15

Haziran
2012

DİB BAŞKANLIK MEVZUATI

Yazar: arafat  |  Kategori: DİYANET MEVZUATI  |  Yorum: Yok   |  1.742 Kez Okundu

1 – BAŞKANLIK MEVZUATI DERSİ
BAZI TEMEL HUKUKİ KAVRAMLAR

1. ANAYA:Bir devletin şeklini, işleyişini, yapısını, devlet güçleri dediğimiz yasama, yürütme ve yargı güçlerinin nasıl kullanılacağını, devletin vatandaşlara ve vatandaşların devlete karşı olan hak ve ödevlerini belirleyen temel yazılı ya da yazısız hukuk kurallarıdır. Başka bir ifade ile; Yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.
2. KANUN:TBMM tarafından usulüne uygun olarak çıkartılan, Cumhurbaşkanınca onaylanan, Resmi Gazetede ilan olunarak yürürlüğe sokulan ve herkesin uymak zorunda olduğu hukuk kurallarıdır.
3. KANUN HÜKMÜNDE KARARNAME:TBMM’nin Bakanlar Kuruluna bir kanunla verdiği yetkiye dayanılarak çıkartılan, kanun gücüne sahip, Resmi Gazetede yayımı ile yürürlüğe giren ve Resmi Gazetede yayımlandığı günde TBMM’ne sunulan kararnamedir.
4. TÜZÜK:Kanunların uygulanmasını göstermek veya emrettiği işleri belirtmek üzere, Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılan, Danıştay’ın incelemesinden geçirilen, Cumhurbaşkanınca tasdik edilen ve Resmi Gazetede yayımı ile yürürlüğe giren hukuki metindir.
5. YÖNETMELİK :Görev alanlarını ilgilendiren kanunların ve tüzüklerin uygulamasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla Bakanlıklar ve kamu tüzel kişiliklerin çıkarttığı hukuki metinlerdir.
6. YÖNERGE:Kamu yönetiminde çalışanların, görevlerini yerine getirirlerken hangi usulle çalışacakları, görevleriyle ilgili kanun, tüzük ve yönetmelik hükümlerini, yazılı ve sözlü emirleri nasıl uygulayacaklarını ortaya koyan yazılı direktiflere denir. Yönergeler kamu kurum ve kuruluşlarının üst düzey yöneticileri tarafından çıkartılır.
7. GENELGE:Her kurum içinde belli bir konuda mevzuatın nasıl uygulanacağını, uygulamada görülen aksaklıklarla bunların nasıl ve ne şekilde düzeltileceğini gösteren veya bir uygulamanın kısmen veya tamamen kaldırılmasını emreden ayrıntılı yazılı genel emirlerdir. Genelge genel niteliklidir. Bütün birimleri ve personeli kapsar ve devamlıdır.
8. TALİMAT:Kanun, tüzük, yönetmelik, yönerge ve genelgelerde zikredilen görevleri personele hatırlatmak ve nasıl uygulanacağını göstermek amacıyla kurum yetkililerince ilgili görevlilere gönderilen yazılı emirlerdir.
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞIYLA İLGİLİ MEVZUAT TÜRLERİ
KANUNLAR
• 00- Kanunlar Fihristi
• 01- Diyanet İşleri Başkanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun-2011

TÜZÜKLER
• 00- Tüzükler Fihristi
• 01- Bucak ve Köylere İmam Hatip Kadrolarının Dağıtımında Uygulanacak Esaslar Hakkında Tüzük – 2011
• 02- Din Şurası Tüzüğü – 2011
• 03- Diyanet İşleri Başkanlığı Teftiş Kurulu Tüzüğü – 2011

BAKANLAR KURULU KARARLARI
• 00- Bakanlar Kurulu Kararları Fihristi
• 01- Hac ve Umre Seyahatleri İle İlgili İşlerin Diyanet İşleri Başkanlığınca Yürütülmesine Dair Bakanlar Kurulu Kararı – 2011
• 03- Kurban Hizmetlerinin Diyanet İşleri Başkanlığınca Yürütülmesine Dair Karar
• 05- Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’an Kurslarında Kısmi Zamanlı Geçici Kur’an Kursu Öğreticisi Çalıştırılmasına İlişkin Usül ve Esaslar ile Bunlara Ödenecek Ücretlerin Belirlenmesine Dair Karar
• 06- Diyanet İşleri Başkanlığı Taşra Teşkilatında Kısmi Zamanlı Geçici İmam-Hatip Görevlendirilmesine İlişkin Karar
• 07- Diyanet İşleri Başkanlığınca Düzenlenen Eğitim Faaliyetlerinde Uygulanacak Ders ve Ek Ders Saatlerine İlişkin Karar

YÖNETMELİKLER
• 00- Yönetmelikler Fihristi
• 02- Diyanet İşleri Başkanlığı Hafızlık Tesbit Yönetmeliği-2011
• 05- Diyanet İşleri Başkanlığı Disiplin Amirleri Yönetmeliği-2012
• 08- Diyanet İşl. Başkanlığı Dini Yayınlar Döner Sermaye İşletmesi Yönetmeliği-2011
• 09- Diyanet İşleri Başkanlığı Yayın Yönetmeliği-2012
• 11- Diyanet İşleri Başkanlığı Sicil Amirleri Yönetmeliği-2011
• 16- Camilerin Bakım Onarım Temizlik ve Çevre Tanzimi Yönetmeliği
• 17- Diyanet İşleri Başkanlığı Hizmet İçi Eğitim Yönetmeliği
• 19- Diyanet İşleri Başkanlığına Yönetimi Devredilen Cami ve Mescitlerde Görev Yapanların Mesleki Ehliyetlerinin Tespitine Dair Yönetmelik
• 20- Diyanet İşleri Başkanlığı Aday Memurlarının Yetiştirilmelerine Dair Yönetmelik
• 21- Diyanet İşleri Başkanlığınca İdare Olunan Cami ve Mescitlerdeki Teberrükât Eşyası Hakkında Yönetmelik
• 23- Hac ve Umre Seyahatleriyle İlgili İşlerin Diyanet İşleri Başkanlığınca Yürütülmesine Dair Yönetmelik-2011
• 24- Seyahat Acentalarının Hac ve Umre Seferi Düzenlemelerine Dair Esasları Belirleyen Yönetmelik-2011
• 25- Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulunun Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik
• 26- Kurban Hizmetlerinin Diyanet İşleri Başkanlığınca Yürütülmesine Dair Yönetmelik
• 27- Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Merkezleri Yönetmeliği-2011
• 28- Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’an Eğitim ve Öğretimine Yönelik Kurslar ile Öğrenci Yurt ve Pansiyonları Yönetmeliği-2012
• 29- Diyanet İşleri Başkanlığı Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliği-2011
• 30- Diyanet İşleri Başkanlığı Sınav Yönetmeliği-2011
• 31- Diyanet İşleri Başkanlığı Personeli Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Yönetmeliği-2011
• 32- Kutlu Doğum İle Camiler ve Din Görevlileri Haftası Yönetmeliği
• 33- Diyanet İşleri Başkanlığı Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı Yönetmeliği-2011
• 34- Diyanet İşleri Başkanlığı Vaizlik, Kur’an Kursu Öğreticiliği,İmam-Hatiplik ve Müezzin-Kayyımlık Kadrolarına Atama ve Bu Kadroların Kariyer Basamaklarında Yükselme Yönetmeliği
• 35- Din İşleri Yüksek Kurulu Uzman ve Uzman Yardımcılığı Sınav ve Atama Yönetmeliği
• 36- Diyanet İşleri Uzman ve Uzman Yardımcılığı Sınav ve Atama Yönetmeliği

YÖNERGELER
• 00- Yönergeler Fihristi
• 01- Diyanet İşleri Başkanlığı Takdir Belgesi Teşekkür Belgesi Hizmet Teşekkür Belgesi ve Şilt verilmesi Hakkında Yönerge
• 04- Diyanet İşleri Başkanlığı Rehberlik ve Teftiş Yönergesi – 2011
• 05- Camilerin Bakım Onarım Temizlik ve Çevre Tanzimi Yönergesi
• 06- Diyanet İşleri Başkanlığı Afet Yönergesi – 2011
• 07- Diyanet İşleri Başkanlığı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Yönergesi
• 09- Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Merkezleri ve İl Eğitim Merkezleri Yemekhane ve Çay Ocağı İşletme Yönergesi
• 10- Diyanet İşleri Başkanlığı Görev ve Çalışma Yönergesi
• 11- Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Üyeliğine Atanacak Üye Adaylarını Tesbitle Görevli Aday Tesbit Kurulu Üyeleri İle Din İşleri Yüksek Kurulu Üye
• 12- Diyanet İşleri Başkanlığı Kütüphane Yönergesi
• 13- Diyanet İşleri Başkanlığı Yurtdışı Teşkilatı Kur’an-ı Kerim ve Dini Bilgiler Kursları Yönergesi
• 14- Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’an Kursları Yönergesi
• 19- Diyanet İşleri Başkanlığı Bilgisayar, İnternet ve Ağların Kurulum, Kullanım ve Yönetim Esaslarına Dair Yönerge
• 23- Diyanet İşleri Başkanlığı Ön Mali Kontrol İşlemleri Yönergesi
• 24- Diyanet İşleri Başkanlığı Bütçe ve Performans Programı İle Kesin Hesap ve Raporlama İşlemleri Yönergesi
• 25- Diyanet İşleri Başkanlığı Toplantı ve Görev Gezileri ile İlgili Usul ve Esaslar Hakkında Yönerge
• 26- Diyanet İşleri Başkanlığı İç Kontrol Yönergesi
• 27- Diyanet İşleri Başkanlığı İç Denetim Birimi Yönergesi
• 28- Hac ve Umre Organizasyonu Düzenleyen A Grubu Seyahat Acentalarında Görevlendirilen Kafile Başkanları, Din Görevlileri ve Acenta Görevlilerinin Görev ve Yetkilerine Dair Yönerge
• 29- Diyanet İşleri Başkanlığı Tanıtım Yönergesi
• 30- Diyanet İşleri Başkanlığı Görevden Ayrılan Personelin Rapor Hazırlama Yönergesi
• 31- Diyanet İşleri Başkanlığı Aile İrşat ve Rehberlik Büroları Çalışma Yönergesi
• 32- Diyanet İşleri Başkanlığı Dinî, Sosyal, Kültürel ve Bilişim İçerikli Proje Hazırlama, Değerlendirme ve İzleme Yönergesi
• 33- Diyanet İşleri Başkanlığı Dosyalama Yönergesi
• 34- Diyanet İşleri Başkanlığı Stratejik Planlama Yönergesi
• 35- Dernek, Vakıf, Birlik, Kurum, Kuruluş, Sandık ve Benzeri Teşekküllere Diyanet İşleri Başkanlığı Bütçesinden Yardım Yapılması Hakkında Yönerge
• 36- Diyanet İşleri Başkanlığı Merkez Teşkilatı İmza Yetkileri Yönergesi – 2011
• 37- Diyanet İşleri Başkanlığı Yurt Dışı Hac Yönergesi – 2011
• 38- Diyanet İşleri Başkanlığı Afet ve Acil Durum Yönetim Merkezi Yönergesi – 2012

