştır. Hanefîler dışındaki çoğunluğa göre, namazların kısaltılmasını mubâh kılan yolculuk, ortalama iki günlük yolculuk veya ağır yükle ve yaya olarak iki konaklık mesafedir.
Kasr: Namazın kısaltılması,
Cem’: İki namazın bir vakitte kılınması.
Seferîliğin Hükümleri: Kasrü’s-salât. Hanefîler, namazların kısaltılması hükmünün ruhsat değil bir azîmet hükmü olduğunu ileri sürerek bu konuda yolcuya tercih hakkı tanimâmış ve kısaltmanın vâcip olduğunu söylemişlerdir. Seferî olan kişi, şâyet birinci teşehhüdü terketmiş veya ilk iki rek’atta kıraatte bulunmamış ise farzı edâ etmiş olmaz. Bu görüşün bir devamı olarak, seferde iken kazâya kalan dört rek’atlık namazların normal duruma dönüldüğünde yine ikişer rek’at olarak kılınması gerektiği söylenmiştir.
Mâlikîler’e göre, seferde namazı kısaltarak kılmak müekked sünnettir. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise yolculukta namazları kısaltarak kılmak bir ruh¬sat olup, kullanıp kullanmamak kişinin tercihine bırakılmıştır.
Seferî kimse bir beldede on beş gün ve daha fazla kalmaya niyet edince mukîm olur ve artık namazlarını tam kılar. Eğer on beş günden az kalmaya niyet ederse seferîliği devam eder. Şâfiî ve Mâlikîler’e göre ise, yolcu bir yerde dört gün kalmaya niyet ederse namazlarını tam kılar. Hanbelîler’e göre dört günden fazla veya yirmi vakitten fazla kalmaya niyet ederse na¬mazlarını tam kılar.
Namaz cemaatle kılındığında mukîm yolcuya, yolcu mukîme uyabilir. Mukîm kişi, seferî kişiye uymuşsa, seferî iki rek’atın sonunda selâm verince, mukîm selâm vermeyip kalkar, namazı dörde tamamlar. Namazın baş tara¬fını imâmla kılmış ve farz kıraat yerine gelmiş olduğu için bu kişi sağlam görüşe göre, namazı başkaca kıraat etmeksizin tamamlar, yanılırsa secde etmez. Çünkü bu mukîm, lâhik mesabesindedir. Yolcu, vakit içinde mukîme uyduğunda dört rek’atlı bir farz namazı mukîm gibi tam olarak kılar.
a) Vatan-ı aslî: Bir insanın doğup büyüdüğü veya evlenip içinde yaşa¬mak istediği veya içinde barınmayı kastettiği yere vatan-ı aslî denir. Vatan-ı aslîden başka yere iş, görev vb. sebeplerle veya yerleşmek üzere göçülünce, yeni yer vatan-ı aslî olur, eski yer bu vasfını kaybeder.
b) Vatan-ı ikâmet: Bir kimsenin doğduğu, evlenip ailesini yerleştirdiği veya kendisi yerleşmeye karar verdiği yer olmamak kaydıyla, kişinin on beş günden fazla kalmak istediği yere vatan-ı ikâmet denir.
c) Vatan-ı süknâ: Bir yolcunun on beş günden az kalmayı planladığı yere vatan-ı süknâ denir.
Bir kimse doğup yerleştiği veya karısının yerleştiği yere varınca seferî olmaz. Sadece gideceği bu yer sefer mesafesi uzaklığında ise yolculuk esna¬sında seferî olur.

İKİ NAMAZI BİR VAKİTTE KILMAK (CEM’)
Âlimler, hac zamanında Arafat’ta öğle ile ikindinin, öğle namazının vak¬tinde birlikte kılınması (cem’-i takdîm) ve Müzdelife’de akşam ile yatsının, yatsı namazının vaktinde birlikte kılınması (cem’-i te’hîr) konusunda görüş birliği etmişlerdir. Bu iki yer dışında iki namazı cemederek birlikte kılmanın câiz olup olmadığında ve cem’etmeyi câiz kılan mazeretlerin neler olduğunda farklı görüşler öne sürmüşlerdir.
Hanefî mezhebinde, hac zamanında Arafat ve Müzdelife’deki cem’in dışında, iki namazın bir vakitte cemedilmesi câiz görülmez. Bununla birlikte Hanefîler’e göre yolculuk, yağmur gibi cem’i mubâh kılan mazeretlerin bulunması durumunda şöyle bir cem’ uygulaması mümkündür: Bir namaz (öğle veya akşam), diğer namazın (ikindi veya yatsı) vaktinin girmesine ya¬kın bir zamana kadar geciktirilip, bu namazın kılınmasından sonra diğerinin vaktinin girmesi ve bu namazın da kendi vaktinde kılınması mümkündür. Bu uygulamada, bir namaz hemen diğerinin ardından kılındığı için buna “cem’ü’l-fiil” ve “cem’ü’l-muvâsala” denildiği gibi, bir namaz son vaktinde diğeri de ilk vaktinde olmak üzere her namaz kendi vakti içinde kılınmış olacağı için buna “mânevî cem’ ” ve “şeklî (sûrî) cem’ ” de denilir. Bu şekil¬deki cem’, yukarıda tanımı verilen gerçek anlamda bir cem’ değildir. Çünkü bu uygulamada vakit değil, fiil birleştirilmektedir.
Ebû Hanîfe, arefe günü Arafat’ta birlikte kılınan öğle ve ikindi namazı¬nın cemaatle kılınmasını şart koştuğu halde diğer mezhepler bu şartı ara¬mazlar. Cem’ ile namaz kılınırken bir ezân okunur, fakat iki namaz için ayrı ayrı kâmet getirilir. Öğle namazının farzı edâ edildikten sonra sünnet kılınmaksızın ikindi namazına geçilir. İkindi namazı öğle namazına tâbî oldu¬ğundan, öğle namazı herhangi bir nedenle sahîh olmamışsa ikindi namazı¬nın da öğle ile birlikte iâde edilmesi gerekir. Müzdelife’de ise akşam ile yatsı namazı tek ezân ve tek kâmet ile kılınır. Akşamın farzı ile yatsının farzı arasında sünnet namaz kılınmaz. Arada sünnet kılınmışsa yatsı için tekrar kâmet getirilir.
Diğer mezheplerde cem’, belirli sebep ve şartlarla câiz görülmüştür. Şiî-Ca’ferî mezhebinde ise, hiçbir mazerete gerek olmaksızın iki namazın bir vakitte cemedilmesi câizdir. Cem’i kabul edenlere göre, iki namazın cem’edilmesini câiz kılan sebepler, ayrıntıdaki görüş ayrılıkları bir tarafa bırakılacak olursa şunlardır:
1. Yolculuk (sefer),
2. Yağmur, çamur, kar, dolu,
3. Hasta¬lık,
4. İhtiyaç ve meşguliyet.
1. Yolculuk: Hanefîler dışındaki çoğunluk âlimler, yolculuğu bir mâze¬ret kabul ederek, yolculukta cem’ yapılmasını câiz görmüşlerdir. Ancak bazı ayrıntılarda aralarında görüş ayrılığı vardır. Buna göre Mâlikîler, cem’ yapmanın câiz olabilmesi için yolculuğun yorucu bir yolculuk olmasını şart koşarken, Şâfiîler ve Hanbelîler, yorucu olup olmamasına bakılmaksızın yolculuğun her hâlükârda cem’ için bir mâzeret olduğunu söylerler. Bu noktada Şâfiîler, Mâlikîler’in ve Hanbelîler’in aksine, ayrı bir şart ileri sürerek, cem’ yapmayı câiz kılan yolculuğun, herhangi bir yolculuk değil, namazların kısaltılmasını câiz kılan nitelik, süre veya mesafedeki yolculuk olduğunu söylerler. Bu arada yolculuğun türüne ve amacına bağlı olarak da bazı görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Kimi Mâlikîler, deniz yolculuğunu da sefer hükmünden istisnâ etmişlerdir.
2. Yağmur, Kar, Dolu: Şâfiîler, yerlerin çamurlu olmasını cem’ yapmayı câiz kılan mâzeret ka¬bul etmezken, Hanbelîler bunu bir mâzeret saymış, Mâlikîler ise cem’in câiz olabilmesi için çamurla birlikte zifiri karanlık durumunun bulunmasını şart koşmuşlardır.
3. Hastalık: Mâlikîler’e göre hasta bir kişi, ikinci bir namazın vaktine kadar durumunun namaz kılamayacak derecede kötüleşeceğinden veya bayılacağından endişe ediyorsa, cem’ yapabilir. Hanbelîler de hastalık sebe¬biyle meşakkat söz konusu olduğunda cem’i câiz görmüşler ve emzikli ka¬dını, istihâze kanı gören kadını, özür sahibi kişileri ve her vakit için abdest almaktan âciz olan kişileri de aynı hükümde tutmuşlardır. Şâfiîler’e göre ise hastalık sebebiyle cem’ câiz değildir.
Ca’ferî mezhebinin vakit anlayışı: Ehl-i sünnet’ten farklı olup, olağan durumlarda bile cem’e imkân veren bir şekildedir. Şiîler genelde cem’ yaparak namaz kıldıkları için, onla¬rın namazı üçe indirdiği zannedilir.

NAMAZLARIN KAZÂSI
Vaktinde kılınamayan namaza fâite çoğulu fevâit denir.
Îfâ Şekli: Hanefîler’e göre kazâya kalmış bir namaz, vakti içinde nasıl edâ edilecek idiyse daha sonra kazâ edilirken o şekilde kılınır. Meselâ seferde iken dört rek’atlı bir namazı kaçıran kimse bunu ister seferde isterse aslî vatanına döndükten sonra kazâ etsin, iki rek’at olarak kılar.
Şâfiî ve Hanbelîler’e göre kazâ namazı kılınırken, kazânın yapılacağı yer ve zaman dikkate alınır. Seferî olan kimse kazâya kalmış dört rek’atlı na¬mazı iki rek’at olarak kazâ eder. Bu namazın seferde veya ikâmet hâlinde iken kazâya kalmış olması, hükmü değiştirmez. Seferde kazâya kalan na¬maz da, ikâmet hâlinde kazâ edilince dört rek’at olarak kılınır. Çünkü kı¬saltmanın sebebi olan yolculuk kalkmıştır.
Namazlar kazâ edilirken gizli okunacak namazda kıraat gizli yapılır. Açıktan okunacak namazı imâm kıldırırsa açıktan okur; tek başına kılınırsa açık veya gizli okumak tercihe kalmıştır.
Tertîp sahibi olan bir kimsenin bir farz namazını veya Ebû Hanîfe’ye göre vâcip olan vitir namazını özürsüz yere veya hayız, nifâs gibi namazı düşüren nitelikte olmayan bir özür sebebiyle vaktinde kılmamış olması hâlinde bu namazı ilk vakit namazından önce kazâ etmesi gerekir. Meselâ tertîp sahibi kimse sabah namazı vaktinde uyuyup kalsa bu namazı öğle namazından önce kazâ etmesi gerekir. Eğer öğle namazını önce kılarsa sıra gözetilmediği için bu namaz İmam Muhammed’e göre fâsid olur. Ebû Yû¬suf’a göre ise namaz fâsid olmaz, fakat farzlıktan çıkıp nâfileye dönüşmüş olur. Ebû Hanîfe’ye göre ise bu namazın sıhhati askıdadır. Şöyle ki, kişi bundan sonra o sabah namazını kazâ etmeden beş vakit namazını daha edâ edecek olursa bu altı vaktin hepsi de sahîhe dönüşür. Fakat böyle beş vakit namazını kılmadan, kılamadığı o sabah namazını kaza ederse arada kılmış olduğu vakit namazları fâsid olup yeniden kılınmaları gerekir.
Tertîp, üç durumda düşer:
1. Kazâya kalan namazların sayısının vitir dışında altı vakit ve daha fazla olması.
2. Vaktin hem kazâ hem de vakit namazı kılmaya yetmeyecek kadar sıkışık ve dar olması.
3. Vakit namazının kılınışı sırasında kazâya kalmış namazı olduğunun hatırlanmaması.

.

DİYANET MBSTS -YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK CUMA KONUSU

Dindeki Yeri Ve Hükmü: Hz. Peygamber’in cuma namazını ilk defa hicret esnasında, Medîne ya¬kınlarındaki Rânûnâ vadisinde Sâlim b. Avf kabîlesini ziyaretleri sırasında oradaki namazgâhta kıldırmış olduğu bilginlerce kabul edilmektedir.
a) Cuma Namazının Vücûb Şartları: Dört şartı vardır: Erkek olmak, mazeretsiz olmak, hürriyet ve ikâmet.
Körlük ve kötürümlük: Kör (âmâ) olan bir kimseye, kendisini câmiye götürebilecek biri bulunsa bile, Ebû Hanîfe, Mâlikîler ve Şâfiîler’e göre, cuma namazı farz değildir. Hanbelîler’le, Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre ise, kendisini câmiye götürebilecek biri bulunan âmâya cuma namazı farzdır.
b) Cuma Namazının Sıhhat Şartları: 6 tane sıhhat şartı vardır: Vakit, cemaat, şehir, hutbe, izin ve câmi.
Vakit: Hanbelîler’e göre ise cuma namazı, cuma günü, güneşin bir mızrak boyu yükselmesinden itibaren öğle namazının vakti çı¬kıncaya kadar kılınabilir.
Cemaat: Hanefî mezhebinde, İmam Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre, cuma namazı için imâmın dışında en az üç kişinin daha bulunması şarttır. Bunlar yolcu veya hasta da olsalar bu şart yerine gelmiş sayılır. İmam Ebû Yusuf’a göre ise, imâmın dışında en az iki kişinin bulunması gerekir.
Cuma namazının geçerli olması için, cemaatin sayısı, İmam Ebû Hanîfe’ye göre en azından birinci rek’atın secdesine kadar aranılan asgari sayının altına düşmemeli, hiç değilse bu süre içinde imâmla birlikte hazır olunmalıdır. Ebû Yusuf ve Muhammed’e göre iftitâh tekbîri alınıncaya kadar, Züfer’e göre ise ikinci rek’attan sonra teşehhüt miktarı oturuncaya kadar hazır bulunulmalıdır. Cemaati oluşturan kişiler daha önce dağılırlarsa cuma namazı geçersiz olur, yeni baştan öğle namazını kılmak gerekir.
Şâfiî’ye göre ise, bir yerde cuma namazı kılabilmek için akıllı (âkıl), bu¬lûğa ermiş (ergen, bâliğ), hür, erkek, mukîm ve oraya yerleşmiş olan en az kırk yükümlünün bulunması şarttır. Buna göre, bir yerde kırk kişi bulunsa da, bu kırk kişiden bir kısmı köle, kadın veya yolcu olsa, ya da ticaret veya öğrenim görme gibi bir amaçla orada bulunuyor olsalar, bu kimselerden oluşan kırk kişiyle cuma namazı kılınamaz. Ayrıca, bu kırk kişinin hepsi veya bir kısmı, yazın veya kışın ya da her iki mevsimde göç eden göçebe¬lerden oluşuyorsa, bu durumda da cuma namazı edâ edilemez. Hatta bu kırk kişinin içinde Fâtihâ sûresini okuyamayan bir ümmî bulunsa bu kimse sayıdan düşürülür ve bu durumda sayı kırktan aşağıya indiği için, bu kim¬selerle de cuma namazı sahîh olmaz. Ancak Fâtihâ sûresini okumayı öğ¬renmek için gayret gösterdiği halde bunu henüz başaramamış kimseler sa¬yıya dahil edilir. Cuma namazını kıldıran kişinin yolcu olması durumunda, kendi dışında kırk kişinin bulunması gerekir. Ayrıca, bu mezhebe göre, na¬mazın herhangi bir bölümünde veya hutbe esnasında sayı kırktan aşağıya düşerse namaz fâsid olur. Hanbelîler’in görüşü de genel hatlarıyla Şâfiî mez-hebinin görüşü gibidir.
Mâlikî mezhebinde meşhûr ve tercih edilen görüşe göre, cuma namazı için cemaatin, imâmdan başka en az on iki kişi olması şarttır. Ancak İmam Mâlik’ten bu konuda kesin bir sayı belirlemeksizin, kırk kişiden az sayıda olan bir cemaatle cuma namazı kılınabilirse de üç dört kişi gibi az bir sayı ile kılınamayacağı yönünde bir görüş de nakledilmektedir. Mâlikîler’e göre cuma namazında imâmın mukîm olması şarttır.
Bu görüşlerin dışında, Taberî’nin cuma namazı için imâmdan başka bir kişinin bulunmasının yeterli olacağına dair bir görüşü olduğu gibi, bu sayıyı en az dört, yedi, dokuz, yirmi, otuz ve seksen olarak belirleyen ictihâtlar da bulunmaktadır.
Şehir: Hanefîler’e göre, cuma namazı kılınacak yerleşim biriminin şehir veya şehir hükmünde bir yer olması ya da böyle bir yerin civârında bulunması gerekir. Bir yerleşim biriminin hangi durumda şehir hükmünde sayılacağı hususunda farklı rivâyetler bulunmaktadır. Hanefî mezhebinde fetvâya esas olan (müftâ bih) görüşe göre bu kriter “en büyük câmisi, orada cuma namazı ile yükümlü bulunanları alamayacak kadar nüfusa sahip olma” şeklinde belirlenmiştir. Bazı yazarlarca bu kriter, bir yöneticisi olan yerleşim birimi olarak ifâde edilmiştir. Şehrin civârı ifâdesiyle de bu şartlardaki yerleşim birimlerinin yakınlarında bulunan mezarlık, atış alanları ve çeşitli gayelerle toplanmak için hazırlanan sahalar ve bu uzaklıktaki yerler kastedilmektedir.
Mâlikîler’e göre cuma namazı kılınacak yerin, insanların devamlı oturdukları şehir, köy vb. bir yerleşim birimi veya buraların civârında bir yer olması gerekir. Bu bakımdan çadır vb. barınaklardan oluşan ve geçici olarak oturulan yerlerde cuma namazı kılınamaz. Mâlikîler ayrıca, cuma namazı kılınacak yerde câmi bulunmasını da şart koşmuşlardır.
Şâfiîler’e göre de, cuma namazının insanların devamlı olarak oturdukları bir şehir veya köyün sınırları içinde kılınması gerekir. Çölde veya çadırlarda yaşayanlar, yani belli bir yerleşim birimi içinde oturmayanlar sayıca ne ka¬dar çok olurlarsa olsunlar orada cuma namazı kılamazlar.
Hanbelîler’e göre ise, cuma namazının kılınabileceği yerin en az kırk ki¬şinin devamlı olarak oturduğu yer olması şarttır.
Câmi: Hanefî mezhebinde fetvâya esas olan ve kuvvetli bulunan görüş, bir şe-hirde birden fazla câmi bulunması hâlinde bütün câmilerde cuma namazı kılınmasına cevâz veren görüştür ki bu zaten, Ebû Hanife’den nakledilen iki görüşten biri ve aynı zamanda İmam Muhammed’in görüşüdür.
Şâfiîler’e göre, bir şehirde birden fazla câmi bulunsa bile, birden fazla yerde kılmayı zorunlu kılan sebepler olmadıkça sadece bir câmide cuma namazı kılınır; böyle bir sebep yokken, birden fazla câmide cuma namazı kılınsa, sadece namaza ilk başlayanların cuma namazları sahîh olur, diğerlerininki sahîh olmaz. Bu durumda diğerlerinin sonradan öğle namazı kıl¬maları gerekir. Ancak, şehrin çok büyük olması sebebiyle, cuma namazı için herkesin bir yere toplanması çok zor olursa veya güvenlik, sağlık vb. konu¬larda ciddi endişeler bulunması sebebiyle bir yerde toplanılmasında sakınca varsa, ihtiyaç durumuna göre, bir şehirde birden fazla yerde cuma namazı kılınabilir. Bu tür sebeplerden dolayı, bir şehirde birden fazla yerde cuma namazı kılınırsa, buralarda cuma namazı kılanların ayrıca öğle namazı kıl¬maları gerekmez.
Mâlikîler’deki tercih edilen görüşe göre de, Şâfiî mezhebinde olduğu gibi, birden fazla yerde kılmayı zorunlu kılan sebepler olmadıkça, bir şehirde sadece bir yerde cuma namazı kılınır. Böyle bir sebep olmadığı halde bir beldede birden fazla câmide cuma namazı kılınsa sadece o beldedeki en eski câmide (öteden beri o beldede cuma namazının kılınageldiği câmide) kılanların cuma namazları sahîh olur.
Hanbelîler’e göre de, zorlayıcı sebepler yoksa bir şehirde sadece bir yerde cuma namazı kılınır. Bir câmi yeterli olduğu halde iki câmide, iki câmi yeterli olduğu halde üçüncü câmide cuma namazı kılınamaz. Hanbelîler’e göre ihtiyaç bulunmadığı halde, birden fazla yerde cuma namazı kılınsa, bu durumda sa¬dece devlet başkanı veya temsilcisinin kıldırdığı cuma namazı sahîh olur; bu durumda, cuma namazını önce veya sonra kılmak önemli değildir.
Hutbenin Rüknü: Ebû Hanîfe’ye göre hutbenin rüknü yani temel unsuru Allah’ı zikretmekten ibâret olduğu için, hutbe niyetiyle “elhamdülillah” veya “sübhânallâh” veya “lâ ilâhe illallah” demek sûretiyle hutbe yerine getirilmiş olur. Fakat bu kadarla yetinilmesi mekrûhtur. Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre ise hutbenin rüknü, hutbe denilecek miktarda bir zikirden ibarettir ki, bu zikrin uzunluğunun da en az teşehhüd miktarı kadar yani Tahiyyât duâsı kadar olması gerekir.
İmam Mâlik’e göre hutbenin rüknü, müminlere hitâben müjdeli veya sakındırıcı ifâde taşımasıdır.
İmam Şâfiî’ye göre ise hutbenin beş rüknü vardır. Bu rükünler şunlardır:
1. Her iki hutbede (hutbenin her iki bölümünde) Allah’a hamdetmek.
2. Her iki hut¬bede Peygamberimiz’e salevât getirmek.
3. Her iki hutbede takvâyı tavsiye et¬mek.
4. Hutbelerden birinde bir âyet okumak (âyetin birinci hutbede okunması efdaldir).
5. İkinci hutbede müminlere duâ etmek. Hanbelîler’e göre ise hutbenin rükünleri, sonuncu hariç, Şâfiîler’deki ile aynıdır.
Hutbenin Şartları:
Hanefîler’e göre cuma namazı hutbesinin sahîh olabilmesi için şu şartla¬rın bulunması gerekir:
1. Vakit içinde okunması.
2. Namazdan önce olması.
3. Hutbe niyetiyle okunması.
4. Cemaatin huzurunda îrâd edilmesi.
Son şartın yerine gelmiş olması için, kendisiyle cuma sahîh olan en az bir kişinin bulunması gerekir. Her ne kadar Hanefî mezhebinde hutbenin sıhhati için cemaatin şart olma¬dığına dair bir görüş mevcut ise de, mezhepte daha doğru kabul edilen gö¬rüş, bir kişi bile olsa cemaatin huzurunda okunmasının gerektiği şeklindedir ve bunun kendisiyle cuma namazı sahîh olabilecek bir kişi olması da şarttır. Ancak, hutbenin sıhhati için cemaatin işitmesi şart olmayıp sadece hazır bulunması yeterlidir.
5. Hutbe ile namaz arasının, yiyip içmek gibi namaz ve hutbe ile bağdaşmayan bir şeyle kesilip ayrılmaması.
Hatîbin hadesten tahâret ve setr-i avret şartlarını taşıyor olması ve hut¬beyi ayakta okuması şart değildir. Fakat bunlara riâyet edilmesi gerekir. Çünkü bunlar, kabul edilen görüşe göre sünnet olmakla birlikte bunların vâcip olduğunu söyleyenler de bulunmaktadır.
Hanefîler’e göre cuma hutbesinin Arapça olması şart değildir.
Mâlikîler’e göre ise cuma namazı hutbesinin geçerli olmasının şartları şunlardır:
1. Hatîbin ayakta olması.
2. Her iki hutbenin de öğle vakti girdikten sonra îrâd edilmesi.
3. Her iki hutbenin de hutbe olarak nitelendirilebilecek içerikte olması.
4. Mescidin içinde îrâd edilmesi.
5. Namazdan önce olması.
6. En az on iki kişilik bir cemaatin huzurunda olması.
7. Açıktan okunması.
8. Arapça olması.
9. Hutbelerin arasına ve hutbe ile namaz arasına başka bir meşgûliyetin sokulmaması.
Mâlikîler’e göre de hatîbin abdestli olması şart olmadığı gibi hutbede niyet de şart değildir.
Şâfiîler’e göre cuma namazı hutbesinin sahîh olabilmesi için gerekli şartlar da şunlardır:
1. Hutbenin beş rüknünden her birinin Arapça olması.
2. Öğle vakti içinde olması.
3. Hatîbin, gücü yetiyorsa hutbeleri ayakta okuması.
4. Bir mazereti yoksa iki hutbe arasında oturması.
5. İki hutbenin rükünlerini en az kırk kişinin dinlemesi.
6. Hutbenin namazdan önce okun¬ması ve gerek hutbelerin arasına gerekse hutbe ile namazın arasına başka bir meşgûliyetin katılmaması.
7. Hatîbin hadesten ve necâsetten temiz olması.
8. Hatîbin setr-i avrete riâyet etmesi.
9. Hatîbin erkek olması.
10. Hatîbin kırk kişinin duyabileceği şekilde sesini yükseltmesi.
11. Hatîbin imâmlığının sahîh olması.
12. Hatîbin namazın farz ve sünnetlerini birbirinden ayıracak kadar bilgi sahibi olması, hiç değilse farzı sünnet olarak bilmemesi.
Şâfiîler’e göre de hutbe için niyet şart değildir.
Hutbenin Mekrûhları: Hutbenin sünnetlerini terketmek mekrûhtur. Ayrıca, hutbe okunurken ko¬nuşmak ve konuşan birini konuşmaması için uyarmak tahrîmen mekrûhtur. Hattâ hatîp ile cemaatin dînî meselelerde soru-cevap şeklindeki konuşması dahî -Hz. Peygamber’den bu yönde bazı uygulamalar rivâyet edilmekle birlikte- câmi disiplinini bozacağı gerekçesiyle hoş karşılanmamıştır. Hutbe dinleyenlerin sağa sola bakmaları, selâm verip almaları da mekrûhtur. Hattâ Hz. Peygamber’in adı anıldığı zaman ya sessiz kalmalı ya da içinden salât-ü selâm etmelidir. Hutbe esnasında namaz kılmak dahî mekrûhtur.
Cuma Vakti ve Cuma Namazıyla İlgili Bazı Meseleler: Hanefî mezhebine göre cuma namazına imâm selâm vermeden önce yetişen kimse cuma namazına yetişmiş olur. Bu kişi imâmın selâm vermesinden sonra namazını kendisi tamamlar. Muhammed, Mâlik ve Şâfiî’ye göre ise, cumaya yetişmiş sayılabilmek için en az bir rek’atı imâmla birlikte kılmak gerekir. Buna göre, imâm ikinci rek’atın rükûundan doğrulduktan sonra yetişip uyan kimse, namazını öğle namazı olarak dörde tamamlar.
Cuma namazını kılmakla yükümlü olmayan yolcunun ve mazeret sahibi kimselerin, cuma günü cuma namazı kılınan bir yerde öğle namazını cema¬atle kılmaları mekrûhtur. Cuma namazını kaçıran kimseler de öğle namazını ezânsız, kâmetsiz ve cemaatsiz kılarlar. Cuma ile mükellef olanların, cuma kılınan bir beldede cuma kılmayıp, cumadan önce veya cuma namazı esna¬sında öğle namazını kılmaları haramdır.
Cuma günü öğle (zevâl) vaktinden önce yolculuğa çıkmakta bir sakınca yoktur. Zevâlden/ilk ezândan sonra cuma namazını kılmadan yolculuğa çıkmak tahrîmen mekrûhtur. Otobüs, tren veya uçağın hareket saati tam da bu saate denk geliyorsa, kişinin kendi ihtiyârını aşan bir durum olduğu için bu kerâhet kalkar. Bununla birlikte diğer mezheplerin, cuma namazının kaçırılması endişesine binâen cuma günü fecirden sonra yolculuk yapmaya sıcak bakmadıklarını göz önüne alarak mümkün oldukça, cuma günü yapı¬lacak yolculuğu cuma namazına göre ayarlamak daha uygun olur.
Cuma günü cuma ezânını işiten kimselerin çarşı ve pazardaki alışveriş¬lerini bırakıp cuma namazına koşmaları gerekir. Cuma namazı ile yükümlü kişilerin cuma günü zevâl vaktinden sonra hatîbin minberde olduğu sırada alışveriş yapmaları Hanefîler’e göre tahrîmen mekrûh olmakla birlikte yapı¬lan alışveriş geçerlidir. Diğer mezheplere göre bu vakitte alışveriş yapmak haramdır ve bu esnada yapılan akdin geçerli olmayacağı kanaati hâkimdir.

DİYANET MBSTS -YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK CENAZE KONUSU

Cenâze, ölü anlamına geldiği gibi, tabut veya teneşir anlamına da gelir. Son nefesine yaklaşmış ve ölmek üzere olan kişiye muhtazar, ölen kişiye meyyit (çoğulu mevtâ), ölü için genel olarak yapılması gereken hazırlıklara teçhîz, ölünün yıkanmasına gasil, kefenlenmesine tekfîn, tabuta konulup musallâya yani namazın kılınacağı yere ve namazdan sonra kabristana taşınmasına teşyî ve kabre konulmasına defin denir. Telkîn, muhtazarın yanında kelime-i tevhîd ve kelime-i şehâdet okumaya denildiği gibi definden sonra, sorulması muhtemel soruları ve cevapları ölüye hatırlatma konuşma¬sına da denilir. Ölünün yakınlarına başsağlığı dileğinde bulunmaya tâziye denir ki tesellî etmek anlamındadır.
Ölü yıkanıncaya kadar yanında Kur’ân okunmaz. Yıkanma işlemi tamamlanmadan ölünün yanında Kur’ân okumak mekrûhtur. Fakat başka bir odada yüksek sesle okumak mekrûh olmadığı gibi ölünün bulunduğu odada gizlice, içinden Kur’ân okumakta da kerâhet yoktur.
Cenâzenin Yıkanması: Ayakları kıbleye gelecek şekilde sırt üstü yatırılır. Yıkayıcı eline bir bez alarak örtünün altından ölünün avret yerlerini temizler. Sonra abdest aldırmaya başlayarak, önce yüzünü yıkar. Ağız ve burna su verilmez. Namazın ne olduğunu anlamayacak yaşta ölen çocuğa abdest verilmesine gerek yoktur.
Ölünün saçı-sakalı taranmaz; saçları ve tırnakları kesilmez; sünnet olmamışsa sünnet edilmez. Cenâze yıkanırken pamuk kullanılmaz.
Erkek ölüyü erkek, kadın ölüyü kadın yıkamalıdır. Bir kadın vefât eden kocasını yıkayabilir. Fakat koca, ancak yıkayacak kimse bulunmadığı takdirde, hanımına teyemmüm verir. Diğer üç imâma göre koca hanımını yıkayabilir.
Su bulunmadığı zaman yine teyemmüm ile yetinilir. Bir cenâze için teyemmüm yaptırılıp cenâze namazı kılındıktan sonra su bulunacak olursa, yeniden yıkanır. Cenâze namazını yeniden kılmaya gerek olup olmadığı konusunda Ebû Yûsuf’tan, biri kılınacağı, diğeri kılınmasına gerek olmadığı şeklinde iki görüş rivâyet edilmektedir.
Cinsel organı kesilmiş veya yumurtaları alınmış erkek de, erkek yıkayıcı tarafından yıkanır.
Erkek mi kadın mı olduğu anlaşılmayan ve bu bakımdan kendisine hünsâ-i müşkîl denilen kimse ölünce yıkanmaz, sadece teyemmüm ettirilir. Kefenleme hususunda kadın sayılır ve ona göre kefenlenir.
Suda boğulmuş olan bir kimse, yıkamak niyetiyle üç defa suda hareket ettirilerek yıkanır. Yalnız su içinde kalmış olması, hayattaki müslümanları cenâzeyi yıkama farzını yerine getirmekten kurtarmaz.
Bir müslümanın akrabası veya karısı olan bir gayri Müslim, öldüğü za¬man onun dindaşlarına verilir. Eğer bunlara verilmezse sünnete uygunluk şartına dikkat edilmeksizin yıkanır ve kefenlenerek gömülür.
Ölen müslümanın gayri müslimden başka akrabasından bir velisi bulunmasa bile cenâze gayri müslimlere verilmez. Çünkü bunun teçhîz ve tekfîni müslümanların borcudur.
Düşük neticesinde ölü doğan çocuk, bir bez parçasına sarılarak gömülür, yıkanması gerekmez.
Ölmüş bir müslümanın başı ile beraber vücudunun çoğu bulunuyorsa yıkanır, kefenlenir ve namazı kılınır. Fakat başsız olarak yalnız vücûdun yarısı bulunsa veya gövdesinin çoğu kaybolmuşsa yıkanmaz, kefenlenmez ve üzerine namaz kılınmaz. Bir beze sarılarak gömülür.
Kefene sarıldıktan sonra ölüden çıkacak bir sıvı veya benzeri şeyler artık yıkanmaz, öylece gömülür.
Cenâzenin Kefenlenmesi: Ölen erkek veya kadını, bedenleri örtülecek şekilde kefenlemek farzdır.
Erkeğin kefeni, biri gömlek (kamîs) yerini, biri etek (izâr) yerini ve biri de sargı-bürgü (lifâfe) yerini tutmak üzere yensiz ve yakasız, etrafı dikişsiz üç kat bez; kadının kefeni ise bu üç kata ilâve olarak bir baş örtüsü ve bir de göğüs örtüsü olmak üzere beş kat bezdir. Bu söylenen sünnet üzere kefenleme için gereken parça sayısıdır (kefen-i sünnet). Bu sayıda parça bulunamayıp, erkek için izâr ve lifâfe ve kadın için bu ikisine ilâveten bir baş örtüsü ile yetinilmesi durumunda, bu da yeterlidir (kefen-i kifâyet). Bu kadarı da bulunmaz ve gerek erkek gerek kadın için sadece bir kat bez bulunabilirse, ölü tek parça beze sarılır (kefen-i zarûret).
Ölü erkek ise, izâr önce soluna, sonra da sağına getirilerek sarılır, sonra lifâfe de aynı şekilde sarılır. Açılmasından korkulursa, kefen bir kuşak ile de bağlanabilir.
Ölü kadın ise, saçları ikiye ayrılarak kefen gömleği üzerinden göğsü üzerine konulur ve üstüne, yüzünü de örtecek şekilde başörtüsü konur. Sonra üzerine izâr sarılır ve izârın üzerinden göğüs örtüsü bağlanır. Daha sonra lifâfe sarılır. Göğüs örtüsü lifâfeden sonra da bağlanabilir.
Hanefî mezhebinde fetvâya esas olan görüşe göre, arkada mal bıraksın bırakmasın kadınların kefenleri kocalarına aittir. İmam Muhammed’e göre ise, arkada mal bırakmayan kadınların tekfîn ve teçhîz masrafları, bu kadınların nafakalarını temin etmekle yükümlü olan kimselere aittir. Kendilerine ait malları varsa, masraflar oradan karşılanır. Şâfiî’nin görüşü de böyledir.
Cenâze Namazının Rükünleri: Cenâze namazının rükünleri kıyâm ve tekbîrdir. Sünnetleri ise hamd ve senâ etmek, salât ve selâm getirmek, hem ölüye hem de diğer müslüman¬lara duâ etmekten ibârettir. Duânın rükün olduğunu söyleyenler de vardır. İmam ölünün göğsü hizasında durur. İmamın dördüncü tekbîrinden sonra cemaate katılan kimse hemen tekbîr alarak imâma uyar, imâmın selâmından sonra da üç tekbîri kazâ eder. Fetvâya esas alınan görüş budur.
Cenâze namazında kadınların her zaman olduğu gibi arka safta yer tutmaları uygun olur; çünkü sünnet olan saf düzeni böyledir. Bununla birlikte erkeklerin hizasında veya önünde saf tutacak olsalar, hepsinin namazı ta¬mam olur; diğer namazlarda olduğu gibi kadının iki yanında duran birer erkeğin ve arkadaki bir erkeğin namazı bozulmaz. Çünkü cenâze namazı mutlak namaz değildir.
Cenâze namazını kıldıracak imâmın âkil-bâliğ olması şarttır. Diğer namazları bozan şeyler cenâze namazını da bozar.
Cenâze Namazının Kılınışı: Hanefîler, cenâze namazının duâ niteliğini baskın gördüklerinden Fâtihâ sûresinin Kur’ân tilâveti niyetiyle okunmasını tahrîmen mekrûh sayar, fakat duâ niyetiyle okunmasında sakınca görmezler. Fâtihâ’nın okunması Şâfiîler’e göre, diğer namazlarda olduğu gibi, cenâze namazında da bir rü¬kündür. İlk tekbîrden sonra okunması daha fazîletlidir. Hanbelîler’e göre de Fâtihâ bir rükün olup ilk tekbîrden sonra okunması vâciptir. Mâlikîler’e göre ise Fâtihâ’nın okunmaması daha iyi olup okunması tenzîhen mekrûhtur.
Cenâzeye İlişkin Bazı Meseleler: Kıble yönü araştırılıp ona göre namaz kılındıktan sonra hataya düşüldüğü anlaşılsa, namaz yeniden kılınır. Fakat namazdan sonra cemaatin abdestsiz olduğu anlaşılsa namaz iâde edilmez; çünkü imâmın namazı sahîh olunca, bununla cenâze namazının farziyyeti yerine gelmiş olur.
Genel olarak namaz kılmanın mekrûh sayıldığı vakitlerde yani güneşin doğması veya batması veya zevâle yaklaşması hallerinde cenâze namazı kılmak da mekrûhtur. Fakat bu vakitlerde kılınmış olan cenâze namazının iâde edilmesi yani yeniden kılınması gerekmez. Bu vakitlerde cenâzenin defnedilmesi ise mekrûh değildir.
Hanefî ve Mâlikî fakîhleri, kıble yönünde sapma meydana geleceği gerekçesiyle, gâip yani orada bulunmayan bir cenâze üzerine namaz kılmayı câiz görmezler. Fakat Şâfiîler’e göre gâip üzerine cenâze namazı kılınabilir. Çünkü Peygamberimiz Necâşî’nin namazını bu şekilde kılmıştır. Hanbelîler’e göre de aradan bir ay geçmedikçe gâip üzerine cenâze namazı kılınabilir.
Namazı kılınmayarak gömülmüş olan bir cenâzenin henüz dağılmamış olduğu muhtemel ise, ölünün hakkını ödemiş olmak için, kabri üzerine na¬maz kılınır.
Diri olarak doğduğu bilinen bir çocuk yıkanıp namazı kılınır. Ölü olarak doğarsa, yıkanır fakat üzerine namaz kılınmaz.
Bir ölü yıkanmadan kefenlenmişse veya bir yerinin yıkanması unutulmuşsa, kefen açılır ve yıkanması tamamlanır. Eğer üzerine namaz kılındık¬tan sonra durum anlaşılırsa, yine açılır, yıkanması tamamlanır ve namaz iâde edilir. Kabre konulup üzerine toprak atılmadığı sürece hüküm böyledir. Fakat kabre konulup üzerine toprak atıldıktan sonra, kabirden çıkarılması artık haramdır. Hiç yıkanmamış bile olsa artık öyle kalır. Ancak namaz kılınmamışsa kabri üzerinde namaz kılınabilir. Benimsenen görüş budur. Ke¬fensiz olarak kabre konulduğu zaman da kabir açılamaz.
Ebû Yûsuf’a göre, yanlışlıkla veya dayanılmaz bir ağrı ve acıdan dolayı olmadıkça, bilerek kendini öldüren yani intihar eden kimsenin cenâze na¬mazı kılınmaz. İşlediği cürmün ağırlığını göstermesi bakımından bu görüş yerinde olmakla birlikte, bu durumun acılı ailenin acısını bir kat daha artıra¬cağı düşüncesiyle, böyle kimselerin de namazının kılınabileceği söylenmiştir.
Anasını veya babasını kasten öldüren kimselerin de cenâze namazı kılınmaz.
Çatışma esnasında öldürülen eşkıyânın, teröristlerin ve soyguncuların da cenâze namazı kılınmaz. Fakat şer’î bir cezânın uygulanması sonucunda ölenlerin cenâzeleri yıkanır ve namazları kılınır.
İrtidâd ederek Müslümanlık’tan çıkmış olan kimsenin cenâze namazı kılınmayacağı gibi, müslüman mezarlığına da defnedilmez.
Bir müslümanla evli bulunan Hristiyan veya Yahûdî kadının hangi mezarlığa gömüleceği husûsu tartışmalıdır. En doğrusu bu konuda kendisinin bir vasiyeti varsa ona uyulması, yoksa ailesinin isteğine bırakılmasıdır.
Müslüman olanlarla müslüman olmayanların cenâzeleri karışacak olsa, ayırt etme imkânı varsa ayırt edilir ve ona göre davranılır. Ayırma imkânı yoksa bu takdirde hepsi yıkanır ve müslümanlara niyet ederek hepsinin üzerine birlikte cenâze namazı kılınır.
Telkîn: Hanefî mezhebinde mükelleflik yaşına girdikten sonra ölen kimsenin mezarı başında telkîn verilmesi meşrû görülmüştür. “Telkîn yapılmaz”, “Ne yapın, ne de yapmayın” diyen Hanefî fıkıhçılar da vardır. Şâfiî mezhe¬bine ve bir kısım Hanbelî fıkıhçılara göre de, telkîn yapılması müstehâptır.
Bir kimse “Falan zat beni yıkasın, namazımı kıldırsın veya beni kabre koysun” şeklinde vasiyet ederse, bu vasiyeti yerine getirmek gerekmez. Ancak ölünün velîsi olan kişi, buna rızâ gösterirse bu vasiyet yerine getirilir.
Tâziye: Tâziyenin kabristanda veya ölünün kapısının önünde yapılması mekrûh görülmüştür. Tâziye süresi, aynı yerde yaşayanlar için üç gündür.
Iskât: Hanefî fakîhlerinin oruç yerine fidyenin ödenmesine “misl-i gayr-i ma’kûl ile kazâ” demeleri de bunun istisnâî ve kural dışı olduğunu belirtmeyi amaçlar.
Oruç tutmaya gücü yetenlerin fidye ödemesinin câiz olmadığı hususunda görüş birliğine varılmıştır. Hz. Peygamber ve sahâbenin uygulaması da bu yönde olmuştur.
Namaz borcuyla ölen kimsenin bu yönde vasiyetinin bulunması ve bıraktığı malın üçte birinin buna yeterli olması kaydıyla söz konusu edilir.
Şâfiî mezhebinde ağırlıklı görüş, namaz borcuyla veya îtikâf adak borcuyla ölen kimsenin yakınlarının ölen adına bu ibâdetleri îfâ etmesinin de, fidye vererek bu borçları düşürmesinin de câiz olmadığı yönündedir. Bununla birlikte orta ve ileri dönem Şâfiî literatüründe, İmam Şâfiî’nin oruç borcuyla ilgili görüşünden yola çıkılarak yakınlarının ölen adına bu iki ibâdeti îfâ edebileceği, yine tahrîc usûlü işletilerek ölenin namaz ve îtikâf borcu için fidye verilebile¬ceği görüşleri dile getirilir. Ancak bunun, VIII. yüzyıl Şâfiî fakîhlerinden Subkî’nin de yaptığı gibi istisnâî ve biraz da Hanefîler’i taklîden gidilebilecek bir çözüm olduğu belirtilerek mezhepte tercih edilen görüşün bu olmadığı vurgu¬lanmak istenir.
Devir: Âyette sadece oruç tutmaya gücü yetmeyen sürekli mazeret sahibi kimselerin fidye vermesinin emredildiği, bunun dışındaki ıskât-ı savmın âyette yer almadığı, ıskât-ı salâtın ve devir işleminin ise Kur’ân veya Sünnet’ten herhangi bir delile veya fıkhî hüküm elde etmede kullanılan bir usûle dayanma¬dığı açıktır. Zaten bedenî ibâdetler ruhun Allah’a yükselişini sembolize ettiği, kişinin kendini geliştirip eğitmesine yardımcı olduğu ve tabiî olarak mükellef açısından bir çok mânevî ve derûnî yararlar taşıdığı için bunların sıradan bir borç-alacak ilişkisi çerçevesinde mütâlaa edilmesi ve neticede ıskât usûlünün alternatif îfâ olarak görülmesi bu ibâdetlerin ruh ve amacına aykırıdır.
Mazeretsiz olarak tutulmayan ve kazâ edilmeyen oruçlar için ıskât-ı savmın, bütünüyle ıskât-ı salâtın ve devrin cevâzı yönünde Kur’ân’da, Sünnette veya sahâbenin ve müctehîd imâmların fetvâlarında hiçbir açıklama yer almamaktadır.
Iskât ve devrin uygulamada giderek yaygınlaşması, bunun İslâm’ın öngördüğü veya cevâz verdiği bir usûl olarak algılanmasına, insanların sağlıklarında ibâdetleri îfâda tembellik etmesine veya ihmalkâr davranmasına, İslâm’ın bu âdet sebebiyle yanlış anlaşılmasına ve haksız ithamlara mâruz kalmasına yol aç-maktadır.
Din adına yapılan bu tür yanlış uygu¬lamaları önlemenin en etkili yolu, geride kalanların ölenler için yapabile¬cekleri en iyi hizmetin onların namaz ve oruç borçları için para ödemek değil; kendi ibâdetlerini düzenli şekilde yerine getirmek, dünyada iyi bir müslüman olarak yaşamak ve ölen yakınları için, sevabını onlara bağışlamak üzere hayır, eser, iyilik, ibâdet ve duâ yapmak olduğu bilincine ermeleridir.

