DİYANET MBSTS -YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK TEMİZLİK KONUSUNDA TEST

1. Aşağıdakilerden hangisi bazı ibâdetlerin yapılmasına mânî olan hükmî kirliliktir?
a) Rics.
b) Hades.
c) Necâset-i hafîfe.
d) Necâset-i galîza.

2. Necâsetler hakkında aşağıdaki hükümlerden hangisi doğrudur?
a) Eti yenen havyaların boğazlanmadan ölenlerinin etleri temizdir.
b) Koyun, geyik gibi hayvanların idrarları necâset-i galîzadır.
c) Tavuk, kaz gibi hayvanların dışkıları necâset-i hafîfedir.
d) Galîz necâsetin el ayası kadar olan miktârı, katı ise bir dirhem miktârı namaza mânîdir.

3. Abdestin farzları olması açısından hangi eşleştirme doğrudur?
a) Mâlikîler –tertîb.
b) Şâfiîler- niyet.
c) Hanefîler telfîk.
d) Hanbelîler-kaplama mesh.

4. Abdesti bozan durumlar olması açısından aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Şâfiîlere göre ön ve arka mahallin dışından çıkan kan ve irin abdesti bozmaz.
b) Hanefîlere göre ağız dolusu kusmak abdesti bozar.
c) Özür sahibi için vaktin çıkması ile abdest bozulur.
d) Abdesti bozucu bir şey yapmadığından emin olsa da abdestli olduğunu unutan kimsenin abdesti bozulmuş sayılır.

5. Aşağıdaki bilgilerden hangisi yanlıştır?
a) Şehvet bulunmayarak gelen menî, guslü gerektirmez.
b) İhtilâm olan kadın gusül abdesti almak zorundadır.
c) Cünüp kimsenin tilâvet secdesi yapması câizdir.
d) Cünüplük ve hayızlık hâline hades-i ekber denir.

6. Aşağıdaki bilgilerden hangisi yanlıştır?
a) İnsan, at, deve, sığır, koyun artığı sular temiz ve temizleyicidir.
b) Mâ-i müsta’mel, hükmî temizlikte kullanılır.
c) Köpeğin, vahşî hayvanların artığı sular temiz ve temizleyici değildir.
d) Eşek, katır artığı sular şüphelidir. Abdest veya gusül alınır ve ayrıca teyemmüm yapılır.

7. Aşağıdaki bilgilerden hangisi yanlıştır?
a) Hanefîlere göre hayız kanamasının en uzunu on gündür.
b) Hanefîlere göre üç günden az kanama istihâzedir.
c) Mâlikîlere göre nifâsın en uzun süresi 40 gündür.
d) Hanefî mezhebine göre iki âdet arası on beş günden az olmaz.

8. Aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Mest, yaklaşık 6 km yürünebilecek özellikte olması gerekir.
b) Mukîm için mest üzerine meshin süresi 24 saattir.
c) Mest üzerine meshin yolculuktaki süresi 72 saattir.
d) Süre, mestin giyilmesiyle başlar.

9. Aşağıdakilerden hangisi teyemmümü bozan durumlardan değildir?
a) Teyemmüm abdesti alınmış bir hâlde iken bir sonraki namaz vaktinin girmiş olması.
b) Suyun kullanımına engel teşkil eden durumun ortadan kalkmış olması ya da suyun bulunması.
c) Su alacak araç gereci olmadığı halde bir su kuyusuna rastlanması.
d) Abdest ya da gusül gerektiren durumlardan biriyle karşılaşması.

10. Aşağıdakilerden hangisi mest üzerine meshi bozmaz?
a) Mukîm bir kimsenin mesh süresinin sona ermesi.
b) Guslü gerektiren bir durumun meydana gelmesi.
c) Ayaklarını yıkamak suretiyle abdestli olan kimsenin mestini çıkarıp tekrar giymesi.
d) Mest üzerinde üç ayak parmağı girecek büyüklüğünde bir delik oluşması.

11. Aşağıdaki bilgilerden hangisi doğrudur?
a) Kadının hayzının bitmesiyle kadının temizlik dönemi başlar.
b) Kadının hayzı bitse de gusül abdesti almadan temizlik dönemi başlamaz.
c) Nifâs hâlindeki kadının ibâdete başlaması, kanın kesilmesine değil kırk günün tamamlamasına bağlıdır.
d) İstihâze kanı kesilen bir kimse gusül abdesti almalıdır.

12. Aşağıdaki su çeşitlerinden hangisi abdest almakta kullanılmaz?
a) Mutlak sular.
b) Durgun sular.
c) Mâ-i müsta’mel.
d) Akar sular.

13. “İki kanama arasındaki kesinti temizlik sayıldığından, âdet halindeki kadının kanaması kısa bir süre durursa kanamanın durduğu süre içinde kadın temiz sayılır, gusledip ibâdetlerini yapması gerekir” şeklinde ifâde edilen görüş, hangi mezhebe aittir?
a) Mâlikî.
b) Şâfiî.
c) Hanefî.
d) Hanbelî.

14. Abdestsizlik veya cünüplük sebebiyle insanda meydana geldiği varsayılan hükmî kirliliğe ne denir?
a) Hades.
b) Necâset.
c) Murdâr.
d) Nefâset.

15. Âdet hâlinin en azı kaç saattir?
a) 30 saat.
b) 24 saat.
c) 48 saat.
d) 72 saat.

16. Cumhûra göre kadınlar en erken kaç yaşında âdet görmeye başlar ve en geç kaç yaşında âdetten kesilebilir?
a) 7-70 yaşında.
b) 10-60 yaşında.
c) 15-55 yaşında.
d) 9-55 yaşında.

17. Aşağıdakilerden hangisinde nifâsın tanımı yapılmıştır?
a) Kadınlarda her ay düzenli olarak gelen kandır.
b) Kadının hâmile kalmasıdır.
c) Doğumdan sonra kadının rahminden gelen akıntıdır.
d) Ölü doğan çocuktur.

18. Lohusalığın en çoğu Hanefî-Şâfiî mezheplerine göre kaç gündür?
a) 40-60 gün.
b) 15-45 gün.
c) 40-40 gün.
d) 60-60 gün.

19. Aşağıdakilerden hangisi abdestin vâciplerindendir?
a) Başın dörtte birini meshetmek.
b) Kolları dirseklere kadar yıkamak.
c) Başın tamamını meshetmek.
d) Hiç biri.

20. Aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
a) Hayızlı hanımlar hayız günlerindeki namazlarını kazaya bırakırlar.
b) Namazlarını terk etmezler o halde kılarlar.
c) Hayız günlerine denk gelen Ramazan orucundan muaftırlar.
d) Hayız günlerinde namazdan muaftırlar.

21. Aşağıdaki bilgilerden hangisi yanlıştır?
a) Hanefîlere göre, namazını teyemmümle kılan biri, o vakit geçmeden suyu bulursa namazını iâde etmesi gerekir.
b) Abdest sırasında muvâlât yapmak, Hanbelî ve Mâlikîlere göre farzdır.
c) Ruhlara, özellikle de ecdât ruhlarına tapınma, Animizm olarak adlandırılır.
d) İbâziyye, Hâricîler’in bir koludur.

22. Abdest ile ilgili aşağıdaki hükümlerden hangisi yanlıştır?
a) Şâfiîlerde kaplama mesh farzdır.
b) Hanefîlerde mazmaza ve istinşâk sünnettir.
c) Şâfiîlerde niyet ve tertîp farzdır.
d) Hanefîlerde organları üçer defa yıkamak sünnettir.

DİYANET MBSTS -YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK FIKIH KONUSUNDA TEST

1. Bir hukûkî sonucun varlığı kendi varlığına bağlı olan, ancak kendisinin varlığı onun varlığını zarûrî kılmayan ve onun yapısından bir parça teşkil etmeyen fiil veya vasfa ne denir?
a) Sebep.
b) Şart.
c) İllet.
d) Rükün.

2. Aşağıdakilerden hangisi fıkıh ilminde aslî delillerdendir?
a) İstıslâh.
b) İstihsân.
c) İcmâ.
d) İstishâb.

3. İmâm Şâfiî’nin yazdığı ve günümüze ulaşan ilk Fıkıh Usûlü kitabı sayılan eser aşağıdakilerden hangisidir?
a) el-Muvattâ.
b) er-Risâle.
c) el-Müsned.
d) el-Fıkhu’l –Ekber.

4. İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe tarafından kaleme alınan ve günümüze ulaşan eser aşağıdakilerden hangisidir?
a) el-Muvattâ.
b) er-Risâle.
c) el-Müsned.
d) el-Fıkhu’l –Ekber.

5. Ebû Hanîfe’nin öğrencisi olan, hükmü hadisten çıkaran ve müsned sahibi olan imâm kimdir?
a) Ahmet bin Hanbel.
b) İmâm Yûsuf.
c) İmâm Şâfiî.
d) İmâm Muhammed.

6. İmâm Mâlik tarafından kaleme alınan ve günümüzde de önemini koruyan eser aşağıdakilerden hangisidir?
a) el-Muvattâ.
b) er-Risâle.
c) el-Müsned.
d) el-Fıkhu’l –Ekber.

7. İslâm hukûkuna göre, kişinin haklara sahip olabilme ve borç altına girebilme ehliyetine ne denir?
a) Edâ ehliyeti.
b) Teklîf.
c) Vücûp ehliyeti.
d) Rüşd.

8. Bâliğ ve mümeyyiz hakkında aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Hem mümeyyiz hem de bâliğ olan kişi ibâdet etme sorumluluğuna sahiptir.
b) Mümeyyiz çocuk hîbeyi kabul edebilir fakat borç veremez.
c) Bâliğ kimse ibâdetlerle sorumlu iken mümeyyiz kimsenin böyle bir sorumluluğu yoktur.
d) Her iki grup da vücûb ehliyetine sahiptir.

9. Bir olayın görgü tanığının, kendisinden başka bir şahit bulunmadığında mahkemeye giderek şahitlik yapmasının hükmü ile ilgili olarak aşağıdaki şıklardan hangisi doğrudur?
a) Farz-ı ayn.
b) Vâcip.
c) Farz-ı kifâye.
d) Sünnet.

10. Bir kimse ölümle pençeleşirken haram lokma ağzına girmemesi için yanında bulunan domuz etini yemeyerek ölmüştür. Bununla ilgili olarak aşağıdakilerden hangi ifâde doğrudur?
a) Bu şahıs zor durumda bile azîmeti tercih ettiğinden olumlu bir iş yapmıştır.
b) Bu şahıs ruhsatla değil de azîmetle amel ettiğinden sevap kazanmıştır.
c) Bu şahsın bu haldeyken haram olan domuz etini yemesi doğru değildir.
d) Bu şahıs, bu durumda iken haram olan domuz etini yiyerek hayatını idâme ettirmeliydi.

11. Aşağıdakilerden hangisi vücûb ehliyetinin tanımıdır?
a) Kişinin yapmakla emredildiği hükümleri yerine getirmesidir.
b) Şer’î deliller kullanılarak vâcib hüküm çıkarma yetkisidir.
c) Kişinin haklara sahip olabilme ve borç altına girebilme selâhiyetidir.
d) Kişinin yapmakla mükellef olduğu dînî vecîbeleri bilmesidir.

12. Aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Rüknünde ve kurucu unsurlarında bir eksiklik olan hüküm bâtıl hükümdür.
b) Bir işlemin fâsit olması hükmün var olduğunu ancak sahîh olmadığını gösterir.
c) Fâsit hüküm in’ikât şartları tam olmasına karşın sıhhat şartlarında eksiklik olan hükümdür.
d) Fiiller, sahîh olmadıklarında hiç bir hukûkî sonuç doğurmazlar.

13. Hükmî kirlilikle ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
a) Dînî usûle göre kesilmeyen kara hayvanları hükmen kirlidir.
b) İstibrâ ve istincâ birer hükmî temizliktir.
c) Hafif necâset hükmî kirlilikten sayılmazken ağır necâset hükmî kirlilikten sayılmaktadır.
d) Hükmî kirlilik sadece abdest, gusül ve teyemmümle giderilmektedir.

14. Aşağıdakilerden hangisi terim olarak “nasslarda hükmü bulunmayan fıkhî meseleye, aralarındaki illet birliği sebebiyle nasslarda düzenlenmiş meselenin hükmünü vermek” şeklinde tanımlanan kıyâsın rükünlerinden biri değildir?
a) Asıl.
b) Mendûp.
c) Fer’.
d) İllet.

15. Aşağıdakilerden hangisinde dört mezhep imamı vefât tarihlerine göre kronolojik olarak doğru sıralanmıştır?
a) İmâm Mâlik – İmâm Şâfiî – İmâm Ebû Hanîfe – Ahmed b. Hanbel.
b) İmâm Şâfiî – İmâm Ebû Hanîfe – İmâm Mâlik – Ahmed b. Hanbel.
c) İmâm Ebû Hanîfe – İmâm Mâlik – İmâm Şâfiî- Ahmed b. Hanbel.
d) İmâm Ebû Hanîfe – İmâm Mâlik – Ahmed b. Hanbel – İmâm Şâfiî.

16. Aşağıdakilerden hangisi vaz’î hükümlerden değildir?
a) Sebep.
b) Mâni’.
c) Şart.
d) İllet.

17. Aşağıdakilerden hangisi İslâm hukûkunun nassa dayalı kaynaklarından birisidir?
a) K. Kerîm.
b) Kıyâs.
c) İcmâ’.
d) İstihsân.

18. “Müslüman bir kadının, müslüman olmayan bir erkekle evlenemeyeceği” hükmü aşağıdaki dînî delillerden hangisiyle verilmiştir?
a) Kur’ân.
b) Sünnet.
c) İcmâ’.
d) Kıyâs.

19. Diğerine nazaran istihsân metodunu daha sık kullanan mezhep imamı hangisidir?
a) Mâlik b. Enes.
b) İmâm-ı A’zam.
c) İmâm Şâfiî.
d) Ahmet b. Hanbel.

20. Kamu yetkisini kullanan devlet görevlilerinin kendilerine ihtiyaç duyacak kimselerden hediye kabul etmeleri aşağıdaki dînî delillerden hangisine göre hoş karşılanmaz?
a) Sedd-i Zerâî.
b) Kıyâs.
c) İcmâ’.
d) Mesâlih-i Mürsele.

21. Sarîh icmâ’ ile ilgili aşağıdaki bilgilerden hangisi en doğrudur?
a) Bütün İslâm âlimlerinin uzlaşarak ulaştığı ortak hükümdür.
b) Bir asırdaki İslâm âlimlerinin birleştiği ortak hükümdür.
c) Bir asırdaki bütün müctehid İslâm âlimlerinin görüş belirterek katıldığı ortak görüştür.
d) Bir asıdaki bütün müctehid İslâm âlimlerinin görüş belirtmeden katıldığı ortak görüştür.

22. Aşağıdaki sünnet çeşitlerinden hangisi Peygamberimizin, yanında olan bir davranış karşısında sessiz kalarak o davranışı tasvîb ettiğini belirtir?
a) Fiilî sünnet.
b) Sözlü sünnet.
c) Takrîrî sünnet.
d) Hiç biri.

23. Hanefîlere göre, seferî olan bir kimsenin 4 rekât farz namazları 2 rekât olarak kılması hangi kavrama örnek olarak verilebilir?
a) Ruhsat.
b) Azîmet.
c) Mübâh.
d) Mendûp.

24. Hanefî bilginlerine göre “delâleti ve sübûtu, Kur’ân ve mütevâtir sünnetle kesin olan delillere” ne ad verilir?
a) Farz.
b) Vâcip.
c) Sünnet.
d) Mekrûh.

25. İslâm fıkhına göre hangi yaşa ulaşan çocuklar, ergenlik belirtileri göstermese bile ergen sayılırlar?
a) 12 yaş.
b) 13 yaş.
c) 15 yaş.
d) 18 yaş.

26. İslâm fıkhında “kötülüğe giden yolun kapatılması” aşağıdaki hangi kavramla ifâde edilir?
a) Kıyâs.
b) Sedd-i Zerâî.
c) İstihsân.
d) Maslahat-ı Mürsele.

27. “Kur’ân’da şarap haram kılınmıştır. Şarabın haram kılınma nedeni sarhoşluk vermesidir. O halde adı ne olursa olsun bütün sarhoşluk veren şeyler haramdır.” Verilen bu hüküm aşağıdaki dînî delillerden hangisine örnektir?
a) Mesâlih-i Mürsele.
b) Sedd-i Zerâî.
c) İstihsân.
d) Kıyâs.

28. “Geçerli bir nikâhla evlenen çiftlerin nikâhlarının ortadan kalktığına dair bir delilin bulunmaması halinde nikâh geçerlidir.” Verilen bu hüküm aşağıdaki dînî delillerden hangisine örnektir?
a) İstînâf.
b) İstıslâh.
c) İstihsân.
d) İstishâb.

29. “Mûrisi öldüren vâris mîrastan hak alamaz” hükmü aşağıdaki dînî delillerden hangisine örnektir?
a) Mesâlih-i Mürsele.
b) Kıyâs.
c) İstishâb.
d) İstihsân.

30. “Hz. Ömer, fethedilen toprakları mücahidler arasında ganimet olarak dağıtmayıp eski sahiplerinin elinde bırakmış ve haraç vergisi koymuştur. ” Bu durum aşağıdaki dînî delillerden hangisine örnektir?
a) Mesâlih-i Mürsele.
b) Şer’u men Kablenâ.
c) İstishâb.
d) Mesâlih-i Mürsele.

31. “Suçlananın suçu ispat edilmedikçe suçlanan kişi suçsuzdur. ” Bu durum aşağıdaki dini delillerden hangisine örnektir?
a) İstislah.
b) İstihlaf.
c) İstishab.
d) İstihsan.

32. Hz. Peygamberden (s.a.v.) sonra, belli bir asırdaki müctehit İslâm bilginlerinin, dînî konularda görüş birliği içinde olmaları hangi kavramla ifâde edilir?
a) İctihât.
b) Kıyâs.
c) İcmâ’.
d) İstihsân.

33. Aşağıdakilerden hangisi İslâmın değerli sayıp korunmasını garanti altına aldığı şeylerdendir?
a) Can.
b) Mal.
c) Akıl.
d) Hepsi.

34. Aşağıdaki bilgilerden hangisi yanlıştır?
a) Düşmanla çarpışma esnasında şehit olan kimse yıkanmaz.
b) Düşük neticesinde ölü doğan çocuk yıkanmaz.
c) Suda boğulmuş olan bir kimse yıkanmaz.
d) Su bulunmadığı zaman ölünün yıkanma işlemi teyemmüm ile gerçekleşir.

35. Hangi durumda estetik ameliyat câiz değildir?
a) Güzel görünme kastı ile estetik ameliyat yaptırmak.
b) Yapılmasında bir yarar veya yapılmamasında mevcut bir zarar bulunmak.
c) Hile, aldatma veya karşı cinse benzeme kastı bulunmamak.
d) Hukûkî karışıklığa ve yanlış anlamaya yol açmamak.

36. Aşağıdaki şıklarda yer alan açıklamalardan hangisi yanlıştır?
a) Bir kadının şahitliği erkeğin şahitliğine denk tutulabilir.
b) Organ nakli yapılacak kişinin ücret talep etmemesi gereklidir.
c) Organ veya dokusu alınacak kişinin sağlığında (ölmeden önce) buna izin vermiş olması gerekir.
d) Kadınların başı açık olarak namaz kılmaları câizdir.

37. “Hükmün kendisine bağlanması ve üzerine hüküm binâ edilmesi insanlara bir fayda sağlayan veya onlardan bir zararı gideren, fakat mûteber veya geçersiz sayıldığına dâir belirli bir delil bulunmayan durumlar” olarak tarif edilen fıkıh usûlü terimi aşağıdakilerden hangisidir?
a) Mesâlih-i Mürsele.
b) İllet.
c) İstihsân.
d) İstishâb.

DİYANET MBSTS-YETERLİLİK SINAVI  TEMİZLİK-ABDEST-GUSÜL-TEYEMMÜM-KADINLARA MAHSUS HALLER

TEMİZLİK
Temizlik: Görünür kir ve pisliklerin giderilmesi “necâsetten tahâret”, abdestsizlik durumunun kaldırılması ise “hadesten tahâret” olarak adlandırılır.
Mâsivâ: Allah’ın gayrısından temizlenme.
Hades: Hükmî kirlilik.
Necîs: Dînen kir ve pis.
Mutlak su–Mukayyet su: Yaratıldığı tabî hâlini koruyan, mâhiyetini değiştirecek başka maddeler karışmamış suya mutlak su denilir.
1-Rengi, kokusu ve tadı bozulmamış, içine pis bir madde karışmamış, kullanılması mekrûh ve şüpheli hâle gelmemiş sular hem temiz hem de temizleyici sayılırlar. İnsanın, at, deve, sığır, koyun ve keçi gibi eti yenen hayvanların ve kuşların artığı sular da, bu sulara maddî bir pislik bulaşmadığı sürece kural olarak hem temiz hem temizleyicidir.
2-Temiz ve temizleyici olmakla birlikte kullanılması mekrûh olan sular: Tavuk gibi eti yenen, kedi gibi eti yenmeyen evcil hayvanların, çaylak, doğan gibi yırtıcı kuşların artığı sular böyledir Bu tür sularla abdest almak veya gusletmek mekrûhtur. Ancak normal su bulunmadığında bu sular hem abdest ve gusül gibi hükmî temizlikte hem de maddî temizlikte kullanılabilir.
3-Abdest, gusül gibi hükmî temizlikte kullanılmış olan sular (mâ-i müsta’mel), maddî bakımdan temiz olsalar bile ikinci defa hükmî temizlikte kullanılamaz.
Temiz ve temizleyici olmayan sular: İçine pislik düştüğü kesin olarak veya gâlip zan ile bilinen, tanımı aşağıda gelecek olan az miktardaki sular ile içine düşen pislikten dolayı rengi, tadı veya kokusu bozulan büyük su birikintileri ve akarsular böyledir. Köpeğin, eti yenmeyen vahşî hayvanların artığı sular da temiz değildir.
1-Eşek ve eşekten doğan katırın artığı suların hükmî temizlikte kullanılıp kullanılmayacağı ise şüphelidir. Temiz su bulunmadığında bunlarla abdest ve gusül alınır ve ayrıca teyemmüm yapılır.
2-İçine temiz bir maddenin katılmasıyla incelik ve akıcılığını kaybeden mutlak sulara veya tabiî bir oluşumla meydana gelip özel bir isimle anılan sulara “mukayyet su” denilir. Gül suyu, meyve suyu, maden suyu, diğer helâl meşrubat gibi.
Durgun su-Akar su: Hanefîler’e göre su, avuçlandığında elin dibe değmeyecek derinlikte olması kaydıyla, yüzeyinin yaklaşık olarak 50 m2 olması, Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise hacminin iki kulle (yaklaşık 206 litre) ve daha fazla miktarda olması hâlinde büyük havuz hükmünü alır. Mâlikîler’e göre ise normal abdest ve gusül suyu kabının alacağı su, az su hükmündedir.
Necâset: Ana hatlarıyla ifâde etmek gerekirse, etinin yenmesi ister helâl ister haram olsun, akıcı kanı olan kara hayvanlarından dînî usûle uygun biçimde boğazlanmadan ölen veya öldürülen ve bu hükümde olan hayvanların etleri necistir.
Kan, domuz eti, sarhoş edici içkiler, insan idrarı, dışkısı ve ağız dolusu kusmuğu, etinin yenmesi helâl olmayan hayvanların eti, idrarı ve dışkısı dînen necîs (pis) olduğunda ittifak edilen maddelerdir. Fakîhlerin çoğunluğu şarabı da maddeten necîs saymışlardır.
Eti yenen hayvanların idrar ve dışkısını Mâlikî ve Hanbelîler necîs saymazken Şâfiîler necîs sayar. Hanefîler’e göre tavuk, kaz gibi kümes hayvanlarının dışkıları “necâset-i galîza” (ağır pislik), sığır, koyun, geyik gibi dört ayaklı hayvanlarınla ise “necâset-i hâffe” (hafif pislik) olarak nitelendirilir.
Hanefîler’e göre at, eşek ve katırın idrar ve dışkısı ile havada pislemeleri sebebiyle sakınılması zor olduğu için, atmaca, kartal, güvercin gibi kuşların dışkıları, hafif pislik grubundadır. Domuz ve köpekte ihtilâf olmakla birlikte canlı hayvanların bedenleri necis olmayıp salya, idrar ve dışkıları etinin hükmüne tâbi olarak ağır veya hafif necis sayılır.
Hayvanların derisi tabaklanınca temiz olur. Hanefîler domuz derisini, Şâfiîler domuz ve köpek derisini hâriç tutarak meytenin (murdar hayvan) derisinin tabaklanınca temiz olacağı görüşündedir. Meytenin, içine kan nüfûz etmeyen boynuz, kemik, tüy, diş gibi katı cüzleri de Hanefîler’e göre temizdir. Hanefî ve Mâlikîler’e göre menî, necîs olsa da kurumuş ise ovalamakla temizlenmiş sayılır.
Ağır sayılan necîs madde eğer katı ise yaklaşık 3.5 gramı (1 dirhem), sıvı ise el ayasını (avuç içi) kapsayacak miktarı ve fazlası vücut, elbise veya namaz kılınacak yerde bulununca namazın sıhhatine engel olur. Hafif necâsetin ise bir uzvun veya onu örten elbisenin dörtte birinden az miktarına bulaşmış olması namazın sıhhatine engel olmaz.
İstibrâ, İstincâ ve İstinkâ: Küçük abdest bozduktan sonra idrar yolunda kalabilecek idrar damla ve sızıntılarının tamamen kesilmesi için bir süre bekleme, bundan sonra vücuttaki idrar sızıntılarını temizleme işlemine istibrâ denilir. İstincâ; temizlik yani büyük abdest bozulduktan sonra dışkı ve idrar yollarında yapılacak dışkı, idrar vb. temizliğidir. İstinkâ; taharetlenirken hiç pislik kalmadığına kanaat getirinceye kadar temizlenmek, ayrıca erkeklerin istibrâ yapmasıdır.
İstiskâ: Yağmur yağması için istiğfarda bulunup, duâ etmek demektir.

ABDEST
Namaz kılmak, Kâbe’yi tavâf etmek, tilâvet secdesi yapmak, Kur’ân’a dokunmak için abdest dînen gereklidir. Sünnî mezheplerin çoğu bunların farz olduğunda görüş birliğinde olup yalnız Hanefîler Kâbe’yi tavâfta abdesti vâcip görürler. Kur’ân’a dokunmak için abdestin farz olduğu hükmü, Kur’ân’a ve Sünnet’e dayandırılmakla birlikte esasen müslümanların Kur’ân’a atfettikleri önemi ve ondan istifâdeyi âzamî ölçüye çıkarma gayretlerini yansıtan ve bünyesinde birçok sosyal ve psikolojik gerekçeyi barındıran kolektif şuur konumundadır.
Abdestin Farzları: Abdestin bu dört farzında Sünnî fıkıh mezhepleri ittifak etmiştir. Ancak Hanefî mezhebinin dışında kalan diğer üç Sünnî mezhebin buna bazı şartları da ilâve ettiği görülür. Meselâ niyet bu üç mezhebe göre, abdeste başlarken besmele çekmek Hanbelîler’e göre, dört farzın âyette sayılan sıraya uygun yapılması (tertîb) Şâfiî ve Hanbelîler’e göre, bu işlemlerin ara verilmeden yapılması (muvâlât) Mâlikî ve Hanbelîler’e göre farzdır. Ca’ferîler, abdestle ilgili âyetin ifâde tarzından hareketle ayakların yıkanmasının değil meshedilmesinin farz olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu görüşe yakın olan bazı Sünnî âlimler de vardır.
Abdestin Sünnetleri: Ağız ve burun temizliği (mazmaza ve istinşâk). Su ile iyice ovmak (delk).
Abdesti Bozan Durumlar: Şâfiî ve Mâlikîler’e göre idrar ve dışkı yolları hariç vücuttan çıkan kan ve benzeri sıvı maddeler abdesti bozmaz. Hanefîler’e göre rükûlu ve secdeli namazda sesli gülme abdesti de bozar. Diğer mezhepler ise sadece namazın bozulacağı görüşündedir. Özürlü kimse için de namaz vakti çıkınca abdesti bozulmuş olur.
Hanefîlerin dışındaki üç mezhebe göre bir kimsenin kendi cinsel organına temâsı da abdesti bozar. Bir kimse abdest aldığını kesin olarak bilse de abdestinin bozulup bozulmadığında tereddüt etse, Mâlikîler’e göre abdesti bozulmuş olur, diğer üç mezhebe göre ise bu durumda abdest bozulmuş sayılmaz.
Özürlünün Abdesti: Özürlü kimseye mâzûr-mâzûre denilir. Namaz vaktinin çıkmasıyla özürlü kimsenin abdesti bozulmuş olur, yeni namaz vaktinde tekrar abdest alması gerekir. İmam Şâfiî’ye göre özürlü kimsenin her namaz için ayrı abdest alması gerekir. Kadınlar için aybaşı ve lohusalık hâli farklı fıkhî hükümlere tâbi olup bunun dışında kalan kanamalar ve devamlı akıntılar (istihâze) özür hâli sayılır.
Mesh: Abdest alırken baş, boyun ve kulakların meshedilmesi abdestin ilkten (aslî) hükmü, mest ve sargı üzerine mesh ise yıkama yerine geçen (bedel, halef) bir işlemdir.
Mest Üzerine Mesh: Mestin abdestli olarak giyilmiş, mestin ayağın abdestte yıkanması gereken yerlerini tamamen kaplamış, ayrıca dayanıklı ve sağlam bir maddeden yapılmış olması aranır. Mest ile yaklaşık 6 kilometre yürünebilmesi veya bırakıldığında dik durabilmesi bu dayanıklılık ve sağlamlığın ölçüsü olarak zikredilir. Mestin topuktan aşağı kısmında, altında veya üstünde ayak parmaklardan üçü girecek şekilde bir deliğin, yarık veya yırtığın bulunmaması, mestin içine su almaması da gerekir. Üzerine deri kaplanmış veya altlarına pençe vurulmuş çorap üzerine mesh edilebilir. Hanefî fakîhlerinden Ebû Yusuf ve İmam Muhammed, altına pençe vurulmuş olması şartını aramaksızın kalın ve içini göstermeyen dayanıklı keçe ve yün çoraplar üzerine, bir grup fakîh ise bu şartları da aramayarak çorap üzerine meshedilebileceği görüşündedir.
Abdesti bozan durumlar mest üzerine meshi de bozar. Üzerine meshedilen mestin ayaktan çıkması veya çıkarılması, mestin içine giren suyun bir ayağın yarıdan fazlasını ıslatması, mesh süresinin sona ermesi meshi bozar.
Mest Üzerine Meshin Süresi: Yolcu olmayanlar için bir gün bir gece (24 saat), yolcular için üç gün üç gecedir (72 saat). Bu süre, mestin abdestli olarak giyilmesinden sonra ilk hadesten yani abdesti bozan ilk durumdan başlar. Bu süre dolduktan sonra, ayaklar su ile yıkanarak abdest alınıp gerekiyorsa mest tekrar giyilmelidir. Öte yandan, ayaklarını yıkamak sûretiyle abdestli olan kimsenin bu abdesti devam ettiği sürece mestleri çıkarıp giymesiyle abdesti bozulmaz. Mestlerin üzerine meshetmek sûretiyle abdestli olup mestlerini çıkaran kimse, sadece ayaklarını yıkayarak abdestini tamamlayabilir.
Sargı Üzerine Mesh: Sargının abdestsiz veya cünüp iken sarılmış olması meshe engel olmadığı gibi, bu meshin süresi de yoktur. Doldurulmuş veya kaplanmış dişler de sargılı veya merhemli yara -veya suyun deriye ulaşmasını engelleyen fakat çıkarılması zor olan boya vb.nin bulaştığı organ- gibidir. Suyun kaplama ve dolguya ulaşması yeterlidir.

GUSÜL
Şâfiîler hâriç fakîhlerin çoğunluğu, cünüplük için menînin şehvetle gelmesini şart gördüklerinden, ağır kaldırma, düşme, hastalık gibi sebeplerle menînin gelmesini cünüplük sebebi saymazlar.
Guslün Farzları: Hanefî ve Hanbelî mezhebinde ağız ve burnun içi gusülde bedenin dış kısmından sayılmıştır. Böyle olunca guslün; ağza su almak (mazmaza), burna su çekmek (istinşâk) ve bütün vücudu yıkamak şeklinde üç farzından söz edilir. Mâlikî ve Şâfiîler ile Şîa’dan Ca’ferîler’e göre ağız ve burnun içini yıkamak sünnettir. Gusülde niyet Hanefîler’e göre sünnet, diğer mezheplere göre farzdır. Mâlikîler’e göre vücudu ovalamak ve gusül işlemlerinin arasını açmamak da guslün farzlarındandır.

TEYEMMÜM
Namaz vakti girmeden teyemmüm edilmesi câizdir. Hanefî mezhebine göre su bulunmadığı, mâzeret hâli kalkmadığı sürece bir kimse yaptığı teyemmümle dilediği kadar farz ve nâfile namaz kılabilir. Hanefî mezhebi dışındaki üç mezhebe göre, teyemmümün geçerli olabilmesi için namaz vaktinin girmiş olması gerekir ve bir teyemmümle birden fazla farz namaz kılınamaz. Ancak Hanbelîler birden fazla kazâ namazı kılınabileceği görüşündedir.
Teyemmümü Bozan Durumlar: Yaptığı teyemmümle namaz kılan kimse namaz esnasında suyu görürse veya su bulunursa, teyemmümü bozulmuş olur. Namazı teyemmümle kıldıktan sonra su bulunursa vakit çıkmamış bile olsa kılınan bu namazın iadesi gerekmez. Şâfiîler bu durumda iâdeyi gerekli görür. Namaz vakti çıktıktan sonra ise iâdenin gerekmediğinde görüş birliği vardır.

KADINLARA MAHSUS HALLER
Hayız: Hayız kanının kesilmesiyle kadının temizlik dönemi başlar. Fıkıh bilginlerinin çoğunluğuna göre kadınlar 9 yaşlarından itibaren âdet görmeye başlar ve yaklaşık 50-55 yaşlarına geldiklerinde âdetten kesilirler. Bugünkü tıbbî bilgiler âdet kanamasının 11-13 yaşlarında başlayıp 45-50 yaşlarında sona erdiğini, âdet süresinin de 3-6 gün civârında olduğunu ifâde etmektedir.
Hanefî mezhebine göre âdetin en az süresi 3, en uzun süresi 10 gündür. İki âdet arasında kalan en az temizlik süresi de 15 gündür.
Hayızlı bir kadın hac ibâdetini edâ ederken Kâbe’yi tavâf hâriç, hacla ilgili bütün işlemleri ve ibâdetleri (menâsik) yapabilir. Haccın rüknü olan ziyâret (ifâza) tavâfını yapmak üzere temizleninceye kadar Mekke’de bekler. Hanefîler’e göre hayızlı olarak tavâf yapılması geçerli olmakla birlikte cezâ kurbanı kesilmesi gerekir.
Mâlikî fakîhleri ise, bazı sahâbe ve tâbiîn âlimlerinden rivâyet edilen görüşlerin desteğiyle, kadının hayız süresi içinde Kur’ân okuyabileceğini, fakat hayız kanı kesildiği andan itibaren gusledip temizleninceye kadar cünüp hükmünde olup Kur’ân okuyamayacağını belirtmişlerdir. İbn Hazm bu şartı da aramaz. Mâlikîler ve İbn Hazm dâhil bir grup İslâm bilgini, cünüplük hâlinin irâdî, hayzın ise gayr-i irâdî oluşundan hareketle hayızlı kadın lehine bir ayırım yapmayı gerekli görmüş, özellikle Mâlikîler kadınların Kur’ân öğretimi ve öğrenimi için böyle bir ruhsata ihtiyacı bulunduğu noktasından hareket etmişlerdir.
Hayızlı kadınla cinsel ilişkide bulunmak, (ilk günlerdeki ilişki için 4,25 gr., son günlerdeki için bunun yarısı miktarda altın) sadaka vermesi de gerekli görülür. Hanefîler hayız kanının alışılmış, belirli âdet süresinin sonunda kesilmesinden itibaren bir namaz vakti geçtikten sonra gusül yapılmasa da cinsel ilişkinin câiz olduğu görüşündedir.
Nifâs: Hanefî ve Hanbelîler nifâsın en uzun süresinin 40, Mâlikî ve Hanbelîler ise 60 gün olduğu görüşündedir. Normal doğumla veya el, ayak gibi uzuvları belirmiş olan bir çocuğun düşmesiyle nifâs hâli meydana gelir.
İstihâze: Şâfiî ve Mâlikîler’e göre her bir farz namaz için ayrıca abdest almak gerekir.

DİYANET MBSTS -YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK FIKIH VE AMELİ MEZHEPLER

FIKIH
Fıkhın, şer’î delillerden elde edilen fıkhî hükümleri sistematik tarzda ele alan dalına fürû-i fıkıh, delillerden hüküm elde etme metodunu inceleyen dalına da usûl-i fıkıh denir.
Ahvâl-i Şahsiyye: Şahsın hukûku.
Hidâyet-i Mürşîde: Yol gösterici hidâyet.

FIKIH MEZHEPLERİ
Genellikle fıkıh mezhepleri, kurucularının isimleri ile anılır. Hanefî mezhebi, Mâlikî mezhebi gibi.
Hanefî Mezhebi: Sünnî fıkıh ekollerinin kronolojik sıra itibariyle ilki olup, İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’ye nisbet edildiği için bu isimle anılmıştır. İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin asıl adı Nu’mân b. Sâbit’tir. M.699 yılında Kûfe’de doğmuş, 767 yılında Bağdat’ta vefât etmiştir. İstihsân metodunu sıklıkla kullanmıştır. Abbâsîler devrinde Ebû Yûsuf’un “kâdi’l-kudât” (baş kadı) olması ile devletin başlıca fıkıh mezhebi hâline gelmiştir.
Mâlikî Mezhebi: İmam Mâlik b. Enes, m.712 yılında Medîne’de dünyaya geldi, 795 yılında vefât etti. İmam Mâlik’in fıkhının en belirgin özelliği, Medîne halkının uygulamasına çok önem vermesidir. Medîneliler’in ameli, mütevâtir sünnet mesâbesindedir. İmam Mâlik’in ve yakın öğrencilerinin görüşlerini toplayan el-Müdevvene isimli hacimli eser, Muvatta’ ile birlikte Mâlikî mezhebinin temel iki kitabı sayılır. Günümüzde Mısır’da, Kuzey Afrika’da (Tunus, Cezâyir, Fas, Sudan) Mâlikî mezhebi çok yaygındır.
Şâfiî Mezhebi: Kurucusu Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî, m.767 yılında Gazze şehrinde (Filistin) doğdu, 820’de vefât etti. İmam Mâlik’ten Medîne fıkhını, İmam Muhammed’den Irak fıkhını öğrendi. Bugün Şâfiî mezhebi ülkemizin güneydoğu ve doğu illeri ile yukarıda sayılan bölgelerde yaygın durumdadır.
Hanbelî Mezhebi: Kurucusu sayılan Ahmed b. Hanbel, m.780’de Bağdat’ta dünyaya geldi, 855’te vefât etti. “Eşyâda aslolan mübâhlıktır”. Re’y ve kıyâstan çok âyet, hadîs ve sahâbe kavli gibi naklî delillere dayanması dikkat çeker. Mezhepte bir bakıma hadîse dayalı fıkıh anlayışı hâkimdir.
Deliller: Araştırılan hususta şer’î-amelî nitelikteki hükme ulaştıran vâsıtaya delil denir. Fıkhî bir hükmün dînî-hukûkî dayanağı (edille-i şer’îyye, edilletü’l-ahkâm) anlamında kullanılır.
Fıkıh literatüründe yaygın genel kabûle göre şer’î delillerden kitâp, sünnet, icmâ ve kıyâs aslî deliller; istihsân, istıslâh (mesâlih-i mürsele), istishâb, sedd-i zerâyi’ gibi deliller de fer’î veya tâli deliller grubunda yer alır. Bu aslî delillerin bir diğer adı da “dört delil”dir (edille-i erbaa).
Kitâp: Âyetler, iman, ahlâk, âdâb-ı muâşeret, geçmiş toplumlardan kıssa ve öğütler, genel insânî ve aklî değerler, beşerî ilişkiler gibi konularda okuyucuya doğrudan ana fikir vermektedir.
İcmâ: İcmâ; müctehidlerin şer’î bir meselenin hükmüne dair görüşlerini aynı yönde olmak üzere tek tek açıklamaları yoluyla meydana gelebileceği gibi (sarîh icmâ), şer’î bir mesele hakkında bir veya birkaç müctehid görüş belirttikten sonra, bu görüşten haberdâr olan o devirdeki diğer müctehidlerin açıkça aynı yönde kanaât belirtmemekle birlikte îtirâz beyânında da bulunmayıp sükût etmeleri sûretiyle de (sükûtî icmâ) oluşabilir.
Kıyâs: Naslarda (Kitâp ve Sünnet’te) hükmü bulunmayan fıkhî meseleye, aralarındaki illet (gerekçe) birliği sebebiyle, naslarda düzenlenmiş meselenin hükmünü vermek” şeklinde tanımlanır.
“Mûsîyi (vasiyet edeni) öldüren mûsâ-leh (vasiyet alacaklısının) vasiyetten mahrum olur.” Böylece, naslarda mûsîyi öldüren mûsâ-leh hakkında özel bir hüküm bulunmadığı halde, kıyâs yoluyla böyle bir kimsenin vasiyetten mahrum olacağına hükmedilmiş olur.
İstihsân: Müctehidin bir meselede, özel bir delil sebebiyle, o meselenin benzerlerinde verdiği hükümden vazgeçip başka bir çözümü benimsemesi, ya da iki farklı kıyâs imkânı bulunduğunda, ilk bakışta dikkat çekmeyen kıyâsı (kapalı kıyâsı) gerekçe birliği açısından daha güçlü bulduğu için açık kıyâsa tercih etmesidir. Buna göre, istihsân çeşitlerini iki gruba ayırmak mümkündür:
1. Genel hükümden istisnâ yoluyla yapılan istihsân.
2. Kapalı kıyas istihsanı.
Istıslâh (Mesâlih-i Mürsele): İslâm hukuk terminolojisinde maslaha terimi geniş anlamda kullanıldığında, hem “yarar sağlama”yı hem “zararı savma”yı ifâde eder. Maslahanın bu iki yönü ayrı ayrı anlatılmak istendiğinde birincisi için “celbü’l-menfaa” (celbü’l-maslaha), ikincisi için “def’u'l-mefsede” (def’u'l-mefsede) tabiri kullanılır. Yorum yoluyla da olsa nasların kapsamına girmeyen ya da “illet” bağı kurularak (kıyâs yoluyla) nasta düzenlenmiş bir olaya bağlanamayan fıkhî bir meselenin hükmünü İslâm fıkhının genel ilkelerine göre belirleme yöntemine “ıstıslâh”, bu metodu uygulayarak hükme ulaşırken esas alınan maslahatlara da “mesâlih-i mürsele” denir.
Örf ve Âdet: Fakîhlere göre bir toplumdaki örf ve âdetin geçerliliği için onun yaygın ve sürekli olması, nasların lafzına ve rûhuna yani İslâm hukûkunun temel ilkelerine aykırı düşmemesi gerekir. Bu şartları taşıyan örfe sahîh örf, taşımayana da fâsid örf adı verilir.
Istıshâb: Daha önce varlığı bilinen bir durumun -aksine delil bulunmadıkça- varlığını koruduğuna hükmetme yöntemidir. “Şekk ile yakîn zâil olmaz.”
İbâha-i Asliyye Istıshâbı: Buna göre bir şeyden yararlanma veya bir davranışta bulunma hakkında naslarda özel bir hüküm yoksa veya kıyâs yahut ıstıslâh yoluyla naslardan bu hususta özel bir sonuç çıkmıyorsa, “Eşyada aslolan mübâhlıktır”.
Berâet-i Zimme Istıshâbı: Bir kimsenin borçlu veya suçlu olduğuna dair delil bulunmadıkça borçsuz ve suçsuz kabul edilmesi esastır. Buna göre, alacaklı olduğunu iddia eden kimse bunu isbât edemediği takdirde davalının borçlu olmadığına; yine, suç işlediği iddiâ edilen kişinin bu fiili isbât edilmedikçe aynı prensibe göre suçlu olmadığına hükmedilir.
Vasıf Istıshâbı: Şer’an varlığı kabul edilen bir hükmün, sebebinin ortadan kalktığı isbât edilmediği sürece sâbit sayılması esastır. Meselâ, satım ve mîrasçılık gibi bir mülkiyet sebebine binâen sâbit olan mülkiyetin, geçerli bir nikâh akdinden sonra kurulan evlilik bağının, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, ortadan kalktığını gösteren bir delil olmadığı sürece devam ettiğine hükmedilir.
İslâm Öncesi Şerîatler: Hz. Muhammed’den önceki ilâhî dinlerin hükümlerinden (şer’ü men kablenâ) Kur’ân-ı Kerîm’de veya Hz. Peygamber’in sünnetinde yer almayanların müslümanlar için bağlayıcı olmadığında âlimler fikir birliği içindedir. Hanefîler dâhil bir grup İslâm âlimi bu tür hükümlerin de müslümanlar hakkında da bağlayıcı delil olacağı görüşündedir.
Sedd-i Zerâî’: Harama, kötü ve zararlı bir sonuca vâsıta olan davranışların yasaklanması, kötülüğe giden yolların kapatılması demektir. “Kötülüklerin önlenmesi, menfaatların elde edilmesinden daha önceliklidir.”
Re’y ve İctihâd: Re’y kelimesi fıkıh literatüründe “hakkında açık bir nas yani âyet veya hadîs metni bulunmayan fıkhî bir konuda müctehidin belli metotlar uygulayarak ulaştığı şahsî görüş” anlamında kullanılan bir terimdir. İctihâd sözlükte “zor ve meşakkatli bir işi gerçekleştirme uğrunda kişinin olanca gayreti göstermesi”, fıkıh ilminde ise “fakîhin şer’î-amelî bir meselenin hükmünü, ilgili delillerden çıkarabilmek için olanca gayreti sarfetmesi” anlamına gelir. Bu melekeye sahip olan kimseye müctehîd denir.
Ehliyet: Kişinin dînî ve hukûkî hükme konu (muhâtap) olmaya elverişli oluşu demektir.
Vücûb Ehliyeti: Kişinin haklara sahip olabilme ve borç altına girebilme ehliyetidir. Vücûb ehliyetinin temelini zimmet ve hukûkî kişilik teşkil eder; bu ehliyetin yaş, akıl, temyiz ve rüşd ile alâkası yoktur.
Edâ Ehliyeti: Kişinin dînen ve hukûken mûteber olacak tarzda davranmaya ve hukûkî işlem yapmaya elverişli oluşu demektir.
Hükmen Bulûğ Yaşı: Ebû Hanîfe’ye göre erkeklerde 18, kızlarda 17 yaş, çoğunluğa göre her ikisi için de 15 yaştır.
Hüküm: İslâm dininin, insanların dünyâ ve âhiret mutluluğunu sağlamak üzere getirdiği kuralların bütününe şer’î hükümler (ahkâm-ı şer’iyye) veya ilâhî hükümler (ahkâm-ı ilâhiyye) olarak tabir edilir.
Amelî Hükümler: Îtikadî hükümlere nisbetle ikinci derecede oldukları için bunlara ahkâm-ı fer’iyye de denilir. Taabbüdî hükümler: ibâdetlerle ilgili dinî hükümlere denilir.
Vaz’î Hüküm: İki durum arasında şâri’in kurduğu bağı ifâde eden vaz’î hüküm, kendi içinde sebep, şart ve mâni’ şeklinde üçe ayrılır.
Sebep: Şâri’in varlığını hükmün varlığı, yokluğunu da hükmün yokluğu için alâmet kıldığı durumdur. Meselâ vakit namazın, ramazan ayının girmesi orucun, malın nisâb miktarına ulaşması zekâtın sebebidir.
Rükün: Bir şeyin varlığı kendi varlığına bağlı olan ve onun yapısından bir parça teşkil eden bir unsuru ifâde eder. İbâdetlerde rükünler ve bunların yanında sıhhat şartları o ibâdetin farzlarını oluşturur. Bunlardan birinin eksik olması o ibâdeti geçersiz (bâtıl, fâsid) kılar. Namazda Kur’ân okumanın (kırâat), rükû veya secdenin terkedilmesi böyledir.
Şart: Bir hukûkî sonucun varlığı kendi varlığına bağlı olan, ancak kendisinin varlığı onun varlığını zarûrî kılmayan ve onun yapısından bir parça teşkil etmeyen fiil veya vasıftır. Meselâ namaz için abdest, nikâh akdinde şâhit şarttır.
Sıhhat; bir fiilin gerekli rükün ve şartları taşıması, butlân; rüknünün veya kurucu unsurlarından birinin eksik olması, fâsid; rüknü ve unsurları tamam olduğu halde şartlarının eksik olmasıdır.
Bâtıl: Bir hukûkî işlemin bâtıl olması, onun kurulmamış ve yok hükmünde olması ve bu işleme hiç bir hukûkî sonucun bağlanmamasıdır.
Müfsîd: Bir ibâdeti bozan veya bir hukûkî işlemi sakatlayan fiil ve eksikliğe denir.
Teklîfî Hükümler: Mükellefin fiilleri.
Vâcip: Dînî literatürde vâcip, Hanefîler hâriç fakîhlerin çoğunluğuna göre, kesin bir delille ve kesin bir sûrette yapılması istenen dînî yükümlülüğü ifâde ederse de Hanefîler bunu farz ve vâcip şeklinde iki kademede ele almayı uygun görürler.
Farz: Fıkıh ilminde, Allah ve Rasûlü’nün mükelleften yapılmasını kesin ve bağlayıcı tarzda istediği fiil demektir. Hanefîler delilin kat’î veya zannî oluşuna göre bir ayırım yaparak, bir fiilin yapılmasını kesin ve bağlayıcı tarzda istendiğini gösteren delil kat’î ise bunu farz, zannî ise bunu vâcip terimiyle ifâde ederler. Farzı terkeden kimse fâsık durumuna düşer. Vâcibin inkârı küfrü gerektirmez.
Farz-ı ayn: Şâri’in her bir mükellefin ayrı ayrı îfâ etmesini istediği mükellefiyettir.
Farz-ı kifâye: Müslümanların ferden değil de toplum olarak sorumlu oldukları mükellefiyetlerdir.
Vâcip: Hanefîler vâcibi çoğu yerde “amelî farz” olarak da adlandırırlar.
Sünnet: Müekked ve ğayr-i müekked çeşidine “hüdâ sünneti” de denir. Hz. Peygamber’in, insan olması itibariyle yaptığı normal ve beşerî davranışlara ise zevâid sünnet veya âdet sünneti denilir. Farz namazlardan önce ve sonra kılınması sünnet olan namazlar için, Şâfiî mezhebinde ayrıca vitir namazı ve şevvalde tutulan altı gün oruç için revâtib sünnet tabiri kullanılır.
Haram li-aynihî: Şâri’in, bizzat kendisindeki kötülük sebebiyle, baştan itibaren ve temelden haramlığına hükmettiği fiildir.
Haram li-ğayrihî: Aslında meşrû ve serbest olduğu halde, haram kılınmasını gerekli kılan geçici durumla ilgili olan fiildir.
Azîmet: Farz, vâcip, sünnet, müstehâp niteliğindeki bir davranışın yapılmasını; haram, mekrûh gibi davranışların da yapılmamasını ifâde eden bütün teklîfî hükümleri içine alır. Hanefîler’e göre, yolculuk esnasında dört rek’atlı farz namazların kısaltılarak ikişer rek’at kılınması esasen bir azîmet hükmüdür.
Ruhsat: Fıkıh ilminde “meşakkat, zarûret, ihtiyaç gibi ârızî bir sebebe bağlı olarak azîmet hükmünü terketme imkânı veren ve yalnız söz konusu ârızî durumla sınırlı bulunan hafifletilmiş ve geçici hükmü” ifâde eden bir terimdir.
İmâmeyn: İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed için kullanılır.
Tarafeyn. İmâm-ı A’zam ile İmam Muhammed için kullanılır.
Şeyhayn: İki şeyh, iki reis, iki büyük imâm demektir. İmâm-ı A’zam ile İmam Ebû Yusuf için kullanılır. En büyük iki halîfe anlamında Hazret-i Ebû Bekr ile Hazret-i Ömer için de kullanılır.
Sekaleyn: İnsanlar ve cinler için kullanılır. Bu iki topluluğa da peygamber olarak gönderildiği için Peygamberimiz Hz. Muhammed’e Rasûlü’s-Sekaleyn denir. Cin ve insanlara fetvâ verene de, Müftiyü’s-sekaleyn denir. (Şeyhü’l-İslâm İbni Kemalpaşa).