GENELGELER
2007 Genelgesi

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞININ KURULUŞ VE GELİŞİMİ

Osmanlı Devleti’nde din işleri Meşihat Makamlığı’nca Şeyhülislam eliyle yürütülürdü. 1920 yılında Ankara’da kurulan Meclis Hükümetinde Meşihat, “Şer’iye ve Evkaf Vekâleti” adıyla “Bakanlık” olarak yer almış, 1924 ‘e kadar da bu statü aynen devam etmiştir.
Din hizmetlerinin politikanın dışında ve üstünde tutulması gerçeğinden hareketle 3 Mart 1924 tarihinde Şer’iye ve Evkaf Vekâleti kaldırılarak yerine, 429 sayılı Kanunla, Başvekâlet bütçesine dâhil ve Başvekâlete bağlı Diyanet İşleri Reisliği, bugünkü adıyla Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.
Millî Mücadele yıllarında büyük hizmetler vermiş, idarî tecrübesi olan ve uzun zaman Ankara Müftülüğü görevinde bulunan Börekçizade Mehmet Rıfat Efendi, 1 Nisan 1924 tarihinde Diyanet İşleri Reisliğine getirilmiştir. En yüksek devlet memuru maaşı alan Diyanet İşleri Reisine, bakanlara verilen kırmızı plakalı bir makam aracı tahsis edilmiş ve protokoldeki yeri de bu özelliklere göre belirlenmiştir.
Diyanet İşleri Reisliğinin merkez teşkilatı, kuruluşunun ilk yıllarında Heyeti Müşavere, Memurin ve Sicil Müdüriyeti, Müessesatı Diniye Müdüriyeti, Evrak Müdüriyeti ve Levazım Müdüriyeti birimlerinden oluşturulmuştur. 1927 yılında Tetkiki Mesahif Reisliği ile Teberrukât Heyeti Reisliği birimleri kurulmuştur. 5 Temmuz 1939 tarihinde kabul edilen 3665 sayılı kanunla da Reis Muavini kadrosu ihdas edilmiştir.
14 Haziran 1935 tarihinde kabul edilerek 22 Haziran 1935 ‘de yürürlüğe giren 2800 Sayılı “Diyanet İşleri Reisliği Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun”, Başkanlığın ilk teşkilat kanunu olmuştur. Bu kanunla teşkilatın yapısı, kadro oluşumu, merkez ve taşra görevlilerinin nitelikleri ve tayin usulleri gösterilmiştir. Teşkilatın görevleri ise söz konusu kanunun 2. maddesi gereğince düzenlenen ve 11 Kasım 1937 tarih ve 7647 sayılı kararname ile yürürlüğe konan “Diyanet İşleri Reisliği Teşkilatı’nın Vazifelerini Gösterir Nizamname’de belirtilmiştir.
1927 yılında oluşturulan yapıda, 1950 yılına kadar herhangi bir değişiklik yapılmamış, 20 Nisan 1950 tarihinde yürürlüğe konan 5634 sayılı Kanunla Diyanet İşleri Başkanlığı günün şartlarına göre yeniden düzenlenmiştir. Kanuna göre merkez teşkilatındaki bazı birimlerin adları değiştirilmiş, mevcut yapıya 1 adet başkan yardımcılığı ilave edilmiş, hayrat hademesi ve yayın müdürlükleri olmak üzere 2 yeni müdürlük kurulmuştur. Ayrıca ilk defa “Gezici Vaizlik” ihdas edilerek bütün vaizler maaşlı kadroya geçirilmiştir. 1951 yılında ise ilk defa Yayın Müdürlüğüne bağlı Dini Yayınlar Döner Sermaye Saymanlığı kurulmuştur. 1961 Anayasası; 154. Maddesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nı bir Anayasa kurumu olarak düzenlemiş, genel idare içinde yer vermiş ve bu kurumun, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirmesini öngörmüştür.
1961 Anayasasının öngördüğü doğrultuda 22.06.1965 tarih ve 633 sayılı “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun” ile Başkanlık yeni bir düzenlemeye kavuşturulmuştur. Diyanet İşleri Başkanlığı Merkez Teşkilatına bugünkü organik yapısını kazandıran ve Diyanetin tarihi gelişimi içerisinde yeni bir dönemi başlatan da bu kanun olmuştur.
30.04.1979 tarihinde yürürlüğe giren 26.04.1976 tarih ve 1982 sayılı Kanunla, 633 Sayılı “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun”da geniş çapta değişiklik yapılmış ve Diyanet İşleri Başkanlığının yurtdışında da teşkilatlanması sağlanmıştır. Ancak 1982 sayılı Kanun, Anayasa Mahkemesi’nin 18.02.1979 tarih ve E.1979/25,K.1979/46 sayılı kararı ile iptal edilmiştir. Bu iptal sonucu, 633 sayılı Kanunun 1982 sayılı Kanunla değiştirilen maddeleri yürürlükten kalkmıştır. Ayrıca, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ile çeşitli kanun ve kanun hükmünde kararnameler, 633 sayılı Kanunun bazı maddelerini hükümsüz kılmıştır. Ancak 1/7/2010 tarihinde TBMM’de kabul edilen 6002 sayılı yasa ile; öncelikle iptalden doğan boşluğun giderilmesi sağlanırken aynı zamanda, toplumumuz açısından son derece önemli görevleri yerine getiren Diyanet İşleri Başkanlığının teşkilat yapısının çağın gerekleri doğrultusunda yeniden şekillendirilmesi sağlanmaktadır.
1961 Anayasasında Diyanet İşleri Başkanlığının genel idare içinde yer alarak özel kanununda gösterilen görevleri yerine getireceği ifade edilirken, 1982 Anayasasında ise Başkanlığın görevlerini yerine getirirken uyması gereken kıstaslar da belirtilmiştir.
Kuruluşundan bugüne kadar gerek yurtiçindeki, gerekse yurtdışındaki vatandaş, soydaş ve dindaşlarımıza din hizmeti vermekte olan Diyanet İşleri Başkanlığı, Anayasada belirtilen ilkeler doğrultusunda üzerine düşen görevleri yerine getirebilmek ve daha iyi bir hizmet sunabilmek için yoğun çalışma içerisindedir. Bundan böyle de bu yöndeki çaba ve gayretleri, artarak devam edecektir.

MERKEZ TEŞKİLATI
1-Ana Hizmet Birimleri
a- Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı
b- Mushafları İnceleme ve Kıraat Kurulu
c- Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü
d- Eğitim Hizmetleri Genel Müdürlüğü
e- Hac ve Umre Hizmetleri Genel Müdürlüğü
f- Dini Yayınlar Genel Müdürlüğü
g- Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü
2-Danışma ve Denetim Birimleri
a- Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı
b- İç Denetim Birimi Başkanlığı
c- Hukuk Müşavirliği
d- Strateji Geliştirme Başkanlığı
3- Yardımcı Hizmetler Birimleri
a- İnsan Kaynakları Genel Müdürlüğü
b- Yönetim Hizmetleri Genel Müdürlüğü
c- Döner Sermaye İşletme Müdürlüğü
d- Özel Kalem Müdürlüğü
e- Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği

TAŞRA TEŞKİLATI

Diyanet İşleri Başkanlığı Görev ve Çalışma Yönergesi’nin 90. maddesi ile müftülüklerin görevleri
EĞİTİM MERKEZİ MÜDÜRLÜKLERİ
Diyanet İşleri Başkanlığı Görev ve Çalışma Yönergesi’nin 142. maddesi ile Eğitim Merkezi Müdürlüklerinin görevleri aşağıdaki
HİZMET İÇİ EĞİTİM YÖNETMELİĞİ
Bu Yönetmeliğin amacı, Başkanlık teşkilatında görevli personelin yetiştirilmelerini sağlamak, verimliliğini artırmak ve daha ileriki görevlere hazırlamak amacıyla uygulanacak hizmet içi eğitimin hedeflerini, ilkelerini, planlama esaslarını ve değerlendirme usullerini tesbit etmektir.