DİYANET MBSTS -YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK ORUÇ  KONUSU

Gazzâlî orucun üç derecesinden bahsederken, bedende iştah ve şehvetin tatmin yeri ve aracı olan iki âzâyı yani mide ve cinsel organı, iştah ve şeh¬vet duyduğu şeylerden mahrum etmekten ibâret olan orucu, “sıradan in¬sanların orucu” (âvâm orucu) olarak; buna ilâveten gözü, kulağı ve diğer âzâları günahtan korumayı “özel kişilerin orucu” (havâs orucu) olarak ve tüm bunlara riâyet ettikten başka, kalbini düşük emellerden, dünya düşün¬celerinden kısaca, mâsivâdan arıtarak bütün varlığıyla Allah’a bağlanmayı ise “daha özel kişilerin orucu” (ehassü’l-havâs orucu) diye tanımlar. Orucun hangi derecesi alınırsa alınsın, ibâdetin toplumsal ilişkilere, toplumsal ha¬yata, kısaca iyi geçime yönelik olumlu sonuçları açıkça görülecektir.
Farz Oruç: Farz olan oruç denince, ramazan orucu kastedilir ve zaten tayin edilmiş, önceden belirlenmiş (muayyen) olan oruç da budur. Mâzeretli veya mâzeretsiz olarak tutulamadığı zaman, başka bir zaman kazâ edilmesi de aynı şe-kilde farzdır.
Bunun dışında bir de keffâret olmak üzere tutulan oruç vardır. Ramazan orucunun bozulması sebebiyle tutulması gereken keffâret orucu yanında ayrıca, zıhâr, yanlışlıkla ve kaza ile adam öldürme, hacda ihrâmlı iken vak¬tinden önce tıraş olma (halk) ve yemin için tutulacak olan keffâret oruçları da farz oruç kapsamında değerlendirilmiştir. Keffâret orucu, yapılan bir hatanın cezâsı veya telâfîsi anlamını taşıdığından kişi için baştan belirlenmiş bir yükümlülük olmayıp, buna sebebiyet vermesi hâlinde gündeme gelebilen ârızî bir yükümlülük niteliğindedir. Bu bakımdan ramazan orucu “muayyen farz”, diğerleri ise “gayr-i muayyen farz” olarak nitelendirilir. Ramazan orucu sadece belirli bir vakitte, yani ramazan ayında tutulabilirken, diğerleri oruç tutmanın mübâh olduğu her zaman tutulabilir.
Ramazan orucunun kazası da istenilen mübâh günlerde tutabilir. Fakat İmam Şâfiî’nin kazâya kalan orucun aynı yıl içerisinde kazâ edilmesi gerek¬tiğine ilişkin görüşü de dikkate alınarak, herhangi bir sebeple kazâya kalan orucu mümkün olan en kısa zamanda tutmaya çalışmak uygun olur.
Vâcip Oruç: Nezir (adak), kişinin dînen yükümlü olmadığı bir ibâdeti yapmayı ken¬disi için bir yükümlülük hâline getirmesidir. Kişi, oruç tutmayı adamışsa, bu adak orucunu tutması vâciptir. Adak adanırken, orucun tutulacağı gün belirlenmişse, meselâ falan ayın falan günü gibi, bu muayyen bir vâcip olur ve orucun belirlenen günde tutulması gerekir. Nezredilen îtikâf orucu da belirli günde tutulacağı için muayyen vâcip sayılır. Orucun tutulacağı gün belirlenmemişse gayr-i muayyen vâcip olur ve dilediği mübâh bir günde tutabilir.
Başlanmış nâfile bir orucun bozulması durumunda bunun kazâ edilmesi Hanefîler’e göre vâciptir. Mâlikîler ise kazânın farz olduğunu söylemişlerdir. Şâfiî’ye ve Mâlik’ten başka bir rivâyete göre ise, nâfile orucun kazâsı gerekmez.
Oruç Tutmanın Mendûp Olduğu Günler:
1) Şevvâl Orucu.
2) Aşûre Orucu.
3) Her Ay Üç Gün Oruç. “eyyâm-ı bîd” Her ayın 13, 14 ve 15. günlerinde olmak üzere her ay üç gün oruç tutmak.
4) Pazartesi-Perşembe Orucu.
5) Zilhicce Orucu.
6) Haram Aylarda Oruç.
7) Şâbân Orucu. Şâbân ayının ikinci yarısında oruç tutmak Şâfiî mezhebine göre haram sayılmıştır.
8) Dâvûd Orucu: Bir gün oruç tutup ertesi gün tutmamak
Oruç Tutmanın Yasak Olduğu Günler: Ramazan bayramının sadece birinci gününde ve kurbân bayramının dört gününde oruç tutmak haramdır (bir görüşe göre tahrîmen mekrûh).
Hayız veya nifâs hâlinde kadınların oruç tutmaları haramdır.
Bazı günlerde oruç tutmak ise çeşitli sebeplerle mekrûh sayılmıştır. Meselâ; sadece aşûre gününde oruç tutmak Yahûdîlere benzemek ve onları taklit etmek anlamını içerdiği için mekrûh sayılmıştır. Kimi âlimlere göre sadece cuma gününde veya sadece cumartesi gününde oruç tutmak, nevrûz ve mihrican günlerinde oruç tutmak tenzîhen mekrûhtur.
Şek günü oruç tutmak mekrûhtur. Havanın bulutlu olması gibi sebepler yüzünden Şâbân ayının yirmi dokuzundan sonraki günün Şâbân ayına mı yoksa ramazan ayına mı ait olduğu konusunda şüphe meydana gelirse, bu güne “şek günü” denilir.
İki veya daha fazla günü, arada iftâr etmeksizin birbirine ekleyerek oruç tutmak mekrûhtur. Buna visâl orucu (savm-ı visâl) denir.

ORUCUN RÜKÜN ve ŞARTLARI
Orucun rüknü, oruç süresince yeme içme ve cinsî ilişkiden uzak durma anlamına gelen “imsâk”tir.
a) Yükümlülük Şartları: Namaz mükellefiyeti için gerekli olan şartlar yani Müslümanlık, ergenlik (bülûğ) ve belli bir aklî olgunluk düzeyinde olmak (akıl), oruç için de gerekli ve geçerlidir.
Genel vücûb şartları yanında kişinin ayrıca oruç tutmaya güç yetirecek durumda olması ve yolcu olmaması da şarttır. Bu şartlar orucun edâsının vâciplik şartları olarak da adlandırılır.
Sefer: Geceden niyetlendiği orucu tutarken, gündüzün yola çıkmak durumunda kalan kimse, Hanefîler’e göre, bu orucunu tamamlasa daha iyi olur; fakat bozması durumunda keffâret gerekmez. Şâfiî ve Hanbelîler ise, ramazan ayında Hz. Peygamber’in Mekke fethine çıktığında Kadîd denilen yere varın¬caya kadar oruçlu olup orada orucunu bozduğuna dair rivâyete dayanarak, geceden niyet edilmiş orucun bile sefer durumunda bozulabileceğini söyle¬mişlerdir. Savaş durumu veya cephede uzun süre çatışma durumu da aynı şekilde bir mazerettir. Bu durumlarda kalan kişi, sağlığına ve görevine uy¬gun düşen seçeneğe göre hareket etmelidir.
b) Geçerlilik Şartları:
Niyet: Şâfiîler ve bazı Mâlikîler niyeti rükün saymışlardır.
Niyetin Vakti: Her türlü oruç için mümkün oldukça, sabah vakti girmeden önce veya geceden niyet etmek en fazîletli olanıdır. Çünkü bu sûretle hem mezheplerin bu konudaki ihtilâflarının dışında kalınmış, hem de niyet, ibâdetin başlama vaktiyle aynı zamana getirilmiş olur. Nitekim niyetin hangi vakitte yapılacağı konusu mezhepler arasında ihtilâflı olduğu gibi, niyetin vakti açısından oruç türleri arasında da fark gözetilmektedir.
1. Hanefîler’e göre ramazan orucu, nâfile oruçlar ve vakti belirtilmiş adak (nezr-i muayyen) oruçlarının niyet etme vakti gün batımından başlayıp ertesi günün kuşluk vaktine hatta öğle namazı vaktinin girmesinden az önceki vakte kadar devam eder. Öğle vakti girdikten sonra artık hiçbir oruca niyet edilemez.
Zevâlden önce nâfile oruca niyet etmenin câizliğini gösteren hadîsler bulunmaktadır. Bunlardan birinde, Peygamberimiz’in bir gün Âişe vâlidemize öğle yemeği hazırlayıp hazırlamadığını sorduğu, Hz. Âişe’nin yiyecek bir şey olmadığını söylemesi üzerine Peygamberimiz’in o gün oruç tuttuğu rivâyet edilir.
Mâlikîler’e göre niyetin geçerli olması için güneşin batmasından itibaren gecenin son kısmına kadar veya fecrin doğması ile birlikte yapılması gerekir. Çünkü sabahleyin, yani oruç ibâdetinin başlama vaktinde niyet edilmeyince o günün oruçlu geçirilmeyeceği belirli hale gelmiş olur.
Şâfiîler’e göre ise ramazan orucu, kazâ orucu ve adak orucuna geceden niyetlenmek şarttır. Fakat nâfile oruca zevâlden önceye kadar niyetlenmek câizdir.
2. Zimmette sübût bulmuş oruçlara ise en geç imsâk vaktine kadar niyet edilmiş olması ve orucun belirlenmesi gerekir. Orucun zimmette sübût bulma¬sı, oruç borcunun kaçınılmaz bir şekilde kesinleşmiş, sâbit hale gelmiş olması demektir. Meselâ başlanmış fakat bir sebeple tamamlanamamış nâfile orucun kazâsı zimmette sâbit olmuş, borçluğu kesinleşmiştir. Ramazan orucunun kazâsı da böyledir. Fakat ramazan orucunun kendisi henüz zimmette sâbit borç sayılmaz; çünkü meselâ, kişinin ertesi gün yaşayıp yaşamayacağı belli değildir. Kişi ertesi günün herhangi bir vaktinde ölecek olsa, o günkü oruç zimmetine borç yazılmaz. Ancak daha önceki günlerde kazâya kalan ramazan orucu zimmetinde mevcuttur. Keffâret oruçları ile mutlak adak oruçları da zim¬mette sübût bulmuş borç kapsamına girmektedir. Bu çeşit oruçlara geceden veya en geç ikinci fecrin başlangıcında niyet etmek gerektiği gibi niyet ederken tutulan orucun mutlak nezir mi, bir orucun kazâsı mı olduğunu da belirtmek gerekir. Zimmette sâbit olması kesinleşmiş oruçların îfâ zamanı için dinde belirlenmiş muayyen bir zaman olmadığı için, mükellef bu oruçları kendi be¬lirleyeceği bir zamanda tutabilir. Öyle olunca da, hangi orucu tutacağını belir¬lemesi şarttır. Şâyet bir kazâ orucuna ikinci fecrin doğmasından sonra niyet edilse, bununla kazâ geçerli olmayacağı için, oruç nâfileye dönüşür.
Niyetin Şekli: Fakîhlerin çoğunluğuna göre ramazanın her günü için ayrı ayrı niyet edilmesi şarttır. Çünkü her bir günün orucu kendi başına bir ibâdet olup, öteki günlerde tutulan veya tutulacak olan oruçla ilişkisi yoktur; dolayısıyla bir günün orucu bozulduğu zaman sadece o günün orucu bozulmuş olur, öteki günlerin orucu bundan etkilenmez.
Mâlikîler’e göre ise, ara vermeksizin peş peşe tutulması gereken oruçlarda en başta yapılacak tek niyet yeterlidir. Zıhâr, katl keffâreti ve ramazan orucunun keffâretinde olduğu gibi ramazan orucunda da tek niyet yeterlidir. Ancak bu oruçlara yolculuk, hastalık, hayız ve nifâs gibi zorunlu sebeplerle ara verilecek olursa, engel kalktıktan sonra yeniden niyet gereklidir. Tek bir niyetin yeterli olduğu oruçlarda her gece niyetlenmek ise mendûptur. Mâlikîler’in bu konudaki gerekçesi, ilgili âyette geçen “Sizden her kim ramazan ayına yetişirse onu oruçlu geçirsin” ifâdesidir. Ay, tek bir zamana verilen isimdir, dolayısıyla ay süresince oruç tutmak bütün bir ibâdet hükmünde olup namaz ve hacca benzer, tek bir niyet ile edâ edilebilir.
Niyetle İlgili Bazı Ayrıntılar: Oruca niyetin vaktiyle ve şekliyle il¬gili ayrıntı sayılabilecek bazı bilgiler de bu ibâdetin geçerliliğini yakından ilgilendirir. Bunlar şu şekilde sıralanabilir:
1) İçinde bulunulan gün, güneş batmadan önce ertesi günün orucuna niyet edilemez.
2) Güneş battıktan sonra herhangi bir oruca niyet edilmesi hâlinde, ikinci fecre kadar yeme, içme ve cinsel ilişkide bulunmak niyete ve oruca zarar vermez. Çünkü bu niyet ikinci fecirden itibaren başlayacak olan oruç ibâdeti için yapılmıştır. Nitekim bu şekilde niyet eden kimse, herhangi bir sebeple, ikinci fecrin doğmasına kadar, bu niyetini geri alabilir.
3) Oruç tutup tutmayacağında tereddüt olması durumunda veya niyetin bir şarta bağlanması durumunda niyet gerçekleşmiş olmaz. Niyet, kesin azim ve karar demektir.
4) Ramazanda, ramazan orucundan başka oruç tutulamayacağı için, hangi oruca niyet edilirse edilsin ramazan orucu yerine geçer. Fakat, daha önceden oruç tutmayı adadığı belirli günde, başka vâcip bir oruca (meselâ; keffâret orucuna veya bir ramazan orucunun kazâsına) niyet ederek oruç tuta¬cak olsa, ağırlık kazanan görüşe göre bu oruç, niyetlendiği vâcip oruç yerine geçer, belirli adak orucunu kazâ etmesi gerekir.
5) Hem keffârete hem de nâfileye niyet edilerek tutulan oruç, keffâret orucu yerine geçer; fakat hem kazâya hem de yemin keffâretine niyet edile¬rek tutulan oruç, her ikisi de vâciplik açısından eşdeğer olduğu için, hiçbiri¬nin yerine geçmez, nâfile olur.
Sahura kalkıp yeme ve içme de niyet yerine geçer.
6) Tutulamamış ramazan oruçlarını kazâ ederken, bir belirleme yapmaksızın, “kazâsı gereken oruca” diye niyet edebileceği gibi, belirleme yaparak da niyet edebilir. Üzerinde çok sayıda kazâ borcu varsa “kazâsı gerekli ilk oruca” diyerek niyet edilebilir.
Sadece Kazâyı Gerektiren Durumlar: Çiğ pirinç, çiğ hamur, un, ham meyve yemek veya fındık, badem ve cevizi kabuğuyla yutmak böyledir. Bunlar yiyecek maddesi olmakla birlikte, bunların bu şekilde yenilmesi nor¬mal değildir ve hem de bunlar bu halleriyle insanın iştah duyacağı ve yemek isteyeceği şeyler değildir. Fakîhler, şehvetin normal cinsel birleşme dışında tatmin edilmesinin de aynı kapsamda değerlendirileceğini belirtmişlerdir.
Fakîhler ağza giren yağmur, kar veya doluyu isteyerek yutmayı, su içme kapsamında değerlendirerek orucu bozacağını; fakat kişinin kastı olmaksızın boğaza inen yağmur, kar ve dolunun orucu bozmayacağını söylemişlerdir.
Kusma, kasten yapılmadığı durumlarda orucu bozmaz. Kasten yapıldı¬ğında ise, sadece ağız dolusu olması hâlinde bozar.
Şâfiîler orucu bozma kastı bulunmadığı için yanlışlıkla bir şey yiyip iç¬menin orucu bozmayacağını söylerken, Mâlikîler orucun anlamının (imsâk) ortadan kalkmış olduğu gerekçesiyle, ister unutma isterse yanlışlık sonucu olsun, bir şey yiyip içmekle orucun bozulacağını söylemişlerdir.
Sabah vaktinin girip girmediği konusunda şüphesi bulunan kimse yiyip içmeye devam ederken o esnada ikinci fecrin doğmuş olduğu ortaya çıksa oruç bozulur ve kazâ etmesi gerekir, keffâret gerekmez. Aynı şekilde güneşin battığını zannederek iftâr ederken güneşin henüz batmadığı anlaşılsa yine kazâ gerekir. Hanefî mezhebinde ağırlıklı görüş böyledir. Ancak, bu du¬rumda keffaretin gerekeceğini söyleyenler de vardır. Zira kişi, her iki du¬rumda da zannı ile hareket etmiş ve yanıldığı ortaya çıkmış ise de zanların kuvvet derecesi aynı değildir. Birinci durumdaki zan güçlüdür; çünkü aslolan gecenin devam ediyor olmasıdır. İkinci durumdaki zan ise, bunun tersine zayıftır; çünkü aslolan gündüzün devam ediyor olmasıdır. Bu bakım¬dan güneşin batıp batmadığından şüphe eden kimse hemen iftar etmemeli, durumun netleşmesini beklemelidir. İmsâk ve iftâr vakitlerini gösteren bir takvim ve saatin bulunmadığı durumlarda kişi, kendi bilgi ve tecrübesiyle içtihâd ederek ona göre davranır.
Unutarak yiyip içtikten sonra orucunun bozulmuş olduğu zannıyla veya gece niyetlenemeyip gündüz niyetlendikten sonra, gündüz yapılan bu niye¬tin niyet sayılmayacağı zannıyla günün geri kalan kısmında bilerek bir şey yiyip içmek veya cinsel ilişkide bulunmak orucu bozar.
Bir şey yiyor veya içiyorken imsâk vaktinin girdiğini anlayan kimse derhal yemeyi ve içmeyi bırakmalıdır. Bile bile yemeye veya içmeye devam etmesi hâlinde Hanefî imâmlara göre bu kişiye keffâret gerekir.
Ramazan Orucunun Kazâsı: Her ne sebeple olursa olsun gününde tutulamamış ramazan orucunun kazâ edilmesi gereklidir. Aynı şekilde keffâret, adak veya başlanıp bozulmuş nâfile oruçların kazâsı da gereklidir. Başlanıp tamamlanmamış nâfile oruç meselesinde, Şâfiîler hiçbir şekilde kazâyı gerekli görmezken, Mâlikîler sadece kasten bozma durumunda kazâyı gerekli görmüşlerdir.
Ramazan orucunun kazâsı yasak günler dışında her zaman yapılabilir. Şâfiîler’e göre ise bir ramazanda kazâya kalmış orucun, gelecek ramazana kadar kazâ edilmesi gerekir. Bir ramazanın kazâ borcu yerine getirilmeden, öteki ramazan gelecek olursa, kazâ borcuna ilâveten bir de fidye ödeme yükümlülüğü ortaya çıkar.
Keffâret Orucu: Hanefîler, keffâret seçeneklerinde sıra gözetmenin gerekli olduğunu sa¬vundukları için öncelikle iki ay peş peşe oruç tutmayı, bu mümkün olmazsa diğer seçenek olan altmış fakiri doyurma seçeneğinin uygulanabileceğini ileri sürmüşlerdir. Mâlikîler ise, sıra gözetmeksizin herhangi bir seçeneğin yerine getirilmesini yeterli görmüşlerdir.
Iskât-ı Savm: Esâsen, tekrar sağlığına kavuşup oruç tutabilir hâle gelmeleri ümit edil¬meyen hasta ve yaşlı kimseler için ilgili âyette önerilen fidye yoluyla telâfî şekli, sonraları hükmün konuluş amacına uygun görülmeyebilecek zorlama yorumlarla ıskât-ı savm (ve arkasından ıskât-ı salât) anlayış ve tatbîkâtına dönüşmüştür.
Hanefî kaynaklarında, İmam Muhammed’in, ölenin vasiyeti olmasa bile mîrâsçıların onun oruç borcu için fidye vermesinin Allah’ın dilemesine bağlı olarak yeterli olacağını söylediği rivâyet edilir. Ölen adına yakınlarının oruç tutabilmesinden söz eden hadîsin ve İmam Şâfiî’nin bu yöndeki eski görü¬şünün daha sonraki dönem Şâfiî literatüründe geniş bir yoruma tâbi tutulup kasten terkedilen ve kazâ da edilmeyen oruçlar dâhil her türlü oruç borcu için söz konusu edildiği, ölen kimse adına oruç tutacak kimsenin onun ya¬kını olmasının şart görülmediği, yakınların bilgisi olsun olmasın üçüncü şahısların da ücretli ücretsiz böyle bir oruç tutabileceği görüş ve tartışmala¬rının yer aldığı görülür. Sonuç itibariyle, âyette sadece oruç tutmaya gücü yetmeyen sürekli mâzeret sahibi kimseler için öngörülen fidye yoluyla telâfî mekanizması, konuluş amaç ve anlamını aşarak, mâzeretli veya mâzeretsiz olarak orucu terkedip, kazâ edemeden ölen herkese teşmîl edilmiştir.

DİYANET MBSTS -YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK ZEKAT KONUSU

Zekâtın Şartları: Zekât; müslüman, hür, akıllı, bâliğ, tabii ihtiyaçlarından fazla artıcı vasıf¬taki mala tam bir mülkiyetle mâlik olan ve bu mâlik oluşunun üzerinden bir (ay yılı) senesi geçen kimselere farzdır. Bu farzın sahîh olarak ödenebilmesi için de ehline verilmesi ve verilirken de niyet edilmesi gerekir.
Mükellef ile İlgili Şartlar: Çocuk ve akıl hastalarının “öşür” denen toprak ürünleri zekâtından so¬rumlu olduklarında görüş birliği bulunmakla birlikte, bunların zekâta tâbi diğer mallarından zekât alınıp alınmayacağı konusunda farklı iki görüş ileri sürülmüştür. Ebû Hanîfe akıllı ve bâliğ olmayanları, toprak ürünleri ve kamu hukûkunun bir parçası olarak alınan zekât türü hâriç, zekâtla mükel¬lef tutmamıştır. Fakîhlerin çoğunluğuna göre ise akıl hastalarının ve çocu¬ğun malları zekâta tâbidir. Bu borcu velî ve vâsîleri öderler. Zekât; vekâletle yerine getirilebilen mâlî bir ibâdettir. Velî, zekâtta çocuğun ve akıl hastasının vekilidir. Bu vecîbeyi yerine getirmede onun yerini almaktadır, dolayısıyla onlar adına zekât verir.
Bir malın zekâta tâbi olabilmesi için “tam mülk olma”, “artıcı özelliğe sahip olma”, “nisâba ulaşmış olma”, “tabii ihtiyaçlardan fazla olma”, “üzerinden bir yıl geçmiş olma” gibi şartların arandığı görülür.
Tam Mülkiyet: El-milkü’t-tâm. Fakîhlerin çoğuna göre;
1. Belirli sahibi olmayan mallar zekâta tâbi değildir. Buna göre halkın yararına sunulan, herkesin istifâde ettiği mallar, devletin zekât, vergi ve başka gelirlerinden elde ettiği mallar belirli bir mâliki olmadığı için, zekâta tâbi değildir. Bu mallar bütün topluma aittir ve onlardan bir kısmı da fakirdir.
2. Fakir, yetim ve kimsesizlerin doyurulması, okutulması, câmi, mescid, yol, köprü yapımı gibi amaçlarla hayır kuruluşlarına vakfedilen mallar zekâta tâbi değildir. Ancak oğluna, ailesine veya falanın oğullarına gibi belirli bir kişi veya kişilere yapılan vakıflar böyle değildir. Böyle vakfedilen mallar zekâta tâbidir. Çünkü bu durumda vakfedilen malın mülkiyeti vakfedenden vakfedilene geçmekte ve onda sürekli kalmaktadır.
3. Hırsızlık, gasp, rüşvet, faiz gibi haram yollarla kazanılan -haram mal-zekâta tâbi değildir. Çünkü âlimler haram malı, elinde bulunduranın mül¬künü kabul etmemişler, onda tasarrufu yasaklamışlardır.
Tam mülk olma şartının Hanefîler’e göre başlıca sonuçları:
1) Elde bulunmayan ve ele geçeceği de umulmayan malda zekât yoktur. Kimi Hanefîler’e göre ise faydalanılmayan malda da zekât yoktur. Bu ikinci görüşe göre inkâr edilen, gasbedilen, düşman tarafından alınan, kaybolan, denize düşen, sahraya gömülüp yeri unutulan, devlet tarafından müsâdere edilen mallar tekrar sahipleri tarafından ele geçirilmedikçe zekâta tâbi değil¬dir. Çünkü bu mallarda elde bulundurma ve tasarruf imkânı yoktur. Yani tam mülkiyet yoktur. Tam mülkiyetin tanımına ilişkin bu görüş farklılığı, ilk imâmlardan nakledilen “Mâlü’d-dımâr’da zekât yoktur” sözünde geçen “mâlü’d-dımâr” tâbirinin tefsîrinden kaynaklanmıştır.
Şâfiîler’e göre ise, malın elde bulunmayışı zekât ödeme yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Buna göre gasbedilen, kaybolan, çalınan, denize düşen vb. mallar, sahibinin eline geçince tahakkuk eden bütün zekâtları verilmelidir.
2) Ebû Hanîfe’ye göre kocasından vâdeli mehrini almadıkça kadın ze¬kâtla mükellef değildir. Çünkü o mehre nikâh akdi ile mâlik olmuştur, fakat bu noksan mülkiyettir. Kadın mehri teslim almakla ona tam mâlik olur.
3) Borçlu, borcuna karşılık olan malından dolayı zekât mükellefi olmaz. Elinde olan bu malın mâliki değildir.
4) Rehin olarak verilen maldan dolayı da mal sahibi zekâtla yükümlü olmaz. Çünkü bu mala mâlik olsa da zilyed değildir. Mal, borcu karşılığı rehin alanın elindedir.
5) Satın alınıp da teslim alınmamış mallar zekâta tâbidir. Çünkü alıcı, satım akdi sonucu bir mala tam mâlik olmuştur. Malın elinde olmaması ze¬kâtın alıcıya farz olmasına mânî değildir.
6) Malı yanında olmayan yolcu zekâtla mükelleftir. Çünkü o, vekîl ara¬cılığı ile malında tasarrufta bulunabilir.
Alacağın Zekâtı: Malın tam mülk olması şartının tabii bir sonucu ola¬rak, bir kimsenin başkasının zimmetindeki alacağı için zekât verip vermeye¬ceği veya hangi şartlarda vereceği fakîhler arasında tartışma konusu ol¬muştur.
Fakîhlerin çoğunluğuna göre alacaklar iki ana gruba ayrılır:
a) Tahsil edileceği umulan alacaklar, yani ödeme imkânına sahip ve borcunu da ka¬bul eden kimsedeki alacaklar zekâta tâbidir. Alacaklı, her sene diğer malları ile birlikte bu alacağının zekâtını da öder.
b) Tahsil edileceği umulmayan alacakların ise, ancak elde edilince zekâtı verilir. Elde edilince, geçmiş bütün yılların zekâtı ödenir diyenler de, sadece son bir yılın zekâtı ödenir diyenler de vardır. Hanefî müctehîtlerine göre, elde edilmesinin üzerinden bir yıl geçmedikçe bu alacağın zekâtı ödenmez.
Hanefî fakîhleri, alacağın zekâtı konusunu biraz daha detaylı şekilde ele almışlar ve alacağı üç gruba ayırmışlardır:
a) Kuvvetli alacak (deyn-i kavî): Borç verilmiş paralar ile ticaret mallarının bedelleri olan alacaklardır. Bunlar borçlular tarafından inkâr edilmedikçe, tahsil edildiklerinde geçen senelere ait zekâtları da verilmelidir. Fakat mü¬kellef alacağından en az 40 dirhem (yani zekât nisâbının 1/5′i kadar miktar) tahsil etmedikçe zekât borcunu ödemek zorunda değildir.
b) Orta kuvvette alacak (deyn-i mutavassıt): Ev kirası gibi zekât mevzuu olmayan bir malın bedelidir. Bu alacakta da, geçen senelerin zekât borcu gerçekleşir, ancak zekât borcunun ödenme mecburiyeti için alacaklının en az 200 dirhem miktarı (nisâb miktarı kadar) tahsil etmesi gerekir.
c) Zayıf alacak (deyn-i zaîf): Mal bedeli olmayan, mehir ve diyet gibi alacaklardır. Bu tür alacak zekâta tâbi değildir. Tahsil edildikten sonra diğer şartların gerçekleşmesi ile zekâta tâbi olur.
Hakîkî (gerçek) nemâ: Bir malın ticaretle, doğum yoluyla veya tarımla artmasıdır. Ticaret malları, hayvanlar ve toprak ürünleri böyledir.
Takdîrî (hükmî) nemâ: Bir malın kendisinde nemâ imkânının bizzat (potansiyel olarak) mevcut olmasıdır. Altın, gümüş ve parada olduğu gibi.
Beş sınıf mal zekâta tâbidir. Bunlar; para (altın, gümüş vb.), ticaret malları, toprak ürünleri, hayvanlar, define ve madenler. Bu mallar incelendiğinde hepsinin nâmî (artıcı vasıfta) oldukları görülür.
3. İhtiyaç Fazlası Olma: Havâic-i asliye.
4. Nisâb: Gümüşte nisâb miktarı 200 dirhem, altında 20 miskâl, hayvanlarda 5 deve, 30 sığır, 40 koyun, toprak ürünlerinde ise (cumhûra göre) 5 vesktir (=buğdayda 653 kg.). Ebû Hanîfe’ye göre ise toprak ürünlerinin azı da çoğu da zekâta tâbidir. Toprak ürünlerinin zekâtında nisâb aranmaz.
5. Yıllanma: Havelânü’l-havl. Hanefîler’e göre; bir malda zekâtın farz olabilmesi için, o malın hem sene başında ve hem de sene sonunda nisâba ulaşmış olması şarttır. Bir kimse sene başında nisâb miktarına ulaşan bir mala sahip olsa, bu mal sene içinde nisâbın altına düşse, hatta tamamen tüketilse, fakat sene sonunda yine nisâb miktarına ulaşsa, sene sonu hesabıyla zekâta tâbi olur. Meselâ demir ticareti yapan bir tüccarın deposunda sene başında yüz ton demir varken, sene içinde bunların bir kısmını satış yoluyla tüketse ve yerine elli ton demir alsa, sene sonundaki bu demir ile kasa mevcudunun zekâtını vermekle mü-kelleftir.
Şâfiîler’e ve Hanbelîler’e göre; nisâbın bütün sene boyunca bulunması gerekir. Bir mal sene içinde nisâbın altına düşerse, ona zekât vâcip olmaz. Bir kimse sene başında nisâb veya nisâb miktarını aşan bir mala sahip olsa, sene içinde satış ve hîbe gibi yollarla bu mal nisâbın altına düşse, o kimse nisâb miktarı mala sahip olana kadar zekâtla mükellef değildir. Zekât mik¬tarı mala sahip olduğu zaman sene geçme şartı tekrar başlar. Ancak sene içinde elde edilen ticârî kârlarla, sene içinde doğan hayvanlar bundan müs¬tesnâdır. Bunlar ana mallara tâbidir.
Mâl-i müstefâd: Önceden yok iken sonradan ferdin mülkiyetine geçen maldır. Maaş, ücret, ikramiye, geçici kazançlar, bağışlar, mîrâs yoluyla edi¬nilen servet vb. mâl-i müstefâd kapsamına girer. Bu tür gelirlerle ilgili baş¬lıca hükümler şunlardır: Mâl-i müstefâd, ticaret mallarının kârı, hayvanların yavruları gibi sa¬hip olunan malların nemâlandırılması sonucu ise, eldeki eski mala eklenir. Bir yıl şartı da, eldeki eski malın üzerinden bir yıl geçmesi ile gerçekleşmiş olur. Bu konuda fakîhler arasında görüş ayrılığı yoktur. Mâl-i müstefâd eldeki malın cinsinden değil ise cumhûra (fakîhlerin çoğunluğuna) göre ayrı hükümdedir. Ne nisâbı tamamlamak ne de yıl şartı¬nın gerçekleşmesi için eldeki mala eklenir. Meselâ nisâb miktarı deveye sa¬hip olan bir kimse, yıl içinde sığır satın alsa, sığır için de ayrıca bir yıl bek¬lemesi gerekir.
Mâl-i müstefâd; ticârî kârlar ve hayvan ürünlerinin dışında, fakat elde bulunan nisâb miktarı malın cinsinden ise; Hanefîler’e göre bu mal eldeki mala eklenerek hepsinin üzerinden bir yıl geçince zekâta tâbi olur. Meselâ 5 milyon liralık demir stoku bulunan tüccarın sene içinde eline satış veya ba¬ğış yoluyla 50 milyon liralık demir geçse, sene sonunda 55 milyon liralık mal varlığının zekâtını vermesi gerekir.
6. Borç Karşılığı Olmama: El-emvâlü’l-bâtına (gizli mallar) ve el-emvâlü’z -zâhire (açık mallar).
Hanefîler’e göre borç üç nevidir:
1. Şahıslara olan borçlar.
2. Allah hakkı olarak vâcip olup kullar tarafından istenen borçlar. Zekât bu nevîdendir.
3. Kullar tarafından istenmeyen fakat Allah için yerine getirilmesi gere¬ken borçlar. Nezir ve keffâret bu çeşit borçlardandır.
İlk iki grupta toplanan borçlar zekât mallarının nisâbını düşürürlerse, bu mallarda zekât gerçekleşmez. Üçüncü grupta toplanan borçlar, zekâtın gerçekleşmesine mânî değildir. Ayrıca borç hangi nevîden olursa olsun, toprak ürünlerinde zekâtın vücûbuna mânî değildir.
İmam Şâfiî’ye göre borç, hiç bir malda zekâtın vücûbuna engel olmaz. İmam Mâlik’e göre ise sadece parada zekâtın vücûbuna engeldir, nisâbı düşürürse zekât farz olmaz.