DİYANET MBSTS -YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK İTİKAT

İman sözlükte, “bir kişiyi söylediği sözde tasdik etmek, doğrulamak, söylediğini kabullenmek, gönül huzuru ile benimsemek, karşısındakine güven vermek, güvenlikte olmak, şüpheye yer vermeyecek biçimde içten ve yürekten inanmak” anlamlarına gelir.
Terim olarak ise, Hz. Peygamber’i, Allah Teâlâ’dan getirdiği kesin olarak bilinen hükümlerde (zarûrât-ı dîniyye) tasdik etmek, onun haber verdiği şeyleri tereddütsüz kabul edip bunların gerçek ve doğru olduğuna gönülden inanmak demektir.
İcmâlî İman: İnanılacak şeylere kısaca ve toptan inanmak demektir
Tafsîlî İman: İnanılacak şeylerin her birine, açık ve geniş şekilde, ayrıntılı olarak inanmaya tafsîlî iman denilir.
Taklîdî ve Tahkîkî İman: Delillere dayalı olmaksızın sadece çevrenin telkini ile meydana gelen ve âdeta kişinin İslâm toplumunda doğup büyümüş olmasının tabii sonucu olarak gözüken imana taklîdî iman denilir. Delillere, bilgiye, araştırma ve kavramaya dayalı imana ise tahkîkî iman denir.
İmanın Geçerli Olmasının Şartları: Dünya hayatından ümit kesme (ye’s) durumunda gerçekleşmemiş bulunması gerekir.
İslâm: İtaat etmek, boyun eğmek, bağlanmak, bir şeye teslim olmak, esenlikte kılmak” anlamlarına gelir. Her müşrik kâfirdir, fakat her kâfir müşrik değildir.
Tekfîr: Müslüman olduğu bilinen bir kişiyi, inkâr özelliği taşıyan inanç, söz veya davranışından ötürü kâfir saymak demektir. İrtidât ise müslümanın dinden çıkması anlamına gelir. Dinden çıkana mürted denilir.
Allah’ın Varlığının Delilleri: Allah’ın varlığını ispatlamak için insanın fıtraten Allah inancına sahip oluşu (fıtrat delili), âlemin ve âlemdeki varlıkların sonradan yaratılmış olup bir yaratıcıya muhtaç olduğu (hudûs delili), mümkin bir varlık olan âlemin var olması için bir sebebe ihtiyaç olduğu (imkân delili), tabiatın büyük bir âhenge ve şaşmaz bir düzene sahip olup bunun bir yaratıcının eseri olmasının gerektiği (nizam delili) gibi bazı deliller ortaya koymuşlardır.
Zâtî Sıfatlar: Bu sıfatlara tenzîhî sıfatlar ve selbî sıfatlar da denilmiştir. Zâtî sıfatlar şunlardır:
1. Vücûd.
2. Kıdem (zıddı: hudûs, sonradan olma).
3. Beka (zıddı: fenâ)
4. Muhâlefetün li’l-havâdis (Sonradan olan şeylere benzememek).
5. Vahdâniyyet.
6. Kıyâm bi-nefsihî.
Sübûtî Sıfatlar:
1.Hayat.
2. İlim. (zıddı: cehl= bilgisizlik)
3. Semi’.
4. Basar.
5. İrâde: iradesizlik ve zorunda olmak (îcâb bi’z-zât) Allah hakkında düşünülemez. Meşîet de irâde anlamına gelen bir kelimedir.
6. Kudret (zıddı: acz).
7. Kelâm.
8. Tekvîn. Yaratmak, rızık vermek, diriltmek, öldürmek, nimet vermek, azap etmek ve şekil vermek tekvîn sıfatının sonuçlarıdır.
Tekvînî İrâde: Tekvînî (yapma, yaratma ile ilgili) irâde; bütün yaratıkları kapsamaktadır.
Teşrîî İrâde: Tekvînî irâde hayra da şerre de, iyiliğe de kötülüğe de yönelik olarak gerçekleştiği halde teşrîî irâde, sadece hayra ve iyiliğe yönelik olarak gerçekleşir.

MELEKLERE İMAN
Meleklere inanmamak, dolaylı olarak vahyi, peygamberi, peygamberin getirdiği kitabı ve tebliğ ettiği dini de inkâr etmek anlamına gelir.
Cebrâîl: er-Rûhu’l-emîn. Rûhu’l-kuds. Meleklerin efendisi” anlamında seyyidü’l-melâike denilmiştir.
Azrâîl: Melekül-mevt.
Kirâmen Kâtibîn: Hafaza melekleri.
Münker ve Nekir: Kabirde sorgu ile görevli iki melektir.
Hamele-i Arş: Arşı taşıyan melekler.
Mukarrebûn ve İlliyyûn: Allah’a çok yakın ve O’nun katında şerefli mevkii bulunan meleklerdir.
Rıdvân: Cennet bekçisi.
Mâlik: Cehennem bekçisidir.

KİTAPLARA İMAN
İlâhî kitaplara Allah katından indirilmiş olması sebebiyle “kütüb-i münzele” veya “semâvî kitaplar” da denilir.
Suhuf: Hz. Âdem’e 10 sayfa, Hz. Şît’e 50 sayfa, Hz. İdrîs’e 30 sayfa, Hz. İbrâhim’e 10 sayfa gönderilmiştir.
Tevrat: Kanun, şeriat ve öğreti. Tevrat’a Ahd-i Atîk ve Ahd-i Kadîm de (Eski Ahit) denilir.
Zebur: Yazılı şey ve kitap. Zebur, ilâhî kitapların en küçüğü olup, yeni dinî hükümler getirmemiştir. Bugün elde mevcut olan Zebur nüshaları, lirik söyleyiş ve ilâhîlerden, Allah’a övgü ve hikmetli sözlerden ve birtakım nasihatlerden meydana gelmiştir. Mezmûrlar adıyla Eski Ahid’de yer almaktadır.
İncil: Müjde, tâlim ve öğretici. İncil’e Ahd-i Cedîd de (Yeni Ahit) denilir. Bir müslümana önceki kutsal kitaplarda bulunan bir hususun haber verilmesi durumunda; eğer bu husus, Kur’ân ve sahîh hadîslerdeki bilgilere uygunsa kabul edilir. Âyet ve hadîslere aykırı ise reddedilir. Âyet ve hadîslerde hiç bahsedilmiyor ve İslâm’ın temel prensiplerine de zıt düşmüyorsa Hz. Peygamber’in şu tavsiyesi doğrultusunda hareket edilir: “Ehl-i kitabı tasdik de etmeyin, tekzîp de (yalanlamayın). Biz Allah’a, bize indirilene, İbrâhîm’e indirilene inandık deyin”.
Kur’ân: Toplamak, okumak, bir araya getirmek.

PEYGAMBERLERE İMAN
Yeni bir kitap ve yeni bir şeriatla insanlara gönderilen peygambere denilir. Çoğulu “rusül” ve “mürselûn”dür. Nebî de Allah’ın emir ve yasaklarını insanlara haber veren, fakat yeni bir kitap ve yeni bir şeriatla gönderilmeyip, önceki bir peygamberin kitap ve şeriatını ümmetine bildirmeye görevli olan peygamberdir. Çoğulu “enbiyâ”dır.
Peygamberlerin Sıfatları: Peygamberlerin sıfatları deyince onlarda bulunması câiz olan sıfatlarla, gerekli (vâcip) ve zorunlu olan sıfatlar anlaşılır. Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok yerinde vurgulandığı gibi peygamberler de insandır. Onlar da diğer insanlar gibi oturup kalkar, yiyip içerler, gezerler, evlenip çoluk çocuk sahibi olurlar, hastalanır ve ölürler; bu gibi özelliklere, peygamberler hakkında düşünülmesi câiz özellikler denir. İlâhî emir ve yasaklarla yükümlülük konusunda peygamberler de diğer insanlar gibidirler. Fakat onlar her hareketleriyle Allah’ın insanlar için seçtiği kulları ve elçileri, insanların kendilerine bakarak davranışlarına çekidüzen verdikleri birer örnek olduklarının bilinci içindedirler. Bu sebeple fakirken, sıkıntıdayken bile Allah’a şükrederler. Haset etmek, içi dışına uymamak gibi kötü huylardan hiçbiri onlarda bulunmaz.
Her peygamberde insan olmanın da ötesinde birtakım sıfatların bulunması gerekli ve zorunludur. Bunlara vâcip sıfatlar denir. Bu sıfatlar şunlardır:
1-Sıdk: “Doğru olmak” demektir. Her peygamber doğru sözlü ve dürüst bir insandır. Onlar asla yalan söylemezler. Eğer söyleyecek olsalardı kendilerine inanan halkın güven duygusunu kaybederlerdi. O zaman da peygamber göndermekteki gaye ve hikmet gerçekleşmemiş olurdu. Sıdkın zıddı olan yalan söylemek (kizb), peygamberler hakkında düşünülemez. Bütün peygamberler peygamberlikten önce de sonra da yalan söylememişlerdir.
2-Emânet: Güvenilir olmak. Emânet sıfatının zıddı hıyânettir.
3-İsmet: Günah işlememek, günahtan korunmuş olmak. Peygamberlerin küçük hatalarına “zelle” denilir. İsmetin karşıtı ma’siyettir.
4-Fetânet: Peygamberlerin akıllı, zeki ve uyanık olmaları.
5-Tebliğ: Peygamberlerin Allah’tan aldıkları buyrukları ve yasakları ümmetlerine eksiksiz iletmeleri. Tebliğin karşıtı olan gizlemek (kitmân) tir.
Kur’ân’da Adı Geçen Peygamberler: Âdem, İdrîs, Nûh, Hûd, Sâlih, Lût, İbrâhim, İsmâil, İshâk, Ya’kub, Yûsuf, Şuayb, Hârûn, Mûsâ, Dâvûd, Süleymân, Eyyûb, Zülkifl, Yûnus, İlyâs, Elyesa’, Zekeriyyâ, Yahyâ, Îsâ, Muhammed. (Üzeyir, Lokmân ve Zülkarneyn Kur’ân’da geçer ancak peygamber olup olmadıkları konusunda ihtilâf vardır.)
Ulü’l-Azm: Hz. Âdem, Hz. Nûh, Hz. İbrâhim, Hz. Mûsâ, Hz. Îsâ ve Hz. Muhammed (a.s) ulü’l-azm peygamberlerdir, bütün zorluklara göğüs germede azim ve sebat gösteren peygamberler demektir.
Peygamberlik ve Vahiy: Gizli konuşma, gönderme, emir, işaret, ilhâm gibi anlamlara gelen vahiy, gizli ve süratli haberleşmedir.
Vahyin Geliş Şekilleri:
1-Doğru rüyalar.
2-Peygamberimiz uyanıkken, Cebrâîl tarafından vahyin onun kalbine bırakılmasıdır.
3-Cebrâîl’in insan şekline girerek getirdiği vahiy, vahyin en kolay şeklidir. Cibrîl hadîsi diye meşhur olmuş hadîs bu yolla gelmiştir.
4-Cebrâîl, görünmeden çıngırak sesine benzer bir ses hâlinde vahyin gelmesidir. Kendisinde tehdit ve korkutma olan âyetler bu çeşit vahiyle gelmiştir.
5-Cebrâîl’in Hz. Peygamber’e uyku hâlinde getirdiği vahiydir. Bu tür vahiyle alınan söz, Kur’ân değildir.
6-Cebrâîl’in kendi aslî şekliyle getirdiği vahiydir. Bu şekliyle vahiy iki defa gerçekleşmiştir. Birincisi peygamberliğinin ilk günü Hira’da iken, ikincisi de mîraçta meydana gelmiştir.
7-Vahyi, Hz. Peygamber’in doğrudan Allah’tan alması veya perde arkasından Allah’la konuşması şeklinde gerçekleşen vahiydir. Mîraçta gerçekleşmiştir.
Mûcize: İnsanların benzerini getirmekten âciz kaldığı olağanüstü olay. Kur’ân’da mûcize terimi yerine âyet, beyyine ve bürhân kavramları kullanılır.
İrhâs: Peygamber olacak şahsın, henüz peygamber olmadan önce gösterdiği olağanüstü durumlardır. Hz. Îsâ’nın beşikte iken konuşması gibi.
Kerâmet: Peygamberine gönülden bağlı olan ve ona titizlikle uyan velî kulların gösterdikleri olağanüstü hallerdir.
Meûnet: Yüce Allah’ın velî olmayan bir müslüman kulunu, darda kaldığı veya sıkıntıya düştüğü zaman, olağanüstü bir şekilde bu darlık ve sıkıntıdan kurtarmasıdır.
İstidrâc: Kâfir ve günahkâr kişilerden arzu ve isteklerine uygun olarak meydana gelen olağanüstü olaydır.
İhânet: Kâfir ve günahkâr kişilerden, arzu ve isteklerine aykırı olarak meydana gelen olaydır. Meselâ, peygamberlik taslayan inkârcılardan Müseylime, tek gözü kör olan bir adama, iyi olsun diye duâ etmiş, bunun üzerine adamın öbür gözü de kör olmuştur.

ÂHİRETE İMAN
Yevmü’l-âhir: Son gün, âhiret günü.
Yevmü’l-ba’s: Diriliş günü.
Yevmü’l-kıyâme: Kıyâmet günü.
Yevmü’d-dîn: Cezâ ve mükâfat günü.
Yevmü’l-hisâb: Hesap günü.
Yevmü’t-telâk: Kavuşma günü.
Yevmü’l-hasre: Hasret ve pişmanlık günü.
Din günü: Cezâ ve mükâfat günü.
Âhiret Hayatının Devreleri: Kabir (berzah) hayatı, kıyâmet; ba’s (yeniden dirilme). Kur’ân’da kıyâmet günü; saat, vâkıa (kesin olarak meydana gelecek olan), et-tâmmetü’l-kübrâ (en büyük felâket ve belâ), hâkka (gerçek olan), ğâşiye (şiddetiyle birden bire halkı saran), qâria (kapıyı çalacak gerçek) gibi isimlerle de anılmıştır.
Kıyâmet Alâmetleri: Eşrâtü’s-sâat.
a) Küçük Alâmetler: Dînî emirlerin ihmal edilmesi ve ahlâkın bozulması gibi insan irâdesine bağlı olarak büyük alâmetlerden çok önce meydana gelecek olan olaylardır.
b)Büyük Alâmetler: Kıyâmetin kopmasının hemen öncesinde meydana gelecek ve birbirini izleyecek olan olaylardır. Büyük alâmetler, tabiat kanunlarını aşan ve insan irâdesinin dışında gerçekleşen olaylardır. Duman, Deccâl, Dâbbetü’l-arz, Güneşin batıdan doğması, Ye’cûc ve Me’cûc’ün çıkması, Hz. Îsâ’nın gökten inmesi, yer çöküntüsü, ateş çıkması.
Sûr ve Sûr’a Üfürüş: Nefha-i feza’=korku üfürüşü; nefha-i sâik=ölüm üfürüşü; nefha-i kıyâm=kalkış üfürüşü.
Ba’s: Yeniden dirilme, öldükten sonra tekrar dirilmek
Haşir ve Mahşer: Haşir, terim olarak yüce Allah’ın insanları hesaba çekmek üzere tekrar dirilişten sonra bir araya toplamasıdır. İnsanların toplandıkları yere mahşer veya arasât denilir.
Şefâat: Allah’a duâ ederek hesap ve sorgunun bir an önce yapılmasını ister. Buna “şefâat-i uzmâ” (en büyük şefâat) denilir.
A’râf: Cennetle cehennemin arasında bulunan surun ve yüksek kısmın adıdır.
Cehennem: Kur’ân’da cehennem için yedi isim kullanılmıştır: Cehennem (derin kuyu), nâr (ateş), cahîm (son derece büyük, alevleri kat kat yükselen ateş), hâviye (düşenlerin çoğunun geri dönmediği uçurum) , saîr (çılgın ateş ve alev), lezâ (dumansız ve katıksız alev), sakar (ateş), hutame (obur ve kızgın ateş). Bazı âlimler bu yedi ismin, cehennemin yedi tabakası olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Cennet: Kur’ân’da cennet için çeşitli isimler kullanılmıştır. Cennetin tabakaları olması ihtimâli de bulunan bu isimleri şöyle sıralayabiliriz: Cennetü’l-me’vâ (şehîd ve müminlerin barınağı ve konağı olan cennet), cennet-i adn (ikâmet ve ebedîlik cenneti), dârü’l-huld (ebedîlik yurdu), firdevs (her şeyi kapsayan cennet bahçesi), dârü’s-selâm (esenlik yurdu), dârü’l-mukâme (ebedî kalınacak yer), cennâtü’n-naîm (nimetlerle dolu cennetler), el-makâmü’l-emîn (güvenli makam).
Allah’ın Âhirette Görülmesi: Rü’yetullah.
Kader: Allah’ın ilim ve irâde sıfatlarıyla ilgili bir kavram olan kader, evreni, evrendeki tüm varlık ve olayları belli bir nizâm ve ölçüye göre düzenleyen ilâhî kânunu ifâde eder.
Kazâ: Cenâb-ı Hakk’ın ezelde irâde ettiği ve takdir buyurduğu şeylerin zamanı gelince, her birisini ezelî ilim, irâde ve takdirine uygun biçimde meydana getirmesi ve yaratmasıdır. Kazâ, Allah’ın tekvîn sıfatı ile ilgili bir kavramdır.
İrâde: Eş’arîler, Allah’ın irâdesinin her şeyi kuşattığını dikkate alarak, bu irâdeye küllî (genel) irâde adını vermişler ve böyle bir nitelendirme ile onu, kulun iradesinden ayırt etmek istemişlerdir. Mâtürîdîler ise, Allah’ın irâdesine ilâhî ve ezelî irâde demişler, küllî ve cüz’î irâde terimlerini kulun irâdesinin iki yönünü belirtmekte kullanmışlardır.
Küllî irâde, Allah tarafından kula verilmiş olan, yapma veya yapmamayı tercihte aracı kabul edilen seçme yeteneğidir. Cüz’î irâde ise küllî irâdenin, iki taraftan birine aktif biçimde yönelmesinden ibârettir. Mâtürîdîler bu sebeple cüz’î irâdeye, azm-i musammem (kesinleşmiş karar), ihtiyâr (seçim) ve kasıt (yönelme) adını da verirler.
İnsanın Fiillerinin Yaratılması: İnsanın fiilleri, zorunlu (ıztırârî) fiiller ve ihtiyârî (irâdeli) fiiller olmak üzere ikiye ayrılır. Nefes alışımız, kalp atışımız, midemizin sindirimi gibi zorunlu ve refleks hareketlerimizin oluşturduğu fiillere ıztırârî fiiller adı verilir. Bunların oluşumunda insan irâdesinin herhangi bir rolü yoktur. Dolayısıyla da insan bu fiillerden sorumlu değildir.
Yazı yazmak, oturup kalkmak, namaz kılmak veya kılmamak, hayır veya şer, iyi veya kötü bir şey işlemek gibi hür irâdemizle seçerek yaptığımız fiiller ise irâdeli fiillerimizdir. İrâdeli fiillerimizin oluşumunda herhangi bir baskı ve zorlama altında değilizdir. Her ne şekilde olursa olsun bizi ve yaptıklarımızı yaratan Allah Teâlâ olduğu için, bizim her iki çeşit fiilimizi yaratan da Allah Teâlâ’dır.
Ecel: Ehl-i sünnet bilginlerine göre, öldürülen şahıs da (maktûl) bütün insanlar gibi eceliyle ölmüştür.

DİYANET MBSTS -YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK FIKHI MEZHPLER

a) Kavram ve Tarihçe:Fıkıh kelimesi sözlükte “bir şeyi bilmek, iyi ve tam anlamak, içyüzünü ve inceliklerini kavramak” anlamına gelir. Terim olarak fıkıh hicrî ilk asırlarda zihnî çaba ile elde edilen dinî bilgilerin tamamını ifade etmişken, iman ve itikad konularının ayrı bir ilim dalı olarak teşekkül etmesine paralel olarak, ileri dönemlerde İslâm’ın fert ve toplum hayatının değişik yönleriyle ilgili şer`î-amelî hükümlerini bilmenin ve bu konuyu inceleyen ilim dalının özel adı olmuştur. Fıkıh ilminde uzman olan kimselere de fakih (çoğulu fukahâ) denir. Öte yandan fıkıh, ilk dönem literatüründe, şer`î delillerden hüküm elde etme faaliyeti olan ictihad anlamında kullanılmış, fakih ve müctehid eş anlamlı kabul edilmişken, ileri dönemlerde ictihad yetkinliğine ulaşamamış fakat fıkhî hükümleri delilleriyle birlikte bilen veya fıkıh ilmi ile meşgul olan kimselere de fakih denmeye başlanmıştır.

Bir bakıma müslümanın davranış bilgisi demek olan fıkhın iki ana kaynağı, Kur’an ve Sünnet’tir. Kur’an’ın nüzûlü ve Hz. Peygamber’in bu dini insanlığa tebliği milâdî 610-632 yılları arasına rastlayan yirmi üç yıla yakın bir zaman dilimine yayılmıştı. İslâmî öğretilerin doğru anlaşılabilmesi ve sağlıklı biçimde uygulanabilmesi için kuşkusuz İslâm tebliğinin bir bütün olarak düşünülmesi gerekir. Ancak, bu kapsamdaki hükümlerin tebliğinde izlenen metodun ve esas alınan öncelikler sıralamasının dikkate alınması da, bütünün iyi kavranması açısından önemlidir. Konuya bu açıdan bakıldığında İslâm tebliğinin farklı özellikler taşıyan biri Mekke dönemi diğeri Medine dönemi olmak üzere iki ana döneme yayıldığı görülür.

Gerçekten Hz. Peygamber, hicrete kadar geçen on iki yılı aşkın süre içinde (Mekke döneminde) şirk ve sapıklıkla mücadele etmiş, insanların İslâm’ın inanç ve ahlâk esaslarına gönülden bağlanmaları için çaba harcamıştır. Bu dönemde inen Kur’ân-ı Kerîm âyetleri, kalplere tevhid inancını, yardımlaşma ve fazilet duygusunu yerleştirmeyi hedef alıyor, evrendeki varlık ve olaylar üzerinde düşünmeye yönlendiriyor, yer yer somut anlatımlarla hemen bu hayatın peşi sıra bir âhiret hayatının bulunduğunu vurguluyor, geçmiş toplumların tarihinden ibret levhaları gösteriyor; böylece daha sonra tebliğ edilecek hükümler sisteminin ruhunu ve küllî esaslarını hazırlıyordu. Bu dönemde inen âyetlerde amelî hükümler pek nâdirdi.

Hz. Peygamber Medine’ye geldikten sonra, örgütlediği toplumun barış içinde yaşayabilmesini sağlayacak bir ahidnâme (antlaşma metni) düzenleme işine öncelik verdi. Resûlullah’ın bu girişimi, onun bu dönemde, ashabına ve tüm insanlığa hayatın dinî, siyasî ve medenî bütün yönlerine ait uygulamalı bir model ortaya koymayı planladığını gösteriyordu. Sıra, Mekke döneminde oluşturulan sağlam inanç ve ahlâk temellerinin üzerine, dünyevî hayatı âhiret hayatı ile dengeli biçimde düzenleyecek bir sistemin sütunlarını oturtmaya gelmişti. İşte böyle bir süreç içinde ortaya konan fıkhî esaslar ve hükümler, daha sonra müstakil bir ilmin ve zengin bir hukuk hazinesinin ana malzemesini oluşturmuştur.

Hz. Peygamber hayatta iken vahiy devam ettiğinden, karşılaşılan meseleler doğrudan doğruya Resûlullah’a arzedilir, konu hakkında ya âyet iner veya Hz. Peygamber onu doğrudan kendisi çözümlerdi. Bu ikinci yol, Hz. Peygamber’in kendi ictihadına göre hükmetmesiydi. Esasen Resûlullah’ın ictihadı vahyin kontrolünde olduğundan, onun ulaştığı sonuçların isabetsiz olması halinde, o şekli ile kalması düşünülemez ve -son tahlilde- bu hükümler de sünnet kapsamında sayılır. Resûlullah’ın bu yola başvurmasının asıl önemli yönü ise, sahâbeyi ictihada alıştırması ve özendirmiş olmasıydı. Nitekim Hz. Peygamber’in Muâz b. Cebel’i Yemen’e kadı olarak gönderirken ona, önüne getirilen uyuşmazlıkla ilgili Allah’ın kitabında ve Peygamber’in sünnetinde bir hüküm bulunmadığında ne yapacağını sorması üzerine Muâz’ın “Kendim ictihad ederim” cevabını vermesi Hz. Peygamber’i ziyadesiyle memnun etmişti (Tirmizî, “Ahkâm”, 3).

Hz. Peygamber’in vefatından sonra sahâbenin hem Kur’an ve Sünnet’in çizdiği istikametten ayrılmama hem de karşılaştıkları yeni meseleleri bu çerçevede çözüme kavuşturma zaruretiyle karşı karşıya kaldığı, bu sebeple de dinî çözüm üretme (fetva) ve ictihad faaliyetini yoğun olarak sürdürdüğü, bilhassa Hz. Ömer’in devlet başkanı sıfatıyla birçok farklı görüş ve uygulamayı gündeme getirdiği bilinmektedir. Sahâbe dönemini takip eden tâbiîn ve tebeu’t-tâbiîn döneminde sosyal şartlardaki ve siyasal yapıdaki değişim, normatif ilimlerin oluşum seyrine uygun olarak, fıkhın da gitgide nazarî bir renk kazanmasına zemin hazırladı. Sahâbîlerin, o günkü İslâm coğrafyasının değişik yerleşim merkezlerine dağılarak başlattığı tebliğ, eğitim ve öğretim faaliyeti daha sonraki nesillerde meyvesini vermeye başladı, üstat ve muhit farklığının yanı sıra önceki nesilden intikal eden sünnet malzemesi ve re’y ictihadı karşısında tavır farklılığı da hadis ekolü (ehl-i hadîs) ve re’y ekolü (ehl-i re’y) adıyla iki ana temayülün ve gruplaşmanın sebebini teşkil etti.

Emevîler’in sonu ile Abbâsîler devrinin başlarında Hicaz (veya Medine) merkezli olarak oluşan fıkıh ekolü ehl-i hadîs (veya ehl-i eser), Irak merkezli olarak oluşan fıkıh ekolü de ehl-i re’y adıyla anılmaya başlanmıştı. Her iki ekol de kitap, sünnet ve sahâbe icmâını hüküm kaynağı olarak kullanmakla birlikte, Hicazlılar Medine halkının örfüne Hz. Peygamber’in yaşayan sünneti diyerek ayrı bir değer verdiler ve muhitleri gereği ellerinde bulunan zengin hadis malzemesiyle yetinmeye çalıştılar. Hayat tarzının ve karşılaşılan meselelerin oldukça sade olması sebebiyle bölgede re’y faaliyetine ciddi bir ihtiyacın bulunmadığı, ayrıca bu fakihlerin de hadisten cevabını bulamadıkları yeni fıkhî meselelerde ictihad etme konusunda hayli çekingen davrandıkları bilinmektedir. Iraklı fakihler ise, bölgede hâkim olan fikrî ve siyasî kargaşanın, sosyal şartların Hicaz’a nisbetle hayli farklı oluşunun tabii sonucu olarak, karşılaştıkları yeni meselelerin dinî hükmünü ictihad ederek belirleme ve inisiyatifi kaçırmama, rivayet edilen hadisleri de titizlikle inceleyerek daha ihtiyatlı karşılama yolunu seçtiler. Bu iki ekol bir bakıma, Kur’an ve Sünnet metinlerini anlamada ve yorumlamada lafızla yani söylenenle yetinme ile lafzın yanı sıra maksadı yani söylenmek isteneni de göz önünde bulundurma ve rivayetlerin içerik tenkidine de yer verme şeklinde özetlenebilecek ve her dönemde İslâm bilginleri arasında varlığını koruyacak olan iki farklı temayülü bünyesinde barındırmakta veya kısmen temsil etmekteydi.

Tâbiîn ve tebeu’t-tâbiîn dönemlerinde başta Hicaz ve Irak olmak üzere çeşitli bölgelerde ve merkezlerde devam eden re’y, fetva ve tedrîs faaliyetinin hicrî II. yüzyılın ortalarından itibaren daha sistemli ve doktriner hale geldiği, önce Kûfe’de Ebû Hanîfe ve öğrencilerinin ehl-i re’y fıkhını, sonra da Medine’de İmam Mâlik’in ve öğrencilerinin ehl-i hadîs fıkhını zenginleştirerek ekolleştirdiği, bu ilim halkalarında doktriner bir fıkıh eğitim ve tartışma ortamının kurulduğu ve bunu verimli tedvîn faaliyetinin izlediği görülür. Bunu tepkici veya sentezci diğer fıkhî ekolleşmeler takip etmiş ve neticede hürriyetçi ve hoşgörülü bir ictihad ortamında zengin doktriner tartışmaların yapılmasına ve ileride mezhep olarak şekillenecek yeni fıkhî oluşumların ortaya çıkmasına imkân hazırlanmıştır.

İctihadî görüşler ve fıkhî ekolleşmeler hakkında iyi niyetle yapılan hatalı ictihad için bile ecir olduğu ilkesinden hareketle, hak-bâtıl, sünnet-bid`at ayırımı ve nitelendirmesi doğru olmayıp en fazla isabetli-isabetsiz, yanlış-doğru gibi nitelendirmeler yapılabilir. Siyasî ve itikadî bir hareket olan Şîa’nın aynı zamanda kendine özgü fıkhî doktrin ve çözüm de ürettiğini, ancak Şîa’nın Ehl-i sünnet dışında tutulmasının sebebinin mezhebin fıkhî görüşleri değil siyasî tutumu ve itikadî görüşleri olduğunu burada tekrar hatırlatmak gerekir. Şîa kısmının ayrı bir blok oluşturması ve hicrî ilk asırlarda münferit görüş ve ekollerin çoğunun da zamanla unutulması veya taraftarlarının kalmaması sonucu, Sünnî dünyada Hanefî, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezhepleri kalmış, Şîa kesiminde de Ca`feriyye ve Zeydiyye mezhepleri kayda değer ölçüde yaygınlık kazanmış ve günümüze kadar belirli yoğunlukta yaşama imkânı bulmuştur.

b) Fıkıh Mezhepleri

İtikadî fırkalar gibi fıkıh mezheplerinin de büyük kısmı kurucusu sayılan müctehidlerin isimlerine nisbetle anılırlar. Burada “dört mezhep” adıyla şöhret bulmuş Sünnî fıkıh ekolleri olan Hanefî, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezhepleri ile diğer fıkıh ekolleri hakkında özet bilgi verilmekle yetinilecektir.

Hanefî mezhebi Sünnî fıkıh ekollerinin kronolojik sıra itibariyle ilki olup, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’ye nisbet edildiği için bu isimle anılmıştır. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin asıl adı Nu`mân b. Sâbit’tir. 80 (699) yılında Kûfe’de doğmuş, 150 (767) yılında Baðdat’ta vefat etmiştir. Aslen Türk veya Fârisî olduğu yönünde görüşler vardır. Nu`mân b. Sâbit, Hanefî mezhebi muhitinde “İmâm-ı Âzam” (büyük imam) lakabı ile anılır. Dindar ve varlıklı bir aileden gelen Nu`mân b. Sâbit önce Kûfe’de Kur’ân-ı Kerîm’i hıfzedip, sarf, nahiv, şiir ve edebiyat, cedel ve kelâm öğrendi. Kûfe, Basra ve Irak’ın ileri gelen üstatlarından hadis dinledi.

Yirmi yaşının biraz üzerindeyken Irak’ın en ünlü fakihi ve Irak fıkhının üstadı Hammâd b. Ebû Süleyman’ın (ö. 119/738) ilim halkasına katıldı ve uzun zaman bu ders halkasına devam etti. Bu arada Ca`fer es-Sâdık, Muhammed el-Bâkır da dahil olmak üzere pek çok âlimden istifade etti.

Ebû Hanîfe, Hammâd b. Ebû Süleyman’ın vefatı üzerine onun kürsüsüne geçti ve ders vermeye başladı. Takvâ sahibi, zeki, konulara hâkim ve bildiklerini tatlı dil, güleryüz ve özlü ifadelerle anlatan iyi bir üstat olduğu kısa zamanda duyuldu ve çok geçmeden ders halkası dönemin ileri gelen ilim erbabının katıldığı ve fıkhî meselelerin ve çözümlerinin derinlemesine tartışıldığı ileri düzey bir fıkıh akademisine dönüştü. Kırk yaşlarında başlamış olduğu bu öğretim hayatına otuz sene kadar devam etti. Onun ders halkalarında yetişen talebelerin sayısının 4000′i aştığı ve bunlardan kırk kadarının ictihad derecesine vardığı nakledilir.

Ebû Hanîfe’nin ticarî hayatın ve günlük meselelerin içinde bulunması, insanların problem, temayül ve ihtiyaçlarını yakından tanıması da, ictihadlarının kabul görmesini sağlamış ve uygulanma şansını artırmıştır. Ebû Hanîfe, hocaları tarafından kendisine intikal ettirilen önceki nesillere ait fıkhî görüşleri, rivayetleri ve ilmî mirası, içinde bulunduğu devrin şartlarını ve insanların ihtiyaçlarını dikkate alarak dinin genel ilke ve amaçları açısından yeniden değerlendirmeye ve sınırlı naslar ile sınırsız olaylar, naklin hükmü ile aklın yorumu, hadis ile re’y arasında mâkul bir denge kurmaya çalışmıştır. Bunun için de örf ve âdeti, Kur’an’ın genel ilkelerini, kamu yararını daima göz önünde bulundurmuş ve istihsan metodunu sıklıkla kullanmıştır. Verdiği hüküm ve fetvalarında şahsî teşebbüs ve sorumluluğun, kişi hak ve hürriyetlerinin korunmasını ilke edinmiştir. Onun bu metodu ve tavrı, daha sonra adına izâfe edilerek oluşacak olan Hanefî mezhebinin de genel esaslarını ve metodunu teşkil etmiştir.

İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin talebeleri onun tedrîsatını devam ettirdiler ve ondan öğrendikleri usule uyarak kaynaklardan hüküm istinbatını sürdürdüler. Talebelerinden bilhassa ictihad derecesine yükselenler, özellikle de Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed hocalarının görüş ve fetvalarını tasnif ve tedvîn işine giriştiler.

Hanefî mezhebi Irak’ta doğmuş ve Abbâsîler devrinde Ebû Yûsuf’un “kadılkudât” (baş kadı) olması ile devletin başlıca fıkıh mezhebi haline gelmiştir. Hanefî mezhebi bilhassa doğuya doğru yayılarak Horasan ve Mâverâünnehir’de büyük bir gelişme göstermiştir. Pek çok Hanefî fakihi de buralardan yetişmiştir. Abbâsî devri sona erince yayılma durmuşsa da Osmanlı Devleti’nin kurulması ve bu mezhebi ülke genelinde hukukî istikrarı ve yargı birliğini sağlamak maksadıyla âdeta devletin resmî mezhebi olarak benimsemesi üzerine etki alanı yeniden genişlemiştir. Bugün Türkistan, Afganistan, Türkiye ve Balkanlar’da Hanefî mezhebi çok yaygındır. Diğer mezhep mensuplarının pek az bulunduğu Hindistan’da ve Pakistan’da ise Hanefî mezhebinin tek mezhep olduğu söylenebilir.

Mâlikî mezhebi, fıkıh ekollerinin kronolojik sıra itibariyle ikincisi olup, büyük hadis ve fıkıh bilgini Mâlik b. Enes’e nisbet edildiği için bu isimle anılmıştır. İmam Mâlik b. Enes, 93 (712) yılında Medine’de dünyaya geldi. Orada yetişti. Medine o dönemde, Peygamber’in hadisleri ve sahâbe ve tâbiûn fetvaları bakımından bir merkez idi. Mâlik b. Enes böylesine zengin bir ilim atmosferinde eğitim öğretim gördü. İbn Hürmüz, İbn Ömer’in âzatlısı Nâfi`, İbn Şihâb ez-Zührî, Yahyâ b. Saîd gibi tanınmış tâbiûn bilginlerinden hadis ve fıkıh dersleri aldı. Olgunluk çağına gelince, Medine’de Mescid-i Nebevî’de ders ve fetva vermeye başladı. Döneminde Medine fıkhının imamı olarak tanındı, etrafında geniş bir ilim halkası oluştu, öğrenciler yetiştirdi ve 179 (795) yılında vefat etti.

Öğrencilerinin rivayetlerinden ve mezhebin usulünü yazan âlimlerin ifadelerinden İmam Mâlik’in hüküm istinbatında kitap, sünnet, icmâ, sahâbe kavli, örf ve âdet delilleri dışında kıyas, istihsan, mesâlih-i mürsele, sedd-i zerâi` gibi fer`î delillere de başvurduğu anlaşılmaktadır. İmam Mâlik’in fıkhının en belirgin özelliği, Medine halkının uygulamasına (ameli ehl-i Medîne) çok önem vermesidir. O haber-i vâhidi kabul için, bu haberin Medineliler’in ameline muhalif bulunmamasını şart koşmuştur. Ona göre, Medineliler’in ameli mütevâtir sünnet mesabesindedir. Zira İmam Mâlik zamanındaki Medine tatbikatı, Hz. Peygamber döneminden tevâtür sayısının çok üzerinde topluluklar aracılığıyla intikal ettirilmiş uygulamalardır. Hz. Peygamber yaklaşık on yıl onların içinde yaşamış, onların örf ve âdetlerini görmüş, İslâm’ın ruhuna aykırı olanlarını ilga etmiş, bir kısmını düzeltmiş, diğer bir kısmını da olduğu gibi bırakmıştır. Şu halde bu uygulamanın (amelin) mütevâtir sünnet mesabesinde sayılması gerekir.

Mâlikî mezhebi iki yolla yayılmıştır. Bunlardan biri İmam Mâlik’in yazdığı eserler, ikincisi de onun talebelerinin tedvîn ve eğitim faaliyetidir. Ülkenin çeşitli bölgelerinden özellikle de Mısır ve Kuzey Afrika tarafından gelen öğrenciler daha sonra bölgelerine dönerek İmam Mâlik’in görüş ve fetvalarını yaydılar. Sahnûn’un (ö. 240/854) öncülüğünde tedvîn edilen ve İmam Mâlik’in ve yakın öğrencilerinin görüşlerini toplayan el-Müdevvene isimli hacimli eser, Muvatta ile birlikte Mâliki mezhebinin temel iki kitabı sayılır.

Mâlikî mezhebi, önce Hicaz bölgesinde yayılmış, sonra İmam Mâlik’in Esed b. Furât, Abdullah b. Vehb, Abdurrahman b. Kasım gibi talebeleri vasıtasıyla Mısır, Kuzey Afrika ve Endülüs’e yayılmıştır. Hatta, bu mezhep bir zamanlar İspanya’da Endülüs Emevî Devleti’nin resmî mezhebi olmuştur. Günümüzde Mısır’da, Kuzey Afrika’da (Tunus, Cezayir, Fas), Sudan’da Mâlikî mezhebi çok yaygındır. Hicaz bölgesinde ise, Mâlikîler’in sayısı oldukça azdır.

Şâfiî mezhebinin kurucusu sayılan, Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî 150 (767) yılında Gazze şehrinde (Filistin) doğdu. İmam Mâlik’ten Medine fıkhını, İmam Muhammed’den Irak fıkhını öğrendi. Böylece Hicaz fıkhı ile Irak fıkhını birleştirdi. İmam Şâfiî Bağdat’ta muhtemelen iki yıl kadar kaldıktan sonra Mekke’ye döndü ve Mekke’de dokuz sene ders verdi. Bu devir Şâfiî’nin ilim hayatının en verimli devridir. Çünkü o, Mekke’ye ehl-i re’y fıkhı ile ehl-i hadîs fıkhını birleştirerek dönmüş, yaptığı seyahatlerde asrında yaşayan âlimlerin görüşlerine vâkıf olmuş, onları incelemiş, rivayet ettikleri hadislerin çoğunu toplamıştı.

İmam Şâfiî hicrî 195 senesinde tekrar Bağdat’a geldi. Bu ikinci gelişinde, artık o Irak ve Hicaz fıkıh ekollerini derinlemesine incelemiş, fıkıhta kendi usulünü ortaya koymuş olarak talebe yetiştirmeye başladı. Hicrî 198 yılında Mısır’a gitti ve 204 (820) yılında orada vefat etti. Vefat ettiği zaman elli dört yaşında idi. Mısır’da kaldığı dört sene içinde tecrübeleri ve yeni muhitin şartları ışığında eski bilgilerini yeniden etüt etmeye başladı, bazı görüşlerinden vazgeçti, yenilerini ortaya koydu. Böylece onun rücû ettiği eski görüşleri ile yeni görüşlerinden oluşan “mezheb-i kadîm”i ve “mezheb-i cedîd”i teşekkül etmiş oldu. O hicrî 204 yılında Mısır’da vefat ettiği zaman arkasında zengin bir fıkıh hazinesi ve kalabalık bir talebe topluluğu bıraktı. Mekke, Bağdat ve Mısır’da yetiştirdiği seçkin talebeleri onun eserlerini okuttular, görüşlerini ve diğer fakihlerle olan ihtilâflarını naklettiler. İşte bu öğrencilerin gittikçe genişleyen ders halkaları neticesinde Şâfiî mezhebi ortaya çıkmış oldu.

Şâfiî mezhebi önce Mısır’da sonra Suriye, Irak, Horasan ve Mâverâünnehir’de yayıldı. Çoğu zaman fetvada ve öğretimde Hanefîler’le yan yana yer aldı. Bugün Şâfiî mezhebi ülkemizin güneydoğu ve doğu illeri ile yukarıda sayılan bölgelerde yaygın durumdadır.

Hanbelî mezhebinin kurucusu sayılan, Ahmed b. Hanbel hicrî 164 yılında Bağdat’ta dünyaya geldi. Genç yaştan itibaren Bağdat’ta hadis toplamaya başladı. Hicrî 186 yılına kadar hadis âlimlerinden dinlediği bütün hadisleri kaleme aldı. Hadis araştırma ve tesbiti amacıyla İslâm ülkelerini diyar diyar dolaştı. Ahmed b. Hanbel hadis ilminde rivayete önem verdiği kadar, naslardan hüküm çıkarmaya da itina gösterdi. O İmam Şâfiî’nin fıkıhtaki bilgisine, hüküm çıkarma ve istinbat usul ve metoduna hayrandı. Ahmed b. Hanbel Mekke’de, Bağdat’ta İmam Şâfiî’den bu metotları öğrendi ve benimsedi. Böylece hadisleri sadece rivayetle yetinmeyip, onların fıkhî mâna ve maksatlarını da araştırdı. Olgunluk yaşına geldiği zaman ders okutmaya ve fetva vermeye başladı. Bu devirde fakihlerin çalışmaları meyvelerini vermiş, çok değerli fıkıh eserleri birer birer ortaya çıkmış, ilk üç mezhebin birinci el kaynakları tedvîn edilmişti. İmam Ahmed b. Hanbel kendisini böyle zengin bir fıkıh servetinin içinde buldu. Bunlardan en iyi bir şekilde istifade etmesini bildi.

Ahmed b. Hanbel ibadet ve muâmelât konularında iki ayrı usul benimsedi. İbadet konularında naslara ve Selef’in eserlerine sımsıkı sarıldı. Delilsiz hüküm vermekten sakındı. Muâmelâtta da yine Selef’in yolu olan, bir şeyin haram veya helâl olduğuna dair naslarda delil yoksa o mubahtır prensibine sarıldı. “Eşyada aslolan mubahlıktır” prensibini Hanefî, Şâfiî ve Mâlikîler de benimserler, ancak Hanbelîler muâmelâtta daha belirgin biçimde serbestlik taraftarıdırlar. Onlar mukavele serbestisini alabildiğine geniş tutmuşlardır. Dinin haram kıldığı şartlar müstesna, bu mezhep ticarette tarafların istedikleri şartları koşabileceğini hükme bağlar. Bu mezhepte nassa ve esere sıkı sıkıya bağlı olmanın neticesi bir yandan ictihadla hüküm elde etme güçleştirilirken, diğer yandan nassa dayanmadan bir şeye câiz değildir demeyi de zorlaştırmıştır. Eşyada aslolan mubahlıktır kaidesi temel alındığı için mubah ufku genişlemiş ve bu bakış açısı büyük ölçüde akidlere de yansımıştır.

Ahmed b. Hanbel’in çoğu müstakil veya mezhepte müctehid olan talebe ve müntesipleri, onun görüşleri etrafında Hanbelî fıkıh ekolünün oluşmasını sağlamışlar, önceleri Bağdat’ta doğan bu mezhep daha sonra diğer İslâm bölgelerine de yayılmaya başlamıştır. Hanbelî mezhebinin usul ve özellikleri, temelde Ahmed b. Hanbel’in metodolojisi ve fıkhî görüşlerine dayanır. Mezhebin ayırıcı vasfı olarak re’y ve kıyastan çok âyet, hadis ve sahâbe kavli gibi naklî delillere dayanması dikkat çeker. Mezhepte bir bakıma hadise dayalı fıkıh anlayışı hâkimdir. Sadece fiilen karşılaşılan problemlere çözüm üretilmiştir. Teknik anlamda tam bir fıkıh mezhebi değil, bir nevi hadis ekolü olarak da görüldüğü için, Hanbelîliği fıkıh mezhepleri arasında saymayanlar da vardır. Ahmed b. Hanbel’in, devrinde Şîa’ya ve diğer Ehl-i sünnet dışı fikrî ve itikadî akımlara karşı mücadele etmesi, onlara karşı hadisleri ve geleneksel din anlayışını (Selefîlik) savunmuş olması, onu devrinde Ehl-i sünnet’in temsilcisi konumuna getirmiş, Hanbelîliğin fıkıh mezhebi olmasında bu hususun büyük etkisi olmuştur. Ancak Hanbelîliğin fikrî ve fıkhî gelişiminde yukarıda zikredilen tedvîn faaliyetlerinin yanı sıra İbn Teymiyye ve öğrencisi İbn Kayyim el-Cevziyye’nin eserlerinin de büyük payı vardır.

Son yüzyılda Arap dünyasında baş gösteren ve dinî olduğu kadar siyasî ve sosyo ekonomik bir mahiyet de arzeden Vehhâbîlik hareketi, özellikle akaid alanındaki görüşleri ve Selefî tavrı sebebiyle Hanbelî mezhebini kendilerine yakın bulduğu için Hanbelî mezhebi günümüzde başta Hicaz bölgesi olmak üzere Irak, Suriye, Filistin ve Mısır’da da bir hayli taraftar bulmuş durumdadır. Hanbelî mezhebi bugün Suudi Arabistan’da resmî mezhep konumundadır.

Re’y ve ictihad faaliyetinin yoğunlaşıp fıkhî düşüncenin daha doktriner ve sistematik hale geldiği ve hoşgörülü-hürriyetçi bir fikrî tartışma ortamının bulunduğu hicrî II ve III. yüzyılda, yukarıda haklarında özet bilgi verilen dört büyük Sünnî fıkıh mezhebinin imamının ve öğrencilerinin yanı sıra birçok büyük ve bağımsız müctehidin yetiştiği ve bunların da görüşleri etrafında kısmî bir gruplaşmanın olduğu bilinmektedir. Bunlar arasında Mekke’de Süfyân b. Uyeyne (ö. 198/813); Kûfe’de Süfyân es-Sevrî (ö. 161/ 778), İbn Ebû Leylâ (ö. 148/765), İbn Şübrüme (ö. 144/761); Bağdat’ta Ebû Sevr (ö. 240/854), Dâvûd ez-Zâhirî (ö. 270/883). İbn Cerîr et-Taberî (ö. 310/922); Mısır’da Leys b. Sa`d (ö. 175/791); Basra’da Hasan-ı Basrî (ö. 110/728); Şam’da Evzâî (ö. 157/774); Nîşâbur’da İshak b. Râhûye (ö. 238/ 853) sayılabilir. İctihad metotları ve delillerden hüküm çıkarma açısından kendilerine özgü görüşleri bulunması itibariyle müstakil birer müctehid olan bu ve benzeri fakihlerin pek çoğu sonradan müntesipleri kalmadığı için mezhep imamı olarak tanınmamış ve görüşleri mezhep olarak fiilî hayata aksetmemiştir. Bununla birlikte ilk dönem hadis ve fıkıh literatüründe görüşlerine yer verilen bu müctehidler, hem İslâm hukukunun doktrin boyutunu ve yorum-çözüm zenginliğini göstermesi hem de günümüzdeki kanunlaştırmalarda ihtiyaç duyulabilecek alternatif çözümleri hatırlatması yönüyle ayrı bir önem taşırlar.

Günümüzde müntesibi kalmamış olmasına rağmen re’y ve ictihad hareketine karşı sürdürdüğü sert eleştirileriyle, farklı bakış açılarıyla ve görüşleriyle fıkıh kültürüne ayrı bir zenginlik kazandıran Zâhiriyye ekolü ve bu ekolün iki büyük imamı Dâvûd ez-Zâhirî (ö. 270/883) ve İbn Hazm (ö. 456/ 1064) burada ayrıca anılmaya değer. Kıyasa ve re’y ictihadına şiddetle karşı çıkıp âyet ve hadislerin zâhirine tutunmanın tek yol olduğunu savunan bu ekol hicrî IV. asırdan itibaren bir süre etkili olmuş ise de daha sonra, kısmen yakın bir anlayışa sahip olan Şâfiî mezhebi içinde erimiştir. Fıkhın usul ve fürû alanında birçok eser veren ve kendinden önceki fakihlerin görüşlerine ve metotlarına nasların lafzını esas alma ve hadise bağlılık geleneği içinde kalarak ciddi bir eleştiri yönelten İbn Hazm, ekolün fıkıh yönü ön plana çıkan bir mezhep halinde tanınmasını da sağlamıştır.