Hizmet İçi Eğitimin Hedefleri
Madde 5- Başkanlığın hizmet içi eğitimi; Devlet Memurları Eğitimi Genel Planı’nda ve kalkınma planlarında eğitim için öngörülen amaçlar doğrultusunda aşağıdaki hedeflere yineliktir:
a) Personelin bilgilerini, verimliliğini artırmak ve yetiştirilmelerini sağlamak suretiyle hizmete ilgisini en yüksek dizeye çıkarmak, daha yukarı görevlere hazırlamak,
b) Devlet memurlarının görev ve sorumluluklarını öğretmek, genel haklar ve yasaklar hakkında bilgi vermek,
c) Yönetimde ve uygulamada etkinliğin artırılmasını sağlamak,
d) Hizmette ihtiyaç duyulan nitelikte personel yetiştirmek.

Hizmet İçi Eğitimin Planlaması ve Uygulanması
Yıllık Plan ve Programlar
Madde 17- Din Eğitimi Dairesi Başkanlığı, merkez birimleri ve taşra teşkilatından temin edeceği bilgilerle Başkanlığın eğitim ihtiyacını Temmuz ayının sonuna kadar tesbit eder ve eğitim imkanlarını dikkate alınarak yıllık eğitim plan ve programını hazırlar.
Eğitim planı ve programları, Din Ìşleri Yüksek Kurulunun kararı ve Başkanın onayı ile kesinleşir.
Kesinleşen plan ve programlar ilgili birimlere ilgisi oranında bildirilir ve uygulamaya konulur.
Plân ve programlarda gerekli görülen değişiklikler Din Eğitimi Dairesi Başkanlığının teklifi ve Başkanın onayı ile yapılır.
Hizmet İçi Eğitim Türleri
Madde 1 8-
a) Adaylık süresi içinde; temel eğitim, hazırlayıcı eğitim ve staj şeklinde aday memurların yetiştirilmelerine ilişkin yönetmelik esaslarına,
b) Asli memurluk süresi içinde; verimliliği artırma, geliştirme ve üst görevlere hazırlama eğitimi olarak bu Yönetmelik esaslarına göre yapılır.
c) Adaylık Süresi: Devlet kamu hizmet ve görevlerine ilk defa atananların atandıkları tarihten başlamak üzere bir yıldan az iki yıldan çok olmayan süreyi,
d. Temel Eğitim : Bütün aday memurların,asli memur olabilmeleri için tabi tutuldukları,Devlet memurlarının ortak vasıfları ile ilgili hususları kapsayan eğitimi,
e. Hazırlayıcı Eğitim : Aday memurların atandığı kurum veya kuruluşu,sınıfı ve görevi ile ilgili olarak yapılan eğitimi,
f. Staj: Aday memurlara kurum veya kuruluşlarındaki görevleri ile ilgili olarak yapılan uygulamalı eğitimi,
Eğitime Katılma
Madde 28- Personel, hizmet içi eğitimlere katılmak mecburiyetinde olup, bu husus bütün birim amirlerince titizlikle takip ve kontrol edilir. Ancak, geçerli özürleri nedeniyle eğitime katılamayacak olanlar, önceden Din Eğitimi genel Müdürlüğüne bildirilir. Haklarında adli ve idari kovuşturma yapılanlar kovuşturma sonuçlanıncaya kadar eğitime katılamazlar.
Geçerli bir özrü olmaksızın eğitime katılmayanlar hakkında 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun disiplin hükümleri uygulanır.
Eğitime katılanlar aşağıdaki hususlara uymak zorundadırlar:
a) Eğitime katılanlar, eğitim süresince idari yönden eğitimin sevk ve idaresinden sorumlu olan yöneticiye bağlıdırlar. Ayrıca eğitim merkezi müdürü veya program yöneticisince hazırlanan talimatlara uymak zorundadırlar. Uymayanlar hakkında gerekli disiplin hükümleri uygulanır.
b) Eğitime katılanlar, eğitim süresince derslere, mütalaa ve uygulamalara zamanında katılmaya, verilen ödevi yapmaya ve sınavlara girmeye mecburdurlar.
c) Geçerli bir özre (hastalık ve diğer) dayansa bile eğitim süresinin 1/8’i oranında devamsızlığı olanların kursla ilişkileri kesilir ve aynı düzeydeki diğer kurslara katılmaları Başkanlığın takdirine bağlıdır. Ancak bir ay süreli kurslarda bu süre 5 güne kadar uzatılabilir.
d) Başka kurumlarda eğitime katılanlar o kurumun eğitimle ilgili şartlarına uymak zorundadırlar.
e) Başka kurumda eğitime katılanlar, eğitim sonucunda edindikleri bilgilerle ilgili bir raporu en geç bir ay içinde Eğitim Hizmetleri Genel Müdürlüğüne verirler.

GÖREV ve ÇALIŞMA YÖNERGESİ

Bu Yönergenin amacı, Diyanet İşleri Başkanlığının ve Başkanlık personelinin görev ve yetkileri ile çalışma usul ve esaslarını düzenlemektir.
Bu Yönerge, Diyanet İşleri Başkanlığı merkez, taşra ve yurt dışı kuruluşları ile bu kuruluşlarda görevli personeli kapsar:

Kur’an Kursu Öğreticilerin Görevleri
Kur’an kursu öğreticilerinin görevleri şunlardır:
a) Kurs öğrencilerine usulüne göre Kur’an-ı Kerim’i yüzünden okumayı öğretmek,
b) Yüzünden okumayı öğrenenlere tecvit ve tashih-i huruf konularında bilgilervermek ve Kur’an-ı Kerimi bu kurallara uygun okumayı öğretmek,
c) Hafızlık yapmak isteyenlere, Kur’an-ı Kerim’i usulüne göre ezberletmek,
d) Namaz sureleri ile dualarının aslına uygun okunuşlarını sağlamak, ezberletmek ve meallerini öğretmek,
e) Müfredat programına göre öğrencilere itikat, ibadet ve ahlak konularındabilgiler vermek ve ibadetlerin yapılışını uygulamalı olarak öğretmek,
f) Ders kitabı olarak Başkanlıkça yayınlanan kitapları okutmak; Başkanlık yayınları bulunmadığı takdirde Başkanlıkça tavsiye edilip gönderilen kitapları okutmak,
g) Kursun temiz ve düzenli tutulmasını sağlamak,
h) Ramazan ayı ile dini gün ve gecelerde müftülükçe verilecek görevleri yapmak,
ı) Pansiyonu bulunan kurslarda öğrencilerin iaşe ve ibate işlerinin düzenli birşekilde yürütülmesini sağlamak,
j) Görevli bulunduğu Kur’an kursunda yurt ve pansiyon olmadığı zaman müftülükçe yapılacak programa göre, yurt ve pansiyonu olan Kur’an kurslarında nöbettutmak,
k) Görev alanıyla ilgili konularda amirlerince verilen diğer görevleri yapmak.

Yönetici durumunda olan Kur’an kursu öğreticileri yukarıda belirtilen görevlerden başka, Kur’an kursunda ve varsa yurt ve pansiyonda; öğreticiler arasında görev bölümü yapar, yazışmaların usulüne uygun olarak yapılmasını, çizelge, defter ve dosyaların tanzim ve muhafazasını sağlar; öğretici, memur ve hizmetlilerin nöbet çizelgeleri ile günlük
çalışma programını hazırlar ve uygulanmasını sağlar; bina ve eşya ile demirbaşların korunmasını, bakımını ve temizliğini sağlar; kurs ve yurt binasının giriş ve çıkışlarının kontrolünü temin eder; hırsızlık, yangın ve sabotaja karşı gerekli emniyet tedbirlerini alır; öğrenci veya görevli olmayan kimseleri kurs ve yurtta barındırmaz ve yıl sonunda kurs ve yurt çalışmalarıyla ilgili bir rapor hazırlayarak müftülüğe sunar.

657 SAYILI DEVLET MEMURLARI KANUNU
TESİS EDİLEN SINIFLAR:
Madde 36 – (Değişik madde: 30/05/1974 – KHK-12; Değiştirilerek kabul: 15/05/1975 – 1897/1 md.)
Bu Kanuna tabi kurumlarda çalıştırılan memurların sınıfları aşağıda gösterilmiştir.
I – GENEL İDARE HİZMETLERİ SINIFI:
II – TEKNİK HİZMETLER SINIFI:
III – SAĞLIK HİZMETLERİ VE YARDIMCI SAĞLIK HİZMETLERİ SINIFI:
IV – EĞİTİM VE ÖĞRETİM HİZMETLERİ SINIFI:
V – AVUKATLIK HİZMETLERİ SINIFI:
VI- DİN HİZMETLERİ SINIFI:
VII – EMNİYET HİZMETLERİ SINIFI:
VIII – YARDIMCI HİZMETLER SINIFI:
IX – MÜLKİ İDARE AMİRLİĞİ HİZMETLERİ SINIFI:
X – MİLLİ İSTİHBARAT HİZMETLERİ SINIFI:
ORTAK HÜKÜMLER
A) Sınıfların öğrenim durumlarına göre giriş ve yükselebilecek derece ve kademeleri aşağıda gösterilmiştir.
Öğrenim durumu Derece Kademe Derece Kademe
İlkokulu bitirenler 15 /1 7 Son
Ortaokulu bitirenler 14 /2 5 Son
Ortaokul dengi mesleki veya teknik öğrenimi bitirenler 14 / 3 5 Son.
Ortaokul üstü 1 yıl mesleki veya teknik öğrenimi bitirenler 13/ 1 4 Son
Ortaokul üstü 2 yıl mesleki veya teknik öğrenimi bitirenler 13/2 4 Son
Liseyi bitirenler 13 /3 3/ Son
Lise dengi mesleki veya teknik öğrenimi bitirenler 12/ 2 3 Son
Lise veya dengi okullar üstü 1 yıllık mesleki veya teknik öğrenimi bitirenler 11/ 1 2 Son
Lise veya dengi okullar üstü 2 yıl veya Ortaokul üstü en az 5 yıllık mesleki
veya teknik öğrenimi bitirenler 10/ 1 2 Son
Lise veya dengi okullar üstü 3 yıl teknik veya mesleki öğrenimi bitirenler 10/ 2 2 Son
2 yıl süreli yüksek öğrenimi bitirenler 10/ 2 1 Son
3 yıl süreli yüksek öğrenimi bitirenler 10/ 3 1 Son
4 yıl süreli yüksek öğrenimi bitirenler 9 /1 1 Son
5 yıl süreli yüksek öğrenimi bitirenler 9 /2 1 Son
6 yıl süreli yüksek öğrenimi bitirenler 9 /3 1 Son