ZEKÂTIN GEÇERLİLİK ŞARTLARI
a) Niyet: Hanefîler’e ve Şâfiîler’e göre; kaide olarak niyetin ödeme anında bulun¬ması gerekir. Çünkü zekât ibâdettir ve ibâdetlerde niyet şarttır. Fakat öde-meler parça parça yapıldığı için, kolaylık olsun diye niyetin, zekât borcunun çıkarıldığı anda bulunması da yeterlidir. Bu oruçta niyetin önceden yapıl¬ması gibidir.
Zekât verilirken hükmen niyet edilmiş olması da yeterlidir. Meselâ mal sahibi niyet etmeden zekât borcunu verdikten sonra henüz mal fakirin elinde iken niyet etmesi yahut, vekîle vermesi anında niyet ettiği halde vekîl zekât borcunu öderken niyet etmemesi gibi durumlarda niyet hükmen var sayılır. Çünkü emreden kişinin niyeti esastır.
Hanefî mezhebinde müftâ bih (kendisiyle fetvâ verilen) görüşe göre zekât memuru açık mallardan (el-emvâlü’z-zâhire) zekâtı zorla almış ise, mükelle¬fin üzerinden zekât borcu düşer, gizli mallardan zorla zekât alındı ise zekât borcundan mükellef -niyet etmemiş ise- kurtulamaz.
Şâfiîler’e göre; tercih edilen görüş -Hanefîler’de olduğu gibi- niyetin ze¬kât borcunu çıkarma anında yapılabileceğidir. Çünkü niyeti zekât borcunu hak edenlere verirken şart koşmak güçlük doğurur. Onun için malında vekîl tâyîn eden kişinin devir esnasında zekâta niyet etmesi yeterlidir.
Şâfiîler çocuk ve akıl hastasının mal varlığından velî ve vâsîlerinin zekât ödemekle mükellef oldukları görüşündedir. Bu durumda velî veya vasî onlar adına zekât öderken niyet edeceklerdir.
Mâlikîler’e göre mükellef zekât malını ayırırken, bu malın verilmesinden az önce veya verilirken niyet edilmesi câizdir. Hanbelîler’in görüşü de buna yakındır. Onlara göre mal sahibinin niyeti esas olup zekât memurunun ni¬yeti onun yerine geçmez.
b) Temlîk: Zekât; usûl (baba, anne, dede, nine) ve fürûa (çocuk ve torun) verilemez. Çünkü zekât verenle usûl ve fürûu arasında çok sıkı bir mülkiyet bağı ve menfaat ortaklığı vardır. Dolayısıyla burada tam anlamıyla temlîk gerçek-leşmez. Aynı şekilde kişi zekâtını karısına da veremez. Ebû Hanîfe’ye göre kadın da zekâtını kocasına veremez.

ZEKÂTA TÂBİ MALLAR
Altın ve gümüş nisâptan az ise nisâbı tamamlamak için biri diğerine ilâve edilir mi? Hanefîler’e göre ilâve edilmelidir. Şâfiîler ve Hanbelîler ise aksi görüştedir.
Altın ve Gümüşten Yapılan Zînet Eşyası: Hanefî mezhebine göre altın ve gümüşten yapılmış süs eşyaları zekâta tâbîdir. Meselâ altın ve gümüşten yapılmış bilezik, kolye, gerdanlık gibi ka¬dın süs eşyası nisâba ulaşır ve üzerinden bir sene geçerse, o günkü altın fiyatları ile değeri bulunur ve 1/40 zekâtı verilir.
İmam Şâfiî, İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel’e göre ise mübâh olan ka¬dın süs eşyası zekâta tâbî değildir. Ancak Şâfiîler’e göre kadın süs eşyala¬rında isrâfa kaçarsa, meselâ 200 miskâl ağırlığında zînet eşyası bulun¬durursa bunların zekâtını vermesi gerekir.
1. Altın ve gümüş dışında, hangi maddeden olursa olsun bütün süs eş¬yaları zekâta tâbî değildir.
2. Erkekler tarafından kullanılan veya dince kullanılması haram sayılan altın-gümüş mâmulü bütün süs eşyası zekâta tâbidir.
Mâdenî ve Kâğıt Paraların Zekâtı: Mezhep imâmları devrinde kâğıt para henüz kullanılmadığı için klasik dönem fıkıh kitaplarında kâğıt paranın zekâtı ile ilgili açık bir hükme rast¬lanmaması tabiidir. Altını temsil eden ve altın yerine ödemelerde kullanılan para türünün (banknot) kullanıldığı devirde yaşayan fakîhler, bu paraları “karşılığı hemen ödenebilen borç senedi” olarak değerlendirmiş ve borcunun dışında, üzerinden bir yıl geçmiş nisâb miktarı, yani 80.18 gram altın veya 561.2 gram gümüş karşılığı parası olanların bu paranın 1/40′ını (% 2.5) zekât olarak vermeleri gerektiğini söylemişlerdir.
Ticâret Malları: Hanefî fakîhlerine göre, ticâret mallarının kıymeti sene başında ve sene sonunda, yukarıda gösterilen altın veya gümüş nisâblarının altına düşme¬melidir. Aksi halde bu mallarda zekât gerçekleşmez. Ticâret mallarının kıy-metlerinin sene içinde nisâbın altına düşmesi zekâtın farz olmasına mânî değildir. Mâlikî ve Şâfiî fakîhlerine göre, ticâret mallarında nisâb sadece sene sonunda aranır. Sene başı ve sene içinde nisâbın düşmesi bu mallarda zekâ¬tın vücûbuna mânî sayılmaz.
Hanefîler’e göre ticâret mallarının zekâtı hesap edilirken borçlar çıkarılır. Şâfiîler’e göre ise borç zekâtı etkilemez. Mevcut malın zekâtı -borç dikkate alınmadan- hesap edilip verilir.
Toprak Ürünleri: Ebû Hanîfe’ye göre, bütün toprak ürünleri zekâta tâbîdir. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre, toprak ürünlerinin zekâta tâbî olabilmeleri için hubûbâtta olduğu gibi bir sene -çürümeden- kalabilme özelliğine sahip ol-maları gerekir.
Hanefî fıkıh kitapları İmâm-ı Âzam’ın bütün toprak ürünlerinin zekâta tâbî olduğu hususundaki görüşünü destekledikleri gibi, çağdaş İslâm âlimleri de bu görüşü savunurlar.
İmam Mâlik ve Şâfiî’ye göre ise bir sene muhâfaza edilebilen gıda mad¬desi özelliğine sahip toprak ürünleri zekâta tâbîdir. Şâfiîler meyveden sadece hurma ve üzümün zekâta tâbi olduğu görüşündedir.
Hanefîler’e yakın bir görüşe sahip olan Ahmed b. Hanbel’e göre ölçüle¬bilen, kurutulabilen, dayanıklı olan gıda maddeleri ve insanoğlu tarafından yetiştirilen bütün ürünler zekâta tâbidir. Ahmed b. Hanbel, zekâta tâbi mal¬larda gıda maddesi olma şartını aramamaktadır. Buna göre pamuk, keten gibi giyim eşyası yapılan maddeler de zekâta tâbîdir.
Fakîhlerin çoğunluğu toprak mahsulleri zekâtında da nisâbın şart ve nisâbın beş vesk (=653 kg.) olduğu, bu nisâba ulaşmayan ürünlerin zekâta tâbî olmayacağı görüşündedir. Onlar bu görüşlerinde Hz. Peygamber’in “Beş veskten az (üründe) zekât yoktur ” anlamındaki hadîsine istinât ederler.
Toprak ürünlerinde nisâb şartını arayan fakîhlere göre buğday ve arpa kabuksuz olarak depo ediliyorsa miktarı 653 kilograma ulaşmadığı sürece zekâta tâbî değildir. Bu ve bu miktarın üzerinde olanı ise zekâta tâbîdir. Eğer pirinç gibi kabuğu ile birlikte depo ediliyorsa, mal sahibi isterse nisâbı kabuksuz olarak 5 vesk, isterse kabuklu olarak 10 vesk hesap eder ve ona göre zekâtını öder.
Ebû Hanîfe’ye göre ise toprak mahsullerinde nisâb şartı aranmaz. Zirâî ürünler ister az ister çok olsun zekâta tâbîdir.
Zekât Nisbeti: Hanefî mezhebine göre toprak ürünlerinin zekâta tâbî olabilmeleri için üzerlerinden bir yılın geçmesi (havl) şart değildir. Bir sene içinde kaç defa mahsul alınırsa her defasında zekât verilmesi gerekir.
Mal sahibi hiç bir karşılık beklemeden (meccânen) tarlasını ekilmek üzere birine verse, çıkan mahsûlün zekâtını bu şahıs öder. Arazi ekilmek üzere belli bir ücretle kiralanmış ise zekât İmâm-ı Âzam’a göre arazi sahibinden, Hanefîler’den Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed (İmâmeyn) ile diğer üç mezhep imâmına göre kiracıdan alınır.
Bal Ve Diğer Hayvan Ürünleri: Balın zekât mallarından olduğu ve baldan 1/10 nisbetinde zekât alınacağı görüşünü savunan Hanefî ve Hanbelî fakîhleri, bu görüşlerini konu ile ilgili Hz. Peygamber’den rivâyet edilen hadîslerle “Bal arı tarafından bir toprak ürünü olan çiçek özlerinden elde edilir. Hubûbâta zekât farz olduğu gibi bala da farzdır” şeklindeki kıyâsla delillendirirler. Şâfiî ve Mâlikî mezhebi fakîhleri ise bu konuda sahîh bir haberin mevcut olmadığını, balın süt gibi, bir hayva¬nın ürünü olduğunu, sütün zekâta tâbî olmadığında görüş birliği bulundu¬ğunu, aynı şekilde balın da zekâta tâbî olmaması gerektiğini ileri sürerler.
Ebû Hanîfe, balda nisâbın aranmayacağı, balın azından da çoğundan da zekât verilmesi gerektiği görüşündedir.
Madenler Ve Deniz Mahsulleri:
a) Rikâz: Rikâz terimi, maden, define ve hazine gibi kendiliğinden yer altında bu¬lunan veya insanlar tarafından yer altına gömülüp gizlenen her türlü kıy¬metli maden ve eşyayı ifâde eder.
Hz. Peygamber’in “Rikâzda humus (1/5 nisbetinde vergi) vardır’ (Ebû Ubeyd, el-Emvâl, nr. 856-860) buyurduğu, Hz. Ömer’in Medîne dışında bu¬lunan 1000 dinar altın paranın 200 dinarını devlet adına beytülmâle aldığı, Hz. Ali’nin de madenleri rikâz diye isimlendirip, çıkarılan maden parçaların¬dan ve bulunan eski devirlere ait paralardan 1/5 nisbetinde vergi aldığı rivâyet edilir.
Rikâzla ilgili hadîs ve sahâbe tatbîkâtını değerlendiren fakîhler, bu teri¬min kapsamı üzerinde görüş ayrılığına düşmüşlerdir.
İmam Şâfiî, İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel’e göre rikâz eski devirlerde yer altına saklanan ve İslâmî devirde bulunan kıymetli eşya, hazine ve definedir. Madenler rikâzın kapsamına girmez. Hatta İmam Şâfiî rikâzı sadece Câhiliye devrinde gömülmüş olan altın ve gümüşe hasreder.
Hanefî fakîhleri ise hem madenleri ve hem de eski devirlerde yeraltına gömülüp gizlenen her nevî kıymetli eşyayı rikâz mefhûmu içinde mütâlaa ederler.
Rikâz; eski devirlerde yeraltına gömülen veya herhangi bir sebeple yeraltında kalan kıymetli eşyayı ifâde ettiğinde,
1. Mevât (işlenmemiş, sahipsiz) topraklarda veya sahibi bilinmeyen topraklarda bulunmuş ise 1/5′i vergi olarak alınır, kalan 4/5′i bulana verilir. Mülk arazide bulunmuş ise Hanefîler’e göre 4/5′i mülk sahibi veya vârisle¬rine ait olur. Bu eşyayı gayri müslim tebâdan biri veya çocuk da bulsa du¬rumda bir değişiklik olmaz.
2. Bulunan altın-gümüş ve kıymetli eşyanın İslâmî alâmet (mühür, yazı gibi) taşıması hâlinde “lukata” hükümleri uygulanır. Bu halde bulunan eşya bir sene müddetle -usûlüne uygun- ilân edilir, sahibi çıkmazsa beytülmâle teslim edilir.
3. Bu nevî bulunan eşyanın vergilendirilmesi için cumhûra göre nisâb da aranmaz. İmam Şâfiî nisâb şartını ileri sürmüştür.
4. Fakîhler rikâzın 1/5 nisbetinde vergiye tâbi olabilmesi için, bulun¬duktan sonra üzerinden bir sene geçmesinin şart olmadığında görüş birliğindedir.
Rikâz ile ilgili hadîslerde, alınan 1/5 nisbetindeki verginin zekât verile¬cek kimselere mi, yoksa fey kapsamında düşünülüp zekâtın dışında kalan muhtelif devlet giderleri için mi harcanacağı hususunda açıklık yoktur. Bu sebeple fakîhler rikâzın dağıtımı hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.
İmam Şâfiî, rikâzdan alınan 1/5 nisbetindeki verginin zekât verilecek kimselere sarfedileceğini, Ebû Hanîfe, -bir görüşe göre- İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel ise bu gelirin fey hükümlerine tâbi olup zekât dışında, kamu hizmetlerine harcanacağını savunmuşlardır.
Rikâz, yeraltına gömülmüş altın, gümüş, hazine yani kenz ve define anlamına alındığında önemli bir devlet geliri sayılmamalıdır. Çünkü bu çeşit hazine ve antik eşyanın bulunup çıkarılması sık rastlanan bir olay değil¬dir. Ancak, Hanefî fakîhlerine göre madenler rikâz mefhûmu içinde mütâlaa edildiğinden, rikâzın vergilendirmesi büyük önem taşımaktadır. Hemen aşa¬ğıda izah edeceğimiz gibi, bu durumda hem kapsamı genişlemiş olacak ve hem de maden vergi nisbetleri 1/5 olarak kabul edildiğinden devlet gelirleri içinde önemli bir yekûn tutacaktır.
b) Madenler: Yeraltından çıkarılan madenler üç kısımdır:
1) Katı olup eritilebilen ve dökümü yapılabilen madenler; altın, gümüş, demir, bakır gibi.
2) Eritilmeye elverişli olmayan katı madenler; mermer, kireç, kömür gibi.
3) Sıvı olup katılaşmayan madenler; civa, petrol gibi.
Ebû Hanîfe ve arkadaşlarına göre, katı olup eritilebilen ve dökümü yapılabilen altın, gümüş, demir, bakır gibi madenler vergiye tâbîdir. Eritilmeye elverişli olmayan yakut, zümrüt, mermer, kireç gibi madenlerle, sıvı olup katılaşmayan civa, petrol gibi madenlerden vergi alınmaz.
Şâfiî’ye göre, sadece altın ve gümüş madenleri zekâta tâbîdir, bunların dışında kalan madenler zekâta tâbî değildir.
Hanbelî fakîhleri ise, altın ve gümüş ile diğer madenler arasında herhangi bir fark gözetmemişler ve Bakara sûresinin 267. âyetinin genel anlatımından hareket ederek, cinsi ne olursa olsun bütün madenlerin zekâta tâbî olduğu görüşünü savunmuşlardır. Hanbelî mezhebine göre, yerden çıkan bütün madenler zekâta tâbidir. Bu madenlerden ister altın, gümüş, demir, bakır gibi eritilip dökümü yapılabilir cinsten olsun, ister yakut, zümrüt, sürme gibi sert olup eritilemeyen madenler olsun, isterse zift, neft, petrol gibi sıvı halde bulunan madenlerden olsun, bir ayırım gözetilmeksizin hepsinden zekât alınır.
Madenlerden alınacak zekâtın nisbeti konusu fakîhler arasında tartışmalıdır. Hanefî mezhebi fakîhleri madenleri rikâz mefhûmu içinde mütâlaa ettiklerinden, rikâzla ilgili hadîse istinaden vergi nisbetinin 1/5 olacağı, İmam Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel ise madenlerden 1/40 (% 2.5) nisbetinde zekât alınacağı görüşünü benimsemişlerdir.
Hanefî mezhebine göre madenlerde nisâb aranmaz. Bulunan veya işle¬nen maden az da olsa çok da olsa vergiye tâbîdir. Çünkü maden rikâzdır. Rikâzda da 1/5 nisbetinde alınması gerekli bir “hak” olduğu hadîsle belirtil¬miştir. Buna göre sahipli arazide eritilebilen ve dökümü yapılabilen altın, gümüş, demir, bakır gibi bir maden bulunursa devlet 1/5 nisbetinde vergi¬sini alır, kalanı yani 4/5′i o arazi sahibine verilir.
İmam Mâlik, İmam Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel’e göre ise madenlerin ze¬kâta tâbî olabilmeleri için nisâb miktarına ulaşması gerekir. Bu da hadîslerle gösterilen altın ve gümüş nisâbıdır. Madenler bu kıymetlere ulaşmadıkça zekâta tâbi olmazlar.
Bütün fakîhler madenlerin zekâta tâbi olabilmeleri için üzerinden bir sene geçmesinin şart olmadığı görüşünde birleşmişlerdir.
Maden, sahibi bilinmeyen arazide veya devlete ait topraklarda bulu¬nursa yine devlet 1/5 payını alır, kalan 4/5′i bulana ait olur.
Hanefîler’e göre madenlerden alınan 1/5 nisbetindeki vergi fey hükmüne tâbîdir, dolayısıyla kamu yararına olmak üzere devlet giderleri içinde sarfedilir.
Diğer mezhep imâmlarına göre ise alınan vergi zekâttır ve Tevbe sûresi¬nin 60. âyetinde gösterilen zekât sarf yerlerine harcanır.
c) Deniz Ürünleri: Ebû Yûsuf, denizden çıkarılan inci, mercan gibi kıymetli süs eşyaları ile anber gibi kokuların 1/5 oranında vergiye tâbî tutulması gerektiğini ileri sürer.
d) Büyükbaş ve Küçükbaş Hayvanların Zekâtı: Senenin çoğunu meralarda otlayarak geçiren hayvanlara Sâime denilmekte¬dir. Bunun karşılığı olarak yemle beslenen hayvanlara “ma’lûfe”, ziraat, nakliyat gibi işlerde kullanılan hayvanlara da “âmile” adı verilmektedir.
Develerin Zekâtı:
5′ten 9′a kadar 1 adet koyun
10′dan 14′e kadar 2 adet koyun
15′ten 19′a kadar 3 adet koyun
20′den 24′e kadar 4 adet koyun
25′ten 35′e kadar 1 adet iki yaşında dişi deve
36′dan 45′e kadar 1 adet üç yaşında dişi deve
46′dan 60′a kadar 1 adet dört yaşında dişi deve
61′den 75′e kadar 1 adet beş yaşında dişi deve
76′dan 90′a kadar 2 adet üç yaşında dişi deve
91′den 120′ye kadar 2 adet beş yaşında dişi deve
Koyunların Zekâtı:
1′den 39′a kadar zekâttan muâf
40′tan 120′ye kadar 1 Koyun
121′den 200′e kadar 2 Koyun
200′den 399′a kadar 3 koyun
400′den 500′e kadar 4 koyun

Sığırların Zekâtı: Sâime olan sığırlarda zekât nisâbı 30 sığır olup, bundan azı için zekât gerekmez. 30 sığırdan 40 sığıra kadar, zekât olarak iki yaşına basmış erkek veya dişi bir buzağı verilir. 40 sığırdan 60 sığıra kadar, üç yaşına girmiş erkek veya dişi bir dana verilir. Tam 60 sığır olunca, birer yaşını bitirmiş iki buzağı verilir. Sonra her otuz sığırda bir buzağı ve her 40 sığırda bir dana verilmek sûretiyle hesap edilir.
Sınâî Servet, Yatırım ve Üretim Araçları: 1965′te Kahire’de ve 1984′te Kuveyt’te akdedilen konferans kararla¬rında sınâî makinelerin sâfî gelirlerinden % 2.5 oranında zekât alınması tavsiye edilmiştir.

HİSSE SENEDİ
1. Çağdaş âlimler menkûl kıymetler borsasında alınıp satılmak ve böy¬lece ticâreti yapılarak kazanç elde etmek amacıyla alınan hisse senetlerinin türü ne olursa olsun % 2.5 oranında zekâta tâbî olacağında görüş birliğine varmışlardır.
2. Ticâret maksadıyla değil de, sadece yatırımcı sıfatıyla hisselerin yıllık kârından (temettû) yararlanmak için hisse senetleri alınmışsa bunların gelirlerinin de zekâta tâbî olacağı ittifakla kabul edilmiştir.
3. Hisse senetlerinin türü ne olursa olsun ve ne maksatla elde bulundurulursa bulundurulsun kıymetli evrak olarak % 2.5 oranında zekâta tâbî olup olmayacağı, ayrıca temettû için elde bulundurulan hisse senetlerinin kârından ne nisbette zekât verileceği ihtilâf konusu olmuştur.

ZEKÂTIN ÖDENME ZAMANI
Fakîhlerin çoğunluğu, zekâtın vücûb sebebi nisâb bulunduğu takdirde kişinin zekâtını vaktinden önce ödeyebileceğini söylemişlerdir. Ebû Hanîfe, Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel bu görüştedir.
İmam Mâlik ile Dâvûd ez-Zâhirî ise, mal ister nisâba ulaşsın ister ulaş¬masın vaktinden önce zekâtının verilmesinin câiz olmadığı görüşündedir. Bu iki müctehîde göre, sene geçme şartı (havl) nisâb gibi zekâtın vücûb şartla¬rından olup, nasıl namaz vaktinden önce kılınmazsa zekât da vaktinden önce ödenemez.
Bir malda zekât borcu doğduktan sonra, bu borç ödenmeden önce o mal çalınmak, kaybolmak, gasbedilmek gibi yollarla helâk olsa; mükellef ister ödeme imkânına sahip olsun veya olmasın, Hanefîler’e göre zekât borcu düşer. Fakat bu malı bağış veya satış yoluyla tüketirse zekât borcu düşmez, zekâtını vermesi gerekir.
Fakîhlerin çoğunluğuna göre ise bu durumda zekât borcu düşmez. Mükellefin onu yeniden ödemesi gerekir. Ancak İmam Mâlik’e göre, telef olduklarında hayvanların zekâtı ödenmez.
Zekâtın Sarf Yerleri: 1. Fakirler ve Miskinler, 2. Âmiller, 3. Müellefe-i Kulûb, 4. Rikâb, 5. Borçlular, 6. Fî Sebîlillah, 7. İbnüssebîl

FITIR SADAKASI
Fıtr sözlükte “orucu açmak”, fıtra da “yaratılış” anlamına gelir. Türk¬çe’de fitre şeklinde söylenen “fıtır sadakası” dînî bir terim olarak şöyle ta¬nımlanabilir: “Ramazan bayramına kavuşan ve temel ihtiyaçlarının dışında belli bir miktar mala sahip olan müslümanların kendileri ve velâyetleri altın¬daki kişiler için yerine getirmekle yükümlü oldukları mâlî bir ibâdet”tir. Buğday veya arpa unundan yarım sa’, (520 dirhem-1459 gr.) diğerlerinden ise bir sa’ (1040 dirhem – 2918 gr.) verilir

DİYANET MBSTS -YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK HAC ve UMRE KONUSU

HAC VE UMRE
Hac sözcüğü “kasıt, yöneliş ve yürüyüş” anlamına gelir.
İhrâm, kişinin kendini geçici kaygı ve bağımlılıklardan kurtarışının sembolüdür.
Menâsik: Hac ibâdeti içinde yer alan ve bir kısmı sembolik davranışlardan ibâret olan fiiller.
Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel gerekli şartları taşıyan hac yükümlüsünün bu ibâdeti önündeki ilk hac mevsiminde edâ etmesi gerektiği, sonraki yıllara tehîr etmesinin günah olduğu, hatta bu ibâdeti uzun süre geciktiren kişinin şâhitliğinin kabul edilmeyeceği görüşündedirler. Şâfiî ve İmam Muhammed ise ileride yerine getirmeye azmedilmesi ve edâ imkânının normal şartlarda elden çıkması gibi bir endişenin bulunmaması şartıyla haccın tehîr edilebile¬ceğini söylemişlerdir.
Haccın Yükümlülük Şartları: Müslümanlık, akıl ve bulûğ şartı yanında, ayrıca hac yapmaya bedenî ve mâlî imkânların yeterli olması da şarttır. Güç yetirebilme anla¬mında istitâat denilir.
Bedel: Hac için bedel (nâib) tutmaya “ihcâc”; bedel tutan kimseye “âmir”, “menûb” veya “mahcûcun anh” denir. Ayrıca bedel gönderilen kimseye “me’mûr”, yol masrafı olarak verilen mal veya paraya “nafaka” ve haccı ifsâd etmesi hâlinde nafakayı geri ödemesine “tazmîn” adı verilmektedir.

HACCIN EDÂ ŞARTLARI
a) Sağlıklı Olmak. Ebû Hanîfe ve Mâlik, sağlıklı olmayı hac yüküm¬lüsü olmanın şartı olarak gördüklerinden bunlara göre sağlıklı olmayan kim¬seler hac yapmakla mükellef değildir; dolayısıyla yerlerine vekil gönderme¬leri de gerekmez.
Hanefî imâmlardan Ebû Yûsuf ve Muhammed ile Şâfiî ve Hanbelî hukukçularına göre ise, yukarıda belirtilen yükümlülük şartlarının gerçekleşmesi hâlinde, fiilen haccetmeye engel teşkil eden bir hastalık veya sakatlığı bulunanlar, yerlerine vekil göndermeli veya bunu vasiyet etmelidirler. Fiilen hac etmeye engel hastalık ve sakatlıklar arasında, genel olarak, körlük, kö¬türümlük ve hac yolculuğuna dayanamayacak derecede hastalık veya yaşlı¬lık durumları gösterilmiştir.
b) Yol Güvenliği. Hanefî ve Hanbelî mezheplerinde fetvâya esas olan görüşe göre yol güvenliğinin bulunması haccın edâsının şartlarındandır. Mâlikî ve Şâfiîler ise, istitâat kavramına getirdikleri açıklama doğrultusunda, bunu yükümlülük şartları arasında saymışlardır.
c) Ârızî Bir Engelin Bulunmaması. Tutukluluk veya yurt dışına çık¬ma yasağı gibi yolculuğa çıkmayı engelleyen bir durumun hac mevsimine denk gelmesi hâlinde edâ yükümlülüğü gerçekleşmez.
d) Kadınlara Özel İki Şart. Haccın edâsıyla doğrudan ilgisi bulunma¬makla birlikte, kadınlara ilişkin başka hükümlerin sonucu olarak söz konusu edilen iki şart daha bulunmaktadır.
Bunlardan birincisi, kadınların tek başlarına uzun mesafeli yolculuklara çıkma yasağından kaynaklanan “yanlarında eşlerinin veya bir mahremleri¬nin bulunması” şartıdır. Hanefî mezhebine göre, haccedebilmek için seferîlik hükümlerinin uygulanacağı bir mesâfeyi katetmek durumunda olan kadınlar tek başlarına hac yolculuğuna çıkamazlar.
Şâfiî mezhebinde ise katedilecek mesafeden ziyade yol emniyeti ve kadınların güvenliği esas alındığından koca veya başka bir mahremin bulunması şart koşulmamış, bunun yerine kadınların bunu sağlayacak şekilde -ağırlıklı görüşe göre üç kadının yer aldığı- bir grup oluşturmaları yeterli görülmüştür. Bununla birlikte iki kadının hatta kendini güvenlik içinde his¬sediyorsa bir kadının -sadece farz olan hac görevini yerine getirmek için- tek başına yola çıkması câiz görülmüştür. Mâlikî mezhebine göre ise, kocası veya bir mahremi bulunmayan yahut ücretle bile olsa kendisiyle birlikte hacca gelmeyen bir kadın, güvenli bir kafile ile birlikte, bu kafilede başka kadınların bulunup bulunmaması dikkate alınmaksızın hac yolculuğuna çıkabilir.
İkinci şart ise sadece boşanma iddeti veya vefât iddeti beklemekte olan kadınlara ilişkin olup, “beklemeleri gereken süreyi tamamlamış olmaları”dır. Hanefî mezhebine göre edâ şartı olan bu durum diğer mezheplere göre yükümlülük şartıdır.
Edâ şartlarını taşıyan kimselerin bizzat hac yapmaları, bu şartlardan herhangi birinin gerçekleşmemesi durumunda bedel (vekil) göndermeleri veya bunu vasiyet etmeleri gerekir.
HACCIN GEÇERLİLİK ŞARTLARI
a) Hac yapmak niyetiyle ihrâma girmek, b) Özel vakit, c) Özel me¬kân.
İhrâm: İlmihâl dilinde hac veya umre yapmaya niyet eden kişinin, diğer zamanlarda mübâh olan bazı fiil ve dav¬ranışları belirli bir süre boyunca yani hac veya umrenin rükünlerini tamam¬layıncaya kadar kendi nefsine haram kılması anlamındadır. İhrâma giren kişiye “muhrim” (ihrâmlı) denir.
İhrâmın Rükünleri: Hanefî mezhebinde ihrâmın, niyet ve telbiye olmak üzere iki rüknü var¬dır. Bunlardan birini terkeden kimse ihrâma girmiş olmaz. Diğer üç mezhebe göre ise ihrâma girmiş olmak için sadece niyet yeterlidir.

İHRÂMA GİRME YERLERİ
Harem Bölgesi. En yakını, Mekke’ye 8 km. mesafede Medîne istikame¬tinde “Ten’îm”; en uzak olanları ise Tâif yönünde “Ci’râne” (Şi’bü Âl-i Abdul¬lah) ve Cidde istikametinde Hudeybiye yakınlarında “Aşâir”dir. Diğerleri ise, Irak yolu üzerinde “Seniyyetülcebel”, Yemen yolu üzerinde “Edâtü Libn” (Hüseyniye) ve Arafat sınırında “Batn-ı Nemîre”dir.
Mekkeliler hac için Harem bölgesi sınırları içinde; umre için ise Hil bölgesine çıkarak meselâ Ten’îm veya Arafat gibi Harem bölgesi dışındaki bir yerde ihrâma girerler. Hac ve umre yapıp ihrâmdan çıkmış olan Harem bölgesindeki Mekkeli olmayan kişiler (Âfâkî ve Mîkâtî olanlar), umre yapıp ihrâmdan çıktıktan sonra, yeniden ihrâma girmek istediklerinde, aynı hükme uyarlar. Onlar da hac için Harem bölgesinde, Umre için ise Harem bölgesi dışına çıkarak meselâ Ten’îm veya Arafat gibi bir yere gidip ihrâma girmek durumundadır.
Hil Bölgesi. Hil bölgesi, Harem bölgesi ile Mîkât yerleri arasındaki yerlerdir. Bu bölgede ikâmet edenlere Mîkâtî veya Hillî denir. Hillî, Hil bölgesinde yaşayan kişi anlamındadır. Mîkâtîler gerek hac gerek umre için Harem bölgesine girmeden bulundukları Hil bölgesinde ihrâma girerler.
Âfâk Bölgesi. Harem ve Hil bölgelerinin dışında kalan yerlere Âfâk de¬nir. Hil bölgesi dışından doğrudan Mekke’ye veya Harem bölgesine gelenle¬rin ihrâmsız geçmemeleri gereken beş nokta, Hz. Peygamber tarafından belirlenmiştir. Bunlardan her birine “mîkât”, bu noktaların sınırladığı ve Hil bölgesi dışında kalan yerlere de “âfâk” ve bu yerlerde yaşayan insanlara da âfâkî denir ki uzaklardan gelen anlamındadır.
Mekke’ye veya Harem bölgesine gelenlerin ihrâmsız geçmemeleri gere¬ken bu beş yer şunlardır:
1. Zülhuleyfe. Mekke’ye Medîne üzerinden gelenlerin mîkâtıdır. Medîne’ye yaklaşık 10 km., Mekke’ye 450 km. mesafededir. Mekke’ye en uzak mîkât budur. Hz. Peygamber Vedâ haccında, hâlen Âbâr-ı Ali denilen bu mîkâtta ihrâma girmiştir.
2. Cuhfe. Mısır ve Suriye istikametinden gelenlerin mîkâtıdır. Mekke’ye yaklaşık 187 km. uzaklıktadır.
3. Zâtüırk. lrak yönünden gelenlerin mîkâtıdır. Mekke’ye uzaklığı yak¬laşık 94 kilometredir.
4. Karnülmenâzil. Necid ve Küveyt yönünden gelenlerin mîkâtı olup, Mekke’ye yaklaşık 96 kilometredir.
5. Yelemlem. Yemen ve Hindistan tarafından gelenlerin mîkâtı olup, Mekke’ye yaklaşık 54 km. mesafededir. Mekke’ye en yakın mîkât budur.
Süveyş yönünden Kızıldeniz yolu ile gelenler, Cuhfe yakınında Râbığ hizasında ihrâma girerler. Hava yolu ile Cidde’ye gelenler ise, geldikleri istikametteki mîkâtın hizasını geçmeden, niyet ve telbiye yaparak ihrâma girerler.
İhrâmın Vâcipleri:
1.Mîkât sınırını ihrâmsız geçmemek.
2. İhrâm yasaklarından sakınmak.
İhrâm Yasakları:
1. Vücutla İlgili Yasaklar
1. Saç veya sakal tıraşı olmak, bıyıkları kesmek.
2. Kasık ve koltuk altı kılları ile vücudun diğer yerlerindeki kılları tıraş etmek, yolmak veya koparmak.
3. Tırnak kesmek.
4. Süslenme amacıyla saç, sakal ve bıyıkları yağlamak, boyamak, saçlara biryantin veya jöle sürmek, kadınlar oje ve ruj kullanmak. Vücuda veya ihrâm örtüsüne güzel koku sürmek; güzel kokulu sabun kullanmak.
2. Giyim ve Giyim Eşyası ile İlgili Yasaklar: Giyimle ilgili yasaklar sadece erkeklere yöneliktir. Kadınlar normal elbiselerini giyerler, sadece ihrâm süresince yüzlerini örtmezler.
1. Dikişli elbise ve iç çamaşırı türü giyim eşyası giymek. Normal şekilde giymeksizin, palto, pardesü gibi giyim eşyasını üzerine örtmek veya omuzuna almak yasak değildir. Bele kuşanılan kemerde, omuza asılan çan¬tada, ayaklara giyilen üzeri ve topukları açık ayakkabı veya terlikte dikiş bulunabilir. Çünkü yasak olan dikiş değil; giyim eşyası olarak dikilmiş şey¬lerin giyilmesidir. Omuzlara örtülen ridânın uçlarını birbirine bağlamak veya iğne ile tutturmak cezâ gerektirmez ise de mekrûhtur.
2. Başı ve yüzü örtmek, takke ve benzeri şeyler giymek, başa sarık sar¬mak.
3. Eldiven, çorap ve topukları kapatan ayakkabı giymek.
Nalın gibi, mümkün olduğunca üzeri açık ayakkabı giymek müstehâptır. Üzeri açık ayakkabı giymek mümkün olduğu halde, sadece topukları açık ayakkabı giymek mekrûhtur. Ayak bileğine bitişen ve topukları örten ayak¬kabı giymek ise yasaktır, cezâ gerektirir.
3. Cinsel Konularla İlgili Yasaklar: Cinsel ilişki ve genellikle cinsel ilişkiye götüren öpme, oynaşma, şeh¬vetle tutma gibi davranışlarda bulunmak. Şehevî duyguları tahrîk edici sözler söylemek.
4. Av Yasağı: Gerek Harem bölgesi içinde, gerek dışında eti ister yensin ister yenmesin her türlü kara avını avlamak, avcıya avını göstermek ve avlanmasına yar¬dımcı olmak, av hayvanlarına zarar vermek yasaktır.
Yaratılışı îtibariyle vahşî, ürkek ve insandan kaçan hayvanlara av hay¬vanı denir. Suda yaşasa bile, doğup üremesi karada olan hayvanlar kara hayvanı sayılır. Deniz hayvanlarının avlanması yasak olmadığı gibi tavuk ve koyun gibi evcil hayvanların kesilmesi de ihrâmlıya yasak değildir.
5. Harem Bölgesiyle İlgili Yasaklar: Mekke şehri ve etrafındaki Harem denilen bölgedeki av hayvanlarının avlanması, bitkilerin kesilmesi veya koparılması ister ihrâmlı, ister ihrâmsız, herkes için yasaktır.
6. Yapılması Günah Olan ve Başkalarına Zarar Veren Konular¬daki Yasaklar:
a) Füsûk: Tâatten ayrılıp mâsiyet sayılan şeyleri yapmak.
b) Cidâl: Başkalarıyla tartışmak, hakâret ve kavga etmek. Her zaman yasak olan bu tür davranışlardan, ihrâmlı iken daha çok sakınmak gerekir.

HACCIN RÜKÜNLERİ
Hanefîler’e göre haccın ihrâm, Arafat vakfesi ve ziyaret tavâfı ol¬mak üzere üç farzı vardır. Hac bu farzların sıraya uyularak yerine getirilme¬siyle edâ edilmiş olur. Bu farzlardan ihrâm şart, diğer ikisi ise rükündür. Buna göre Arafat vakfesinin vaktini geçiren kimse o yıl hac yapma imkânını kaybeder, daha sonra yarım bıraktığı haccını kazâ eder.
Mâlikîler’e göre bu üç farz yanında sa’y de farzdır ve dördü birden haccın rükünlerini oluşturur. Şâfiîler ise, bunlara saçları kısaltmayı veya tıraş etmeyi (halk veya taksîr) ilâve ederek rükün sayısını beşe çıkarmışlar ve bu rükünler yerine getirilirken bir kısmında (ilk üçünde) sıraya riâyet etmenin de farz (rükün veya şart) olduğunu söylemişlerdir. Rükünlerin tamamı, usû¬lüne göre yapılmadıkça, cezâ ve keffâret ödemekle hac sahîh olmaz. Eksik kalan rüknün tamamlanması veya haccın kazâsı gerekir.