Sünnî mezheplerin dışında kalan fıkhî mezhep ve ekollerin, müntesipleri itibariyle en önemli kısmını Şîa grubunda yer alan fıkhî ekoller teşkil eder. Şîa esasen başlangıçta siyasî, devamında da itikadî bir gruplaşma iken mezhepleşme sürecine bağlı olarak kendine özgü fıkıh doktrin ve uygulaması da geliştirdiğinden Şîa’nın üç büyük fırkası aynı zamanda birer fıkıh mezhebi olarak da görülebilir. İmâmiyye akaid ve fıkıhta Ca`fer es-Sâdık’ın görüşlerini esas aldığından Ca`feriyye olarak da anılır. Ca`ferî fıkhında Sünnî kesimdeki ehl-i hadîs ehl-i re’y ayırımına kısmen andırır tarzda iki temel eğilim görülür ve bunların temsilcileri Ahbârîler ve Usûlîler diye anılırlar. Birinciler hüküm çıkarmada hadisleri esas alır ve Kur’an’ın da ancak bu hadislerle anlaşılabileceğini söylerken ikinci grup kitap, sünnet, icmâ ve akıl şeklinde dört delilden söz eder. Ancak Şîa’nın sünnet ve icmâ anlayışı Sünnî mezheplerinkinden oldukça farklı olup Hz. Peygamber’in ve mâsum imamların (on iki imam) söz, fiil ve tasviplerini ölçü alır, sadece Ehl-i beyt’in rivayet ettiği hadisleri kabul ederler. Müt`a nikâhını câiz görme, abdestte çıplak ayakların üstüne meshi yeterli sayma, boşamada iki şahit zorunluluğu, beş vakit namazı cem` yoluyla üç vakitte kılma, zekâtı (humus) din adamları eliyle toplama gibi bazı farklı görüş ve uygulamaları vardır.

Şîa’nın diğer kolu olan Zeydiyye, fıkhî görüşleri itibariyle Hanefî mezhebine bir hayli yakındır. Mest üzerine meshi, gayri müslimin kestiğini yemeyi ve Ehl-i kitap’tan bir kadınla evlenmeyi câiz görmezler. Esasen birer siyasî-itikadî fırka hareketi olan Şîa’nın diğer kolları veya Hâricîlik fıkıh alanında bazı farklı görüşlere sahip ise de bu tür fıkhî farklılıklar diğer Sünnî fıkıh mezhepleri içinde de mevcut olduğundan fazla bir önem taşımazlar(Diyanet İlmihali,c.1)

DİYANET MBSTS – YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK MEZHEPLER(İtikadı Fırkakalar)

ÎTİKÂDÎ FIRKALAR
Akâid mezhepleri, Şîa, Mu’tezile, Havâric gibi belli topluluklara nisbet edildiği gibi kurucusuna izâfetle de anılmıştır: Mâtürîdî, Eş’arî gibi… Ana akâid mezheplerinin ayrıldığı kollar da fıkıh mezhepleri gibi daha çok bir şahsa nisbet edilmiştir. Akâid mezhepleri için daha çok “grup” anlamına gelen “fırka” (çoğulu fırak), “görüş” anlamına gelen “makâle” (çoğulu makalât) ve “anlayış tarzı” manasına gelen “nihle” (çoğulu nihal) kelimeleri kullanılır. Akâid mezhepleri, ehl-i sünnet (fırka-i nâciye) ve ehl-i bid’at olmak üzere ikiye ayrılarak incelenmiştir.
Ehl-i Sünnet: Hadîste geçen “kurtuluşa erenler” ifâdesinden hareketle “fırka-i nâciye” (kurtuluşa eren grup) adı da verilmiştir. Ehl-i sünnet, Allah’ın zâtı, sıfatları, âlemin yaratılışı, kader, peygamberlik, mûcize ve kerâmet, şefaat, haşir ve âhiret gibi İslâm akâidinin temel konularında fikir birliği içinde olmakla beraber, bu konuların detaylarında, îzâh ve yorumlanmasında farklı görüşlere de sahip olmuş, bu sebeple kendi arasında, Selefiyye, Mâtürîdiyye ve Eş’ariyye olmak üzere üçe ayrılmıştır. Selefiyye’ye “Ehl-i sünnet-i hâssa”, Mâtürîdiyye ve Eş’ariyye’ye “Ehl-i sünnet-i âmme” de denilir.
Ehl-i Bid’at: Ehl-i sünnet’e muhalefet eden mezhep ve gruplar anlamında kullanılır. Buna göre ehl-i bid’at terimi, ehl-i sünnet teriminin karşıtıdır. Galiyye, Bâtıniyye, Yezîdiyye gibi ehl-i bid’at sayılan mezheplerin bir kısmı, görüşleri itibariyle İslâm ve iman çerçevesinin dışında kalırlar. Bir kısmı da sünnete aykırı davranmış olurlar; fakat görüşleri kendilerini din dışında bırakmaz. Bunlar ehl-i kıbledirler ve İslâm ümmetine mensupturlar: Hâriciyye, Mu’tezile, Şîa gibi… Bid’atçi mezhepleri, Mu’tezile, Hâriciyye, Şîa, Mürcie, Müşebbihe ve Cebriyye olmak üzere genelde altı gruba ayırmak mümkündür.
Selefiyye: İman esaslarıyla ilgili konularda ilk dönem bilginlerini izleyerek âyet ve hadîslerdeki ifâdelerin zâhiri ile yetinip bunları aynen kabul eden, teşbîh ve tecsîme düşmeyen (Allah’ı yaratıklara benzetmeye ve cisim gibi düşünmeye yeltenmeyen), bunları başka bir anlama çekme (te’vîl) yoluna gitmeyen Ehl-i sünnet topluluğunu belirtmek için kullanılır. Allah’ın zâtî, fiilî ve haberî sıfatlarının hepsini te’vilsiz, nasılsa öyle kabul ettiği için Selefiyye’ye “Sıfâtiyye” de denilmiştir.
İmam Şâfiî, İmam Mâlik, Ahmed b. Hanbel bir kısım görüşleri itibariyle Ebû Hanîfe- Evzaî, Sevrî gibi müctehid imâmlar, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Dârimî, İbn Mende, İbn Kuteybe ve Beyhakî gibi hadîsçiler, Taberî, Hatîb el-Bağdâdî, Tahâvî, İbnü’l-Cevzî ve İbn Kudâme gibi bilginler Selef düşüncesinin önde gelen isimleri arasında sayılabilir.
İlk dönem (mütekaddimûn) Selefiyye anlayışının en belirgin özelliği akâid sahasında akla rol vermemek, âyet ve hadîsle yetinmek, mânası apaçık olmayan, bu sebeple de başka mânalara gelme ihtimali bulunan âyet ve hadîsleri yorumlamadan, bunları bilmeyi Allah’a havale etmektir. Sonraki dönemin en meşhur Selef âlimleri (müteahhirîn-i Selefiyye) arasında İbn Teymiyye, İbn Kayyim el-Cevziyye (ö. 1350), İbnü’l-Vezîr (ö. 40/1436), Şevkânî (ö. 1834) ve Mahmûd Şükrî el-Âlûsî (ö. 1924) sayılabilir. En yoğun oldukları ülkeler Suudi Arabistan, Kuveyt ve Körfez ülkeleridir.
Eş’ariyye: Akâid konusunda Ebü’l-Hasan Ali b. İsmâil el-Eş’arî’nin görüşlerini benimseyen Ehl-i sünnet mezhebine verilen isimdir. Mezhebin kurucusu olan İmam Eş’arî, (873) yılında Basra’da doğmuş, kırk yaşına kadar Mu’tezile mezhebine bağlı kalmış, sonra “üç kardeş meselesi” diye bilinen meselenin tartışmasında hocası Ebû Ali el-Cübbâî’ye (ö. 916) üstün gelmiş, hocasının görüşlerini doyurucu bulmadığı için Mu’tezile’den ayrılmış ve Eş’arîliği kurmuştur. İmam Eş’arî, Allah Teâlâ’nın ezelî sıfatları bulunduğunu kabul etmiş, inanç konularında akla da değer vererek, âyet ve hadîslerin yanında aklî deliller de kullanmıştır.
En meşhur Eş’arî kelâm bilginleri arasında, Bâkıllânî (ö. 1013), İbn Fûrek (ö. 1015), Cüveynî (ö. 1085), Gazzâlî (ö. 1111), Şehristânî (ö. 1153), Âmidî (ö. 1233), Fahreddin er-Râzî (ö. 1210), Kâdi Beyzâvî (ö. 1286), Teftazânî (ö. 1390) ve Cürcânî (ö. 1413) sayılabilir.
Eş’arîlik, daha çok Mu’tezile’ye bir karşı tez olarak doğmuştur. Bu sebeple Eş’arîlik, Selef inancına Mâtürîdîlik’ten daha uzak olarak gösterilebilir. Eş’arî bilginler zamanla te’vîle çok fazla yer vermişlerdir. Eş’arîlik daha çok Endülüs, Hicaz, Kuzey Afrika, Mısır, Irak, Suriye ve Endonezya’da yayılmıştır.
Mâtürîdiyye: Akâid konusunda Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd el-Mâtürîdî’nin görüşlerini benimseyenlerin oluşturduğu Ehl-i sünnet mezhebinin adıdır. Mâtürîdîlik, akaid sahasında âyet ve hadîsle birlikte, aklı da dinin anlaşılması için gerekli bir temel kabul etmiştir. Eş’ariyye ile Mu’tezile arasında yer almıştır. Hakîm es-Semerkandî (ö. 953), Ebû Seleme es-Semerkandî (ö. IV/X. asır), Ebü’l-Yüsr Muhammed el-Pezdevî (ö. 1100), Ebü’l-Maîn (Muîn) en-Nesefî (ö. 1115), Ömer en-Nesefî (ö. 1142), Ebü’l-Berekât Hâfızüddin en-Nesefî (ö. 1310), Burhâneddin en-Nesefî (ö. 1289), İbnü’l-Hümâm (ö. 1457), Kadı Celâleddinzâde Hızır Bey (ö. 1458) ve Beyâzîzâde Ahmed Efendi (ö. 1687) en meşhur Mâtürîdî kelâmcılarıdır.
Mâtürîdiyye; Ehl-i sünnet’in temel prensiplerinde Eş’arîler ile aynı görüşte olmakla beraber, şu görüşleriyle onlardan ayrılırlar:
1. Dinî tebliğ olmasa da kişi akılla Allah’ı bulabilir.
2. İyi ve kötü, güzel ve çirkin akılla bilinebilir. Allah Teâlâ bir şeyi güzel ve iyi olduğu için emretmiş, kötü ve çirkin olduğu için yasaklamıştır.
3. Kulda başlı başına bir cüz’î irâde vardır. Kul irâdesiyle seçimini yapar, Allah da kulun seçimine göre fiili yaratır.
4. Yüce Allah’ın diğer sıfatları gibi tekvîn sıfatı da ezelîdir.
5. Allah kulun gücünün yetmeyeceği şeyleri kula yüklemez.
6. Allah’ın fiillerinin muhakkak bir sebep ve hikmeti vardır. Fakat kul her zaman bu sebep ve hikmetleri bilemeyebilir.
7. Peygamberlerde aranan niteliklerden biri de erkek olmaktır. Bu sebeple kadın peygamber gönderilmemiştir.
8. Allah’ın nefsî kelâmı işitilemez. İşitilen nefsî kelâmın varlığını gösteren lafzî kelâm yani Kur’ân’ın harf ve sesleridir.
Mâtürîdiyye, Türkiye, Balkanlar, Orta Asya, Çin, Hindistan, Pakistan ve Eritre’de yayılmıştır. Genellikle Türkler fıkıhta Hanefî, inançta Mâtürîdî’dirler.
Mu’tezile: Ehl-i sünnet bilginlerinden Hasan-ı Basrî’nin (ö. 728) dersini terkeden Vâsıl b. Atâ (ö. 148) ile ona uyanların oluşturduğu mezhep bu isimle anılır. Mu’tezile ise kendini “ehlü’l-adl ve’t-tevhîd” diye adlandırır. Akılcı bir mezhep olan Mu’tezile, mantık kurallarıyla çelişir gördüğü âyet ve hadîsleri Ehl-i sünnet’ten farklı biçimde yorumlamış ve bu yorumlarında akla öncelik vermiştir. Bu mezhep, aynı zamanda iyi bir edebiyatçı ve tefsirci olan Ebü’l-Hüzeyl el-Allâf (ö. 850), Nazzâm (ö. 845), Câhiz (ö. 869), Bişr b. Mutemir (ö. 825), Cübbâî (ö. 916), Kâdi Abdülcebbâr (ö. 1025) ve Zemahşerî (ö. 1143) gibi büyük kelâmcılar yetiştirmiştir. Abbâsîler döneminde en parlak günlerini yaşamış olan Mu’tezile daha sonra etkinliğini hatta bir mezhep olma hüviyetini yitirmiştir.
Günümüzde Mu’tezile başlı başına bir mezhep olarak mevcut olmamakla birlikte görüşleri Şia’nın Ca’feriyye ve Zeydiyye kolları ile Haricîliğin İbâziyye kolunda yaşamaktadır.
Mu’tezile’nin görüşleri beş prensip hâlinde sistemleştirilmiştir. Bunlar da;
1. Allah’ın zât ve sıfatları yönüyle bir kabul edilmesi (tevhid),
2. Kulların ihtiyârî fiillerini hür irâdeleriyle yaptığı ve kul için en uygun olanı yaratmanın Allah’a gerekli olduğu (adl),
3. İyilik yapanın mükâfât, kötülük yapanın da cezâ görmesinin zorunluluğu (va’d ve vaîd),
4. Büyük günah işleyenin iman ile küfür arasında fısk mertebesinde olduğu (el-menzile beyne’l-menzileteyn),
5. İyiliği yaptırmaya ve kötülüğü önlemeye çalışmanın bütün müslümanlara farz olduğu (emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker) prensipleridir.
Cebriyye: İrâde hürriyeti konusunda Mu’tezile’ye taban tabana zıt görüşlere sahip olan Cebriyye mezhebi, her şeyin Allah’ın ilmi ve irâdesi dâhilinde cereyan ettiğini, insanın çizilmiş bir kaderinin olduğu, insanın irâde hürriyeti, seçme imkânı ve fiil gücü bulunmadığını, insan fiillerinin gerçek fâilinin Allah olduğunu, kulun Allah tarafından önceden takdir edilmiş bulunan işleri yapmaya mecbur olduğunu savunur. “Biz kapı gibiyiz, hareket ettiren olursa hareket ederiz”.
Hâricîlik: Hâricîlik ekolü (Havâric), Hz. Ali ile Muâviye arasında geçen Sıffîn Savaşı’ndan (657) sonra halife tayin işi hakeme bırakılınca ortaya çıkmıştır. Bu durumda bir grup, Hz. Ali’ye isyan edip büyük günah işleyenlerin dinden çıkacağı ve günah işleyen devlet başkanına itaat edilmeyeceğini savunur. Bu mezhebin İbâziyye kolu günümüze kadar yaşama imkânı bulmuştur. Günümüzde İbâzîler’e daha çok Kuzey Afrika, Madagaskar, Zengibar ve Umman sultanlığında rastlanır. Kur’ân’ın sadece zâhirine dayanmaları sebebiyle Ehl-i sünnet’e göre bazı farklı fıkhî görüşleri de vardır. Mutezile ve Hâricîlere göre iman, amelden bir cüzdür.
Şia: Ehl-i sünnet grubunun dışında yer alan, günümüze kadar varlığını koruyan ve hâl-i hazır İslâm dünyasında da önemli sayıda taraftarı bulunan en önemli itikadî, fıkhî ve siyasî mezheptir. Hz. Peygamber’in vefâtından sonra Hz. Ali’yi halifeliğe en lâyık kişi olarak gören ve onu ilk meşrû halife kabul eden, vefâtından sonra da hilâfete Ali evlâdının getirilmesi gerektiğine inanan toplulukların ortak adı olmuştur. Şia’nın günümüze ulaşan üç büyük fırkası Zeydiyye, İsmâiliyye ve İmâmiyye-İsnâ-aşeriyye’dir.
İmâmiyye: Çağımızda dünya müslümanlarının yaklaşık yüzde onunu teşkil eden Şia’nın büyük çoğunluğunu bünyesinde toplayan ana koldur. Sadece Ehl-i beyt’e mensup râvîlerin hadîs rivâyetini kabul eder, ilk üç halîfenin hilâfetini meşrû görmez ve devlet başkanlığına Hz. Ali ve soyunun nass ile tayin edildiğini yani imâmlığın (halîfeliğin) bunlara ait olduğunu, Hz. Peygamber’in bunu açıkça belirttiğini ve bunların vahiy alma hariç peygamberlere benzer vasıflara sahip olup günah işlemekten ve hata yapmaktan korunmuş (mâsûm) olduklarını iddia ederler. Küçük yaşta gâip olan on ikinci imâmın kurtarıcı (mehdî) olarak tekrar geri geleceğine inanma, açık ve gizli bir tehlikenin bulunduğu durumlarda inancı gizleme ve farklı görünme (takiyye), Hz. Ali’ye biât etmeyen sahâbîlere karşı tavır alma ve onları ta’n etme de yine mezhebin temel ön kabullerindendir. İmâmiyye hâlen İran’ın resmî mezhebi olup Irak’ta ve Azerbaycan’da yaşayan müslümanların yüzde altmışı da bu mezhebe mensuptur.
Zâhiriyye: Dâvûd ez-Zâhirî (ö. 883) ve İbn Hazm (ö. 1064) ekolün iki büyük imâmıdır. Re’y ictihâdına şiddetle karşı çıkıp âyet ve hadîslerin zâhirine tutunmanın tek yol olduğunu savunan bu ekol hicrî IV. asırdan itibaren bir süre etkili olmuştur.
Ca’feriyye: Mut’a nikâhını câiz görme, abdestte çıplak ayakların üstüne meshi yeterli sayma, boşamada iki şâhit zorunluluğu, beş vakit namazı cem’ yoluyla üç vakitte kılma, zekâtı (humus) din adamları eliyle toplama gibi bazı farklı görüş ve uygulamaları vardır.
Zeydiyye: Mest üzerine meshi, gayr-i müslimin kestiğini yemeyi ve Ehl-i kitap’tan bir kadınla evlenmeyi câiz görmezler.

DİYANET MBSTS -YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK DİNLER TARİHİ

Din: Akıl sahibi insanları kendi tercihleriyle bizzat hayırlı olan şeylere götüren ilâhî bir kanundur.
DİNLERİN TASNİFİ
1. Tek tanrılı (ilâhî) dinler.
2. Düalist (iki tanrılı) dinler (Mecûsîlik).
3. Çok tanrılı dinler (Eski Yunan, Roma ve Mısır dinleri gibi).
4. Tanrı konusunda açık ve net olmayanlar (Budizm, Şintoizm gibi).
Sosyolojik-tarihî açıdan yapılan din tasniflerinden birisi şu şekildedir:
a) Kurucusu olan dinler (Yahûdîlik, Hıristiyanlık, İslâm, Budizm gibi).
b) Geleneksel dinler (kimin tebliğ ettiği belli olmayan dinler, ilkel dinler, Eski Yunan, Eski Mısır dini gibi).
İslâmî kaynaklarda vahye dayanan dinler için genellikle “milel”, bâtıl dinler için “nihal” kelimeleri de kullanılır. Nihle (çoğulu nihal) kelimesi, din içinde oluşan fırka anlamında da kullanılır.
Bir diğer tasnif ise şöyledir:
1. İlkel dinler. Bundan maksat, bazılarının dinî gelişmenin ilk basamağı olarak düşündükleri animizm, natürizm, totemizm, fetişizm gibi aslında sadece bir kült olarak dikkate alınabilecek nazariyeler değil, ilkel kabîle dinleridir (Nuer, Dinka, Ga dinleri gibi).
2. Millî dinler. Genellikle bir kurucusundan söz edilmeyen, sadece bir millete ait olan geleneksel yapıdaki dinlerdir (Eski Yunan, Mısır, Roma dinleri gibi).
3. Dünya dinleri. Hıristiyanlık ve İslâm gibi.
Coğrafî-tarihî açıdan ise dinler; Ortadoğu veya Sâmi grubu (Yahûdîlik, Hıristiyanlık ve İslâm), Hint grubu (Hinduizm, Budizm, Jainizm), Çin-Japon grubu (Konfüçyüsçülük, Taoizm, Şintoizm), Afrika grubu şeklinde bir ayırıma tâbi tutulabilir.
Mecûsîlik: En eski dinlerden biriydi ve Zerdüşt’ün getirdiği dinin bozulmuş şekline verilen addır.
Brahmanizm: Çok tanrılı bir dindir. Hintliler Tanrı’nın kendisini tarihin her devresinde çeşitli şahsiyetlere bürünerek insanlara gösterdiğine inanırlar.
Zımmî: İslâm devletindeki gayr-i müslim vatandaş. Zımmîler, cizye verdiklerinde iki hak ortaya çıkar: Onlara dokunulmaz. Himâye edilirler. Dokunulmazlıkları ile emniyet ve güven içinde yaşarlar, himâye edilmeleri ile tehlike ve zarardan korunmuş olurlar.
Müsteşrik: Doğu memleketlerini, din, dil ve tarihleri başta olmak üzere her yönden araştırıp tesbîte çalışan batılı ilim adamı. Garplı bilgin, oryantalist, şarkiyatçı.
Yehova Şâhitleri: Amerika Birleşik Devletleri’nde Ch. Şarl Russel tarafından 1872′de kurulan, 1931 senesinden sonra kendilerini bu adla tanıtmaya çalışan mezhep ve misyoner teşkilâtına verilen ad.
Reenkarnasyon: “Eskiyen elbiselerimizi değiştirmemiz gibi eskiyen bedeni değiştiren” bir ruhun yani “ruh göçü” inancı.
Tenâsüh: Ölen insanların ruhunun bir hayvan ya da bir insan bedenine girmesi inancı, ruh göçü de denilir. Tenâsüh inancı, Hindistan’da Hinduizm’den doğmuş ve buradan Hint Adaları, Tibet, Çin, Kore, Japonya ve eski Yunan’a yayılmıştır. Bu inanç, Hinduizm (Brahmanizm) ile beraber, Budizm, Taoizm, Caynizm, Maniheizm gibi Asya’nın eski dinlerinde de görülür. Tenâsüh inancı Hinduizm’in esasıdır. Müslümanlar arasından çıkıp da İslâm dini ile alakası kesilmiş gulât-ı şî’a (müfrit şiîler) gibi bazı mezhebler de tenâsüh inancını almışlardır. Mu’tezile’den Ahmed b. Hâbıt, Ahmed b. Eyyûb, Ahmet b. Muhammed el-Kahtî, tenâsüh inancını eski Yunan’dan alıp kabul etmişlerdir.
Hulûl: (Vahdet-i Vücud) Bir şeyin mevcûdiyetinin diğerinin mevcûdiyeti ile aynı olması manasındadır. İlâhî Zât’ın veya sıfatların, yaratıklardan birine, bir kısmına yahut tamamına intikal edip, onlarla birleşmesi, Allah’ın insan veya başka bir maddi varlık görünümünde ortaya çıkması diye tanımlanmıştır.

YAHUDİLİK (MUSEVİLİK)
Musevi; Mûsâ’ya inanan, Mûsâ’nın izinden giden anlamındadır. Yahûdî kelimesinin kökü tarih öncesi Yehuda Krallığı’na uzanır. Musevilik dinine geçebilmek için özel bir tören uygulanması gerekir. Bugün tüm dünyada kendilerini Yahûdî kabul edenlerin sayısı yaklaşık 14 milyon’dur. 1948′de Filistin adı verilen bölgede İsrâil Devleti’nin kurulmasıyla dünyanın her yerinden Yahûdîler buraya göç edip yerleşmişlerdir.
Günümüzde en büyük Yahûdî nüfusunun yaşadığı ülke İsrâil’dir (yüzde 80). Sonra ABD (yüzde 3,4), bu iki ülkenin dışında Fransa, İngiltere, Arjantin, Ukrayna, Rusya ve Kanada başta olmak üzere içlerinde Türkiye’nin de bulunduğu dünyanın birçok ülkesine dağılmış olarak yaşamaktadırlar.
Yahûdîlik, kutsal kitaplarında Ahd’e geniş yer ayırmasından dolayı bir Ahit dini olarak da anılır. Musevi geleneğine göre tanrı Yahûdî halkıyla bir ahit (antlaşma) yapmış, emirlerini ve yasalarını Tevrat şeklinde Yahûdîlere vermiştir.
Ortodoks Musevilere ve dindar Musevilerin çoğuna göre İbrâhîm Peygamber ilk İbrani’dir. Nuh’tan sonra putperestliği reddeden ve tektanrıcılığı savunan ilk kişi olduğuna inanırlar. Tanrı, İbrâhîm’e oğulları olacağını müjdeler. İsmâîl ve İshâk isimli iki oğlu olur. İshâk, tanrının bildirdiği şekilde babasının misyonuna devam eder. Kenan Ülkesi İshâk Peygamber’e tanrı tarafından vaadedilmiştir. İshâk’ın oğlu Yâkûp Mısır’a göç eder ve zaman içerisinde halkı Mısırlıların kölesi olur. Yâkûp’un oniki oğlundan biri olan Levi’nin soyundan gelen Mûsâ, İsrâiloğulları’nı Mısır’dan kaçırarak Sina Dağı’na getirir. Burada tanrı tarafından kendisine verilmiş olan Tevrat’ı halkına verir ve onları Kenan Ülkesi’ne götürür. Mûsâ’nın kardeşi Harun ve onun soyundan gelen erkekler, tanrı tarafından “yüksek din adamları sınıfı” olarak atanırlar.
İsrâiloğulları Kenan Ülkesi’ne yerleşirler ve Şiloh tapınağını inşâ ederler. Bu tapınağın dikili kaldığı 300 yıl boyunca İsrâiloğulları tanrı tarafından çeşitli musîbetlerle ve işgallerle test edilirler. Sapkınlıkları doruğa ulaştığında tanrı, Kenan Ülkesi’nin güneydoğu sahillerinde yaşayan Filistinliler’in Şiloh Tapınağını ele geçirmelerine izin verir. İsrâiloğulları diğer milletler gibi süreklilik arzeden, sabit bir krallık kurmak isterler.
Bölgede zaman içinde güçlenen İbraniler Hâkimler döneminden sonra bir Yahûdî krallığı kurarlar ve başına Yahûdîlerin kralı olarak Şaul geçer. Şaul’un ölümünden sonra, Yahûdî Krallığı’nın başına Davud geçer. Davud’un ölmesiyle Yahûdî Krallığı’nın başına Davud’un oğlu Süleyman geçer. Süleyman döneminde Yahûdî Krallığı altın çağlarını yaşar. Kudüs şehri Yahûdîlerin en önemli şehri hâline gelir. Süleyman Kudüs’e Beth Hamikdaş denilen büyük bir mabed inşa ettirir. Beth Hamikdaş’ın bugün sadece Batı Duvarı sağlam kalmıştır. Bu duvara Ağlama Duvarı denmektedir.
Yahûdîler, Yehova’nın (Tanrı) Sina’da bu kavmi kendine seçtiğini, Tevrat’ı Mûsâ’nın şahsında onlara gönderdiğine inanırlar. Hristiyanlık’taki Mûsâ bahsi Yahûdîlikteki ile aynı, İslâmiyet’teki Mûsâ bahsi de Yahûdîlik ile oldukça paraleldir.
Yahûdîlik’teki Önemli Semboller: Kudüs’teki Mabed, Yahûdîliğin odak noktasını teşkil etmektedir. Yahûdîliğin sembolleri arasında en önemli yeri Yedi Kollu Şamdan (Menora) ile Altı Köşeli Yıldız (Davud’un Yıldızı) tutar.
Kutsal Günleri: En önemli bayram Yılbaşı Bayramı’dır (Roşaşana), ardından on gün sonra 26 saat sürecek olan oruç günü gelir ki buna Keffâret Günü anlamına gelen (Yom Kipur) adı verilir. Kipur’dan sonra Yahûdîlerin Mısır’dan çıktıktan sonra kırk yıl çölde dolaşmaları anısına 7 gün süren Çardak Bayramı (Sukot) ve bir yıl içinde Tevrat’ın tüm bölümlerin okunmasının tamamlandığı ve yeniden başlandığı (Simhat Torah) Aralık ayında Hanuka, Mart-Nisan arası Babil’de zamanın Musevi düşmanı (Antisemit) Haman tarafından Yahûdîlerin kıyıma uğratılması olayının son anda Ester tarafından engellenmesinin anısına 2 gün, Mısır’dan Mûsâ’nın önderliğinde ayrılıp kölelikten kurtulmasının kutlandığı Pesah. Bundan 49 gün sonra gelen 10 Emirin alınmasının kutlandığı Şavuot ve Yaz aylarına denk gelen Tapınağın yıkılması ve çeşitli talihsiz olayların anıldığı ve bir matem günü olan Tişa Beav önemli günlerdendir.
Haram Davranış Ve Yiyecekler: Domuz eti ve pulsuz balıkların eti, çift tırnaklı ve geviş getirmeyen hayvanlar ve Tevrat’ta adı geçen 20 kuş’u ve bunlardan çıkan ürünleri yemek yasaktır. Yılın bir döneminde Mısır’dan çıkışın anısına 8 gün boyunca mayasız ekmek (Matsa) yenir.
Yahûdî Mezhepleri: Hristiyanlık öncesindeki mezhepler: Ferisiler, Sadukiler, Esseniler. İslâm’dan sonraki mezhepler: İshâkiyye, Yudganiyye, Karaim. Günümüz mezhepleri: Muhafazakâr Yahûdîler, Ortadoks Yahûdîler, Reformist Yahûdîler. Yeniden Yapılanmacılar.
Hac: Tevrat’ta yılda üç defa (Fısıh, Sukkot ve Fiavuot) hac ibâdeti emredilmektedir. Başlangıçta hacca gerekli önemi göstermemişler, Süleyman Mabedi’nin Babilliler tarafından yıkılmasından sonra milli birliğin sağlanması amacıyla daha çok önem verilmiş, Mabedin Romalılar tarafından yıkılmasından sonra sembolik bir hâl almıştır. Günümüzde Kudüs’teki Ağlama Duvarı hac ibâdet yeri olarak kabul edilmektedir. Ancak bu hac zorunlu değil isteğe bağlıdır.
Kutsal kitapları: Talmud (Mişna ve Gemara adlı eserlerin toplamı) ve Tanah (Tora). Hristiyanlar’ın Eski Antlaşma adını verdikleri Tanah; Tora (Tevrat), Nevim ve Ketuvim olmak üzere üç bölümden oluşur.
Kutsal Kitap dışında Musevi tasavvufuna ve gizemciliğine Kabala adı verilir. Yahûdîlerin, Müslümanlık ve Hristiyanlık’ta olduğu gibi belli başlı iman (13 madde) esaslarına kavuşmaları filozof Maymonides’le mümkün olabilmiştir.
Yahûdîler sinagoglarda Tevrat’tan bazı parçaları sesli bir şeklide okurken bazı bölümler ise sessiz okunur. Tevrat rulolarının kılıfından çıkarılarak hazan tarafından okunması, ibâdetin en önemli anıdır. Yahûdîlikte sinagog dışında evlerde de ibâdet edilebilir ancak cemaat ile ibâdet daha makbul sayılır.
Musevi evlerinin giriş kapılarının ve tuvalet-banyo hariç her kapısının sağ pervazında “Mezuza” denilen, rulo hâline getirilmiş Tevrat’tan cümlelerin yazılı olduğu kutucuklar çakılıdır. Eve giriş-çıkışta Yahûdîler bu kutucuğa dokunarak parmaklarını öperler. İbadet, doğu yönüne yönelerek yapılır. Başa Kipa, adı verilen takke takılır, erkekler her sabah sırtlarına beyaz renkte ve mavi çizgileri olan duâ şalı Talet giyerler. Kadınların ibâdete katılma mecburiyeti yoktur, ancak başları örtülü olarak ibâdete katılabilirler.
Yahûdî dininde ibâdet esasını ilâhiler oluşturur. İbadet sırasında okunan bazı kalıplaşmış duâ ve ilâhiler vardır. Duâ, dindar Yahûdînin yaşamında önemli bir yer işgal eder. Yahûdîlikte ibâdet günlük ve haftalık olmak üzere ikiye ayrılır. Günlük ibâdet sabah, öğle ve akşam yapılır. Haftalık ibâdet ise Cumartesi (Şabat, Yom HaŞabat) günü havra (sinagog)’da yapılır.
Yahûdîler sabah ayininde bir duâ şalı (Talet) kuşanırlar. Bayram ve Cumartesi günleri dışında sabah ayininde, sol pazu (solaklar sağ pazuya) ile alınlarına içinde Tora’dan bölümlerin bulunduğu küçük kutucukların takılı olduğu birer duâ kayışı Tefilin bağlanır. Duâlar ayakta, oturarak vücudu sallayarak ve bazen öne hafifçe eğilerek okunur. Toplu duâlar 13 yaşına girmiş en az 10 erkeğin Minyan iştirakiyle yapılır.
Cumartesi ibâdeti, cuma akşamı güneşin batmasıyla başlar, cumartesi akşamı güneşin batışından sonra sona erer. Bu ibâdet sinagogta yapılır. Bu maksatla cumartesi günü ateş yakmak, çalışmak, taşıt kullanmak vb. yasaktır.
Musevîlik’te Tanrının adını telaffuz etmek günah sayıldığından YHWH ismi yerine Elohim, Şaday, Adonay gibi isimler kullanılır hatta bunların da yerine Haşem yani “İsim” kullanılır. Yehova Musevîlerin millî ve hâkim bir tanrısıdır. İnsan da O’nun kulu durumundadır. İnançlarına göre Yehova sadece İsrâiloğulları’na şefaat eden, kıskanç bir Tanrı’dır. İsrâiloğulları yabancı bir ülkede de O’nun tarafından korunacaktır. O, İbrâhîm, İshâk ve Yâkûb’un Tanrısı’dır.
Yahûdîler göçebe iken “Habiri” diye anılırlardı. İsrâiloğulları en parlak devirlerini Kralları Süleyman zamanında yaşamışlardır. Süleyman İslâm’a göre peygamberdir.
HRİSTİYANLIK (İSEVİLİK)
Hristiyan kelimesi Yunanca “khristianos” kökünden gelir, Îsâ’ya bağlanan, onun yolundan giden anlamına gelir. Hz. Îsâ’nın çarmıha gerilmiş olduğunun simgesel resmi olan Haç sembol olarak kabul edilir. Dünyada en yaygın dindir. Hıristiyanların çoğu Avrupa, Amerika, Asya’da yaşamaktadırlar.
Kur’ân-ı Kerîm’in bize anlattığı Hz. Îsâ ve Hz. Meryem’le İncil’de anlatılanlar arasında çok önemli ince ayrım vardır. Hz. Îsâ’nın âkıbeti hakkında farklılıklar vardır. Kur’ân-ı Kerîm’e göre Hz. Îsâ kesinlikle öldürülmedi. Çarmıha gerilen havârîlerden biriydi, ihanet eden birisi Hz. Îsâ’nın sûretine büründürülmüş ve o çarmıha gerilmiştir. İncillere göre Hz. Îsâ öldürüldükten 3 gün sonra gökyüzüne yani Allah’ın (onlara göre Baba’nın) katına yükseltildi.
Hıristiyanlık, Filistin bölgesinde doğmuştur. Nasıralı Îsâ’yı merkez alan bir Yahûdî-Mesihi hareketidir. Îsâ, İsrâil’i gelecek Tanrı Krallığına hazırlamak istemiştir. Ancak bugünki Hristiyanlık, Îsâ’nın havârîlerinin arasına sonradan giren Pavlus’un yorumlarıyla değişik bir hüviyet kazanmıştır.
Pavlus’un, Hıristiyanlık için değişmez prensipler olarak ilân ettiği hususlar şunlardır:
a) Hristiyanlık bütün insanlığa hitâb eden bir dindir.
b) Allah’ın oğlu olan Mesih Îsâ, insanların günahlarına keffâret olmak üzere Haç’ta can vermiştir.
c) Îsâ ve Ruhu’l-Kuds, aynı derecede Tanrıdır.
d) Ölüler arasından dirilerek kalkmış olan Îsâ, semaya çıkarak Baba’sının sağ yanına oturmuştur.
Pavlus, Îsâ’nın ve Ruhu’l-Kuds’ün Tanrı oldukları inancını yerleştirmeğe çalışmıştır. Ayrıca yine o, Îsâ’nın vaz’ettiği sünnet olmayı ve domuz eti yememeği de kaldırmıştır.
İman esasları:
a) Tecessüd inancı (Tanrının Îsâ şeklinde zuhûr etmesi).
b) Hz. Îsâ’nın tanrılaştırılması.
c) Teslis inancı (baba-oğul-rûhu’l-kuds).
d) Tekfir inancı (Tanrının, bütün insanların günahlarına keffâret olmak üzere onların affı için insan kılığına girip ızdırap çekerek ölmesi).
e)Ahiret hayatı (İslâmi ahiret inancı ile paralelliği vardır).
Peygamber inancı vardır. Ancak Hıristiyanlar Hz. Îsâ’yı bir peygamber olarak değil, Tanrının oğlu ve dolayısıyla Tanrı olarak kabul ederler. İbadet yerleri, kilisedir. Din adamları, papaz, piskopos, râhip, râhibe vb. Kutsal günleri, pazardır. Günlük ibâdetler, pazar ayinleri ve diğer önemli günlerdeki ibâdetler önemlidir. Yılbaşı olarak da bilinen Kristmas (Hz. Îsâ’nın doğumu) ve Paskalya önemli iki bayramlarıdır. Hristiyanlık herkese açık bir dindir. Hristiyanlığın en önemli ayinleri vaftiz ve evharistiya ayinleridir. Vaftiz, Hıristiyanlığa girebilmek için kilisede din adamı tarafından çocuğu suya daldırarak ya da üzerine su serpilerek yapılan törendir. Dine giriş, çoğunlukla kişinin kilisede vaftiz edilmesiyle gerçekleşir. Bu işlem Hristiyanlarca kabul edilen aslî günahtan temizlenmek için yapılır. Evharistiya, Hz. Îsâ ile simgesel bütünleşmesine yarayan ekmek-şarap ayinidir. Öldükten sonra dirilmeye, cennet ve cehenneme inanılır. Ölüler toprağa gömülür.
Dînî Şeâir: a) Kilise, b) vaftiz, c) Tasdik vaftizi pekiştirme, (confermation) d) Comminion (Kutsal softa), e) terbe, f) Son yağlama, g) Ruhbanlık h) Nikâh.
İbadetler: Duâ: Kilisede cemaatle veya ferdî olarak îfâ edilir. Onlara göre duâ Mesih vasıtası ile Allah’a yaklaşma vesîlesidir. İbadet dînî duygu ve şuuru besler. Duâya Hz. Mesih’in ismiyle başlanır. İkinci şartı tam inanç ve îtimat ile yapılmasıdır. Oruç: Oruçta gaye tefekkür, tevbe ve mânen toparlanmadır. Kırk gün olarak tutulur. Oruç esnasında normal yiyeceğin üçte biri yenir. Balık dışında et yenilmez.
Kutsal Metinler: Kutsal metinler deyince aklımıza kitâb-ı mukaddes gelir. Kitâb-ı Mukaddes de iki kısma ayrılıyor: Eski ahit ve Yeni ahit olmak üzere. Eski ahit; Tevrat ve Zebur’dan müteşekkil muharref metinlerce tarihi vâkıâların anlatımıdır. Yeni Ahit de İncillerin toplamı ki Matta, Yuhanna, Markos, Luka. Bu dört incilden üçü kendi arasında paralellik arz etmekte olup Yuhanna incili bunlardan farklılık göstermektedir. Barnaba incili Hristiyanlar tarafından kabul edilmez. Çünkü onda Peygamberimiz Hz. Muhammed’e dair işaret vardır. İncillerin yazılıp toplanması ile Peygamberimizin Hadîs-i Şeriflerinin toplanıp yazılması arasında paralellikler vardır. Daha doğrusu İnciller havârîlerin Hz. Îsâ’dan duyduklarından akıllarında kalanları yazmışlardır. Onlardan incil oluşmuştur.
Hac İbadeti: Ancak, M.S. 70 yılında toplanan ilk konsülde dört mesele dışında Tevrat’ın bağlayıcılığının kalmadığına karar verilmiş, kurbân ve hac ibâdetlerine son verilmiştir. Pavlus, yaptığı yorumlarla hac ibâdetine bâtınî anlamlar yüklemiş, Kudüs bir hac merkezi olmaktan çıkarılmıştır. Sonraki dönemlerde Hz. Îsâ’nın yaşadığı yerleri görme arzusu hac ziyaretini canlandırsa da bu, hac ibâdeti görüntüsünden uzaktır. Günümüzde Hristiyan kiliselerinde hac ve hac yerleri ile ilgili farklı yaklaşımlar vardır. Kutsal mekâna (tapınak) gelen Hıristiyan, niyetlenmiş olduğu hac ibâdetini (bedenî duâ, sessiz tevbede bulunma, su kullanma, ayak egzersizlerini çoğaltarak) yerine getirebilir.
Roma Katolik Kilisesi, Hristiyan dünyasında daha çok siyasi nüfûz elde edebilmek amacıyla, Roma kentini hac merkezi ilan etmiş, Kudüs’e giden Hristiyan hacıları buraya çekmek için çeşitli teşviklerde bulunmuştur. Hristiyanlar arasında hac konusunda birlik sağlanamasa da Meryem Ana Kilisesi, kutsal hac merkezlerinden birisi olmuştur.
Mezhepleri: Hristiyanlık inancı 3 büyük mezhebe (Katolik, Ortodoks ve Protestanlık) ve her mezhep de bir çok kola ayrılmıştır. Bunlar arasında keskin farklılıklar vardır.
Katoliklik: (Roma Katolik Kilisesi) Hristiyan dünyasının en büyük ve en köklü mezhebidir. İnançlarına göre bu mezhebi, havârîlerin ilki olan Petrus kurmuştur. Katolik Mezhebi’nden ayrılarak ortaya çıkan bazı küçük mezhepler vardır: Keldânî Mezhebi, Ermeni Mezhebi, Süryânî Mezhebi, Marunî Mezhebi, Kıptî Mezhebi.
Ortodoks: Ortodoks dünyasının dört büyük patrikliği (İstanbul, İskenderiye, Antakya ve Kudüs) vardır. Diğer, bölgelerdeki millî kiliseler idârî yapı itibariyle bu dört patrikliğe bağlıdır. Kuruluş dönemlerinde bütün Doğu Ortodoks Kiliseleri, İstanbul Ortodoks Kilisesi’nin idare ve kontrolü altında iken, daha sonraları parçalanmalar olmuş, şu kiliseler doğmuştur: Süryânî Ortodoks Kilisesi, Rum Ortodoks Kilisesi, Ermeni Ortodoks Kilisesi, Rus Ortodoks Kilisesi.
Protestan Mezhebi: XVI. yüzyılda Martin Luther (1489-1546)’in Roma Katolik Kilisesi’ne karşı; günahları bağışlamak, günahların bağışlanmasını mâlî bir kaynak hâline getirmek, İncil yorumunu kendi tekeline almak, ayin dilinin mutlaka Latince olması vb. hususlara itirazları ile başlamıştır. Martin Luther itirazlarına kısa zamanda taraftar bulunca hareket hızla büyüyerek yayılmıştır. Protestan mezhebi son dört yüzyıl içinde başlıca iki dînî tür olarak kendini göstermiştir: Klasik Protestanlık ve Radikal Protestanlık.
Protestan mezhebi öncelikle kendi bünyesinde üç ana kola ayrılmıştır: Lutheryanizm, Kalvinizm, Anglikanizm. Bunların dışında çok daha radikal mezhepler ve gizli tarîkatler de vardır.
Konsiller: Akîde ibâdet ve kilise nizamını düzenlemek için emeklerin (Piskoposların ) teşkil ettiği şûrâya “konsil” denir. Hristiyanlık tarihinde ilk konsül 105 yılında Kudüs’te toplanıp, Yahûdî olmayanların sünnet olma meselesini görüştü ve onların sünnet olması gerekmediği hükmünü kararlaştırdı. Konsiller dünya çapında ve mahallî olmak üzere iki çeşittir.
İlk konsiller papa tarafından değil imparator tarafından teşkil edilmiştir. Onların tek tek incelenmesi imparatorların konsillerde oynadıkları rolün önemini göstermektedir.
1- İznik konsili (325): Aziz Arius’un karşısında olanların zaferini temin etti.
2- İstanbul l. konsili (381).
3- Efes konsili (431).
4- Kadıköy konsili (451).
5- İstanbul 2. konsili (553).
6- İstanbul 3. konsili (680-681).
7- İznik 2.konsili (787).
8- İstanbul 4. konsili (869-870).
9- Trente konsili (1545-1563): Bu konsil, Katolik din esaslarının hemen hemen hepsini gözden geçirmiş olmazsı itibarı ile oldukça önemlidir.
10- Vatikan l. konsili (1869-1870).
11- Vatikan 2. konsili (1962-1965): Hristiyanlığın zâhirî ihtişâmı yönüyle bu en büyük konsilin akdedilmesi, Papa Jean-13 tarafından 25 Ocak 1959’da ilan edildi, ilk hazırlıkları takrîben bir buçuk yıl sürdü.
Konsilin Gayesi: Katolik inancını geliştirip kuvvetlendirmek, dînî yaşayışlarında yeni bir moral vermek, dînî müesseselerini modern çağın ihtiyaç ve metotlarına uyarlamak, ayrılan Hristiyanları birliğe çağırmak. Konsiller başlangıçta dini müdâfaa vesîlesi idiler. Sonra makam ve nüfûz heveslisi bazı din adamlarını doyuran imparatorların maksatlarına âlet hâline geldiler. Böylece de muhtelif ülkelerdeki Hristiyanlar arasında ayrılık sebebi oldular.
Hristiyanlık’ta Reform Hareketleri: Reformun sebepleri; Papalığın mutlak hâkimiyeti, vergiler, bid’at, endülijans, Rönesans. Papalık, bin seneden fazla bir zaman boyunca batı Avrupalılar üzerinde tam bir hâkimiyet sürdürmüştür. 1202’de ölen Joachim de Floredan itibaren müthiş bir müsâmahasızlıkla mukâbele görmesine rağmen kiliseye karşı bazı itirazlar birbirini takip etmiş, memnun olmayanların sayısı artmış, halk sınıfları ekseriyâ zengin ve çalışmayan din adamları sınıfını zaten kullanmaya başlamıştı. Ayrıca 14. ve 15. asırda papalar, 1305-1379 tarihleri arasında Fransa’da çirkin “Avignon esâretine” maruz kalmıştır. 1378-1417 arasında da “büyük tefrika” skandalı ortaya çıkmıştı. Bu sırada Hz. Îsâ’nın vekili olduğunu söyleyen iki veya bazen üç papa bulunmuştu. Fitnenin dinmesi için bir asır geçti. Bu arada Rönesans, dînî yenilenmeyi gerçekleştirecek unsurları da getirdi.
Roma Katolik Kilisesi (Papalık): Ölen papanın yerine, oradaki kardinaller tarafından seçilir. Papalık, evrensel bir idâredir. Hiç bir siyasi güce bağlı değildir. Papa valilikleri, Yüksek Kurul, mahkemeler, taşra teşkilatı ve rahipler şeklinde teşkilatlanmıştır. Katolik kilisesi, teşkilat bakımından muâsır dünyanın en sağlam, en işlevli ve bölmeleri yerli yerinde bir piramit görünümü arz eden organizasyondur.
Modernizm, papalığa göre her türlü bid’atin sentezi olarak algılanır. Papalık batıdaki kaybını Asya ve Afrika’da yayılma gayreti ile telafi etmeye çalışır. Papalık, 18. asrın sonlarından itibaren görülen ve Hıristiyanlık prensiplerinden gittikçe uzaklaşan cemiyet anlayışına karşı başından beri tepki göstermiştir. Asrın Avrupası’ndaki ekonomik ve sosyal gelişmeler kiliseye bir takım problemler çıkarmıştır.