YILLIK İZİN:
Madde 102 – (Değişik madde: 31/07/1970 – 1327/46 md.)
Devlet memurlarının yıllık izin süresi, hizmeti 1 yıldan on yıla kadar (On yıl dahil) olanlar için yirmi gün, hizmeti on yıldan fazla olanlar için 30 gündür. Zorunlu hallerde bu sürelere gidiş ve dönüş için en çok ikişer gün eklenebilir.
YILLIK İZİNLERİN KULLANILIŞI:
Madde 103 – Yıllık izinler, amirin uygun bulacağı zamanlarda, toptan veya ihtiyaca göre kısım kısım kullanılabilir. Birbirini izliyen iki yılın izni bir arada verilebilir. (Değişik cümle: 06/07/1995 – KHK – 562/2 md.) Cari yıl ile bir önceki yıl hariç, önceki yıllara ait kullanılmayan izin hakları düşer.
Öğretmenler yaz tatili ile dinlenme tatillerinde izinli sayılırlar. Bunlara, hastalık ve diğer mazeret izinleri dışında, ayrıca yıllık izin verilmez.
Hizmetleri sırasında radyoaktif ışınlarla çalışan personele, her yıl yıllık izinlerine ilaveten bir aylık sağlık izni verilir.
MAZERET İZNİ:
Madde 104- (Değişik madde: 13/02/2011-6111 S.K 106. mad.)
A) Kadın memura; doğumdan önce sekiz, doğumdan sonra sekiz hafta olmak üzere toplam onaltı hafta süreyle analık izni verilir. Çoğul gebelik durumunda, doğum öncesi sekiz haftalık analık izni süresine iki hafta eklenir. Ancak beklenen doğum tarihinden sekiz hafta öncesine kadar sağlık durumunun çalışmaya uygun olduğunu tabip raporuyla belgeleyen kadın memur, isteği hâlinde doğumdan önceki üç haftaya kadar kurumunda çalışabilir. Bu durumda, doğum öncesinde bu rapora dayanarak fiilen çalıştığı süreler doğum sonrası analık izni süresine eklenir. Doğumun erken gerçekleşmesi sebebiyle, doğum öncesi analık izninin kullanılamayan bölümü de doğum sonrası analık izni süresine ilave edilir. Doğumda veya doğum sonrasında analık izni kullanılırken annenin ölümü hâlinde, isteği üzerine memur olan babaya anne için öngörülen süre kadar izin verilir.
B) Memura, eşinin doğum yapması hâlinde, isteği üzerine on gün babalık izni; kendisinin veya çocuğunun evlenmesi ya da eşinin, çocuğunun, kendisinin veya eşinin ana, baba ve kardeşinin ölümü hâllerinde isteği üzerine yedi gün izin verilir.
C) (A) ve (B) fıkralarında belirtilen hâller dışında, merkezde atamaya yetkili amir, ilde vali, ilçede kaymakam ve yurt dışında diplomatik misyon şefi tarafından, birim amirinin muvafakati ile bir yıl içinde toptan veya bölümler hâlinde, mazeretleri sebebiyle memurlara on gün izin verilebilir. Zaruret hâlinde öğretmenler hariç olmak üzere, aynı usûlle on gün daha mazeret izni verilebilir. Bu takdirde, ikinci kez verilen bu izin, yıllık izinden düşülür.
D) Kadın memura, çocuğunu emzirmesi için doğum sonrası analık izni süresinin bitim tarihinden itibaren ilk altı ayda günde üç saat, ikinci altı ayda günde birbuçuk saat süt izni verilir. Süt izninin hangi saatler arasında ve günde kaç kez kullanılacağı hususunda, kadın memurun tercihi esastır.
E) Yıllık izin ve mazeret izinleri sırasında malî haklar ile sosyal yardımlara dokunulmaz.
HASTALIK VE REFAKAT İZNİ:
Madde 105- (Değişik madde: 13/02/2011-6111 S.K 107. mad.)
Memura, aylık ve özlük hakları korunarak, verilecek raporda gösterilecek lüzum üzerine, kanser, verem ve akıl hastalığı gibi uzun süreli bir tedaviye ihtiyaç gösteren hastalığı hâlinde onsekiz aya kadar, diğer hastalık hâllerinde ise oniki aya kadar izin verilir.
Memurun, hastalığı sebebiyle yataklı tedavi kurumunda yatarak gördüğü tedavi süreleri, hastalık iznine ait sürenin hesabında dikkate alınır.
Bu maddede yazılı azamî süreler kadar izin verilen memurun, bu iznin sonunda işe başlayabilmesi için, iyileştiğine dair raporu (yurt dışındaki memurlar için mahallî usûle göre verilecek raporu) ibraz etmesi zorunludur. İzin süresinin sonunda, hastalığının devam ettiği resmî sağlık kurulu raporu ile tespit edilen memurun izni, birinci fıkrada belirtilen süreler kadar uzatılır, bu sürenin sonunda da iyileşemeyen memur hakkında emeklilik hükümleri uygulanır.
Bunlardan gerekli sağlık şartlarını yeniden kazandıkları resmî sağlık kurullarınca tespit edilen ve emeklilik hakkını elde etmemiş olanlar, yeniden memuriyete dönmek istemeleri hâlinde, niteliklerine uygun kadrolara öncelikle atanırlar.
Görevi sırasında veya görevinden dolayı bir kazaya veya saldırıya uğrayan veya bir meslek hastalığına tutulan memur, iyileşinceye kadar izinli sayılır.
Hastalık raporlarının hangi hallerde, hangi hekimler veya sağlık kurulları tarafından verileceği ve süreleri ile bu konuya ilişkin diğer hususlar, Sağlık, Maliye ve Dışişleri Bakanlıkları ile Sosyal Güvenlik Kurumunun görüşleri alınarak Devlet Personel Başkanlığınca hazırlanacak bir yönetmelikle belirlenir.
Ayrıca, memurun bakmakla yükümlü olduğu veya memur refakat etmediği takdirde hayatı tehlikeye girecek ana, baba, eş ve çocukları ile kardeşlerinden birinin ağır bir kaza geçirmesi veya tedavisi uzun süren bir hastalığının bulunması hâllerinde, bu hâllerin sağlık kurulu raporuyla belgelendirilmesi şartıyla, aylık ve özlük hakları korunarak, üç aya kadar izin verilir. Gerektiğinde bu süre bir katına kadar uzatılır.