ARAFAT VAKFESİ
Vakfenin Geçerli Olmasının Şartları: Vakfenin geçerli (sahîh) olabilmesinin iki şartı vardır.
1. Hac için ihrâmlı olmak,
2. Vakfeyi özel (belirli) yer ve zamanda yapmak. İhrâm konusu yu¬karıda anlatıldığı için burada sadece ikinci şart olan “vakfenin belirli yer ve zamanda yapılması” şartı açıklanacaktır.
Vakfenin Yeri: Vakfenin yeri, Arafat bölgesidir. Arafat bölgesinin Mekke tarafındaki sınırı, “Urene vâdîsi”dir. Urene vâdîsi dışında Arafat böl¬gesinin her yerinde vakfe yapılabilir. Bu vâdî Arafat bölgesinden değildir. Burada bulunan “Nemîre Mescidi”nin kıble (kuzeybatı) tarafından bir kısmı da vakfe yerinin dışında kalmaktadır.
Vakfenin Zamanı: Zilhiccenin 9. arefe günü zevâl vaktinden yani gü¬neşin tepe meridyeni üzerine geliş vaktinden bayramın ilk günü “fecr-i sâdık” denilen tan yerinin ağarmaya başladığı zamana kadar geçen süredir. Bu ko¬nuda mezhepler arasında görüş ayrılığı yoktur. Sadece Hanbelîler’e göre vaktin ilk ânı, arefe günü fecr-i sâdık ile başlar.
Cem’-i Takdîm: Ebû Hanîfe’ye göre cem’-i takdîm ile kılınabilmesi için;
a) Arefe günü hac için ihrâmlı olarak Arafat’ta bulunmak,
b) Mescid-i Nemîre’de cemâat-i kübrâ ile kılmak gerekir. Aksi halde her namaz kendi vaktinde kılınır. Diğer üç mezhep ile Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre, arefe günü hac için ihrâmlı olanların Arafat’ta öğle ve ikindi namazlarını, ister Nemîre Mescidi’nde ister çadırlarda, ister cemaatle, ister münferit olarak cem’-i takdîm ile kılmaları sünnettir.
Ziyaret Tavâfı: İfâda tavâfı.

TAVÂFIN SAHÎH OLMASININ ŞARTLARI
1. Tavâfın Vaktinde Yapılması: Tavâfın hangi vakitten itibaren yapılacağı yani başlangıç vakti önemli¬dir. Son vakti için bir sınır yoktur, ömrün sonuna kadar herhangi bir vakitte yapılması yeterlidir.
Hanefî ve Mâlikîler’e göre ziyaret tavâfının vakti bayramın ilk günü fecr-i sâdıktan itibaren başlar. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise ziyaret tavâfının vakti, arefe günü gece yarısından itibaren başlar. Ziyaret tavâfı ilk vaktinden sonra her zaman yapılabilirse de Ebû Hanîfe’ye göre bu tavâfın kurbân kesme günlerinde, yani bayramın üçüncü günü güneş batıncaya kadar; Mâlikîler’e göre ise zilhiccenin sonuna kadar yapılması vâciptir. Mazeretsiz olarak daha sonraya bırakılırsa cezâ (dem) gerekir.
Şâfiî ve Hanbelîler ile Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre ise, ziyaret tavâfının bayramın ilk üç gününde yapılması vâcip değil, sünnettir. Mazeretsiz olarak daha sonra yapılması mekrûh ise de cezâ gerekmez.
Tavâfın, bayramın ilk günü yapılması ise daha fazîletlidir.
2. Niyet.
3. Tavâfın Mescid-i Haram’ın İçinde, Kâbe’nin Etrafında Yapılması: Kâbe’nin etrafında tavâf yapılan yere “metâf” (tavâf alanı) denir.
4. Şavtların Çoğunu Yapmış Olmak: Hanefîler’e göre, şavtların çoğunu yani en az dördünü yapmış olmak tavâfın geçerlilik şartı olup son üç şavt yapılmayacak olursa, tavâf sahîh olur, fakat farz ve vâcip tavâflarda eksik kalan her şavt için cezâ gerekir. Diğer üç mezhepte ise, yedi şavtın hepsi rükün olup bütün şavtlar yapılmadığı tak¬dirde tavâf sahîh olmaz.

TAVÂFIN VACİPLERİ
1. Abdestli olmak. Tavâf esnasında abdest bozulursa, abdest alındıktan sonra eksik kalan şavtlar tamamlanabilir.
2. Setr-i avret, yani avret sayılan yerlerin örtülü olması. Setr-i avret, her zaman farzdır. Tavâfta vâcip olmasının anlamı, ihlâlinden dolayı cezâ gerekmesidir. Avret sayılan uzuvların dörtte biri veya daha çoğu açılırsa cezâ gerekir; daha azında cezâ gerekmez.
3. Teyâmün, yani Kâbe’yi sol tarafına alıp kendisi Kâbe’nin sağında ola¬cak şekilde yürümek.
4. Tavâfa Hacerü’l-esved hizasından başlamak.
5. Tavâfı, hatîmin dışından dolaşarak yapmak. Çünkü hatîm denilen kı¬sım Kâbe’den sayılır. Hatîmin dışından dolaşmadan yapılan şavtlar iâde edilmediği veya hiç değilse eksik kalan kısım hatîmin çevresi dolaşılarak ikmâl edilmediği takdirde cezâ gerekir.
6. Farz ve vâcip tavâfları yedi şavta tamamlamak.
7. Gücü yetenler tavâfı yürüyerek yapmak. Yaşlılık, hastalık veya sa¬katlık sebebiyle yürüyerek tavâf edemeyenler arabaya veya tahtırevana binerek tavâf ederler.
8. Tavâf namazı kılmak. İster farz, ister vâcip, isterse nâfile olsun, her tavâftan sonra iki rek’at tavâf namazı kılmak vâciptir. Kerâhet vakti değilse, tavâfın hemen peşinden hiç ara vermeden bu namazı kılmak müstehâptır. Daha sonra kılınsa da edâ edilmiş olur. Çünkü bu namaz, haccın veya tavâfın vâciplerinden değil, vitir namazı gibi müstakil bir vâciptir. Bu sebeple terki hac cinâyeti sayılmaz ve bir cezâ gerekmez.
Arada tavâf namazını kılmadan peş peşe tavâf yapmak ise mekrûhtur.
Tavâf namazını “makâm-ı İbrâhîm”in arkasında kılmak müstehâptır. O¬rada yer bulunmazsa, mescidin içinde uygun olan başka bir yerde kılınır. Harem bölgesi dışında kılmak ise mekrûhtur. İhrâm namazında olduğu gibi, bu namazın da ilk rek’atında Kâfirûn, ikinci rek’atında İhlâs sûrelerinin o¬kunması müstehâptır. Tavâf için kerâhet vakti yoktur. Ancak, Hanefîler’e göre tavâf namazı; farz ve vâcip namazların kılınması mekrûh olan üç vakit dışında, sabah ve ikindi namazlarının farzları edâ edildikten sonra da kılın¬maz. Şâfiî mezhebinde ise kerâhet vaktinde tamamlanan tavâfla ilgili tavâf namazı o anda kılınabilir.
Yukarıda sayılanlardan ilk altısı sadece Hanefîler’e göre vâciptir. Diğer üç mezhepte bunlar tavâfın sıhhat şartı olduğundan, herhangi birinin eksik kalması hâlinde tavâf sahîh olmaz ve iâde edilmesi gerekir. Son ikisi yani tavâf namazı ve tavâfın yürüyerek yapılması, Hanefî ve Mâlikîler’e göre vâcip, Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise sünnettir.
Tavâfın vâciplerinden biri mazeretsiz terkedilirse cezâ gerekir, fakat tavâf sahîh olur. Tavâf yeniden yapılırsa cezâ düşer.

HACCIN VACİPLERİ
Sa’y, Müzdelife vakfesi ve Şeytan taşlama haccın vâcipleridir.
Sa’y: Sa’y Hanefî mezhebine göre hac ve umrenin vâciplerinden, diğer üç mez-hebe göre ise haccın rükünlerindendir. Sa’y yerine “Mes’a” denir.
Sa’yin Geçerli Olmasının Şartları:
1. Sa’yi, ihrâma girdikten yani hac veya umre yahut her ikisi için niyet ve telbiye yaptıktan sonra yapmak. İhrâma girmeden önce hac veya umre menâsikinden hiçbiri yapılamaz.
Sa’yin sahîh olması için, ihrâma girdikten sonra yapılması şart ise de ihrâmlı olarak yapılması şart değildir; belirli menâsik tamamlanıp ihrâmdan çıktıktan sonra da yapılabilir. Nitekim hac için ihrâma giren kimse, kurbân bayramının ilk günü fecr-i sâdıktan önce ihrâmdan çıkamayacağı için, Ara¬fat vakfesinden önce hac sa’yini yapmak isterse, ihrâmlı olarak yapar. Ara¬fat dönüşü ziyaret tavâfından sonra yaparsa, ihrâmsız olarak da yapabilir. Efdal ve sünnete uygun olan da budur. Umre sa’yinin ihrâmlı olarak yapıl¬ması vâciptir. Umre tavâfının dördüncü şavtından sonra tıraş olan kişi, ihrâmdan çıkmış olur. Bu kişinin ihrâmsız olarak yapacağı umre sa’yi sahîhtir, fakat sa’yi tamamlamadan ihrâmdan çıkarak vâcibi terkettiği için cezâ (dem) gerekir.
2. Hac sa’yini hac ayları başladıktan sonra yapmak. İhrâma girme dı¬şında, hacla ilgili menâsikten hiçbiri, hac ayları girmeden yapılamaz.
3. Sa’yi mûteber bir tavâftan sonra yapmak. Sa’y tek başına müstakil bir nüsük değildir. Ancak mûteber bir tavâftan sonra, ona bağlı olarak ya¬pılabilir. Mûteber tavâf, hades-i ekberle yani cünüp, aybaşı veya lohusa olarak yapılmamış olan tavâftır.
4. Şavtların çoğunu yani en az dördünü yapmış olmak. Hanefî mezhe¬binde, sa’yin yedi şavtından dördü rükün, üçü vâciptir. Diğer üç mezhepte bütün şavtlar rükündür.
5. Sa’ye Safâ’dan başlamak. Merve’den başlanırsa ilk şavt sahîh olmaz.
Sa’yin Vâcipleri:
1-Sa’yi yürüyerek yapmak. Yürümekten âciz olan hasta, yaşlı ve sa¬katlar, arabaya binerler.
2-Yedi şavta tamamlamak (ilk dört şavt rükündür).
Sa’yin Sünnetleri: Erkekler yeşil ışıklı sütunlar arasında “hervele” yapmak ve diğer kı¬sımlarda ise normal yürümek. Hervele, kısa adımlarla koşarak canlı ve çalımlı yürümektir. Kadınlar hervele yapmazlar.

MÜZDELİFE VAKFESİ
Geçerli Olmasının Şartları:
1-Hac için ihrâmlı olmak.
2-Arafat vakfesini yapmış olmak.
3-Belirli yerde yani Müzdelife sınırları içinde yapmak. Muhassır vâdîsi dışında Müzdelife’nin her yerinde vakfe yapılabilir. Kuzeh dağı üzerindeki Meş’ar-i Harâm civarında yapılması sünnettir.
4-Belirli zaman içinde yapmak.
Müzdelife Vakfesinin Zamanı: Müzdelife vakfesinin zamanı, Hanefîler’e göre bayramın birinci günü (10 Zilhicce) tan yerinin ağarmaya başlamasından (fecr-i sâdık) güneşin doğma¬sına kadar olan süredir.
Mâlikîler’e göre, arefe günü akşamı güneşin batışından bayram sabahı güneşin doğuşuna kadar olan süre; Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise gecenin yarısından îtibaren güneşin doğuşuna kadar geçen süredir. Gece yarısı, gü¬neşin batışı ile güneşin doğuşu arasındaki sürenin ortasıdır.

ŞEYTAN TAŞLAMA
a) Şeytan Taşlamanın Geçerli Olmasının Şartları
1. Taşlar cemrelere el ile fırlatılarak atılmalıdır. Ayakla veya herhangi bir âletle atılması sahîh olmadığı gibi, taşı geriden fırlatmaksızın cemre üzerine el ile konulması da sahîh olmaz.
2. Atılan şeyin, taş atma veya taşlama anlamını gerçekleştirecek bir madde olması gerekir. Bu bakımdan Hanefîler’in dışındaki üç mezhebe göre atılan şey mutlaka taş olmalıdır. Hanefîler’e göre ise, atılan şeyin taş, kuru¬muş çamur gibi üzerinde teyemmüm yapılması câiz olan bir madde olması gerekir. Ağaç, maden ve tezek gibi şeylerin atılması taşlama yerine geçmez.
3. Taşların her birini ayrı ayrı atmak gerekir. Hepsi birden atılırsa tek taş atılmış sayılır.
4. Taşlar cemre kümesinin üzerine yani taş havuzunun içine veya yakı¬nına düşürülmelidir.
5. Taş, atıldığı yere atanın fiili sonucu ulaşmalıdır. Atılan taş, bir yere çarptıktan veya düştükten sonra bu yerin etkisi olmadan kendiliğinden atıl¬dığı yere ulaşırsa, sahîh olur. Meselâ birinin omuzuna düşüp orada kaldık¬tan sonra o kişinin hareketiyle düşerse, istenilen yere ulaşsa bile sahîh ol¬maz, yeniden atılmalıdır.
6. Gücü yetenler taşları bizzat kendileri atmalıdır. Namazlarını ayakta durarak kılamayacak durumda olan kimseler başkalarını vekil tâyîn edebilirler.
7. Taşları belirli vakitler içinde atmak gerekir.
Şeytan Taşlama Zamanı: Taş atma zamanı Hanefî ve Mâlikîlere göre bayramın birinci günü fecr-i sâdıktan, Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise, gece yarısından bayramın dördüncü günü güneş batıncaya kadar olan süredir. Ancak bu süre içinde, aşağıda açıklanacağı üzere taş atılması câiz olmayan vakitler de vardır.
1. Bayramın Birinci Günü (10 Zilhicce). Bu günde yalnız Akabe Cemresi’ne yedi taş atılır. Hanefîler’e göre, bayramın birinci günü taş atma zamanı, tan yerinin ağarmasından (fecr-i sâdık) ertesi günün tan yeri ağarmasına kadar olan süre olmakla birlikte, belirlenen bu süre içinde, güneşin doğması ile öğle namazı vaktinin girmesi arasındaki vakitte taşlamak sün¬net, sabah güneşin doğmasından önce ve akşam güneşin batmasından son¬ra taş atmak mekrûh kabul edilmiştir.
Bu vakitlerde taş atmanın mekrûh sayılması, ortalığın karanlık olma¬sıyla ilgilidir. Çünkü karanlıkta atılan taşın hedefi tutması zor olduğu gibi, hedefe varıp varmadığı da izlenemez. Bunun yanında hem eziyet çekme hem de başkasına eziyet etme ihtimali bulunmaktadır. Fakat günümüzde bu bölgeler aydınlatıldığı için kerâhet sebebi olan sakıncalar da ortadan kalkmış olmaktadır. Bu bakımdan özellikle yaşlıların ve kadınların taşlamayı bu vakitlerde yapmaları, hem kendileri için rahat olacağı, hem de gündüz ola¬cak izdihâmı rahatlatacağı gerekçesiyle daha uygun görülmüştür.
Mâlikîler’e göre taşlama vakti bayramın birinci günü tan yerinin ağarmasıyla başlar ve akşam namazı vaktinin girmesine kadar devam eder. Güneş battıktan sonra (gece veya ertesi gün) atılırsa, edâ değil kazâ sayılır ve cezâ gerekir. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise bu vakit gecenin yarısından bayramın dördüncü günü güneş batıncaya (teşrîk günlerinin sonuna) kadar sürer. Bu sürenin herhangi bir anında taş atılması sahîhtir. Ancak henüz güneş doğmadan atılması mekrûh; güneşin doğuşundan zevâle kadar geçen sürede sünnet; zevâlden güneş batıncaya kadar kerâhetsiz câiz; mazeretsiz güneş battıktan sonraya geciktirmek ise mekrûh sayılmıştır.
2. Bayramın İkinci ve Üçüncü Günleri (11-12 Zilhicce). Bu günlerin her birinde her üç cemreye yedişer olmak üzere toplam 21 taş atılır. Bu iki günde taş atma zamanı, zevâl vaktinde başlar. Hanefîlere göre ertesi gün fecr-i sâdıka kadar, Mâlikîlere göre ise güneşin batmasına kadar devam eder. Belirtilen bu sürenin herhangi bir bölümünde taş atma işi yapılabilir. Bu iki günde zevâlden önce taş atılması ise câiz değildir.
Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise bu günlerle ilgili taşlamanın süresi de bayramın ilk günü gibi teşrîk günlerinin sonuna kadardır.
3. Bayramın Dördüncü Günü (13 Zilhicce). Ebû Yûsuf, İmam Muhammed ve diğer üç mezhep imâmına göre bayramın dördüncü günü de taş atma vakti, ikinci ve üçüncü günlerde olduğu gibi zevâlden itibaren başlar. Ebû Hanîfe’ye göre ise bayramın dördüncü günü taş atma zamanı fecr-i sâdıkta başlar. Ancak taşların henüz güneş doğmadan atılması mekrûh, güneşin doğuşundan zevâle kadarki sürede câiz, zevâlden sonra atılması ise sünnettir.
İster edâ, ister kazâ olsun, bayramın dördüncü günü güneşin batmasıyla taş atma süresi sona erer.
Atılacak Taş Sayısı: Bayramın birinci günü, sadece Akabe Cemresi’ne 7 (yedi) taş atılır, diğer iki cemreye taş atılmaz. Bayramın ikinci, üçüncü ve dördüncü günleri ise, Küçük Cemre’den başlamak üzere, sıra ile her üç cemreye, günde yedişerden 21 olmak üzere üç günde 63 taş atılır. Bayramın birinci günü atılan yedi taş da eklenirse taşlamada atılan toplam taş sayısı 70 olur. Ancak bayramın dördüncü günü cemrelere taş atmak fazîletli olmakla birlikte zorunlu değil¬dir. Dördüncü gün taş zorunlu olmadığı takdirde atılan taş sayısı 49 (70-21=49) olur.
Bayramın dördüncü günü taş atmayacak olanların, Hanefîler’e göre dördüncü günü fecr-i sâdıktan önce, diğer üç mezhepte ise üçüncü gün güneş bat¬madan önce Mina’dan ayrılmış olmaları gerekir. Mina’nın Mekke tarafındaki sınırı, Akabe Cemresi’dir. Akabe Cemresi’nden Mekke cihetine birkaç adım ilerlemek bile Mina’dan ayrılmak sayılır. Bayramın dördüncü günü taş atmayacak olanların, üçüncü gün güneş batmadan Mina’dan ayrılmaları, Hanefîler’e göre sünnettir. Güneş battıktan sonra ayrılmak mekrûh ise de cezâ gerekmez.
SAÇLARI TIRAŞ ETMEK veya KISALTMAK
1. İlk Tehallül: Hanefî mezhebinde, cinsel ilişki dışındaki ihrâm yasaklarının kalkmasını sağlayan ilk tehallül ancak saçların tıraş edilmesi veya kısaltılması ile olur. İlk tehallülün gerçekleşmesi için tertîbe uymak gerekmediği gibi daha önce taş atma ve kurbân kesme nüsüklerini yapmış olmak da gerekmez. Bayramın ilk günü fecr-i sâdıktan sonra tıraş olmakla ilk tehallül gerçekleşir ve cinsel ilişki dışındaki bütün ihrâm yasakları kalkar. Fakat Akabe Cemresi’ne taş atmak, kurbân kesmek, hatta ziyaret tavâfını yapmakla -tıraş olmadıkça- ne ilk ne de ikinci tehallül gerçekleşir. Şâfiîler’e göre ilk tehallül taş atma, tıraş olma veya ziyaret tavâfından herhangi ikisini yapmakla; Mâlikî ve Hanbelîler’e göre ise Akabe Cemresi’ne ilk günkü taş¬ları atmakla gerçekleşir.
2. İkinci Tehallül: Cinsel ilişki dâhil bütün ihrâm yasaklarının kalkması demektir. İlk tehallülden sonra ziyaret tavâfının da yapılmasıyle olur. Şâyet henüz tıraş olmadan ziyaret tavâfı yapılmışsa, tıraş olmakla ilk ve ikinci tehallül her ikisi birden gerçekleşir. Hanefîler dışındaki diğer üç mezhepte, ikinci tehallül için ziyaret tavâfından başka sa’yin de yapılmış olması gerekir. Çünkü onlara göre sa’y vâcip bir nüsük değil, haccın rükünlerindendir.

VEDÂ TAVÂFI
Vedâ tavâfı Mekkeli olmayan ve Mekkeli hükmünde sayılmayan, uzak bölgelerden gelmiş hacıların Mekke’den ayrılmadan yapmaları gereken en son tavâftır. Buna sader tavâfı da denir. Sader ayrılma demektir.
Vâcip Olmasının Şartları:
1-Haccetmiş olmak.
2-Hacceden kişinin Âfâkî olması.
3-Kadınlar, Mekke’den ayrıldıkları esnada aybaşı veya lohusalık hâlinde olmamak.

HACCIN SÜNNETLERİ
a) Kudüm Tavâfı: Kudüm, “geliş ve varış”
b) Hac Hutbeleri.
c) Arefe Gecesini Mina’da Geçirmek
d) Bayram Gecesini Müzdelife’de Geçirmek.
e) Bayram Günlerinde Mina’da Kalmak.
“Eyyâm-ı nahr” ve “eyyâm-ı Mina” denilen Zilhiccenin 10-11 ve 12. günlerinde Mina’da kalmak ve orada gecelemek Hanefîler’e göre sünnet, diğer üç mezhepte ise vâciptir.

UMRE
İhrâma girerek tavâf ve sa’y yaptıktan sonra tıraş olup ihrâmdan çıkmaktan ibârettir. Hanefî ve Mâlikîler’e göre müslümanın ömründe bir defa umre yapması müekked sünnettir. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise farzdır.
Umrenin Farz ve Vâcipleri: Hanefîler’e göre, umrenin farzları ihrâm ve tavâf olmak üzere ikidir. Bunlardan ihrâm şart, tavâf ise rükündür. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre bu dört nüsük yani ihrâm, tavâf, sa’y ve tıraş birer rükündür. Mâlikî mezhebinde ise, ilk üçü rükün, tıraş ise vâciptir.

HÜKÜM BAKIMINDAN HAC ÇEŞİTLERİ
Şer’î hüküm açısından hac; farz, vâcip ve nâfile olmak üzere üç çeşittir. Belirli şartları taşıyan yükümlünün ömründe bir defa haccetmesi farzdır. Yükümlü olmadığı halde, haccetmeyi adayan kişinin bu adağını yerine ge¬tirmesi vâciptir. Diğer nâfile ibâdetlerde olduğu gibi, başlandıktan sonra bo¬zulan nâfile haccın kazâsı da vâcip olur. Farz ve vâcip dışında yapılan hac ise nâfiledir. Hacla yükümlü olmayan çocukların yaptıkları hac ile bir kim¬senin birinciden sonra adama (nezir) dışında yapacağı her hac nâfiledir.

YAPILIŞ ŞEKLİ BAKIMINDAN HAC ÇEŞİTLERİ
İfrad Haccı: İfrad haccı umresiz yapılan hacdır. Sadece hac ibâdeti yapıldığı için “umresiz hac” anlamında olmak üzere bu ad verilmiştir. Hac ayları içinde, hac¬dan önce umre yapmayıp, sadece hac niyetiyle ihrâma girerek hac menâsikini edâ edenler, ifrâd haccı yapmış olurlar. İster mîkât sınırı dışında ister içinde ikâmet etsin, herkes ifrâd haccı yapabilir.
Temettû’ Haccı: Temettû’ “yararlanmak, istifâde etmek” anlamına gelir. Aynı yılın hac aylarında umre ayrı ihrâmla, hac ayrı ihrâmla yapıldığı zaman iki ihrâm arasında, ihrâmsız, yani ihrâm yasaklarının bulunmadığı yasaksız bir zaman dilimi, umre ile hac arasında hac yasaklarının söz konusu olmadığı serbest bir vakit bulunduğu için bu ad verilmiştir.
Temettû’ haccı aynı yılın hac ayları içinde, umre ve haccı ayrı ayrı niyet ve ihrâmla yapmaktır. Hac ayları içinde umre yapıp ihrâmdan çıktıktan sonra, aynı yıl hac için yeniden ihrâma girip hac menâsikini de edâ eden uzak bölgelerden gelmiş hacılar temettû’ haccı yapmış olurlar.
Kırân Haccı: Kırân haccı, her ikisine birlikte niyet edilerek aynı yılın hac ayları içinde umre ve haccı bir ihrâmda birleştirmektir. Hac ve umre tek ihrâmla yapıldığı için “birleştirmeli hac” anlamında bu adı almıştır. Umre ve hacca, ikisine birden niyet edip umreyi yaptıktan sonra ihrâmdan çıkmadan, aynı ihrâmla hac menâsikini de tamamlayan Âfâkîler “kırân haccı” yapmış olurlar.
Temettû’ ve Kırân Haccının Şartları:
1. Hacceden kişi âfâkî olmalıdır. Harem ve Hil bölgelerinde, mîkât sınır¬ları içinde ikâmet edenlerin temettû’ ve kırân haccı yapmaları câiz değildir. Hac aylarından önce Mekke’ye gidip hac günlerine kadar orada kalan âfâkiler de bu konuda aynı hükme tâbîdir. Bunlardan haccedecek olanların, o yıl hac ayları girdikten sonra umre yapmamaları gerekir. Yaptıkları takdirde, isâet etmiş olurlar; şükür kurbanı değil, cezâ kurbanı keserler.
2. Umre ve hac, her ikisi aynı yılın hac aylarında yapılmalıdır. Şâyet umre, hac aylarından önce yapılmışsa veya umre tavâfının en az dört şavtı, hac ayları henüz girmeden tamamlanmışsa yapılan hac temettû’ veya kırân değil, ifrâd haccı olur.
3. Hac aylarında yapılan umreden sonra “sahîh ilmâm” olmamalıdır. Sahîh ilmâm, Hanefîler’e göre, umre ile hac arasında herhangi bir sebeple memlekete dönmekle, Şâfiîler’e göre ise, mîkât sınırları dışına çıkmakla ger¬çekleşir. Umre ile hac arasında, Hanefîler’e göre memleketine giden; Şâfiîler’e göre ise mîkât sınırları dışına çıkan kimse, dönüşte tekrar umre yapmazsa, yaptığı hac temettû’ değil, ifrâd olur. Kırân haccında umreden sonra ihrâmdan çıkılmadığı için umre ile hac arasında ister mîkât dışına çıkılsın, ister memlekete veya başka bir yere gidilsin, kırân haccı ifrâda dö¬nüşmez.
Bu üç nevî hacdan hangisi yapılırsa yapılsın, hac farîzası edâ edilmiş olur.
Bunların fazîlet bakımından sıralanışı Hanefîler’e göre kırân, temettû’, ifrâd; Mâlikîler’e göre ifrâd, kırân, temettû’; Şâfiîler’e göre aynı yıl arkasın¬dan umre yapmak şartıyla ifrâd, temettû’, kırân; Hanbelîler’e göre ise temettû’, ifrâd, kırân şeklindedir. Bu görüş ayrılığının sebebi, Hz. Peygamber’in yaptığı haccın edâ biçimine ilişkin rivâyetlerin farklı olmasıdır.

HACDA KADINLAR
Hac ve umre menâsikinde kadınların erkeklerden ayrıldıkları husûslar, aşağıdakilerden ibâret olup diğer husûslarda aralarında fark yoktur.
1. İhrâmlı iken elbise, çorap, eldiven, kapalı ayakkabı, mest, çizme ve her türlü giyim eşyası giyebilirler. Başlarını örterler, sadece yüzlerini ört¬mezler.
2. Telbiye, tekbîr ve duâ yaparken, seslerini fazla yükseltmezler.
3. Tavâfta ıztıbâ’ ve remel, sa’yde ise hervele yapmazlar.
4. İhrâmdan çıkmak için saçlarını tıraş etmezler, uçlarından biraz keserler.
5. Erkekler arasında sıkışmamak için Hacerü’l-esved’i uzaktan istilâm ederler.
6. Hacdan sonra aybaşı veya lohusa iken Mekke’den ayrılırlarsa vedâ tavâfı sâkıt olur.
7. Özel hallerini görmekte olan kadınlar, tavâftan başka, haccın bütün menâsikini bu halleriyle yapabilirler. Hayız ve nifâs denilen özel durumları sebebiyle farz olan ziyaret tavâfını eyyâm-ı nahrdan yani bayramın ilk üç gününden sonra yapmak veya vedâ tavâfını terketmekle kendilerine cezâ gerekmez.
Bu hâliyle ziyaret tavâfı yapmaları da Hanefîler’e göre geçerlidir. Bu durumda cezâ kurbanı kesmesi gerekir. Hayız veya nifâs hâlindeki bir kadın kudüm veya umre tavâfını yapmadan Arafat’a çıkmak ve vakfe yapmak zorunda kalırsa;
a) İfrâd haccı yapmak üzere sadece hac için ihrâma girmişse, temizlendikten sonra ziyaret ve vedâ tavâflarını yapar. Sünnet olan kudüm tavâfının terkinden dolayı bir şey gerekmez; haccı tamam olur.
b) Temettû’ haccı yapmak üzere sadece umre için ihrâma girmişse, Hanefîler’e göre Arafat’a çıkarken hac için niyet ve telbiye yaparak umre ihrâmını iptal eder. Hacdan önce umre yapmadığı için ifrâd haccı yapmış olur; şükür kurbanı kesmesi gerekmez. Hacdan sonra iptal ettiği umreyi kazâ eder ve iptal ettiği için cezâ kurbanı keser.
Diğer mezheplere göre hac için niyet ve telbiye yapmakla umre ihrâmı bozulmaz, hac ihrâmı ile birleşmiş sayıldığından kırân haccı yapmış olur ve kırân hedyi kesmesi gerekir. Fakat hacdan sonra önceden yapılamayan umrenin kazâsı için ayrıca tavâf ve sa’y gerekmez. Hac için yapılan tavâf ve sa’y umre için de yeterli olur.
c) Kırân haccı için ihrâma girmişse, Hanefîler’e göre, umre tavâfından önce Arafat’ta vakfe yapmakla umresi bozulmuş sayıldığından ifrâd haccı yapmış olur. Şükür kurbanı kesmesi gerekmez. Fakat hacdan sonra bozulan umreyi kazâ eder ve bozduğu için bir cezâ kurbanı keser. Diğer mezheplere göre, umre tavâfını yapmadan Arafat’ta vakfe yapmakla umre bozulmuş olmaz. Yapılan hac yine kırân haccı olur ve şükür kurbanı kesmek gerekir. Hacdan sonra, önceden yapılamayan umrenin kazâsı için ayrıca tavâf ve sa’y gerekmez. Hac için yapılan tavâf ve sa’y umre için de yeterli olur.
Kurbân Yerine Oruç: Temettû’ veya kırân haccı yapanlardan, çeşitli sebeplerle temettû’ ve kırân hedyi kesme imkânı bulamayanlar, üçü hac esnâsında, yedisi de hacdan sonra olmak üzere toplam on gün oruç tutarlar. İlk üç günün, hac ayları içinde, ihrâma girdikten sonra ve kurbân bayramının ilk gününden önce tutulması gerekir. Temettû’ haccında bu üç gün oruç, henüz hac için ihrâma girmeden, umre ihrâmından sonra da tutulabilir. Ancak kurbân bayramın¬dan önce tamamlanamadığı takdirde, kurbân kesme imkânı olmasa bile oruç kurbana bedel olmaz. Hac esnasında üç gün oruç tutulduktan sonra, “eyyâm-ı nahr” denilen kurbân kesme günleri içinde ve henüz tıraş olmadan kurbân kesme imkânı doğarsa, oruç kurbân yerini almaz; kurbân kesmek gerekir. Fakat tıraş olduktan veya eyyâm-ı nahrdan sonra bu imkân elde edilirse, ayrıca kurbân kesmek gerekmez. Hacdan sonra tutulması gereken yedi gün orucun Mekke’den ayrılmadan tutulması da mümkün ise de dön¬dükten sonra memlekette tutulması efdâldir. Gerek hac esnasında, bayram¬dan önceki üç gün; gerek hacdan sonra tutulması gereken yedi gün orucun, aralıklı olarak tutulması câiz fakat, ara vermeden peş peşe tutulması efdâldir.