DİYANET MBSTS -YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK NAMAZ KONUSU -1

Namaz Çeşitleri: Hanefîler dışındaki çoğunluk, vâcip hüküm kategorisini kabul etmedik¬leri için namazı genel olarak farz ve nâfile şeklinde iki gruba ayırmışlardır. Hanefîler’e göre ise namazlar:
a) farz,
b) vâcip,
c) nâfile olmak üzere üç çeşittir.
Bununla birlikte Hanefîler arasında farklı gruplamalar da bulun¬maktadır. Bunlardan birine göre namazlar;
a) Allah’ın farz kıldığı (mektûbe) namazlar,
b) Hz. Peygamber’in sünnetiyle sâbit olan (mesnûn) namazlar,
c) Nâfile namazlar olmak üzere üç çeşittir.
Vâcip Namazlar: Vâcip namazlar, vâcip oluşu kulun fiiline bağlı olmayan (liaynihî vâcip) ve vâcip oluşu kulun fiiline bağlı olan vâcip (liğayrihî vâcip) olmak üzere iki kısımdır. Yatsı namazından sonra kılınan üç rek’atlık vitir namazı ile rama¬zan ve kurbân bayramı namazları birinci grupta yer alır. İkinci grupta ise nezir namazı, sehiv secdesi ve ifsât edilen nâfile nama¬zın kazâsı yer alır.
Sünnet Namazlar; Vakit namazları yanında düzenli olarak kılınan sünnetleri (revâtib) ifâde etmekte,
Nâfile Na¬mazlar ise düzenli olmayarak çeşitli vesilelerle Allah’a yakınlaşmak ve sevap kazanmak maksadıyla ayrıca kılınan namazları (reğaib) ifâde etmektedir.
Namazın Farzları ve Vâcipleri:
1-Bulûğ.
2-Akıl.
3-Müslüman olmak.
Bu şartlara namazın vücûb şartları, yani kişinin namaz kılmakla yükümlü olmasının şartları denir.
Namazın Farzları (Şurûtü’s-salât):
1) Hadesten tahâret,
2) Necâsetten tahâret,
3) Setr-i avret,
4) İstikbâl-i kıble,
5) Vakit,
6) Niyet.
Erkânü’s-Salât: (Rükunları)
1) İftitah tekbîri,
2) Kıyâm,
3) Kıraat,
4) Rükû,
5) Secde,
6) Ka’de-i ahîre.
Ta’dîl-i erkân: Ebû Yû¬suf’a ve Hanefîler’in dışındaki üç mezhebe göre rükün kabul edilmiştir. Kişi¬nin kendi isteği ve fiili ile namazdan çıkması da (hurûc bi sun’ih) Ebû Hanîfe’ye göre bir rükündür. Farzlar arasında sıraya riâyet etmek (tertîp), Şâfiî ve Hanbelî mezheplerine göre namazın rükünlerindendir.
Necâsetten tahâret: Namazın sıhhatine engel olacak ölçüde necâset taşıyan bir elbise ile bil¬meyerek namaz kılan kimsenin, bu durumu öğrendikten sonra namazını iâde etmesi gerekir.
Setr-i avret: Hanefîler diz kapaklarını da avret olarak kabul ederken, diğer üç mezhep, diz kapaklarını avret say¬mazlar. Namaz esnasında avret mahallinin, kişinin irâdesi dışında açılması du¬rumunda, açılan yer eğer örtülmesi gereken yerin dörtte biri oranına ulaşmış ve bir rükün edâ edilecek bir süre (sübhânellâhi’l-azîm diyecek kadar bir süre) açık kalmış ise kişinin namazı bozulur. Kendi iradesi ile açacak olursa na¬mazı hemen bozulur.
İstikbâl-i kıble: Kıblenin ne tarafta olduğunu bilmeyen kimsenin, yanında kıble yönünü bilen birisi varsa ona sorması gerekir. Böyle biri varken ona sormayıp ken¬disi ictihâd ederek, yani kıble yönünü bulmaya çalışarak bir yöne yönelmiş ve yöneldiği tarafın kıble yönü olmadığı ortaya çıkmış ise, namazı iâde et¬mesi gerekir.
Kâbe’nin bulunduğu noktadan 45 derece sağa ve sola sapmalar kıbleden (Kâbe yönünden) sapma sayılmaz. Sapma derecesi daha fazla olursa “kıbleye yönelme” şartı aksamış olur.
Kıblenin ne tarafta olduğunu bilmeyen kimse, soracak birini bulamadığı takdirde yıldız, güneş, rüzgâr gibi birtakım doğal alâmetlere dayanarak kıble yönünü bulmaya çabalar ve kanaat getirdiği tarafa yönelerek namazını kı¬lar. Namazı kıldıktan sonra kıblenin kendi yöneldiği tarafta olmadığı ortaya çıksa bile, kendisi bu yöne ictihâd ederek, yani birtakım alâmetlere dayana¬rak bu sonuca ulaştığı için, namazı yeniden kılması gerekmez. Fakat namaz esnasında kıble yönünü anlaması hâlinde, namazını bozmadan o tarafa yönelir ve namazını tamamlar.
Kıble yönünü bilmeyen kimse, birine sormadan veya kıblenin ne tarafta olduğunu araştırma zahmetine katlanmadan (ictihâd etmeden) rastgele bir tarafa yönelse, namaz esnasında yöneldiği tarafın kesin olarak kıble tarafı olduğunu anlasa namazı yeniden kılar. Çünkü namazın ilk kısmı şüpheli olduğu için, sağlam kanaate dayalı ikinci kısım, şüpheli birinci kısım üzerine binâ edilemez. Ancak bu durumu namazı bitirdikten sonra anlayacak olursa, iâde etmesi gerekmez. Ebû Yusuf’a göre her iki durumda da iâde etmesi gerekmez.
İki kişi kıble cihetini araştırsa ve her biri ayrı bir yönün kıble olduğuna kanaat getirse, bu durumda bunlar birbirlerine uyarak cemaatle namaz kılamazlar. Her biri kendi tesbit ettiği kıbleye dönerek ayrı ayrı namazlarını kılarlar.
Bir kimse namazda iken bir özür olmaksızın göğsünü kıble tarafından çevirecek olursa namazı bozulur. Yüzünü çevirecek olursa, derhal kıbleye dönmesi gerekir. Bir kimse abdestsiz olduğunu zannederek namazdan ayrıldıktan sonra abdestli olduğunu hatırlasa, isterse henüz mescidden çıkmamış olsun, namazı bozulmuş olur. Fakat bir kimse mescitte namaz kılarken abdestinin bozulduğu zannıyla kıbleden ayrılıp da daha mescidden çıkma¬dan abdestinin bozulmadığını anlasa, İmam-ı Âzam’a göre namazı bozulmuş olmaz. Ama bunu mescitten çıktıktan sonra anlayacak olsa namazı ittifakla bozulur. Çünkü mekânın değişmesi bir özre mebnî değilse, namazı iptal eder.
Hastalık veya düşman yahut yırtıcı hayvan korkusu gibi nedenlerle kıbleye dönme imkânı bulamayan kimse, kendisi için en rahat olan tarafa döner.
Binek üzerinde kıbleye yönelme: Gemide namaz kılan kimse mümkünse kıbleye doğru döner; gemi yön değiştirdikçe kendisinin de kıble tarafına dönmesi gerekir.
Vakit: Kazaya kalmış bir namaz, edâ niyetiyle kazâ edilebileceği gibi, henüz vakti çıkmamış bir namaz da kazâ niyetiyle edâ edilebilir.
Fecr-i sâdık: Sabaha karşı doğu ufkunda tan yeri boyunca genişleyerek yayılan bir aydınlıktır. “Enlemesine beyazlık” anlamında “beyâz-ı müsta’razî” denilir.
Fecr-i kâzib de denilen birinci fecir ise, sabaha karşı doğuda tan yerinde ufuktan göğe doğru dikey olarak yükselen, piramit şeklinde, akçıl ve donuk bir beyazlıktır. Buna uzayıp giden beyazlık anlamında “beyâz-ı müstetîl” de denilir.
İsfâr: Sabah namazının ortalık aydınlandıktan sonra kılınmasıdır.
Taglîs: İkinci fecir doğar doğmaz, ortalık henüz karanlıkça iken sabah namazını kılmak.
Fey-i zevâl: Güneşin tam tepe noktada iken cismin yere düşen gölge uzunluğu.
Şürûk zamanı: Güneşin doğmasından yükselmesine kadar olan zaman (40-45 dakika).
Vakt-i istivâ: Güneşin tam tepe noktasında olduğu zaman.
Gurûb: Güneşin batma zamanı.

NAMAZIN RÜKÜNLERİ
Tahrîme: İftitâh tekbîri. Namaza başlarken alınan tekbîr olup “Allâh-ü ekber” cümlesini söylemektir. İftitâh tekbîri, bütün mezhep imâmlarına göre farz olmakla birlikte Hanefî imâmlar bunu rükün değil şart olarak, diğer üç mezhep imâmı ise rükün olarak değerlendirmiştir.
Bilen ve söylemekte güçlük çekmeyen kişi iftitâh tekbîrinde Allâh-ü ekber demelidir. Allah’ı yüceltme, O’nun büyüklüğünü ikrâr anlamı taşıyan “Allâh-ü kebîr”, “Allâh-ü azîm” gibi başka sözlerle tekbîr alındığında, farz yerine gel¬miş olur. Fakat “estağfirullah” (Allah’tan bağışlanmak dilerim) veya “bismil¬lah” gibi duâ anlamı taşıyan ifâdelerle tekbîr alınacak olursa farz yerine gel¬miş olmaz. Yine bir kimse Arapça dışında bir dilde tekbîr getirecek olsa, Ebû Hanîfe’ye göre bu da yeterlidir.
Kıraat: Kıraat nâfile namazların, vitir namazının ve iki rek’atlı namazların bütün rek’atlarında, dört veya üç rek’atlı farz namazların ise herhangi iki rek’atında olması farzdır. Kıraatin ilk iki rek’atta olması ise vâciptir. İkinci rek’attan sonraki rek’at veya rek’atlarda Fâtihâ sûresini okumak Hanefî imâmlardan yapılan bir rivâyete göre vâcip, diğer bir rivâyete göre ise sünnettir.
Hanefîler’in farz namazların ilk iki rek’atı dışında Fâtihâ sûresinin okunmasını sünnet kabul etmeleri, farz namazları iki rek’at esâsı üzerine değerlendirmelerinin bir sonucudur. Seferde dört rekâtlı namazların kısaltılıp iki rek’at olarak kılınması gerektiğindeki ısrarlarının da bu noktayla ilgisi vardır.
Diğer üç mezhepte ise kıraatin asgarî miktarı her rek’atta Fâtihâ sûresi¬nin okunmasıdır. İlk iki rek’atta Fâtihâ’dan sonra Kur’ân’dan bir sûre veya birkaç âyet daha okumak (zamm-ı sûre) sünnettir. Bu mezheplerde kıraat, imâm ve yalnız başına kılan için olduğu gibi imâma uyan için de geçerlidir. Şu var ki imâma uyan kişi, sessiz namazda Fâtihâ’yı ve ardından eklenecek bir sûreyi, sesli namazda ise Şâfiîler’e göre sadece Fâtihâ’yı okur; Mâlikî ve Hanbelîler’e göre bir şey okumayıp sadece dinler. Ahmed b. Hanbel’e göre, tercihen hem dinlemeli, hem de imâm ara verdiğinde okumalıdır.
Besmele Şâfiî mezhebine göre Fâtihâ sûresinden bir âyet olduğu için, besmelenin okunması da kıraat vecîbesinin bir parçasıdır, yani namazın farzlarındandır.
Kur’ân Meâliyle Kıraat: Ebû Hanîfe’den başka bütün müctehitlere göre Arapça ezberleyip okuya¬bilen kimselerin namazda Kur’ân’ı asıl dilinden, Kur’ân’dan okumaları farzdır. Hanefî mezhebine göre Arapça’ya dili dönmeyen veya ezberleyemeyen kimseler öğreninceye kadar namazda Kur’ân’ı (anlamını, meâlini) kendi dil¬lerinde okuyabilirler.
Gizli ve Açık Okumanın Ölçüsü: Fakîhler ezberlenmiş olan Fâtihâ sûresinin ve diğer sûrelerin namazda dili kıpırdatmaksızın ve ses çıkarmaksızın zihinden tekrarlanmasını okuma (kı¬raat) saymamışlardır.

ZELLETÜ’L-KÂRÎ
1. Namazın rükünlerinden biri olan kıraati îfâ ederken Kur’ân’ın bir keli-mesinin dahî anlam bozulacak şekilde kasten değiştirilmesi hâlinde namaz bozulur. Kasıtsız olarak yanlışlık yapmak durumunda esas alınacak ölçü, değiştirilen lafzın Kur’ân lafızlarından olup olmadığına bakılmasıdır. Eğer Kur’ân lafızlarından olmayan bir lafız okunmuş olursa namaz bozulur. Okunan şey Kur’ân lafızlarından olduğu sürece zabt ve i’râbında ve mânâda bir bozukluk (halel) olsa bile namaz fâsid olmaz. Yine kelime sonlarındaki hareke yanlışları, anlamı değiştirse bile namaz bozulmaz.
2. Bir harf yerine başka bir harf okumak: Bu harfler sin ve sad harfi gibi mahreç yakınlığı bulunan harflerden ise namaz bozulmaz. Meselâ, “Allahü’s-samed” diyecek yerde “Allâhü’s-semed” demek “felâ takher” diyecek yerde “felâ tekher” demek, “fethun karîb” diyecek yerde “fethun garîb” demek namazı bozmaz. Fakat âlimlerin çoğunluğu “Allahü ehad” yerine “Allahü ehat” okumanın namazı bozacağı görüşünde oldukları için, İhlâs sûresini okurken “dâl” harfini, “te” gibi okumamaya dikkat etmek gerekir.
3. Mahreç yakınlığı olmamakla birlikte bazı harfler yaygın olarak karıştırıldığı için ayırt etme zorluğu bulunan bu çeşit harflerin birbiri yerine geçirilmesi durumunda birçok fakîhe göre namaz bozulmaz. Meselâ “dât” yerine “dâl”, “zâl” veya “zı” harfinin okunması böyledir.
4. Şeddeli harfi şeddesiz veya şeddesiz harfi şeddeli, uzun okunacak yerde kısa veya kısa okunacak yerde uzun, idgâm yapılacak yerde idgâmsız veya idgâm yapılmayacak yerde idgâm yaparak okumakla namaz bozul¬maz. Meselâ “iyyâke na’büdü” diyecek yerde “iyâke na’büdü” demekle namaz bozulmaz.
5. Kelimenin bir parçası kesilse, meselâ “el-hamdü…” diyecekken, unutmak veya nefesi yetmemek veya nefesi bir sebeple tıkanmaktan dolayı, “el.” deyip, durduktan sonra “el-hamdü.” denilse veya okunacak kelime hatıra gelmeyip başka bir kelimeye geçilse çoğunluğa göre namaz bozulmaz. Çünkü bu durumlarda zarûret ve kaçınılması mümkün olmayan bir durum (umûm-ı belvâ) vardır.
6. Eğer âyete bir harf ilâve edilse, mâna değişmiyorsa namaz bozulmaz. Buna mukabil, “Allâh-ü ekber” ifâdesinin başına bir “e” harfi eklenecek olsa, anlam bütünüyle değişeceği ve inanç noktasından riskli bir anlam çıkacağı için namaz bozulur. Çünkü “Allâh-ü ekber” sözünün anlamı, “Allah en bü¬yüktür” şeklinde olup başına “e” harfi eklendiği zaman “Allah en büyük mü¬dür?” şekline dönüşmektedir.
7. Anlam bozulmadığı takdirde kelimelerin yerinin değişmesiyle namaz bozulmaz. Meselâ “fîhâ zefîrun ve şehîkun” yerine “fîhâ şehîkun ve zefîrun” okun-masıyla namaz bozulmaz. Fakat anlam değişirse namaz bozulur.
8. Bir kimse namazda fâhiş hata ile okuduktan sonra, dönüp yeniden düzgün şekilde okursa namazı câiz olur.
9. Kıraat esnasında az veya çok miktarda âyet atlamakla namaz bozulmaz.
Şâfiî ve Hanbelîler’e göre Fâtihâ dışındaki okuyuşlarda kasıtlı olmamak şartıyla meydana gelen hata sebebiyle namaz bozulmaz. Bu bakımdan, özellikle Fâtihâ’yı hatasız öğrenmeye, doğru ezberleyip doğru okumaya çalışmak iyi olur.
Tuma’nîne: Rükû duruşunda bir müddet beklemek.
Kavme: Rükûdan doğrulup, secdeye varmadan önce uzuvları sâkin oluncaya değin bir süre kıyâm vaziyetinde beklemek.
Ta’dîl-i erkânın birer parçası olduğundan, Ebû Yûsuf’a ve Hanefî mezhebi dışındaki üç mezhebe göre tuma’nîne ve kavme farzdır. Ebû Hanîfe ve Muhammed’e göre ise vâciptir. Tuma’nîne ve kavme süresinin asgarî ölçüsü “sübhânellâhi’l-azîm” diyecek kadar durmaktır.
Secde: Hanefî mezhebinde farz olan, alnın ve ayakların hiç değilse bir ayağın yere dayanmasıdır. Burnun konması vâcip, ellerin ve dizlerin konması ise sünnettir.
Hanefîler’den Züfer ile, Şâfiî ve Hanbelî mezheplerinde, yedi uzvun (eller, ayaklar, dizler ve yüz) her birinin bir kısmının yere değdirilmesi farzdır. Şâfiîler’e göre avuç içlerinin ve ayak parmaklarının alt taraflarının yere gel¬mesi gerekir. Mâlikî mezhebinde farz olan, secdenin alnın bir kısmı üzerinde yapılmasıdır. Özür sebebiyle bunu yapamayan îmâ ile secde eder. Sadece burnun üzerine secde edilmesi yeterli değildir.
Secdede ve iki secde arasında bir miktar beklemek (tuma’nîne), rükûdaki tuma’nînenin hükmüyle aynıdır.
Tıvâl-i mufassal: Uzun sûreler olarak anılır. Hucurât sûresi ile Bürûc sûresi ara¬sındaki sûreler bu grupta yer alır.
Evst-i mufassal: Orta uzunluktaki sûrelere de denir. Bürûc sûresi ile Beyyine sûresi arasındaki sûreler bu grupta yer alır.
Kısâr-ı mufassal: Kısa sûreler diye anılır. Bunlar Beyyine sûre¬sinden Nâs sûresine kadar olan sûrelerdir.
Tahmîd: Semia’llahü limen hamideh” dedikten sonra, “Rabbenâ leke’l-hamd” demek.
Müfsidât-ı salât: Namazı bozan şeyler.
Amel-i kesîr: Çok veya aşırı bir davranışta bulunmak demektir.
Sabah namazını kılarken güneşin doğması; bayram namazını kılarken zevâl vaktinin olması; cuma namazını kılarken ikindi vaktinin girmesi du¬rumunda namaz bozulur. Fakat öğle namazını kılarken ikindi vaktinin gir¬mesiyle öğle namazı bozulmaz.
-Tertîp sahibi olan yani o zamana kadar namazı kazâya kalmamış bir kimsenin, daha önce kılamadığı bir namazı (fâite) namaz esnasında hatırlaması,
-Teyemmüm ile namaz kılmakta iken kullanılması mümkün suyu görmesi,
-Özür sahibi olan, mazereti bulunan kişinin özrünün ortadan kalkması,
-Mest üzerine meshetmiş olarak namaz kılarken, mesih süresinin dolması durumunda namaz bozulur.

EZÂN ve KÂMET
Ezân okumak için vaktin girmiş olması şarttır. Vakit girmeden okunan ezânın vakit girince yeniden okunması (iâde) gerekir. Diğer mezheplerde sabah ezânının vakit girmeden okunabileceği kabul edilmiştir. Çünkü onlara göre sabah namazını ilk vaktinde kılmak efdaldir.
Ezân okuyacak kimselerin erkek, akıllı, takvâ sahibi olmaları gerekir. Cahillerin, fâsıkların, çocukların ve kadınların ezân okumaları veya kâmet getirmeleri mekrûhtur. Ezân okuyan kimselerin abdestli olmaları gerekir; abdestsiz okunan ezân geçerli olmakla birlikte böyle yapmak mekrûhtur.
Ezân ve kâmet vakit namazlarında sünnettir. Ezân ve kâmet vaktin de¬ğil, namazın sünnetidir.
Ezân okunurken her cümle arasında biraz bekleme yapılır ve ikinci cümlelerde ses biraz daha yükseltilir. Buna teressül veya irtisâl denilir. Kâmet ise duraklama yapmaksızın serî okunur. Buna da “hadır” denilir.

İMÂMET
İmamlığa Ehil Olma Sıralaması: Câhil kişinin, gösterişçinin (mürâî) ve ilim sahibi bile olsa fâsık yani bü¬yük günah işleyen veya küçük günahta ısrar eden kişinin imâm olması mekrûh görülmüştür.
Daha üstün bir kimse bulunduğu takdirde gözü görmeyenin imâmeti de mekrûhtur.
İmama Uymanın Geçerlilik Şartları: Cemaatle namaz kılınırken imâma uymaya iktidâ, imâma uyan kimseye de muktedî denilir. Bir kimsenin imâma uymasının fıkhen geçerli (sahîh) olabilmesi için bazı şartlar aranır.
1. Muktedî namaza dururken hem namaz kılmaya hem de imâma uy¬maya niyet etmelidir.
2. Muktedî imâmdan geride durup, hizasına veya önüne geçmemelidir.
3. Kılınan namazın nevi itibariyle imâm muktedîden aşağı olmamalıdır. Nâfile kılan muktedî, farz kılmakta olan imâma uyabildiği halde, farz namaz kılan (müfteriz) muktedî, nâfile namaz kılan (müteneffil) imâma uyamaz. Hanefîler’e ve Mâlikîler’e göre böyledir. Fakat Şâfiîler’e ve Hanbelîler’e göre farz kılan kişi, nâfile kılana uyabilir. Bunların gerekçelerinden birisi Muâz’ın Hz. Peygamber’in arkasında yatsı namazını kıldıktan sonra, gidip kendi kavmine yatsı namazını kıldırdığına ilişkin rivâyettir. Şâfiîler’e göre bir vak¬tin farz namazını kılmış olan kimse, yeniden başkalarına aynı vakit için imâmlık yapabilir. Kendi kıldığı nâfile olur.
Dört rek’atlı bir farzın kazâsı için teşkil edilen cemaatte imâm yolcu, muktedî mukîm olursa, imâm muktedîden durumca daha aşağı olmuş olur. Şöyle ki; iktidâ, ya ilk iki ya son iki rek’atta olacaktır. Birinci şıkka göre ka’de hususunda, ikinci şıkka göre kıraat hususunda, farz kılan nâfile kılana iktidâ etmiş olur.
4. İmam ve muktedî, aynı farzı kılıyor olmalıdır. Meselâ biri öğle nama¬zının farzını kazâ ediyor, öteki ikindi namazının farzını edâ ediyor ise veya birisi bugünün öğle namazını, diğeri dünün öğle namazını kazâ ediyor ise birbirlerine uyamazlar.
5. İmam, lâhik veya mesbûk olmamalıdır. Yani bir kimse, imâma öğle namazının son rek’atında uymuş olsa ve imâm selâm verdikten sonra geri kalan üç rek’atı tamamlarken, bu durumdan habersiz birisi gelip kendi ba¬şına farz kıldığını zannederek ona uysa sahîh olmaz. İktidânın sahîh olması için imâmın imâmlık yapmaya niyet etmesi şart olmadığı için tek başına farz namaz kıldığı bilinen bir kişiye gidip iktidâ edilebilir. O kişi kendisine uyulduğunu ister farketsin ister farketmesin durum değişmez. Kendine iktidâ edildiğini farkederse sesini biraz yükseltmesi uygun olur. Farz kılmakta ol¬duğunu belli etmek için intikal tekbîrlerini yüksek sesle almasında yarar vardır.
6. İmam ile muktedî arasında kadın saffı bulunursa iktidâ sahîh olmaz.
7. İmam ile muktedî arasındaki mesâfenin mâkul uzaklıkta olması gere¬kir. Aksi takdirde meselâ aralarında bir ırmak veya yol bulunması gibi, aşırı uzaklıkta iktidâ sahîh olmaz.
Farz dışındaki namazlar binek üzerinde kılınabildiği gibi cemaatle de kılınabilir. Farz olmayan bir namaz cemaatle kılınacaksa, birinin binek üze¬rinde ötekinin yaya olması veya farklı bineklerde olması durumunda iktidâ sahîh olmaz.
8. İmamın intikal tekbîrlerini duymaya engel olacak bir perde, duvar bulunmamalıdır. Aradaki duvar, hoparlör ve aradaki aktarıcılar sayesinde imâmın intikallerinden haberdar olmayı engellemiyorsa bu takdirde iktidâ konusunda herhangi bir problem olmaz.
9. Bir kimse başka mezhepten birine uyabilir. Onun kendi mezhebindeki şartlara aykırı bir davranış içinde bulunup bulunmadığını araştırması gerekmez. Olağan durum budur. Fakat uyduğu kişide, kendi mezhebine göre abdesti bozan bir durumun ortaya çıktığını bilen kişinin o imâma uyması sahîh olmaz. Meselâ Şâfiî bir imâmın elinin kanadığını gören, daha sonra onun gidip abdest tazelemediğini de yakînen bilen kişinin o imâma uyması sahîh olmaz. Çünkü kan akması Şâfiî mezhebine göre abdesti bozmaz, fakat Hanefî mezhebine göre bozar. Bu durumu kesin olarak görüp bildikten sonra, ona uyması sahîh olmaz. Uyacak kişi bu durumu yakînen bilmiyorsa, tahmine göre davranmayıp uyabilir. İsterse uyulan kişi, Hanefî mezhebine göre abdesti bozan bir şey yapmış olsun.
Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre imâmın namazı -kendi mezhebine göre- sahîh olursa başka mezhepten olan ve ona uyarak namaz kılan cemaa¬tin de namazı -kendi mezheplerine uymasa bile- sahîh olur.
Abdestli kişinin teyemmümlüye; abdest uzuvlarını yıkamış olan kişinin, meselâ mest üzerine veya sargı üzerine meshetmiş olan kişiye; ayakta du¬ranın oturan kişiye iktidâsı da, bunun tersine bir iktidâ da sahÎhtir. Nâfile kılan farz kılana uyabilir, fakat aksi sahîh değildir. Îmâ ile namaz kılan kişiye, kendi durumunda olanlar uyabilirler.
Mukîm ile seferînin (yolcu) cemaatle namaz kılmaları câiz olup mukîmin imâm olması daha uygundur. Yolcunun imâm olması hâlinde, kendisinin seferî olduğunu söylemesi şart olmamakla birlikte, onların yanılmamaları için önceden duyurması iyi olur.
Tilâvet Secdesi: Tilâvet secdesi yapmak, Hanefîler’e göre vâcip, diğer üç mezhebe göre ise sünnettir. Bu secde yapılırken kadınlarla aynı hizâda durulmuş olması problem teşkil etmez. Fakat herkes istediği gibi, bulunduğu yerde tek tek de secde yapabilir.

Muhâzât: Bir kadın, erkek safları arasında namaz kılacak olsa kadının iki yanındaki birer erkeğin ve kadının tam arkasındaki bir erkeğin namazı bozu¬lur. Şâfiî ise kadının erkek hizâsında namaza durmasının erkeğin namazına zarar vermeyeceği görüşündedir.
Cemaatle Namaz Kılmanın Âdâbı: Öğle veya cuma namazının sünnetine başladıktan sonra cemaatin farza durması veya hatîbin minbere çıkması hâlinde iki rek’at tamamlanınca se¬lâm verilir. Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelîler cemaatle kılınan farzın kaçırılmasın¬dan endişe edildiği takdirde nâfile namazın hemen kesilebileceğini söyle¬mişlerdir. Hanefîler’e göre yalnızca bir rek’at kaçıracağını tahmin eden kimse namazı kesmeyip iki rek’at kılarak selâm verir; üçüncü rek’ata başlamış olan kimse de aynı şartla dört rek’atı tamamlar.
Dört rek’atlı bir farz namazı tek başına kılmakta olan kimse, cemaatle namaz için kâmet getirildiğinde henüz bir rek’atı tamamlamamışsa hemen namazını keserek cemaate katılmalıdır; birinci rek’atın secdesini yapmışsa, bu takdirde ikinci rek’atı tamamladıktan sonra selâm vermek sûretiyle na¬mazını keserek cemaate katılır.
Cemaatle Namaza İlişkin Bazı Meseleler: İmam; bayram tekbîrlerini, birinci oturuşu, tilâvet ve sehiv secdesini ve kunut duâsını okumayı terkederse ona uyanlar da terkeder.
Namazın aslında bulunmayan bir hususta muktedî imâma uymaz. Meselâ imâm, namazda fazladan bir secde daha yapsa veya son oturuşu yaptıktan sonra selâm verecek yerde sehven kalksa bu durumlarda muktedî ona mütâbaat etmez.
Eğer imâm son oturuşu unutarak fazla bir rek’ata kalkarsa, muktedî bir müddet bekler ve “sübhânallah” diyerek imâmı uyarmaya çalışır. İmam du¬rumu farkedip hemen oturursa ne âlâ; beraberce selâm verip sehiv secdesi yaparlar. Böyle bir durumda, muktedî imâmı beklemeyerek kendi kendine selâm veremez. Çünkü iktidâ durumunda iken kendi başına hareket etmiş olaca¬ğından kıldığı namazın farzlığını iptal etmiş olur. Eğer imâm son oturuştan sonra sehven yaptığı kıyâmı secde ile tamamlayacak olursa, bu durumda imâmın ve muktedînin namazı (son oturuş terk edildiği için) fâsid olur.
Muktedî son oturuşta, Tahiyyât’ı okuduktan sonra, imâmın selâmını beklemeden selâm verebilir. Fakat bu davranış, vâcip olan mütâbaatı terketmek anlamına geldiği için böyle yapması mekrûh olur.

İMAMA UYANIN HALLERİ
Namazı yalnız kılana münferid, imâma uyarak kılana muktedî denilir. İmama uyan kişi (muktedî) için üç ayrı durum söz konusu olabilir. İmama uyan kişi ya “müdrîk” ya “lâhik” ya da “mesbûk”tur.
Müdrîk: Namazı tamamen imâmla birlikte kılan kimseye denir.
Bir kimse tek başına bir farz namazı kılmaya başladıktan sonra, bulun¬duğu yerde o farz cemaatle kılınmaya başlansa, tek başına kılan eğer henüz secdeye varmamış ise namazı hemen keserek imâma uyar. Cemaate muha¬lefet görüntüsü vermemek için böyle davranması müstehâp sayılmıştır. Bu durumda selâm vermesine gerek yoktur. Edeben sağ tarafa selâm vermesi uygun olur diyen de vardır. Tek başına kıldığı namazda secdeye varmış ise bakılır: Eğer kıldığı namaz sabah ve akşam namazı ise yine bırakır ve imâma uyar. Fakat bunların ikinci rek’atı için secdeye varmış ise, artık bı¬rakmayıp namazı kendisi tamamlar ve selâm verdikten sonra cemaat devam ediyor bile olsa imâma uymaz. Çünkü imâma uyması hâlinde, imâmla bir¬likte kılacağı namaz nâfile hükmünde olacaktır. Hâlbuki sabah namazının farzından sonra nâfile kılınamadığı gibi, üç rek’atlı bir namaz da nâfile ola¬rak kılınamaz. Eğer başladığı ve ilk rek’atın secdesine vardığı namaz öğle, ikindi ve yatsı namazı gibi dört rek’atlı bir farz ise, bu takdirde kıldığı bir rek’ata bir rek’at daha ilâve eder, teşehhütte bulunur, selâm verip imâma uyar. Kendisinin kıldığı iki rek’at namaz nâfile olmuş olur.
Böyle bir namazın üçüncü rek’atında bulunup da henüz secdesine varmamış ise, hemen ayakta veya oturarak selâm verip namazdan çıkar, imâma uyar, tek başına kıldığı iki rek’at, nâfile olmuş olur. Fakat bu nama¬zın üçüncü rek’atının secdesini de yapmış bulunursa, artık bunu tamamlar, farzı yerine getirmiş olur. Ancak bu namazı öğle veya yatsı namazı olursa tek başına kıldığı bu farzdan sonra imâma yine uyabilir. İmamla kılacağı namaz nâfile olur. Fakat bu durumda ikindi namazı olursa imâma uyamaz. Çünkü ikindi namazından sonra nâfile namaz kılmak mekrûhtur.
Nâfile bir namaza başlamış olan kimse, yanında cemaatle namaza başlansa, bu nâfileyi iki rek’at olmak üzere kılar, bundan sonra selâm verip cemaate katılır. Üçüncü rek’ata kalkmış ise, onu da dördüncü rek’at ile ta¬mamlamadıkça namazını kesmez. Ancak nâfile namaza başlayan kimse, kılınmaya başlanan bir cenâze namazını kaçırmaktan korkarsa, nâfile na¬mazı hemen bırakır, cenâze namazı için imâma uyar, sonra nâfileyi kazâ eder. Çünkü cenâze namazının telâfi imkânı yoktur.
Lâhik: İmamla birlikte namaza başlamasına rağmen, namaz esnasında başına gelen bir durum sebebiyle namaza ara vermek zorunda kalan ve bu sebeple namazın bir kısmını imâmla birlikte kılamayan kimseye denir.
Seferî bir imâma uyan mukîm bir kimse de kendisinin tamamladığı kısımlarda, lâhik gibidir.
Mesbûk: İmama namazın başında değil, birinci rek’atın rükûundan sonra, ikinci, üçüncü veya dördüncü rek’atlarda uyan kimseye mesbûk denir.
Ebû Hanife’ye göre, tek başına namaz kılan kimse teşrîk tekbîrleri ile yükümlü olmadığı halde, mesbûk kurbân bayramında teşrîk tekbîrlerini imâm ile birlikte alır, daha sonra ayağa kalkıp kaçırdığı rek’atları tamamlar.
İmam selâm vermeden önce Tahiyyât’ı okuyup bitirmiş olan mesbûk, isterse kelime-i şehâdeti tekrar eder, başka bir görüşe göre ise susar. En doğrusu Tahiyyât’ı yavaş yavaş okumaktır.
İmam dördüncü rek’atta oturup yanlışlıkla beşinci rek’ata kalksa, mesbûkun namazı bu kıyâm ile fâsit olur. Fakat dördüncü rek’atta oturma¬dan beşinci rek’ata kalkmış ise, secdeye varmadıkça mesbûkun namazı bo¬zulmaz.

DİYANET MBSTS -YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK NAMAZ KONUSU -2