DEVLET MEMURLARINA VERİLECEK HASTALIK RAPORLARI İLE HASTALIK VE REFAKAT İZNİNE İLİŞKİN USUL VE ESASLAR HAKKINDA YÖNETMELİK
Hastalık raporlarının verilmesi
MADDE 5- (1) Memurların hastalık raporlarının, 5510 sayılı Kanun ve ilgili mevzuatında belirtilen usûl ve esaslar çerçevesinde kendilerini tedavi eden kurum tabipliği, aile hekimliği veya SGK ile sözleşmeli sağlık hizmeti sunucuları tarafından düzenlenmesi esastır.
(2) SGK ile sözleşmesi bulunmayan sağlık hizmeti sunucuları tarafından verilen ve istirahat süresi on günü geçmeyen raporlar, SGK ile sözleşmeli sağlık hizmeti sunucusu hekim tarafından, istirahat süresi on günü aşan raporlar ise SGK ile sözleşmeli sağlık hizmeti sunucusu sağlık kurulunca onandığı takdirde geçerli olur.
(3) Yurt dışında sürekli görevli memurlar ile geçici görevle veya bilgi ve görgüsünü artırmak, staj yapmak gibi sebeplerle yurt dışına gönderilen ya da yıllık izinlerini yurt dışında kullanırken hastalanan memurların hastalık raporları ilgili ülkenin mahallî mevzuatına göre düzenlenir.
Hastalık raporu ve izin süreleri
MADDE 6- (1) Memura, aylık ve özlük hakları korunarak, verilecek raporda gösterilecek lüzum üzerine, kanser, verem ve akıl hastalığı gibi uzun süreli bir tedaviye ihtiyaç gösteren hastalığı hâlinde onsekiz aya kadar, diğer hastalık hâllerinde ise oniki aya kadar izin verilir. Azamî izin sürelerinin hesabında, aynı hastalığa bağlı olarak fasılalarla kullanılan hastalık izinleri de iki izin arasında geçen sürenin bir yıldan az olması kaydıyla dikkate alınır.
(2) izin süresinin sonunda, hastalığının devam ettiği resmî sağlık kurulu raporu ile tespit edilen memurun izni, birinci fıkrada belirtilen süreler kadar uzatılır, bu sürenin sonunda da iyileşemeyen memur hakkında emeklilik hükümleri uygulanır. Memurun, hastalığı sebebiyle yataklı tedavi kurumunda yatarak gördüğü tedavi süreleri, birinci fıkrada belirtilen hastalık iznine ait sürenin hesabında dikkate alınır.
(3) Görevi sırasında veya görevinden dolayı bir kazaya veya saldırıya uğrayan veya bir meslek hastalığına tutulan memur, iyileşinceye kadar izinli sayılır.
(4) Memurlara tek hekim raporu ile bir defada en çok on gün rapor verilebilir. Raporda kontrol muayenesi öngörülmüş ise kontrol muayenesi sonrasında tek hekim tarafından en çok on gün daha rapor verilebilir.
(5) Kontrol muayenesi sonrası hastalığın devam etmesi sebebiyle verilecek hastalık raporlarının on günü aşması durumunda bu raporun sağlık kurulunca verilmesi zorunludur. Ancak o yerde sağlık kurulu bulunan SGK ile sözleşmeli bir sağlık hizmet sunucusu bulunmaması ve hastanın tıbbî sebeplerle sağlık kurulu bulunan SGK ile sözleşmeli sağlık hizmet sunucusuna nakline imkân bulunmaması hâlinde tek hekimler en çok on gün daha hastalık raporu düzenleyebilir. Raporda nakle engel olan tıbbî sebeplerin hekim tarafından belirtilmesi zorunludur. Bu şekilde tek hekim tarafından düzenlenen hastalık raporlarının geçerli sayılabilmesi için, bunların İl Sağlık Müdürlüğünün belirleyeceği sağlık kurullarınca onaylanması şarttır.
(6) Memurlara bir takvim yılı içinde tek hekim tarafından verilecek raporların toplamı kırk günü geçemez. Bu süreyi geçen hastalık raporları sağlık kurulunca verilir. Tek hekimlerin değişik tarihlerde düzenledikleri hastalık raporlarında gösterdikleri zorunluluk üzerine yıl içinde toplam kırk gün hastalık izni kullanan memurların, o yıl içinde bu süreyi aşacak şekilde tek hekimlerden aldıkları ilk ve müteakip raporların geçerli sayılabilmesi için bunların resmî sağlık kurullarınca onaylanması gereklidir.
(7) Aile hekimi ve kurum tabiplerinin vereceği raporlar da tek hekim raporu kapsamında değerlendirilir.
(8) Yurt dışında tek hekim veya sağlık kurulları, ilgili ülkenin mahallî mevzuatında tespit edilmiş süreler dâhilinde hastalık raporu düzenleyebilirler. Ancak bu şekilde alınan raporlara dayalı olarak birinci fıkradaki süreler dâhilinde hastalık izni verilebilmesi için raporun ve raporda belirtilen sürelerin o ülke mevzuatına uygunluğunun dış temsilciliklerce onaylanması zorunludur.
Hastalık izni verilmesi
MADDE 7- (1) Memurlara hastalık raporlarında gösterilen süreler kadar hastalık izni verilir.
(2) Hastalık izni, memurun görev yaptığı kurum veya kuruluşun izin vermeye yetkili kıldığı birim amirlerince verilir. Yurt dışında verilecek hastalık izinlerinde misyon şefinin onayı zorunludur.
(3) Kamu hizmetlerinde aksamaya yol açılmaması ve bu Yönetmelik ile belirlenen usûl ve esaslara uygunluğunun tespit edilebilmesi için, hastalık raporlarının aslının veya bir örneğinin en geç raporun düzenlendiği günü takip eden günün mesai saati bitimine kadar elektronik ortamda veya uygun yollarla bağlı olunan disiplin amirine intikal ettirilmesi; örneği gönderilmiş ise, rapor süresi sonunda raporun aslının teslim edilmesi zorunludur.
Yıllık iznini yurtdışında geçiren memurların aldıkları hastalık raporları, dış temsilciliklerce onaylanmalarını müteakip en geç izin bitim tarihinde disiplin amirlerine intikal ettirilir.
(4) Geçici görev veya vekâlet sebebiyle diğer kurumlarda görevli memurlara görev yaptıkları kurumların izin vermeye yetkili amirlerince, yurtdışında geçici görevli memurlara ise misyon şeflerince hastalık izni verilir.
(5) Bu Yönetmelik ile tespit edilen usûl ve esaslara uyulmaksızın alman hastalık raporlarına dayanılarak hastalık izni verilemez. Hastalık raporlarının bu Yönetmelik ile tespit edilen usûl ve esaslara uygun olmaması hâlinde bu durum memura yazılı olarak bildirilir. Bu bildirim üzerine memur, bildirimin yapıldığı günü takip eden gün göreve gelmekle yükümlüdür. Bildirim yapıldığı hâlde görevlerine başlamayan memurlar izinsiz ve özürsüz olarak görevlerini terk etmiş sayılarak haklarında 657 sayılı Kanun ve özel kanunların ilgili hükümleri uyarınca işlem yapılır.
(6) Hastalık izni verilebilmesi için hastalık raporlarının, geçici görev ve kanunî izinlerin kullanılması durumu ile acil vakalar hariç, memuriyet mahallindeki veya hastanın şevkinin yapıldığı sağlık hizmeti sunucularından alınması zorunludur.
(7) Hastalık raporlarının fenne aykırı olduğu konusunda tereddüt bulunması hâlinde, memur hastalık izni kullanıyor sayılmakla birlikte Sağlık Bakanlığınca belirlenen ve memurun bulunduğu yere yakın bir hakem hastaneye sevk edilir ve sonucuna göre işlem yapılır. Hakem hastane sağlık kurulları bu nitelikteki başvuruları öncelikle sonuçlandırır.
Yıllık izinde hastalık raporu alınması
MADDE 8- (1) Yıllık iznini kullanmakta iken hastalık raporu verilen memurun hastalık izin süresinin, yıllık izninin bittiği tarihten önce sona ermesi hâlinde, memur kalan yıllık iznini kullanmaya devam eder.
(2) Yıllık iznini kullanmakta iken hastalık raporu verilen memurun hastalık izin süresinin yıllık izninin kalan kısmından daha fazla olması hâlinde, hastalık izninin bitimini müteakiben memurun göreve başlaması zorunludur.
(3) Yıllık iznini kullanmakta iken hastalık raporu verilen memurun hastalık izni ile yıllık izninin aynı tarihte bitmesi hâlinde, memur izinlerin bittiği tarihte görevine başlar.
(4) Hastalık izinleri sebebiyle kullanılamayan yıllık izinler 657 sayılı Kanunun 103 üncü maddesine göre kullandırılır.
Memurun iyileştiğine dair sağlık raporu
MADDE 9- (1) 657 sayılı Kanunun 105 inci maddesinde belirtilen süreler kadar izin kullanan memurun, bu iznin sonunda işe başlayabilmesi için, iyileştiğine dair resmî sağlık kurulu raporunu ibraz etmesi zorunludur. Bu rapor, yurt dışındaki memurlar için mahallî usûle göre düzenlenir. İzin süresinin sonunda, hastalığının devam ettiği resmî sağlık kurulu raporu ile tespit edilen memurun izni, 105 inci maddenin birinci fıkrasında belirtilen süreler kadar uzatılır, bu sürenin sonunda da iyileşemeyen memur hakkında emeklilik hükümleri uygulanır.
Refakat iznine ilişkin esaslar
MADDE 10- (1) Memurlara 657 sayılı Kanunun 105 inci maddesinin son fıkrası uyarınca izin verilebilmesi için memurun;
a) Bakmakla yükümlü olduğu ana, baba, eş ve çocuklarından birinin,
b) Bakmakla yükümlü olmamakla birlikte refakat edilmediği takdirde hayatı tehlikeye girecek ana, baba, eş ve çocuklarıyla kardeşlerinden birinin,
ağır bir kaza geçirdiğinin veya tedavisi uzun süren bir hastalığı bulunduğunun sağlık kurulu raporuyla belgelendirilmesi zorunludur.
(2) Birinci fıkra çerçevesinde düzenlenecek ve refakat sebebiyle izin verilmesine esas teşkil edecek sağlık kurulu raporunda; refakati gerektiren tıbbî sebepler, refakat edilmediği takdirde hayatî tehlike bulunup bulunmadığı, sürekli ve yakm bakım gerekip gerekmediği, üç ayı geçmeyecek şekilde refakat süresi ve varsa refakatçinin sahip olması gereken özel nitelikler yer alır. Gerekli görülmesi hâlinde üç aylık süre aynı koşullarda bir katma kadar uzatılır.
(3) Aynı kişiyle ilgili olarak aynı dönemde birden fazla memur refakat izni kullanamaz.
(4) Aynı kişi ve aynı vakaya dayalı olarak vcrilecek refakat izninin toplam süresi altı ayı geçemez.
(5) İzin süresi içinde refakati gerektiren durumun ortadan kalkması hâlinde memur iznin bitmesini beklemeksizin göreve başlar. Bu durumda veya izin süresinin bitiminde, göreve başlamayan memurlar izinsiz ve özürsüz olarak görevlerini terk etmiş sayılarak haklarında 657 sayılı Kanun ve özel kanunların ilgili hükümlerine göre işlem yapılır.
(6) Refakat izni kullanılırken memurun aylık ve özlük hakları korunur.
MADDE 13- (1) Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
AYLIKSIZ İZİN:
657 SDM Madde 108- (Değişik madde: 13/02/2011-6111 S.K 108. mad.)
A) Memura, 105 inci maddenin son fıkrası uyarınca verilen iznin bitiminden itibaren, sağlık kurulu raporuyla belgelendirilmesi şartıyla, istekleri üzerine onsekiz aya kadar aylıksız izin verilebilir.
B) Doğum yapan memura, 104 üncü madde uyarınca verilen doğum sonrası analık izni süresinin bitiminden; eşi doğum yapan memura ise, doğum tarihinden itibaren istekleri üzerine yirmidört aya kadar aylıksız izin verilir.
C) Üç yaşını doldurmamış bir çocuğu eşiyle birlikte veya münferit olarak evlat edinen memurlar ile memur olmayan eşin münferit olarak evlat edinmesi hâlinde memur olan eşlerine, çocuğun ana ve babasının rızasının kesinleştiği tarihten veya vesayet dairelerinin izin verme tarihinden itibaren, istekleri üzerine yirmidört aya kadar aylıksız izin verilir. Evlat edinen her iki eşin memur olması durumunda bu süre, eşlerin talebi üzerine yirmidört aylık süreyi geçmeyecek şekilde, birbirini izleyen iki bölüm hâlinde eşlere kullandırılabilir.
D) Özel burs sağlayan ve bu burstan istifade etmesi için kendilerine aylıksız izin verilenler de dâhil olmak üzere burslu olarak ya da bütçe imkânlarıyla yetiştirilmek üzere yurtdışına gönderilen veya sürekli görevle yurtiçine ya da yurtdışına atanan veya en az altı ay süreyle yurtdışında geçici olarak görevlendirilen memurlar veya diğer personel kanunlarına tâbi olanlar ile yurtdışına kamu kurumlarınca gönderilmiş olan öğrencilerin memur olan eşleri ile 77 nci maddeye göre izin verilenlerin memur olan eşlerine görev veya öğrenim süresi içinde aylıksız izin verilebilir.
E) Memura, yıllık izinde esas alınan süreler itibarıyla beş hizmet yılını tamamlamış olması ve isteği hâlinde memuriyeti boyunca ve en fazla iki defada kullanılmak üzere, toplam bir yıla kadar aylıksız izin verilebilir. Ancak, sıkıyönetim, olağanüstü hâl veya genel hayata müessir afet hâli ilan edilen bölgelere 72 nci madde gereğince belli bir süre görev yapmak üzere zorunlu olarak sürekli görevle atananlar hakkında bu bölgelerdeki görev süreleri içinde bu fıkra hükmü uygulanmaz.
F) Aylıksız izin süresinin bitiminden önce mazereti gerektiren sebebin ortadan kalkması hâlinde, on gün içinde göreve dönülmesi zorunludur. Aylıksız izin süresinin bitiminde veya mazeret sebebinin kalkmasını izleyen on gün içinde görevine dönmeyenler, memuriyetten çekilmiş sayılır.
G) Muvazzaf askerliğe ayrılan memurlar askerlik süresince görev yeri saklı kalarak aylıksız izinli sayılır
 TAŞRA TEŞKİLATI
1- İL MÜFTÜLÜKLERİ
a) İl Müftüsü Vali Başkan
b) İl Müftü Yardımcısı, Murakıp İl Müftüsü Vali
c) Vaiz, Şube Müdürü, İl Müftü Yardımcısı İl Müftüsü
ç) İl müftülüklerinde görevli diğer personel Şube Müdürü İl Müftü Yardımcısı
2- İLÇE MÜFTÜLÜKLERİ
a) İlçe Müftüsü Kaymakam İl Müftüsü
b)Vaiz, Şube Müdürü, Murakıp İlçe Müftüsü Kaymakam
c) İlçe müftülüğünde görevli diğer personel Şube Müdürü/İlçe Müftüsü Kaymakam
3- DİNİ YÜKSEK İHTİSAS MERKEZİ MÜDÜRLÜKLERİ
a) Dini Yüksek İhtisas Merkezi Müdürü Vali Başkan
b) Eğitim Görevlileri, Şube Müdürü, Kursiyerler Müdür Vali
c) Dini Yüksek İhtisas Merkezi Müdürlüğünde görevli diğer personel Şube Müdürü Müdür
4- EĞİTİM MERKEZİ MÜDÜRLÜKLERİ
a) Eğitim Merkezi Müdürü Vali Başkan
b) Eğitim Görevlileri, Şube Müdürü, Kursiyerler Müdür Vali
c) Eğitim Merkezi Müdürlüklerinde görevli diğer personel Şube Müdürü Müdür