HAC ve UMRENİN CİNÂYETLERİ
İhrâmlı iken Harem bölgesinde yapılması yasak olan şeylerin yapılma¬sına cinâyet denir.
CİNÂYETLERİN CEZÂ ve KEFFÂRETLERİ
Hac esnâsında işlenen kimi cinâyetler, Haccın bozulmasını ve kazâsını gerektirirken, kimileri ağırlık derecesine göre çeşitli cezâ ve keffâreti gerektirirler. Cinâyetin durumuna göre ödenmesi gereken keffâret ve cezâlar şunlar¬dır: Kazâ, bedene, dem, sadaka, bedel ödeme ve oruç.
Hac ve Umrenin Bozulmasına Yol Açan ve Kazâ Edilmesini Gerektiren Cinâyetler:
1. Hac için ihrâma girdikten sonra henüz Arafat vakfesini yapmadan cinsel ilişkide bulunmak haccı ifsât eder. Bu konuda bütün mezhepler aynı görüştedir. Hac tamamlanmadan ihrâmdan çıkılamayacağı için bozulan bu haccın yarım bırakılmayıp tamamlanması, ayrıca gelecek senelerde kazâ edilmesi ve işlenen cinâyet sebebiyle bir koyun veya keçi kurbân edilmesi (dem) gerekir.
Arafat vakfesinden sonra fakat ilk tahallülden önce -yani tıraş olup ihrâmdan çıkmadan önce- cinsel ilişkide bulunmakla da Hanefîler dışındaki üç mezhebe göre hac bozulur. Hanefîler bu durumda haccın bozulmayacağını, fakat cezâ olarak bir sığır veya deve kurbân edilmesi gerektiğini söylerler.
2. Umre için ihrâma girildikten sonra umre tavâfının en az dört şavtı yapılmadan cinsel ilişkide bulunmak da Hanefîler’e göre umrenin bozulmasına yol açar. Bozulan umre bırakılmayıp tamamlandıktan sonra ihrâmdan çıkıl¬ması, daha sonra bunun kazâ edilmesi ve işlenen cinâyet sebebiyle bir ko¬yun veya keçi kurbân edilmesi gerekir.
Deve veya Sığır Kesmeyi (Bedene) Gerektiren Cinâyetler:
1. Hanefîler’e göre Arafat’taki vakfeden sonra fakat ilk tehallülden önce, yani henüz tıraş olmadan, cinsel ilişkide bulunmak. Bu durumda Hanefîler dışındaki üç mezhebe göre, hac fâsit olur, kazâsı gerekir.
2. Ziyaret tavâfını cünüp olarak yapmak. İlmihâl kitaplarında fakîhlerin çoğunluğunun görüşü olarak, kadınların hayız ve nifâs hâlinde yani aybaşı ve lohusa iken ziyaret tavâfını yapmalarının da aynı şekilde bu cezâyı ge¬rektirdiği belirtilir. Bazı âlimler ise sebebi ve temizlenme imkânı irâdî olma¬yan bu mazeret hallerini cünüplükten ayrı tutup temizlenmeden Mekke’den ayrılmak zorunda olan bu durumdaki kadınların ziyaret tavâfı yapabileceği¬ni ve bir cezâ da gerekmeyeceğini belirtirler. Grup hâlinde seyahat edilip kafilenin bekleyememesi hâlinde bu son görüşün getirdiği kolaylıktan istifâde edilebilir. Hanefîler dışındaki diğer üç mezhebe göre ise, abdestli olmak tavâfın sıhhât (geçerlilik) şartı olduğundan bu haller ile yapılan tavâf, cezâ ödemekle de geçerli olmaz.
Cünüp veya abdestsiz olarak yapılan tavâf, hangi tavâf olursa olsun, abdestli olarak yeniden yapılırsa cezâsı düşer. Cünüp olarak yapılan tavâfın abdestli olarak yeniden yapılması vâcip; abdestsiz yapılan tavâfın iâdesi ise mendûptur.
Koyun veya Keçi Kesmeyi (Dem) Gerektiren Cinâyetler: Bunlar, hac ve umrenin vâcipleriyle ve ihrâm yasaklarıyla ilgili cinâyet¬ler olmak üzere ikiye ayrılabilir.
Hac ve Umrenin Vâcipleriyle İlgili Olanlar:
1. Mîkâtı ihrâmsız geçmek.
2. Sa’yin tamamını veya en az dört şavtını terketmek yahut özürsüz yürüyerek yapmamak.
3. Müzdelife vakfesini özürsüz olarak terketmek.
4. Şeytan taşlamayı hiç yapmamak veya bir günde atılması gereken taş¬ların yarıdan çoğunu atmamak. Yarıdan çoğu atılmışsa, eksik bırakılan her bir taş için sadaka vermek gerekir.
5. Ziyaret veya umre tavâfının son üç şavtını ya da sadece birini yapmamak.
6. Âfâkî olanlar vedâ tavâfını veya en az dört şavtını yapmamak.
7. Farz ve vâcip tavâflarda (ziyaret, umre ve vedâ tavâflarında) setr-i avrete uymamak.
8. Ziyaret ve umre tavâflarını abdestsiz; kudüm, vedâ ve umre tavâfla¬rını cünüp olarak yapmak. Tavâf abdestli olarak iâde edilirse cezâ düşer. Hanefîler dışındaki üç mezhepte hadesten tahâret, tavâfın sıhhat şartı oldu¬ğundan, cünüp veya abdestsiz olarak yapılan tavâf sahîh olmaz.
9. Arefe günü Arafat’tan güneş batmadan önce ayrılmak.
10. Ebû Hanîfe’ye göre ihrâmdan çıkmak için Harem bölgesi dışında veya bayram günlerinden sonra tıraş olmak; ziyaret tavâfını bayram günle
rinden sonra yapmak ve Akabe Cemresi’ne taş atma, kurbân kesme ve tıraş
olma nüsüklerinde sıraya uymamak. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed ile diğer üç mezhepte bunlar vâcip olmayıp sünnet olduğundan cezâ gerekmez.
İhrâm Yasaklarıyla ilgili Olanlar:
1. Bir defada (aynı yerde ve aynı anda) vücudun veya bir uzvun tama¬mına güzel koku yahut yağ sürmek. Değişik yerlerde ve zamanlarda sürülürse, her bir uzuv için ayrı cezâ gerekir.
İhrâma sürülen güzel kokunun eni ve boyu birer karıştan büyük ve kokunun etkisi bir gündüz veya gece süresi devam ederse, koyun veya keçi kesmek gerekir. Bu orana ulaşmazsa sadaka verilir. Vücûda sürülen koku¬dan cezâ gerekmesi için belirtilen miktarda sürülmesi yeterlidir; bir gündüz veya gece süresi etkili olması şart değildir. Hanefîler dışındaki üç mezhepte de güzel kokudan cezâ gerekmesi için miktar ve zaman kaydı yoktur; sü¬rülmesi yeterlidir.
2. Vücûdun veya saç, sakal gibi bir uzvun tamamına, süslenmek için yağ, jöle, biryantin sürmek veya kına, saç boyası ve benzeri şeylerle boya¬mak. Tedâvî için sürülen ilâç, merhem veya kokusuz krem ve yağlar için bir şey gerekmez.
3. Erkekler bir tam gündüz veya gece süresince giyim eşyası (elbise, iç çamaşırı, çorap, topukları kapatan ayakkabı) giymek, başı ve yüzü örtmek. Kadınlar yüzlerini örtemezler. Bir gündüz veya gece süresinden daha az giyilirse, sadaka yeterlidir. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre, cezâ gerekmesi için bir süre geçmesi gerekmez; giyilmesi yeterlidir. Mâlikîler’e göre ise, giyilen şey vücûdu sıcak ve soğuktan koruyorsa, kısa bir süre giymekle; sıcak ve so¬ğuktan korumayan incecik bir şey ise bir tam gün giymekle cezâ gerekir.
4. Saçın veya sakalın en az dörtte birini veya başka bir uzvun tamamını tıraş etmek. Daha azında sadaka yeterlidir.
5. Bir defada (aynı anda ve aynı yerde) bütün tırnakları veya bir elin ya¬hut bir ayağın tırnaklarının tamamını kesmek. El ve ayaklardan her birinin tırnaklarının tamamı, ayrı ayrı yerlerde ve zamanlarda kesilirse, her biri için ayrı cezâ gerekir. Bir elin veya ayağın tırnaklarının tamamı kesilmeyip bir kısmı kesilirse, kesilen her bir tırnak için sadaka verilir. Bu takdirde veril¬mesi gereken sadaka toplamı, bir koyun veya keçi bedelini aşarsa, her tır¬nak için sadaka yerine, istenirse bir dem (koyun veya keçi) kesilebilir. Ken¬diliğinden kopan veya kırılan tırnaklar için bir şey gerekmez.
6. İlk tehallülden sonra henüz ziyaret tavâfını yapmadan cinsel ilişkide bulunmak.
7. İhrâmlı iken eşini şehvetle öpmek, okşamak, sarılıp kucaklamak gibi cinsel ilişkiye yol açan davranışlarda bulunmak. Şehvetle bakmak veya düşünmekle, boşalma bile olsa bir şey gerekmez.
Fıtır Sadakası Kadar Bağışta Bulunmayı Gerektiren Cinâyetler:
1. Herhangi bir uzvun tamamına değil, bir kısmına güzel koku sürmek.
2. Saç ve sakalın dörtte birinden az kısmını tıraş etmek.
3. Bir el veya ayaktaki tırnaklardan bir kısmını kesmek yahut bir el ve¬ya ayaktaki tırnakların tamamını ayrı ayrı yer ve zamanlarda kesmek. An¬cak her tırnak için ayrı cezâ ödenir.
4. Her türlü giyim eşyasını bir gündüz veya gece süresinden daha az giymek.
5. Kudüm veya vedâ tavâfını abdestsiz olarak yapmak. Diğer üç mez¬hepte abdestsiz tavâf sahîh olmaz.
6. Vedâ tavâfı veya sa’yin, dördüncü şavttan sonraki şavtlarını eksik yapmak veya bu şavtları yürüyerek yapmamak. Eksik bırakılan her şavt için ayrı cezâ gerekir.
7. Farz ve vâcip olmayan tavâflarda setr-i avrete uymamak.
8. Şeytan taşlamada, bir günde atılan taşların, yarısından sonrasında eksik taş atmak. Eksik atılan her taş için ayrı cezâ gerekir.
9. İhrâmlı veya ihrâmsız birini tıraş etmek. Başkasına elbise giydirmek veya güzel koku sürmekten bir şey gerekmez.
Bedel Ödemeyi Gerektiren Cinâyetler: Bunlar, karada yaşayan av hayvanlarıyla ve Harem bölgesinin av ve bitkileriyle ilgili olanlar olmak üzere iki kısımdır.
Karada Yaşayan Av Hayvanlarıyla İlgili Olanlar: İhrâmlı iken karada yaşayan av hayvanı avlanırsa, Hanefîler’e göre, bu hayvanın kıymeti takdîr edilir. Takdîr edilen meblağ, her birine bir fıtır sada¬kası miktarından daha az veya daha çok olmamak üzere yoksullara dağıtılır veya her fıtır sadakası miktarı için bir gün oruç tutulur. Yahut da, eğer bu meblağ ile bir hedy satın alınabiliyorsa, Harem bölgesinde bir hedy kesilir. Takdîr edilen meblağ hedy bedelinden fazla ise, artan kısmın tasaddûk edil¬mesi gerekmez. Eti yenilen av hayvanları için bir koyun veya keçi bedelin¬den daha fazla kıymet takdîr edilebilir ise de fil, arslan, kaplan gibi eti yen¬meyen hayvanlara daha fazla kıymet takdîr edilmez. Av ölmemiş fakat ya-ralanmış veya zarar görmüşse, sağlam durumu ile kusurlu hâli arasındaki kıymet farkı takdîr edilir. Verilen zarar iyileştikten sonra hayvanda bir ek¬siklik bırakmazsa, cezâ ödemek gerekmez.
Hanefîler dışındaki üç mezhepte ise av hayvanları, benzeri olanlar ve olmayanlar olmak üzere ikiye ayrılır. Meselâ yaban eşeği sığıra; ceylan ke¬çiye ve tavşan oğlağa benzetilmiştir. Avlanan hayvanın benzeri varsa, o Harem bölgesinde kesilip eti yoksullara tasaddûk edilir veya takdîr edilen bedelin her bir fıtır sadakası miktarı için bir gün oruç tutulur. Benzeri olma¬yan hayvanların, takdîr edilen kıymetlerine îtibâr edilir.
Harem Bölgesinin Avları ve Bitkileriyle İlgili Olanlar: Harem bölgesiyle ilgili yasaklar sadece ihrâmlılar için değildir. Bu bölge¬nin avının avlanması, kendiliğinden biten her türlü canlı-yaş ağaç, bitki ve otlarının kesilmesi veya koparılması, ihrâmlı ihrâmsız herkese yasaktır. Hanefîler’e göre Harem bölgesinin avını avlayan kimse kıymetini tasaddûk eder. Bunun yerine oruç tutmak câiz olmaz. Bu bölgede kendiliğinden biten ve insanlar tarafından ekilip dikilen cinsten olmayan ağaç ve bitkileri kesip koparan kimsenin bunların bedelini tasaddûk etmesi gerekir. Bunları sahibi¬nin kesmesi cezâ gerektirmez. İnsanlar tarafından ekilip dikilen veya insan¬ların ekip diktiği cinsten olan ağaç ve bitkilerin kesilip koparılmasından do¬layı ise bir cezâ gerekmez.
Özür Sebebiyle İhrâm Yasaklarına Uymamak: İhrâm yasakları bir mâzeretle de yapılsa, yine cezâ gerekir. Ancak bu yasaklar meselâ hastalık veya geçirilen bir kazâ sebebiyle başın tıraş edil¬mesi, örtülmesi yahut elbise giydirilmesi gibi semâvî bir mâzeretle yapılırsa cezâ olarak mutlaka dem (koyun veya keçi kesmek) gerekmez. Böyle bir durumla karşılaşan kişi muhayyer olur. İster peşpeşe veya aralıklı olarak üç gün oruç tutar, isterse altı yoksula birer fıtır sadakası kadar bağış yapar, bir yoksula altı gün fıtır sadakası verse de olur yahut da Harem bölgesinde bir dem keser. Hanefîler’e göre bilgisizlik, yanılma, unutma, baskı (tehdît) gibi semâvî olmayan mâzeretlerle işlenen yasaklar için muhayyerlik yoktur, koyun veya keçi kurbân etmek gerekir. Diğer üç mezhepte ise, semâvî ol¬mayan mazeretlerden dolayı da muhayyerlik vardır.

CİNÂYET CEZÂ ve KEFFÂRETLERİNİN ÖDEME ZAMANI ve YERİ
Hac ve umrede işlenen bir cinâyetin cezâsını ödemek için belirli bir süre yoktur. Cinâyetin işlenişinden ömrün sonuna kadar, her zaman ödenebilir. Çünkü bütün keffâretler, gecikmeli olarak (terâhî üzere) yapılabilecek vâcip türündendir. Ancak, işlenen cinâyetin hac veya umrede meydana getirdiği kusuru bir an önce gidermek efdâldir. Vefâtına kadar ödemeyen ve ödenme¬sini vasiyet de etmeyen kimse günahkâr olur. Vasiyet olmadığı halde, mîrâsçıların, teberrû olarak ödemeleriyle de borç edâ edilmiş sayılır.
Söz konusu keffâretlerden oruç, sadaka ve bedelini ödeme cezâlarının ödeneceği belirli bir yer yoktur. İstenilen her yerde bunlar edâ edilebilir. Cezâ kurbanları ise, ister deve veya sığır, ister koyun veya keçi olsun, diğer “hedy” kurbanları gibi, ancak Harem bölgesinde kesilir.
Gerek sadakaların gerekse bu kurbanların etlerinin, sadece Harem bölgesindeki yoksullara verilmesi ve yedirilmesi gerekmez. Diğer yerlerdeki yoksullara da verilebilir.

İHSÂR ve FEVÂT
İhsâr, hac veya umre yapmak üzere ihrâma girdikten sonra, herhangi bir sebeple tavâf ve vakfe yapma imkânının ortadan kalkması demektir. Bunlardan herhangi birini yapma imkânı olursa, ihsâr gerçekleşmez. Hanefîler’e göre düşmanın engellemesi, savaş sebebiyle yolların kapanması, hasta¬lık, parasız kalmak, kadının yanındaki mahreminin ölmesi gibi, hac yolculu¬ğunu ve dolayısıyla tavâf ve vakfeyi önleyen her türlü engel, ihsâr sebebi sayılır. Şâfiîler’e göre ihsâr, ancak düşmanın engellemesiyle meydana gelir.
İhsâr Sebebiyle İhrâmdan Çıkma: İhrâmdan ancak, hac veya umre yapılarak çıkılır. Hac ve umre yapması engellenen kişiye gelince eğer sadece umre veya ifrâd haccı için ihrâma gir¬mişse bir adet, şâyet kırân haccı için ihrâma girmişse iki adet “ihsâr hedyi” keserek ihrâmdan çıkar. Hanefîler’e göre ihsâr hedyi de, diğer hedy kurban¬ları gibi, ancak Harem bölgesinde kesilir. Şâfiîler’e göre ise, ihsârlı kişinin bulunduğu yerde kesilir. Hanefîler’e göre, ihsâr durumuyla karşılaşan kişi, Harem bölgesi dışında ise, kesilme vaktini belirleyerek Harem bölgesinde kendi adına ihsâr kurbanı kestirir. Kurbanın kesilmesiyle tıraş olmasa bile, ihrâmdan çıkmış sayılır. Şâfiîler’e göre ise, tıraş olmadıkça ihrâmdan çıkıl-maz. Henüz ihsâr hedyi kesilmeden ihrâmdan çıkılır veya ihrâm yasakları yapılırsa cezâ gerekir.
İhsâr Sebebiyle Yapılamayan Menâsikin Kazâsı: İhsâr sebebiyle yapılamayan hac ve umrenin kazâsı gerekir. Şâfiîler’e göre farz veya vâcip olmayanların kazâ edilmesi gerekmez. Hanefîler’e göre hac için ihrâma girenler; bir hac ve bir umre, kırân haccı için ihrâma girmiş olanlar; bir hac ve iki umre, umre için ihrâma girmiş olanlar ise; sadece bir umre kazâ ederler. Şâfiîler’e göre ise, hangisi için ihrâma girilmişse ancak onun kazâsı gerekir.
Fevât, haccetmek üzere ihrâma giren kişinin Arafat vakfesine yetişememesi, vakfe süresi içinde bir an olsun Arafat’ta bulunamamasıdır. İster mâzeret sebebiyle ister mâzeretsiz, vakfe süresi içinde (arefe günü zevâl vaktinden, bayram sabahı tan yeri ağarmaya başlayıncaya kadar), kısa da olsa bir an Arafat’ta bulunamayan kişi, o yılki hacca yetişememiş, haccı kaçırmış (fevt etmiş) olur. Bu duruma düşen bir kimse;
a) İfrad haccı yapmak üzere ihrâma girmişse, umre yaparak ihrâmdan çıkar. Daha sonraki yıllarda haccını kazâ eder.
b) Temettû’ haccı yapmak üzere önce umre yapıp, sonra hac için ihrâma girmişse, vakfeye yetişemediği için temettû’ bozulur; şükür kurbanı gerek¬mez. Bir umre daha yaparak ihrâmdan çıkar. Daha sonraki yıllarda sadece bir hac kazâ etmesi gerekir.
c) Kırân haccı için ihrâma girmiş ve vakfenin fevtinden önce umrenin tavâf ve sa’yini yapmışsa, temettû’ haccında olduğu gibi, ikinci bir umre daha yaparak ihrâmdan çıkar. Şâyet umre tavâfını ve sa’yini yapmamışsa, önce umre ihrâmından çıkmak için tavâf ve sa’y yapar; sonra hac ihrâmı için ikinci defa tavâf ve sa’y eder ve tıraş olup ihrâmdan çıkar. Daha sonraki yıllarda sadece bir hac kazâ eder. Vakfeyi kaçırarak hacca yetişemeyen kişi¬lerin, ihrâmdan çıkmak için yaptıkları umreler, ihsâr durumuyla karşılaşan¬ların kestikleri “hedy” yerinde sayıldığı için, Hanefîler’e göre haccı fevt olan kimselerin ayrıca kurbân kesmeleri gerekmez. Diğer üç mezhebe göre ise, kazâ edilen hacda kurbân kesmek vâciptir.
Farz Olan Hac İçin Vekâlet Şartları: Farz olan haccın bedel tarafından yapılan hacla edâ edilmiş sayılabilmesi için:
1. Adına haccedilecek kişi vefât etmiş veya yaşlılık, iyileşme ümîdi ol¬mayan hastalık, kadının birlikte yolculuk yapacağı mahreminin bulunma¬ması gibi sebeplerle, bizzat haccetmekten devamlı olarak âciz olmalıdır. Biz¬zat haccetmekten devamlı olarak âciz olduğu konusunda gâlip zan bulunan kişi, adına vekâleten haccedildikten sonra haccedebilecek hâle gelse bile, vekilin yaptığı hacla borcu ödenmiş olur. Fakat acz hâli geçici olan veya bizzat haccedebilecek durumda olan kişi adına vekâleten yaptırılan hac nâfile olur; ayrıca kendisinin haccetmesi gerekir.
2. Adına haccedilecek kişiye hac, önceden farz olmuş olmalıdır.
Üzerine hac farz olmayan kişi adına vekâleten yapılan hac nâfile olur. Bu kişiye daha sonra hac farz olursa, bizzat haccetmesi, haccetmekten âciz olması hâlinde ise, tekrar bedel göndermesi gerekir.
3. Bedel gönderilecek kişi müslüman, akıllı, ergenlik çağına ulaşmış ve¬ya mümeyyiz olmalıdır. Henüz bülûğa ermemiş mümeyyiz çocuk, bedel olarak başkası adına haccedebileceği gibi kadının da başkası adına vekâle¬ten haccetmesi câizdir. Hanefîler’e göre bedel gönderilecek kişinin, daha önce haccetmiş olması efdâl ise de şart değildir. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre, vekilin daha önce haccetmiş olması gerekir.
4. Vekil, ihrâma girerken sadece gönderen adına niyet etmelidir. Vekil kendisi için de niyet eder veya birkaç kişiden vekâlet alıp her biri için niyet ederse, kendi adına haccetmiş olur, aldığı paraları iâde etmesi gerekir.
5. Vekil için ücret şart koşulmamalıdır. Çünkü hac ibâdettir. İbâdetler ücretle değil ancak Allah’ın rızâsını kazanmak için yapılır.
Vekil hacla ilgili masrafları için kendisine verilen parayı isrâf etmeden ve aşı-rı kısmadan, normal şekilde harcar. Artan miktârı dönüşünde iâde eder. Bunun geri alınmayıp hediye olarak vekile bırakılmasında bir sakınca yoktur.
6. Bedel gönderilen kişinin hac masrafı, gönderen tarafından karşılanmalıdır.
Başkası adına, kendi parasıyla hacceden kişi, kendisi için haccetmiş olur. Bu haccın sevabını başkasına bağışlayabilirse de bununla o kimsenin üzerindeki hac borcu ödenmiş olmaz. Şâfiîler’e göre ödenmiş olur.
7. Adına haccedilen kişi, kendisi için haccetmesini vekilden istemiş olmalıdır.
İzin veya vasiyeti olmadan, bir kimse adına başkası tarafından yapılan hac ile o kimse üzerindeki hac borcu düşmez. Şâfiîler’e göre düşer.
8. Vekil, haccı bizzat kendisi yapmalıdır.
Hastalık, tutuklanma gibi bir mâzeretle gönderenin bilgi ve izni dışında, vekil görevi başkasına devrederse, aldığı parayı iâde etmesi gerekir. Ancak bu konuda yetkili kılınmışsa, yerine başkasını vekil edebilir.
9. Vekil, gönderenin isteğine uymalı, onun istediği haccı yapmalıdır.
İfrâd haccı istenildiği halde, vekil temettû’ haccı yaparsa, gönderen adı¬na değil, kendi adına haccetmiş olur, aldığı parayı iâde etmesi gerekir. İfrâd haccı istenildiği halde, kırân haccı yaparsa, Ebû Hanîfe’ye göre hüküm yine aynıdır. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre ise, istihsânen gönderen adına haccetmiş sayılır. Gönderen, ifrâd, temettû’ veya kırân haccından birini ismen belirtmeksizin, sadece “hac yapılmasını” istemişse, ifrâd haccı istemiş olduğu kabul edilir. Ancak “dilediğini yap” gibi bir ifâde ile seçimi vekile bırakmışsa, vekil dilediği haccı yapabilir.
10. Adına haccedilmesini vasiyet eden kişi, sarfedilecek paranın miktârını ve vekilin nereden gönderileceğini belirlemişse, buna uymak gerekir. Şâyet belirlememişse, vasiyet edilen para veya mîrâsın üçte biri yeterli ise, vekil adına hacce¬dilecek kişinin memleketinden, yeterli değilse yettiği yerden gönderilir.
11. Vekil, gönderen adına yapılacak menâsiki tamamlamadıkça kendisi için umre yapmamalıdır. İster hac, ister umre için gönderilmiş olsun, vekil ancak gönderen adına yapılacak menâsiki tamamladıktan sonra, kendisi için umre veya hac yapa¬bilir. Aksi halde yolculuğu kendi adına yapmış sayılacağından aldığı parayı iâde etmesi gerekir.
12. Vekil, yürüyerek değil, vâsıtaya binerek haccetmelidir. Vâsıta ücretini kendisine alıkoymak için, yürüyerek haccederse, kendisi adına haccetmiş olur.
Başkası adına yapılacak nâfile hac için, vekilin müslüman, akıllı ve mümeyyiz olması, adına haccettiği kişi için ihrâma girmesi ve haccı ücret karşılığı yapmaması şartları yeterlidir. Başkası adına hacceden vekil, haccı ifsât ederse aldığı parayı iâde eder. İrâdî olarak işlediği cinâyetler için ödene¬cek fidye ve cezâ kurbanlarının bedellerini kendisi karşılayacağı gibi, gön¬derenin izniyle bile olsa, temettû’ veya kırân haccı yaptığı takdirde, kırân ve temettû’ hedylerini de kendi parasıyla keser. İhsâr kurbanı ise, gönderenin parasından kesilir. Çünkü bunda vekilin kusuru ve dahli yoktur.

HAC ORGANİZASYONU
1963 tarihindeki yönetmelikle karayolu ile hac serbest bırakıldı.
1974 tarihinde İçişleri, Dışişleri, Sağlık bakanlıklarıyla Diyanet İşleri Başkanlığı ve Kızılay temsilcilerinden oluşan “Dâimî Hac Komitesi” oluşturuldu.
Diyanet İşleri Başkanlığı, 1977 ve 78 yıllarında, Türkiye Diyanet Vakfı’nın da katkısıyla, deneme mâhiyetinde ilk defa hac organizasyonu düzenlemiştir.
Bunun üzerine Bakanlar Kurulu, 26 Nisan 1979 tarih ve 7/17439 sayılı; “Hac Seyahati ile İlgili İşlerin Diyanet İşleri Başkanlığınca Yürütülmesine İlişkin Kararnâme”yi çıkartarak, ülkemizden hac organizasyonu düzenleme yetkisini tek başına Diyanet İşleri Başkanlığı’na verdi.
1953′te çıkartılan ilk kararnamede yer alan ve sağlık, güvenlik gibi hac yolculuğuyla ilgili tüm esasları belirleme konusunda işbirliği yapmaları öngörülen, 1968 kararnamesinde ise isimleri tâdât edilen bakanlık temsilcilerinden oluşan “Hac Komisyonu”, bu yeni kararnamede de; Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısının denetiminde; Diyanet İşleri Başkanı, İçişleri, Maliye, Sağlık, Gümrük, Ulaştırma ve Turizm bakanlıklarının müsteşarları ile Dışişleri Bakanlığı ve Kızılay temsilcilerinden müteşekkil bir şekilde yeniden teyît edildi.
Söz konusu kararnamede, 12 Haziran 1980 tarih ve 8/1024 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile yapılan bir değişiklikle, “Hac Komisyonu”nun başkanlığına Diyanet İşleri Başkanı getirildi. Böylece, ülkemiz hac organizasyonuyla ilgili tüm iş ve işlemler, 1979′dan itibaren, Türkiye Diyanet Vakfı’nın iş birliğiyle, tek başına Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yürütülmeye başlandı. Hacı adaylarının tek tip kıyafet giymeleri ve kurbanlarının da İslâm Kalkınma Bankası mezbahalarında kestirilerek açlık çeken Müslüman ülkelere gönderilmesi sağlandı.
1979-1988 yılları arasında Diyanet İşleri Başkanlığı’nca tek başına düzenlenmiş ve vatandaşlarımız da hac ibâdetlerini, bu organizasyon altında îfâ etmişlerdir.
1989-2000 yılları arasında hac organizasyonları, Başkanlığımız ile Başkanlığımızın gözetim ve denetimi altında “A” grubu seyahat acentelerince ayrı ayrı düzenlenmiş ve vatandaşlarımız da Hac Komisyonu’nca belirlenen oranlara göre, bu organizasyonlardan birisi ile hac farîzalarını îfâ etmişlerdir.
2001-2005 yılları arasında ise hac organizasyonları, serbest rekabet kuralları çerçevesinde yürütülmüş ve vatandaşlarımız da hac seyahatlerini, Diyanet İşleri Başkanlığı veya “A” grubu seyahat acenteleri organizasyonlarından birisini serbestçe tercih ederek gerçekleştirmişlerdir.
27.05.2005 tarihinde ilgili kararnamede yapılan değişikliğe göre de 2006 yılından itibaren, ülkemize tanınan hac kontenjanı çerçevesinde hacı adaylarından % 6O’ı Başkanlık, % 4O’ı ise “A” grubu seyahat acentelerince hacca götürülmeye başlanmış, Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği (TÜR-SAB), Bakanlıklararası Hac ve Umre Kurulu üyesi olmuştur.
UMRE ORGANİZASYONU
1984 yılına kadar serbest olarak yapılmakta iken, çıkarılan Bakanlar Kurulu Kararı ile umre seferlerinin sadece Diyanet İşleri Başkanlığı’nca yapılması; 1992 yılındaki değişiklik ile de umre seferleri Diyanet İşleri Başkanlığı ve Seyahat Acenteleri tarafından yapıldığı gibi, her hangi bir organizeye katılmaksızın umreye gidişler, yurtdışına çıkışlarla ilgili mevzuat hükümlerine göre yapılmaya başlanmıştır.
2000 yılında çıkarılan kararname ile umre seyahati düzenleyecek seyahat acentelerinin niteliklerinin Diyanet İşleri Başkanlığı ve Turizm Bakanlığı’nca müştereken belirlenmesi ve seyahat acentelerinin düzenleyecekleri umre seferlerinin Diyanet İşleri Başkanlığının denetim ve gözetimi altında yapılması hükmü getirilmiştir. Suudi Arabistan Hac Bakanlığı’nca 2001 yılından itibaren yürürlüğe konan yeni umre mevzuatı uyarınca ferdî olarak umreye gidişler yasaklanmış olup, sadece Diyanet İşleri Başkanlığı veya nitelikleri hâiz A grubu seyahat acenteleri organizasyonlarına katılarak umreye gidiş uygulaması başlamıştır.

DİYANET MBSTS -YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK YEMİNLER KONUSU

Sözlükte “kuvvet, sağ taraf, sağ el, ant, kasem ” vb. mânalara ge¬lir. Allah’ ın isim ve sıfatları zikredilmeden söylenen bir sözün yemin sayılıp sayılmamasında toplumun örfü ve kutsal hakkındaki değerlendirmesi ölçü alınır. Toplumumuzda “Kâbe hakkı için”, “Kur’ân çarpsın”, “Ekmek çarp¬sın”, “Anam avradım olsun” gibi toplumun üst ve kutsal değerlerini, sözünü teyît etmek için kullanma da, örfen yemin telakkî edildiği sürece, diğer ye¬minlerin tâbî olduğu hükme tâbîdir. Yemin çeşitleri:
1. Lağv Yemini. Yanlışlıkla doğru olduğu sanılarak yapılan yemindir. Bir kimsenin borcunu ödediğini sanarak “Borcumu ödedim” diye yemin etmesi böyledir.
2. Gamûs Yemini. Geçmiş zamanda yapılmış veya yapılmamış bir iş hakkında bile bile, kasten ve yalan yere yapılan yemindir. Gamûs ye¬mini için keffâret gerekmez.
İmam Şâfiî’ye göre gamûs yemini için de keffâret gerekir.
3. Mün’akit Yemin. Yeminin terim anlamına uyun olan şekli olup, mümkün ve geleceğe ait bir konuda yapılan yemindir. Yeminler içerisinde yalnızca mün’akit yemininde keffâret gerekir.

DİYANET MBSTS -YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK ADAK KONUSU

Arapça’da nezir (nezr) diye ifâde edilen adak fıkıh dilinde, “bir kimsenin dînen yükümlü olmadığı ibâdet cinsinden bir şeyi kendisi için vâcip kılması”nı ifâde eder. Diğer bir ifâdeyle “kişinin farz veya vâcip cinsinden bir ibâdeti ya-pacağına dâir Allah Teâlâ’ya söz vererek o ibâdeti kendisine borç kılması”dır.
İmam Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel başta olmak üze¬re fakîhlerin önemli bir kısmı adak adamanın mekrûh olduğu görüşündedir. Hanefîler ise Allah’a ibâdet ve tâat kâbilinden adakta bulunmayı mübâh görürler. Sonuçta bir ibâdetin işlenmesine vesîle olduğu için bunu müstehâp görenler de vardır. Mâlikîler adakta bulunmayı normalde mendûp, şarta bağlı adağı ise mübâh sayarlar.
Allah’a isyân ve mâsiyeti içermediği sürece, hangi grupta yer alırsa alsın, adakta bulunuldu¬ğunda yerine getirilmesi dînen vâcip görülmüştür.
Şartları: Adağın geçerli olabilmesi için adakta bulunan kimsenin müslüman, akıllı ve bulûğa (ergenlik çağına) ermiş bir kimse olması gerekir.
1. Adanan şeyin cinsinden bir farz veya vâcip ibâdetin bulunması gerekir.
2. Adanan şey bizzat hedeflenen (maksût) ibâdet cinsinden olmalı, baş¬ka bir ibâdete vesîle olduğu için farz veya vâcip sayılan bir ibâdet olma¬malıdır. Meselâ abdest almayı, ezân ve kâmet okumayı, mescide girmeyi konu alan adak geçerli olmaz.
3. Adanan husûs, adayan şahsın o anda veya daha sonra yapması ge¬reken farz veya vâcip bir ibâdet olmamalıdır. Kılmakla mükellef olduğu na¬maz, tutmakla mükellef olduğu ramazan orucu adak konusu olmaz.
4. Adanan şeyin meydana gelmesi ve yapılması maddeten ve dînen mümkün ve meşrû olması, mal ise adayan şahsın mülkiyetinde bulunması gerekir. Bir kimsenin sahip olmadığı malı adaması geçersiz, sahip olduğun¬dan fazlasını adaması hâlinde ise sadece sahip olduğu kadarı hakkında ge¬çerlidir. Ancak bir kimsenin ileride sahip olması kuvvetle muhtemel bir mal¬la ilgili adağı geçerli sayılır. Meselâ ileride mîrâs yoluyla sahip olacağı malın adanması böyledir.
5. Adanan fiil Allah’a isyânı, bid’ât, günâh ve mâsiyeti içermemelidir. Bu takdirde adak geçersizdir.
Adak Hükmü: Herhangi bir şart ve zamana bağlanmayan (mutlak) adaklar, adama anından îtibaren gerekli hâle gelir ve ilk fırsatta yerine getirilmesi uygun olur. Bir şarta bağlanan adakların da o şartın gerçekleşmesi hâlinde yerine getirilmesi gerekir. Şart gerçekleşmeden adak yerine getirilirse geçersizdir; yapılan ibâdet nâfile sayılır. Meselâ, herhangi işi olduğu takdirde üç gün oruç tutmayı nezreden kimsenin durumu böyledir.
Yerine getirilmesi gelecek bir zamana bağlanan adaklar ise, Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf’a göre bu zaman kaydına îtibâr edilmeksizin önceden de ye¬rine getirilebilir. İmam Muhammed ile Şâfiîler ve Hanbelîler sadaka gibi mâlî ibâdetlerde aynı görüşü paylaşmakla birlikte namaz, oruç gibi bedenî ibâdetlerde vakit gelmeden hükmün sabit olmayacağı görüşündedir.
Fakat istenmeyen şart gerçekleşirse, dilerse adadığı şeyi yerine getirir, dilerse yemin keffâreti öder.

DİYANET MBSTS -YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK KEFFARETLER KONUSU

Keffâret kelimesi sözlükte “örten, gizleyen” anlamına gelir. Dînî bir te¬rim olarak ise, “işlenen bir kusur ve günahtan dolayı Allah Teâlâ’dan af ve mağfiret dilemek niyetiyle yapılan, cezâ özelliği de bulunan bir tür mâlî ve bedenî ibâdet”tir.
Oruç Bozma Keffâreti: Orucu kasten bozan kimse için öngörülen keffâretin cezâî yönü ağır ba¬sar. Bu keffâreti gerektiren sebep ise, ramazan orucunu edâ eden kimsenin orucu kasten ve isteyerek bozmasıdır. İkrâh (ağır baskı), hata, unutma gibi kasıtlı olmayan durumlar keffâreti gerektirmez. Hanefîler de dâhil fakîhlerin çoğunluğuna göre ramazan orucunun cinsî münasebetle veya yeme içme ile bozulması aynı hükme tâbi iken Şâfiîler başta olmak üzere bir grup fakîhe göre ramazan orucunun sadece cinsî münasebetle bozulması keffâret gerek¬tirir. Kasten de olsa yeme içme keffâreti gerektirmez.
Oruç bozmanın keffâreti; eğer imkânı varsa bir köle âzat etmek, buna gücü yetmiyorsa ara vermeksizin iki ay süreyle oruç tutmak, eğer buna da gücü yetmiyorsa altmış fakiri sabahlı akşamlı doyurmaktır.
Hanefîler de dâhil fakîhlerin çoğunluğuna göre keffâret ödeyecek kimse¬nin yukarıda sayılan sıraya riâyet etmesi, bir öncekini yapma imkânı bulunmadığında bir sonrakine geçmesi gerekir. Mâlikîler’e göre ise mükellef bu üç şıktan birini seçebilir.
Keffâret orucunda oruca gece¬den niyetlenmek, ayrıca tutacağı orucun keffâret orucu olduğunu niyetinde belirlemek de şarttır.
Hanefîler’e göre keffâret sebepleri, araya keffâretin edâ edilmesi girmeden birden fazla olursa (yani keffârete başlamadan önce birkaç defa oruç bozulmuşsa), hepsi için bir keffâret ödeme yeterli olur. Oruçta keffâret, sadece Ramazan ayında kasten bozulan Ramazan orucuna gerekir; diğer oruçlarda ve Ramazan orucunun Ramazandan sonraki kazâsında keffâret gerekmez, sadece kazâ gerekir.
Yemin Keffâreti: On fakire yedirmek, yahut onları giydirmek, yahut da bir köle âzat etmektir. Hanefî ve Hanbelîler’e göre bu üç gün orucun arka arkaya tutulması şarttır.
Bir kimse yeminini bozmadan keffâret verse de sonra bozsa, Hanefîler’e göre bu yeterli olmaz; bozduktan sonra yeniden keffâret vermelidir.
Zıhâr Keffâreti: (Sırt) Zıhâr keffâreti, zıhâr yemini yapan kimsenin karısıyla tekrar bir araya gele¬bilmesi için ödemesi gereken keffâretin adıdır.
Hanımlarından zıhâr ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin onlarla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir. Size öğütlenen budur. Allah yaptıklarınızdan haber¬dârdır. Buna (köle âzat etmeye) imkân bulamayan kimse, temas etmeden önce aralıksız olarak iki ay oruç tutmalıdır. Buna da gücü yetmeyen altmış fakiri doyurur.
Adam Öldürmenin Keffâreti: Bir müslümanın müslüman, zimmî veya anlaşmalı (muâhid) gayri müslimi hatâen (yanlışlıkla, kazâ ile) öldürmesi hâlinde, gereken diğer hukûkî ve cezâî müeyyidelere ilâve olarak keffâret ödemesi de gerekir. Hanefîler’e ve bir grup fakîhe göre sadece hatâen adam öldürmede keffâret gerekirken fakîhlerin çoğunluğu kasten adam öldürmede de gerekli görürler.
Öldürme keffâreti, mümin bir köle âzat etmek, eğer buna güç yetmezse iki ay peş peşe oruç tutmak sûretiyle ödenir. Hatâen adam öldüren gayri müslimler keffâretle yükümlü tutulmaz ve sadece diyet öderler.
Hacda Tıraş Olma Keffâreti: Üç gün oruç tutmak, ya altı fakiri doyurmak, ya da bir koyun kurbân etmek gerekir. Üç gün orucun peş peşe tutulması şart değil-dir.
Hayızlı Kadınla Cinsî Münâsebet Keffâreti: Ebû Hanîfe de dâhil İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre, karısı ile hayız¬lı iken cinsî münasebette bulunan kimse günah işlemiştir. Allah’a bol tevbe ve istiğfâr etmekten başka yapabileceği bir şey yoktur. İbn Abbas, Katâde, Evzâî, Ahmed b. Hanbel gibi İslâm âlimlerine göre ise hayızlı kadınla ilk günlerde kurulan cinsî münasebet için bir dinar (4,25 gr. altın) kanamanın iyice azaldığı bir dönemde yapılan cinsî münasebet içinse yarım dinar keffâret ödenmesi gerekir. Bu keffâret kocanın zorlamasıyla olmuşsa sadece ona, iki tarafın isteğiyle olmuşsa ayrı ayrı ikisine de gerekir. Cinsî temasın kasten, unutarak, haram olduğunu bilmeden veya hayız durumunu farketmeden yapılmış olması sonucu etkilemez.