SEHİV SECDESİ
Hanefîler’e göre vâciptir. Mâlikî ve Şâfiîler’e göre sehiv secdesi namazın sünnetlerinden bir veya birkaçının terkedilmesi durumunda yapıldığı için, sehiv secdesi yapmak sünnettir. Hanbelîler’e göre ise sehiv secdesi duruma göre bâzen vâcip, bâzen sünnet, bâzen da mubâh olur.
Sehiv Secdesinin Yapılış Biçimi: Son oturuşta, sehiv secdesi öncesinde her iki tarafa selâm verileceği görüşü, Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf’a aittir. İmam Muhammed’e göre ise, sadece sağ yanına selâm verdikten sonra sehiv secdesini yapar. Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel’e göre sehiv secdesi selâmdan hemen önce yapılır.
Zâhir rivâyette Şâfiî ile Hanefî imâmlar arasındaki görüş ayrılığının fazî¬let ve evleviyyet bakımından olduğu söylenirken, nevâdir kitaplarında bu görüş ayrılığının câizlik (cevâz) noktasında olduğu söylenmektedir. Görüş ayrılığının fazîlet noktasında olması durumunda, Hanefî imâmlara göre se¬hiv secdesini selâmdan sonra Şâfiî’ye göre ise selâmdan önce yapmak daha uygun ve fazîletlidir (evlâ). Fakat görüş ayrılığının cevâz noktasında olması durumunda ise, Hanefî imâmlara göre sehiv secdesini selâmdan sonra yap¬mak gerekir, selâmdan önce yapılması câiz değildir. Sehiv secdesi selâmdan önce yapılacak olursa, selâmdan sonra secdelerin tekrarlanması gerekir. Şâfiî’ye göre ise sehiv secdesi selâmdan önce yapılmalıdır, selâmdan sonra yapılırsa, sehiv secdesi geçersiz sayılır.
İmam Mâlik’e göre ise, sehiv secdesi namazda ziyâde bir fiil işlemek yüzünden yapılacaksa selâmdan sonra, bir noksanlık yüzünden yapılacaksa selâmdan önce yapılır. Hem bir fazlalık hem de bir eksiklik yüzünden yapılacaksa, bu durumda sehiv secdesi selâmdan önce yapılır. Namazda noksanlık yapmak, namaz içindeki bir müekked sünneti veya en az iki gayr-i müekked sünneti terketmek durumunda olur. Namazda ziyâde yapmak ise, namazın cinsinden olsun veya olmasın namazı bozmayacak kadar az bir fiil ilâve etmek durumunda söz konusu olur. Meselâ namazın rükünlerinden rükû ve secde gibi bir fiilin fazladan yapılması namazda fazlalık yapmak olur.
Sehiv için yapılacak iki secde vâcip olduğu gibi, secdeden sonraki otu¬ruşta Tahiyyât okumak ve selâmla çıkmak da vâciptir. Sehiv secdesi yap¬ması gereken kişinin, salavât duâsını (Salli ve Bârik), namaz oturmasında mı yoksa sehiv secdesi oturmasında mı okuyacağı konusunda iki görüş bulun¬maktadır. Hanefî fakîhlerinden Kerhî’ye göre salavât duâsı, sehiv secdesi ka’desinde okunur. Tahâvî’ye göre ise, selâm bulunan her ka’dede, salâvat duâsının okunması gerekir. Kerhî’nin görüşü daha sahîh, Tahâvî’nin görüşü ise daha ihtiyatlı görülmüştür. Bir kısım âlimlere göre, imâm hakkında Kerhî’nin görüşü evlâdır; çünkü imâm tezce selâm verince halk imâmın sehiv secdesi yapacağını sezer ve dikkatli davranır. Münferid hakkında ise Tahâvî’nin görüşü evlâdır.
Sehiv secdesi imâm için ve tek başına namaz kılan kişi için söz konusu¬dur. İmamın sehvi yani yanılması, kendisi hakkında asâleten, kendisine uyan cemaat hakkında tebean sehiv secdesini gerektirir. İmama uymuş bu¬lunan kişi (muktedî), imâm sehiv secdesi yaptığında onunla birlikte yapar, kendisi sehiv secdesini gerektiren bir şey yapmışsa bundan dolayı sehiv secdesi yapmaz. İmam sehiv secdesini gerektiren bir şey yaptığı halde sehiv secdesi yapmazsa muktedî de yapmaz.
Sehiv Secdesini Gerektiren Durumlar: Bilindiği gibi namazın kıraat, rükû ve secde gibi farzları, Fâtihâ okumak ve ardından başka bir sûre eklemek (zamm-ı sûre), tertîbe riâyet etmek gibi vâcipleri ve ka’delerde salavât okumak gibi sünnetleri bulunmaktadır. Na¬mazın tam ve mükemmel olabilmesi için bunların hepsine riâyet etmek, namazın gereklerini tam ve yerli yerinde yapmaya çalışmak ve tam kalp huzuru içinde namaz kılmaya özen göstermek gerekir. Bununla birlikte çe¬şitli nedenlerle bu şartlara riâyetsizlik söz konusu olabilir. Bu bakımdan riâyetsizlik söz konusu olabilecek fiilleri ve riâyetsizlik durumunda ne ya¬pılmak gerektiğini bilmek önem arzeder.
Namazda terkedilmesi söz konusu olabilecek fiil; ya farz, ya vâcip, ya da sünnettir. Bunlardan her birinin terkedilmesinin hükmü farklıdır. Şimdi bunların terkedilmesinin hükümlerini ayrı ayrı göre¬lim.
1. Namazın farzlarından birinin terkedilmesi durumunda, bu farzın namaz içinde telâfi (tedârik) edilmesi mümkün ise, farz olan bu fiilin -namaz içinde-kazâ edilmesi gerekir. Kazâ yoluyla telâfinin mümkün olduğu durumların her birinde sehiv secdesi yapmak gerekir. Namaz içinde kazâ yoluyla telâfi edil¬mesi mümkün olmayan durumlarda, namazın farzlarından birinin terkedilmesi sebebiyle oluşan eksiklik sehiv secdesiyle giderilemez. Namaz fâsid olur ve yeniden kılınması gerekir (Terkedilmiş farzın namaz içinde kazâ edilebileceği durumlar aşağıda gösterilmiştir).
2. Namazın sünnetlerinden birinin veya birkaçının terkedilmesi durumunda bir şey yapılmaz. Sünnetler, namazın rükünlerinden olmadığı için terkedilmesi durumunda namazda bir eksiklik olmaz ve sehiv secdesi yap¬mak gerekmez.
3. Namazın vâciplerinden birinin terkedilmesi ise sehiv secdesini gerektirir. Sehiv secdesini gerektiren durumlar sayılırken, farzın tehîr edilmesi, vâcibin terk ve tehîr edilmesi diye sayılan üç ayrı durum esasında bir tek duruma râcidir. Şöyle ki, namazın farzlarından ve vâciplerinden her birini yerli yerinde, zamanında, hakkını vererek ve tertîbini bozmadan yapmak vâciptir. Buna göre, namazın farzlarından veya vâciplerinden biri tehîr edil¬diği zaman namazın vâciplerinden biri terkedilmiş olacağından, sehiv sec¬desi yapmanın bir tek sebebi vardır, o da bir vâcibin terkedilmesidir. Bu ba¬kımdan namazın farzlarından birini tehîr etme, yani yapılması gereken yer¬den geriye bırakma durumu da bir vâcibin terkedilmesi anlamına gelmekte ve bu durumda farzın tehîri ve vâcibin terki yüzünden sehiv secdesi yapmak gerekmektedir. Yine namazın fiillerinden birini yeri değilken fazladan yap¬mak da vâcibin terki sayılır.
Namazın önemini ve anlamını bilen ve bunu inanarak yerine getiren bir kimsenin namazın vâciplerinden birini kasten terketmesi düşünülemez. Bununla birlikte, fakîhler, her türlü ihtimali göz önüne alarak vâcibin kasten terkedilmesinin hükmünü de belirlemişlerdir. Buna göre, vâcibin kasten yani bilerek terkedilmesi ile sehven (yanılarak) terkedilmesinin hükmü birbirinden farklıdır. Bir vâcip sehven terkolunmuşsa, sehiv secdesi gerekir. Vâcibin kasten terkolunması ise isâet yani yakışıksız ve kötü bir davranış olmakla birlikte, sehiv secdesi yapmayı gerektirmez. Fakat bu şekilde kılınan namaz eksik olur. Âlimlerin birçoğu, yaptığı işten pişman olduğunun ve hatasını anladığının bir göstergesi olarak bu namazı iâde etmenin uygun olacağını söylemişlerdir. Bu şuurda olmayan ve namazı aslî amacıyla bütünleştiremeyen kimse, vâcibi kasten terk veya tehîr etmişse, böyle birine de iâdeyi teklif etmek mânasız bulunmuştur. Sehiv secdesini gerektiren bir şeyi kasten iş¬lemek durumunda, kural olarak sehiv secdesi gerekmemekle birlikte bu ku¬ral için iki istisna getirilmiştir: Birisi Fâtihâ sûresinin, diğeri birinci oturuşun kasten terkedilmesi durumudur. Yani Fâtihâ’yı veya birinci oturuşu gerek sehven gerek kasten terketme durumunda sehiv secdesi vâciptir.
Sehiv Secdesi İle İlgili Diğer Durumlar: Farz ve nâfile namazlar ile bayram ve cuma namazında sehiv secdesinin hükmü kural olarak aynı olmakla birlikte Hanefîler bayram ve cuma namazlarında kalabalık cemaatin kargaşaya düşmesini önlemek için, bu namazlarda sehiv secdesi yapılacak durumları en aza indirmeye çalışmış, çoğu durumda sehiv secdesinin terkedilmesini daha uygun (evlâ) görmüşlerdir.
İmam, bayram namazının tekbîrlerinden bir veya ikisini terketse, sehiv secdesi gerekir. Ebû Hanîfe’den bir rivâyete göre, bayram namazlarının bütün tekbîrlerinin terkedilmesi durumunda da sehiv secdesi yapılır.
İmam olan kimse namazda gizli okunacak yerde açıktan (cehr) veya açık¬tan okunacak yerde gizlice okusa zâhir rivâyete göre bunun az veya çok ol¬masına bakılmaksızın sehiv secdesi gerekir. Bazı âlimler bunu bir ölçüye bağ¬lamaya çalışmışlardır. Buna göre, Fâtihâ’nın tamamını veya büyük bir kısmını yahut sûreden üç kısa âyet veya bir uzun âyeti, kısaca namaz sahîh olacak miktardaki âyeti, gizli okunacak yerde açıktan veya açık okunacak yerde giz¬liden okumak durumunda sehiv secdesi gerekir. Gizli okunacak yerde Fâtihâ’nın çoğu sehven açıktan okunsa, geri kalan kısmı gizli okunmalıdır. Açıktan okunması gereken bir namazda Fâtihâ kısmen gizliden okunup, açıktan okunması gerektiği hatırlanırsa Fâtihâ yeni baştan açıktan okunur.
İmam meselâ sabah namazında Fâtihâ’yı gizliden okuyup sonra bu du¬rumu farketse, Fâtihâ’yı yeniden okumasına gerek yoktur. Ekleyeceği sûreyi açıktan okur.
İmam terâvîh namazında gizli okusa, sehiv secdesi gerekir.
Bir kimse, açıktan okunan namazın ilk iki rek’atında kıraat etmese, son iki rek’atta açıktan okur ve sehiv secdesi yapar.
Bir kimse gece namazını kazâya bıraksa, gündüz imâm olarak kazâ eder¬ken sehven gizliden okusa, sehiv secdesi gerekir. Gündüz namazını kazâya bırakıp geceleyin imâm olarak kazâ etse ve sehven açıktan okusa yine sehiv secdesi gerekir. Bir kimse geceleyin nâfile namaz kıldırmak üzere bir toplu¬luğa imâm olsa ve sehven gizliden okusa yahut gündüz nâfile namaz kıl¬dırmak üzere imâm olup sehven açıktan okusa (cehr) sehiv secdesi gerekir. Bunu kasten yaparsa isâet etmiş olur.
Terkedilmiş Bir Farzın Namaz İçinde Kazâ Yoluyla Telâfi Edilebileceği Durumlar:
a) Bir kimse iftitâh tekbîri alarak namaza durup kıyâmı da yerine getirdikten sonra kıraat etmeden rükûa varır da kıraati unuttuğunu rükûda hatırlarsa, unutulan bu kıraatin kazâ yoluyla telâfi edilmesi mümkündür. Bu kişi rükû hâlinde iken Kur’ân’dan bir âyet okursa, bu sûretle terkettiği farzı (ki bu kıraattir) telâfi etmiş olur. Fakat kişi kıraat etmediğini rükûda iken değil de secdede iken hatırlayacak olursa artık unutulan kıraatin namaz içinde kazâ yoluyla tedârik edilmesi mümkün olmaz, namaz fâsid olur ve yeniden kılınması gerekir.
b) Bir kişi iftitâh tekbîri alıp kıyâm ve kıraatten sonra rükû etmeden doğrudan secdeye inecek ve birinci secdede rükû yapmadığını hatırlayacak olsa, bunun da kazâ yoluyla telâfi edilmesi mümkündür. Bu kişi hemen ayağa kalkar ve rükûunu yapar. Bu yaptığı rükû, az önce yaptığı secdeyi iptal ettiği için, bu rükûdan sonra yeniden iki secde yapar ve namaza devam eder. Rükû yapmadığını ikinci secdede hatırlayacak olursa, artık bunun te¬lâfîsi mümkün değildir. Namaz fâsid olur ve yeniden kılması gerekir.
c) Bir kimse dört rek’atlı farz namazda son oturuşu (ka’de-i âhîre) unu¬tarak beşinci rek’ata kalkar da beşinci rek’atı kılmakta iken son oturuşu yapmadığını hatırlarsa, bunu henüz secdeye varmadan hatırlaması hâlinde bunun telâfisi mümkündür. Hemen oturur, Tahiyyât okur ve selâm verir, farz olan oturuşu geciktirdiği için de sehiv secdesi yapar. Fakat beşinci rek’atın secdesini yaptıktan sonra hatırlayacak olursa o vakit ka’de-i âhîrenin telâfîsi mümkün değildir. Namazının farzlığı bâtıl olur ve farz diye kıldığı beş rek’at namaz nâfileye dönüşür. Bir rek’at daha kılarak bu nâfileyi altıya tamamlar. Farzı tekrar kılar.
Dört rek’atlık farz namazda, eğer ka’de-i âhîre yapıldıktan sonra yanlış¬lıkla beşinci rek’ata kalkılacak olursa, bu fazla rek’at secde ile tamamlanmış olsa dahî namazın farzlığını iptal etmez. Fazladan kılınan rek’atı tam bir nâfile hâline getirmek için ona bir rek’at daha ilâve edilir. Selâm tehîr edil¬diği için de namazın sonunda sehiv secdesi yapılır.
Kazâ yoluyla telâfînin mümkün olduğu bu örneklerin her birinde sehiv secdesi yapmak gerekir. Öte yandan, bu örnekler kişinin rükû veya secde veya ka’de-i âhîreyi terketmesi durumlarına ilişkindir. Kişi iftitâh tekbîrini terketmişse bunun kazâ yoluyla telâfi edilmesi mümkün olmaz; namaz bâtıl olur.
Sehiv Secdesi Yapılması Gereken Durumlar:
1) Rüknün tekrarı: Namazın rükünlerinden birini tekrar etmek veya bir rüknü tehîr etmek, meselâ bir rek’atta iki defa rükû veya üç defa secde yap¬mak durumunda, namaz kılan kişi ister imâm ister münferit olsun, sehiv secdesi gerekir. Birinci ve ikinci rek’atlarda Fâtihâ’nın arka arkaya tekrar okunması, rükûda veya secdede veya teşehhüt yerinde kıraat edilmesi yani Kur’ân okunması da böyledir. Namazın bir rek’atında farz olan kıraat seh¬ven terkedilip rükûa gidilse ve rükûda hatırlansa, kıyâma dönülüp tekrar kıraat yapılır ve tekrar rükûa gidilir. Ancak bu durumda bir rek’atta iki rükû yapıldığı için sehiv secdesi gerekir.
2) Takdîm ve te’hîr: Namazın rükünlerinden birinin takdîm veya te’hîr edilmesi sehiv secdesini gerektirir. Meselâ kıraatten önce rükû etmek veya oturacağı yerde kıyâm etmek veya kıyâm edeceği yerde oturmak veya rükû yerinde secde etmek veya secde edecek yerde rükû etmek, kısaca bir fiili başka bir fiilin yerinde yapmak durumunda, namaz kılan kişi ister imâm ister münferit olsun, sehiv secdesi gerekir. Unutulan secdenin sonradan hatırlanarak yapılması hâlinde de bu te’hîri telâfi için sehiv secdesi yapılır.
3) Ara verme: Bu genelde namaz içinde uzunca bir süre tereddüt ve düşünme şeklinde olur. Uzunca bir müddet düşünme veya düşünmenin uzaması, ortalama olarak bir rükün edâ edilecek kadar sürenin, bir rükün veya bir vâcibi edâ etmeksizin, bir şey yapmaksızın geçirilmesi demektir. Bu uzunca düşünme, namaz kılan kişiyi bir rüknü veya bir vâcibi yerinde edâdan alıkoyduğu için sehiv secdesi gerekir. Bir rüknün edâ edildiği sıradaki düşünme ise sehiv secdesini gerektirmez.
Namaz kılan kişi kıyâmda iftitâh tekbîrini aldığında şüphe etse, “uzunca bir müddet” düşündükten sonra, iftitâh tekbîrini almış olduğunu hatırlasa veya “Tekbîr almadım” diye yeniden tekbîr aldıktan sonra başlangıçta tekbîr almış olduğunu hatırlasa sehiv secdesi gerekir.
Fâtihâ’dan sonra ne okuyacağını düşünürken, namazın bir rüknünü edâ edecek miktarda sükût etmiş olsa, sehiv secdesi yapar.
Üç rek’at mı dört rek’at mı kılındığında tereddüt edilerek düşünülse veya Fâtihâ okunduktan sonra hangi sûrenin okunulacağı düşünülse, yine sehiv secdesi gerekir. Çünkü bu durumlarda düşünmenin uzaması sebebiyle vâcip te’hîr edilmiş olmaktadır.
4) Kıraat eksikliği veya fazlalığı: Bir kimse Fâtihâ sûresini hiç okumasa veya büyük bir kısmını okumasa, ya da Fâtihâ’dan sonra sûre koşmasa sehiv secdesi gerekir.
Fâtihâ’yı okuyup, arkasından başka bir sûre okumadan Fâtihâ’yı ikinci kez okuyacak olsa, sehiv secdesi yapmalıdır. Fakat Fâtihâ’yı sûreden sonra ikinci kez okusa, sahîh görüşe göre sehiv secdesi gerekmez. Fâtihâ’yı son iki rek’atta iki kere okuması durumunda da ittifakla sehiv secdesi gerekmez.
Bir kimse, dört rek’at farzın ilk iki rek’atında bir şey okumasa, sonra bunu hatırlasa, son iki rek’atta hem Fâtihâ okur, hem sûre koşar ve selâm¬dan sonra sehiv secdesi yapar.
Bir kimse birinci veya ikinci rek’atta Fâtihâ’nın devamında sûre okumasa, rükûda iken veya rükûdan başını kaldırdıktan sonra secdeden önce bunu hatırlarsa, kıyâma avdet eder, yani ayağa kalkar ve sûreyi okur, sonra tekrar rükû eder. Namazın sonunda da sehiv secdesi yapar. Kıyâma dönüp kıraat ettikten sonra rükûu yeniden yapmazsa namazı bozulur. Çünkü sûre okumakla, önce yaptığı rükû iptal edilmiş olur.
Dört veya üç rek’atlı farzların ilk iki rek’atında Fâtihâ’dan sonra birer sûre okunmamışsa, bu sûre üçüncü ve dördüncü rek’atlarda Fâtihâ’dan sonra eklenir. Eğer bu namaz cemaatle kılınan bir akşam veya yatsı namazı ise, üçüncü ve dördüncü rek’atlarda hem Fâtihâ ve hem de eklenecek sûre açıktan okunur. Fâtihâ’nın değil de sadece sûrenin açıktan okunacağını söyleyen de vardır. Ebû Yûsuf’a göre ikisi de gizli okunur. Çünkü son rek’atlarda gizli okumak sünnettir. Ebû Yûsuf’tan diğer rivâyete göre ise, yeri geçtiği için artık bu sûre hiç okunmaz. Hangi görüş alınırsa alınsın hep¬sine göre de sehiv secdesi yapmak gerekir.
Namazda Fâtihâ’dan önce sehven başka bir sûre okunsa, Fâtihâ okunup ardından sûre yeniden okunur, namazın sonunda sehiv secdesi yapılır. Bu tertîp noksanı rükû hâlinde bile hatırlansa, doğrulup sırasınca yeniden okunmalıdır. Bu şekildeki bir yanılma pek nâdir vukû bulduğu için, az veya çok olmasına bakılmaz, Fâtihâ’dan önce bir tek harf bile okunsa, yeni baş¬tan okuyup sehiv secdesi yapılır.
Bir kimse Fâtihâ okuyup okumadığında tereddüt etse, henüz başka bir sûre okumamışsa Fâtihâ’yı okur. Fakat başka bir sûre okumuşsa artık Fâtihâ’yı okumaz. Çünkü sûrenin Fâtihâ’dan önce okunmuş olma ihtimali daha ağır basar. Bununla birlikte kendisinin bu hususta ağır basan bir kanaati varsa, o kanaatine göre davranmalıdır.
Bir kimse vitirde Kunut duâsını okumadığını rükûdan sonra anlasa, secdeden önce veya sonra olması farketmez, dönüp Kunut duâsı okumaz; namazın sonunda sehiv secdesi yapar. Kunut okumadığını rükû esnasında hatırlasa sa¬hîh olan rivâyete göre dönüp Kunut okuması gerekmez. İster dönüp Kunut okusun, isterse dönmeyip namazına devam etsin, sehiv secdesi gerekir.
Kunut tekbîrinin terkinden dolayı sehiv secdesi gerekip gerekmediği konusunda imâmlardan rivâyet olmadığı için kimi âlimler Kunut tekbîrinin terkedilmesi durumunda sehiv secdesi gerekmediğini, kimileri de bayram namazına kıyasla sehiv secdesi gerekeceğini söylemişlerdir.
Vitir kılan kimse, üçüncü rek’atta Fâtihâ ve sûre okumadan Kunut oku¬yup rükûa varsa ve Fâtihâ ile sûre okumadığını bu esnada hatırlasa kıyâma dönerek Fâtihâ ve sûre okur.
Kıyâmda iken Fatihâ’dan sonra ve sûreden önce teşehhüt okusa, vâcip olan zamm-ı sûreyi geciktirdiği için sehiv secdesi yapması gerekir.
Dört rek’at farzın son iki rek’atında Fatihâ’dan sonra sûre okusa, tercih edilen görüşe göre, sehiv secdesi gerekmez.
Farz namazların üçüncü ve dördüncü rek’atlarında kasten Fâtihâ veya başka bir sûre okumaksızın sükût edilmesi, kötü bir davranış (isâet) olmakla birlikte sehiv secdesini gerektirmez. Fakat farzın üçüncü ve dördüncü rek’atında sehven sükût edilmişse, Ebû Hanîfe’ye göre sehiv secdesi gerekir.
Münferit olarak namaz kılan kişinin açıktan veya gizliden okumasından dolayı, zâhir rivâyete göre sehiv secdesi gerekmez. Şu var ki gizli okunması gere-ken bir yerde meselâ öğle namazında kasten açıktan okursa isâet etmiş olur. Münferidin gündüz kılınan nâfile namazlarda açıktan okuması da mekrûhtur.
5) Secde ve rükûda hata: Rükû ve secdeyi düzgün, yani ta’dîl-i erkâna uygun olarak yapmayan kişi, sehiv secdesi yapmalıdır. Rükûun ta’dîl edil¬mesi yani düzgün yapılmasının ölçüsü, rükûda uzuvları sâkin oluncaya değin durup geri doğrulup kalktığı vakitte uzuvları sâkin oluncaya değin durmaktır. Secdenin ta’dîl edilmesinin ölçüsü ise, secdede uzuvları sâkin oluncaya değin durup geri başını kaldırdığı vakit uzuvları sâkin olunca oturup sonra ikinci secdeye varmaktır. Ta’dîl terkolunmakla sehiv secdesinin vâcip olacağı görüşü Kerhî’ye aittir. Cürcânî’ye göre ise sehiv secdesi lâzım olmaz. Ebû Yûsuf ve Şâfiî’ye göre ta’dîl-i erkânın farz olduğu, dolayısıyla terkedilmesi durumunda namazın fâsid olacağı da dikkate alınarak ta’dîl-i erkân konusunda titiz dav¬ranmalı, her bir rüknü düzgün yapmaya ihtimâm göstermelidir.
Bir kimse birinci veya ikinci rek’atta bir secdeyi yapmadığını namazı tamamladığı sırada hatırlasa namazı fâsid olmaz, terkettiği secdeyi yapar, tertîbi terkettiği için sehiv secdesi yapar.
6) Ka’dede hata: Bir kimse ka’de-i âhîreyi unutup başka bir rek’atı kıl¬maya kalkarsa, secde etmediği müddetçe oturup sonra sehiv secdesi yapa¬r, eğer secdeden sonra hatırlarsa, o kişinin farz diye kıldığı namaz nâfileye dönüşür.
Kişi farz namazda birinci oturuşu unutup kıyâma yönelse de sonra hatırlasa, eğer oturmaya yakın ise oturur. Bu durumda kimileri sehiv secdesi gerekir demişlerse de, sahîh görüşe göre bu durumda sehiv secdesi yapıl¬maz. Eğer kıyâma yakın ise, oturmayıp namazına devam eder ve vâcip olan birinci oturuşu terkettiği için namazın sonunda sehiv secdesi yapar. Eğer kişi tam ayağa kalktıktan sonra birinci oturuşu yapmadığını hatırlayıp geri oturacak olursa namazı fâsid olur. Çünkü bu takdirde farz olan kıyâm bozul¬muş, namazın tertîbi tamamen değiştirilmiş olur. Bu söylenenler, farz na¬maza göredir. Nâfile namazda ise, her hâlükârda oturmak gerekir. Meselâ herhangi bir sünnet namazda, ikinci rek’atın sonunda oturulup Tahiyyât okunmadığı üçüncü rek’atta hatırlanacak olursa, üçüncü rek’atın secdesine varılmadığı sürece hemen oturulur. Namazın sonunda sehiv secdesi yapılır.
Bir kimse dört rek’at nâfileyi birinci oturuşu terkederek kılsa, namazı fâsid olmaz. Sehiv secdesi vâcip olur.
7) Tahiyyât’ı terk: Birinci veya ikinci oturuşta Tahiyyât okumak terkedilse sehiv secdesi lâzım olur. Çünkü vâcibin terki söz konusudur.
Birinci oturuşta teşehhütten sonra “Allahümme salli alâ Muhammed” dense sehiv secdesi lâzım olur. Kimilerine göre de “ve alâ âl-i Muhammed” denmedikçe sehiv secdesi gerekmez. Ebû Hanîfe’ye göre ilk oturuşta teşehhüt üzerine bir harf dahî eklenecek olursa sehiv secdesi lâzım olur. Kimileri de, birinci oturuşta teşehhüt üzerine ziyâde, bir rükün edâ edecek miktar olmadıkça sehiv secdesi gerekmez, sahîh olan da budur demişlerdir.
Namazda Tahiyyât, salavât ve zikirlerin açıktan okunması sehiv secde¬sini gerektirmez.
Birinci oturuşta imâm teşehhüdü tezce bitirip üçüncü rek’ata kalkarsa, muktedî teşehhüdü tamamlamadan imâma uymak için teşehhüdün bir kıs¬mını terketmemeli; teşehhüdü okuyuncaya değin imâma uymayı geciktirmelidir.
Birinci oturuşta teşehhüd tekrar okunsa, sehiv secdesi gerekir; son oturuşta teşehhüd ikinci kez okunsa sehiv secdesi gerekmez; üç dört defa okunacak olsa o vakit sehven uzunca bir süre beklenmiş olur ve sehiv secdesi vâcip hâle gelir.
8) Öğle namazının ilk oturuşunda namazı tamamladım zannıyla selâm verdikten sonra henüz iki rek’at kılmış olduğunu, geriye iki rek’at kaldığını anlayan kişi, kalkıp namazını tamamlar, sonra sehiv secdesi yapar.
Namazdan çıktım zannıyla bir kimse selâm vermeyi unutarak ka’deyi uzatsa, sonra namazdan henüz çıkmamış olduğunu anlasa hemen selâm verir ve sehiv secdesi yapar.
9) Sehiv secdesi yaparken, sehiv secdesi gerektirecek bir iş yapılsa teselsüle düşme ihtimaline binaen, artık ikinci bir sehiv secdesine gerek olmaz. Bu bakımdan bir kimse kaç kez yanılırsa yanılsın, kendisine vâcip olan sa¬dece bir kez sehiv secdesi yapmaktır.
10) İmama sonradan yetişen kimse unutarak imâmla birlikte selâm verecek olsa sehiv secdesi gerekmez.
11) Sehiv secdesi yapması gereken kişi, bunu unutarak selâm verse, araya dünya kelâmı da girmeden sehiv secdesi yapması gerektiğini hatırlasa, mescidden çıkmadıkça ve söz söylemedikçe (biriyle konuşmadıkça) sehiv secdesi yapabilir.
12) Bir kimse öğle namazını “Üç rek’at mı yoksa dört rek’at mı kıldım?” diye kuşkulanırsa; eğer bu kuşku ilk kuşkusu ise namazı baştan kılar, bu kuşku ilk değilse biraz düşünür, kanaatine göre davranır. Namazı yeniden kılması gerekmez.
Meselâ, sabah namazını kılarken “Bir rek’at mı yoksa iki rek’at mı kıl¬dım?” diye şüphe etse, biraz düşününce iki rek’at kıldığına kanaat getirirse oturur, selâm verir ve sehiv secdesi yapar. Bir rek’at kıldığına kanaat geti¬rirse, bir rek’at daha kılar oturur selâm verir ve sehiv secdesi yapar. Bir mi iki mi kıldığına kanaat getiremeyip kararsız kalsa, az olan ihtimali esas alır, bir rek’at daha ilâve eder ve namazın sonunda sehiv secdesi yapar.
Dört rek’atlı bir namaza başlayan kimse, kıldığı rek’atın birinci rek’at mı, ikinci rek’at mı olduğunda kuşkuya düşüp, bir tarafı tercih edemezse, kendi¬sini bir rek’at kılmış sayar ve birinci sayılan rek’atın ikinci ve üçüncü sayılan rek’atın da dördüncü rek’at olma ihtimali bulunduğu için, her bir rek’atın sonunda ihtiyâten teşehhüt miktarı oturur. Bu sûretle dört oturuş yapmış olur.
Bir kimse kıldığı rek’atın ikinci mi yoksa üçüncü mü olduğu hususunda kuşkuya düşse, sahîh görüşe göre, bu rek’atın sonunda oturmaz. Bir tarafı tercih edemediği takdirde bunu ikinci rek’at sayar, geri kalan rek’atları tamamlar. Akşam namazı ile vitir namazının durumu farklıdır. Bu kuşku bunlardan birinde ortaya çıkarsa, oturmak gerekir. Çünkü kuşku edilen rek’atın üçüncü rek’at olma ihtimali bulunmaktadır. Kuşku edilen rek’atın ikinci rek’at olma ihtimaline binâen de teşehhütten sonra bir rek’at daha ilâve edilir. Bunların sonunda sehiv secdesi yapılır.
Dört rek’atlı namazlarda, kılınmakta olan rek’atın dördüncü mü beşinci mi olduğunda ve sabah namazında, kılınan rek’atın ikinci mi üçüncü mü oldu¬ğunda ve üç rek’atlı namazlarda, kılınan rek’atın üçüncü mü dördüncü mü olduğunda kuşku edilse, sonunda oturulur. Teşehhütten sonra kalkılır, bir rek’at daha kılınır. Çünkü bu rek’atların fazla olma (yani beşinci, üçüncü, dör¬düncü olma) ihtimali vardır. İlâve edilen bir rek’at ile fazla olan kısım nâfile olmuş olur. Sonunda sehiv secdesi yapılır. Bu hüküm, kuşkunun kılınmakta olan rek’atın secdesinden önce olmasına göredir. Eğer bu kuşku, ilk secde yapıldıktan sonra doğmuşsa namaz ittifakla bâtıl olur. Çünkü kuşku duyu¬lan rek’atın ziyâde olup farz olan son oturuşunun terkedilmiş olması muh¬temeldir. İlk secde hâlinde ise İmam Muhammed’e göre namaz bâtıl olmaz.
Namazı tamamladıktan sonra vâki olan kuşkuya itibar edilmez. Müminin hâli lehine yorumlanıp tamam kılmış olduğuna hükmedilir. Fakat zann-ı gâlibi, namazı eksik kıldığı yönünde ise bu takdirde iâde eder. İmam Muhammed’e göre, teşehhüt okunduktan sonra vâki olan kuşkuya itibar edilmez.
13) Bir kimse “Öğle namazını kıldım mı kılmadım mı?” diye kuşku duysa, vakit içinde ise bu namazı kılmak lâzımdır, vakit çıktı ise bir şey gerekmez.
Rükû veya secde yapıp yapmadığında kuşku duyarsa, namaz içinde ise, kuşku duyduğu şeyi (rükû veya secde) tekrar eder, namazdan ayrıldıktan sonra ise bu kuşkuya itibar edilmez.
14) Mesbûk, yani cemaatle namaza sonradan katılan kimse imâm ile birlikte sehiv secdelerini yapar, isterse bu sehiv secdesini gerektiren iş, kendisinin uymasından önce gerçekleşmiş bulunsun.
Mesbûk, henüz imâm selâm vermeden ayağa kalkıp kıraatte hatta rükûda bulunduktan sonra imâm selâm verip sehiv secdesi yaparsa, mesbûk bu secdelere iştirak eder. Bu ana kadar yapmış olduğu kıraat ve rükûu ara¬dan kalkar, hiç yapılmamış gibi olur. İmamın selâm vermesinden sonra kal¬kar, eksik kalan rek’atlarını tamamlar. Bununla birlikte mesbûk, imâmın selâmını beklemeden ayağa kalktığında, imâm sehiv secdesi yaparsa, mesbûk ona uymadığı takdirde namazı fâsid olmaz. Namazını tamamla¬yınca bu sehiv secdesini kendisi yapar. Ayrıca eğer mesbûk secdeye var¬dıktan sonra imâm sehiv secdesi yapacak olsa, mesbûk artık ona uyamaz, namazına devam eder ve namazın sonunda sehiv secdesini kendisi yapar.
Mesbûkun, imâmdan sonra kendi başına kılacağı rek’atlardan birinde sehiv etmesi durumunda sehiv secdesi yapması gerekir. Daha önce imâmla birlikte sehiv secdesi yapmış olması bunu değiştirmez.
Mesbûk, imâm ile birlikte sehven selâm verse bundan dolayı sehiv sec¬desi yapması gerekmez. Fakat imâmın selâmından sonra selâm verecek olsa, sehiv secdesi gerekir. Çünkü birinci durumda muktedî, ikinci durumda ise münferittir. Muktedîye kendi sehvinden dolayı sehiv secdesi gerekmez.
15) Sehiv secdesi yapmakta olan veya sehiv secdesinin teşehhüdünde bulunan imâma uymak câizdir. Bu durumda imâma uyan kişi cemaate yetişmiş sayılır. Aynı şekilde sehiv secdesinde namaz hâli devam ediyor olduğu için meselâ kısalttığı bir namazda üzerine sehiv secdesi gereken yolcu, sehiv secdesini yaptıktan sonra ikâmete niyet eylese, kıldığı namazı dörde tamamlar.
16) İmamla cemaat arasında ihtilâf olursa ve meselâ cemaat üç kıldın dese, imâm da dört kıldığını söylese; eğer imâmın dört kıldığına yakîni varsa, yani dört kıldığından eminse, cemaatin sözüne itibar edilmez. Eğer imâm dört kıldığından emin değilse, söz cemaatindir. İhtilâf cemaat arasında olursa, bazısı dört kıldı, bazısı üç kıldı derse, imâm hangi tarafta ise söz imâmındır, imâmla birlikte bir kişi dahî olsa… Ama imâm eğer namazı iâde etse, cemaat de iktidâ etse, yani imâmla birlikte namaza başlasalar, iktidâları sahîh olur. Zira eğer imâmın sözü gerçek ise, sonra kıldıkları na¬maz nâfile olur ve cemaat imâma nâfilede uymuş olur. Eğer imâmın sözü yanlış ise kıldığı namaz, vakit namazı olur, farz olur.
REVÂTİB SÜNNETLER
Vakit namazlarıyla birlikte düzenli olarak kılınan sünnetler.
a) Müekked Sünnetler: Sabah, öğle, akşam ve cuma namazının sünnetleri ile yatsının son sün¬neti müekked sünnettir. Hz. Peygamber bunları daima kılmış, ender olarak terketmiştir. Mümkün oldukça bunlara riâyet etmelidir.
Şâfiî mezhebine göre müekked sünnetler, sabahın farzından önce iki, öğlenin farzından önce ve sonra ikişer, akşamın farzından sonra iki ve yat¬sının farzından sonra iki olmak üzere toplam 10 rek’attır. Cuma namazının farzından önce ve sonra kılınan ikişer rek’at sünnet de müekked sünnettir.
b) Gayr-i Müekked Sünnetler: İkindi namazının sünneti ile yatsı namazının ilk sünneti gayr-i müekkeddir. Peygamberimiz bunları bazen kılmış bazen terketmiştir. Bun¬ları da kılmaya çalışmalı, kılmamayı alışkanlık hâline getirmemelidir.
Şâfiî mezhebine göre, öğlenin sünnetlerini dörder rek’at kılmak, ikindi¬nin farzından önce dört rek’at, akşamın farzından önce iki rek’at namaz kılmak gayr-i müekked sünnet sayılmıştır. Cuma namazının sünnetlerini dörder rek’at olarak kılmak da böyledir. Hanefîler’den farklı olarak Şâfiîler’de, yatsının farzından önce dört rek’at sünnet yoktur, buna mukâbil yine Hanefîler’in tersine olarak akşam namazından önce iki rek’at sünnet vardır.
Başlanmış nâfile namazın tamamlanması gerekir. Başlanmış nâfile na¬maz herhangi bir nedenle bozulacak olursa kazâ edilmesi Hanefîler’e göre vâcip, Mâlikîler’e göre farzdır. Şâfiîler’e göre ise bozulan nâfile namazın kazâ edilmesi gerekmez.
Mekrûh vakitler dışında olmak üzere gece-gündüz istenilen vakitte nâfile namaz kılınabilir. Nâfile namazların evde kılınması daha fazîletlidir.
Nâfile namazların bütün rek’atlarında kıraat farzdır. Şâfiîler’e göre nâfile namazlarda iki rek’atta bir selâm vermek sünnet iken, Hanefîler’e göre iki veya dört rek’atta bir selâm verilebilir. Gündüz kılınan nâfilelerde dört, gece kılınan nâfilelerde sekiz rek’attan fazlasını tek selâm ile kılmak mekrûhtur.
Diğer dört rek’atlı nâfilelerden farklı olarak ikindinin sünneti ile yatsının ilk sünnetinin birinci oturuşunda Tahiyyât’tan sonra Salli-Bârik ve ayağa kalkınca namaza yeni başlıyormuş gibi Sübhâneke okunur.
Hanefî mezhebine göre, öğle ve yatsının son sünnetlerine iki rek’at daha ilâve edilerek dörder rek’at kılmak ve akşam namazının sünnetini altı rek’at olarak (evvâbîn) kılmak mendûp sayılmıştır.
Terâvîh Namazı: Terâvîh, sünnet-i müekkededir. Kadın ve erkek için orucun değil rama¬zan ayının sünnetidir. Teheccüt namazı 12 rek’atı geçmediği halde, terâvîh namazı yirmi rek’attır. Yatsı namazı kılındıktan sonra ve vitirden önce kılı¬nır.
Terâvîh namazı konusunda sahâbe uygulamasına gelince; Hz. Peygamber’in vefâtından sonra Ebû Bekir ve kısmen de Ömer döneminde terâvîh namazı münferiden, yani cemaat olmaksızın kılınmaktaydı. Bir ramazan gecesi Ömer mescide çıktığında, halkın dağınık bir şekilde terâvîh namazı kıldığını görmüş ve dağınık bir şekilde kılmak yerine insanları bir imâmın arkasında toplayıp terâvîh namazının cemaatle daha derli toplu ve düzenli bir şekilde kılınmasının uygun olacağını düşünmüş ve ertesi gün Übey b. Kâ’b'ı terâvîh imâmı tayin etmiştir.
Revâtib sünnetler dışındaki nâfile namazlar ise sünen-i regâib adını alır. Teheccüt namazı, kuşluk namazı, evvâbîn namazı, tahiyyetü’l-mescid, küsûf ve hüsûf namazları (Güneş ve Ay tutulması esnasında namaz) gibi.

NAMAZLA İLGİLİ BAZI MESELELER
Hasta; bir şekilde farz namazı kılmaya güç yetirememişse, aklı başında olduğu sürece geçirdiği namazları beşten çok değilse, sağlığına kavuştuğu zaman kazâ eder. Sağlığına kavuşamaz ise bu durumda kimi âlimlere göre ıskât etmeleri için vârislerine vasiyet eder. Aklı başında değilse yahut kaçır¬dığı namazları beşten fazla ise sıhhatine kavuştuğu zaman onları kazâ et¬mesi gerekmez.
Hanefîler’in çoğunluğu¬nun kabûlüne göre yolculuk, orta bir yürüyüşle üç günlük bir mesafeden ibarettir. Denizde ise mûtedil bir havada yelkenli bir gemi ile on sekiz saat sürecek bir mesafe “sefer süresi” sayılmıştır. Hanefîler dışındaki çoğunluğa göre, namazların kısaltılmasını mubâh kılan yolculuk, ortalama iki günlük yolculuk veya ağır yükle ve yaya olarak iki konaklık mesafedir.
Kasr: Namazın kısaltılması,
Cem’: İki namazın bir vakitte kılınması.
Seferîliğin Hükümleri: Kasrü’s-salât. Hanefîler, namazların kısaltılması hükmünün ruhsat değil bir azîmet hükmü olduğunu ileri sürerek bu konuda yolcuya tercih hakkı tanimâmış ve kısaltmanın vâcip olduğunu söylemişlerdir. Seferî olan kişi, şâyet birinci teşehhüdü terketmiş veya ilk iki rek’atta kıraatte bulunmamış ise farzı edâ etmiş olmaz. Bu görüşün bir devamı olarak, seferde iken kazâya kalan dört rek’atlık namazların normal duruma dönüldüğünde yine ikişer rek’at olarak kılınması gerektiği söylenmiştir.
Mâlikîler’e göre, seferde namazı kısaltarak kılmak müekked sünnettir. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise yolculukta namazları kısaltarak kılmak bir ruh¬sat olup, kullanıp kullanmamak kişinin tercihine bırakılmıştır.
Seferî kimse bir beldede on beş gün ve daha fazla kalmaya niyet edince mukîm olur ve artık namazlarını tam kılar. Eğer on beş günden az kalmaya niyet ederse seferîliği devam eder. Şâfiî ve Mâlikîler’e göre ise, yolcu bir yerde dört gün kalmaya niyet ederse namazlarını tam kılar. Hanbelîler’e göre dört günden fazla veya yirmi vakitten fazla kalmaya niyet ederse na¬mazlarını tam kılar.
Namaz cemaatle kılındığında mukîm yolcuya, yolcu mukîme uyabilir. Mukîm kişi, seferî kişiye uymuşsa, seferî iki rek’atın sonunda selâm verince, mukîm selâm vermeyip kalkar, namazı dörde tamamlar. Namazın baş tara¬fını imâmla kılmış ve farz kıraat yerine gelmiş olduğu için bu kişi sağlam görüşe göre, namazı başkaca kıraat etmeksizin tamamlar, yanılırsa secde etmez. Çünkü bu mukîm, lâhik mesabesindedir. Yolcu, vakit içinde mukîme uyduğunda dört rek’atlı bir farz namazı mukîm gibi tam olarak kılar.
a) Vatan-ı aslî: Bir insanın doğup büyüdüğü veya evlenip içinde yaşa¬mak istediği veya içinde barınmayı kastettiği yere vatan-ı aslî denir. Vatan-ı aslîden başka yere iş, görev vb. sebeplerle veya yerleşmek üzere göçülünce, yeni yer vatan-ı aslî olur, eski yer bu vasfını kaybeder.
b) Vatan-ı ikâmet: Bir kimsenin doğduğu, evlenip ailesini yerleştirdiği veya kendisi yerleşmeye karar verdiği yer olmamak kaydıyla, kişinin on beş günden fazla kalmak istediği yere vatan-ı ikâmet denir.
c) Vatan-ı süknâ: Bir yolcunun on beş günden az kalmayı planladığı yere vatan-ı süknâ denir.
Bir kimse doğup yerleştiği veya karısının yerleştiği yere varınca seferî olmaz. Sadece gideceği bu yer sefer mesafesi uzaklığında ise yolculuk esna¬sında seferî olur.

İKİ NAMAZI BİR VAKİTTE KILMAK (CEM’)
Âlimler, hac zamanında Arafat’ta öğle ile ikindinin, öğle namazının vak¬tinde birlikte kılınması (cem’-i takdîm) ve Müzdelife’de akşam ile yatsının, yatsı namazının vaktinde birlikte kılınması (cem’-i te’hîr) konusunda görüş birliği etmişlerdir. Bu iki yer dışında iki namazı cemederek birlikte kılmanın câiz olup olmadığında ve cem’etmeyi câiz kılan mazeretlerin neler olduğunda farklı görüşler öne sürmüşlerdir.
Hanefî mezhebinde, hac zamanında Arafat ve Müzdelife’deki cem’in dışında, iki namazın bir vakitte cemedilmesi câiz görülmez. Bununla birlikte Hanefîler’e göre yolculuk, yağmur gibi cem’i mubâh kılan mazeretlerin bulunması durumunda şöyle bir cem’ uygulaması mümkündür: Bir namaz (öğle veya akşam), diğer namazın (ikindi veya yatsı) vaktinin girmesine ya¬kın bir zamana kadar geciktirilip, bu namazın kılınmasından sonra diğerinin vaktinin girmesi ve bu namazın da kendi vaktinde kılınması mümkündür. Bu uygulamada, bir namaz hemen diğerinin ardından kılındığı için buna “cem’ü’l-fiil” ve “cem’ü’l-muvâsala” denildiği gibi, bir namaz son vaktinde diğeri de ilk vaktinde olmak üzere her namaz kendi vakti içinde kılınmış olacağı için buna “mânevî cem’ ” ve “şeklî (sûrî) cem’ ” de denilir. Bu şekil¬deki cem’, yukarıda tanımı verilen gerçek anlamda bir cem’ değildir. Çünkü bu uygulamada vakit değil, fiil birleştirilmektedir.
Ebû Hanîfe, arefe günü Arafat’ta birlikte kılınan öğle ve ikindi namazı¬nın cemaatle kılınmasını şart koştuğu halde diğer mezhepler bu şartı ara¬mazlar. Cem’ ile namaz kılınırken bir ezân okunur, fakat iki namaz için ayrı ayrı kâmet getirilir. Öğle namazının farzı edâ edildikten sonra sünnet kılınmaksızın ikindi namazına geçilir. İkindi namazı öğle namazına tâbî oldu¬ğundan, öğle namazı herhangi bir nedenle sahîh olmamışsa ikindi namazı¬nın da öğle ile birlikte iâde edilmesi gerekir. Müzdelife’de ise akşam ile yatsı namazı tek ezân ve tek kâmet ile kılınır. Akşamın farzı ile yatsının farzı arasında sünnet namaz kılınmaz. Arada sünnet kılınmışsa yatsı için tekrar kâmet getirilir.
Diğer mezheplerde cem’, belirli sebep ve şartlarla câiz görülmüştür. Şiî-Ca’ferî mezhebinde ise, hiçbir mazerete gerek olmaksızın iki namazın bir vakitte cemedilmesi câizdir. Cem’i kabul edenlere göre, iki namazın cem’edilmesini câiz kılan sebepler, ayrıntıdaki görüş ayrılıkları bir tarafa bırakılacak olursa şunlardır:
1. Yolculuk (sefer),
2. Yağmur, çamur, kar, dolu,
3. Hasta¬lık,
4. İhtiyaç ve meşguliyet.
1. Yolculuk: Hanefîler dışındaki çoğunluk âlimler, yolculuğu bir mâze¬ret kabul ederek, yolculukta cem’ yapılmasını câiz görmüşlerdir. Ancak bazı ayrıntılarda aralarında görüş ayrılığı vardır. Buna göre Mâlikîler, cem’ yapmanın câiz olabilmesi için yolculuğun yorucu bir yolculuk olmasını şart koşarken, Şâfiîler ve Hanbelîler, yorucu olup olmamasına bakılmaksızın yolculuğun her hâlükârda cem’ için bir mâzeret olduğunu söylerler. Bu noktada Şâfiîler, Mâlikîler’in ve Hanbelîler’in aksine, ayrı bir şart ileri sürerek, cem’ yapmayı câiz kılan yolculuğun, herhangi bir yolculuk değil, namazların kısaltılmasını câiz kılan nitelik, süre veya mesafedeki yolculuk olduğunu söylerler. Bu arada yolculuğun türüne ve amacına bağlı olarak da bazı görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Kimi Mâlikîler, deniz yolculuğunu da sefer hükmünden istisnâ etmişlerdir.
2. Yağmur, Kar, Dolu: Şâfiîler, yerlerin çamurlu olmasını cem’ yapmayı câiz kılan mâzeret ka¬bul etmezken, Hanbelîler bunu bir mâzeret saymış, Mâlikîler ise cem’in câiz olabilmesi için çamurla birlikte zifiri karanlık durumunun bulunmasını şart koşmuşlardır.
3. Hastalık: Mâlikîler’e göre hasta bir kişi, ikinci bir namazın vaktine kadar durumunun namaz kılamayacak derecede kötüleşeceğinden veya bayılacağından endişe ediyorsa, cem’ yapabilir. Hanbelîler de hastalık sebe¬biyle meşakkat söz konusu olduğunda cem’i câiz görmüşler ve emzikli ka¬dını, istihâze kanı gören kadını, özür sahibi kişileri ve her vakit için abdest almaktan âciz olan kişileri de aynı hükümde tutmuşlardır. Şâfiîler’e göre ise hastalık sebebiyle cem’ câiz değildir.
Ca’ferî mezhebinin vakit anlayışı: Ehl-i sünnet’ten farklı olup, olağan durumlarda bile cem’e imkân veren bir şekildedir. Şiîler genelde cem’ yaparak namaz kıldıkları için, onla¬rın namazı üçe indirdiği zannedilir.

NAMAZLARIN KAZÂSI
Vaktinde kılınamayan namaza fâite çoğulu fevâit denir.
Îfâ Şekli: Hanefîler’e göre kazâya kalmış bir namaz, vakti içinde nasıl edâ edilecek idiyse daha sonra kazâ edilirken o şekilde kılınır. Meselâ seferde iken dört rek’atlı bir namazı kaçıran kimse bunu ister seferde isterse aslî vatanına döndükten sonra kazâ etsin, iki rek’at olarak kılar.
Şâfiî ve Hanbelîler’e göre kazâ namazı kılınırken, kazânın yapılacağı yer ve zaman dikkate alınır. Seferî olan kimse kazâya kalmış dört rek’atlı na¬mazı iki rek’at olarak kazâ eder. Bu namazın seferde veya ikâmet hâlinde iken kazâya kalmış olması, hükmü değiştirmez. Seferde kazâya kalan na¬maz da, ikâmet hâlinde kazâ edilince dört rek’at olarak kılınır. Çünkü kı¬saltmanın sebebi olan yolculuk kalkmıştır.
Namazlar kazâ edilirken gizli okunacak namazda kıraat gizli yapılır. Açıktan okunacak namazı imâm kıldırırsa açıktan okur; tek başına kılınırsa açık veya gizli okumak tercihe kalmıştır.
Tertîp sahibi olan bir kimsenin bir farz namazını veya Ebû Hanîfe’ye göre vâcip olan vitir namazını özürsüz yere veya hayız, nifâs gibi namazı düşüren nitelikte olmayan bir özür sebebiyle vaktinde kılmamış olması hâlinde bu namazı ilk vakit namazından önce kazâ etmesi gerekir. Meselâ tertîp sahibi kimse sabah namazı vaktinde uyuyup kalsa bu namazı öğle namazından önce kazâ etmesi gerekir. Eğer öğle namazını önce kılarsa sıra gözetilmediği için bu namaz İmam Muhammed’e göre fâsid olur. Ebû Yû¬suf’a göre ise namaz fâsid olmaz, fakat farzlıktan çıkıp nâfileye dönüşmüş olur. Ebû Hanîfe’ye göre ise bu namazın sıhhati askıdadır. Şöyle ki, kişi bundan sonra o sabah namazını kazâ etmeden beş vakit namazını daha edâ edecek olursa bu altı vaktin hepsi de sahîhe dönüşür. Fakat böyle beş vakit namazını kılmadan, kılamadığı o sabah namazını kaza ederse arada kılmış olduğu vakit namazları fâsid olup yeniden kılınmaları gerekir.
Tertîp, üç durumda düşer:
1. Kazâya kalan namazların sayısının vitir dışında altı vakit ve daha fazla olması.
2. Vaktin hem kazâ hem de vakit namazı kılmaya yetmeyecek kadar sıkışık ve dar olması.
3. Vakit namazının kılınışı sırasında kazâya kalmış namazı olduğunun hatırlanmaması.

.

DİYANET MBSTS -YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK CUMA KONUSU

Dindeki Yeri Ve Hükmü: Hz. Peygamber’in cuma namazını ilk defa hicret esnasında, Medîne ya¬kınlarındaki Rânûnâ vadisinde Sâlim b. Avf kabîlesini ziyaretleri sırasında oradaki namazgâhta kıldırmış olduğu bilginlerce kabul edilmektedir.
a) Cuma Namazının Vücûb Şartları: Dört şartı vardır: Erkek olmak, mazeretsiz olmak, hürriyet ve ikâmet.
Körlük ve kötürümlük: Kör (âmâ) olan bir kimseye, kendisini câmiye götürebilecek biri bulunsa bile, Ebû Hanîfe, Mâlikîler ve Şâfiîler’e göre, cuma namazı farz değildir. Hanbelîler’le, Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre ise, kendisini câmiye götürebilecek biri bulunan âmâya cuma namazı farzdır.
b) Cuma Namazının Sıhhat Şartları: 6 tane sıhhat şartı vardır: Vakit, cemaat, şehir, hutbe, izin ve câmi.
Vakit: Hanbelîler’e göre ise cuma namazı, cuma günü, güneşin bir mızrak boyu yükselmesinden itibaren öğle namazının vakti çı¬kıncaya kadar kılınabilir.
Cemaat: Hanefî mezhebinde, İmam Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre, cuma namazı için imâmın dışında en az üç kişinin daha bulunması şarttır. Bunlar yolcu veya hasta da olsalar bu şart yerine gelmiş sayılır. İmam Ebû Yusuf’a göre ise, imâmın dışında en az iki kişinin bulunması gerekir.
Cuma namazının geçerli olması için, cemaatin sayısı, İmam Ebû Hanîfe’ye göre en azından birinci rek’atın secdesine kadar aranılan asgari sayının altına düşmemeli, hiç değilse bu süre içinde imâmla birlikte hazır olunmalıdır. Ebû Yusuf ve Muhammed’e göre iftitâh tekbîri alınıncaya kadar, Züfer’e göre ise ikinci rek’attan sonra teşehhüt miktarı oturuncaya kadar hazır bulunulmalıdır. Cemaati oluşturan kişiler daha önce dağılırlarsa cuma namazı geçersiz olur, yeni baştan öğle namazını kılmak gerekir.
Şâfiî’ye göre ise, bir yerde cuma namazı kılabilmek için akıllı (âkıl), bu¬lûğa ermiş (ergen, bâliğ), hür, erkek, mukîm ve oraya yerleşmiş olan en az kırk yükümlünün bulunması şarttır. Buna göre, bir yerde kırk kişi bulunsa da, bu kırk kişiden bir kısmı köle, kadın veya yolcu olsa, ya da ticaret veya öğrenim görme gibi bir amaçla orada bulunuyor olsalar, bu kimselerden oluşan kırk kişiyle cuma namazı kılınamaz. Ayrıca, bu kırk kişinin hepsi veya bir kısmı, yazın veya kışın ya da her iki mevsimde göç eden göçebe¬lerden oluşuyorsa, bu durumda da cuma namazı edâ edilemez. Hatta bu kırk kişinin içinde Fâtihâ sûresini okuyamayan bir ümmî bulunsa bu kimse sayıdan düşürülür ve bu durumda sayı kırktan aşağıya indiği için, bu kim¬selerle de cuma namazı sahîh olmaz. Ancak Fâtihâ sûresini okumayı öğ¬renmek için gayret gösterdiği halde bunu henüz başaramamış kimseler sa¬yıya dahil edilir. Cuma namazını kıldıran kişinin yolcu olması durumunda, kendi dışında kırk kişinin bulunması gerekir. Ayrıca, bu mezhebe göre, na¬mazın herhangi bir bölümünde veya hutbe esnasında sayı kırktan aşağıya düşerse namaz fâsid olur. Hanbelîler’in görüşü de genel hatlarıyla Şâfiî mez-hebinin görüşü gibidir.
Mâlikî mezhebinde meşhûr ve tercih edilen görüşe göre, cuma namazı için cemaatin, imâmdan başka en az on iki kişi olması şarttır. Ancak İmam Mâlik’ten bu konuda kesin bir sayı belirlemeksizin, kırk kişiden az sayıda olan bir cemaatle cuma namazı kılınabilirse de üç dört kişi gibi az bir sayı ile kılınamayacağı yönünde bir görüş de nakledilmektedir. Mâlikîler’e göre cuma namazında imâmın mukîm olması şarttır.
Bu görüşlerin dışında, Taberî’nin cuma namazı için imâmdan başka bir kişinin bulunmasının yeterli olacağına dair bir görüşü olduğu gibi, bu sayıyı en az dört, yedi, dokuz, yirmi, otuz ve seksen olarak belirleyen ictihâtlar da bulunmaktadır.
Şehir: Hanefîler’e göre, cuma namazı kılınacak yerleşim biriminin şehir veya şehir hükmünde bir yer olması ya da böyle bir yerin civârında bulunması gerekir. Bir yerleşim biriminin hangi durumda şehir hükmünde sayılacağı hususunda farklı rivâyetler bulunmaktadır. Hanefî mezhebinde fetvâya esas olan (müftâ bih) görüşe göre bu kriter “en büyük câmisi, orada cuma namazı ile yükümlü bulunanları alamayacak kadar nüfusa sahip olma” şeklinde belirlenmiştir. Bazı yazarlarca bu kriter, bir yöneticisi olan yerleşim birimi olarak ifâde edilmiştir. Şehrin civârı ifâdesiyle de bu şartlardaki yerleşim birimlerinin yakınlarında bulunan mezarlık, atış alanları ve çeşitli gayelerle toplanmak için hazırlanan sahalar ve bu uzaklıktaki yerler kastedilmektedir.
Mâlikîler’e göre cuma namazı kılınacak yerin, insanların devamlı oturdukları şehir, köy vb. bir yerleşim birimi veya buraların civârında bir yer olması gerekir. Bu bakımdan çadır vb. barınaklardan oluşan ve geçici olarak oturulan yerlerde cuma namazı kılınamaz. Mâlikîler ayrıca, cuma namazı kılınacak yerde câmi bulunmasını da şart koşmuşlardır.
Şâfiîler’e göre de, cuma namazının insanların devamlı olarak oturdukları bir şehir veya köyün sınırları içinde kılınması gerekir. Çölde veya çadırlarda yaşayanlar, yani belli bir yerleşim birimi içinde oturmayanlar sayıca ne ka¬dar çok olurlarsa olsunlar orada cuma namazı kılamazlar.
Hanbelîler’e göre ise, cuma namazının kılınabileceği yerin en az kırk ki¬şinin devamlı olarak oturduğu yer olması şarttır.
Câmi: Hanefî mezhebinde fetvâya esas olan ve kuvvetli bulunan görüş, bir şe-hirde birden fazla câmi bulunması hâlinde bütün câmilerde cuma namazı kılınmasına cevâz veren görüştür ki bu zaten, Ebû Hanife’den nakledilen iki görüşten biri ve aynı zamanda İmam Muhammed’in görüşüdür.
Şâfiîler’e göre, bir şehirde birden fazla câmi bulunsa bile, birden fazla yerde kılmayı zorunlu kılan sebepler olmadıkça sadece bir câmide cuma namazı kılınır; böyle bir sebep yokken, birden fazla câmide cuma namazı kılınsa, sadece namaza ilk başlayanların cuma namazları sahîh olur, diğerlerininki sahîh olmaz. Bu durumda diğerlerinin sonradan öğle namazı kıl¬maları gerekir. Ancak, şehrin çok büyük olması sebebiyle, cuma namazı için herkesin bir yere toplanması çok zor olursa veya güvenlik, sağlık vb. konu¬larda ciddi endişeler bulunması sebebiyle bir yerde toplanılmasında sakınca varsa, ihtiyaç durumuna göre, bir şehirde birden fazla yerde cuma namazı kılınabilir. Bu tür sebeplerden dolayı, bir şehirde birden fazla yerde cuma namazı kılınırsa, buralarda cuma namazı kılanların ayrıca öğle namazı kıl¬maları gerekmez.
Mâlikîler’deki tercih edilen görüşe göre de, Şâfiî mezhebinde olduğu gibi, birden fazla yerde kılmayı zorunlu kılan sebepler olmadıkça, bir şehirde sadece bir yerde cuma namazı kılınır. Böyle bir sebep olmadığı halde bir beldede birden fazla câmide cuma namazı kılınsa sadece o beldedeki en eski câmide (öteden beri o beldede cuma namazının kılınageldiği câmide) kılanların cuma namazları sahîh olur.
Hanbelîler’e göre de, zorlayıcı sebepler yoksa bir şehirde sadece bir yerde cuma namazı kılınır. Bir câmi yeterli olduğu halde iki câmide, iki câmi yeterli olduğu halde üçüncü câmide cuma namazı kılınamaz. Hanbelîler’e göre ihtiyaç bulunmadığı halde, birden fazla yerde cuma namazı kılınsa, bu durumda sa¬dece devlet başkanı veya temsilcisinin kıldırdığı cuma namazı sahîh olur; bu durumda, cuma namazını önce veya sonra kılmak önemli değildir.
Hutbenin Rüknü: Ebû Hanîfe’ye göre hutbenin rüknü yani temel unsuru Allah’ı zikretmekten ibâret olduğu için, hutbe niyetiyle “elhamdülillah” veya “sübhânallâh” veya “lâ ilâhe illallah” demek sûretiyle hutbe yerine getirilmiş olur. Fakat bu kadarla yetinilmesi mekrûhtur. Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre ise hutbenin rüknü, hutbe denilecek miktarda bir zikirden ibarettir ki, bu zikrin uzunluğunun da en az teşehhüd miktarı kadar yani Tahiyyât duâsı kadar olması gerekir.
İmam Mâlik’e göre hutbenin rüknü, müminlere hitâben müjdeli veya sakındırıcı ifâde taşımasıdır.
İmam Şâfiî’ye göre ise hutbenin beş rüknü vardır. Bu rükünler şunlardır:
1. Her iki hutbede (hutbenin her iki bölümünde) Allah’a hamdetmek.
2. Her iki hut¬bede Peygamberimiz’e salevât getirmek.
3. Her iki hutbede takvâyı tavsiye et¬mek.
4. Hutbelerden birinde bir âyet okumak (âyetin birinci hutbede okunması efdaldir).
5. İkinci hutbede müminlere duâ etmek. Hanbelîler’e göre ise hutbenin rükünleri, sonuncu hariç, Şâfiîler’deki ile aynıdır.
Hutbenin Şartları:
Hanefîler’e göre cuma namazı hutbesinin sahîh olabilmesi için şu şartla¬rın bulunması gerekir:
1. Vakit içinde okunması.
2. Namazdan önce olması.
3. Hutbe niyetiyle okunması.
4. Cemaatin huzurunda îrâd edilmesi.
Son şartın yerine gelmiş olması için, kendisiyle cuma sahîh olan en az bir kişinin bulunması gerekir. Her ne kadar Hanefî mezhebinde hutbenin sıhhati için cemaatin şart olma¬dığına dair bir görüş mevcut ise de, mezhepte daha doğru kabul edilen gö¬rüş, bir kişi bile olsa cemaatin huzurunda okunmasının gerektiği şeklindedir ve bunun kendisiyle cuma namazı sahîh olabilecek bir kişi olması da şarttır. Ancak, hutbenin sıhhati için cemaatin işitmesi şart olmayıp sadece hazır bulunması yeterlidir.
5. Hutbe ile namaz arasının, yiyip içmek gibi namaz ve hutbe ile bağdaşmayan bir şeyle kesilip ayrılmaması.
Hatîbin hadesten tahâret ve setr-i avret şartlarını taşıyor olması ve hut¬beyi ayakta okuması şart değildir. Fakat bunlara riâyet edilmesi gerekir. Çünkü bunlar, kabul edilen görüşe göre sünnet olmakla birlikte bunların vâcip olduğunu söyleyenler de bulunmaktadır.
Hanefîler’e göre cuma hutbesinin Arapça olması şart değildir.
Mâlikîler’e göre ise cuma namazı hutbesinin geçerli olmasının şartları şunlardır:
1. Hatîbin ayakta olması.
2. Her iki hutbenin de öğle vakti girdikten sonra îrâd edilmesi.
3. Her iki hutbenin de hutbe olarak nitelendirilebilecek içerikte olması.
4. Mescidin içinde îrâd edilmesi.
5. Namazdan önce olması.
6. En az on iki kişilik bir cemaatin huzurunda olması.
7. Açıktan okunması.
8. Arapça olması.
9. Hutbelerin arasına ve hutbe ile namaz arasına başka bir meşgûliyetin sokulmaması.
Mâlikîler’e göre de hatîbin abdestli olması şart olmadığı gibi hutbede niyet de şart değildir.
Şâfiîler’e göre cuma namazı hutbesinin sahîh olabilmesi için gerekli şartlar da şunlardır:
1. Hutbenin beş rüknünden her birinin Arapça olması.
2. Öğle vakti içinde olması.
3. Hatîbin, gücü yetiyorsa hutbeleri ayakta okuması.
4. Bir mazereti yoksa iki hutbe arasında oturması.
5. İki hutbenin rükünlerini en az kırk kişinin dinlemesi.
6. Hutbenin namazdan önce okun¬ması ve gerek hutbelerin arasına gerekse hutbe ile namazın arasına başka bir meşgûliyetin katılmaması.
7. Hatîbin hadesten ve necâsetten temiz olması.
8. Hatîbin setr-i avrete riâyet etmesi.
9. Hatîbin erkek olması.
10. Hatîbin kırk kişinin duyabileceği şekilde sesini yükseltmesi.
11. Hatîbin imâmlığının sahîh olması.
12. Hatîbin namazın farz ve sünnetlerini birbirinden ayıracak kadar bilgi sahibi olması, hiç değilse farzı sünnet olarak bilmemesi.
Şâfiîler’e göre de hutbe için niyet şart değildir.
Hutbenin Mekrûhları: Hutbenin sünnetlerini terketmek mekrûhtur. Ayrıca, hutbe okunurken ko¬nuşmak ve konuşan birini konuşmaması için uyarmak tahrîmen mekrûhtur. Hattâ hatîp ile cemaatin dînî meselelerde soru-cevap şeklindeki konuşması dahî -Hz. Peygamber’den bu yönde bazı uygulamalar rivâyet edilmekle birlikte- câmi disiplinini bozacağı gerekçesiyle hoş karşılanmamıştır. Hutbe dinleyenlerin sağa sola bakmaları, selâm verip almaları da mekrûhtur. Hattâ Hz. Peygamber’in adı anıldığı zaman ya sessiz kalmalı ya da içinden salât-ü selâm etmelidir. Hutbe esnasında namaz kılmak dahî mekrûhtur.
Cuma Vakti ve Cuma Namazıyla İlgili Bazı Meseleler: Hanefî mezhebine göre cuma namazına imâm selâm vermeden önce yetişen kimse cuma namazına yetişmiş olur. Bu kişi imâmın selâm vermesinden sonra namazını kendisi tamamlar. Muhammed, Mâlik ve Şâfiî’ye göre ise, cumaya yetişmiş sayılabilmek için en az bir rek’atı imâmla birlikte kılmak gerekir. Buna göre, imâm ikinci rek’atın rükûundan doğrulduktan sonra yetişip uyan kimse, namazını öğle namazı olarak dörde tamamlar.
Cuma namazını kılmakla yükümlü olmayan yolcunun ve mazeret sahibi kimselerin, cuma günü cuma namazı kılınan bir yerde öğle namazını cema¬atle kılmaları mekrûhtur. Cuma namazını kaçıran kimseler de öğle namazını ezânsız, kâmetsiz ve cemaatsiz kılarlar. Cuma ile mükellef olanların, cuma kılınan bir beldede cuma kılmayıp, cumadan önce veya cuma namazı esna¬sında öğle namazını kılmaları haramdır.
Cuma günü öğle (zevâl) vaktinden önce yolculuğa çıkmakta bir sakınca yoktur. Zevâlden/ilk ezândan sonra cuma namazını kılmadan yolculuğa çıkmak tahrîmen mekrûhtur. Otobüs, tren veya uçağın hareket saati tam da bu saate denk geliyorsa, kişinin kendi ihtiyârını aşan bir durum olduğu için bu kerâhet kalkar. Bununla birlikte diğer mezheplerin, cuma namazının kaçırılması endişesine binâen cuma günü fecirden sonra yolculuk yapmaya sıcak bakmadıklarını göz önüne alarak mümkün oldukça, cuma günü yapı¬lacak yolculuğu cuma namazına göre ayarlamak daha uygun olur.
Cuma günü cuma ezânını işiten kimselerin çarşı ve pazardaki alışveriş¬lerini bırakıp cuma namazına koşmaları gerekir. Cuma namazı ile yükümlü kişilerin cuma günü zevâl vaktinden sonra hatîbin minberde olduğu sırada alışveriş yapmaları Hanefîler’e göre tahrîmen mekrûh olmakla birlikte yapı¬lan alışveriş geçerlidir. Diğer mezheplere göre bu vakitte alışveriş yapmak haramdır ve bu esnada yapılan akdin geçerli olmayacağı kanaati hâkimdir.