MADDE 18 – (1) Bu Yönetmeliğe göre yapılacak sözlü sınavda;
a) Vaizler için;
1) Kur’an-ı Kerim,
2) Arapça,
3) Dini bilgiler (Tefsir, hadis, fıkıh, kelam, İslam tarihi),
4) Hitabet, etik ilkeleri ve mevzuat bilgisi.
b) Kur’an kursu öğreticisi ve imam-hatipler için;
1) Kur’an-ı Kerim,
2) Dini bilgiler (İtikat, ibadet, siyer ve ahlâk konuları),
3) Hitabet ve etik ilkeleri.
c) Müezzin-kayyımlar için;
1) Kur’an-ı Kerim,
2) Dini bilgiler (İtikat, ibadet, siyer ve ahlâk konuları),
3) Ezan, ikamet ve etik ilkeleri,
konularından sorular sorulur.

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞINCA DÜZENLENEN EĞİTİM
FAALİYETLERİNDE UYGULANACAK DERS VE
EK DERS SAATLERİNE İLİŞKİN BAKANLAR KURULU KARARI

Ders ve Ek Ders Görevi ile İlgili Hükümler
Eğitim vereceklerde aranacak nitelikler
MADDE 5 – (1) Hizmet içi eğitim, kurs ve seminerlerde görev verileceklerin yüksek öğrenim mezunu olması, yüksek öğrenim görmüş eleman bulunmaması halinde ise en az orta öğretim mezunu olmaları ve ayrıca;
a) Başkanlık personelinin, eğitim programında yer alan konularda gerekli bilgi, beceri ve öğretme yeteneğine sahip olması,
b) Diğer kamu kurum ve kuruluşlarından görevlendirilen personelin, eğitim programında yer alan konularda gerekli bilgi, beceri ve öğretme yeteneğine sahip olması,
c) Üniversitelerden görevlendirilen personelin, öğretim üyesi veya öğretim görevlisi olması,
ç) Üzerinde resmî görev bulunmayanların, eğitim programında yer alan konularda tecrübeye dayalı bilgi, beceri ve öğretme yeteneğine sahip olması,
şartları aranır.
(2) Yaz Kur’an kurslarında görev verileceklerin din hizmetleri sınıfında görevli veya dinî yüksek öğrenim mezunu veya imam hatip lisesi mezunu hafız veya Kur’an kursu öğreticiliği, imam-hatiplik, müezzin-kayyımlık yeterlilik belgelerinden en az birine sahip olması gerekir.

Aylık karşılığı ders görevi
MADDE 6 – (1) Eğitim merkezleri ile Kur’an kurslarında görev yapan;
a) Eğitim merkezi müdür yardımcısı haftada 6 saat,
b) Eğitim merkezi öğretmeni haftada 12 saat,
c) Yüksekokul mezunu Kur’an kursu yöneticisi haftada 12 saat,
ç) Yüksekokul mezunu olmayan Kur’an kursu yöneticisi haftada 15 saat,
d) Yüksekokul mezunu Kur’an kursu öğreticisi haftada 15 saat,
e) Yüksekokul mezunu olmayan Kur’an kursu öğreticisi haftada 18 saat,
f) Öğrenci sayısı 100′ün üzerinde olan gündüzlü Kur’an kursundaki yönetici ile yatılı öğrenci sayısı 50′den fazla olan yatılı Kur’an kursunda kurs ve yurt yöneticiliğini birlikte yapan yöneticiler haftada 6 saat,
aylık karşılığı ders okutmakla yükümlüdür.
Kur’an kursu ve diğer kurslarda ek ders görevi
MADDE 7 – (1) Kur’an kurslarında aylık karşılığı haftalık ders görevini tamamlayan görevlilerden;
a) Yüksekokul mezunu Kur’an kursu yöneticilerine istemeleri halinde haftada 18 saate,
b) Yüksekokul mezunu olmayan Kur’an kursu yöneticilerine istemeleri halinde haftada 15 saate,
c) Kur’an kurslarında tek görevli olup yöneticilik ve öğreticiliği birlikte yürüten yüksekokul mezunu öğreticilere 12 saati zorunlu olmak üzere haftada 18 saate,
ç) Kur’an kurslarında tek görevli olup yöneticilik ve öğreticiliği birlikte yürüten yüksekokul mezunu olmayan öğreticilere 9 saati zorunlu olmak üzere haftada 15 saate,
d) Yüksekokul mezunu Kur’an kursu öğreticilerine 9 saati zorunlu olmak üzere haftada 20 saate,
e) Yüksekokul mezunu olmayan Kur’an kursu öğreticilerine 6 saati zorunlu olmak üzere haftada 17 saate,
kadar ek ders görevi verilebilir.
(2) Öğretici sayısının yetersiz olması halinde Kur’an kurslarında;
a) Başkanlık personeli ile diğer kurumlarda çalışan personele haftada 8 saate,
b) Üzerinde resmî görev bulunmayıp ek ders ücreti karşılığında görevlendirilenlere gündüzlü kurslarda haftada 25, yatılı kurslarda haftada 30 saate,
kadar ek ders görevi verilebilir.
(3) Kur’an kurslarında en az 5 öğrenciyi hafızlığa çalıştırması nedeniyle yarıyıl ve yaz tatillerinde görev yapan ve fiilen derse giren öğreticilere, anılan dönemlerde bu maddede belirtilen ek ders saatlerini aşmamak üzere ek ders görevi verilebilir.
(4) Yatılı Kur’an kurslarında öğrencilerin ders çalışma, yeme, yatma, dinlenme ve benzeri hizmetlerinin yürütülmesinde kendilerine görev verilenlere, fiilen görev yaptıkları her gün karşılığında 2 saat ek ders ücreti ödenir. Bu şekilde ek ders ücreti ödenecek öğretici sayısı; öğrenci sayısı 100′e kadar olan yerlerde gün başına bir öğreticiyi, 100 ve daha fazla olan yerlerde ise gün başına iki öğreticiyi geçemez.
(5) En az 15 kursiyeri bulunan ve bu Kararın 5 inci maddesinde aranan niteliklere haiz olanlardan yaz Kur’an kurslarında görevlendirilenlere, yılda iki ayı aşmamak üzere, haftada 15 saate kadar ek ders görevi verilebilir.
(6) En az 15 kursiyeri bulunan camilerde açılan Kur’an öğretimi kurslarında görev yapan din hizmetleri sınıfındaki personele; yılda 100 saati geçmemek üzere, haftada 3 gün ve günde 2 saate kadar ek ders görevi verilebilir.