DİYANET MBSTS -YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK KURBAN KONUSU

Kurbân: Udhiyye de denilir.
Kurbanın Dînî Hükmü ve Kurbân Çeşitleri: Hanefî mezhebinde ağırlıklı görüşe ve bazı müctehid imâm¬lara göre vâcip, fakîhlerin çoğunluğuna göre müekked sünnettir.
Buna göre kurbân çeşitleri şöylece sıralanabilir: Kurbân bayramında kesilen kurbân, adak kurbanı, akîka kur¬banı, kırân ve temettû’ haccı yapanların kestikleri ve hedy adı verilen kurbân, hacda yasakların ihlâli hâlinde gereken cezâ ve keffâret kurbanı. Bu kurbân çeşitlerinin ortak ve farklı hükümleri vardır.
Vasiyetinin veya adağının bulunması hâlinde ölmüş kimse için kurbân kesilmesi gerekir ve kesilen kurbanın etinin tamamı fakirlere dağıtılır. Vasi¬yet veya adak olmasa bile, Şâfiîler hariç fakîhlerin çoğunluğuna göre, sevabı ölüye bağışlanmak üzere onun adına kurbân kesilebilir.
Kurbân Kesme Yükümlülüğü:
1) Müslüman olmak.
2) Akıllı ve bulûğa ermiş olmak.
3) Mukîm olmak, yani yolcu olmamak.
4) Belirli bir mâlî güce sahip bulunmak.
Hanefîler’den Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf ile Mâlikî ve Hanbelî mezheple¬rine göre kurbanla yükümlü sayılmak için akıl ve bulûğ şart olmayıp gerekli mâlî güce sahip olan küçük çocuklar ve akıl hastaları adına kânûnî temsil¬cileri tarafından kurbân kesilmesi gerekir.
Hanefî fakîhlerinden İmam Muhammed’e ve Şâfiîler’e göre kurbân mükellefiyeti için akıl ve bulûğ şarttır. Hanefî mezhebinde bu konuda fetvâ İmam Muhammed’in görüşüne göre verilmiştir.
Diğer mezheplere göre kurbân mükellefiyeti açısından yolcu olanla mukîm olan arasında, kurbân kesmenin onlara göre sünnet olması sebebiyle, zaten bir farklılık yoktur.
Hanefî mezhebine göre, kurbân kesmeyi vâcip kılan zenginliğin öl¬çüsü, zekâtta ve fıtır sadakasında aranan zenginlik ölçüsüyle aynı olup kişi¬nin borçları ve aslî ihtiyaçları dışında 20 miskâl (85 gr.) altın, asgarî zenginlik seviyesinin ne kadar süreceği belli olmayan bir ihtiyaçsızlık (istiğnâ) hâli mi, yoksa oturmuş istikrâr bulmuş bir zenginlik (gınâ), oturmuş zenginlik (nisâb-ı gınâ) aranmamış, o an için var olan ihtiyaçsızlık durumu (nisâb-ı istiğnâ) yeterli görülmüştür. Kişinin bu tür zenginliğinde kurbân bayramı süresindeki durumu ölçü alınır. Diğer mezhepler kurbân kesmeyi sünnet saydıklarından, kurbân mükellefiyeti için ayrıca bir zenginlik ölçüsü tesbit etmemişlerdir. Hanefî mezhebinde fetvâya esas olan ağırlıklı görüş, fakir kimsenin kestiği kurbanın, özel olarak onu adamadığı sürece, adak kurbanı hükmünü almaz.
Kurbanın Sıhhat Şartları: Koyun ve keçi sadece bir kişi için; deve, sığır ve manda ise yedi kişiyi aşmamak üzere ortaklaşa kurbân olarak kesilebilir. Bu hüküm Hanefîler dâhil üç mezhebe göre olup Mâlikî mezhebinde parasına ve etine iştirâkle ortak kurbân kesimi câiz görülmez.
Kesilecek hayvanın kurbân olmaya engel bir kusurunun bulunmama¬sı, gerekir. Kötürüm derecesinde hasta, zayıf ve düşkün, bazı âzâları eksik; mese¬lâ bir veya iki gözü kör, kulakları ve boynuzları kökünden kesilmiş, dili ke¬sik, dişlerinin tamamı veya çoğu dökülmüş, kuyruğu ve memesi kesik hay¬vanlar kurbân olmaz. Ancak hayvanın doğuştan boynuzsuz, şaşı, topal ve deli, biraz hasta, bir kulağı delinmiş veya yırtılmış olmasında kurbân açısın¬dan bir sakınca yoktur. Koyunun daha semiz ve lezzetli olması maksadıyla doğduğunda kuyruğunun kısmen veya tamamen kesilmesi kusur sayılmaz.
Kurbanın sahîh olabilmesi için belirlenmiş vakit içinde kesilmesi gerekir. Kurbân, kurbân bayramının ilk üç günü yani zilhicce ayının 10, 11 ve
12. günleri, bayram namazının kılınmasından, 3. günün akşamına kadarki
süre zarfında kesilebilir. Şâfiî mezhebine ve bazı fakîhlere göre bu süre, bayramın 4. günü akşamına kadardır. Bayram namazı kılınmayan yerlerde
sabah namazı vaktinden itibaren kesilebilir.
Hanefî mezhebinde ortaklaşa kesilen kurbana bütün ortakların ibâdet niyeti ile katılmaları şarttır. Ortaklardan birinin sa¬dece et elde etme niyetiyle iştirâki diğerlerinin kurbanını geçersiz kılar. Şâfiî ve Hanbelî mezheplerine göre ise böyle bir ortaklık, kurbân ibâdetine zarar vermez.
Bir kimse tek başına kesmek üzere aldığı büyük baş hayvana, sonradan altı kişiye kadar ortak kabul edebilir ancak bu mekrûhtur.
Kurbanlık niyetiyle alınan hayvan kesilmeden önce ölürse, zengin kim¬senin tekrar kurbanlık satın alması gerekir, fakir için gerekmez. Kesimden önce kurbanlık kaybolur, sahibi ikinci defa kurbanlık alır da sonra birinci hayvan bulunursa, zengin de fakir de bunlardan sadece birini, tercihen daha iyi olanını keser. Fakirin ikisini de kesmesi gerektiği görüşü fetvâda tercih edilmeyen zayıf bir görüş olup fakirin kesmesinin adak hükmünü alacağı noktasından hareketle söylenmiştir.
Mükellefler yanlışlıkla birbirlerinin hayvanlarını kesseler, her kesilen kurbân, sahibinin kurbanı olmak üzere sahîh olur. Etler dağıtılmamışsa de¬ğişim yaparlar, değilse helâlleşir ve bir fark da talep etmezler.
Kesim İşlemi: Kıbleye karşı ve sol tarafı üzerine yatırılır. Kesim esnasında Allah’ın adını anmayı (besmele) kasten terkederse, Hanefî mezhebine göre bu hayvanın eti yenilmez.
Kurbân kesmenin rüknü, kurbanlık hayvanın kanını akıtmaktır. Sığır, manda, koyun ve keçi cinsinden hayvanlar yatırılıp çenelerinin hemen al¬tından boğazlanmak sûretiyle (zebh), deve ise ayakta sol ön ayağı bağla¬narak göğsünün hemen üzerinden (nahr) kesilir. Kesim işlemi boğazın iki tarafındaki şah damarları, yem ve yemek borusu kesilerek yapılır ve hayva¬nın kanının iyice akmasını temin için bir süre beklenilir.
Hayvana acı vermemek için önce şoka sokmak (bayıltmak), sonra kes¬mek câizdir; çünkü şoka giren hayvan ölmez, hayatı devam eder, ancak kesilince kanı akar ve ölür.
Akîka Kurbanı: Esasen akîka, Arapça’da yeni doğan çocuğun başındaki saçın adıdır. Akîka kurbanı kesildiği gün çocuğun başı da tıraş edildiği için kurbân bu adı almıştır.
Akîka kurbanı Hanefîler’e göre mübâh (bazı rivâyetlerde mendûp), diğer üç fıkıh mezhebine göre sünnet, Zâhirîler’e göre vâciptir.

DİYANET MBSTS -YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK HELAL VE HARAMLAR

HARAMLAR VE HELÂLLER ETİ YENEN VE YENMEYEN HAYVANLAR
Câhiliye Arapları bâtıl inançlara dayalı olarak bazı özelliklerdeki hay¬vanlara belirli isimler vermişler, bunları putlara kurbân etmek veya putlar adına serbest bırakmak sûretiyle bir kısım hayvanları kendilerine haram kılmışlardır. Meselâ onlar, beş batın doğuran ve beşinci yavrusu erkek olan devenin kulağını yarıp serbest bırakırlar, artık o hayvandan yararlanmayı ve o hayvanın -kime ait olursa olsun- su içmesine ya da otlaklarda beslen¬mesine müdâhale edilmesini yasak sayarlardı; böyle hayvanlara bahîra de¬nirdi. Bir yolculuktan sâlimen dönmeye yahut bir hastalıktan kurtulmaya bağlı olarak putlara adanan dişi deve de sâibe adını alır ve serbest bırakı¬lırdı. Koyun dişi doğurursa kendilerinin, erkek doğurursa putların olurdu; fakat hem dişi hem erkek doğurduğunda artık erkeği kurbân etmezler, bu koyuna vasîle derlerdi. Bir erkek devenin dölünden on batın doğarsa bu deve koruma altına alınır ve ona binilmez, yük taşıtılmazdı; bu hayvana hâm denirdi.
Behîmetü’l-en’âm: En çok yenmesi mûtat olan koyun, deve ve sığır gibi türlerdir.
Yırtıcı hayvanların (zînâb: ağzının dört yanında uzun ve sivri dişleri olan hayvan¬lar) ve yırtıcı kuşların (zî mihleb: pençesi ile avını parçalayan kuşlar) etleri¬nin yenmeyeceği özellikle belirtilmiştir.
Kara Hayvanları: Etlerinin yenmesinin helâl olduğunda görüş birliği bulunan hayvanlar dört gruptur:
1) Sığır, manda, koyun, keçi, deve, tavşan, tavuk, kaz, ördek, hindi tü¬ründen evcil hayvanların,
2) Geyik, ceylan, dağ keçisi, yabânî sığır ve zebra gibi vahşî hayvanların,
3) Güvercin, serçe, bıldırcın, sığırcık, balıkçıl gibi kuşların etlerinin helâl olduğunda fakîhler görüş birliğindedir. Bu sayılanların bir kısmının helâlliği Kur’ân’da tasrîh edilmiş, diğerleri de Kur’ân’ın “yiyiniz” dediği iyi ve temiz şeyler kapsamında görülmüştür. Bu hayvanların yırtıcı olmadığı yani ağızlarının dört yanındaki uzun ve sivri dişleri ile veya pençeleriyle kapıp avlanmadığı ve kendilerini savunmadıkları da açıktır.
4) Çekirge de, sünnette yenebileceğine dair özel hüküm bulunması sebebiyle yenmesi helâl hayvanlar grubunda yer almıştır.
Etlerinin yenmesinin haram olduğunda görüş birliği bulunan hay¬vanlar ise üç gruptur:
a) Kur’ân’da tür olarak yasaklanan tek hayvan domuzdur.
b) Allah’tan başkası adına kesilen hayvanlar
c) Törenlerde, açılış ve karşılamalarda kesilen hayvanlar ise, Allah’ın adı anılarak kesildiği, uğruna kesilen şahıs veya kuruma bir kutsi¬yet atfedilmediği sürece bu grupta yer almaz.
Meyte tabir edilen, dînî usûlde kesilmemiş veya kendiliğinden ölmüş hayvanın eti haramdır.
Bazı hayvanlar fakîhlerin ittifâka yakın derecede büyük çoğunluğu tarafından haram veya helâl sayılırken bazı hayvanlarda görüşlerin dengeli şekilde dağıldığı görülür.
Yırtıcı – Sürüngen –Haşerât: Yırtıcı hayvanlar grubundan olan yani alt ve üst çenesindeki dört uzun ve sivri dişleri ile kapıp avlanan ve kendisini bu yolla savunan -evcil olsun olmasın- kurt, aslan, kaplan, pars, maymun, sırtlan, köpek, kedi gibi hay¬vanlar ile pençesiyle kapıp avlanan şahin, doğan, kartal, akbaba gibi yırtıcı kuşlar, bu özellikte olmasa bile genelde pislikle beslenen kuzgun, karga gibi kuşlar, tabiatı îtibâriyle iğrenç bulunan fare, yılan gibi hayvanlar, akrep, sinek, örümcek gibi haşerât, fakîhlerin büyük çoğunluğu tarafından haram görülmüştür.
Mâlikî bilginlerin bir kısmına göre aslan, kaplan gibi yırtıcı hayvanların etlerini yemek helâldir, bir kısmına göre haram olmamakla beraber mekrûhtur. Mâlikî mezhebinde meşhûr görüşe göre şahin, kartal gibi yırtıcı kuş¬ların ve pislikle beslenen kuşların yenmesi de mekrûhtur. Bu âlimler Kur’ân’da sadece domuzun haram kılınmış olmasından, âyetteki genel iznin hadîsle sınırlanamayacağı noktasından hareket etmişlerdir.
Tilki: Hanefîler’den Ebû Yûsuf ve Muhammed’e, Şâfiîler’e, -bir rivâyette- Hanbelîler’e ve bazı Mâlikîler’e göre helâl sayılmıştır.
Ayı: Hanefî ve Şâfiîler’e göre haram, Mâlikî ve Hanbelîler’e göre helâl sayılmıştır.
Zürafa: Şâfiîler’de mûtemet görüşe göre haram, diğer üç mezhepte helâl kabul edil¬miştir.
Tavus Kuşu ve Papağan: Şâfiî mezhebinde haram, diğer üç mez¬hepte helâl kabul edilmiştir.
Kirpi: Hanefî ve Hanbelîler’de haram, Şâfiî ve Mâlikîler’de helâl sayılmıştır.
Bu çerçeve dâhilinde pek çok detay ve görüş farklılığı bulunmaktadır. Hanefîler’e göre yukarıda sayılanlar dışında- yenmesi câiz görülmeyen belli başlı hayvanlar şunlardır: Çakal, sincap, samur, sansar, sırtlan, keler, gelin¬cik, çaylak, kuzgun, baykuş, atmaca, kaplumbağa, köstebek, kertenkele, salyangoz ve her türlü haşerât.
Hakkında hadîs bulunması veya bir hadîs ile ilgi kurulması dolayısıyla yenmesinin câiz olup olmadığına dâir farklı görüş belirtilen hayvanlar da vardır. Bunların başlıcaları şunlardır:
Tavşan Eti: Dört Sünnî mezhebe göre helâl olmakla birlikte, bazı sahâbe ve tâbiîn bilginleri ile müctehîd imâmlardan İbn Ebû Leylâ’ya göre tahrîmen mekrûhtur.
At Eti: Dört mezhepte genel kabul gören görüşe göre helâldir; Ebû Ha-nîfe’ye göre ise tahrîmen mekrûhtur. Hanefî literatüründen zâhirü’r-rivâye eserlerinde “mekrûh”, Hasan b. Ziyâd rivâyetinde “haram” nitelemesi geç¬mekte ise de, asıl belirtilmek istenen husûs bunu yemenin helâl olmadığıdır. İmâmeyn ise (Ebû Yûsuf ve Muhammed) at eti yemeyi mekrûh saymamışlar¬dır. Fakat bazı Hanefî bilginlerin görüşü doğrultusunda olmak üzere Hanefî mezhebinde tenzîhen mekrûh görüşü yaygındır. Mâlikî mezhebi içinde de at eti yemeyi haram görenler ve tenzîhen mekrûh sayanlar vardır.
Evcil Eşek Eti: Dört mezhepçe genellikle kabul edilen hü¬küm, ehlî merkeplerin etinin haram olduğu yönündedir. Mâlikî bilginlerin bir kısmı bunu tenzîhen mekrûh saymış, bazı sahâbîlerden ve Hanefî bilgin Bişr el-Merisî’den ehlî eşek etinin helâl olduğu görüşü nakledilmiştir.
Katır vb. Eti: İki ayrı türden hayvanın birleş¬mesi ile meydana gelen hayvan konusunda üç durum söz konusudur:
a) Her iki tür, eti helâl olanlardan ise, bunlardan meydana gelen hayvanın eti de helâldir.
b) Her iki tür, eti haram olanlardan ise, bunlardan meydana gelen hayvanın eti de haramdır.
c) Biri eti helâl olanlardan diğeri haram olanlardan ise, Hanefî ve Mâlikîler’e göre hükümde ananın türü esas alınır; Şâfiî ve Hanbelîler’e göre helâl olmayan taraf esas alınır. Buna göre dört mezhepte de anası eşek olan katırın haram olduğu görüşü yaygındır. Anası at ise, Ebû Hanîfe’ye göre mekrûhtur; Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre mekrûh değildir. Ayrıca, anasının at veya eşek olması hususunda ayırım gözetmeden -başka delillere dayanarak- katır etinin mekrûh olduğunu sa¬vunan bir görüş de vardır.
Balık Türleri: Balık türleri bütün mezheplere göre helâldir, boğazlama işlemine de gerek yoktur. Şu var ki, Hanefîler’e göre kendiliğinden ölmüş ve su üzerine çıkmış balıklar yenmez. Hanefîler’in bu görüşü sağlık açısından ihtiyâtı ter¬cih etmiş olmalarından kaynaklanır. Fakat suyun çok sıcak veya soğuk olmasından, buzlar arasına sıkışmaktan, su içine hapsedilmekten ve suyun çekilmesinden ötürü ölen balıklar kendiliğinden ölmüş sayılmaz, yenebilir. Yine, balık avlamak üzere suya balık otu atıldığında balıklar ele geçirilmeden ölse ve onların bu yüzden öldüğü bilinse, kezâ kılıç balığı gibi büyük balık¬lar avlandığında sudan çıkmadan başına sert bir cisim vurularak öldürülse, yenebilir.
Midye, kurbağa, yengeç: Balık türü dışında kalan (midye, kurbağa, yengeç gibi) su hayvanlarını yemek Hanefîler’e göre helâl değildir. Diğer üç mezhebe göre ise, sadece suda yaşayan her türlü hayvan -kendiliğinden ölmüş bile olsa- yenebilir, helâldir. Şâfiî mezhebinde, Hanefîler’in paralelinde bir görüş ile su hayvan¬larından eti yenen kara hayvanlarına benzeyenleri helâl, eti yenmeyen kara hayvanlarına benzeyenleri haram sayan bir görüş de vardır.
Hem Karada Hem Suda Yaşayan Hayvanlar: Hem karada hem suda yaşayan kurbağa, kaplumbağa, yengeç, yılan, timsah gibi hayvanlar hakkında üç görüş vardır: Hanefîler’e ve Şâfiîler’e göre bunları yemek helâl değildir. Mâlikîler’e göre bu tür hayvanlar yenebi¬lir, helâldir. Hanbelîler’e göre timsah, kurbağa ve yılanın yenmesi helâl de¬ğildir, diğerleri yenebilir. Ancak bunlardan, akıcı kanı olan (kaplumbağa, su aygırı gibi) hayvanlar için boğazlama işlemi gerekir, akıcı kanı olmayanlar için boğazlama da gerekmez. Yengecin akıcı kanı olmamakla beraber mez¬hepte yaygın görüş, herhangi bir yerini keserek boğazlama yerine geçecek bir işlemin (tezkiye) yapılması gerektiği yönündedir. Ahmed b. Hanbel’den ise tezkiye gerekmediği rivâyet edilmiştir.
Hayvan Etleri ile İlgili Bazı Meseleler: Etinin yenmesi helâl sayılan bir hayvanın usûlüne göre boğazlanması (tezkiye), avlanma yoluyla elde edilecekse bu konudaki dînî şartlara uyul¬ması gerekir. Her iki konu da ileride ayrıca ele alınacaktır.
Etinin yenmesi helâl olmakla beraber, pislik yemiş olan kara hayvanla¬rının (cellâle) bekletilmeden kesilip yenmesi hemen bütün mezheplerce mekrûh görülmüştür. Ahmed b. Hanbel’den mekrûh ve haram olduğuna dair iki rivâyet vardır; Mâlikîler’de yaygın görüş mekrûh olmadığı yönündedir. Bu tür hayvanlar bir süre temiz yiyeceklerle beslenmeli, etindeki kötü kokunun gitmesi sağlanmalıdır. Fıkıh kitaplarında, bu durumdaki tavuklar için üç gün, koyunlar için dört gün, sığır ve develer için on gün gibi süreler belirtil¬miş ise de aslolan hayvandaki pis kokunun gitmesini sağlayacak bir süre beklenmesidir.
Balıkların temiz olmayan sularda bulunmuş olması, etlerinin yenmesine engel değildir. Balığın yuttuğu balık da -eğer parçalanmamışsa- yenebilir.
Süt, dört mezhebe göre etin hükmüne tâbîdir. İnsan eti, saygınlığına bi¬nâen haram kılınmıştır. Atın sütü mübâhtır.
Domuzla İlgili Fıkhî Hükümler: Domuzun cüzlerinin ve iç yağının gıda dışında başka amaçlarla kul¬lanılması hususunda İslâm hukukçularının çoğunluğu, ilgili âyet ve hadîsleri yorumlayarak bunların da necîs ve haram olduğu sonucuna varmışlardır.
Domuz, İslâm hukûkunda müslü¬manlar açısından hukûken değerli mal (mütekavvim mal) sayılmaz. Bir müslümanın domuz üzerinde mülkiyet hakkı olamayacağı gibi kasten telef edil¬mesi hâlinde tazmîni ve çalınması hâlinde çalanın cezâlandırılması gerek¬mez. Domuzun gayr-i müslimlere nisbetle mal hükmünde olup olmadığı ise tartışmalıdır. Hanefî ve Mâlikîler’e göre maldır, gayr-i müslime ait bir domuz haksız yere telef edilmişse tazmîn edilmesi gerekir.
Mâlikî hukukçular ise canlı olduğu sürece köpek gibi domuzun da necîs olmadığı görüşündedir.
Zâhirîler, Ebû Yûsuf, İbn Hazm gibi bazı hukukçular ta¬baklanan domuz derisinin kullanılabileceği görüşündedir. Domuzun kılının iğne ve ba¬dana fırçası olarak kullanılmasının İslâm hukukçularının çoğunluğu tarafın¬dan câiz görülmüştür.
Kesilen Hayvan: Hanefîler’e göre etinin yenmesi helâl olmamakla birlikte canlı iken temiz sayılan hay¬vanlar boğazlandığı takdirde temiz sayılması hükmü devam eder, tüy ve derisinden de yararlanılabilir. Boğazlanmadığı takdirde derisi ancak tabak¬lanmakla temiz olur.
Ebû Hanîfe’ye göre hayvanın yaşadığının bilinmesi, Ahmed b. Hanbel’e göre kanın akması yeterlidir.
Hayvanı Kesenin Niteliği: Hayvanı kesen kimsenin akıl ve temyîz gücüne sahip, müslüman veya ehl-i kitâp olması, av hayvanı kesiyorsa ihrâmda olmaması, hayvanı Allah adına kesmesi gerekir. Kesen kimsenin kadın veya erkek olması fark et¬mediği gibi bâliğ olması da gerekmez.
Ehl-i Kitâbın kesim esnasında Allah’ın adını anmaları (tesmiye) şart olmamakla birlikte hayvanın Allah’tan başka birinin adına kesilmesi hâlinde o hayvanın etinin yenmeyeceği görüşü hâkimdir.
Tesmiye: Zâhirîler her hâlükârda Besmele’yi şart gördüklerinden hayvanı keserken Besmele’yi unutan veya kasten terkedenin kestiğinin yenmeyeceği görüşündedirler. Başta Hanefîler ve Mâlikîler olmak üzere fakîhlerin çoğunluğu ise yukarıdaki âyetlerin lâf¬zını da esas alarak hayvanın kesimi esnasında, unutulmadığı takdirde, Bes¬mele’yi şart olarak görür ve Besmele’nin kasten terkedilmesi hâlinde o hay¬vanın etinin yenmeyeceğini ifâde ederler.
Başta İmâm Şâfiî olmak üzere bir grup İslâm hukukçusu ise müslümanın hayvanı dâimâ Allah adına keseceği, hayvanı keserken Besmele’nin farz ve şart olmayıp sünnet olup, bununla birlikte Şâfiîler’de de hayvanı keserken Besmele’yi terk etmek mekrûhtur.
“Bismillâh” demesi veya Al¬lah’ ın diğer isimlerinden birini duâ maksadıyla olmaması şartıyla anması yeterli görülmüştür.
Kesimde Kullanılan Alet: Günümüzde dünyanın çeşitli yerlerinde kullanılan elektrik şoku, ta¬banca, karbondioksit gazı verme, başına çekiç veya tokmakla vurma, omu¬riliğine şiş sokma gibi tekniklerle öldürülen -henüz canlı iken boğazlanma¬dan- hayvanlar, öldüren müslüman ise Mâide sûresinin 3. âyetinde yenme¬lerinin haram olduğu bildirilen gruba girer. Çünkü hayvanın kesim işlemi esnâsında canlı olması, ölümünün de bu kesim işlemi sonucu meydana gel-mesi gerekir. Ancak bu tür bir uygulama hayvanın ölümüne yol açmayacak, sadece onun sakinleşmesini veya bayılmasını temîn edecek noktada bırakılır ve daha sonra hayvan canlı iken usûlüne uygun kesilirse eti yenir. Bununla birlikte yapılan işlemin hayvanın sinir sistemini tahrîp edip hareket kabili¬yetini iyice azaltıp damarlarındaki kanın akmasını engellememesine de dik¬kat etmek gerekir. Öldüren Ehl-i Kitâp’tan ise bir kısım fıkıhçılara göre onla¬rın dinlerinde yenen hayvanı müslümanlar da yerler.
Kesim Usûlü: Hayvanların kesimi, ihtiyârî (hakîkî) ve ıztırârî (hükmî) olmak üzere iki¬ye ayrılır. Ebû Hanîfe bunlardan en az üçünün kesilmesini yeterli görürken Ebû Yûsuf yemek ve nefes borusuyla birlikte iki damardan birinin kesilmesi, İmâm Muhammed ise her birinin çoğunun kesilmesi gerektiği görüşündedir. Şâfiî ve Hanbelîler kan damarlarından ziyâde yemek ve nefes borusunun kesilmesinin gereğini ifâde ederken bir kısım fakîhler dördünün de kesilmesi gerektiğini belirtirler.
Kesilen Hayvanın Karnından Çıkan Yavru: Kesilen bir hayvanın karnından çıkan yavru canlı ise ve yavru, anne karnında oluşumunu tamamlamış konumdaysa kesilerek yenebilir. Organ¬ları tam gelişmemiş yavru ise yenmez. Yavrunun ölü olarak çıkması duru¬munda, yavrunun kesim işleminden önce öldüğü biliniyorsa yenmesi itti¬fakla haramdır. Yavrunun ölümünün annesinin kesimiyle olduğuna kanaat getirilirse fakîhlerin büyük çoğunluğu bu yavrunun yenmesinin câiz olduğu görüşündedir. Bu konuda Hz. Peygamber’den rivâyet edilen “Annenin ke¬silmesi karnındaki yavrunun da kesilmesi demektir” hadîsini delil alırlar. Ebû Hanîfe ve öğrencisi Züfer’e göre, bu durumdaki yavru, canlı olarak çıkarılıp da kesilemediği için meyte hükmündedir.
Avcı ve Avlama Şekli ile İlgili Şartlar: Akıl hastası ve gayr-i mümeyyiz küçük gibi temyîz gücünden yoksun olan kişilerin avladığı hayvanın eti Mâlikî ve Hanbelî mezhebine göre helâl değildir. Hanefî mezhebinde de temyîz gücü esas olmakla birlikte, Besmele’yi bilen ve av fiiline yönelen gayr-i mümeyyiz küçüğün, akıl hastasının ve sarhoşun avladığı hayvan yenebilir. Şâfiîler’e göre ise avlayanın temyîz gücüne sahip olması şart değildir.
Ehl-i kitâbın avladıkları yenir. Buna karşılık putperestlerin ve mürtedlerin (İslâm dîninden çıkanlar) avladığı hayvanın yenmesi câiz değil¬dir. Avladığı yenmeyen kişilerle avlanma ehliyetine sahip kişilerin ortaklaşa avladıkları avın da eti yenmez.
Avcının ava niyet etmiş veya avın üzerine avcı hayvanın salınmış olması gerekir. Bu şart gerçekleşmemişse, meselâ avlanması câiz bir hayvan deneme atışı veya gelişigüzel yapılan atış ile vurulmuş ise, veyahut av kö¬peği kendi başına avın üzerine gidip onu öldürmüşse, bu av helâl olmaz. Fakat avcı hayvan kendi başına avın üzerine gider, avcı da hemen Allah’ın ismini anar ve onu ava doğru kışkırtırsa Hanefî ve Hanbelî mezhebine göre bu helâldir. Bu durumda avcı hayvan, takdîren sahibi tarafından salınmış sayılır. Mâlikî ve Şâfiîler’de -sahîh bulunan görüşe göre- böyle bir avın yenmesi helâl değildir. Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezhebi eserlerinde, bu şart avcının avı görmüş, yerini belirlemiş olması şeklinde detaylandırılmıştır.
Avlananın silâhını kullanırken veya avcı hayvanı salarken Allah’ın ismini anması gerekir ve bile bile bunu terketmemesi gerekir. İslâm bilginleri av esnâsında Allah’ın ismini anmanın dînî bir görev olduğunu kabul et¬mekle birlikte, bu görevin bağlayıcılık derecesi konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazı hadîs bilginleri ve müctehîdler, avcının her hâlükârda Besmele çekmesini şart görmüş, ister kasten ister unutarak Besmele çekilmemişse o avı yemeyi helâl saymamıştır. Fakîhlerin büyük çoğunluğuna göre avcının Besmele’yi unutmasının, tıpkı hayvanın kesim işleminde olduğu gibi, mahzûru yoktur. Besmele çekmeyi unutan avcı, hükmen Besmele çek¬miş sayılır.
Avlanma esnasında Besmele’yi kasten terkeden kimseye gelince, Hane-fîler’e göre, “Allah’ın ismi anılmadan kesileni yemeyiniz” (el-En’âm 6/12) meâlindeki âyetin kapsamı gereği, kasten besmeleyi terkedenin avladığı hayvanın eti yenmez. Mâlikî mezhebinde yaygın olan ve mûteber sayılan görüş de budur. Yine Ahmed b. Hanbel’den nakledilen ikinci bir görüş bu yöndedir. Şâfiîler bu âyeti “Allah’tan başkası adına kesilen” şeklinde yo¬rumlayarak ve konu ile ilgili hadîslere dayanarak besmelenin kasten terkedilmesi durumunda da avlanan avın yenebileceğini ileri sürerler. Hay¬vanların kesiminde olduğu gibi avlanma konusunda da Şâfiî mezhebinin bu görüşünün getirdiği kolaylıktan yararlanılabilir.
Avcı silâhını attıktan veya avcı hayvanı av üzerine saldıktan sonra ve yaralanan avı elde etme esnâsında başka bir işle uğraşmaması gerekir. Avlanma esnâsında avcının yapması gereken, vurulan avı kovalamak ve yakalamaktır. Zîrâ yaralanan ava hayâtiyeti sona ermeden yetiştiğinde dînî usulüne göre onu boğazlaması şarttır. Bu işte ihmalkâr davranır da av tabiî seyrinde ölürse bu avın eti yenmez.
Kara hayvanı avlayan kişinin o esnâda hac ve umre için ihrâma gir¬miş durumda olmaması gereklidir. Kur’ân’da, “ihrâmda bulunduğunuz sü¬rece kara avı haram kılındı” (el-Mâide 5/96) buyurularak ihrâmlının kara avcılığı yasaklanmıştır. Ancak, ihrâmlı olan birisinin avlanması hâlinde, avladığı avın hükmü husûsunda fakîhler ihtilâf etmişlerdir. Ebû Hanîfe, Şâfiî ve Ebû Sevr bu avı, ihrâmda olmayanın yemesini câiz görmüş, İmam Mâlik ise bu avı meyte (murdar) kabul ettiğinden yenmesini helâl saymamıştır. Deniz avcılığına gelince, “Hem size hem de yolculara fayda olmak üzere (ya¬rarlanmanız için) deniz avı yapmak ve onu yemek size helâl kılındı” (el-Mâide 5/96) anlamındaki âyetin açık ifâdesi gereği, ihrâmlı halde iken deniz hayvanlarını avlamak yasak değildir.
Avlanacak Hayvanla İlgili Şartlar: Avlanacak hayvanla ilgili şartlar da birkaç maddede toplanabilir:
a) Avlanmayla elde edilen hayvanın yenebilmesi için eti yenen bir hay¬van olması gerektiği açıktır. Hangi hayvanların etinin yenmesinin helâl olduğu, bir üstteki ana başlık altında ayrıntı ile ele alındığı gibi, fakîhler ara¬sında hayli farklı görüş ve yaklaşımlara konu teşkîl etmektedir. Eti yenme¬yen hayvanların deri, kıl ve kemik gibi cüzlerinden yararlanmak veya za¬rarlarından korunmak için avlanması câizdir.
b) Avlanan hayvanın tabiaten vahşî hayvan türünden olması gerekir. De¬niz hayvanlarından balık ve türlerinin, kara hayvanlarından evcil olmayıp etinin yenmesi helâl olanların avlanma usûlüyle elde edilmesinin ve yenmesi¬nin câiz olduğunda fakîhler arasında görüş birliği vardır. Evcil hayvanlar nor¬mal kesim usûlüne tâbîdir. Aslen evcil olup da sonradan yabânîleşenlerin av¬lanması ise ihtilâflıdır. Mâlikîler dışındaki mezheplere göre, yakalanıp boğaz¬lanması mümkün olmayan evcil hayvanların avlanması câizdir. Mâlikî mez¬hebine göre ise, bu tür hayvanların avlanarak yenmesi helâl değildir.
c) Avlanılan hayvanın kesimden önce ölmesi hâlinde, ölümünün bu avlanmadan olması gerekir. Bu yüzden değil de başka bir sebeple ölürse, eti yenmez. Yaralandıktan sonra suya düşerek boğulan veya yamaçtan düşüp ölen hayvanın durumu da aynıdır. Yaralanan hayvanın yere düşme ve çarpma sonucu ölmesi ise, avlanma sonucu ölme sayılır. Bu îtibarla avcı yaraladığı avı bir süre bulamasa da, sonra bu avı ölü olarak bulsa, bu du¬rumda avın helâl olması için üç şart gereklidir:
1) Avcı, bulduğu avın suda boğularak ya da bir yardan yuvarlanarak öldüğü tereddüdünü taşımamalı¬dır.
2) Bulunan hayvanın bir başkasının yaralamadığını veya başkasının avcı hayvanı tarafından avlanmadığını, kendisi tarafından avlandığını bil¬melidir.
3) Avlanılan hayvan bozulmamış ve sağlığa zararlı hale gelmemiş olmalıdır. Eğer pis koku yayacak, sağlık açısından sakıncalı olabilecek du¬ruma geldiyse, yenmesi helâl olmaz.
d) Avlanan hayvan yaralı olarak ele geçirilir ve kesme imkânı da bulu¬nursa, usûlüne uygun olarak kesilmelidir. Buna imkân varken avcının kusur ve ihmâli yüzünden kesilmezse, eti yenmez. Çünkü ihtiyârî boğazlama im¬kânı bulunduğu sürece ıztırârî boğazlama geçerli olmaz. Avcı, avladığı hay¬vana henüz ölmeden yetişmişse durumuna bakılır:
Şâyet av, hayâtiyetini yitirmiş de boğazlanmış hayvanın durumuna benzer bir canlılık belirtisi taşıyorsa, meselâ karnı yarılıp iç organları dışarıya fırlamış ise veya av köpeğinin öldürücü darbesine mârûz kalmışsa, artık hükmen ölü sayılır ve boğazlamaya gerek olmaksızın yenebilir. Şâfiîler’e göre bu durumda hayvanı rahatlatmak için boğazını bıçakla kesmek müstehâptır; fakat böyle yapılmadan ölse de etini yemek helâldir. Bu du¬rumdaki hayvan suya düşmüş olsa da eti yenebilir, zîrâ boğularak ölmüş sayılmaz.
Şâyet av, henüz hayâtiyetini yitirmemiş ise boğazlanması gerekir. Kas¬ten veya ihmâl ile boğazlama terkedilirse, bu hayvan “meyte” hükmünde¬dir, yenmesi helâl olmaz. Eğer bıçak bulunmaması veya vaktin yeterli ol¬maması gibi bir sebeple boğazlanamamışsa, Hanefî mezhebindeki görüşe göre yenmez; fakat istihsânen yenebileceğine hükmedilmiş ve bu görüş daha sağlam bulunmuştur. Şâfiîler ve Hanbelîler ise bu durumda boğazlan¬mayan hayvanın hükmü hakkında avcının kusurlu olup olmamasını esas almışlardır. Şâyet avcının bir kusuru yoksa meselâ bıçağa uzanırken veya boğazlama vaziyeti alırken hayvan ölmüşse, eti yenebilir. Fakat avcı ku¬surlu ise meselâ bıçağı yoksa yahut yanlışlıkla bıçağın sırtını sürmüşse ve bu yüzden boğazlama işlemi yapılamadan ölmüşse, eti yenmez.
Avcı Hayvanla Avlanma:
1) Avcı hayvan olarak köpeğin kullanılmasının cevâzında fakîhler ara¬sında görüş birliği vardır. Fakîhlerin büyük çoğunluğuna göre kaplan gibi yırtıcı dört ayaklı hayvanlar ile şahin gibi yırtıcı kuşlardan da avcı hayvan olarak yararlanılabilir. Bazı fakîhler ise âyetteki ifâdeyi köpek türüne hâs bir müsâade olarak anladığından aksi görüştedir. Ebû Yûsuf başkası adına av¬lama özelliği bulunmadığı gerekçesi ile aslan ve ayının avcı hayvan olarak kullanılamayacağına hükmetmiştir. Öte yandan, bizâtihî pis sayıldığı için domuzdan avlanmada yararlanılması câiz görülmez.
2) Avlamada kullanılacak hayvanın av için eğitilmiş olması gereklidir. Bunun bilinmesi ise, köpek ve benzeri hayvanların eğitilmiş olmaları, yakaladıkları avdan yememeleriyle, kuşların eğitilmiş olmaları da av üzerine salındığında gitmesi, geri çağırıldığında gelmesiyle olur.
3) Fakîhlerin çoğunluğuna göre avcı hayvanın yakaladığı avı, ondan yemeksizin sahibine getirmesi gereklidir. Şâyet tutmuş olduğu avdan yerse kendisi için tutmuş olur ki, bu avın eti helâl olmaz. Hanefîler yırtıcı kuşlar ile yapılan avda bu şartı aramazlar. Mâlikî mezhebine ve Ahmed b. Hanbel’den rivâyet edilen ikinci görüşe göre av hayvanının yakaladığı avdan yemesi, bu etin yenmesine engel değildir.
4) Fakîhlerin büyük çoğunluğuna göre avcı hayvan avını yaralayarak öldürmüş olmalıdır. Şâyet boğarak veya sert bir darbe ile öldürmüş ise bu avın eti yenmez. Şâfiîler’e göre ise, eğer av hayvanı avının üzerine yüklenip ağırlığı ile onu öldürmüşse bu avı yemek câizdir.
5) Avcı hayvan, sahibi tarafından av için salıverilmiş olmalıdır. Sahibi tarafından salıverilmeksizin kendiliklerinden yakaladıkları hayvanın eti yenmez. Ancak Hanefîler’e göre hayvanın belirli bir av için salıverilmesi şart olmayıp, av için salıverilmiş olması yeterlidir.
6) Avcı hayvana av esnâsında eğitilmemiş başka bir hayvan ortak olmamalıdır. Birkaç avcı köpeğin birlikte avladıkları avın yenmesinde ise sakınca yoktur.
İçecekler: Şâfiîler’in çoğunluğu ile Hanefîler’den Ebû Yûsuf ve İmâm Muhammed ve bazı Mâlikîler sadece üzümden elde edilen sarhoş edici içkiye hamr denmesinin doğru olacağını söylerler.
İslâm’ın içkiyle mücâdele kararlılığının tabiî bir sonucu olarak, şarap ve diğer içkiler İslâm fıkhında hukûken korunmaya değer (mütekavvim) mal sayılmamış, dolayısıyla bunların alınıp satılması, akde ve mülkiyete konu olması hukûken tanınmamıştır.
Hanefîler, dînen necîs olup olmadığı açısıdan şarapla diğer içkiler ara¬sında bir ayırım yapmaya çalışır, çoğu yerde de şarap dışındaki içkilerin necîsliğini kerâhet derecesinde görürler.
Fakîhler, şarabın kendiliğinden sirkeye dönüşmesi hâlinde, hem bu sirkenin hem de kabının kullanımının câiz olacağı görüşündedir. Hanefî ve Mâlikî mezheplerinde şarabın dışarıdan müdâhale ile sirke yapılmasını da bu grupta mütâlaa etme temâyülü ağır basar.
Fıkıh kültüründe şarap ve içkiyle ilgili olarak ele alınan ve tartışılan konular, özü îtibâriyle bu tutku ve alışkanlıktan müslümanları uzak tutmak, korumak ve kurtarmak, kişinin akıl, ruh ve beden sağlığını korumasına yardımcı olmak, bunun için gerekli ferdî ve toplumsal önlemleri almaktır. Aklı koruma, İslâm’ın beş temel amacından biri sayılmış ve içki yasağı da bu amacı gerçek¬leştiren en önemli tedbirler arasında yer almıştır.
Örtünme: Kadınların kadınlara ve mahremlerine yani aralarında devamlı evlenme engeli bulunan erkek akrabasına karşı avret yeri, Hanefî ve Şâfiîler’e göre erkeğin erkeğe karşı avret yeri gibidir. Mâlikî ve Hanbelî mezheplerinde ağırlıklı görüş, kadının mahremi erkekler yanında el, yüz, baş, boyun, kol, ayak ve baldır hâriç bütün vücûdunun avret olduğu ve örtülmesinin gerek¬tiği yönündedir.
Kadının yabancı erkekler yani mahremi olmayan erkekler karşısında av¬ret yeri yüzü, el ve ayakları hâriç bütün vücûdudur. Bu Hanefî mezhebinin görüşü olup diğer fıkıh mezheplerine göre kadının ayakları da avrettir. Ebû Yûsuf’tan, kadının dirseklere kadar kolunu avret saymayan bir görüş de rivâyet edilir. Erkek ve kadının namazda ve namaz dışında örtünmesiyle ilgili fıkhın klâsik doktrininde yerleşik görüş özetle böyledir.
İpekli Elbise: Hanefî mezhebinin üç büyük imâmı (Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf ve Muhammed) erkeklerin, savaş durumu dışında ipek giymesinin câiz olmadığı görü¬şündedir. Ebû Hanîfe’ye göre bu hüküm savaş durumu için de geçerlidir. Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre ise, savaş durumunda ipek giyilebilir.
İpekli Elbise İçinde Kılınan Namazın Hükmü: Hanefîler’e göre, ipek¬li elbise içinde kılınan namaz sahîh olup iâdesi gerekmez. Ancak ipekli elbi¬se ile namaz kılmak mekrûhtur. Ayrıca bu şahıs, giyilmesi yasak olan bir şeyi giydiği için de günâh işlemiş olur. Şâfiî, Ebû Sevr ve bir rivâyette Mâlik, “Bu kişi o anda ipekten başka bir elbise bulma imkânına sahip ise, namazı hemen iâde etmelidir” demişlerdir.
Saç Boyama: Konuyla ilgili hadîsleri değerlendiren İslâm bilginleri saçın siyah dışın¬daki renklerle boyanmasını, kına ile boyanmasını kural olarak câiz görmekle birlikte, üçüncü şahısların yanlış anlamasına ve aldanmasına yol açacağı için saçların siyahla boyanmasının cevâzında mütereddit davranmışlardır. Kadınların saçlarını siyaha boyatması ise umûmiyetle câiz görülür.
Kaş Alma-Kıl Yolma: Çoğunluğa göre kadının, kocası için ve onun izniyle yüzünde biten kıl¬ları alması, makyaj yapması, hatta kaşını düzeltmesi/inceltmesi câiz olup hadîsteki yasak, kadının dışarı çıkmak için yüz kıllarını yolması ve kaş al¬dırması ile ilgilidir. Mâlikîler de dâhil bir grup âlim ise, bunu yaratılışı değiş-tirme olarak değerlendirdiğinden her ne sûrette olursa olsun câiz görme¬mekte veya mekrûh görmektedir. Hadîste yasaklanan kıl koparmayı, yüzde sonradan biten ve yüzü çirkinleştiren yüz kıllarını koparma değil de, kaşları inceltmek veya yukarı kaldırmak için kaş kıllarını yolma olarak anlamak daha doğru görünmektedir.
Vücutta Kalıcı İz Bırakan Tasarruflar: Dövme (veşm) yaptırma, başta Şâfiîler olmak üzere bir grup âlim, dövme yapılan yerde biriken kanın necîs, pis olduğunu, dövmeyi yok etmenin vâcip olduğunu da ilâve ederler.
Dişlerin güzellik için törpülenerek seyrekleştirilmesi (teflîc) de hadîste yasaklanmıştır.
Altın ve Gümüş Ziynetin Kullanımı: Altın ve gümüşün zînet eşyası olarak kullanımı yalnızca kadınlar için câizdir.
Altın ve Gümüş Ev Eşyasının Kullanımı: İslâm bilginleri, altın ve gümüş kaplardan yemek yemenin ve bir şey iç¬menin haram olduğunda görüş birliğindedir.
Altın ve Gümüş Eşya Bulundurma: İmâm Muhammed, üzerinde oturmamak ve uyumamak şartıyla süs eşyası olarak evde altın ve gümüşten yapılmış ve üzerine de ipek örtü serilmiş sandalye, koltuk bulundurulma¬sında beis görmezken Ebû Hanîfe, üzerine oturulmasında ve yatılmasında da bir sakınca görmez.
Mâlikîler, Şâfiîler ve Hanbelîler, Hanefîler’den farklı olarak altın ve gü¬müş kapların ve diğer eşyanın evde bulundurulmasını, sonuçta bunların kullanılmasına yol açacağı düşüncesiyle altın ve gümüş ev eşyasının edinilmesini de (evde bulundurulmasını) haram kabul etmişlerdir. Hatta Şâfiîler, hadîsin zâhirinden hareketle ticâret maksadıyla dahî olsa altın ve gümüş ev eşyasının edinilmesinin haram olduğunu belirtmişlerdir.
Gerek zarûret gerekse ihtiyaç gerekçesiyle bazı durumlarda altın ve gümüşün kullanılması câiz görülmüştür. Düşen bir dişin yerine veya herhangi bir sûretle dişlerin arasında mevcut olan açıklığı kapamak için altın veya gümüşten diş yapılması, yine kesilen burnun yerine altın veya gümüşten burun yapılması, kısaca altın ve gümü¬şün tedâvî amacıyla kullanılması fakîhlerin çoğunluğu tarafından câiz gö¬rülmüştür. Ebû Hanîfe, gümüş kaplamalı kaptan içmeyi ve abdest almayı, gümüş kaplamalı eyer kullanmayı ve gümüş sırmalı sedire oturmayı câiz görmüştür. Mâlikîler, kılıç ve mushafta altın ve gümüş kullanılmasını câiz görmüşler, kılıç ve mushaf dışında ise altın veya gümüşle süslenmiş eşyanın kullanılmasını haram saymışlardır. Yine Ebû Hanîfe, maddesinde altın veya gümüş karışımı bulunan kapların kullanımını da câiz görmektedir.
Altın Yüzük: Altın ve ipeğin alem (nişan ve rozet) olarak kullanılmasının başta Hanefîler olmak üzere bir kısım fakîhlerce câiz görül¬düğünü de burada hatırlamak gerekir.
Altın Süsleme: Hanefîler, mescid için yapılacak süslemenin, mescide ait paradan yapıl¬maması gerektiğine işaret etmişler, hatta mescidin işlerine bakan kişinin (kayyim) mescidin parasından süsleme için harcaması hâlinde, bir görüşe göre bu parayı tazmîn edeceği ileri sürülmüştür.
Kolonya ve Alkollü Madde Kullanımı: Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf’un anlayışlarına göre bunlar necîs değildir; sarhoşluk için içilmeleri haramdır, fakat elbiseye veya namaz yerine dökülmeleri hâlinde namazın geçerliliğini etkilemez.
Muhammed Hamdi Yazır’a göre: “Üzerine şarap, şampanya ve arak, konyak dö¬külmüş olanlar herhalde yıkamadıkça namaz kılamazlar. Lâkin üzüm şarabından mâmül olmayan ispirto, bira ve sâir müskirât içilemezse de elbiseye veya bedene sürülmesi de namaza mânî olur diye iddiâ edilemez”.
Kolonya da bu hükmün içerisine girer. İçmemek kaydıyla değişik amaçlar için kullanılmasında Ha¬nefî mezhebine göre bir sakınca yoktur.
Fakat kolonyayı da necîs çerçevesinde mütâlaa eden Şâfiî mezhebine göre hem içilmesi hem de kullanılması haramdır.
Üzerinde Resim ve Sûret Bulunan Eşyayı Kullanmak: Hanefîler, üzerinde insan veya hayvan resmi bulunan yaygı üzerinde namaz kılmada bir sakınca olmadığını belirtmişlerdir.
Resimli elbise giymek mekrûh görülmekle birlikte, bu elbise içinde kılı¬nan namaz sahîhtir. Fakat ihtiyâten yeniden kılınması uygundur.
Doğum Kontrolü: Rahime yumurta ulaştıran kanalların bağlanması veya erkeğin kısırlaştırılması da çağdaş doğum kontrolü metotlarından biridir. Tıbbî veya dînî bir zarûret yokken bu yönteme başvurulmasını câiz görme¬mektedir.
Nüfus Planlaması: Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesindeki kurulların yanı sıra, İslâm Konferansı Teşkilâtı’na bağlı olup bütün İslâm ülkelerinin temsil edildiği İslâm Fıkıh Akademisi (10-15 Ocak 1988 tarihleri arasında Kuveyt’te gerçekleştirdiği V. Dönem Toplantısı’nda) bu konuyu geniş biçimde ele alıp karara bağlamıştır. Bu kararlarda, gebe¬liği önleyici metotların kullanılması eşlerin ortak kararına bağlı aile içi bir mesele olarak değerlendirilmiş ve câiz görülmüş, buna karşılık başta tıbbî zarûretler olmak üzere dînen meşrû bir gerekçeye dayanmadıkça çocuk dü¬şürme, başlamış gebeliği sona erdirme, eşleri kısırlaştırma câiz görülmemiştir. Toplum politikası olarak nüfus ve aile planlamasının ise uzun vâdede İslâm âleminin aleyhine sonuç vereceği, bu yönde yürütülen kampanyaların farklı amaçları taşıdığı ve siyâseten doğru olmadığı kanaatine varılmıştır.
Çocuk Düşürme: Aralarında bazı Hanefîler’in de bulunduğu bir grup İslâm hukukçusu 120 günden önceki, bâzı Mâlikî ve Hanbelî fakîhleri ise kırk günden önceki çocuk düşürmeleri, tam oluşmuş bir çocuk düşürme saymama eğiliminde-dirler. Ancak söz konusu hukukçuların böyle düşünmesi, ceninin anne kar¬nında geçirdiği safhalar, döllenme ve çocuğun oluşumu konusunda, dönemlerinin tabiî îcâbı olarak yeterli tıbbî ve teknik bilgiden yoksun olmalarından kaynaklanmaktadır. Çünkü bu gruptaki hukukçular yukarıda zikre¬dilen hadîsten hareketle ceninin ancak 120 günden sonra canlılık kazandığı ve teşekkül ettiği, bundan önce ceninin cansız veya belirsiz bir halde ruh üflenmeyi beklediği kanaatindedirler. Bu belirsizlik, biraz da çocuk düşürmenin dînî hükmü açısından ruhun üflenmesinden önceki dönemle sonraki dönem arasında ayırım yapma ihtiyacı, bu fakîhleri birinci safha için mekrûh, ikinci safha için haram hükmünü vermeye sevketmiştir. Diğer bir ifâdeyle bu konuda toleranslı bir tavır sergileyenler, çocuk düşürmenin hükmünün ilk günlerden ruh üflenme vaktine doğru gidildikçe mekrûhtan harama doğru bir değişme göstereceği, ruh üflenme safhasından; yani kimilerine göre kırkıncı, kimilerine göre 120. günden îtibâren de haram hükmü içine gireceği şeklinde bir açıklama getirmişlerdir.
Cenine karşı bir cinâyet işlenmesi hâlinde gurre tabir edilen bir cezâ tazminat ödenir. Gurrenin miktarının, sünnetteki tatbîkât örneğinden yola çıkarak beş deve, -altın ve gü¬müşün o asırdaki değerine göre- yaklaşık 212,5 gr. altın veya 1785 gr. (Hanefîler’e göre 1487,5 gr.) gümüş olduğu görülmektedir. Gurre ceninin mîrâsı kabul edilir ve düşmesine sebep olan kimse hariç vârisleri arasında paylaştırılır.
Haram Maddelerle Tedâvî: İslâm âlimlerinin bir kısmı ise yenilip içilmesi haram maddelerle tedâvîyi kural olarak câiz görür. Bu grubu Zâhirî fakîhleri teşkil eder. Zâhirîler’e göre haram kılınmış şeylerle tedâvî câizdir.