DİYANET MBSTS -YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK CENAZE KONUSU

Cenâze, ölü anlamına geldiği gibi, tabut veya teneşir anlamına da gelir. Son nefesine yaklaşmış ve ölmek üzere olan kişiye muhtazar, ölen kişiye meyyit (çoğulu mevtâ), ölü için genel olarak yapılması gereken hazırlıklara teçhîz, ölünün yıkanmasına gasil, kefenlenmesine tekfîn, tabuta konulup musallâya yani namazın kılınacağı yere ve namazdan sonra kabristana taşınmasına teşyî ve kabre konulmasına defin denir. Telkîn, muhtazarın yanında kelime-i tevhîd ve kelime-i şehâdet okumaya denildiği gibi definden sonra, sorulması muhtemel soruları ve cevapları ölüye hatırlatma konuşma¬sına da denilir. Ölünün yakınlarına başsağlığı dileğinde bulunmaya tâziye denir ki tesellî etmek anlamındadır.
Ölü yıkanıncaya kadar yanında Kur’ân okunmaz. Yıkanma işlemi tamamlanmadan ölünün yanında Kur’ân okumak mekrûhtur. Fakat başka bir odada yüksek sesle okumak mekrûh olmadığı gibi ölünün bulunduğu odada gizlice, içinden Kur’ân okumakta da kerâhet yoktur.
Cenâzenin Yıkanması: Ayakları kıbleye gelecek şekilde sırt üstü yatırılır. Yıkayıcı eline bir bez alarak örtünün altından ölünün avret yerlerini temizler. Sonra abdest aldırmaya başlayarak, önce yüzünü yıkar. Ağız ve burna su verilmez. Namazın ne olduğunu anlamayacak yaşta ölen çocuğa abdest verilmesine gerek yoktur.
Ölünün saçı-sakalı taranmaz; saçları ve tırnakları kesilmez; sünnet olmamışsa sünnet edilmez. Cenâze yıkanırken pamuk kullanılmaz.
Erkek ölüyü erkek, kadın ölüyü kadın yıkamalıdır. Bir kadın vefât eden kocasını yıkayabilir. Fakat koca, ancak yıkayacak kimse bulunmadığı takdirde, hanımına teyemmüm verir. Diğer üç imâma göre koca hanımını yıkayabilir.
Su bulunmadığı zaman yine teyemmüm ile yetinilir. Bir cenâze için teyemmüm yaptırılıp cenâze namazı kılındıktan sonra su bulunacak olursa, yeniden yıkanır. Cenâze namazını yeniden kılmaya gerek olup olmadığı konusunda Ebû Yûsuf’tan, biri kılınacağı, diğeri kılınmasına gerek olmadığı şeklinde iki görüş rivâyet edilmektedir.
Cinsel organı kesilmiş veya yumurtaları alınmış erkek de, erkek yıkayıcı tarafından yıkanır.
Erkek mi kadın mı olduğu anlaşılmayan ve bu bakımdan kendisine hünsâ-i müşkîl denilen kimse ölünce yıkanmaz, sadece teyemmüm ettirilir. Kefenleme hususunda kadın sayılır ve ona göre kefenlenir.
Suda boğulmuş olan bir kimse, yıkamak niyetiyle üç defa suda hareket ettirilerek yıkanır. Yalnız su içinde kalmış olması, hayattaki müslümanları cenâzeyi yıkama farzını yerine getirmekten kurtarmaz.
Bir müslümanın akrabası veya karısı olan bir gayri Müslim, öldüğü za¬man onun dindaşlarına verilir. Eğer bunlara verilmezse sünnete uygunluk şartına dikkat edilmeksizin yıkanır ve kefenlenerek gömülür.
Ölen müslümanın gayri müslimden başka akrabasından bir velisi bulunmasa bile cenâze gayri müslimlere verilmez. Çünkü bunun teçhîz ve tekfîni müslümanların borcudur.
Düşük neticesinde ölü doğan çocuk, bir bez parçasına sarılarak gömülür, yıkanması gerekmez.
Ölmüş bir müslümanın başı ile beraber vücudunun çoğu bulunuyorsa yıkanır, kefenlenir ve namazı kılınır. Fakat başsız olarak yalnız vücûdun yarısı bulunsa veya gövdesinin çoğu kaybolmuşsa yıkanmaz, kefenlenmez ve üzerine namaz kılınmaz. Bir beze sarılarak gömülür.
Kefene sarıldıktan sonra ölüden çıkacak bir sıvı veya benzeri şeyler artık yıkanmaz, öylece gömülür.
Cenâzenin Kefenlenmesi: Ölen erkek veya kadını, bedenleri örtülecek şekilde kefenlemek farzdır.
Erkeğin kefeni, biri gömlek (kamîs) yerini, biri etek (izâr) yerini ve biri de sargı-bürgü (lifâfe) yerini tutmak üzere yensiz ve yakasız, etrafı dikişsiz üç kat bez; kadının kefeni ise bu üç kata ilâve olarak bir baş örtüsü ve bir de göğüs örtüsü olmak üzere beş kat bezdir. Bu söylenen sünnet üzere kefenleme için gereken parça sayısıdır (kefen-i sünnet). Bu sayıda parça bulunamayıp, erkek için izâr ve lifâfe ve kadın için bu ikisine ilâveten bir baş örtüsü ile yetinilmesi durumunda, bu da yeterlidir (kefen-i kifâyet). Bu kadarı da bulunmaz ve gerek erkek gerek kadın için sadece bir kat bez bulunabilirse, ölü tek parça beze sarılır (kefen-i zarûret).
Ölü erkek ise, izâr önce soluna, sonra da sağına getirilerek sarılır, sonra lifâfe de aynı şekilde sarılır. Açılmasından korkulursa, kefen bir kuşak ile de bağlanabilir.
Ölü kadın ise, saçları ikiye ayrılarak kefen gömleği üzerinden göğsü üzerine konulur ve üstüne, yüzünü de örtecek şekilde başörtüsü konur. Sonra üzerine izâr sarılır ve izârın üzerinden göğüs örtüsü bağlanır. Daha sonra lifâfe sarılır. Göğüs örtüsü lifâfeden sonra da bağlanabilir.
Hanefî mezhebinde fetvâya esas olan görüşe göre, arkada mal bıraksın bırakmasın kadınların kefenleri kocalarına aittir. İmam Muhammed’e göre ise, arkada mal bırakmayan kadınların tekfîn ve teçhîz masrafları, bu kadınların nafakalarını temin etmekle yükümlü olan kimselere aittir. Kendilerine ait malları varsa, masraflar oradan karşılanır. Şâfiî’nin görüşü de böyledir.
Cenâze Namazının Rükünleri: Cenâze namazının rükünleri kıyâm ve tekbîrdir. Sünnetleri ise hamd ve senâ etmek, salât ve selâm getirmek, hem ölüye hem de diğer müslüman¬lara duâ etmekten ibârettir. Duânın rükün olduğunu söyleyenler de vardır. İmam ölünün göğsü hizasında durur. İmamın dördüncü tekbîrinden sonra cemaate katılan kimse hemen tekbîr alarak imâma uyar, imâmın selâmından sonra da üç tekbîri kazâ eder. Fetvâya esas alınan görüş budur.
Cenâze namazında kadınların her zaman olduğu gibi arka safta yer tutmaları uygun olur; çünkü sünnet olan saf düzeni böyledir. Bununla birlikte erkeklerin hizasında veya önünde saf tutacak olsalar, hepsinin namazı ta¬mam olur; diğer namazlarda olduğu gibi kadının iki yanında duran birer erkeğin ve arkadaki bir erkeğin namazı bozulmaz. Çünkü cenâze namazı mutlak namaz değildir.
Cenâze namazını kıldıracak imâmın âkil-bâliğ olması şarttır. Diğer namazları bozan şeyler cenâze namazını da bozar.
Cenâze Namazının Kılınışı: Hanefîler, cenâze namazının duâ niteliğini baskın gördüklerinden Fâtihâ sûresinin Kur’ân tilâveti niyetiyle okunmasını tahrîmen mekrûh sayar, fakat duâ niyetiyle okunmasında sakınca görmezler. Fâtihâ’nın okunması Şâfiîler’e göre, diğer namazlarda olduğu gibi, cenâze namazında da bir rü¬kündür. İlk tekbîrden sonra okunması daha fazîletlidir. Hanbelîler’e göre de Fâtihâ bir rükün olup ilk tekbîrden sonra okunması vâciptir. Mâlikîler’e göre ise Fâtihâ’nın okunmaması daha iyi olup okunması tenzîhen mekrûhtur.
Cenâzeye İlişkin Bazı Meseleler: Kıble yönü araştırılıp ona göre namaz kılındıktan sonra hataya düşüldüğü anlaşılsa, namaz yeniden kılınır. Fakat namazdan sonra cemaatin abdestsiz olduğu anlaşılsa namaz iâde edilmez; çünkü imâmın namazı sahîh olunca, bununla cenâze namazının farziyyeti yerine gelmiş olur.
Genel olarak namaz kılmanın mekrûh sayıldığı vakitlerde yani güneşin doğması veya batması veya zevâle yaklaşması hallerinde cenâze namazı kılmak da mekrûhtur. Fakat bu vakitlerde kılınmış olan cenâze namazının iâde edilmesi yani yeniden kılınması gerekmez. Bu vakitlerde cenâzenin defnedilmesi ise mekrûh değildir.
Hanefî ve Mâlikî fakîhleri, kıble yönünde sapma meydana geleceği gerekçesiyle, gâip yani orada bulunmayan bir cenâze üzerine namaz kılmayı câiz görmezler. Fakat Şâfiîler’e göre gâip üzerine cenâze namazı kılınabilir. Çünkü Peygamberimiz Necâşî’nin namazını bu şekilde kılmıştır. Hanbelîler’e göre de aradan bir ay geçmedikçe gâip üzerine cenâze namazı kılınabilir.
Namazı kılınmayarak gömülmüş olan bir cenâzenin henüz dağılmamış olduğu muhtemel ise, ölünün hakkını ödemiş olmak için, kabri üzerine na¬maz kılınır.
Diri olarak doğduğu bilinen bir çocuk yıkanıp namazı kılınır. Ölü olarak doğarsa, yıkanır fakat üzerine namaz kılınmaz.
Bir ölü yıkanmadan kefenlenmişse veya bir yerinin yıkanması unutulmuşsa, kefen açılır ve yıkanması tamamlanır. Eğer üzerine namaz kılındık¬tan sonra durum anlaşılırsa, yine açılır, yıkanması tamamlanır ve namaz iâde edilir. Kabre konulup üzerine toprak atılmadığı sürece hüküm böyledir. Fakat kabre konulup üzerine toprak atıldıktan sonra, kabirden çıkarılması artık haramdır. Hiç yıkanmamış bile olsa artık öyle kalır. Ancak namaz kılınmamışsa kabri üzerinde namaz kılınabilir. Benimsenen görüş budur. Ke¬fensiz olarak kabre konulduğu zaman da kabir açılamaz.
Ebû Yûsuf’a göre, yanlışlıkla veya dayanılmaz bir ağrı ve acıdan dolayı olmadıkça, bilerek kendini öldüren yani intihar eden kimsenin cenâze na¬mazı kılınmaz. İşlediği cürmün ağırlığını göstermesi bakımından bu görüş yerinde olmakla birlikte, bu durumun acılı ailenin acısını bir kat daha artıra¬cağı düşüncesiyle, böyle kimselerin de namazının kılınabileceği söylenmiştir.
Anasını veya babasını kasten öldüren kimselerin de cenâze namazı kılınmaz.
Çatışma esnasında öldürülen eşkıyânın, teröristlerin ve soyguncuların da cenâze namazı kılınmaz. Fakat şer’î bir cezânın uygulanması sonucunda ölenlerin cenâzeleri yıkanır ve namazları kılınır.
İrtidâd ederek Müslümanlık’tan çıkmış olan kimsenin cenâze namazı kılınmayacağı gibi, müslüman mezarlığına da defnedilmez.
Bir müslümanla evli bulunan Hristiyan veya Yahûdî kadının hangi mezarlığa gömüleceği husûsu tartışmalıdır. En doğrusu bu konuda kendisinin bir vasiyeti varsa ona uyulması, yoksa ailesinin isteğine bırakılmasıdır.
Müslüman olanlarla müslüman olmayanların cenâzeleri karışacak olsa, ayırt etme imkânı varsa ayırt edilir ve ona göre davranılır. Ayırma imkânı yoksa bu takdirde hepsi yıkanır ve müslümanlara niyet ederek hepsinin üzerine birlikte cenâze namazı kılınır.
Telkîn: Hanefî mezhebinde mükelleflik yaşına girdikten sonra ölen kimsenin mezarı başında telkîn verilmesi meşrû görülmüştür. “Telkîn yapılmaz”, “Ne yapın, ne de yapmayın” diyen Hanefî fıkıhçılar da vardır. Şâfiî mezhe¬bine ve bir kısım Hanbelî fıkıhçılara göre de, telkîn yapılması müstehâptır.
Bir kimse “Falan zat beni yıkasın, namazımı kıldırsın veya beni kabre koysun” şeklinde vasiyet ederse, bu vasiyeti yerine getirmek gerekmez. Ancak ölünün velîsi olan kişi, buna rızâ gösterirse bu vasiyet yerine getirilir.
Tâziye: Tâziyenin kabristanda veya ölünün kapısının önünde yapılması mekrûh görülmüştür. Tâziye süresi, aynı yerde yaşayanlar için üç gündür.
Iskât: Hanefî fakîhlerinin oruç yerine fidyenin ödenmesine “misl-i gayr-i ma’kûl ile kazâ” demeleri de bunun istisnâî ve kural dışı olduğunu belirtmeyi amaçlar.
Oruç tutmaya gücü yetenlerin fidye ödemesinin câiz olmadığı hususunda görüş birliğine varılmıştır. Hz. Peygamber ve sahâbenin uygulaması da bu yönde olmuştur.
Namaz borcuyla ölen kimsenin bu yönde vasiyetinin bulunması ve bıraktığı malın üçte birinin buna yeterli olması kaydıyla söz konusu edilir.
Şâfiî mezhebinde ağırlıklı görüş, namaz borcuyla veya îtikâf adak borcuyla ölen kimsenin yakınlarının ölen adına bu ibâdetleri îfâ etmesinin de, fidye vererek bu borçları düşürmesinin de câiz olmadığı yönündedir. Bununla birlikte orta ve ileri dönem Şâfiî literatüründe, İmam Şâfiî’nin oruç borcuyla ilgili görüşünden yola çıkılarak yakınlarının ölen adına bu iki ibâdeti îfâ edebileceği, yine tahrîc usûlü işletilerek ölenin namaz ve îtikâf borcu için fidye verilebile¬ceği görüşleri dile getirilir. Ancak bunun, VIII. yüzyıl Şâfiî fakîhlerinden Subkî’nin de yaptığı gibi istisnâî ve biraz da Hanefîler’i taklîden gidilebilecek bir çözüm olduğu belirtilerek mezhepte tercih edilen görüşün bu olmadığı vurgu¬lanmak istenir.
Devir: Âyette sadece oruç tutmaya gücü yetmeyen sürekli mazeret sahibi kimselerin fidye vermesinin emredildiği, bunun dışındaki ıskât-ı savmın âyette yer almadığı, ıskât-ı salâtın ve devir işleminin ise Kur’ân veya Sünnet’ten herhangi bir delile veya fıkhî hüküm elde etmede kullanılan bir usûle dayanma¬dığı açıktır. Zaten bedenî ibâdetler ruhun Allah’a yükselişini sembolize ettiği, kişinin kendini geliştirip eğitmesine yardımcı olduğu ve tabiî olarak mükellef açısından bir çok mânevî ve derûnî yararlar taşıdığı için bunların sıradan bir borç-alacak ilişkisi çerçevesinde mütâlaa edilmesi ve neticede ıskât usûlünün alternatif îfâ olarak görülmesi bu ibâdetlerin ruh ve amacına aykırıdır.
Mazeretsiz olarak tutulmayan ve kazâ edilmeyen oruçlar için ıskât-ı savmın, bütünüyle ıskât-ı salâtın ve devrin cevâzı yönünde Kur’ân’da, Sünnette veya sahâbenin ve müctehîd imâmların fetvâlarında hiçbir açıklama yer almamaktadır.
Iskât ve devrin uygulamada giderek yaygınlaşması, bunun İslâm’ın öngördüğü veya cevâz verdiği bir usûl olarak algılanmasına, insanların sağlıklarında ibâdetleri îfâda tembellik etmesine veya ihmalkâr davranmasına, İslâm’ın bu âdet sebebiyle yanlış anlaşılmasına ve haksız ithamlara mâruz kalmasına yol aç-maktadır.
Din adına yapılan bu tür yanlış uygu¬lamaları önlemenin en etkili yolu, geride kalanların ölenler için yapabile¬cekleri en iyi hizmetin onların namaz ve oruç borçları için para ödemek değil; kendi ibâdetlerini düzenli şekilde yerine getirmek, dünyada iyi bir müslüman olarak yaşamak ve ölen yakınları için, sevabını onlara bağışlamak üzere hayır, eser, iyilik, ibâdet ve duâ yapmak olduğu bilincine ermeleridir.

DİYANET MBSTS -YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK ORUÇ  KONUSU

Gazzâlî orucun üç derecesinden bahsederken, bedende iştah ve şehvetin tatmin yeri ve aracı olan iki âzâyı yani mide ve cinsel organı, iştah ve şeh¬vet duyduğu şeylerden mahrum etmekten ibâret olan orucu, “sıradan in¬sanların orucu” (âvâm orucu) olarak; buna ilâveten gözü, kulağı ve diğer âzâları günahtan korumayı “özel kişilerin orucu” (havâs orucu) olarak ve tüm bunlara riâyet ettikten başka, kalbini düşük emellerden, dünya düşün¬celerinden kısaca, mâsivâdan arıtarak bütün varlığıyla Allah’a bağlanmayı ise “daha özel kişilerin orucu” (ehassü’l-havâs orucu) diye tanımlar. Orucun hangi derecesi alınırsa alınsın, ibâdetin toplumsal ilişkilere, toplumsal ha¬yata, kısaca iyi geçime yönelik olumlu sonuçları açıkça görülecektir.
Farz Oruç: Farz olan oruç denince, ramazan orucu kastedilir ve zaten tayin edilmiş, önceden belirlenmiş (muayyen) olan oruç da budur. Mâzeretli veya mâzeretsiz olarak tutulamadığı zaman, başka bir zaman kazâ edilmesi de aynı şe-kilde farzdır.
Bunun dışında bir de keffâret olmak üzere tutulan oruç vardır. Ramazan orucunun bozulması sebebiyle tutulması gereken keffâret orucu yanında ayrıca, zıhâr, yanlışlıkla ve kaza ile adam öldürme, hacda ihrâmlı iken vak¬tinden önce tıraş olma (halk) ve yemin için tutulacak olan keffâret oruçları da farz oruç kapsamında değerlendirilmiştir. Keffâret orucu, yapılan bir hatanın cezâsı veya telâfîsi anlamını taşıdığından kişi için baştan belirlenmiş bir yükümlülük olmayıp, buna sebebiyet vermesi hâlinde gündeme gelebilen ârızî bir yükümlülük niteliğindedir. Bu bakımdan ramazan orucu “muayyen farz”, diğerleri ise “gayr-i muayyen farz” olarak nitelendirilir. Ramazan orucu sadece belirli bir vakitte, yani ramazan ayında tutulabilirken, diğerleri oruç tutmanın mübâh olduğu her zaman tutulabilir.
Ramazan orucunun kazası da istenilen mübâh günlerde tutabilir. Fakat İmam Şâfiî’nin kazâya kalan orucun aynı yıl içerisinde kazâ edilmesi gerek¬tiğine ilişkin görüşü de dikkate alınarak, herhangi bir sebeple kazâya kalan orucu mümkün olan en kısa zamanda tutmaya çalışmak uygun olur.
Vâcip Oruç: Nezir (adak), kişinin dînen yükümlü olmadığı bir ibâdeti yapmayı ken¬disi için bir yükümlülük hâline getirmesidir. Kişi, oruç tutmayı adamışsa, bu adak orucunu tutması vâciptir. Adak adanırken, orucun tutulacağı gün belirlenmişse, meselâ falan ayın falan günü gibi, bu muayyen bir vâcip olur ve orucun belirlenen günde tutulması gerekir. Nezredilen îtikâf orucu da belirli günde tutulacağı için muayyen vâcip sayılır. Orucun tutulacağı gün belirlenmemişse gayr-i muayyen vâcip olur ve dilediği mübâh bir günde tutabilir.
Başlanmış nâfile bir orucun bozulması durumunda bunun kazâ edilmesi Hanefîler’e göre vâciptir. Mâlikîler ise kazânın farz olduğunu söylemişlerdir. Şâfiî’ye ve Mâlik’ten başka bir rivâyete göre ise, nâfile orucun kazâsı gerekmez.
Oruç Tutmanın Mendûp Olduğu Günler:
1) Şevvâl Orucu.
2) Aşûre Orucu.
3) Her Ay Üç Gün Oruç. “eyyâm-ı bîd” Her ayın 13, 14 ve 15. günlerinde olmak üzere her ay üç gün oruç tutmak.
4) Pazartesi-Perşembe Orucu.
5) Zilhicce Orucu.
6) Haram Aylarda Oruç.
7) Şâbân Orucu. Şâbân ayının ikinci yarısında oruç tutmak Şâfiî mezhebine göre haram sayılmıştır.
8) Dâvûd Orucu: Bir gün oruç tutup ertesi gün tutmamak
Oruç Tutmanın Yasak Olduğu Günler: Ramazan bayramının sadece birinci gününde ve kurbân bayramının dört gününde oruç tutmak haramdır (bir görüşe göre tahrîmen mekrûh).
Hayız veya nifâs hâlinde kadınların oruç tutmaları haramdır.
Bazı günlerde oruç tutmak ise çeşitli sebeplerle mekrûh sayılmıştır. Meselâ; sadece aşûre gününde oruç tutmak Yahûdîlere benzemek ve onları taklit etmek anlamını içerdiği için mekrûh sayılmıştır. Kimi âlimlere göre sadece cuma gününde veya sadece cumartesi gününde oruç tutmak, nevrûz ve mihrican günlerinde oruç tutmak tenzîhen mekrûhtur.
Şek günü oruç tutmak mekrûhtur. Havanın bulutlu olması gibi sebepler yüzünden Şâbân ayının yirmi dokuzundan sonraki günün Şâbân ayına mı yoksa ramazan ayına mı ait olduğu konusunda şüphe meydana gelirse, bu güne “şek günü” denilir.
İki veya daha fazla günü, arada iftâr etmeksizin birbirine ekleyerek oruç tutmak mekrûhtur. Buna visâl orucu (savm-ı visâl) denir.

ORUCUN RÜKÜN ve ŞARTLARI
Orucun rüknü, oruç süresince yeme içme ve cinsî ilişkiden uzak durma anlamına gelen “imsâk”tir.
a) Yükümlülük Şartları: Namaz mükellefiyeti için gerekli olan şartlar yani Müslümanlık, ergenlik (bülûğ) ve belli bir aklî olgunluk düzeyinde olmak (akıl), oruç için de gerekli ve geçerlidir.
Genel vücûb şartları yanında kişinin ayrıca oruç tutmaya güç yetirecek durumda olması ve yolcu olmaması da şarttır. Bu şartlar orucun edâsının vâciplik şartları olarak da adlandırılır.
Sefer: Geceden niyetlendiği orucu tutarken, gündüzün yola çıkmak durumunda kalan kimse, Hanefîler’e göre, bu orucunu tamamlasa daha iyi olur; fakat bozması durumunda keffâret gerekmez. Şâfiî ve Hanbelîler ise, ramazan ayında Hz. Peygamber’in Mekke fethine çıktığında Kadîd denilen yere varın¬caya kadar oruçlu olup orada orucunu bozduğuna dair rivâyete dayanarak, geceden niyet edilmiş orucun bile sefer durumunda bozulabileceğini söyle¬mişlerdir. Savaş durumu veya cephede uzun süre çatışma durumu da aynı şekilde bir mazerettir. Bu durumlarda kalan kişi, sağlığına ve görevine uy¬gun düşen seçeneğe göre hareket etmelidir.
b) Geçerlilik Şartları:
Niyet: Şâfiîler ve bazı Mâlikîler niyeti rükün saymışlardır.
Niyetin Vakti: Her türlü oruç için mümkün oldukça, sabah vakti girmeden önce veya geceden niyet etmek en fazîletli olanıdır. Çünkü bu sûretle hem mezheplerin bu konudaki ihtilâflarının dışında kalınmış, hem de niyet, ibâdetin başlama vaktiyle aynı zamana getirilmiş olur. Nitekim niyetin hangi vakitte yapılacağı konusu mezhepler arasında ihtilâflı olduğu gibi, niyetin vakti açısından oruç türleri arasında da fark gözetilmektedir.
1. Hanefîler’e göre ramazan orucu, nâfile oruçlar ve vakti belirtilmiş adak (nezr-i muayyen) oruçlarının niyet etme vakti gün batımından başlayıp ertesi günün kuşluk vaktine hatta öğle namazı vaktinin girmesinden az önceki vakte kadar devam eder. Öğle vakti girdikten sonra artık hiçbir oruca niyet edilemez.
Zevâlden önce nâfile oruca niyet etmenin câizliğini gösteren hadîsler bulunmaktadır. Bunlardan birinde, Peygamberimiz’in bir gün Âişe vâlidemize öğle yemeği hazırlayıp hazırlamadığını sorduğu, Hz. Âişe’nin yiyecek bir şey olmadığını söylemesi üzerine Peygamberimiz’in o gün oruç tuttuğu rivâyet edilir.
Mâlikîler’e göre niyetin geçerli olması için güneşin batmasından itibaren gecenin son kısmına kadar veya fecrin doğması ile birlikte yapılması gerekir. Çünkü sabahleyin, yani oruç ibâdetinin başlama vaktinde niyet edilmeyince o günün oruçlu geçirilmeyeceği belirli hale gelmiş olur.
Şâfiîler’e göre ise ramazan orucu, kazâ orucu ve adak orucuna geceden niyetlenmek şarttır. Fakat nâfile oruca zevâlden önceye kadar niyetlenmek câizdir.
2. Zimmette sübût bulmuş oruçlara ise en geç imsâk vaktine kadar niyet edilmiş olması ve orucun belirlenmesi gerekir. Orucun zimmette sübût bulma¬sı, oruç borcunun kaçınılmaz bir şekilde kesinleşmiş, sâbit hale gelmiş olması demektir. Meselâ başlanmış fakat bir sebeple tamamlanamamış nâfile orucun kazâsı zimmette sâbit olmuş, borçluğu kesinleşmiştir. Ramazan orucunun kazâsı da böyledir. Fakat ramazan orucunun kendisi henüz zimmette sâbit borç sayılmaz; çünkü meselâ, kişinin ertesi gün yaşayıp yaşamayacağı belli değildir. Kişi ertesi günün herhangi bir vaktinde ölecek olsa, o günkü oruç zimmetine borç yazılmaz. Ancak daha önceki günlerde kazâya kalan ramazan orucu zimmetinde mevcuttur. Keffâret oruçları ile mutlak adak oruçları da zim¬mette sübût bulmuş borç kapsamına girmektedir. Bu çeşit oruçlara geceden veya en geç ikinci fecrin başlangıcında niyet etmek gerektiği gibi niyet ederken tutulan orucun mutlak nezir mi, bir orucun kazâsı mı olduğunu da belirtmek gerekir. Zimmette sâbit olması kesinleşmiş oruçların îfâ zamanı için dinde belirlenmiş muayyen bir zaman olmadığı için, mükellef bu oruçları kendi be¬lirleyeceği bir zamanda tutabilir. Öyle olunca da, hangi orucu tutacağını belir¬lemesi şarttır. Şâyet bir kazâ orucuna ikinci fecrin doğmasından sonra niyet edilse, bununla kazâ geçerli olmayacağı için, oruç nâfileye dönüşür.
Niyetin Şekli: Fakîhlerin çoğunluğuna göre ramazanın her günü için ayrı ayrı niyet edilmesi şarttır. Çünkü her bir günün orucu kendi başına bir ibâdet olup, öteki günlerde tutulan veya tutulacak olan oruçla ilişkisi yoktur; dolayısıyla bir günün orucu bozulduğu zaman sadece o günün orucu bozulmuş olur, öteki günlerin orucu bundan etkilenmez.
Mâlikîler’e göre ise, ara vermeksizin peş peşe tutulması gereken oruçlarda en başta yapılacak tek niyet yeterlidir. Zıhâr, katl keffâreti ve ramazan orucunun keffâretinde olduğu gibi ramazan orucunda da tek niyet yeterlidir. Ancak bu oruçlara yolculuk, hastalık, hayız ve nifâs gibi zorunlu sebeplerle ara verilecek olursa, engel kalktıktan sonra yeniden niyet gereklidir. Tek bir niyetin yeterli olduğu oruçlarda her gece niyetlenmek ise mendûptur. Mâlikîler’in bu konudaki gerekçesi, ilgili âyette geçen “Sizden her kim ramazan ayına yetişirse onu oruçlu geçirsin” ifâdesidir. Ay, tek bir zamana verilen isimdir, dolayısıyla ay süresince oruç tutmak bütün bir ibâdet hükmünde olup namaz ve hacca benzer, tek bir niyet ile edâ edilebilir.
Niyetle İlgili Bazı Ayrıntılar: Oruca niyetin vaktiyle ve şekliyle il¬gili ayrıntı sayılabilecek bazı bilgiler de bu ibâdetin geçerliliğini yakından ilgilendirir. Bunlar şu şekilde sıralanabilir:
1) İçinde bulunulan gün, güneş batmadan önce ertesi günün orucuna niyet edilemez.
2) Güneş battıktan sonra herhangi bir oruca niyet edilmesi hâlinde, ikinci fecre kadar yeme, içme ve cinsel ilişkide bulunmak niyete ve oruca zarar vermez. Çünkü bu niyet ikinci fecirden itibaren başlayacak olan oruç ibâdeti için yapılmıştır. Nitekim bu şekilde niyet eden kimse, herhangi bir sebeple, ikinci fecrin doğmasına kadar, bu niyetini geri alabilir.
3) Oruç tutup tutmayacağında tereddüt olması durumunda veya niyetin bir şarta bağlanması durumunda niyet gerçekleşmiş olmaz. Niyet, kesin azim ve karar demektir.
4) Ramazanda, ramazan orucundan başka oruç tutulamayacağı için, hangi oruca niyet edilirse edilsin ramazan orucu yerine geçer. Fakat, daha önceden oruç tutmayı adadığı belirli günde, başka vâcip bir oruca (meselâ; keffâret orucuna veya bir ramazan orucunun kazâsına) niyet ederek oruç tuta¬cak olsa, ağırlık kazanan görüşe göre bu oruç, niyetlendiği vâcip oruç yerine geçer, belirli adak orucunu kazâ etmesi gerekir.
5) Hem keffârete hem de nâfileye niyet edilerek tutulan oruç, keffâret orucu yerine geçer; fakat hem kazâya hem de yemin keffâretine niyet edile¬rek tutulan oruç, her ikisi de vâciplik açısından eşdeğer olduğu için, hiçbiri¬nin yerine geçmez, nâfile olur.
Sahura kalkıp yeme ve içme de niyet yerine geçer.
6) Tutulamamış ramazan oruçlarını kazâ ederken, bir belirleme yapmaksızın, “kazâsı gereken oruca” diye niyet edebileceği gibi, belirleme yaparak da niyet edebilir. Üzerinde çok sayıda kazâ borcu varsa “kazâsı gerekli ilk oruca” diyerek niyet edilebilir.
Sadece Kazâyı Gerektiren Durumlar: Çiğ pirinç, çiğ hamur, un, ham meyve yemek veya fındık, badem ve cevizi kabuğuyla yutmak böyledir. Bunlar yiyecek maddesi olmakla birlikte, bunların bu şekilde yenilmesi nor¬mal değildir ve hem de bunlar bu halleriyle insanın iştah duyacağı ve yemek isteyeceği şeyler değildir. Fakîhler, şehvetin normal cinsel birleşme dışında tatmin edilmesinin de aynı kapsamda değerlendirileceğini belirtmişlerdir.
Fakîhler ağza giren yağmur, kar veya doluyu isteyerek yutmayı, su içme kapsamında değerlendirerek orucu bozacağını; fakat kişinin kastı olmaksızın boğaza inen yağmur, kar ve dolunun orucu bozmayacağını söylemişlerdir.
Kusma, kasten yapılmadığı durumlarda orucu bozmaz. Kasten yapıldı¬ğında ise, sadece ağız dolusu olması hâlinde bozar.
Şâfiîler orucu bozma kastı bulunmadığı için yanlışlıkla bir şey yiyip iç¬menin orucu bozmayacağını söylerken, Mâlikîler orucun anlamının (imsâk) ortadan kalkmış olduğu gerekçesiyle, ister unutma isterse yanlışlık sonucu olsun, bir şey yiyip içmekle orucun bozulacağını söylemişlerdir.
Sabah vaktinin girip girmediği konusunda şüphesi bulunan kimse yiyip içmeye devam ederken o esnada ikinci fecrin doğmuş olduğu ortaya çıksa oruç bozulur ve kazâ etmesi gerekir, keffâret gerekmez. Aynı şekilde güneşin battığını zannederek iftâr ederken güneşin henüz batmadığı anlaşılsa yine kazâ gerekir. Hanefî mezhebinde ağırlıklı görüş böyledir. Ancak, bu du¬rumda keffaretin gerekeceğini söyleyenler de vardır. Zira kişi, her iki du¬rumda da zannı ile hareket etmiş ve yanıldığı ortaya çıkmış ise de zanların kuvvet derecesi aynı değildir. Birinci durumdaki zan güçlüdür; çünkü aslolan gecenin devam ediyor olmasıdır. İkinci durumdaki zan ise, bunun tersine zayıftır; çünkü aslolan gündüzün devam ediyor olmasıdır. Bu bakım¬dan güneşin batıp batmadığından şüphe eden kimse hemen iftar etmemeli, durumun netleşmesini beklemelidir. İmsâk ve iftâr vakitlerini gösteren bir takvim ve saatin bulunmadığı durumlarda kişi, kendi bilgi ve tecrübesiyle içtihâd ederek ona göre davranır.
Unutarak yiyip içtikten sonra orucunun bozulmuş olduğu zannıyla veya gece niyetlenemeyip gündüz niyetlendikten sonra, gündüz yapılan bu niye¬tin niyet sayılmayacağı zannıyla günün geri kalan kısmında bilerek bir şey yiyip içmek veya cinsel ilişkide bulunmak orucu bozar.
Bir şey yiyor veya içiyorken imsâk vaktinin girdiğini anlayan kimse derhal yemeyi ve içmeyi bırakmalıdır. Bile bile yemeye veya içmeye devam etmesi hâlinde Hanefî imâmlara göre bu kişiye keffâret gerekir.
Ramazan Orucunun Kazâsı: Her ne sebeple olursa olsun gününde tutulamamış ramazan orucunun kazâ edilmesi gereklidir. Aynı şekilde keffâret, adak veya başlanıp bozulmuş nâfile oruçların kazâsı da gereklidir. Başlanıp tamamlanmamış nâfile oruç meselesinde, Şâfiîler hiçbir şekilde kazâyı gerekli görmezken, Mâlikîler sadece kasten bozma durumunda kazâyı gerekli görmüşlerdir.
Ramazan orucunun kazâsı yasak günler dışında her zaman yapılabilir. Şâfiîler’e göre ise bir ramazanda kazâya kalmış orucun, gelecek ramazana kadar kazâ edilmesi gerekir. Bir ramazanın kazâ borcu yerine getirilmeden, öteki ramazan gelecek olursa, kazâ borcuna ilâveten bir de fidye ödeme yükümlülüğü ortaya çıkar.
Keffâret Orucu: Hanefîler, keffâret seçeneklerinde sıra gözetmenin gerekli olduğunu sa¬vundukları için öncelikle iki ay peş peşe oruç tutmayı, bu mümkün olmazsa diğer seçenek olan altmış fakiri doyurma seçeneğinin uygulanabileceğini ileri sürmüşlerdir. Mâlikîler ise, sıra gözetmeksizin herhangi bir seçeneğin yerine getirilmesini yeterli görmüşlerdir.
Iskât-ı Savm: Esâsen, tekrar sağlığına kavuşup oruç tutabilir hâle gelmeleri ümit edil¬meyen hasta ve yaşlı kimseler için ilgili âyette önerilen fidye yoluyla telâfî şekli, sonraları hükmün konuluş amacına uygun görülmeyebilecek zorlama yorumlarla ıskât-ı savm (ve arkasından ıskât-ı salât) anlayış ve tatbîkâtına dönüşmüştür.
Hanefî kaynaklarında, İmam Muhammed’in, ölenin vasiyeti olmasa bile mîrâsçıların onun oruç borcu için fidye vermesinin Allah’ın dilemesine bağlı olarak yeterli olacağını söylediği rivâyet edilir. Ölen adına yakınlarının oruç tutabilmesinden söz eden hadîsin ve İmam Şâfiî’nin bu yöndeki eski görü¬şünün daha sonraki dönem Şâfiî literatüründe geniş bir yoruma tâbi tutulup kasten terkedilen ve kazâ da edilmeyen oruçlar dâhil her türlü oruç borcu için söz konusu edildiği, ölen kimse adına oruç tutacak kimsenin onun ya¬kını olmasının şart görülmediği, yakınların bilgisi olsun olmasın üçüncü şahısların da ücretli ücretsiz böyle bir oruç tutabileceği görüş ve tartışmala¬rının yer aldığı görülür. Sonuç itibariyle, âyette sadece oruç tutmaya gücü yetmeyen sürekli mâzeret sahibi kimseler için öngörülen fidye yoluyla telâfî mekanizması, konuluş amaç ve anlamını aşarak, mâzeretli veya mâzeretsiz olarak orucu terkedip, kazâ edemeden ölen herkese teşmîl edilmiştir.

DİYANET MBSTS -YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK ZEKAT KONUSU

Zekâtın Şartları: Zekât; müslüman, hür, akıllı, bâliğ, tabii ihtiyaçlarından fazla artıcı vasıf¬taki mala tam bir mülkiyetle mâlik olan ve bu mâlik oluşunun üzerinden bir (ay yılı) senesi geçen kimselere farzdır. Bu farzın sahîh olarak ödenebilmesi için de ehline verilmesi ve verilirken de niyet edilmesi gerekir.
Mükellef ile İlgili Şartlar: Çocuk ve akıl hastalarının “öşür” denen toprak ürünleri zekâtından so¬rumlu olduklarında görüş birliği bulunmakla birlikte, bunların zekâta tâbi diğer mallarından zekât alınıp alınmayacağı konusunda farklı iki görüş ileri sürülmüştür. Ebû Hanîfe akıllı ve bâliğ olmayanları, toprak ürünleri ve kamu hukûkunun bir parçası olarak alınan zekât türü hâriç, zekâtla mükel¬lef tutmamıştır. Fakîhlerin çoğunluğuna göre ise akıl hastalarının ve çocu¬ğun malları zekâta tâbidir. Bu borcu velî ve vâsîleri öderler. Zekât; vekâletle yerine getirilebilen mâlî bir ibâdettir. Velî, zekâtta çocuğun ve akıl hastasının vekilidir. Bu vecîbeyi yerine getirmede onun yerini almaktadır, dolayısıyla onlar adına zekât verir.
Bir malın zekâta tâbi olabilmesi için “tam mülk olma”, “artıcı özelliğe sahip olma”, “nisâba ulaşmış olma”, “tabii ihtiyaçlardan fazla olma”, “üzerinden bir yıl geçmiş olma” gibi şartların arandığı görülür.
Tam Mülkiyet: El-milkü’t-tâm. Fakîhlerin çoğuna göre;
1. Belirli sahibi olmayan mallar zekâta tâbi değildir. Buna göre halkın yararına sunulan, herkesin istifâde ettiği mallar, devletin zekât, vergi ve başka gelirlerinden elde ettiği mallar belirli bir mâliki olmadığı için, zekâta tâbi değildir. Bu mallar bütün topluma aittir ve onlardan bir kısmı da fakirdir.
2. Fakir, yetim ve kimsesizlerin doyurulması, okutulması, câmi, mescid, yol, köprü yapımı gibi amaçlarla hayır kuruluşlarına vakfedilen mallar zekâta tâbi değildir. Ancak oğluna, ailesine veya falanın oğullarına gibi belirli bir kişi veya kişilere yapılan vakıflar böyle değildir. Böyle vakfedilen mallar zekâta tâbidir. Çünkü bu durumda vakfedilen malın mülkiyeti vakfedenden vakfedilene geçmekte ve onda sürekli kalmaktadır.
3. Hırsızlık, gasp, rüşvet, faiz gibi haram yollarla kazanılan -haram mal-zekâta tâbi değildir. Çünkü âlimler haram malı, elinde bulunduranın mül¬künü kabul etmemişler, onda tasarrufu yasaklamışlardır.
Tam mülk olma şartının Hanefîler’e göre başlıca sonuçları:
1) Elde bulunmayan ve ele geçeceği de umulmayan malda zekât yoktur. Kimi Hanefîler’e göre ise faydalanılmayan malda da zekât yoktur. Bu ikinci görüşe göre inkâr edilen, gasbedilen, düşman tarafından alınan, kaybolan, denize düşen, sahraya gömülüp yeri unutulan, devlet tarafından müsâdere edilen mallar tekrar sahipleri tarafından ele geçirilmedikçe zekâta tâbi değil¬dir. Çünkü bu mallarda elde bulundurma ve tasarruf imkânı yoktur. Yani tam mülkiyet yoktur. Tam mülkiyetin tanımına ilişkin bu görüş farklılığı, ilk imâmlardan nakledilen “Mâlü’d-dımâr’da zekât yoktur” sözünde geçen “mâlü’d-dımâr” tâbirinin tefsîrinden kaynaklanmıştır.
Şâfiîler’e göre ise, malın elde bulunmayışı zekât ödeme yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Buna göre gasbedilen, kaybolan, çalınan, denize düşen vb. mallar, sahibinin eline geçince tahakkuk eden bütün zekâtları verilmelidir.
2) Ebû Hanîfe’ye göre kocasından vâdeli mehrini almadıkça kadın ze¬kâtla mükellef değildir. Çünkü o mehre nikâh akdi ile mâlik olmuştur, fakat bu noksan mülkiyettir. Kadın mehri teslim almakla ona tam mâlik olur.
3) Borçlu, borcuna karşılık olan malından dolayı zekât mükellefi olmaz. Elinde olan bu malın mâliki değildir.
4) Rehin olarak verilen maldan dolayı da mal sahibi zekâtla yükümlü olmaz. Çünkü bu mala mâlik olsa da zilyed değildir. Mal, borcu karşılığı rehin alanın elindedir.
5) Satın alınıp da teslim alınmamış mallar zekâta tâbidir. Çünkü alıcı, satım akdi sonucu bir mala tam mâlik olmuştur. Malın elinde olmaması ze¬kâtın alıcıya farz olmasına mânî değildir.
6) Malı yanında olmayan yolcu zekâtla mükelleftir. Çünkü o, vekîl ara¬cılığı ile malında tasarrufta bulunabilir.
Alacağın Zekâtı: Malın tam mülk olması şartının tabii bir sonucu ola¬rak, bir kimsenin başkasının zimmetindeki alacağı için zekât verip vermeye¬ceği veya hangi şartlarda vereceği fakîhler arasında tartışma konusu ol¬muştur.
Fakîhlerin çoğunluğuna göre alacaklar iki ana gruba ayrılır:
a) Tahsil edileceği umulan alacaklar, yani ödeme imkânına sahip ve borcunu da ka¬bul eden kimsedeki alacaklar zekâta tâbidir. Alacaklı, her sene diğer malları ile birlikte bu alacağının zekâtını da öder.
b) Tahsil edileceği umulmayan alacakların ise, ancak elde edilince zekâtı verilir. Elde edilince, geçmiş bütün yılların zekâtı ödenir diyenler de, sadece son bir yılın zekâtı ödenir diyenler de vardır. Hanefî müctehîtlerine göre, elde edilmesinin üzerinden bir yıl geçmedikçe bu alacağın zekâtı ödenmez.
Hanefî fakîhleri, alacağın zekâtı konusunu biraz daha detaylı şekilde ele almışlar ve alacağı üç gruba ayırmışlardır:
a) Kuvvetli alacak (deyn-i kavî): Borç verilmiş paralar ile ticaret mallarının bedelleri olan alacaklardır. Bunlar borçlular tarafından inkâr edilmedikçe, tahsil edildiklerinde geçen senelere ait zekâtları da verilmelidir. Fakat mü¬kellef alacağından en az 40 dirhem (yani zekât nisâbının 1/5′i kadar miktar) tahsil etmedikçe zekât borcunu ödemek zorunda değildir.
b) Orta kuvvette alacak (deyn-i mutavassıt): Ev kirası gibi zekât mevzuu olmayan bir malın bedelidir. Bu alacakta da, geçen senelerin zekât borcu gerçekleşir, ancak zekât borcunun ödenme mecburiyeti için alacaklının en az 200 dirhem miktarı (nisâb miktarı kadar) tahsil etmesi gerekir.
c) Zayıf alacak (deyn-i zaîf): Mal bedeli olmayan, mehir ve diyet gibi alacaklardır. Bu tür alacak zekâta tâbi değildir. Tahsil edildikten sonra diğer şartların gerçekleşmesi ile zekâta tâbi olur.
Hakîkî (gerçek) nemâ: Bir malın ticaretle, doğum yoluyla veya tarımla artmasıdır. Ticaret malları, hayvanlar ve toprak ürünleri böyledir.
Takdîrî (hükmî) nemâ: Bir malın kendisinde nemâ imkânının bizzat (potansiyel olarak) mevcut olmasıdır. Altın, gümüş ve parada olduğu gibi.
Beş sınıf mal zekâta tâbidir. Bunlar; para (altın, gümüş vb.), ticaret malları, toprak ürünleri, hayvanlar, define ve madenler. Bu mallar incelendiğinde hepsinin nâmî (artıcı vasıfta) oldukları görülür.
3. İhtiyaç Fazlası Olma: Havâic-i asliye.
4. Nisâb: Gümüşte nisâb miktarı 200 dirhem, altında 20 miskâl, hayvanlarda 5 deve, 30 sığır, 40 koyun, toprak ürünlerinde ise (cumhûra göre) 5 vesktir (=buğdayda 653 kg.). Ebû Hanîfe’ye göre ise toprak ürünlerinin azı da çoğu da zekâta tâbidir. Toprak ürünlerinin zekâtında nisâb aranmaz.
5. Yıllanma: Havelânü’l-havl. Hanefîler’e göre; bir malda zekâtın farz olabilmesi için, o malın hem sene başında ve hem de sene sonunda nisâba ulaşmış olması şarttır. Bir kimse sene başında nisâb miktarına ulaşan bir mala sahip olsa, bu mal sene içinde nisâbın altına düşse, hatta tamamen tüketilse, fakat sene sonunda yine nisâb miktarına ulaşsa, sene sonu hesabıyla zekâta tâbi olur. Meselâ demir ticareti yapan bir tüccarın deposunda sene başında yüz ton demir varken, sene içinde bunların bir kısmını satış yoluyla tüketse ve yerine elli ton demir alsa, sene sonundaki bu demir ile kasa mevcudunun zekâtını vermekle mü-kelleftir.
Şâfiîler’e ve Hanbelîler’e göre; nisâbın bütün sene boyunca bulunması gerekir. Bir mal sene içinde nisâbın altına düşerse, ona zekât vâcip olmaz. Bir kimse sene başında nisâb veya nisâb miktarını aşan bir mala sahip olsa, sene içinde satış ve hîbe gibi yollarla bu mal nisâbın altına düşse, o kimse nisâb miktarı mala sahip olana kadar zekâtla mükellef değildir. Zekât mik¬tarı mala sahip olduğu zaman sene geçme şartı tekrar başlar. Ancak sene içinde elde edilen ticârî kârlarla, sene içinde doğan hayvanlar bundan müs¬tesnâdır. Bunlar ana mallara tâbidir.
Mâl-i müstefâd: Önceden yok iken sonradan ferdin mülkiyetine geçen maldır. Maaş, ücret, ikramiye, geçici kazançlar, bağışlar, mîrâs yoluyla edi¬nilen servet vb. mâl-i müstefâd kapsamına girer. Bu tür gelirlerle ilgili baş¬lıca hükümler şunlardır: Mâl-i müstefâd, ticaret mallarının kârı, hayvanların yavruları gibi sa¬hip olunan malların nemâlandırılması sonucu ise, eldeki eski mala eklenir. Bir yıl şartı da, eldeki eski malın üzerinden bir yıl geçmesi ile gerçekleşmiş olur. Bu konuda fakîhler arasında görüş ayrılığı yoktur. Mâl-i müstefâd eldeki malın cinsinden değil ise cumhûra (fakîhlerin çoğunluğuna) göre ayrı hükümdedir. Ne nisâbı tamamlamak ne de yıl şartı¬nın gerçekleşmesi için eldeki mala eklenir. Meselâ nisâb miktarı deveye sa¬hip olan bir kimse, yıl içinde sığır satın alsa, sığır için de ayrıca bir yıl bek¬lemesi gerekir.
Mâl-i müstefâd; ticârî kârlar ve hayvan ürünlerinin dışında, fakat elde bulunan nisâb miktarı malın cinsinden ise; Hanefîler’e göre bu mal eldeki mala eklenerek hepsinin üzerinden bir yıl geçince zekâta tâbi olur. Meselâ 5 milyon liralık demir stoku bulunan tüccarın sene içinde eline satış veya ba¬ğış yoluyla 50 milyon liralık demir geçse, sene sonunda 55 milyon liralık mal varlığının zekâtını vermesi gerekir.
6. Borç Karşılığı Olmama: El-emvâlü’l-bâtına (gizli mallar) ve el-emvâlü’z -zâhire (açık mallar).
Hanefîler’e göre borç üç nevidir:
1. Şahıslara olan borçlar.
2. Allah hakkı olarak vâcip olup kullar tarafından istenen borçlar. Zekât bu nevîdendir.
3. Kullar tarafından istenmeyen fakat Allah için yerine getirilmesi gere¬ken borçlar. Nezir ve keffâret bu çeşit borçlardandır.
İlk iki grupta toplanan borçlar zekât mallarının nisâbını düşürürlerse, bu mallarda zekât gerçekleşmez. Üçüncü grupta toplanan borçlar, zekâtın gerçekleşmesine mânî değildir. Ayrıca borç hangi nevîden olursa olsun, toprak ürünlerinde zekâtın vücûbuna mânî değildir.
İmam Şâfiî’ye göre borç, hiç bir malda zekâtın vücûbuna engel olmaz. İmam Mâlik’e göre ise sadece parada zekâtın vücûbuna engeldir, nisâbı düşürürse zekât farz olmaz.