Hizmet içi eğitim, kurs ve seminer faaliyetlerinde ek ders görevi
MADDE 8 – (1) Bu Karar uyarınca Başkanlık merkez ve taşra teşkilatı ile eğitim merkezleri bünyesinde açılan hizmet içi eğitim, kurs ve seminer faaliyetlerinde, aylık karşılığı haftalık ders görevini tamamlayan görevlilerden;
a) Eğitim merkezi müdürüne ihtiyaç halinde haftada 15 saate,
b) Müdür yardımcısına 10 saati zorunlu olmak üzere haftada 18 saate,
c) Eğitim merkezi öğretmenlerine 10 saati zorunlu olmak üzere haftada 20 saate,
kadar ek ders görevi verilebilir.
(2) Anılan faaliyetlerde;
a) Başkanlık personeline; haftada 25 ve yılda 250 saati,
b) Diğer kamu kurum ve kuruluşlarından görevlendirilecek yükseköğrenimli personele, haftada 15 ve yılda 250 saati,
c) Üzerinde resmî görev bulunmayanlara, haftada 25 saati,
ç) Üniversite öğretim elemanlarına, 11/10/1983 tarihli ve 2914 sayılı Yükseköğretim Personel Kanununda belirtilen zorunlu ve isteğe bağlı ek ders saatini,
d) Eğitim ve öğretim hizmetleri sınıfına dahil personele, çalışmakta oldukları kurumun ek ders görevi ile ilgili mevzuatında belirtilen zorunlu ve isteğe bağlı ek ders saatini,
aşmayacak şekilde, eğitim programlarında yer alan konularda gerekli bilgi, beceri ve öğretme yeteneğine sahip olanlara ek ders görevi verilebilir.

Sınav ücreti
MADDE 9 – (1) Eğitim merkezlerine kursiyer seçimi ve bu merkezlerde yapılan kursların dönem başı ve dönem sonu ile bitirme sınavlarında ve Kur’an kurslarında gerçekleştirilen hafızlık tespit, yarışma ve yıl sonu sınavları ile eğitim hizmetlerine yönelik projeler ve özellik arz eden faaliyetler kapsamındaki komisyonlarda görevlendirilenlere; her bir komisyon üyeliği ve her bir sınav gözcülüğü için günde 5 saat ek ders ücreti ödenir. Bir sınavda aynı kişiye hem komisyon üyeliği hem de sınav gözcülüğü görevleri için ek ders ücreti ödenemez.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Çeşitli Hükümler

Sınav konuları ve sorular
MADDE 10 – (1) Bu Yönetmeliğe göre yapılacak yazılı sınavlarda;
a) Bayan il müftü yardımcılığı, eğitim görevliliği, ilçe müftülüğü ve vaizlik sınavına girenler için;
1) Kur’an-ı Kerim,
2) Arapça,
3) Tefsir,
4) Hadis,
5) Kelam,
6) Fıkıh,
7) Dinî ve meslekî genel kültür,
8) Başkanlık ve Devlet memurları ile ilgili mevzuat,
b) Kur’an kursu öğreticiliği yeterlik sınavına girenler için;
1) Kur’an-ı Kerim,
2) Akaid,
3) Fıkıh (ibadet konuları),
4) Siyer ve ahlâk,
c) İmam-hatiplik yeterlik ve yarışma sınavına girenler için;
1) Kur’an-ı Kerim,
2) Akaid,
3) Fıkıh (ibadet konuları),
4) Siyer ve ahlâk,
ç) Müezzin-kayyımlık yeterlik ve yarışma sınavına girenler için;
1) Kur’an-ı Kerim,
2) Akaid,
3) Fıkıh (ibadet konuları),
konularından sorular sorulur.
(2) Bu Yönetmeliğe göre yapılacak sözlü sınavlarda;
a) Bayan il müftü yardımcılığı, eğitim görevliliği, ilçe müftülüğü ve vaizlik sınavına girenlere;
1) Kur’an-ı Kerim,
2) Arapça,
3) Dini bilgiler (Tefsir, hadis, fıkıh, kelam),
4) Hitabet, etik ilkeleri ve mevzuat bilgisi,
b) Kur’an kursu öğreticiliği yeterlik sınavına girenlere;
1) Kur’an-ı Kerim,
2) Dini bilgiler (Akaid, fıkıh-ibadet konuları, siyer ve ahlâk),
3) Hitabet ve etik ilkeleri,
c) İmam-hatiplik yeterlik ve yarışma sınavına girenlere;
1) Kur’an-ı Kerim,
2) Dini bilgiler (Akaid, fıkıh-ibadet konuları, siyer ve ahlâk),
3) Hitabet ve etik ilkeleri,
ç) Müezzin-kayyımlık yeterlik ve yarışma sınavına girenlere;
1) Kur’an-ı Kerim,
2) Dini bilgiler (Akaid, fıkıh-ibadet konuları, siyer ve ahlâk),
3) Ezan, ikamet ve etik ilkeleri,
alanlarından sorular sorulur.

EMEKLİLİK VEFAT
1.İstekle emeklilik: Hizmet süresi dolanların isteği ile
2.Re’sen emeklilik: Ahlak ve yetersizlik nedeniyle 25 yılını doldurmuş veya yaş sınırını doldurmuş olanlar zorunu olarak emekli edilir.
3.Yaş haddinden emeklilik: 65 yaşını doldurması durumunda emekli edilir.
4.Malulen emeklilik: Vazife yapamayacak durumda hasta sakat gibi arızalı olanlar.
Adi Malullük: Emekli aylığı bağlanabilmesi için en az 10 yıl hizmeti gerekir. Aksi takdirde sadece toptan ödeme yapılır. İstisna olarak, 5 yıl fiili hizmet müddeti bulunan ve tedavisi imkansız bir malüliyete uğramaları ve başkasının güç ve yardımı olmaksızın hayatını devam ettiremez duruma düşmeleri halinde de, 15 yıl hizmeti bulunan malüller gibi aylık bağlanabilmektedir.
Vazife malullüğü: Vazife esnasında meydana gelen maluliyetlerdir. Bu durumda kendisine veya dul ve yetimlerine maaş bağlanır.
Vefat durumunda, 5 yıldan fazla hizmeti olanların eş ve çocuklarına maaş bağlanır.
-Vefat edenin dul ve yetimleri; Borçlanma kapsamına girmiş fakat borçlanmamış hizmetlerini 6 ay içerisinde borçlanma talebinde bulunarak işlemlerini tamamlamaları gerekir.

HİZMET BORÇLANMASI VE BİRLEŞTİRMELER
1 Aylıksız izinli olarak geçirilen sureler ile Fahri olarak yapılan sürelerde. ( Mahkeme Kararıyla ) Hizmet borçlanması yapılarak ,
2- SSK, BAĞKUR, primleri toplattırılarak,
Emekli Sandığı ile birleştirme yapılabilir.
Bu birleştirme işlemi tamamlandıktan sonra emeklilik hizmetine sayılır.
-SSK ve Bağ Kur hizmetleri için Emekli sandığı ikramiye vermez. Sadece müktesebinde ve hizmetinde değişiklik olur.