DİYANET MBSTS -YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK AİLE HUKUKU BİLGİLERİ

Muharremât: Evlenilmesi haram olan kadınlar. “Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, babalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşin kızları, kız kardeşin kızları, sizi emziren süt analarınız, süt kardeşleriniz, karılarınızın anaları, kendileriyle zifâfa girdiğiniz karılarınızdan olup himâyenizde bulunan üvey kızlarınızla evlenmeniz size haram kılındı” (Nisa sûresi, 23).
Nişanlanma: Nişanın bozulması durumunda karşılıklı verilen hediyelerin ve mehire mahsûben yapılan ödemelerin âkıbeti İslâm hukûku bakımından önem ka-zanmaktadır. Mehir, evlenme ile hak kazanılan bir mal olduğundan nişanın bozulması hâlinde mehire mahsûben verilen mal veya para mevcutsa ay¬nen, harcanmış veya şekil değiştirmiş veyahut telef olmuşsa bedel olarak geri verilmelidir. Hediyelere gelince Hanefî mezhebine göre evlilik öncesinde verilen hediyeler hîbe hükümlerine tâbidir; aynen duruyorsa geri verilir, harcanmış veya esaslı ölçüde şekil değiştirmişse iâde mecbûriyeti yoktur. Bu konuda Mâlikîler’in farklı bir görüşlerinin olduğunu belirtmek gerekir. Eğer nişanı bozan erkek tarafı ise nişanlısına verdiği hediyeleri geri alamaz. Ni¬şan kız tarafından bozulmuşsa erkek verdiği hediyeleri her durumda geri alma hakkına sahiptir. Hediyelerin harcanmış olması, bir şekilde elden çık¬mış bulunması bedel olarak tazmîn edilmesini engellemez.

EVLENMENİN UNSURLARI
1. Taraflar: Hanefîler; nikâhın rüknü (unsuru) olarak sadece îcâp ve kabûlü sayarlar, tarafları ayrıca zikretmezler. Diğer mezhep mensupları ise tarafları da akdin unsurlarından kabul ederler.
2. İrâde Beyânı: Ni¬kâh akdinin de geçmiş zaman kipi ile yapılması üzerinde hassasiyetle dur¬muşlardır.
Kuruluş (in’ikât) Şartları: Ehliyet, meclis birliği, evlenme engelinin olmayışı, evliliğin şartsız olması.

EVLENMENİN ŞARTLARI
Geçerlilik Şartları:
1) Şâhitler: Din İşleri Yüksek Kurulu 17/10/2002 tarihli kararı ile kadının şâhitliğinin erkeğin şâhitliğine denk olduğu yönünde görüş beyân etmiştir.
2) Evlenme engelinin olmaması,
3) İkrâhın olmaması,
4) Evlenmenin gizlenmemesi.
Yürürlük Şartları: Evlenmenin hükümlerinin işlerlik ve yürürlük (nefâz) kazanması için ara¬nan şartlardır.
Bağlayıcılık Şartları: Tam ehliyetli bir kadın; evlenme akdini velîsinden izinsiz yapıyorsa, bir kısım İslâm hukukçusuna göre kocasının kendi konumuna denk, mehrinin de misil mehir, yani kadının konumuna denk olması gerekir. Aksi halde ve¬lîlerin bu evliliği feshettirme hakları vardır. Öte yandan baba veya baba-dedesi dışındaki bir velîsi tarafından evlendirilen küçüklerin nikâhı, kocası kendisine denk (küfüv) ve mehir de misil mehir olsa bile, bağlayıcı olmayan, yani gayr-i lâzım bir nikâhtır. Böyle bir durumda bulunan küçükler ergenlik çağına gelince evliliği feshettirebilirler. Bunun için herhangi bir sebep ileri sürmek zorunda da değildirler. Bu durumdaki genç kızların bir seçim hakkından bahsedilir. Buna da bulûğ muhayyerliği (hıyârü’l-bulûğ) denir. İslâm hukukçularının gündeme getirdiği bu şart, genç kızların konumuna ve aile¬sine denk bir kimseyle evlilik yapmasını, böylece hem evliliğin mâkûl bir zeminde kurulmasını hem de tarafların ve ilgililerin haklarını korumayı hedefler.
Hürmet-i Musâhere: Fâsid nikâhla bir araya gelen eşler arasında sıhrî hısımlıktan doğan evlilik engelinin teşekkülüdür.
Husûsî Velî. Velâyeti altında bulunan kimseyi evlendirme yetkisine sahip bulunan akrabalardır. Baba, dede, erkek kardeş, amca, amcaoğlu gibi. Hanefî; asabe akraba bulunmadığında velâyetin umûmî velîye değil, zevi’l-erhâm denilen diğer akrabalara geçtiğini söylemektedir.
Bulûğ Muhayyerliği: Hanefî mezhebinde çok geniş bir zümreye zorlayıcı velâyet yetkisinin verilmesinin muhtemel zararlarını önlemek düşüncesiyle velîsi tarafından evlendirilen kimselere bulûğ muhayyerliği denilen bir seçim hakkı tanınmış¬tır. Buna göre babası veya baba-dedesi dışındaki bir velîsi tarafından küçük¬ken evlendirilen kimseler bulûğa erdiklerinde dilerlerse hâkime başvurup ve¬lîlerinin yaptığı evliliği feshettirebilirler. Hâkimin feshetmesine kadar evlilik geçerliliğini korur. Baba ve baba-dedesi tarafından evlendirilenlerin, yapılan evliliğe îtirâz ve dolayısıyla bulûğ muhayyerliği hakkı yoktur.
Denklik: İslâm hukûku literatüründe kefâet terimiyle ifâde edilir.
Devamlı Evlenme Engelleri: Kan hısımlığı, sıhrî hısımlık, süt hısımlığı.
Hukukçuların çoğunluğuna göre çocuğun ilk iki yaş içerisinde emdiği süt az olsun çok olsun süt hısımlığının meydana gelmesi için yeterlidir. İmam Şâfiî ise süt hısımlığının oluşabilmesi için ilk iki yaş içinde beş fâsılalı ve do¬yurucu emişin şart olduğunu söylemektedir. İki yaşından sonra emmiş ol¬duğu süt müctehidlerin çoğuna göre bu tür bir hısımlık ve evlenme yasağı doğurmaz.
Geçici Evlenme Engelleri: Başkasının eşi olma, iki akraba ile birden evlenme, üç kere boşanma, din farkı.
Mehir: Mehir, nikâh anında belirlenip belirlenmemesine göre ikiye ayrılmaktadır. Eğer nikâh anında belirlenmişse buna mehr-i müsemmâ, belirlenmemişse buna da mehr-i misil denir. Misil mehir evlenen kızın akrabaları arasında her bakımdan kendi konumundaki kızlara ödenen mehir demektir. Bir an¬lamda râyiç mehir olmaktadır. Evlilik sırasında mehir belirlenmemişse veya bir sebeple belirlenen mehir geçersiz sayılırsa o zaman evlenen kadın misil mehire hak kazanır. Mehir, ödenme zamanına göre de muaccel veya mü¬eccel mehir diye ikiye ayrılmaktadır. Muaccel mehir evlilik anında peşin o¬larak ödenen mehir demektir. Ödenmesi sonraya bırakılan mehire de vere¬siye mehir anlamında müeccel mehir denmektedir. Ödenmesi sonraya bıra¬kılan mehir için bir ödeme zamanı belirlenmişse o zaman ödenir. Ancak ge¬nellikle yapıldığı üzere bir vâde belirtilmemişse mehirin vâdesi boşanma ânında veya taraflardan birinin ölmesi durumunda gelmiş kabul edilir.
Sahîh bir evliliğin ardından mehirin ödenmesinin gerekli olması, bir baş¬ka ifâdeyle mehir borcunun doğması için ya evlenen kadın zifâf için hazır olmalı ve aralarında sahîh halvet vukû bulmalı veya taraflardan birisi ni¬kâhtan sonra ve zifâf veya sahîh halvetten önce ölmüş bulunmalıdır. Sahîh halvet; eşlerin izni olmadan kimsenin giremeyeceği, erkek ve kadının kim¬senin göremeyeceği, uğrayıp rahatsız edemeyeceği bir mekânda baş başa olmaları anlamına gelmekte ve bazı bakımdan zifâfla aynı hukûkî sonuçları doğurmaktadır. Nikâh akdi yapıldıktan sonra, fakat zifâf veya sahîh halvet¬ten önce bir ayrılık vukû bulursa ayrılığa kimin sebep olduğuna bakılır. Eğer ayrılığa erkek sebep olmuşsa mehirin yarısını karısına ödemelidir. Ayrılığa kadın sebep olmuşsa veya erkek, velîsinin kendisi adına yapmış olduğu evli¬liği bulûğ muhayyerliği denilen seçim hakkını kullanarak bozmuşsa eski ka¬rısına mehir adına herhangi bir ödeme yapması gerekmez.

BOŞAMA ÇEŞİTLERİ
Ric’î Talâk: Kocaya yeni bir nikâha ihtiyaç olmadan boşadığı karısına dönme imkânı veren boşama türüne, dönülebilir boşama anlamında “ric’î talâk” denir.
Bâîn Talâk: Kocaya boşadığı eşine ancak yeni bir nikâhla dönme imkânı veren bo¬şanma şeklidir.
Sünnî Talâk: Boşama, Kur’ân’daki genel ilkelere ve Hz. Peygamber’in bu yöndeki açıklama ve tavsiyelerine uygun olarak yapılıp yapılmadığına göre Sünnî ta¬lâk, bid’î talâk şeklinde de tasnîf edilmektedir.
Bid’î Talâk: Bid’at tâbiri, Sünnet’in mukâbili ve zıddı olarak da kullanılmakta oldu¬ğundan burada bid’î talâk, Sünnet’e aykırı biçimde gerçekleştirilen boşamayı ifâde etmektedir.
Şartlı Boşama: Kocanın boşama irâdesini ortaya koyan beyânı kayıtsız ve şartsız olabi¬leceği gibi bir şarta (ta’lîkî şart) veya vâdeye de bağlanabilir. Bu yönüyle boşama evlenmeden ayrılmaktadır.
Karşılıklı Rızâ ile Boşanma: Eşlerin evlilik birliğini karşılıklı anlaşarak sona erdirmeleri; evlilik birliğini bu şe¬kilde sona erdirmeye muhâlea veya hul’ denilir.
Mahkeme Kararı ile Boşanma: Evlilik birliğinin sona ermesinin bir diğer şekli eşlerin mahkemeye baş¬vurarak hâkim kararıyla boşanmalarıdır. Bu şekilde kazâî boşanmaya çağ¬daş İslâm hukûku literatüründe tefrîk denilir.
Liân: Karısının zînâ ettiğini veya çocuğunun zînâ mahsûlü olduğunu iddiâ e-den ve bu iddiâsını gerektiği şekilde ispat edemeyen koca, hâkim huzurunda husûsî bir şekilde yeminleşir ve evlilik birliğine hâkim tarafından son verilir. Kur’ân’da da ana hatlarıyla temas edilen bu prosedüre İslâm hukûkunda liân denilir. Liân sonunda hâkim tarafların arasını tefrîk eder. Ebû Hanîfe ve İmâm Muhammed’e göre bu bir bâin talâk hükmünde ise de Hanefîler’den Ebû Yûsuf’a ve diğer mezhep imâmlarına göre taraflar birbirlerine ebedî olarak haram olurlar.
Îlâ: Kocanın dört ay veya daha fazla karısına yaklaşmayacağına dâir yemin etmesi veya bu içerikte bir nezirde bulunmasına îlâ denilir. Hanefîler’e göre koca bu süre içinde karısıyla bir araya gelirse, yemin etmişse yemin keffâreti, nezirde bulunmuşsa adadığı o şey gerekli olur. Şâyet koca bu süre içinde karısına dönmezse hâkimin kararına ihtiyaç kalmadan kadın bir bâin talâkla boşanmış sayılır.
Hanefîler hâriç diğer üç mezhebe göre îlâ vukûunda sadece dört ayın geçmesiyle talâk meydana gelmez. Koca dönüş veya talâktan birini seçmek zorundadır, değilse kadının başvurusu üzerine hâkim evlilik birliğine son verir.
Ölüm İddeti. Kocası ölen kadınların bekledikleri iddettir. Bunlar eğer hâmile iseler iddetleri doğumla biter; isterse bu doğum kocanın ölümünden çok kısa bir süre sonra gerçekleşsin. Eğer hâmile değillerse bu durumdaki kadınların beklemeleri gereken süre dört ay on gündür. Fâsid (geçersiz) bir nikâhla evli olanlar ölüm iddeti beklemezler.
Boşanma veya Fesih İddeti. Boşanmış veya bir eksiklik sebebiyle nikâhı feshedilmiş olan kadınların beklemeleri gereken iddettir. Fâsid nikâh sebebiyle nikâhı feshedilenlerin iddet beklemeleri ancak evliliklerinin zifâfla fi¬ilen başlaması durumunda söz konusudur. Bu grupta yer alan kadınların bekleyecekleri iddet süresi hâmile olup olmamalarına göre değişmektedir. Hâmile iseler iddetleri doğumla biter, değillerse ve normal olarak hayız görüyorlarsa iddet süreleri üç hayız süresidir. Kadın hayızlı iken boşanırsa bu hayız hesaba katılmaz. Bu Hanefî ve Hanbelîler’in kabul ettiği görüştür. Mâlikî ve Şâfiîler’e göre bu durumdaki kadınların beklemeleri gereken süre üç temizlik müddeti¬dir.
Nesebin Sübûtu: Çocuğun kendisini doğuran kadınla nesep ilişkisi kendiliğinden sâbittir. Buna karşılık babasıyla olan nesep bağının kurulması şu üç yoldan birisiyle mümkündür:
1. Geçerli (sahîh) bir evlilik.
2. Fâsid bir evlilik veya evlilik şüphesiyle birleşme.
3. İkrâr.
Bu üç yolu incelemeden önce nesebin tesbîtinde önemli bir yeri olan hamileliğin süresi üzerinde bir nebzecik durmak ge¬rekir.
Hidâne: İslâm hukûkunda çocukların bakım ve yetiştirilmesine denilir.
Ferâiz İlmi: Mîrâs hukûkunun klâsik İslâm hukûk literatüründeki adıdır.
Ecîr-i Hâs: Yapılan iş söz¬leşmesi; işçinin belli bir süre zarfında işveren için çalışmasını konu alıyorsa, yani işçinin belli bir zaman biriminde hâsıl edeceği emeğini işverenin emrine tahsîs etmesi gerekiyorsa, bu işçi ecîr-i hâs olarak adlandırılır. Günümüz¬deki devlet memurları, sanayi ve tarım kesimi işçileri ile günlük işçiler “ecîr-i hâs” kapsamındadır. Buna karşılık sözleşme; işçinin belli bir işi görmesini konu aldıysa, o takdirde bu işçi ecîr-i müşterek olarak adlandırılır.
Ecr-i Misl; tarafsız bilirkişilerin, işçinin fiilen harcadığı emeğe biçtikleri değerdir.

DİYANET MBSTS -YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK TİCARET HUKUKU BİLGİLERİ

Teâtî: Sözlü bir irâde beyânı olmaksızın, satılmak üzere konulmuş bir şeyi alıp semenini bırakmak” demektir.
Gabin ve Tağrir Yasağı: Gabin (gabn) kelimesi, İslâm hukûk terminolojisinde genelde iki taraflı akidlerde karşılıklar arasında, özelde ise alım satımda satılan şeyle fiyatı arasında değer yönünden farklılık ve dengesizliği ifâde eder. Buna göre bir mal, değerinin çok üzerinde bir fiyata satın alındığında müşteri, değerinin çok altında satıldığında ise satıcı gabne mârûz kalmış olur. Tağrir ise, akid yapılırken taraflardan birinin söz ve davranışı ile diğer tarafı kasten aldat¬masını ifâde eder.
Gabn-i Fâhiş: Aldanmanın aşırı ve belirgin olması.
Gabn-i Yesîr: Aldanmanın basit ve önemsiz olması.
Garar Yasağı: İslâm hukukçularının ve hukûk ekollerinin birçok farklı anlam yüklediği garar terimi öz olarak, bir borç ilişkisinde akid konusunun meydana gelip gelmeyeceğinin belirsiz olması, âkıbetinin kapalı olması, akdin haksız ka-zanca yol açacak ölçüde kapalılık taşımasını ifâde eder.
Zarar ve Gabin Sebebiyle Yasaklanan Satımlar:
a) Satım üzerine satım, pazarlık üzerine pazarlık yapmak.
b) Pazara mal getiren üreticiyi yolda karşılamak.
c) Şehirlinin köylü adına satması.
d) Hîleli artırma (neceş).
Şüf’a: Sahibine, satım akdine konu olan bir akarı, müşteriye mâl olduğu bedel karşılığında mülkiyetine geçirme yetkisi veren bir hakkıdır.
Şirket: Emvâl şirketi, ortaklardan her birinin bir miktar sermaye koyup bununla yapacakları ticâretten doğacak kârı paylaşmak üzere kurdukları şirkettir. A’mâl veya diğer adıyla ebdân şirketi, iki veya daha fazla şahsın belli bir işi yapmak üzere kurdukları emeğe dayalı iş gücü ortaklığının adıdır. Vücûh şirketi ise, ortakların sermayesiz, sadece kredileriyle, meselâ ödünç para kullanarak veya vâdeli mal alıp satmak sûretiyle kâr etmek ve bunu paylaşmak üzere kurdukları kredi ve îtibâr ortaklığıdır. Her üç tür şirket de ortaklar arası hak ve yetki dengesi yönüyle mufâvada ve inân şeklinde ikili ayırıma tâbî tutulur. Ortaklar şirkete sermaye olabilecek bütün mallarını ortaklığa dâhil ederek sermaye ve kâr nisbetleri eşit olmak ve taraflar da birbirinin kefili sayılmak üzere kuru¬lan şirket “şirket-i mufâvada” olarak anılır. Eşitlik şart koşulmazsa kurulan ortaklık “şirket-i inân” adını alır ve bu tür şirkette ortaklar birbirinin kefili durumunda değildir.
Mudârebe Şirketi: Ortaklardan bir kısmının sermaye, diğeri¬nin ise emek ile katılarak kurdukları ve kârı belli bir oran üzerinden paylaş¬mak üzere anlaştıkları emek-sermaye şirketidir.
Müzâraa: (Zirâî ortakçılık) Bir tarafın arâzî, di¬ğer tarafın da emek ile katıldığı ve çıkacak ürünün belli bir oran üzerinden paylaşıldığı ortaklık türüdür.
Müsâkât: Bahçe sahibi ile bağ ve bahçeye bakıp bunları sulayacak emek sahibi arasında yapılan ve elde edilecek ürünü belli bir oran üzerinden paylaşmayı konu alan ortaklığın adıdır.
Âriyet Akdi: Bir kimseye bedelsiz olarak belli bir süre kullanmak üzere bir malın verilmesini konu alan bir sözleşme türüdür. İğreti sözleşmesi de denir.
Karz: Bedeli iâde edilmek şartıyla verilen şey de¬mektir.
Hîbe: Bir kimseye yaşadığı sürece onun olması, öldükten sonra da geri dönmesi şartıyla bir malın verilmesi “umrâ” olarak adlandırılır. Bir şahsa yaşadığı sürece kullanması, meselâ oturması için bir malın bağışlanması (süknâ) hâlinde ise temlikten ziyâde âriyet ve ibâha söz konusu olduğundan İslâm hukukçuları, bu tür akdin ve şartın câiz olduğu, mülkiyetin bağışlayanda kaldığı, diğer tarafın ölümü hâlinde malın geri döneceği görüşündedir. Bir şahsa bir malın bağışlanması, bağışlayandan önce ölmesi hâlinde malın bağışlayana geri dönme-sinin şart koşulması (rukbâ) ise daha karmaşık bir yapıda olduğundan câiz olup olmadığı tartışılmış, Hanefî ve Mâlikîler böyle bir hîbeyi câiz görmez¬ken Şâfiî ve Hanbelîler câiz görmüş fakat şartı geçersiz saymışlardır.
Havale: İslâm hukûkunda, borcun bir kimsenin zimmetinden başka bir kimsenin zimmetine nakledilmesini ifâde eden bir terimdir.
Rehin verene râhin, rehin alana mürtehin, teslim alınan mala da merhûn veya rehin denilir.
Vedîa: Fıfıkıhta bir kimseye koruması için bir malın emânet edilmesi akdini ve bu şekilde emânet edilen malı ifâde eden bir terimdir.
Lukata: Buluntu mal.
Îne Satışı: Bir malın belli bir fiyat karşılığında vâdeli olarak satılıp, satılan fiyattan daha düşük bir fiyatla geri satın alınmasıdır. Aynı işlemin, araya üçüncü bir kişi sokularak yapılması da îne satışı kapsamında değerlendirilmektedir.
Hisbe: İslâm toplumlarında genel ahlâkı ve kamu düzenini koruma ve denetleme faaliyetini ve bununla görevli resmî kuruluşu ifâde eder. Bu işle görevli memura da genelde muhtesip adı verilir.
Vakıf: Kaynağını iyilik ve hayırda yarışmayı, Allah yolunda harcamada bulun¬mayı, toplumda kimsesiz, fakir ve düşkünlere yardım elini uzatmayı teşvik eden, kalıcı olanın da bu tür yatırımlar olduğunu bildiren âyet ve hadîsler¬den almıştır. İslâm mîmârîsinin, kültür ve medeniyetinin bir çok şâheseri bu tür gâyeleri gerçekleştirmeye mâtuf olarak kurulmuştur.
Hilm: Akıllı olma ve akıllıca davranma, ağır başlı olma, affetme, sabır, hoşgörü, barış ve kardeşlik, acelecilik yapıp saldırganca hareket etmekten sakınma gibi insanlarla uygarca ilişki kurmaya katkı yapan birçok erdemi birlikte ifâde eden geniş kapsamlı bir kavramdır.
Hikmet: bütün doğru bilgilerle güzel ya¬şayışı kapsayan bir kavram olarak tanımlanır.

DİYANET MBSTS -YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK KURAN-TECVİD BİLGİLERİ