ZEKÂTIN GEÇERLİLİK ŞARTLARI
a) Niyet: Hanefîler’e ve Şâfiîler’e göre; kaide olarak niyetin ödeme anında bulun¬ması gerekir. Çünkü zekât ibâdettir ve ibâdetlerde niyet şarttır. Fakat öde-meler parça parça yapıldığı için, kolaylık olsun diye niyetin, zekât borcunun çıkarıldığı anda bulunması da yeterlidir. Bu oruçta niyetin önceden yapıl¬ması gibidir.
Zekât verilirken hükmen niyet edilmiş olması da yeterlidir. Meselâ mal sahibi niyet etmeden zekât borcunu verdikten sonra henüz mal fakirin elinde iken niyet etmesi yahut, vekîle vermesi anında niyet ettiği halde vekîl zekât borcunu öderken niyet etmemesi gibi durumlarda niyet hükmen var sayılır. Çünkü emreden kişinin niyeti esastır.
Hanefî mezhebinde müftâ bih (kendisiyle fetvâ verilen) görüşe göre zekât memuru açık mallardan (el-emvâlü’z-zâhire) zekâtı zorla almış ise, mükelle¬fin üzerinden zekât borcu düşer, gizli mallardan zorla zekât alındı ise zekât borcundan mükellef -niyet etmemiş ise- kurtulamaz.
Şâfiîler’e göre; tercih edilen görüş -Hanefîler’de olduğu gibi- niyetin ze¬kât borcunu çıkarma anında yapılabileceğidir. Çünkü niyeti zekât borcunu hak edenlere verirken şart koşmak güçlük doğurur. Onun için malında vekîl tâyîn eden kişinin devir esnasında zekâta niyet etmesi yeterlidir.
Şâfiîler çocuk ve akıl hastasının mal varlığından velî ve vâsîlerinin zekât ödemekle mükellef oldukları görüşündedir. Bu durumda velî veya vasî onlar adına zekât öderken niyet edeceklerdir.
Mâlikîler’e göre mükellef zekât malını ayırırken, bu malın verilmesinden az önce veya verilirken niyet edilmesi câizdir. Hanbelîler’in görüşü de buna yakındır. Onlara göre mal sahibinin niyeti esas olup zekât memurunun ni¬yeti onun yerine geçmez.
b) Temlîk: Zekât; usûl (baba, anne, dede, nine) ve fürûa (çocuk ve torun) verilemez. Çünkü zekât verenle usûl ve fürûu arasında çok sıkı bir mülkiyet bağı ve menfaat ortaklığı vardır. Dolayısıyla burada tam anlamıyla temlîk gerçek-leşmez. Aynı şekilde kişi zekâtını karısına da veremez. Ebû Hanîfe’ye göre kadın da zekâtını kocasına veremez.

ZEKÂTA TÂBİ MALLAR
Altın ve gümüş nisâptan az ise nisâbı tamamlamak için biri diğerine ilâve edilir mi? Hanefîler’e göre ilâve edilmelidir. Şâfiîler ve Hanbelîler ise aksi görüştedir.
Altın ve Gümüşten Yapılan Zînet Eşyası: Hanefî mezhebine göre altın ve gümüşten yapılmış süs eşyaları zekâta tâbîdir. Meselâ altın ve gümüşten yapılmış bilezik, kolye, gerdanlık gibi ka¬dın süs eşyası nisâba ulaşır ve üzerinden bir sene geçerse, o günkü altın fiyatları ile değeri bulunur ve 1/40 zekâtı verilir.
İmam Şâfiî, İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel’e göre ise mübâh olan ka¬dın süs eşyası zekâta tâbî değildir. Ancak Şâfiîler’e göre kadın süs eşyala¬rında isrâfa kaçarsa, meselâ 200 miskâl ağırlığında zînet eşyası bulun¬durursa bunların zekâtını vermesi gerekir.
1. Altın ve gümüş dışında, hangi maddeden olursa olsun bütün süs eş¬yaları zekâta tâbî değildir.
2. Erkekler tarafından kullanılan veya dince kullanılması haram sayılan altın-gümüş mâmulü bütün süs eşyası zekâta tâbidir.
Mâdenî ve Kâğıt Paraların Zekâtı: Mezhep imâmları devrinde kâğıt para henüz kullanılmadığı için klasik dönem fıkıh kitaplarında kâğıt paranın zekâtı ile ilgili açık bir hükme rast¬lanmaması tabiidir. Altını temsil eden ve altın yerine ödemelerde kullanılan para türünün (banknot) kullanıldığı devirde yaşayan fakîhler, bu paraları “karşılığı hemen ödenebilen borç senedi” olarak değerlendirmiş ve borcunun dışında, üzerinden bir yıl geçmiş nisâb miktarı, yani 80.18 gram altın veya 561.2 gram gümüş karşılığı parası olanların bu paranın 1/40′ını (% 2.5) zekât olarak vermeleri gerektiğini söylemişlerdir.
Ticâret Malları: Hanefî fakîhlerine göre, ticâret mallarının kıymeti sene başında ve sene sonunda, yukarıda gösterilen altın veya gümüş nisâblarının altına düşme¬melidir. Aksi halde bu mallarda zekât gerçekleşmez. Ticâret mallarının kıy-metlerinin sene içinde nisâbın altına düşmesi zekâtın farz olmasına mânî değildir. Mâlikî ve Şâfiî fakîhlerine göre, ticâret mallarında nisâb sadece sene sonunda aranır. Sene başı ve sene içinde nisâbın düşmesi bu mallarda zekâ¬tın vücûbuna mânî sayılmaz.
Hanefîler’e göre ticâret mallarının zekâtı hesap edilirken borçlar çıkarılır. Şâfiîler’e göre ise borç zekâtı etkilemez. Mevcut malın zekâtı -borç dikkate alınmadan- hesap edilip verilir.
Toprak Ürünleri: Ebû Hanîfe’ye göre, bütün toprak ürünleri zekâta tâbîdir. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre, toprak ürünlerinin zekâta tâbî olabilmeleri için hubûbâtta olduğu gibi bir sene -çürümeden- kalabilme özelliğine sahip ol-maları gerekir.
Hanefî fıkıh kitapları İmâm-ı Âzam’ın bütün toprak ürünlerinin zekâta tâbî olduğu hususundaki görüşünü destekledikleri gibi, çağdaş İslâm âlimleri de bu görüşü savunurlar.
İmam Mâlik ve Şâfiî’ye göre ise bir sene muhâfaza edilebilen gıda mad¬desi özelliğine sahip toprak ürünleri zekâta tâbîdir. Şâfiîler meyveden sadece hurma ve üzümün zekâta tâbi olduğu görüşündedir.
Hanefîler’e yakın bir görüşe sahip olan Ahmed b. Hanbel’e göre ölçüle¬bilen, kurutulabilen, dayanıklı olan gıda maddeleri ve insanoğlu tarafından yetiştirilen bütün ürünler zekâta tâbidir. Ahmed b. Hanbel, zekâta tâbi mal¬larda gıda maddesi olma şartını aramamaktadır. Buna göre pamuk, keten gibi giyim eşyası yapılan maddeler de zekâta tâbîdir.
Fakîhlerin çoğunluğu toprak mahsulleri zekâtında da nisâbın şart ve nisâbın beş vesk (=653 kg.) olduğu, bu nisâba ulaşmayan ürünlerin zekâta tâbî olmayacağı görüşündedir. Onlar bu görüşlerinde Hz. Peygamber’in “Beş veskten az (üründe) zekât yoktur ” anlamındaki hadîsine istinât ederler.
Toprak ürünlerinde nisâb şartını arayan fakîhlere göre buğday ve arpa kabuksuz olarak depo ediliyorsa miktarı 653 kilograma ulaşmadığı sürece zekâta tâbî değildir. Bu ve bu miktarın üzerinde olanı ise zekâta tâbîdir. Eğer pirinç gibi kabuğu ile birlikte depo ediliyorsa, mal sahibi isterse nisâbı kabuksuz olarak 5 vesk, isterse kabuklu olarak 10 vesk hesap eder ve ona göre zekâtını öder.
Ebû Hanîfe’ye göre ise toprak mahsullerinde nisâb şartı aranmaz. Zirâî ürünler ister az ister çok olsun zekâta tâbîdir.
Zekât Nisbeti: Hanefî mezhebine göre toprak ürünlerinin zekâta tâbî olabilmeleri için üzerlerinden bir yılın geçmesi (havl) şart değildir. Bir sene içinde kaç defa mahsul alınırsa her defasında zekât verilmesi gerekir.
Mal sahibi hiç bir karşılık beklemeden (meccânen) tarlasını ekilmek üzere birine verse, çıkan mahsûlün zekâtını bu şahıs öder. Arazi ekilmek üzere belli bir ücretle kiralanmış ise zekât İmâm-ı Âzam’a göre arazi sahibinden, Hanefîler’den Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed (İmâmeyn) ile diğer üç mezhep imâmına göre kiracıdan alınır.
Bal Ve Diğer Hayvan Ürünleri: Balın zekât mallarından olduğu ve baldan 1/10 nisbetinde zekât alınacağı görüşünü savunan Hanefî ve Hanbelî fakîhleri, bu görüşlerini konu ile ilgili Hz. Peygamber’den rivâyet edilen hadîslerle “Bal arı tarafından bir toprak ürünü olan çiçek özlerinden elde edilir. Hubûbâta zekât farz olduğu gibi bala da farzdır” şeklindeki kıyâsla delillendirirler. Şâfiî ve Mâlikî mezhebi fakîhleri ise bu konuda sahîh bir haberin mevcut olmadığını, balın süt gibi, bir hayva¬nın ürünü olduğunu, sütün zekâta tâbî olmadığında görüş birliği bulundu¬ğunu, aynı şekilde balın da zekâta tâbî olmaması gerektiğini ileri sürerler.
Ebû Hanîfe, balda nisâbın aranmayacağı, balın azından da çoğundan da zekât verilmesi gerektiği görüşündedir.
Madenler Ve Deniz Mahsulleri:
a) Rikâz: Rikâz terimi, maden, define ve hazine gibi kendiliğinden yer altında bu¬lunan veya insanlar tarafından yer altına gömülüp gizlenen her türlü kıy¬metli maden ve eşyayı ifâde eder.
Hz. Peygamber’in “Rikâzda humus (1/5 nisbetinde vergi) vardır’ (Ebû Ubeyd, el-Emvâl, nr. 856-860) buyurduğu, Hz. Ömer’in Medîne dışında bu¬lunan 1000 dinar altın paranın 200 dinarını devlet adına beytülmâle aldığı, Hz. Ali’nin de madenleri rikâz diye isimlendirip, çıkarılan maden parçaların¬dan ve bulunan eski devirlere ait paralardan 1/5 nisbetinde vergi aldığı rivâyet edilir.
Rikâzla ilgili hadîs ve sahâbe tatbîkâtını değerlendiren fakîhler, bu teri¬min kapsamı üzerinde görüş ayrılığına düşmüşlerdir.
İmam Şâfiî, İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel’e göre rikâz eski devirlerde yer altına saklanan ve İslâmî devirde bulunan kıymetli eşya, hazine ve definedir. Madenler rikâzın kapsamına girmez. Hatta İmam Şâfiî rikâzı sadece Câhiliye devrinde gömülmüş olan altın ve gümüşe hasreder.
Hanefî fakîhleri ise hem madenleri ve hem de eski devirlerde yeraltına gömülüp gizlenen her nevî kıymetli eşyayı rikâz mefhûmu içinde mütâlaa ederler.
Rikâz; eski devirlerde yeraltına gömülen veya herhangi bir sebeple yeraltında kalan kıymetli eşyayı ifâde ettiğinde,
1. Mevât (işlenmemiş, sahipsiz) topraklarda veya sahibi bilinmeyen topraklarda bulunmuş ise 1/5′i vergi olarak alınır, kalan 4/5′i bulana verilir. Mülk arazide bulunmuş ise Hanefîler’e göre 4/5′i mülk sahibi veya vârisle¬rine ait olur. Bu eşyayı gayri müslim tebâdan biri veya çocuk da bulsa du¬rumda bir değişiklik olmaz.
2. Bulunan altın-gümüş ve kıymetli eşyanın İslâmî alâmet (mühür, yazı gibi) taşıması hâlinde “lukata” hükümleri uygulanır. Bu halde bulunan eşya bir sene müddetle -usûlüne uygun- ilân edilir, sahibi çıkmazsa beytülmâle teslim edilir.
3. Bu nevî bulunan eşyanın vergilendirilmesi için cumhûra göre nisâb da aranmaz. İmam Şâfiî nisâb şartını ileri sürmüştür.
4. Fakîhler rikâzın 1/5 nisbetinde vergiye tâbi olabilmesi için, bulun¬duktan sonra üzerinden bir sene geçmesinin şart olmadığında görüş birliğindedir.
Rikâz ile ilgili hadîslerde, alınan 1/5 nisbetindeki verginin zekât verile¬cek kimselere mi, yoksa fey kapsamında düşünülüp zekâtın dışında kalan muhtelif devlet giderleri için mi harcanacağı hususunda açıklık yoktur. Bu sebeple fakîhler rikâzın dağıtımı hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.
İmam Şâfiî, rikâzdan alınan 1/5 nisbetindeki verginin zekât verilecek kimselere sarfedileceğini, Ebû Hanîfe, -bir görüşe göre- İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel ise bu gelirin fey hükümlerine tâbi olup zekât dışında, kamu hizmetlerine harcanacağını savunmuşlardır.
Rikâz, yeraltına gömülmüş altın, gümüş, hazine yani kenz ve define anlamına alındığında önemli bir devlet geliri sayılmamalıdır. Çünkü bu çeşit hazine ve antik eşyanın bulunup çıkarılması sık rastlanan bir olay değil¬dir. Ancak, Hanefî fakîhlerine göre madenler rikâz mefhûmu içinde mütâlaa edildiğinden, rikâzın vergilendirmesi büyük önem taşımaktadır. Hemen aşa¬ğıda izah edeceğimiz gibi, bu durumda hem kapsamı genişlemiş olacak ve hem de maden vergi nisbetleri 1/5 olarak kabul edildiğinden devlet gelirleri içinde önemli bir yekûn tutacaktır.
b) Madenler: Yeraltından çıkarılan madenler üç kısımdır:
1) Katı olup eritilebilen ve dökümü yapılabilen madenler; altın, gümüş, demir, bakır gibi.
2) Eritilmeye elverişli olmayan katı madenler; mermer, kireç, kömür gibi.
3) Sıvı olup katılaşmayan madenler; civa, petrol gibi.
Ebû Hanîfe ve arkadaşlarına göre, katı olup eritilebilen ve dökümü yapılabilen altın, gümüş, demir, bakır gibi madenler vergiye tâbîdir. Eritilmeye elverişli olmayan yakut, zümrüt, mermer, kireç gibi madenlerle, sıvı olup katılaşmayan civa, petrol gibi madenlerden vergi alınmaz.
Şâfiî’ye göre, sadece altın ve gümüş madenleri zekâta tâbîdir, bunların dışında kalan madenler zekâta tâbî değildir.
Hanbelî fakîhleri ise, altın ve gümüş ile diğer madenler arasında herhangi bir fark gözetmemişler ve Bakara sûresinin 267. âyetinin genel anlatımından hareket ederek, cinsi ne olursa olsun bütün madenlerin zekâta tâbî olduğu görüşünü savunmuşlardır. Hanbelî mezhebine göre, yerden çıkan bütün madenler zekâta tâbidir. Bu madenlerden ister altın, gümüş, demir, bakır gibi eritilip dökümü yapılabilir cinsten olsun, ister yakut, zümrüt, sürme gibi sert olup eritilemeyen madenler olsun, isterse zift, neft, petrol gibi sıvı halde bulunan madenlerden olsun, bir ayırım gözetilmeksizin hepsinden zekât alınır.
Madenlerden alınacak zekâtın nisbeti konusu fakîhler arasında tartışmalıdır. Hanefî mezhebi fakîhleri madenleri rikâz mefhûmu içinde mütâlaa ettiklerinden, rikâzla ilgili hadîse istinaden vergi nisbetinin 1/5 olacağı, İmam Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel ise madenlerden 1/40 (% 2.5) nisbetinde zekât alınacağı görüşünü benimsemişlerdir.
Hanefî mezhebine göre madenlerde nisâb aranmaz. Bulunan veya işle¬nen maden az da olsa çok da olsa vergiye tâbîdir. Çünkü maden rikâzdır. Rikâzda da 1/5 nisbetinde alınması gerekli bir “hak” olduğu hadîsle belirtil¬miştir. Buna göre sahipli arazide eritilebilen ve dökümü yapılabilen altın, gümüş, demir, bakır gibi bir maden bulunursa devlet 1/5 nisbetinde vergi¬sini alır, kalanı yani 4/5′i o arazi sahibine verilir.
İmam Mâlik, İmam Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel’e göre ise madenlerin ze¬kâta tâbî olabilmeleri için nisâb miktarına ulaşması gerekir. Bu da hadîslerle gösterilen altın ve gümüş nisâbıdır. Madenler bu kıymetlere ulaşmadıkça zekâta tâbi olmazlar.
Bütün fakîhler madenlerin zekâta tâbi olabilmeleri için üzerinden bir sene geçmesinin şart olmadığı görüşünde birleşmişlerdir.
Maden, sahibi bilinmeyen arazide veya devlete ait topraklarda bulu¬nursa yine devlet 1/5 payını alır, kalan 4/5′i bulana ait olur.
Hanefîler’e göre madenlerden alınan 1/5 nisbetindeki vergi fey hükmüne tâbîdir, dolayısıyla kamu yararına olmak üzere devlet giderleri içinde sarfedilir.
Diğer mezhep imâmlarına göre ise alınan vergi zekâttır ve Tevbe sûresi¬nin 60. âyetinde gösterilen zekât sarf yerlerine harcanır.
c) Deniz Ürünleri: Ebû Yûsuf, denizden çıkarılan inci, mercan gibi kıymetli süs eşyaları ile anber gibi kokuların 1/5 oranında vergiye tâbî tutulması gerektiğini ileri sürer.
d) Büyükbaş ve Küçükbaş Hayvanların Zekâtı: Senenin çoğunu meralarda otlayarak geçiren hayvanlara Sâime denilmekte¬dir. Bunun karşılığı olarak yemle beslenen hayvanlara “ma’lûfe”, ziraat, nakliyat gibi işlerde kullanılan hayvanlara da “âmile” adı verilmektedir.
Develerin Zekâtı:
5′ten 9′a kadar 1 adet koyun
10′dan 14′e kadar 2 adet koyun
15′ten 19′a kadar 3 adet koyun
20′den 24′e kadar 4 adet koyun
25′ten 35′e kadar 1 adet iki yaşında dişi deve
36′dan 45′e kadar 1 adet üç yaşında dişi deve
46′dan 60′a kadar 1 adet dört yaşında dişi deve
61′den 75′e kadar 1 adet beş yaşında dişi deve
76′dan 90′a kadar 2 adet üç yaşında dişi deve
91′den 120′ye kadar 2 adet beş yaşında dişi deve
Koyunların Zekâtı:
1′den 39′a kadar zekâttan muâf
40′tan 120′ye kadar 1 Koyun
121′den 200′e kadar 2 Koyun
200′den 399′a kadar 3 koyun
400′den 500′e kadar 4 koyun

Sığırların Zekâtı: Sâime olan sığırlarda zekât nisâbı 30 sığır olup, bundan azı için zekât gerekmez. 30 sığırdan 40 sığıra kadar, zekât olarak iki yaşına basmış erkek veya dişi bir buzağı verilir. 40 sığırdan 60 sığıra kadar, üç yaşına girmiş erkek veya dişi bir dana verilir. Tam 60 sığır olunca, birer yaşını bitirmiş iki buzağı verilir. Sonra her otuz sığırda bir buzağı ve her 40 sığırda bir dana verilmek sûretiyle hesap edilir.
Sınâî Servet, Yatırım ve Üretim Araçları: 1965′te Kahire’de ve 1984′te Kuveyt’te akdedilen konferans kararla¬rında sınâî makinelerin sâfî gelirlerinden % 2.5 oranında zekât alınması tavsiye edilmiştir.

HİSSE SENEDİ
1. Çağdaş âlimler menkûl kıymetler borsasında alınıp satılmak ve böy¬lece ticâreti yapılarak kazanç elde etmek amacıyla alınan hisse senetlerinin türü ne olursa olsun % 2.5 oranında zekâta tâbî olacağında görüş birliğine varmışlardır.
2. Ticâret maksadıyla değil de, sadece yatırımcı sıfatıyla hisselerin yıllık kârından (temettû) yararlanmak için hisse senetleri alınmışsa bunların gelirlerinin de zekâta tâbî olacağı ittifakla kabul edilmiştir.
3. Hisse senetlerinin türü ne olursa olsun ve ne maksatla elde bulundurulursa bulundurulsun kıymetli evrak olarak % 2.5 oranında zekâta tâbî olup olmayacağı, ayrıca temettû için elde bulundurulan hisse senetlerinin kârından ne nisbette zekât verileceği ihtilâf konusu olmuştur.

ZEKÂTIN ÖDENME ZAMANI
Fakîhlerin çoğunluğu, zekâtın vücûb sebebi nisâb bulunduğu takdirde kişinin zekâtını vaktinden önce ödeyebileceğini söylemişlerdir. Ebû Hanîfe, Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel bu görüştedir.
İmam Mâlik ile Dâvûd ez-Zâhirî ise, mal ister nisâba ulaşsın ister ulaş¬masın vaktinden önce zekâtının verilmesinin câiz olmadığı görüşündedir. Bu iki müctehîde göre, sene geçme şartı (havl) nisâb gibi zekâtın vücûb şartla¬rından olup, nasıl namaz vaktinden önce kılınmazsa zekât da vaktinden önce ödenemez.
Bir malda zekât borcu doğduktan sonra, bu borç ödenmeden önce o mal çalınmak, kaybolmak, gasbedilmek gibi yollarla helâk olsa; mükellef ister ödeme imkânına sahip olsun veya olmasın, Hanefîler’e göre zekât borcu düşer. Fakat bu malı bağış veya satış yoluyla tüketirse zekât borcu düşmez, zekâtını vermesi gerekir.
Fakîhlerin çoğunluğuna göre ise bu durumda zekât borcu düşmez. Mükellefin onu yeniden ödemesi gerekir. Ancak İmam Mâlik’e göre, telef olduklarında hayvanların zekâtı ödenmez.
Zekâtın Sarf Yerleri: 1. Fakirler ve Miskinler, 2. Âmiller, 3. Müellefe-i Kulûb, 4. Rikâb, 5. Borçlular, 6. Fî Sebîlillah, 7. İbnüssebîl

FITIR SADAKASI
Fıtr sözlükte “orucu açmak”, fıtra da “yaratılış” anlamına gelir. Türk¬çe’de fitre şeklinde söylenen “fıtır sadakası” dînî bir terim olarak şöyle ta¬nımlanabilir: “Ramazan bayramına kavuşan ve temel ihtiyaçlarının dışında belli bir miktar mala sahip olan müslümanların kendileri ve velâyetleri altın¬daki kişiler için yerine getirmekle yükümlü oldukları mâlî bir ibâdet”tir. Buğday veya arpa unundan yarım sa’, (520 dirhem-1459 gr.) diğerlerinden ise bir sa’ (1040 dirhem – 2918 gr.) verilir

DİYANET MBSTS -YETERLİK İMTİHANLARINA HAZIRLIK HAC ve UMRE KONUSU

HAC VE UMRE
Hac sözcüğü “kasıt, yöneliş ve yürüyüş” anlamına gelir.
İhrâm, kişinin kendini geçici kaygı ve bağımlılıklardan kurtarışının sembolüdür.
Menâsik: Hac ibâdeti içinde yer alan ve bir kısmı sembolik davranışlardan ibâret olan fiiller.
Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel gerekli şartları taşıyan hac yükümlüsünün bu ibâdeti önündeki ilk hac mevsiminde edâ etmesi gerektiği, sonraki yıllara tehîr etmesinin günah olduğu, hatta bu ibâdeti uzun süre geciktiren kişinin şâhitliğinin kabul edilmeyeceği görüşündedirler. Şâfiî ve İmam Muhammed ise ileride yerine getirmeye azmedilmesi ve edâ imkânının normal şartlarda elden çıkması gibi bir endişenin bulunmaması şartıyla haccın tehîr edilebile¬ceğini söylemişlerdir.
Haccın Yükümlülük Şartları: Müslümanlık, akıl ve bulûğ şartı yanında, ayrıca hac yapmaya bedenî ve mâlî imkânların yeterli olması da şarttır. Güç yetirebilme anla¬mında istitâat denilir.
Bedel: Hac için bedel (nâib) tutmaya “ihcâc”; bedel tutan kimseye “âmir”, “menûb” veya “mahcûcun anh” denir. Ayrıca bedel gönderilen kimseye “me’mûr”, yol masrafı olarak verilen mal veya paraya “nafaka” ve haccı ifsâd etmesi hâlinde nafakayı geri ödemesine “tazmîn” adı verilmektedir.

HACCIN EDÂ ŞARTLARI
a) Sağlıklı Olmak. Ebû Hanîfe ve Mâlik, sağlıklı olmayı hac yüküm¬lüsü olmanın şartı olarak gördüklerinden bunlara göre sağlıklı olmayan kim¬seler hac yapmakla mükellef değildir; dolayısıyla yerlerine vekil gönderme¬leri de gerekmez.
Hanefî imâmlardan Ebû Yûsuf ve Muhammed ile Şâfiî ve Hanbelî hukukçularına göre ise, yukarıda belirtilen yükümlülük şartlarının gerçekleşmesi hâlinde, fiilen haccetmeye engel teşkil eden bir hastalık veya sakatlığı bulunanlar, yerlerine vekil göndermeli veya bunu vasiyet etmelidirler. Fiilen hac etmeye engel hastalık ve sakatlıklar arasında, genel olarak, körlük, kö¬türümlük ve hac yolculuğuna dayanamayacak derecede hastalık veya yaşlı¬lık durumları gösterilmiştir.
b) Yol Güvenliği. Hanefî ve Hanbelî mezheplerinde fetvâya esas olan görüşe göre yol güvenliğinin bulunması haccın edâsının şartlarındandır. Mâlikî ve Şâfiîler ise, istitâat kavramına getirdikleri açıklama doğrultusunda, bunu yükümlülük şartları arasında saymışlardır.
c) Ârızî Bir Engelin Bulunmaması. Tutukluluk veya yurt dışına çık¬ma yasağı gibi yolculuğa çıkmayı engelleyen bir durumun hac mevsimine denk gelmesi hâlinde edâ yükümlülüğü gerçekleşmez.
d) Kadınlara Özel İki Şart. Haccın edâsıyla doğrudan ilgisi bulunma¬makla birlikte, kadınlara ilişkin başka hükümlerin sonucu olarak söz konusu edilen iki şart daha bulunmaktadır.
Bunlardan birincisi, kadınların tek başlarına uzun mesafeli yolculuklara çıkma yasağından kaynaklanan “yanlarında eşlerinin veya bir mahremleri¬nin bulunması” şartıdır. Hanefî mezhebine göre, haccedebilmek için seferîlik hükümlerinin uygulanacağı bir mesâfeyi katetmek durumunda olan kadınlar tek başlarına hac yolculuğuna çıkamazlar.
Şâfiî mezhebinde ise katedilecek mesafeden ziyade yol emniyeti ve kadınların güvenliği esas alındığından koca veya başka bir mahremin bulunması şart koşulmamış, bunun yerine kadınların bunu sağlayacak şekilde -ağırlıklı görüşe göre üç kadının yer aldığı- bir grup oluşturmaları yeterli görülmüştür. Bununla birlikte iki kadının hatta kendini güvenlik içinde his¬sediyorsa bir kadının -sadece farz olan hac görevini yerine getirmek için- tek başına yola çıkması câiz görülmüştür. Mâlikî mezhebine göre ise, kocası veya bir mahremi bulunmayan yahut ücretle bile olsa kendisiyle birlikte hacca gelmeyen bir kadın, güvenli bir kafile ile birlikte, bu kafilede başka kadınların bulunup bulunmaması dikkate alınmaksızın hac yolculuğuna çıkabilir.
İkinci şart ise sadece boşanma iddeti veya vefât iddeti beklemekte olan kadınlara ilişkin olup, “beklemeleri gereken süreyi tamamlamış olmaları”dır. Hanefî mezhebine göre edâ şartı olan bu durum diğer mezheplere göre yükümlülük şartıdır.
Edâ şartlarını taşıyan kimselerin bizzat hac yapmaları, bu şartlardan herhangi birinin gerçekleşmemesi durumunda bedel (vekil) göndermeleri veya bunu vasiyet etmeleri gerekir.
HACCIN GEÇERLİLİK ŞARTLARI
a) Hac yapmak niyetiyle ihrâma girmek, b) Özel vakit, c) Özel me¬kân.
İhrâm: İlmihâl dilinde hac veya umre yapmaya niyet eden kişinin, diğer zamanlarda mübâh olan bazı fiil ve dav¬ranışları belirli bir süre boyunca yani hac veya umrenin rükünlerini tamam¬layıncaya kadar kendi nefsine haram kılması anlamındadır. İhrâma giren kişiye “muhrim” (ihrâmlı) denir.
İhrâmın Rükünleri: Hanefî mezhebinde ihrâmın, niyet ve telbiye olmak üzere iki rüknü var¬dır. Bunlardan birini terkeden kimse ihrâma girmiş olmaz. Diğer üç mezhebe göre ise ihrâma girmiş olmak için sadece niyet yeterlidir.

İHRÂMA GİRME YERLERİ
Harem Bölgesi. En yakını, Mekke’ye 8 km. mesafede Medîne istikame¬tinde “Ten’îm”; en uzak olanları ise Tâif yönünde “Ci’râne” (Şi’bü Âl-i Abdul¬lah) ve Cidde istikametinde Hudeybiye yakınlarında “Aşâir”dir. Diğerleri ise, Irak yolu üzerinde “Seniyyetülcebel”, Yemen yolu üzerinde “Edâtü Libn” (Hüseyniye) ve Arafat sınırında “Batn-ı Nemîre”dir.
Mekkeliler hac için Harem bölgesi sınırları içinde; umre için ise Hil bölgesine çıkarak meselâ Ten’îm veya Arafat gibi Harem bölgesi dışındaki bir yerde ihrâma girerler. Hac ve umre yapıp ihrâmdan çıkmış olan Harem bölgesindeki Mekkeli olmayan kişiler (Âfâkî ve Mîkâtî olanlar), umre yapıp ihrâmdan çıktıktan sonra, yeniden ihrâma girmek istediklerinde, aynı hükme uyarlar. Onlar da hac için Harem bölgesinde, Umre için ise Harem bölgesi dışına çıkarak meselâ Ten’îm veya Arafat gibi bir yere gidip ihrâma girmek durumundadır.
Hil Bölgesi. Hil bölgesi, Harem bölgesi ile Mîkât yerleri arasındaki yerlerdir. Bu bölgede ikâmet edenlere Mîkâtî veya Hillî denir. Hillî, Hil bölgesinde yaşayan kişi anlamındadır. Mîkâtîler gerek hac gerek umre için Harem bölgesine girmeden bulundukları Hil bölgesinde ihrâma girerler.
Âfâk Bölgesi. Harem ve Hil bölgelerinin dışında kalan yerlere Âfâk de¬nir. Hil bölgesi dışından doğrudan Mekke’ye veya Harem bölgesine gelenle¬rin ihrâmsız geçmemeleri gereken beş nokta, Hz. Peygamber tarafından belirlenmiştir. Bunlardan her birine “mîkât”, bu noktaların sınırladığı ve Hil bölgesi dışında kalan yerlere de “âfâk” ve bu yerlerde yaşayan insanlara da âfâkî denir ki uzaklardan gelen anlamındadır.
Mekke’ye veya Harem bölgesine gelenlerin ihrâmsız geçmemeleri gere¬ken bu beş yer şunlardır:
1. Zülhuleyfe. Mekke’ye Medîne üzerinden gelenlerin mîkâtıdır. Medîne’ye yaklaşık 10 km., Mekke’ye 450 km. mesafededir. Mekke’ye en uzak mîkât budur. Hz. Peygamber Vedâ haccında, hâlen Âbâr-ı Ali denilen bu mîkâtta ihrâma girmiştir.
2. Cuhfe. Mısır ve Suriye istikametinden gelenlerin mîkâtıdır. Mekke’ye yaklaşık 187 km. uzaklıktadır.
3. Zâtüırk. lrak yönünden gelenlerin mîkâtıdır. Mekke’ye uzaklığı yak¬laşık 94 kilometredir.
4. Karnülmenâzil. Necid ve Küveyt yönünden gelenlerin mîkâtı olup, Mekke’ye yaklaşık 96 kilometredir.
5. Yelemlem. Yemen ve Hindistan tarafından gelenlerin mîkâtı olup, Mekke’ye yaklaşık 54 km. mesafededir. Mekke’ye en yakın mîkât budur.
Süveyş yönünden Kızıldeniz yolu ile gelenler, Cuhfe yakınında Râbığ hizasında ihrâma girerler. Hava yolu ile Cidde’ye gelenler ise, geldikleri istikametteki mîkâtın hizasını geçmeden, niyet ve telbiye yaparak ihrâma girerler.
İhrâmın Vâcipleri:
1.Mîkât sınırını ihrâmsız geçmemek.
2. İhrâm yasaklarından sakınmak.
İhrâm Yasakları:
1. Vücutla İlgili Yasaklar
1. Saç veya sakal tıraşı olmak, bıyıkları kesmek.
2. Kasık ve koltuk altı kılları ile vücudun diğer yerlerindeki kılları tıraş etmek, yolmak veya koparmak.
3. Tırnak kesmek.
4. Süslenme amacıyla saç, sakal ve bıyıkları yağlamak, boyamak, saçlara biryantin veya jöle sürmek, kadınlar oje ve ruj kullanmak. Vücuda veya ihrâm örtüsüne güzel koku sürmek; güzel kokulu sabun kullanmak.
2. Giyim ve Giyim Eşyası ile İlgili Yasaklar: Giyimle ilgili yasaklar sadece erkeklere yöneliktir. Kadınlar normal elbiselerini giyerler, sadece ihrâm süresince yüzlerini örtmezler.
1. Dikişli elbise ve iç çamaşırı türü giyim eşyası giymek. Normal şekilde giymeksizin, palto, pardesü gibi giyim eşyasını üzerine örtmek veya omuzuna almak yasak değildir. Bele kuşanılan kemerde, omuza asılan çan¬tada, ayaklara giyilen üzeri ve topukları açık ayakkabı veya terlikte dikiş bulunabilir. Çünkü yasak olan dikiş değil; giyim eşyası olarak dikilmiş şey¬lerin giyilmesidir. Omuzlara örtülen ridânın uçlarını birbirine bağlamak veya iğne ile tutturmak cezâ gerektirmez ise de mekrûhtur.
2. Başı ve yüzü örtmek, takke ve benzeri şeyler giymek, başa sarık sar¬mak.
3. Eldiven, çorap ve topukları kapatan ayakkabı giymek.
Nalın gibi, mümkün olduğunca üzeri açık ayakkabı giymek müstehâptır. Üzeri açık ayakkabı giymek mümkün olduğu halde, sadece topukları açık ayakkabı giymek mekrûhtur. Ayak bileğine bitişen ve topukları örten ayak¬kabı giymek ise yasaktır, cezâ gerektirir.
3. Cinsel Konularla İlgili Yasaklar: Cinsel ilişki ve genellikle cinsel ilişkiye götüren öpme, oynaşma, şeh¬vetle tutma gibi davranışlarda bulunmak. Şehevî duyguları tahrîk edici sözler söylemek.
4. Av Yasağı: Gerek Harem bölgesi içinde, gerek dışında eti ister yensin ister yenmesin her türlü kara avını avlamak, avcıya avını göstermek ve avlanmasına yar¬dımcı olmak, av hayvanlarına zarar vermek yasaktır.
Yaratılışı îtibariyle vahşî, ürkek ve insandan kaçan hayvanlara av hay¬vanı denir. Suda yaşasa bile, doğup üremesi karada olan hayvanlar kara hayvanı sayılır. Deniz hayvanlarının avlanması yasak olmadığı gibi tavuk ve koyun gibi evcil hayvanların kesilmesi de ihrâmlıya yasak değildir.
5. Harem Bölgesiyle İlgili Yasaklar: Mekke şehri ve etrafındaki Harem denilen bölgedeki av hayvanlarının avlanması, bitkilerin kesilmesi veya koparılması ister ihrâmlı, ister ihrâmsız, herkes için yasaktır.
6. Yapılması Günah Olan ve Başkalarına Zarar Veren Konular¬daki Yasaklar:
a) Füsûk: Tâatten ayrılıp mâsiyet sayılan şeyleri yapmak.
b) Cidâl: Başkalarıyla tartışmak, hakâret ve kavga etmek. Her zaman yasak olan bu tür davranışlardan, ihrâmlı iken daha çok sakınmak gerekir.

HACCIN RÜKÜNLERİ
Hanefîler’e göre haccın ihrâm, Arafat vakfesi ve ziyaret tavâfı ol¬mak üzere üç farzı vardır. Hac bu farzların sıraya uyularak yerine getirilme¬siyle edâ edilmiş olur. Bu farzlardan ihrâm şart, diğer ikisi ise rükündür. Buna göre Arafat vakfesinin vaktini geçiren kimse o yıl hac yapma imkânını kaybeder, daha sonra yarım bıraktığı haccını kazâ eder.
Mâlikîler’e göre bu üç farz yanında sa’y de farzdır ve dördü birden haccın rükünlerini oluşturur. Şâfiîler ise, bunlara saçları kısaltmayı veya tıraş etmeyi (halk veya taksîr) ilâve ederek rükün sayısını beşe çıkarmışlar ve bu rükünler yerine getirilirken bir kısmında (ilk üçünde) sıraya riâyet etmenin de farz (rükün veya şart) olduğunu söylemişlerdir. Rükünlerin tamamı, usû¬lüne göre yapılmadıkça, cezâ ve keffâret ödemekle hac sahîh olmaz. Eksik kalan rüknün tamamlanması veya haccın kazâsı gerekir.

ARAFAT VAKFESİ
Vakfenin Geçerli Olmasının Şartları: Vakfenin geçerli (sahîh) olabilmesinin iki şartı vardır.
1. Hac için ihrâmlı olmak,
2. Vakfeyi özel (belirli) yer ve zamanda yapmak. İhrâm konusu yu¬karıda anlatıldığı için burada sadece ikinci şart olan “vakfenin belirli yer ve zamanda yapılması” şartı açıklanacaktır.
Vakfenin Yeri: Vakfenin yeri, Arafat bölgesidir. Arafat bölgesinin Mekke tarafındaki sınırı, “Urene vâdîsi”dir. Urene vâdîsi dışında Arafat böl¬gesinin her yerinde vakfe yapılabilir. Bu vâdî Arafat bölgesinden değildir. Burada bulunan “Nemîre Mescidi”nin kıble (kuzeybatı) tarafından bir kısmı da vakfe yerinin dışında kalmaktadır.
Vakfenin Zamanı: Zilhiccenin 9. arefe günü zevâl vaktinden yani gü¬neşin tepe meridyeni üzerine geliş vaktinden bayramın ilk günü “fecr-i sâdık” denilen tan yerinin ağarmaya başladığı zamana kadar geçen süredir. Bu ko¬nuda mezhepler arasında görüş ayrılığı yoktur. Sadece Hanbelîler’e göre vaktin ilk ânı, arefe günü fecr-i sâdık ile başlar.
Cem’-i Takdîm: Ebû Hanîfe’ye göre cem’-i takdîm ile kılınabilmesi için;
a) Arefe günü hac için ihrâmlı olarak Arafat’ta bulunmak,
b) Mescid-i Nemîre’de cemâat-i kübrâ ile kılmak gerekir. Aksi halde her namaz kendi vaktinde kılınır. Diğer üç mezhep ile Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre, arefe günü hac için ihrâmlı olanların Arafat’ta öğle ve ikindi namazlarını, ister Nemîre Mescidi’nde ister çadırlarda, ister cemaatle, ister münferit olarak cem’-i takdîm ile kılmaları sünnettir.
Ziyaret Tavâfı: İfâda tavâfı.

TAVÂFIN SAHÎH OLMASININ ŞARTLARI
1. Tavâfın Vaktinde Yapılması: Tavâfın hangi vakitten itibaren yapılacağı yani başlangıç vakti önemli¬dir. Son vakti için bir sınır yoktur, ömrün sonuna kadar herhangi bir vakitte yapılması yeterlidir.
Hanefî ve Mâlikîler’e göre ziyaret tavâfının vakti bayramın ilk günü fecr-i sâdıktan itibaren başlar. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise ziyaret tavâfının vakti, arefe günü gece yarısından itibaren başlar. Ziyaret tavâfı ilk vaktinden sonra her zaman yapılabilirse de Ebû Hanîfe’ye göre bu tavâfın kurbân kesme günlerinde, yani bayramın üçüncü günü güneş batıncaya kadar; Mâlikîler’e göre ise zilhiccenin sonuna kadar yapılması vâciptir. Mazeretsiz olarak daha sonraya bırakılırsa cezâ (dem) gerekir.
Şâfiî ve Hanbelîler ile Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre ise, ziyaret tavâfının bayramın ilk üç gününde yapılması vâcip değil, sünnettir. Mazeretsiz olarak daha sonra yapılması mekrûh ise de cezâ gerekmez.
Tavâfın, bayramın ilk günü yapılması ise daha fazîletlidir.
2. Niyet.
3. Tavâfın Mescid-i Haram’ın İçinde, Kâbe’nin Etrafında Yapılması: Kâbe’nin etrafında tavâf yapılan yere “metâf” (tavâf alanı) denir.
4. Şavtların Çoğunu Yapmış Olmak: Hanefîler’e göre, şavtların çoğunu yani en az dördünü yapmış olmak tavâfın geçerlilik şartı olup son üç şavt yapılmayacak olursa, tavâf sahîh olur, fakat farz ve vâcip tavâflarda eksik kalan her şavt için cezâ gerekir. Diğer üç mezhepte ise, yedi şavtın hepsi rükün olup bütün şavtlar yapılmadığı tak¬dirde tavâf sahîh olmaz.

TAVÂFIN VACİPLERİ
1. Abdestli olmak. Tavâf esnasında abdest bozulursa, abdest alındıktan sonra eksik kalan şavtlar tamamlanabilir.
2. Setr-i avret, yani avret sayılan yerlerin örtülü olması. Setr-i avret, her zaman farzdır. Tavâfta vâcip olmasının anlamı, ihlâlinden dolayı cezâ gerekmesidir. Avret sayılan uzuvların dörtte biri veya daha çoğu açılırsa cezâ gerekir; daha azında cezâ gerekmez.
3. Teyâmün, yani Kâbe’yi sol tarafına alıp kendisi Kâbe’nin sağında ola¬cak şekilde yürümek.
4. Tavâfa Hacerü’l-esved hizasından başlamak.
5. Tavâfı, hatîmin dışından dolaşarak yapmak. Çünkü hatîm denilen kı¬sım Kâbe’den sayılır. Hatîmin dışından dolaşmadan yapılan şavtlar iâde edilmediği veya hiç değilse eksik kalan kısım hatîmin çevresi dolaşılarak ikmâl edilmediği takdirde cezâ gerekir.
6. Farz ve vâcip tavâfları yedi şavta tamamlamak.
7. Gücü yetenler tavâfı yürüyerek yapmak. Yaşlılık, hastalık veya sa¬katlık sebebiyle yürüyerek tavâf edemeyenler arabaya veya tahtırevana binerek tavâf ederler.
8. Tavâf namazı kılmak. İster farz, ister vâcip, isterse nâfile olsun, her tavâftan sonra iki rek’at tavâf namazı kılmak vâciptir. Kerâhet vakti değilse, tavâfın hemen peşinden hiç ara vermeden bu namazı kılmak müstehâptır. Daha sonra kılınsa da edâ edilmiş olur. Çünkü bu namaz, haccın veya tavâfın vâciplerinden değil, vitir namazı gibi müstakil bir vâciptir. Bu sebeple terki hac cinâyeti sayılmaz ve bir cezâ gerekmez.
Arada tavâf namazını kılmadan peş peşe tavâf yapmak ise mekrûhtur.
Tavâf namazını “makâm-ı İbrâhîm”in arkasında kılmak müstehâptır. O¬rada yer bulunmazsa, mescidin içinde uygun olan başka bir yerde kılınır. Harem bölgesi dışında kılmak ise mekrûhtur. İhrâm namazında olduğu gibi, bu namazın da ilk rek’atında Kâfirûn, ikinci rek’atında İhlâs sûrelerinin o¬kunması müstehâptır. Tavâf için kerâhet vakti yoktur. Ancak, Hanefîler’e göre tavâf namazı; farz ve vâcip namazların kılınması mekrûh olan üç vakit dışında, sabah ve ikindi namazlarının farzları edâ edildikten sonra da kılın¬maz. Şâfiî mezhebinde ise kerâhet vaktinde tamamlanan tavâfla ilgili tavâf namazı o anda kılınabilir.
Yukarıda sayılanlardan ilk altısı sadece Hanefîler’e göre vâciptir. Diğer üç mezhepte bunlar tavâfın sıhhat şartı olduğundan, herhangi birinin eksik kalması hâlinde tavâf sahîh olmaz ve iâde edilmesi gerekir. Son ikisi yani tavâf namazı ve tavâfın yürüyerek yapılması, Hanefî ve Mâlikîler’e göre vâcip, Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise sünnettir.
Tavâfın vâciplerinden biri mazeretsiz terkedilirse cezâ gerekir, fakat tavâf sahîh olur. Tavâf yeniden yapılırsa cezâ düşer.

HACCIN VACİPLERİ
Sa’y, Müzdelife vakfesi ve Şeytan taşlama haccın vâcipleridir.
Sa’y: Sa’y Hanefî mezhebine göre hac ve umrenin vâciplerinden, diğer üç mez-hebe göre ise haccın rükünlerindendir. Sa’y yerine “Mes’a” denir.
Sa’yin Geçerli Olmasının Şartları:
1. Sa’yi, ihrâma girdikten yani hac veya umre yahut her ikisi için niyet ve telbiye yaptıktan sonra yapmak. İhrâma girmeden önce hac veya umre menâsikinden hiçbiri yapılamaz.
Sa’yin sahîh olması için, ihrâma girdikten sonra yapılması şart ise de ihrâmlı olarak yapılması şart değildir; belirli menâsik tamamlanıp ihrâmdan çıktıktan sonra da yapılabilir. Nitekim hac için ihrâma giren kimse, kurbân bayramının ilk günü fecr-i sâdıktan önce ihrâmdan çıkamayacağı için, Ara¬fat vakfesinden önce hac sa’yini yapmak isterse, ihrâmlı olarak yapar. Ara¬fat dönüşü ziyaret tavâfından sonra yaparsa, ihrâmsız olarak da yapabilir. Efdal ve sünnete uygun olan da budur. Umre sa’yinin ihrâmlı olarak yapıl¬ması vâciptir. Umre tavâfının dördüncü şavtından sonra tıraş olan kişi, ihrâmdan çıkmış olur. Bu kişinin ihrâmsız olarak yapacağı umre sa’yi sahîhtir, fakat sa’yi tamamlamadan ihrâmdan çıkarak vâcibi terkettiği için cezâ (dem) gerekir.
2. Hac sa’yini hac ayları başladıktan sonra yapmak. İhrâma girme dı¬şında, hacla ilgili menâsikten hiçbiri, hac ayları girmeden yapılamaz.
3. Sa’yi mûteber bir tavâftan sonra yapmak. Sa’y tek başına müstakil bir nüsük değildir. Ancak mûteber bir tavâftan sonra, ona bağlı olarak ya¬pılabilir. Mûteber tavâf, hades-i ekberle yani cünüp, aybaşı veya lohusa olarak yapılmamış olan tavâftır.
4. Şavtların çoğunu yani en az dördünü yapmış olmak. Hanefî mezhe¬binde, sa’yin yedi şavtından dördü rükün, üçü vâciptir. Diğer üç mezhepte bütün şavtlar rükündür.
5. Sa’ye Safâ’dan başlamak. Merve’den başlanırsa ilk şavt sahîh olmaz.
Sa’yin Vâcipleri:
1-Sa’yi yürüyerek yapmak. Yürümekten âciz olan hasta, yaşlı ve sa¬katlar, arabaya binerler.
2-Yedi şavta tamamlamak (ilk dört şavt rükündür).
Sa’yin Sünnetleri: Erkekler yeşil ışıklı sütunlar arasında “hervele” yapmak ve diğer kı¬sımlarda ise normal yürümek. Hervele, kısa adımlarla koşarak canlı ve çalımlı yürümektir. Kadınlar hervele yapmazlar.

MÜZDELİFE VAKFESİ
Geçerli Olmasının Şartları:
1-Hac için ihrâmlı olmak.
2-Arafat vakfesini yapmış olmak.
3-Belirli yerde yani Müzdelife sınırları içinde yapmak. Muhassır vâdîsi dışında Müzdelife’nin her yerinde vakfe yapılabilir. Kuzeh dağı üzerindeki Meş’ar-i Harâm civarında yapılması sünnettir.
4-Belirli zaman içinde yapmak.
Müzdelife Vakfesinin Zamanı: Müzdelife vakfesinin zamanı, Hanefîler’e göre bayramın birinci günü (10 Zilhicce) tan yerinin ağarmaya başlamasından (fecr-i sâdık) güneşin doğma¬sına kadar olan süredir.
Mâlikîler’e göre, arefe günü akşamı güneşin batışından bayram sabahı güneşin doğuşuna kadar olan süre; Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise gecenin yarısından îtibaren güneşin doğuşuna kadar geçen süredir. Gece yarısı, gü¬neşin batışı ile güneşin doğuşu arasındaki sürenin ortasıdır.

ŞEYTAN TAŞLAMA
a) Şeytan Taşlamanın Geçerli Olmasının Şartları
1. Taşlar cemrelere el ile fırlatılarak atılmalıdır. Ayakla veya herhangi bir âletle atılması sahîh olmadığı gibi, taşı geriden fırlatmaksızın cemre üzerine el ile konulması da sahîh olmaz.
2. Atılan şeyin, taş atma veya taşlama anlamını gerçekleştirecek bir madde olması gerekir. Bu bakımdan Hanefîler’in dışındaki üç mezhebe göre atılan şey mutlaka taş olmalıdır. Hanefîler’e göre ise, atılan şeyin taş, kuru¬muş çamur gibi üzerinde teyemmüm yapılması câiz olan bir madde olması gerekir. Ağaç, maden ve tezek gibi şeylerin atılması taşlama yerine geçmez.
3. Taşların her birini ayrı ayrı atmak gerekir. Hepsi birden atılırsa tek taş atılmış sayılır.
4. Taşlar cemre kümesinin üzerine yani taş havuzunun içine veya yakı¬nına düşürülmelidir.
5. Taş, atıldığı yere atanın fiili sonucu ulaşmalıdır. Atılan taş, bir yere çarptıktan veya düştükten sonra bu yerin etkisi olmadan kendiliğinden atıl¬dığı yere ulaşırsa, sahîh olur. Meselâ birinin omuzuna düşüp orada kaldık¬tan sonra o kişinin hareketiyle düşerse, istenilen yere ulaşsa bile sahîh ol¬maz, yeniden atılmalıdır.
6. Gücü yetenler taşları bizzat kendileri atmalıdır. Namazlarını ayakta durarak kılamayacak durumda olan kimseler başkalarını vekil tâyîn edebilirler.
7. Taşları belirli vakitler içinde atmak gerekir.
Şeytan Taşlama Zamanı: Taş atma zamanı Hanefî ve Mâlikîlere göre bayramın birinci günü fecr-i sâdıktan, Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise, gece yarısından bayramın dördüncü günü güneş batıncaya kadar olan süredir. Ancak bu süre içinde, aşağıda açıklanacağı üzere taş atılması câiz olmayan vakitler de vardır.
1. Bayramın Birinci Günü (10 Zilhicce). Bu günde yalnız Akabe Cemresi’ne yedi taş atılır. Hanefîler’e göre, bayramın birinci günü taş atma zamanı, tan yerinin ağarmasından (fecr-i sâdık) ertesi günün tan yeri ağarmasına kadar olan süre olmakla birlikte, belirlenen bu süre içinde, güneşin doğması ile öğle namazı vaktinin girmesi arasındaki vakitte taşlamak sün¬net, sabah güneşin doğmasından önce ve akşam güneşin batmasından son¬ra taş atmak mekrûh kabul edilmiştir.
Bu vakitlerde taş atmanın mekrûh sayılması, ortalığın karanlık olma¬sıyla ilgilidir. Çünkü karanlıkta atılan taşın hedefi tutması zor olduğu gibi, hedefe varıp varmadığı da izlenemez. Bunun yanında hem eziyet çekme hem de başkasına eziyet etme ihtimali bulunmaktadır. Fakat günümüzde bu bölgeler aydınlatıldığı için kerâhet sebebi olan sakıncalar da ortadan kalkmış olmaktadır. Bu bakımdan özellikle yaşlıların ve kadınların taşlamayı bu vakitlerde yapmaları, hem kendileri için rahat olacağı, hem de gündüz ola¬cak izdihâmı rahatlatacağı gerekçesiyle daha uygun görülmüştür.
Mâlikîler’e göre taşlama vakti bayramın birinci günü tan yerinin ağarmasıyla başlar ve akşam namazı vaktinin girmesine kadar devam eder. Güneş battıktan sonra (gece veya ertesi gün) atılırsa, edâ değil kazâ sayılır ve cezâ gerekir. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise bu vakit gecenin yarısından bayramın dördüncü günü güneş batıncaya (teşrîk günlerinin sonuna) kadar sürer. Bu sürenin herhangi bir anında taş atılması sahîhtir. Ancak henüz güneş doğmadan atılması mekrûh; güneşin doğuşundan zevâle kadar geçen sürede sünnet; zevâlden güneş batıncaya kadar kerâhetsiz câiz; mazeretsiz güneş battıktan sonraya geciktirmek ise mekrûh sayılmıştır.
2. Bayramın İkinci ve Üçüncü Günleri (11-12 Zilhicce). Bu günlerin her birinde her üç cemreye yedişer olmak üzere toplam 21 taş atılır. Bu iki günde taş atma zamanı, zevâl vaktinde başlar. Hanefîlere göre ertesi gün fecr-i sâdıka kadar, Mâlikîlere göre ise güneşin batmasına kadar devam eder. Belirtilen bu sürenin herhangi bir bölümünde taş atma işi yapılabilir. Bu iki günde zevâlden önce taş atılması ise câiz değildir.
Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise bu günlerle ilgili taşlamanın süresi de bayramın ilk günü gibi teşrîk günlerinin sonuna kadardır.
3. Bayramın Dördüncü Günü (13 Zilhicce). Ebû Yûsuf, İmam Muhammed ve diğer üç mezhep imâmına göre bayramın dördüncü günü de taş atma vakti, ikinci ve üçüncü günlerde olduğu gibi zevâlden itibaren başlar. Ebû Hanîfe’ye göre ise bayramın dördüncü günü taş atma zamanı fecr-i sâdıkta başlar. Ancak taşların henüz güneş doğmadan atılması mekrûh, güneşin doğuşundan zevâle kadarki sürede câiz, zevâlden sonra atılması ise sünnettir.
İster edâ, ister kazâ olsun, bayramın dördüncü günü güneşin batmasıyla taş atma süresi sona erer.
Atılacak Taş Sayısı: Bayramın birinci günü, sadece Akabe Cemresi’ne 7 (yedi) taş atılır, diğer iki cemreye taş atılmaz. Bayramın ikinci, üçüncü ve dördüncü günleri ise, Küçük Cemre’den başlamak üzere, sıra ile her üç cemreye, günde yedişerden 21 olmak üzere üç günde 63 taş atılır. Bayramın birinci günü atılan yedi taş da eklenirse taşlamada atılan toplam taş sayısı 70 olur. Ancak bayramın dördüncü günü cemrelere taş atmak fazîletli olmakla birlikte zorunlu değil¬dir. Dördüncü gün taş zorunlu olmadığı takdirde atılan taş sayısı 49 (70-21=49) olur.
Bayramın dördüncü günü taş atmayacak olanların, Hanefîler’e göre dördüncü günü fecr-i sâdıktan önce, diğer üç mezhepte ise üçüncü gün güneş bat¬madan önce Mina’dan ayrılmış olmaları gerekir. Mina’nın Mekke tarafındaki sınırı, Akabe Cemresi’dir. Akabe Cemresi’nden Mekke cihetine birkaç adım ilerlemek bile Mina’dan ayrılmak sayılır. Bayramın dördüncü günü taş atmayacak olanların, üçüncü gün güneş batmadan Mina’dan ayrılmaları, Hanefîler’e göre sünnettir. Güneş battıktan sonra ayrılmak mekrûh ise de cezâ gerekmez.
SAÇLARI TIRAŞ ETMEK veya KISALTMAK
1. İlk Tehallül: Hanefî mezhebinde, cinsel ilişki dışındaki ihrâm yasaklarının kalkmasını sağlayan ilk tehallül ancak saçların tıraş edilmesi veya kısaltılması ile olur. İlk tehallülün gerçekleşmesi için tertîbe uymak gerekmediği gibi daha önce taş atma ve kurbân kesme nüsüklerini yapmış olmak da gerekmez. Bayramın ilk günü fecr-i sâdıktan sonra tıraş olmakla ilk tehallül gerçekleşir ve cinsel ilişki dışındaki bütün ihrâm yasakları kalkar. Fakat Akabe Cemresi’ne taş atmak, kurbân kesmek, hatta ziyaret tavâfını yapmakla -tıraş olmadıkça- ne ilk ne de ikinci tehallül gerçekleşir. Şâfiîler’e göre ilk tehallül taş atma, tıraş olma veya ziyaret tavâfından herhangi ikisini yapmakla; Mâlikî ve Hanbelîler’e göre ise Akabe Cemresi’ne ilk günkü taş¬ları atmakla gerçekleşir.
2. İkinci Tehallül: Cinsel ilişki dâhil bütün ihrâm yasaklarının kalkması demektir. İlk tehallülden sonra ziyaret tavâfının da yapılmasıyle olur. Şâyet henüz tıraş olmadan ziyaret tavâfı yapılmışsa, tıraş olmakla ilk ve ikinci tehallül her ikisi birden gerçekleşir. Hanefîler dışındaki diğer üç mezhepte, ikinci tehallül için ziyaret tavâfından başka sa’yin de yapılmış olması gerekir. Çünkü onlara göre sa’y vâcip bir nüsük değil, haccın rükünlerindendir.

VEDÂ TAVÂFI
Vedâ tavâfı Mekkeli olmayan ve Mekkeli hükmünde sayılmayan, uzak bölgelerden gelmiş hacıların Mekke’den ayrılmadan yapmaları gereken en son tavâftır. Buna sader tavâfı da denir. Sader ayrılma demektir.
Vâcip Olmasının Şartları:
1-Haccetmiş olmak.
2-Hacceden kişinin Âfâkî olması.
3-Kadınlar, Mekke’den ayrıldıkları esnada aybaşı veya lohusalık hâlinde olmamak.

HACCIN SÜNNETLERİ
a) Kudüm Tavâfı: Kudüm, “geliş ve varış”
b) Hac Hutbeleri.
c) Arefe Gecesini Mina’da Geçirmek
d) Bayram Gecesini Müzdelife’de Geçirmek.
e) Bayram Günlerinde Mina’da Kalmak.
“Eyyâm-ı nahr” ve “eyyâm-ı Mina” denilen Zilhiccenin 10-11 ve 12. günlerinde Mina’da kalmak ve orada gecelemek Hanefîler’e göre sünnet, diğer üç mezhepte ise vâciptir.

UMRE
İhrâma girerek tavâf ve sa’y yaptıktan sonra tıraş olup ihrâmdan çıkmaktan ibârettir. Hanefî ve Mâlikîler’e göre müslümanın ömründe bir defa umre yapması müekked sünnettir. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise farzdır.
Umrenin Farz ve Vâcipleri: Hanefîler’e göre, umrenin farzları ihrâm ve tavâf olmak üzere ikidir. Bunlardan ihrâm şart, tavâf ise rükündür. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre bu dört nüsük yani ihrâm, tavâf, sa’y ve tıraş birer rükündür. Mâlikî mezhebinde ise, ilk üçü rükün, tıraş ise vâciptir.

HÜKÜM BAKIMINDAN HAC ÇEŞİTLERİ
Şer’î hüküm açısından hac; farz, vâcip ve nâfile olmak üzere üç çeşittir. Belirli şartları taşıyan yükümlünün ömründe bir defa haccetmesi farzdır. Yükümlü olmadığı halde, haccetmeyi adayan kişinin bu adağını yerine ge¬tirmesi vâciptir. Diğer nâfile ibâdetlerde olduğu gibi, başlandıktan sonra bo¬zulan nâfile haccın kazâsı da vâcip olur. Farz ve vâcip dışında yapılan hac ise nâfiledir. Hacla yükümlü olmayan çocukların yaptıkları hac ile bir kim¬senin birinciden sonra adama (nezir) dışında yapacağı her hac nâfiledir.

YAPILIŞ ŞEKLİ BAKIMINDAN HAC ÇEŞİTLERİ
İfrad Haccı: İfrad haccı umresiz yapılan hacdır. Sadece hac ibâdeti yapıldığı için “umresiz hac” anlamında olmak üzere bu ad verilmiştir. Hac ayları içinde, hac¬dan önce umre yapmayıp, sadece hac niyetiyle ihrâma girerek hac menâsikini edâ edenler, ifrâd haccı yapmış olurlar. İster mîkât sınırı dışında ister içinde ikâmet etsin, herkes ifrâd haccı yapabilir.
Temettû’ Haccı: Temettû’ “yararlanmak, istifâde etmek” anlamına gelir. Aynı yılın hac aylarında umre ayrı ihrâmla, hac ayrı ihrâmla yapıldığı zaman iki ihrâm arasında, ihrâmsız, yani ihrâm yasaklarının bulunmadığı yasaksız bir zaman dilimi, umre ile hac arasında hac yasaklarının söz konusu olmadığı serbest bir vakit bulunduğu için bu ad verilmiştir.
Temettû’ haccı aynı yılın hac ayları içinde, umre ve haccı ayrı ayrı niyet ve ihrâmla yapmaktır. Hac ayları içinde umre yapıp ihrâmdan çıktıktan sonra, aynı yıl hac için yeniden ihrâma girip hac menâsikini de edâ eden uzak bölgelerden gelmiş hacılar temettû’ haccı yapmış olurlar.
Kırân Haccı: Kırân haccı, her ikisine birlikte niyet edilerek aynı yılın hac ayları içinde umre ve haccı bir ihrâmda birleştirmektir. Hac ve umre tek ihrâmla yapıldığı için “birleştirmeli hac” anlamında bu adı almıştır. Umre ve hacca, ikisine birden niyet edip umreyi yaptıktan sonra ihrâmdan çıkmadan, aynı ihrâmla hac menâsikini de tamamlayan Âfâkîler “kırân haccı” yapmış olurlar.
Temettû’ ve Kırân Haccının Şartları:
1. Hacceden kişi âfâkî olmalıdır. Harem ve Hil bölgelerinde, mîkât sınır¬ları içinde ikâmet edenlerin temettû’ ve kırân haccı yapmaları câiz değildir. Hac aylarından önce Mekke’ye gidip hac günlerine kadar orada kalan âfâkiler de bu konuda aynı hükme tâbîdir. Bunlardan haccedecek olanların, o yıl hac ayları girdikten sonra umre yapmamaları gerekir. Yaptıkları takdirde, isâet etmiş olurlar; şükür kurbanı değil, cezâ kurbanı keserler.
2. Umre ve hac, her ikisi aynı yılın hac aylarında yapılmalıdır. Şâyet umre, hac aylarından önce yapılmışsa veya umre tavâfının en az dört şavtı, hac ayları henüz girmeden tamamlanmışsa yapılan hac temettû’ veya kırân değil, ifrâd haccı olur.
3. Hac aylarında yapılan umreden sonra “sahîh ilmâm” olmamalıdır. Sahîh ilmâm, Hanefîler’e göre, umre ile hac arasında herhangi bir sebeple memlekete dönmekle, Şâfiîler’e göre ise, mîkât sınırları dışına çıkmakla ger¬çekleşir. Umre ile hac arasında, Hanefîler’e göre memleketine giden; Şâfiîler’e göre ise mîkât sınırları dışına çıkan kimse, dönüşte tekrar umre yapmazsa, yaptığı hac temettû’ değil, ifrâd olur. Kırân haccında umreden sonra ihrâmdan çıkılmadığı için umre ile hac arasında ister mîkât dışına çıkılsın, ister memlekete veya başka bir yere gidilsin, kırân haccı ifrâda dö¬nüşmez.
Bu üç nevî hacdan hangisi yapılırsa yapılsın, hac farîzası edâ edilmiş olur.
Bunların fazîlet bakımından sıralanışı Hanefîler’e göre kırân, temettû’, ifrâd; Mâlikîler’e göre ifrâd, kırân, temettû’; Şâfiîler’e göre aynı yıl arkasın¬dan umre yapmak şartıyla ifrâd, temettû’, kırân; Hanbelîler’e göre ise temettû’, ifrâd, kırân şeklindedir. Bu görüş ayrılığının sebebi, Hz. Peygamber’in yaptığı haccın edâ biçimine ilişkin rivâyetlerin farklı olmasıdır.

HACDA KADINLAR
Hac ve umre menâsikinde kadınların erkeklerden ayrıldıkları husûslar, aşağıdakilerden ibâret olup diğer husûslarda aralarında fark yoktur.
1. İhrâmlı iken elbise, çorap, eldiven, kapalı ayakkabı, mest, çizme ve her türlü giyim eşyası giyebilirler. Başlarını örterler, sadece yüzlerini ört¬mezler.
2. Telbiye, tekbîr ve duâ yaparken, seslerini fazla yükseltmezler.
3. Tavâfta ıztıbâ’ ve remel, sa’yde ise hervele yapmazlar.
4. İhrâmdan çıkmak için saçlarını tıraş etmezler, uçlarından biraz keserler.
5. Erkekler arasında sıkışmamak için Hacerü’l-esved’i uzaktan istilâm ederler.
6. Hacdan sonra aybaşı veya lohusa iken Mekke’den ayrılırlarsa vedâ tavâfı sâkıt olur.
7. Özel hallerini görmekte olan kadınlar, tavâftan başka, haccın bütün menâsikini bu halleriyle yapabilirler. Hayız ve nifâs denilen özel durumları sebebiyle farz olan ziyaret tavâfını eyyâm-ı nahrdan yani bayramın ilk üç gününden sonra yapmak veya vedâ tavâfını terketmekle kendilerine cezâ gerekmez.
Bu hâliyle ziyaret tavâfı yapmaları da Hanefîler’e göre geçerlidir. Bu durumda cezâ kurbanı kesmesi gerekir. Hayız veya nifâs hâlindeki bir kadın kudüm veya umre tavâfını yapmadan Arafat’a çıkmak ve vakfe yapmak zorunda kalırsa;
a) İfrâd haccı yapmak üzere sadece hac için ihrâma girmişse, temizlendikten sonra ziyaret ve vedâ tavâflarını yapar. Sünnet olan kudüm tavâfının terkinden dolayı bir şey gerekmez; haccı tamam olur.
b) Temettû’ haccı yapmak üzere sadece umre için ihrâma girmişse, Hanefîler’e göre Arafat’a çıkarken hac için niyet ve telbiye yaparak umre ihrâmını iptal eder. Hacdan önce umre yapmadığı için ifrâd haccı yapmış olur; şükür kurbanı kesmesi gerekmez. Hacdan sonra iptal ettiği umreyi kazâ eder ve iptal ettiği için cezâ kurbanı keser.
Diğer mezheplere göre hac için niyet ve telbiye yapmakla umre ihrâmı bozulmaz, hac ihrâmı ile birleşmiş sayıldığından kırân haccı yapmış olur ve kırân hedyi kesmesi gerekir. Fakat hacdan sonra önceden yapılamayan umrenin kazâsı için ayrıca tavâf ve sa’y gerekmez. Hac için yapılan tavâf ve sa’y umre için de yeterli olur.
c) Kırân haccı için ihrâma girmişse, Hanefîler’e göre, umre tavâfından önce Arafat’ta vakfe yapmakla umresi bozulmuş sayıldığından ifrâd haccı yapmış olur. Şükür kurbanı kesmesi gerekmez. Fakat hacdan sonra bozulan umreyi kazâ eder ve bozduğu için bir cezâ kurbanı keser. Diğer mezheplere göre, umre tavâfını yapmadan Arafat’ta vakfe yapmakla umre bozulmuş olmaz. Yapılan hac yine kırân haccı olur ve şükür kurbanı kesmek gerekir. Hacdan sonra, önceden yapılamayan umrenin kazâsı için ayrıca tavâf ve sa’y gerekmez. Hac için yapılan tavâf ve sa’y umre için de yeterli olur.
Kurbân Yerine Oruç: Temettû’ veya kırân haccı yapanlardan, çeşitli sebeplerle temettû’ ve kırân hedyi kesme imkânı bulamayanlar, üçü hac esnâsında, yedisi de hacdan sonra olmak üzere toplam on gün oruç tutarlar. İlk üç günün, hac ayları içinde, ihrâma girdikten sonra ve kurbân bayramının ilk gününden önce tutulması gerekir. Temettû’ haccında bu üç gün oruç, henüz hac için ihrâma girmeden, umre ihrâmından sonra da tutulabilir. Ancak kurbân bayramın¬dan önce tamamlanamadığı takdirde, kurbân kesme imkânı olmasa bile oruç kurbana bedel olmaz. Hac esnasında üç gün oruç tutulduktan sonra, “eyyâm-ı nahr” denilen kurbân kesme günleri içinde ve henüz tıraş olmadan kurbân kesme imkânı doğarsa, oruç kurbân yerini almaz; kurbân kesmek gerekir. Fakat tıraş olduktan veya eyyâm-ı nahrdan sonra bu imkân elde edilirse, ayrıca kurbân kesmek gerekmez. Hacdan sonra tutulması gereken yedi gün orucun Mekke’den ayrılmadan tutulması da mümkün ise de dön¬dükten sonra memlekette tutulması efdâldir. Gerek hac esnasında, bayram¬dan önceki üç gün; gerek hacdan sonra tutulması gereken yedi gün orucun, aralıklı olarak tutulması câiz fakat, ara vermeden peş peşe tutulması efdâldir.

HAC ve UMRENİN CİNÂYETLERİ
İhrâmlı iken Harem bölgesinde yapılması yasak olan şeylerin yapılma¬sına cinâyet denir.
CİNÂYETLERİN CEZÂ ve KEFFÂRETLERİ
Hac esnâsında işlenen kimi cinâyetler, Haccın bozulmasını ve kazâsını gerektirirken, kimileri ağırlık derecesine göre çeşitli cezâ ve keffâreti gerektirirler. Cinâyetin durumuna göre ödenmesi gereken keffâret ve cezâlar şunlar¬dır: Kazâ, bedene, dem, sadaka, bedel ödeme ve oruç.
Hac ve Umrenin Bozulmasına Yol Açan ve Kazâ Edilmesini Gerektiren Cinâyetler:
1. Hac için ihrâma girdikten sonra henüz Arafat vakfesini yapmadan cinsel ilişkide bulunmak haccı ifsât eder. Bu konuda bütün mezhepler aynı görüştedir. Hac tamamlanmadan ihrâmdan çıkılamayacağı için bozulan bu haccın yarım bırakılmayıp tamamlanması, ayrıca gelecek senelerde kazâ edilmesi ve işlenen cinâyet sebebiyle bir koyun veya keçi kurbân edilmesi (dem) gerekir.
Arafat vakfesinden sonra fakat ilk tahallülden önce -yani tıraş olup ihrâmdan çıkmadan önce- cinsel ilişkide bulunmakla da Hanefîler dışındaki üç mezhebe göre hac bozulur. Hanefîler bu durumda haccın bozulmayacağını, fakat cezâ olarak bir sığır veya deve kurbân edilmesi gerektiğini söylerler.
2. Umre için ihrâma girildikten sonra umre tavâfının en az dört şavtı yapılmadan cinsel ilişkide bulunmak da Hanefîler’e göre umrenin bozulmasına yol açar. Bozulan umre bırakılmayıp tamamlandıktan sonra ihrâmdan çıkıl¬ması, daha sonra bunun kazâ edilmesi ve işlenen cinâyet sebebiyle bir ko¬yun veya keçi kurbân edilmesi gerekir.
Deve veya Sığır Kesmeyi (Bedene) Gerektiren Cinâyetler:
1. Hanefîler’e göre Arafat’taki vakfeden sonra fakat ilk tehallülden önce, yani henüz tıraş olmadan, cinsel ilişkide bulunmak. Bu durumda Hanefîler dışındaki üç mezhebe göre, hac fâsit olur, kazâsı gerekir.
2. Ziyaret tavâfını cünüp olarak yapmak. İlmihâl kitaplarında fakîhlerin çoğunluğunun görüşü olarak, kadınların hayız ve nifâs hâlinde yani aybaşı ve lohusa iken ziyaret tavâfını yapmalarının da aynı şekilde bu cezâyı ge¬rektirdiği belirtilir. Bazı âlimler ise sebebi ve temizlenme imkânı irâdî olma¬yan bu mazeret hallerini cünüplükten ayrı tutup temizlenmeden Mekke’den ayrılmak zorunda olan bu durumdaki kadınların ziyaret tavâfı yapabileceği¬ni ve bir cezâ da gerekmeyeceğini belirtirler. Grup hâlinde seyahat edilip kafilenin bekleyememesi hâlinde bu son görüşün getirdiği kolaylıktan istifâde edilebilir. Hanefîler dışındaki diğer üç mezhebe göre ise, abdestli olmak tavâfın sıhhât (geçerlilik) şartı olduğundan bu haller ile yapılan tavâf, cezâ ödemekle de geçerli olmaz.
Cünüp veya abdestsiz olarak yapılan tavâf, hangi tavâf olursa olsun, abdestli olarak yeniden yapılırsa cezâsı düşer. Cünüp olarak yapılan tavâfın abdestli olarak yeniden yapılması vâcip; abdestsiz yapılan tavâfın iâdesi ise mendûptur.
Koyun veya Keçi Kesmeyi (Dem) Gerektiren Cinâyetler: Bunlar, hac ve umrenin vâcipleriyle ve ihrâm yasaklarıyla ilgili cinâyet¬ler olmak üzere ikiye ayrılabilir.
Hac ve Umrenin Vâcipleriyle İlgili Olanlar:
1. Mîkâtı ihrâmsız geçmek.
2. Sa’yin tamamını veya en az dört şavtını terketmek yahut özürsüz yürüyerek yapmamak.
3. Müzdelife vakfesini özürsüz olarak terketmek.
4. Şeytan taşlamayı hiç yapmamak veya bir günde atılması gereken taş¬ların yarıdan çoğunu atmamak. Yarıdan çoğu atılmışsa, eksik bırakılan her bir taş için sadaka vermek gerekir.
5. Ziyaret veya umre tavâfının son üç şavtını ya da sadece birini yapmamak.
6. Âfâkî olanlar vedâ tavâfını veya en az dört şavtını yapmamak.
7. Farz ve vâcip tavâflarda (ziyaret, umre ve vedâ tavâflarında) setr-i avrete uymamak.
8. Ziyaret ve umre tavâflarını abdestsiz; kudüm, vedâ ve umre tavâfla¬rını cünüp olarak yapmak. Tavâf abdestli olarak iâde edilirse cezâ düşer. Hanefîler dışındaki üç mezhepte hadesten tahâret, tavâfın sıhhat şartı oldu¬ğundan, cünüp veya abdestsiz olarak yapılan tavâf sahîh olmaz.
9. Arefe günü Arafat’tan güneş batmadan önce ayrılmak.
10. Ebû Hanîfe’ye göre ihrâmdan çıkmak için Harem bölgesi dışında veya bayram günlerinden sonra tıraş olmak; ziyaret tavâfını bayram günle
rinden sonra yapmak ve Akabe Cemresi’ne taş atma, kurbân kesme ve tıraş
olma nüsüklerinde sıraya uymamak. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed ile diğer üç mezhepte bunlar vâcip olmayıp sünnet olduğundan cezâ gerekmez.
İhrâm Yasaklarıyla ilgili Olanlar:
1. Bir defada (aynı yerde ve aynı anda) vücudun veya bir uzvun tama¬mına güzel koku yahut yağ sürmek. Değişik yerlerde ve zamanlarda sürülürse, her bir uzuv için ayrı cezâ gerekir.
İhrâma sürülen güzel kokunun eni ve boyu birer karıştan büyük ve kokunun etkisi bir gündüz veya gece süresi devam ederse, koyun veya keçi kesmek gerekir. Bu orana ulaşmazsa sadaka verilir. Vücûda sürülen koku¬dan cezâ gerekmesi için belirtilen miktarda sürülmesi yeterlidir; bir gündüz veya gece süresi etkili olması şart değildir. Hanefîler dışındaki üç mezhepte de güzel kokudan cezâ gerekmesi için miktar ve zaman kaydı yoktur; sü¬rülmesi yeterlidir.
2. Vücûdun veya saç, sakal gibi bir uzvun tamamına, süslenmek için yağ, jöle, biryantin sürmek veya kına, saç boyası ve benzeri şeylerle boya¬mak. Tedâvî için sürülen ilâç, merhem veya kokusuz krem ve yağlar için bir şey gerekmez.
3. Erkekler bir tam gündüz veya gece süresince giyim eşyası (elbise, iç çamaşırı, çorap, topukları kapatan ayakkabı) giymek, başı ve yüzü örtmek. Kadınlar yüzlerini örtemezler. Bir gündüz veya gece süresinden daha az giyilirse, sadaka yeterlidir. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre, cezâ gerekmesi için bir süre geçmesi gerekmez; giyilmesi yeterlidir. Mâlikîler’e göre ise, giyilen şey vücûdu sıcak ve soğuktan koruyorsa, kısa bir süre giymekle; sıcak ve so¬ğuktan korumayan incecik bir şey ise bir tam gün giymekle cezâ gerekir.
4. Saçın veya sakalın en az dörtte birini veya başka bir uzvun tamamını tıraş etmek. Daha azında sadaka yeterlidir.
5. Bir defada (aynı anda ve aynı yerde) bütün tırnakları veya bir elin ya¬hut bir ayağın tırnaklarının tamamını kesmek. El ve ayaklardan her birinin tırnaklarının tamamı, ayrı ayrı yerlerde ve zamanlarda kesilirse, her biri için ayrı cezâ gerekir. Bir elin veya ayağın tırnaklarının tamamı kesilmeyip bir kısmı kesilirse, kesilen her bir tırnak için sadaka verilir. Bu takdirde veril¬mesi gereken sadaka toplamı, bir koyun veya keçi bedelini aşarsa, her tır¬nak için sadaka yerine, istenirse bir dem (koyun veya keçi) kesilebilir. Ken¬diliğinden kopan veya kırılan tırnaklar için bir şey gerekmez.
6. İlk tehallülden sonra henüz ziyaret tavâfını yapmadan cinsel ilişkide bulunmak.
7. İhrâmlı iken eşini şehvetle öpmek, okşamak, sarılıp kucaklamak gibi cinsel ilişkiye yol açan davranışlarda bulunmak. Şehvetle bakmak veya düşünmekle, boşalma bile olsa bir şey gerekmez.
Fıtır Sadakası Kadar Bağışta Bulunmayı Gerektiren Cinâyetler:
1. Herhangi bir uzvun tamamına değil, bir kısmına güzel koku sürmek.
2. Saç ve sakalın dörtte birinden az kısmını tıraş etmek.
3. Bir el veya ayaktaki tırnaklardan bir kısmını kesmek yahut bir el ve¬ya ayaktaki tırnakların tamamını ayrı ayrı yer ve zamanlarda kesmek. An¬cak her tırnak için ayrı cezâ ödenir.
4. Her türlü giyim eşyasını bir gündüz veya gece süresinden daha az giymek.
5. Kudüm veya vedâ tavâfını abdestsiz olarak yapmak. Diğer üç mez¬hepte abdestsiz tavâf sahîh olmaz.
6. Vedâ tavâfı veya sa’yin, dördüncü şavttan sonraki şavtlarını eksik yapmak veya bu şavtları yürüyerek yapmamak. Eksik bırakılan her şavt için ayrı cezâ gerekir.
7. Farz ve vâcip olmayan tavâflarda setr-i avrete uymamak.
8. Şeytan taşlamada, bir günde atılan taşların, yarısından sonrasında eksik taş atmak. Eksik atılan her taş için ayrı cezâ gerekir.
9. İhrâmlı veya ihrâmsız birini tıraş etmek. Başkasına elbise giydirmek veya güzel koku sürmekten bir şey gerekmez.
Bedel Ödemeyi Gerektiren Cinâyetler: Bunlar, karada yaşayan av hayvanlarıyla ve Harem bölgesinin av ve bitkileriyle ilgili olanlar olmak üzere iki kısımdır.
Karada Yaşayan Av Hayvanlarıyla İlgili Olanlar: İhrâmlı iken karada yaşayan av hayvanı avlanırsa, Hanefîler’e göre, bu hayvanın kıymeti takdîr edilir. Takdîr edilen meblağ, her birine bir fıtır sada¬kası miktarından daha az veya daha çok olmamak üzere yoksullara dağıtılır veya her fıtır sadakası miktarı için bir gün oruç tutulur. Yahut da, eğer bu meblağ ile bir hedy satın alınabiliyorsa, Harem bölgesinde bir hedy kesilir. Takdîr edilen meblağ hedy bedelinden fazla ise, artan kısmın tasaddûk edil¬mesi gerekmez. Eti yenilen av hayvanları için bir koyun veya keçi bedelin¬den daha fazla kıymet takdîr edilebilir ise de fil, arslan, kaplan gibi eti yen¬meyen hayvanlara daha fazla kıymet takdîr edilmez. Av ölmemiş fakat ya-ralanmış veya zarar görmüşse, sağlam durumu ile kusurlu hâli arasındaki kıymet farkı takdîr edilir. Verilen zarar iyileştikten sonra hayvanda bir ek¬siklik bırakmazsa, cezâ ödemek gerekmez.
Hanefîler dışındaki üç mezhepte ise av hayvanları, benzeri olanlar ve olmayanlar olmak üzere ikiye ayrılır. Meselâ yaban eşeği sığıra; ceylan ke¬çiye ve tavşan oğlağa benzetilmiştir. Avlanan hayvanın benzeri varsa, o Harem bölgesinde kesilip eti yoksullara tasaddûk edilir veya takdîr edilen bedelin her bir fıtır sadakası miktarı için bir gün oruç tutulur. Benzeri olma¬yan hayvanların, takdîr edilen kıymetlerine îtibâr edilir.
Harem Bölgesinin Avları ve Bitkileriyle İlgili Olanlar: Harem bölgesiyle ilgili yasaklar sadece ihrâmlılar için değildir. Bu bölge¬nin avının avlanması, kendiliğinden biten her türlü canlı-yaş ağaç, bitki ve otlarının kesilmesi veya koparılması, ihrâmlı ihrâmsız herkese yasaktır. Hanefîler’e göre Harem bölgesinin avını avlayan kimse kıymetini tasaddûk eder. Bunun yerine oruç tutmak câiz olmaz. Bu bölgede kendiliğinden biten ve insanlar tarafından ekilip dikilen cinsten olmayan ağaç ve bitkileri kesip koparan kimsenin bunların bedelini tasaddûk etmesi gerekir. Bunları sahibi¬nin kesmesi cezâ gerektirmez. İnsanlar tarafından ekilip dikilen veya insan¬ların ekip diktiği cinsten olan ağaç ve bitkilerin kesilip koparılmasından do¬layı ise bir cezâ gerekmez.
Özür Sebebiyle İhrâm Yasaklarına Uymamak: İhrâm yasakları bir mâzeretle de yapılsa, yine cezâ gerekir. Ancak bu yasaklar meselâ hastalık veya geçirilen bir kazâ sebebiyle başın tıraş edil¬mesi, örtülmesi yahut elbise giydirilmesi gibi semâvî bir mâzeretle yapılırsa cezâ olarak mutlaka dem (koyun veya keçi kesmek) gerekmez. Böyle bir durumla karşılaşan kişi muhayyer olur. İster peşpeşe veya aralıklı olarak üç gün oruç tutar, isterse altı yoksula birer fıtır sadakası kadar bağış yapar, bir yoksula altı gün fıtır sadakası verse de olur yahut da Harem bölgesinde bir dem keser. Hanefîler’e göre bilgisizlik, yanılma, unutma, baskı (tehdît) gibi semâvî olmayan mâzeretlerle işlenen yasaklar için muhayyerlik yoktur, koyun veya keçi kurbân etmek gerekir. Diğer üç mezhepte ise, semâvî ol¬mayan mazeretlerden dolayı da muhayyerlik vardır.

CİNÂYET CEZÂ ve KEFFÂRETLERİNİN ÖDEME ZAMANI ve YERİ
Hac ve umrede işlenen bir cinâyetin cezâsını ödemek için belirli bir süre yoktur. Cinâyetin işlenişinden ömrün sonuna kadar, her zaman ödenebilir. Çünkü bütün keffâretler, gecikmeli olarak (terâhî üzere) yapılabilecek vâcip türündendir. Ancak, işlenen cinâyetin hac veya umrede meydana getirdiği kusuru bir an önce gidermek efdâldir. Vefâtına kadar ödemeyen ve ödenme¬sini vasiyet de etmeyen kimse günahkâr olur. Vasiyet olmadığı halde, mîrâsçıların, teberrû olarak ödemeleriyle de borç edâ edilmiş sayılır.
Söz konusu keffâretlerden oruç, sadaka ve bedelini ödeme cezâlarının ödeneceği belirli bir yer yoktur. İstenilen her yerde bunlar edâ edilebilir. Cezâ kurbanları ise, ister deve veya sığır, ister koyun veya keçi olsun, diğer “hedy” kurbanları gibi, ancak Harem bölgesinde kesilir.
Gerek sadakaların gerekse bu kurbanların etlerinin, sadece Harem bölgesindeki yoksullara verilmesi ve yedirilmesi gerekmez. Diğer yerlerdeki yoksullara da verilebilir.

İHSÂR ve FEVÂT
İhsâr, hac veya umre yapmak üzere ihrâma girdikten sonra, herhangi bir sebeple tavâf ve vakfe yapma imkânının ortadan kalkması demektir. Bunlardan herhangi birini yapma imkânı olursa, ihsâr gerçekleşmez. Hanefîler’e göre düşmanın engellemesi, savaş sebebiyle yolların kapanması, hasta¬lık, parasız kalmak, kadının yanındaki mahreminin ölmesi gibi, hac yolculu¬ğunu ve dolayısıyla tavâf ve vakfeyi önleyen her türlü engel, ihsâr sebebi sayılır. Şâfiîler’e göre ihsâr, ancak düşmanın engellemesiyle meydana gelir.
İhsâr Sebebiyle İhrâmdan Çıkma: İhrâmdan ancak, hac veya umre yapılarak çıkılır. Hac ve umre yapması engellenen kişiye gelince eğer sadece umre veya ifrâd haccı için ihrâma gir¬mişse bir adet, şâyet kırân haccı için ihrâma girmişse iki adet “ihsâr hedyi” keserek ihrâmdan çıkar. Hanefîler’e göre ihsâr hedyi de, diğer hedy kurban¬ları gibi, ancak Harem bölgesinde kesilir. Şâfiîler’e göre ise, ihsârlı kişinin bulunduğu yerde kesilir. Hanefîler’e göre, ihsâr durumuyla karşılaşan kişi, Harem bölgesi dışında ise, kesilme vaktini belirleyerek Harem bölgesinde kendi adına ihsâr kurbanı kestirir. Kurbanın kesilmesiyle tıraş olmasa bile, ihrâmdan çıkmış sayılır. Şâfiîler’e göre ise, tıraş olmadıkça ihrâmdan çıkıl-maz. Henüz ihsâr hedyi kesilmeden ihrâmdan çıkılır veya ihrâm yasakları yapılırsa cezâ gerekir.
İhsâr Sebebiyle Yapılamayan Menâsikin Kazâsı: İhsâr sebebiyle yapılamayan hac ve umrenin kazâsı gerekir. Şâfiîler’e göre farz veya vâcip olmayanların kazâ edilmesi gerekmez. Hanefîler’e göre hac için ihrâma girenler; bir hac ve bir umre, kırân haccı için ihrâma girmiş olanlar; bir hac ve iki umre, umre için ihrâma girmiş olanlar ise; sadece bir umre kazâ ederler. Şâfiîler’e göre ise, hangisi için ihrâma girilmişse ancak onun kazâsı gerekir.
Fevât, haccetmek üzere ihrâma giren kişinin Arafat vakfesine yetişememesi, vakfe süresi içinde bir an olsun Arafat’ta bulunamamasıdır. İster mâzeret sebebiyle ister mâzeretsiz, vakfe süresi içinde (arefe günü zevâl vaktinden, bayram sabahı tan yeri ağarmaya başlayıncaya kadar), kısa da olsa bir an Arafat’ta bulunamayan kişi, o yılki hacca yetişememiş, haccı kaçırmış (fevt etmiş) olur. Bu duruma düşen bir kimse;
a) İfrad haccı yapmak üzere ihrâma girmişse, umre yaparak ihrâmdan çıkar. Daha sonraki yıllarda haccını kazâ eder.
b) Temettû’ haccı yapmak üzere önce umre yapıp, sonra hac için ihrâma girmişse, vakfeye yetişemediği için temettû’ bozulur; şükür kurbanı gerek¬mez. Bir umre daha yaparak ihrâmdan çıkar. Daha sonraki yıllarda sadece bir hac kazâ etmesi gerekir.
c) Kırân haccı için ihrâma girmiş ve vakfenin fevtinden önce umrenin tavâf ve sa’yini yapmışsa, temettû’ haccında olduğu gibi, ikinci bir umre daha yaparak ihrâmdan çıkar. Şâyet umre tavâfını ve sa’yini yapmamışsa, önce umre ihrâmından çıkmak için tavâf ve sa’y yapar; sonra hac ihrâmı için ikinci defa tavâf ve sa’y eder ve tıraş olup ihrâmdan çıkar. Daha sonraki yıllarda sadece bir hac kazâ eder. Vakfeyi kaçırarak hacca yetişemeyen kişi¬lerin, ihrâmdan çıkmak için yaptıkları umreler, ihsâr durumuyla karşılaşan¬ların kestikleri “hedy” yerinde sayıldığı için, Hanefîler’e göre haccı fevt olan kimselerin ayrıca kurbân kesmeleri gerekmez. Diğer üç mezhebe göre ise, kazâ edilen hacda kurbân kesmek vâciptir.
Farz Olan Hac İçin Vekâlet Şartları: Farz olan haccın bedel tarafından yapılan hacla edâ edilmiş sayılabilmesi için:
1. Adına haccedilecek kişi vefât etmiş veya yaşlılık, iyileşme ümîdi ol¬mayan hastalık, kadının birlikte yolculuk yapacağı mahreminin bulunma¬ması gibi sebeplerle, bizzat haccetmekten devamlı olarak âciz olmalıdır. Biz¬zat haccetmekten devamlı olarak âciz olduğu konusunda gâlip zan bulunan kişi, adına vekâleten haccedildikten sonra haccedebilecek hâle gelse bile, vekilin yaptığı hacla borcu ödenmiş olur. Fakat acz hâli geçici olan veya bizzat haccedebilecek durumda olan kişi adına vekâleten yaptırılan hac nâfile olur; ayrıca kendisinin haccetmesi gerekir.
2. Adına haccedilecek kişiye hac, önceden farz olmuş olmalıdır.
Üzerine hac farz olmayan kişi adına vekâleten yapılan hac nâfile olur. Bu kişiye daha sonra hac farz olursa, bizzat haccetmesi, haccetmekten âciz olması hâlinde ise, tekrar bedel göndermesi gerekir.
3. Bedel gönderilecek kişi müslüman, akıllı, ergenlik çağına ulaşmış ve¬ya mümeyyiz olmalıdır. Henüz bülûğa ermemiş mümeyyiz çocuk, bedel olarak başkası adına haccedebileceği gibi kadının da başkası adına vekâle¬ten haccetmesi câizdir. Hanefîler’e göre bedel gönderilecek kişinin, daha önce haccetmiş olması efdâl ise de şart değildir. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre, vekilin daha önce haccetmiş olması gerekir.
4. Vekil, ihrâma girerken sadece gönderen adına niyet etmelidir. Vekil kendisi için de niyet eder veya birkaç kişiden vekâlet alıp her biri için niyet ederse, kendi adına haccetmiş olur, aldığı paraları iâde etmesi gerekir.
5. Vekil için ücret şart koşulmamalıdır. Çünkü hac ibâdettir. İbâdetler ücretle değil ancak Allah’ın rızâsını kazanmak için yapılır.
Vekil hacla ilgili masrafları için kendisine verilen parayı isrâf etmeden ve aşı-rı kısmadan, normal şekilde harcar. Artan miktârı dönüşünde iâde eder. Bunun geri alınmayıp hediye olarak vekile bırakılmasında bir sakınca yoktur.
6. Bedel gönderilen kişinin hac masrafı, gönderen tarafından karşılanmalıdır.
Başkası adına, kendi parasıyla hacceden kişi, kendisi için haccetmiş olur. Bu haccın sevabını başkasına bağışlayabilirse de bununla o kimsenin üzerindeki hac borcu ödenmiş olmaz. Şâfiîler’e göre ödenmiş olur.
7. Adına haccedilen kişi, kendisi için haccetmesini vekilden istemiş olmalıdır.
İzin veya vasiyeti olmadan, bir kimse adına başkası tarafından yapılan hac ile o kimse üzerindeki hac borcu düşmez. Şâfiîler’e göre düşer.
8. Vekil, haccı bizzat kendisi yapmalıdır.
Hastalık, tutuklanma gibi bir mâzeretle gönderenin bilgi ve izni dışında, vekil görevi başkasına devrederse, aldığı parayı iâde etmesi gerekir. Ancak bu konuda yetkili kılınmışsa, yerine başkasını vekil edebilir.
9. Vekil, gönderenin isteğine uymalı, onun istediği haccı yapmalıdır.
İfrâd haccı istenildiği halde, vekil temettû’ haccı yaparsa, gönderen adı¬na değil, kendi adına haccetmiş olur, aldığı parayı iâde etmesi gerekir. İfrâd haccı istenildiği halde, kırân haccı yaparsa, Ebû Hanîfe’ye göre hüküm yine aynıdır. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre ise, istihsânen gönderen adına haccetmiş sayılır. Gönderen, ifrâd, temettû’ veya kırân haccından birini ismen belirtmeksizin, sadece “hac yapılmasını” istemişse, ifrâd haccı istemiş olduğu kabul edilir. Ancak “dilediğini yap” gibi bir ifâde ile seçimi vekile bırakmışsa, vekil dilediği haccı yapabilir.
10. Adına haccedilmesini vasiyet eden kişi, sarfedilecek paranın miktârını ve vekilin nereden gönderileceğini belirlemişse, buna uymak gerekir. Şâyet belirlememişse, vasiyet edilen para veya mîrâsın üçte biri yeterli ise, vekil adına hacce¬dilecek kişinin memleketinden, yeterli değilse yettiği yerden gönderilir.
11. Vekil, gönderen adına yapılacak menâsiki tamamlamadıkça kendisi için umre yapmamalıdır. İster hac, ister umre için gönderilmiş olsun, vekil ancak gönderen adına yapılacak menâsiki tamamladıktan sonra, kendisi için umre veya hac yapa¬bilir. Aksi halde yolculuğu kendi adına yapmış sayılacağından aldığı parayı iâde etmesi gerekir.
12. Vekil, yürüyerek değil, vâsıtaya binerek haccetmelidir. Vâsıta ücretini kendisine alıkoymak için, yürüyerek haccederse, kendisi adına haccetmiş olur.
Başkası adına yapılacak nâfile hac için, vekilin müslüman, akıllı ve mümeyyiz olması, adına haccettiği kişi için ihrâma girmesi ve haccı ücret karşılığı yapmaması şartları yeterlidir. Başkası adına hacceden vekil, haccı ifsât ederse aldığı parayı iâde eder. İrâdî olarak işlediği cinâyetler için ödene¬cek fidye ve cezâ kurbanlarının bedellerini kendisi karşılayacağı gibi, gön¬derenin izniyle bile olsa, temettû’ veya kırân haccı yaptığı takdirde, kırân ve temettû’ hedylerini de kendi parasıyla keser. İhsâr kurbanı ise, gönderenin parasından kesilir. Çünkü bunda vekilin kusuru ve dahli yoktur.

HAC ORGANİZASYONU
1963 tarihindeki yönetmelikle karayolu ile hac serbest bırakıldı.
1974 tarihinde İçişleri, Dışişleri, Sağlık bakanlıklarıyla Diyanet İşleri Başkanlığı ve Kızılay temsilcilerinden oluşan “Dâimî Hac Komitesi” oluşturuldu.
Diyanet İşleri Başkanlığı, 1977 ve 78 yıllarında, Türkiye Diyanet Vakfı’nın da katkısıyla, deneme mâhiyetinde ilk defa hac organizasyonu düzenlemiştir.
Bunun üzerine Bakanlar Kurulu, 26 Nisan 1979 tarih ve 7/17439 sayılı; “Hac Seyahati ile İlgili İşlerin Diyanet İşleri Başkanlığınca Yürütülmesine İlişkin Kararnâme”yi çıkartarak, ülkemizden hac organizasyonu düzenleme yetkisini tek başına Diyanet İşleri Başkanlığı’na verdi.
1953′te çıkartılan ilk kararnamede yer alan ve sağlık, güvenlik gibi hac yolculuğuyla ilgili tüm esasları belirleme konusunda işbirliği yapmaları öngörülen, 1968 kararnamesinde ise isimleri tâdât edilen bakanlık temsilcilerinden oluşan “Hac Komisyonu”, bu yeni kararnamede de; Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısının denetiminde; Diyanet İşleri Başkanı, İçişleri, Maliye, Sağlık, Gümrük, Ulaştırma ve Turizm bakanlıklarının müsteşarları ile Dışişleri Bakanlığı ve Kızılay temsilcilerinden müteşekkil bir şekilde yeniden teyît edildi.
Söz konusu kararnamede, 12 Haziran 1980 tarih ve 8/1024 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile yapılan bir değişiklikle, “Hac Komisyonu”nun başkanlığına Diyanet İşleri Başkanı getirildi. Böylece, ülkemiz hac organizasyonuyla ilgili tüm iş ve işlemler, 1979′dan itibaren, Türkiye Diyanet Vakfı’nın iş birliğiyle, tek başına Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yürütülmeye başlandı. Hacı adaylarının tek tip kıyafet giymeleri ve kurbanlarının da İslâm Kalkınma Bankası mezbahalarında kestirilerek açlık çeken Müslüman ülkelere gönderilmesi sağlandı.
1979-1988 yılları arasında Diyanet İşleri Başkanlığı’nca tek başına düzenlenmiş ve vatandaşlarımız da hac ibâdetlerini, bu organizasyon altında îfâ etmişlerdir.
1989-2000 yılları arasında hac organizasyonları, Başkanlığımız ile Başkanlığımızın gözetim ve denetimi altında “A” grubu seyahat acentelerince ayrı ayrı düzenlenmiş ve vatandaşlarımız da Hac Komisyonu’nca belirlenen oranlara göre, bu organizasyonlardan birisi ile hac farîzalarını îfâ etmişlerdir.
2001-2005 yılları arasında ise hac organizasyonları, serbest rekabet kuralları çerçevesinde yürütülmüş ve vatandaşlarımız da hac seyahatlerini, Diyanet İşleri Başkanlığı veya “A” grubu seyahat acenteleri organizasyonlarından birisini serbestçe tercih ederek gerçekleştirmişlerdir.
27.05.2005 tarihinde ilgili kararnamede yapılan değişikliğe göre de 2006 yılından itibaren, ülkemize tanınan hac kontenjanı çerçevesinde hacı adaylarından % 6O’ı Başkanlık, % 4O’ı ise “A” grubu seyahat acentelerince hacca götürülmeye başlanmış, Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği (TÜR-SAB), Bakanlıklararası Hac ve Umre Kurulu üyesi olmuştur.
UMRE ORGANİZASYONU
1984 yılına kadar serbest olarak yapılmakta iken, çıkarılan Bakanlar Kurulu Kararı ile umre seferlerinin sadece Diyanet İşleri Başkanlığı’nca yapılması; 1992 yılındaki değişiklik ile de umre seferleri Diyanet İşleri Başkanlığı ve Seyahat Acenteleri tarafından yapıldığı gibi, her hangi bir organizeye katılmaksızın umreye gidişler, yurtdışına çıkışlarla ilgili mevzuat hükümlerine göre yapılmaya başlanmıştır.
2000 yılında çıkarılan kararname ile umre seyahati düzenleyecek seyahat acentelerinin niteliklerinin Diyanet İşleri Başkanlığı ve Turizm Bakanlığı’nca müştereken belirlenmesi ve seyahat acentelerinin düzenleyecekleri umre seferlerinin Diyanet İşleri Başkanlığının denetim ve gözetimi altında yapılması hükmü getirilmiştir. Suudi Arabistan Hac Bakanlığı’nca 2001 yılından itibaren yürürlüğe konan yeni umre mevzuatı uyarınca ferdî olarak umreye gidişler yasaklanmış olup, sadece Diyanet İşleri Başkanlığı veya nitelikleri hâiz A grubu seyahat acenteleri organizasyonlarına katılarak umreye gidiş uygulaması başlamıştır.

Toplam 193 sayfa, 160. sayfa gösteriliyor.« İlk...102030158159160161162170180190...Son »



© Tüm Hakları Saklıdır - Gül Medine
Yazılar kaynak belirtilmeden kullanılamaz.

Copy Protected by Chetans WP-Copyprotect.