KUR’ÂN-I KERÎM
İstiâze: Sözlükte, sığınmak, korunmak anlamındadır. Kur’ân-ı Kerîm’de, Hz. Peygamber’e istiâzede bulunması (Allah’a sığınması) emredilmiştir, Hz. Peygamber de Allah’a sığınmış, bu amaçla daha çok ihlâs, felak ve nâs sûrelerini okumuş, bunu sahâbe-i kirâm’a da tavsiye etmiştir.
Âlimlerin çoğunluğu istiâzenin müstehâb olduğu ve Kur’ân okumaya başlamadan önce istiâzede bulunulmasının daha uygun olacağı görüşünü benimsemişlerdir. Namazda istiâze, Hanefî ve Hanbelî mezheplerine göre birinci rek’atta, Şâfiîlere göre her rek’atta sünnettir. Namaz dışında Kur’ân okurken dinleyicinin bulunması hâlinde istiâzenin âşikâre yapılması gerekir. Çünkü kıraatin sesli olacağının îlânı için buna ihtiyaç vardır.
Neml Sûresi’nin 30. âyetinde geçen besmelenin Kur’ân’dan bir âyet olduğu konusunda İslâm âlimleri arasında herhangi bir ihtilâf yoktur; başta sahâbîler olmak üzere âlimler bu hususta sözbirliği etmişlerdir (icmâ). Ancak Tevbe Sûresi dışında, Kur’ân-ı Kerîm’deki sûrelerin başlarında bulunan 113 besmelenin her birinin tek başlarına birer âyet olup olmadığı konusunda İslâm âlimleri farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.
Kıraat imâmları, Tevbe Sûresi hâriç diğer sûrelere besmele ile başlanacağı husûsunda görüş birliğine varmışlar, bir sûreden diğerine geçişte besmelenin okunup okunmayacağı konusunda ise farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.
Mushaf yazarken Tevbe Sûresi dışındaki sûrelerin başına besmele yazmak da farz hükmündedir. Çünkü üzerinde ashâbın icmâı bulunan Mushaf’ta bu şekilde yazılmıştır.
Namaz dışında Kur’ân okumaya başlarken eûzü besmele çekmek; âlimlerin çoğunluğuna göre sünnet, sûrenin başından değil de herhangi bir yerinden başlanması hâlinde ise mendûptur.
Kur’ân’ın Toplanması ve Çoğaltılması: Kur’ân, Peygamberimizin devrinde bizzat Vahiy Meleği ve Nebî’nin birbirlerine karşılıklı okumaları ve sahâbîlerin ezberlemesiyle korunmuştur.
Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ölümünü takip eden Yemâme savaşlarında 70 kadar hâfızın ölmesi müslümanları telâşa düşürmüştü. Ashâptan Hz. Ömer de hâfızların toplanması için dönemin halîfesi Ebu Bekir’e başvurarak konunun görüşülmesini istemişti. Bunun üzerine Ebu Bekir, Zeyd bin Sâbit başkanlığında toplanan Abdullah bin Zübeyr, Sa’d bin Ebî Vakkâs, Abdurrahman bin Hâris bin Hişâm’ın da bulunduğu büyük bir komisyon tarafından Kur’ân sâhifeleri bir araya getirilmiştir. Bu aslî nüshaya “İmâm Mushaf” adı verilmiştir. Abdullah bin Mes’ûd’un teklifiyle iki kapak arasında “İmâm Mushaf” üzerinde yapılan danışma ve görüşmeler sonucunda bunun üzerinde her hangi bir noksanlık görülmemiş ve güvenirliği konusunda ittifâk sağlanmıştır.
M.648′de Ermenistan ve Azerbaycan fethinde Şamlı ve Iraklı askerlerin yan yana gelmesi ile farklı okuyuşlar ortaya çıktı ve tartışma başladı. Bu tartışma ortamının daha fazla büyümesine engel olmak için Huzeyfe bin Yemân, Halîfe Osman’a başvurarak bu durumun düzeltilmesini, ihtilâfın ortadan kaldırılmasını istedi. Bunun üzerine Halîfe Osman, diğer ashâb ile de istişâre ederek, İslâm dünyasında yalnızca Hz. Ebu Bekr’in emriyle derlenmiş olan onaylı Kur’ân mushaflarının kullanılmasını ve bir başka lehçe yâhut ağız ile yazılmış tüm diğer nüshaların kullanılmasının yasaklanmasını kararlaştırdı. Hz. Osman, bir önlem olarak da gelecekte herhangi bir kargaşa yâhut yanlış anlamaya meydan vermemek için başka tüm yazılı nesneleri yaktırarak ortadan kaldırma yoluna gitti. Hz. Ebû Bekir zamanında yazılan İmâm Mushaf, Hz. Ömer’in ölümünden sonra kızı ve Hz. Muhammed’in hanımlarından olan Hafsa’ya geçmişti. Hz. Osman zamanında çoğaltılan Mushaflar, yedi nüshadır. Bunlar Medîne, Mekke, Şam, Kûfe ve Basra’ya gönderildi. Hz. Osman tarafından değişik vilâyet merkezlerine gönderilen nüshalar zamanla kayboldu. Günümüzde hâlen onlardan bir tanesi İstanbul Topkapı Müzesi’nde; bir diğer tam olmayan nüshası Taşkent’te bulunmaktadır. Çarlık Rus hükümeti onun faksimile ile reprodüksiyonunu (fotoğraf veya fotokopi ile tam kopyasını) yayınlamıştır.
Vahiy Kâtipleri: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer b. el-Hattab, Hz. Ali b. Ebi Talib, Hz. Osman b. Affân, Hz. Amr b. el-Âs, Hz. Muâviye, Hz. Şurahbil b. Hasene, Hz. Muğîre b. Şu’be, Hz. Muâz b. Cebel, Hz. Hanzele b. er-Rebî’, Hz. Cehm b. es-Salt, Hz. Huseyn en-Nemerî, Hz. Zubeyr b. el-Avvâm, Hz. Âmir b. Fuheyre, Hz. Ebân b. Saîd, Hz. Abdullah b. Erkâm, Hz. Saîd b. Kays, Hz. Abdullah b. Zeyd, Hz. Hâlid b. Velîd, Hz. A’lâ b. el-Hadremî, Hz. Abdullah b. Revâha, Hz. Huzeyfe b. el-Yemân, Hz. Muhammed b. el-Mesmele vs.
Mekke’de ilk vahiy kâtipliğini Abdullah b. Sa’d b. Ebî Sarh, Medîne de ise, Ubey b. Ka’b yapmıştır. Ondan sonra Zeyd b. Sâbit bu görevi devamlı sürdürmüştür.
Kur’ân’ın Muhtevâsı:
1) Îtikâd.
2) İbâdetler.
3) Muâmelât.
3) Ukubât.
4) Ahlâk.
5) Nasîhat ve Tavsiyeler.
6) Va’d ve Vaîd.
7) İlmî Gerçekler.
8) Kıssalar ve Duâlar.
Suhuf: Dört büyük ilâhî kitâb dışında gönderilen kitapçıklar, formalar. Peygamberlere Allah tarafından gelen yüz dört kitaptan ilk yüz tânesi. 10 suhuf Hz. Âdem (a.s.)’a, 50 suhûf Şît (a.s.)’a, 30 suhuf İdrîs (a.s.)’a, 10 suhûf İbrâhim (a.s.)’a inmiştir.
Sûre: Kur’ân-ı Kerîmin en az üç âyetten meydana gelen bölümlerinden her biri. Çoğul şekli “suver”dir. Kur’ân-ı Kerîm’de 114 sûre olup, bâzı sûrelerin birkaç ismi vardır. Sûreler uzunluk kısalık bakımından dörde ayrılır:
1-Tıvâl,
2-Miûn,
3-Mesânî,
4- Mufassal.
Bakara sûresinden Berâe sûresine kadar olan yedi sûreye es-Seb’u’t-tıvâl (uzun sûreler) denir. Bunlar: Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, En’am, A’râf, Yûnus veya Kehf Sûresidir.
Miûn; yani yüzlükler, âyetleri yüz dolayında olanlardır ki, Tevbe’den sonra gelenlerdir. (Tevbe, Nahl, Hûd, Yûsuf, Kehf, İsrâ, Enbiyâ, Tâhâ, Mü’minûn, Şuarâ, Sâffât).
Mesânî; âyetleri yüzden az olanlardır. Miûndan sonra gelirler. Hâmîm’ler, Elif Lâm’lar, Tâsîn’ler böyledir. (Ahzâb, Hac, Kasas, Tâsîn, Neml, Nûr, Enfâl, Meryem, Ankebût, Rûm, Yâsîn, Furkân, Hicr, Ra’d, Sebe’, Melâike, İbrâhîm, Sâd, Muhammed, Lokmân, Zümer, Hâmîm’ler, Mümtehine, Fetih, Haşr, Tenzîl, Secde, Talâk, Nûn, Hucurât).
Mufassal, Kur’ân’ın sonundaki sûrelerdir. Nevevî’ye göre Hucurât’tan başlar. Onlar da Tıvâl, Evsat, Kısâr olmak üzere üçe bölünür.
Tıvâl-i Mufassal: Hucurât’tan Burûc’a kadar,
Evsat-i Mufassal: Buruc’tan Beyyine’ye kadar,
Kısâr-i Mufassal: Beyyine’den sona kadardır.
Mekkî Sûreler: Âyetler genelde “Ey insanlar!” hitâbıyla başlar, sûre başlarında kasemler çokça yer alır, önceki peygamberlerin kıssaları anlatılır.
Medenî Sûreler: Âyetler genelde “Ey iman edenler, ey kitap ehli” hitaplarıyla başlarlar; evlilik, mîrâs, cihâd âyetlerini ihtivâ eder, münâfıklardan bahseder.
Mekkî ve Medenî Sûrelerin Sayıları: 87 tânesi Mekkî, 27 tânesi de Medenî’dir.
Sebeb-i Nüzûl: Kur’ân-ı Kerîm’in nüzûl (inme) sebebi. (esbâb-ı nüzûl)
Sebeb-i Vürûd: Hadîs-i Şerîfler’in vârid olma, söylenme sebebi.
Kur’ân’ın Vahiy Kâtipleri: Dört halife, Zeyd b. Sâbit, Ubeyy b. Ka’b, Hâlid b. Ebî Süfyân.
Mehâric-i Hurûf: Kur’ân-ı Kerîm harflerinin herbirinin ağızdan ses olarak çıktığı yer. Kur’ân-ı Kerîm’i tecvîd üzere okumasını bilmek farzdır.
Kıraat-i Seb’a: Yedi kıraat imâmının okuyuş şekilleri. Yedi kıraat imâmının yâni İmâm-ı Nâfi’, Abdullah bin Kesîr, Ebû Amr, İbn-i Âmir, Âsım, Hamza, İmâm-ı Kisâî’nin okuyuşları kıraat-i seb’a adıyla meşhur olmuştur.
Kıraat-ı Aşere İmamları ve Râvîleri:
1-İmâm Nâfî (Kalun ve Verş)
2-İmâm İbn Kesîr (El-Bezzî – Kunbul)
3-İmâm Ebû Amr ( Ed-Dûrî- Sûsî)
4-İmâm İbn Âmir (Hişâm-İbn Zekvân)
5-İmâm Âsım (Ebû Bekir Şu´be-Hafs b. Süleyman (Bizim ve Müslümanların çoğunun kıraat imâmı)
6-İmâm Hamza (Halef- Hallad)
7-İmâm Kisâî (Ebû Hâris-Dûrî)
8-İmâm Ebû Ca´fer ( Îsâ b. Verdân-Süleymân b. Cemmâz)
9-İmâm Ya´kûb(Ruveys-Ravh)
10-İmâm Halef (İshâk- İdrîs)
Kur’ân-ı Kerîm’in Harekelenmesi: Irak vâlîsi Ziyâd b. Sümeyye isteğiyle Ebû’l Esved ed-Düelî tarafından h.69/688 yılında kırmızı mürekkeple harekeleri nokta şeklinde işaretlenmiştir. Irak vâlîsi Haccâc b. Yûsuf’un isteğiyle Yahyâ b. Ya’mer ve Nasr b. Âsım h.89-/707 kelimelere farklı renklerde nokta koymuşlardır. Halîl b. Ahmet 751 yılında hareke ve noktalamaya son şeklini vermiştir.
Secâvend: (Durak İşâretleri) Kur’ân-ı Kerîm’in, mânâsına uygun ve doğru okunabilmesi için durak ve geçiş yerlerini gösteren işâretler. Kur’ân-ı Kerîm’in secâvendleri şunlardır:
ج: Durmak evlâdır.
ز : Geçmek evlâdır.
ط: Durmak evlâdır.
ص : Nefes yetmediğinde durulabilir.
م: Durmak vâciptir. Durulmayıp geçilirse anlam bozulur.
قف : Durmak evlâdır. Hafif bir duruşla (bir nefeslik) durulmalıdır.
ق : Geçmek evlâdır.
ك : Bir evvelki durağın aynısı demektir.
لا : Durmak câiz değildir. Eğer durulursa bir önceki kelime ile birlikte tekrar okunur. Âyet sonunda durunca ise, tekrar edilmez çünkü durak sonlarında durmak câiz, hattâ efdâldir. :. Yakın aralıklarla rastlanan bu üç noktanın birisinde durulur, diğerinde durulmaz. Her ikisinde durmak veya her ikisinde geçmek câiz değildir (üç noktanın birincisi âyet ortasında, ikincisi ise âyet sonunda olsa veya üç noktanın birincisi âyet sonunda olsa bile hüküm aynıdır. Yâni bu durumda, birincisinde durmuş isek, diğerinde durmamalıyız).
ع: Konu bütünlüğünü gösteren işârettir. Okuyan namazda ise ve rükû yapmak istiyorsa, bu işâretin olduğu yerde rükû etmesinin münâsip olduğunu gösterir. Kur’ân’da birkaç yerde, kıraat imâmlarının oradaki durak işâreti konusunda ihtilâf etmelerinden, iki durak işâreti birden kullanılmıştır. Meselâ, Duhân 44/49, s. 499’un başındaki (ذُقْ) kelimesinin sonunda “lâ” ve “cim” durak işâreti beraber yazılmıştır. Biz bu iki durak işâretinden birisine uyabiliriz.
Secde Âyetleri: Okunduklarında veya işitildiğinde secde yapılan, Kur’ân-ı Kerîm’deki on dört secde âyet-i kerîmesi. Bunlar: A’râf: 206, Ra’d: 15, Nahl: 50, İsrâ: 109, Meryem: 58, Hac: 18, Furkân: 60, Neml: 25, Secde: 15, Sa’d: 24, Fussilet: 37, Necm: 62, İnşikâk: 21, Alak: 19. âyet-i kerîmeleridir.
Sehv Secdesi: Yanılma secdesi; namazda bir farzın veya vâcibin, vaktinden önce veya sonra yapılması yâhut vâcibin terkinde yapılması lâzım gelen secde. Birkaç kere secde-i sehv îcâb etse, bir kere yapmak yetişir.
Tilâvet Secdesi: Kur’ân-ı Kerîm’in on dört yerindeki secde âyetinden birini okuyan veya duyanın yapması vâcib olan secde.
Zellet-ül Kârî: Kıraat hatâsı. Namazın içindeki farzlardan kıraati yerine getirirken (Fâtihâ ve zamm-ı sûreyi okurken) meydana gelen hatâ, yanlış okuma. Zellet-ül kârî dört şekilde olabilir: Birincisi i’râpta hatâdır. Yâni harekelerde ve sükûnda olabilir. Meselâ şeddeyi hafif okur veya medleri (uzunları) kısa okur veya bunların aksini yapar. İkinci şekil hatâ, harflerde olur. Harfin yerini değiştirir veya harf ilâve eder yahut azaltır veya harfi ileri geri alır. Üçüncü şekil hatâ, kelimelerde ve cümlelerde olur. Dördüncüsü ise, vakıf ve vasılda hatâ olur. Yâni duracak yerde durmaz geçer. Geçecek yerde durur. Bu dördüncü şekil hatâda mânâ değişse de bozulmaz. İlk üç şekilde zellet-ül kârî mânâyı değiştirip, küfre sebeb olacak mânâ hâsıl olursa veya âyet-i kerîmede kastedilen mânâ tamâmen değişirse, namazı bozar.
Nâsih – Mensûh: Nesh, bir şeyi iptâl etmek ve onun yerine başka bir şeyi ikâme etmek, yer değiştirmek, izâle etmek. Şer’î bir hükmün yürürlüğe konmasından sonra, gelen diğer bir şer’î hükümle kaldırılması, iptâl edilmesi demektir. Hükmü kaldıran âyete “nâsih”, hükmü kaldırılan âyete de “mensûh” denir. Mensûh âyet ile amel edilemez.
Mücmel-Mübeyyen: Mânâsı kapalı lafızları ihtivâ eden âyetlere mücmel, mücmel âyetleri açıklayan âyetlere de mübeyyen âyet denir.
Mübhem-Muhkem: Üstü kapalı anlatım. Açık ifâdeli âyetler.
Müteşâbih: Birden fazla anlama gelen ifâdeler.
Garîbu’l-Kur’ân: Farklı lehçelerde kullanılan kelimeler.
Müşkilü’l-Kur’ân: Kelimelerin anlaşılma güçlüğü.
İ’câzu’l-Kur’ân: Âciz bırakmak, iknâ etmek, muhâtabın delillerini çürütmek.
Vücûh – Nezâir: Eş sesli kelimelere vücûh; farklı anlamlı kelimelere de nezâir denir.
Emsâlu’l-Kur’ân: Özlü ifâdeler.
Tashîh, düzeltme; tasnîf, sıralama; tedvîn, derleme; te’vîl, yorum ve açıklama demektir.
En Uzun Âyet: Borçlanmadan (müdâyene) bahseden âyet: Bakara 282. âyet.
İlk İnen Sûreler: Fâtihâ, Müddessir, Alak, Kalem, Müzzemmil. Medîne döneminde inen ilk sûre, Bakara sûresidir.
Son İnen Âyet: Tevbe sûresinin 128-129. âyetleri.
Rivâyet Tefsiri: Kur’ân-ı Kerîm’deki bâzı âyet-i kerîmelerin başka âyetlerle veya Peygamberimizin sünneti veya Ashâb-ı kirâmın mübârek sözleriyle açıklanması. Buna me’sûr veya naklî tefsir de denir. En meşhurları:
Taberî: Câmiu’l Beyân an Te’vîli’l-Kur’ân;
Semerkandî: Tefsîru’l-Kur’ân;
Beyzâvî: Medînetü’l-Menzil;
İbn-i Kesîr: Tefsîru’l Kur’ânü’l Azîm;
Süyûtî: ed-Dürru’l Mensûr;
Fîruzâbâdî: Tenvîru’l Mikbâs min Tefsîri İbn Abbas.
Dirâyet Tefsîri: Akla ve yoruma dayalı tefsir. Rasûlüllah’tan gelen rivâyetler (açıklamalar) esas alınarak, Kur’ân-ı Kerîm’in lisân bilgilerine ve zamanın fen bilgilerine, aklî ilimlere göre yapılan açıklaması. Bu tefsîre ma’kûl, re’y tefsîri ve te’vîl de denir. Başlıcaları:
Zemahşerî: el-Keşşâf;
İbn Kuteybe: Te’vilü’l Müşkilü’l-Kur’ân;
Şevkânî: Fethu’l Kadîr.
Arapça Tefsirler: Taberî, Zemahşerî, Beyzâvî, Râzî, Kurtubî, Celâleyn.

TECVÎD
“Tecvîd, sıfatları yönünden harflerin hakkını ve müstehakkını vermektir.” Tanımda geçen “hakkını” kelimesinden maksat harfleri cehr, hems, şiddet, rihvet gibi sıfat-ı lâzımelerine uygun okumak, “müstehak” kelimesinden maksat ise harfleri lîn, kalkale vb. sıfat-ı ârızelerine uygun, güzel bir şekilde ne eksik ne fazla okumak demektir. Tecvîdin konusu, Kur’ân harfleridir. Tecvîdin gâyesi, Kur’ân kelimelerini Hz. Peygamber’den (s.a.s) alındığı şekliyle muhâfaza etmek ve Kur’ân tilâvetinde hatâ yapılmasını önlemektir. Tecvîd, ilim olarak farz-ı kifâye, uygulama olarak Kur’ân okuyan kişilere farz-ı ayndır.
Mahrecin Tanımı: Mahrec, tecvîd kavramı olarak harfin çıkış yeri anlamında kullanılmaktadır. Mahreç, hakîkî ve takdîrî olarak ikiye ayrılır.
1. Hakîkî Mahrec: Harf, bir mahrece temas ederek çıkıyorsa, o yere “hakîkî mahrec” denir. Yirmi sekiz harfin tamamının da çıkış yeri olan boğaz, dil ve dudak hakîkî mahrec bölgeleridir.
2. Takdîrî Mahrec: Harf herhangi bir mahrece temas etmeden çıkıyorsa, buna “takdîrî mahrec” denir. Takdîrî mahrec bölgelerini aşağıdaki şekilde sınıflandırabiliriz:
a) Geniz, ihfâ hâlinde veya ğunneli idğâm hâlinde olan sâkin م ve ن harflerine ait ğunnenin mahrecidir.
b) Ağız ve boğaz boşluğu: Med harfleri olan ا، و، ي çıkar.
Lahn-ı Celî: Harflerin sıfat-ı lâzilemelerine riâyet etmemek. Hükmü haramdır.
Lahn-ı Hafî: Harflerin sıfat-ı ârizelerinde olan hatâlardır. Hükmü vâciptir.

HARFLERİN SIFATLARI
Sıfat, harfin, mahrecinden telaffuzu esnasında aldığı keyfiyete denir.
Zıddı Bulunan Sıfatlar: Cehr-Hems, Şiddet-Rihvet, İstila-İstifal, İtbak-İnfitâh, İsmat-İzlak.
Zıddı Bulunmayan Sıfatlar: İstitâle, İnhirâf, Kalkale, Lîn, Safir, Tefeşşî, Tekrîr.
HARFLERİN UZATILMASI (MED)

Med harflerinden biriyle sesin uzatılmasına med denir. Kendisinden önceki harfin sesini uzatan harfe “med harfi” denir. Med harfleri üç tanedir; ا، و، ي
Med Sebepleri:
Hemze: Boğazın en dibindeki hakîkî mahreçten çıkar ve أ şeklinde yazılır.
Hemze-i Katı’: Yazıda ve okunuşta bulunan dolayısıyla da med sebebi olan hemzedir.
Hemze-i Vasıl: Vasıl hâlinde okunmayan dolayısıyla da med sebebi de olamayan hemzedir.
Sükûn: Harekesizliktir, alâmeti cezmdir.
Sükûn-u Lâzım: Vakıf hâlinde de vasıl hâlinde de değişmeyen, mevcut sükûndur. Yâni “vakfen ve vaslen sâbit olan sükûn”dur.
Sükûn-u Ârız: Kelimenin aslında olmayıp vakıf sebebiyle ortaya çıkan, vasıl hâlinde ise düşen sükûna denir. Yâni bu sükûn, “vakfen sâbit, vaslen sâkıt olan sükûn”dur.
Med Çeşitleri: Aslî ve fer’î med olmak üzere iki çeşit med vardır. Harfin sesini uzatmak için hemze veya sükûna ihtiyaç duyulmayan medde “aslî med” denir. Hemze veya sükûn sebebiyle aslî med üzerine ziyâdeden doğan medde “fer’î med” denir. Bu med, “medd-i mezîd” veya “medd-i medîd” diye de isimlendirilir.

MEDD-İ TABİÎ
Harf-i med bulunur, sebeb-i med bulunmazsa medd-i tabiî olur. اوتِينَا Tabiî meddi, bir elif miktarı uzatmak vâciptir.

MEDD-İ MUTTASIL
(Bitişik-aynı kelimede) Med harfinden sonra, sebeb-i med olan hemzenin aynı kelimede bulunmasından meydana gelen medde “medd-i muttasıl” denir. جَاءَ , سُوءَ , وَجِيءَ Medd-i muttasılın en az iki elif miktârı uzatılması vâciptir, efdali ise dört elif uzatmaktır.

MEDD-İ MUNFASIL
(Ayrı kelimelerde) Med harfinden sonra, sebeb-i med olan hemzenin ayrı ayrı kelimelerde yan yana bulunmasından meydana gelen medde “medd-i munfasıl” denir. يَا اَيهَا، تُوبُوا إلىَ اللهِ، إِني اَخَافُ
Medd-i munfasıldaki med harfi bazen takdîrî olur ve yazıda gözükmez. Bu durum genellikle takdîrî bir “و” veya takdîrî bir “ي” ile uzatılan zamirde veya ism-i işârette ortaya çıkar ki buna “sıla-i kübrâ” da denir. Medd-i munfasılın meddi câizdir.
MEDD-İ LÂZIM
Med harflerinden biri ve sebeb-i medden sükûn-u lâzım aynı kelimede yan yana bulunursa medd-i lâzım olur. وَلاَ الضَّالِّينَ، الحَاقَّةُ، تَأمُرُونَ
Meddi Lâzım 4 çeşittir:
1.Meddi Lâzım Kelime-i Musakkale (şeddeli kelime): مُدْهَامَّتَانِ – حَادٌّ
2.Meddi Lâzım Kelime-i Muhaffefe (cezimli kelime):آلانَ
3.Meddi Lâzım Harf-i Musakkale (şeddeli harf): اَلَم طَسَمَ،
4.Meddi Lâzım Harf-i Muhaffefe (cezimli harf): ص، صَادٌ، اَلَم

MEDD-İ ÂRIZ
Med harflerinin birinden sonra, sebeb-i med olan ârız sükûn gelirse medd-i ârız olur: يَعْلَمُونَ نَسْتَعِينُ، . Bir eliften fazla uzatılması câizdir.
ÜSTÜN:3 vecih: 1. Tûl: 4 elif, 2. Tevassut: 2-3, 3. Kasr: 1 elif.
KESRA:4 vecih: 1. Tûl: 4 elif, 2. Tevassut: 2-3, 3. Kasr: 1 elif, 4. Kasr ile revm.
ÖTRE: 7vecih: 1. Tûl: 4 elif, 2. Tevassut: 2–3, 3. Kasr: 1 elif, 4. Tûl ile işmâm, 5.Tevassut ile işmâm, 6. Kasr ile işmâm, 7. Kasr ile revm.
Medd-i ârızdaki vecihler Medd-i Lîn için de geçerlidir. Kıraat imâmımız Âsım hazretleri, medd-i ârızı tevassut vechi ile okumayı tercih etmişlerdir.
Revm: Hafif bir sesle harekeyi belirtmektir. Göremeyenlere harekeyi duyurmak maksadına yönelik yapılan revm; vakıf hâlinde ötre ve esrede yapılır, üstünde yapılmaz.
İşmâm: Sükûndan sonra ötreye işâret etmek üzere dudakları önde yummaktır. Dolayısıyla işmâm sadece ötrede yapılır. İşmâmda ses yoktur. Harekeyi duyma imkânına sahip olamayanlar, işmâmdaki dudak hareketi sayesinde harekeyi anlama imkânı elde ederler.
Revm ve İşmâm Yapılmayan Yerler:
a) Sonu tenvînli kelimelerde,
b) Ârızî harekelerde,
c) Müenneslik tâ’larında,
d) Cemî’ mîmlerinde.

MEDD-İ LÎN
Lîn harfinden sonra, sebeb-i med olan ârız veya lâzım sükûn bulunursa “medd-i lîn” olur. خَوْفٍ
Lîn harfleri, öncesi üstün olan cezimli وْ ve يْ dir.

İDGÂM MEA’L-GUNNE
Gunneli idgâm demektir. İdgâm mea’l-gunne harfleri: (ي م ن و :نُوَيْم ) olup, dört tanedir. Tenvîn veya sâkin ن’dan sonra bu harflerden birisi gelirse idgâm mea’l-gunne olur. Misâl: يَرَهُ خَيْرًاسِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ، وَمِنْ مَاءٍ، نُقَاتِلْ، مَلِكًا Eğer sâkin ن ile idgâm mea’l-gunne harflerinden “و” veya “ي” aynı kelimede bulunurlarsa, bütün kıraat imâmlarının ittifâkı ile izhâr olur. İdgâm mea’l-gunne olmaz. Kur’ân-ı Kerîm’de bu türlü kelime dört tanedir: الدُّنْيَا -صِنْوَانٌ -قِنْوَانٌ -بُنْيَانٌ Hükmü vâciptir. İdgâm mea’l-gunnenin müddeti bir elif miktârıdır.
(ن) ve (يس) kelimelerinden sonra gelen و harfi İmam Âsım ve Hafs rivâyetine göre hem izhâr hem de idgâmla okunabilir: الحَكِيمِ وَالقَرْآنِ يَسَ وَالقَلَمِ،

İDGÂM-I BİLÂ GUNNE
(Gunnesiz İdgâm) Tenvîn veya sâkin “ن” dan sonra “ر” ve “ل” harflerinden biri gelirse idgam-ı bilâ gunne olur. Sesi genizden getirmeden şeddeli olarak okunur: غَفُورٌ رَحِيمٌ، هُدًى لِلْمُتَّقِينَ، مِنْ رَبِّهِمْ

İDGÂM-I MÜTECÂNİSEYN
Mahreçleri bir olan, sıfatları (vasıf, nitelik; kalınlık, incelik, yumuşaklık, vurgulu okunma gibi) farklı olan iki harfin, birincisi sâkin, ikincisi harekeli olarak gelirse, birincisini ikincisine katıp/çevrilip (birinci harfi okumayıp), ikinci harfi şeddeli imiş gibi okumaya idgâm-ı mütecâniseyn denir.
Hükmü vâciptir. Cinsleri aynı olan harfler sekiz tânedir ve şu üç gruba ayrılırlar: a) د ط، ت، b) ث ذ، ظ، c) م ب،
İDGÂM-I MÜTEGÂRİBEYN
Mahrecinde veya sıfatında birbirlerine yakınlığı olan iki harften birincisi sâkin, ikicisi harekeli olarak gelirse, birincisinin ikincisine katılıp ikinci harfi şeddeli imiş gibi okumaya idgâm-ı mütegâribeyn denir. Hükmü vâciptir.
Birbirlerine yakınlığı olan harfler 4 tanedir ve iki gruba ayrılırlar:
a) ر ل،(ل önce gelmelidir): (بَلْ رَفَعَهُ اللهُ، قُلْ رَبِّ)
b) ق ك (ق önce gelmelidir ve ق, kendi mahrecinden kalkale yapılmadan okunur): اَلَمْ نَخْلُقْكُمْ İdgamın olduğu yer de kalkale yapılmaz.

İDGÂM-I MİSLEYN
Aynı harfin, aynı veya ayrı kelimede, birincisi cezimli, ikincisi harekeli olarak arka arkaya gelmesi durumunda birincisinin ikincisine katılarak ikincisinin şeddeli bir harf gibi okunmasına idgâm-ı misleyn denir. İdgâm-ı misleynde, “م” harfinin م’e, “ن” harfinin de ن’a uğraması hâriç gunne yapılmaz. Hükmü vâciptir. İdgâm-ı misleyn; mealgunne ve bilâgunne olarak ikiye ayrılır.
I- İdgâm-ı misleyn mea’l-gunne: Bu da iki durumda meydana gelir:
a- Sâkin نْ’dan sonra harekeli ن geldiği zaman. وَمَنْ نُعَمِّرْهُ، مَنْ نَشَاءُ، مِنْ نَارٍ
b-Sâkin مْ’den sonra harekeli م geldiği zaman: قَصَصْنَا مَنْ مِنْهُمْ مُؤصَدَةٌ، عَلَيْهِمْ جُوعٍ، مِنْ اَطْعَمَهُمْ
SAKİN MÎM’İN ÜÇ HÂLİ
1- Sâkin مْ, kendisinden sonra gelen harekeli م harfine uğrarsa, idgâm-ı misleyn mea’l-gunne olur.
2- Sâkin م’den sonra ب harfi geldiği zaman ihfâ olur. Buna ihfâ-ı şefevî (dudak ihfâsı) denir. (بِهِ اَمْ مَا لَهُمْ بِهِ -) gibi. م, dudaklara bastırmadan ve kısmen gizlenerek okunur. Gunnede de hafif tutma yapılır.
3- Sâkin م’den sonra ب ve م ‘den başka harflerden biri geldiği zaman izhâr olur. Buna izhâr-ı şefevî denir. فِيهِ وَلَهُمْ عَذَابٌ، هُمْ دِينُكُمْ، لَكُمْ الْحَمْدُ، gibi. Bu durumda م tutma yapılmadan, tabiî olarak okunur. م’in gunne sıfatı da normalden fazla uzatılmadan okunur.
II- İdgâm-ı misleyn bilâ gunne: ن ve م harflerinin dışında kalan harfler, birbirlerine uğradığı zaman olur. قَدْ دَخَلُوا، اِضْرِبْ بِعَصَاكَ الحَجَرَ gibi. Hükmü vâciptir.

İKLÂB
Tenvîn veya sâkin nûn’dan sonra ب gelirse, ب’den önce gelen tenvînin nûn’u veya sâkin nûn’u, hâlis sâkin م’e çevirerek, hâsıl olan م’i gunneli okumaya iklâb denir. Bir buçuk elif uzatmak vâciptir. (سَمِيعٌ بَصِيرٌ مِنْ بَعْدِ، )

İZHÂR
İzhâr, iki harfin arasını birbirinden ayırıp açarak, idgâmsız, ihfâsız ve iklâpsız olarak açıkça ve kuvvetlice okumaya denir. Tenvîn veya sâkin ن’dan sonra izhâr harflerinden (ا ح خ ع غ ه) biri gelirse, izhâr olur. Hükmü vâciptir. مَنْ آمَنَ، غَفُورٌ حَلِيمٌ، مِنْ خَوْفٍ

İHFÂ
Tenvîn veya sâkin ن’dan sonra ihfâ harflerinden (ت، ث، ج، د، ذ، ز، س، ش، ص ض، ط، ظ، ف، ق، ك) biri gelirse ihfâ olur. Miktârı, bir buçuk eliftir. عَنْ صَلاَتِهِ، مِنْ طَيِّبَاتِ، مِنْ دُونِ، اَنْتُمْ

TENVÎN VE SÂKİN NÛN’UN BEŞ HÂLİ
Tenvîn veya sâkin ن’den sonra;
1) (ر – ل ) harfi gelirse, idgâm-ı bilâ gunne olur.
2) ( وي م ن ) harflerinden biri gelirse, idgâm-ı mea’l gunne olur.
3) ب harfi gelirse, iklâb olur.
4) Şu on beş harften birisi gelirse ihfâ olur: (ت ,ث ,ج , د , ذ , ز , س , ش , ص , ض , ط , ظ , ف, ق, ك )
5) (ا ح خ ع غ ه ) harflerinden biri gelirse izhâr olur.

KALKALE
Harfin, çıkış yerinden kuvvetli bir ses ile okumasına kalkale denir. ب، ج، د، ط ق harflerinden biri kelimenin ortasında veya sonunda cezimli olarak gelirlerse kalkaleli okunurlar: قَدْ قَامَ، لَمْ يَلِدْ Şedde ve idgâm kalkaleye mânîdir.

RÂ HARFİNİN (İNCE VEYA KALIN) OKUNUŞU
a)ر Harfinin Kalın Okunduğu Yerler:
- ر’nın harekesi üstün ve ötre ise kalın okunur: نَصْرٌ لِيُنْذِرَ، تَمُرَّ،
- ر cezimli ise, kendisinden önceki harfin harekesi üstün ve ötre ise yine kalın okunur: وَاْمُرْ بِالعُرْفِ، وَاِنْحَرْ، بِالنَّذُرْ
- ر ve ondan önceki harf sâkin, bir önceki harfin harekesi üstün ve ötre ise kalın okunur: بِالصَّبْرْ، مِنْ كُلِّ اَمْرْ، فِي الصُّدُورْ
- Vasıl hemzesinden (okunmadan geçilen hemzeden) sonra gelen ر, kalın okunur (Kur’ân’da vasıl hemzelerinin başında ص yazılıdır): اِرْجِعِي، لِمَنِ اِرْتَضَى، اِرْكَبْ
- ر sâkin, kendinden önceki harf esreli, ر’dan sonraki harf ise kalın okunan harflerden olup harekesi üstün ve ötre olursa, ر yine kalın okunur: فِرْقَةٌ، مِرْصَادًا، قِرْطَاسٌ
b) ر Harfinin İnce Okunduğu Yerler:
- ر’nın harekesi esre ise ince okunur: يُرِيدُ بِالبِرِّ، اَبْصَارِهِمْ،
- ر cezimli ise, kendisinden önceki harfin harekesi esre ise ince okunur: وَاصْطَبِرْ، مُذَكِّرْ
-ر ve ondan önceki harf sâkin, bir önceki harfin harekesi esre ise ince okunur: قَدِيرْ، بَصِيرْ
- ر sâkin ve bir önceki lîn harfi ise, ر harfi ince okunur: سَدِيرْ

ALLAH LÂFZININ OKUNUŞU
a. Allah Lâfzının Kalın Okunduğu Yerler: Allah isminden önceki harfin harekesi üstün veya ötre ise Allah isminin lâm’ı kalın okunur: نَصْرُ اللهِ، هُوَ اللهُ
b. Allah Lâfzının İnce Okunduğu Yerler: Allah isminden önceki harfin harekesi esre olursa Allah isminin lâm’ı ince okunur: اَعُوذُ بِاللهِ

SEKTE
Sekte, nefes almadan bir elif miktârı kadar bir süre sesi kesmeye denir. Kur’ân’da şu dört yerde sekte vardır ve sekte yapılacak yerde harfin altında سكته yazılıdır.
1- Kehf Sûresi’nin 1. âyetinde: قَيِّمًا — عِوَجًا
2- Yâsîn Sûresi’nin 52. âyetinde: هَذَا — مَرْقَدِنَا مِنْ
3- Kıyâme Sûresi’nin 27. âyetinde: رَاقْ — وَقِيلَ مَنْ
4- Mutaffifîn Sûresi’nin 14. âyetinde: رَانَ — كَلاَّ بَلْ
OKUYUŞ ŞEKİLLERİ (YAVAŞ – HIZLI – NORMAL)
a) Tahkîk: En ağır okuma şeklidir. Yavaş yavaş, mânâyı düşünerek, bütün tecvît kurallarına uyarak, ruhsatları kullanmadan (meselâ medd-i munfasılı da 4 elif uzatarak) okumaktır.
b) Hadr: Süratli okuma şeklidir. Hatim indirenler, cüz okuyanlar bunu tercih ederler. Bunda yine medd-i lâzım 4, medd-i muttasıl 2 elif uzatılır. Bu ikisinin dışında 1 eliften fazla uzatılanlar ise 1 elif uzatarak okunur.
c) Tedvîr: Tahkîk ile hadr’in ortasıdır. Bunda da mânâ düşünülür.

29

Nisan
2012

SİYER İSLÂMİYET ÖNCESİ ARABİSTAN VE DÜNYA

Yazar: arafat  | Kategori: SiYER | Yorum: Yok
SİYER İSLÂMİYET ÖNCESİ ARABİSTAN VE DÜNYA

Arabistan; Asya’nın güneybatısında yer alan bir yarımadadır. Kuzeyinde Sûriye, doğusunda Basra Körfezi, batısında Kızıldeniz, güneyinde Umman Denizi ile çevrilidir. Arabistan’ın üç önemli bölgesi vardır: Hicâz, Yemen, Necd.
Arabistan’da Kurulmuş Devletler: Main, Sebe, Himyeri, Gassânîler, Nebâtîler, Hire Krallığı, Tedmürlüler, Kindeliler.
Hicâz Bölgesi: İklim, toprak yapısı ve madenler bakımından Arabistan’ın en fakir bölgesidir. Ancak İslâm’ın iki kutsal şehri Mekke ve Medîne, Hicâz Bölgesindedir.
Mekke: Hz. İbrâhim’in Kâbe’yi inşaası, oğlu Hz. İsmâil ile ilgili kurbân hâdisesi, zemzem kuyusu, Hacerü’l-esved taşı Mekke’nin kutsallarıdır. Hz. İsmâil soyundan gelen Adnânîler, Mekke’de uzun süre yönetime hâkim olmuşlardır. Kureyş kabîlesi, Adnânîlerin bir koludur. Mekke’yi idâre eden Kureyş kabîlesi 10 aileden oluşuyordu. Bunlardan Hâşimoğulları dînî ve sosyal meselelerle, Ümeyyeoğulları askerî ve ticârî konularda hak sahibiydiler. Araplarda kabîlelerin başında şeyh ya da emir denilen başkanlar bulunurdu. Arap toplumu göçebe (bedevî) ve yerleşik (medenî-hadarî) olmak üzere ikiye ayrılırdı.
Medîne: Medîne’nin en önemli özelliği Peygamberimizin mezarının orada olmasıdır.
Arabistan’da İslâmiyet Öncesi Dinler:
1-Putperestlik: Arapların en önemli putları; Hubel, Lât, Menât ve Uzza’dır.
2-Sâbiîlik: Yıldız ve gök cisimlerine tapma.
3-Mecûsîlik: Zerdüşt inancı. Ateşe tapma.
4-Hristiyanlık.
5-Yahûdîlik.
6-Hanîf: Hz. İbrâhim’in tek tanrı inancı.
Bizans İmparatorluğu: Roma İmparatorluğu’nun 395’te ikiye ayrılmasından sonra merkezi İstanbul olan doğu kısmına Bizans adı verilir. Bizans’ın gerçek ismi Doğu Roma İmparatorluğu’dur. Bizans 1453’te Fâtih Sultan Mehmet tarafından yıkılmıştır.
Sâsânî İmparatorluğu: Sâsânîler, Îran’da 226’da kuruldular. İslâm ordularının saldırıları sonucu yıkıldılar.
Hristiyanlık: Vahiyli dinlerin ikincisidir. Peygamberleri Hz. Îsâ, kitapları İncil’dir. Hristiyanların lideri papa’dır. Papa, Vatikan’da oturur. Râhiplerin (Papazların) önemli görevleri şunlardır: Vaftiz, evlendirme, ölü gömme, günah çıkarma, aforoz, enterdi (bir milletin aforoz edilmesi), Endülüjans (Cennet tapusu dağıtma), Engizisyon (yargılama).
Hindistan: M.Ö. 1200’lerde Hindistan’a gelen Ârîler sosyal yapıda büyük değişikliğe sebep oldular. Kast sitemini ortaya çıkardılar.
Bu sistemde halk:
1-Brahmanlar (Din adamları)
2-Kşatriyalar (İdârî ve askerî gücü elinde tutan halk)
3-Vaysiyalar (Ticâret ve tarımı elinde tutan halk)
4-Südralar (Köleler), olmak üzere dörde ayrılırdı.
Kast sistemi Hindistan’ı perişan hâle getirmiştir. Dört bölüme ayrılan halk birbirinden ayrı yaşamıştır. Kast sistemi Budizm’in doğmasına sebep olmuştur. Hindistan’da Hinduizm ve Budizm dinleri yaygın olarak kullanılır. Hinduizm Veda adı verilen dört kitaptan oluşur. Budizm, Buda’nın temel felsefesini anlatır. Bu felsefeye göre hiç bir canlı diğer bir canlıya zarar veremez. Bu sebeple Budistler et yemezler. Hindistan’da beyaz inek Hindûlar tarafından kutsal sayılır. Müslümanlarla Hindûlar arasında kurbân bayramında her zaman problem çıkar.
Çin: Dünyanın en kalabalık nüfûsuna sâhip olan Çin, en eski medeniyetlerden biridir. Toplum, geleneklerine sıkı sıkıya bağlıdır.
Çin’de;
1- Taoizm: Lao Tzu, bu dînin kurucusudur. Tao, Çin’e göre Allah demektir. Taocular, insanın iç huzurunun olmasına büyük önem vermişlerdir.
2-Budizm
3-Konfiçyüsçülük (Konfüçyüs, devlet, siyâset, ahlâk, sosyal meselelerle ilgili önemli gelenekler ortaya koymuştur)
4-Çin, günümüzde ateist akımın etkisindedir.
Japonya: Büyük Okyanus’ta adalardan oluşan Japonya’da halk geleneklerine sıkı sıkıya bağlıdır. Japonlar, Şinto dînine bağlıdırlar. Şintoizm’de güneşe ve Fuji Yama yanardağına tapınılır. Güneş doğarken ve batarken ibâdet ederler.
Orta Asya: Orta Asya’da yaşayan Türkler şu dinlere inanmışlardır:
1-Gök Tanrı Dîni
2-Atalar kültü (Atalara âit olan eşyalara, fikirlere saygı duymak)
3-Şamanizm (Bir totem ve bir büyücüden (şaman) oluşan dînî sistem. Şaman, totemin etrafında dans ederek kötü ruhları kovar. Şaman aynı zamanda doktordur)
4-Budizm
5-Maniheizm
6-Yahûdîlik
7-Hristiyanlık
8-İslâmiyet (Türkler 10. yüzyıldan îtibâren Müslüman olmuşlardır.)

Toplam 193 sayfa, 160. sayfa gösteriliyor.« İlk...102030158159160161162170180190...Son »



© Tüm Hakları Saklıdır - Gül Medine
Yazılar kaynak belirtilmeden kullanılamaz.

Copy Protected by Chetans WP-Copyprotect.