DİLEKÇE YAZMA USULÜ

Hazırlayıcı ve Diğer eğitim kurslarına katılan personelimizde dilekçe yazma konusunda bir takım eksiklikler müşahede edilmiştir. Bu itibarla adı geçen kurslarda bu gibi konuların işlenmesinin de faydalı olacağı düşünülmektedir.
Dilekçe Nasıl Yazılır-Hazırlanır Dilekçe yazmak hayatımızın bazı bölümlerinde karşılaşılan ve gerektiğinde yazmamızı gerektiren mühim bir ayrıntıdır. Her insan dilekçe yazmanın ayrıntılarını bilmekle mükelleftir. Aşağıda dilekçe yazımıyla ilgili birtakım kuralları vardır.
Dilekçe Yazmanın Kuralları
• Sorun hangi kurumu ilgilendiriyorsa dilekçeye ona hitap edilerek başlanmalıdır.
• Nesnel olunmalıdır.
• Hiyerarşik düzene dikkat edilmelidir.
• Yer ve tarih belirtilmelidir.
• Çizgisiz beyaz kâğıt kullanılmalıdır. Kâğıdın arka yüzüne geçilmemeli, çok gerekliyse ikinci kâğıt kullanılmalıdır.
• Bilgisayarla ya da daktiloyla yazılmalı; el yazısı kullanılması halinde yazının kitap harfleriyle açık ve okunaklı olmasına özen gösterilmelidir.
• Ciddi, resmi, saygılı bir dil ve üslup kullanılmalıdır.
• İstenen şey yasalara uygun olmalı; yasal çerçeve kesinlikle aşılmamalıdır. Bir şikâyet söz konusuysa sorun mutlaka belgelere ve tanıklara dayandırılarak açıklanmalıdır.
• Sorun/durum ya da dilek kısa ve açık olarak ifade edilmelidir. Gereksiz ayrıntılara ve kişiselliğe yer verilmemelidir.
• Dalkavukluğa ve yalvarmacılığa asla yer verilmemelidir.
• Doğru, düzgün, özenli ve temiz bir Türkçeyle yazılmalıdır.
• Yazım ve noktalama kurallarına dikkat edilmelidir.
• Dilekçe mutlaka imzalanmalıdır.
• Dilekçe sahibi, adını ve açık adresini belirtmelidir.
• Dilekçeye eklenecek ek belgeler yazının sonunda “ekler” başlığı altında maddeler halinde sıralanmalıdır.
• Bir konuda üst makamın bilgilendirilmesi amaçlanmışsa “….durumu bilgilerinize saygılarımla arz ederim”; üst makamın bir sorunu çözmesi ya da bir işlemi başlatması isteniyorsa “gereğini saygılarımla arz ederim”, yapılacak bir işlem için izin isteniyorsa “izninizi saygılarımla arz ederim” gibi saygı ifadeleriyle son bulmalıdır.
• Genel kısaltmalar dışında kısaltma kullanılmaz.
• Dilekçe yalnızca makamlara hitaben yazılır; kişilere hitaben dilekçe yazılmaz.
• Üst makam alt makamdan isterken rica eder, alt makam ise üst makamdan isterken arz eder. Vatandaşlar yalnızca arz eder.

15

Haziran
2012

Okuyuş tarzları /İstiaze/Besmele/Tekbir

Yazar: arafat  |  Kategori: KUR’AN-I KERİM  |  Yorum: Yok   |  734 Kez Okundu

* Okuyuş tarzları 3’tür: tertil/tahkik, tedvir ve hadr
* 1. TERTİL/ TAHKİK
>Tertil, sözlükte “sözü uygun ve güzel bir şekilde söylemek” tir.
Kıraat’te: “Kur’ân’ı açık açık, acelesiz okumaktır. Tertile ‘tahkik’ de denir. Aralarındaki fark>Tahkik: “araştırmak”, “incelemek” ve “eksik ve fazla yapmadan bir şeyin hakkını yerine getirmeye özen göstermektir.
Kur’ân tilâvetinde: harfleri mahreçlerinden ve sıfatlarına riayet ederek çıkarmak, medleri sonuna kadar uzatmak, idğâm, imâle, ihfâ, iklâb, ğunne vb. tecvid kurallarını, okumaktır.
Medd-i tabiî 1 elif, medd-i ârız 1-4 elif, medd-i lîn 1-3 elif, diğer fer’i medler 4 elif uzatılarak; ihfâ, iklâb ve idğâmlar ise 1,5 elif miktarı tutularak okunurlar. Tahkik, tertilden biraz daha yavaştır.
>Tahkik: talim ve temrin için; tertil ise tefekkür için. Örn: eğitim ve aşırlarda. * 2.TEDVİR: Bir şeyi döndürmek” tir. “Tahkik ile hadr arası bir okuyuş” tur.
Tedvir ile okuyuşta medd-i muttasıl ve munfasıl 3 elif, medd-i ârız ve medd-i lîn 1-3 elif, medd-i lâzım 4 elif, ihfâ, iklâb ve ğunneli idğâmlar 1 elife yakın tutulurlar. Örn: mukabelelerde ve namazlarda.
* 3. HADR: “çabuk iş yapmak”, “süratli olmak” demektir. Medd-i munfasıl, medd-i ârız ve medd-i lîn: 1 elif,
medd-i muttasıl 2 elif, medd-i lâzı: 2,5-3elif uzatılır. Sevap için süratli okumak tercihtir. Hatim ve teravih’te.
-İSTİAZE-BESMELE
İSTİAZE: “el-avz” kökünden türemiş olup istif’al vezninde “sığınma” manasındadır.
İstiaze’de tercih edilen اعوذ ب الله من الشيطان الرجيم siğasıdır.
istiaze”yi emreden Nahl Sûresi’nin 98. ayeti> istiazenin mendub veya vacip olduğuna hamledilmiştir.
Âlimlerin çoğuna göre kıraatten önce istiaze sünnettir.
Kur’ân’ı sessiz okuyan, istiazeyi de sessiz, aşikâr okuyan istiazeyi de aşikâr yapar.
Okuyucu, sıra ile okuyanlar arasında ise ilk kendisi de başlamamışsa>kıraati vasletmek için istiazeyi gizli yapar.
Kur’ân okuyan, aksırmak, öksürmek vb. bir sebepten kıraati kesmek zorunda kalırsa, okumaya başlayacağı zaman istiazeyi tekrar etmesine gerek yoktur.
kıraat ile ilgili olmayan bir sözle kıraati keserse> İstiazeyi tekrar etmesi lazım.
– TEKBİR
* Tekbir, sözlükte “saygı göstermek”, “yüceltmek” anlamında; Tecvid ıstılahında ise “Duhâ Sûresi’nden, Nâs Sûresi’ne kadar her sûrenin sonunda söylenen ‘الله اكبر ’ lafzı kastedilir.
* Tekbirin sebebiyle ilgili şu rivayet var: Hz. Peygamber’e (s.a.s.) vahyin bir müddet kesilmesini Peygamber’i (s.a.s.) üzmek için fırsat bilen inkârcılar, onu üzecek sözler söylediler. Resûlullah (s.a.s.) onların bu davranışlarından ve vahyin kesilmesinden dolayı sıkıntılı bir hal içerisine girer. Nihayet, Cebrail’in getirdiği “Duhâ Sûresi”yle tekrar vahiy almaya başlayan Hz. Peygamber’in hüzünlü bekleyişi sevince dönüşür ve tekbir getirerek bu sevincini ifade eder.
* Tekbir, Mushaflarda yazılmamasına rağmen, “Nas ile Duhâ Sûrelerinden” sonra da okunur.
* Fatiha Sûresi’nden sonra >“Âmîn”, * Rahman Sûresi’nden sonra >“Allahu rabbül alemin”,
* Kıyame Sûresi’nden sonra >“bela innehu ala kulli şeyin kadir”, * Mülk Sûresi’nden sonra >“Allahu rabbül alemin”,
* Mürselat Sûresi’nden sonra >“Amenna billah”,
* Tîn Sûresi’nden sonra >“bela ve ene ala zalike mineş şahidin” denmesi müstehaptır. Ancak bunlar gizli söylenir.

14

Haziran
2012

HÜZÜN SENESİ” VE PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN Mİ’RÂCI

Yazar: arafat  |  Kategori: iSLAM TARiHi  |  Yorum: Yok   |  329 Kez Okundu

İsrâ, gece vakti yapılan yolculuğun; mi‘rac da urûc kökünden gelen yükseğe çıkmak veya yukarılara çıkmakta kullanılan merdiven benzeri bir vâsıtanın adıdır.

İslâmî ıstılahta İsrâ ve Mi‘rac, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz’in Mescid-i Haram’dan başlayıp Mescid-i Aksâ’ya, oradan da Sidretü’l-Müntehâ’ya ve huzûr-i Rabbi’l-âlemîne kadar devam eden bin bir hikmet ve sırlarla dolu olan yolculuğudur. Recep ayının 27’nci gecesi vukû bulmuştur. Her sene-i devriyesinde, bütün İslâm âleminde büyük bir aşk ve vecd ile ihyâ edilir.

Mi‘rac, “hüzün senesi” olarak isimlendirilen devrede, yani Resûlüllah Efendimiz’in en büyük hâmisi, amcaları Ebû Tâlib ile maddeten ve mânen her zaman yanlarında bulunan zevce-i tâhireleri Hadîcetü’l-Kübrâ vâlidemizin vefatlarıyla sıkılan, âdeta hüzne gark olan Peygamberimiz (s.a.v.)’in huzûr-i İlâhîde tesliye edilmesidir… Üç yıldır devam eden Mekkeli müşriklerin ablukası ve on yıla yakın zamandır süregelen sıkıntıların sonunda Resûlüllah Efendimiz’in rahatlaması, bunlara gösterilen sabrın mükâfatlandırılmasıdır.

Allah Teâlâ, lûtuf ve ihsânıyla şereflendireceği kullarını çeşitli imtihanlardan geçirmiştir. En büyük ihsan ve mükâfatlara nâil olan peygamberler de herkesten daha çok sıkıntı-ıztırap ve meşakkatlerle karşılaşmışlardır. Tabiî ki en büyüğüyle de, iki cihan serveri Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz mâruz kalmışlardır. İşte Cenâb-ı Hakk, tebliğ esnasında karşılaştığı her sıkıntıya

14

Haziran
2012

GECE YOLCULUĞU(İSRA-MİRAC)

Yazar: arafat  |  Kategori: iSLAM TARiHi  |  Yorum: Yok   |  486 Kez Okundu

Hz. Peygamber açık tebliğinin başlangıcından beri tepkilerle karşılaşmış, zaman zaman büyük sıkıntılar yaşamıştı. Üç yıla yakın süren sosyal, psikolojik ve ekonomik boykotun ardından kendisini koruyup kollayan amcası Ebu Talib’i, arkasından da sevgili eşi Hz. Hatice’yi kaybetmesi, onun üzüntüsünü daha da artırmıştı. Bu olumsuz şartlar altında yöneldiği Taif’te de iyi karşılanmayınca sıkıntısı iyice artmıştı. İşte bu sıkıntılı ve üzüntülü günlerinden birinde, bir gece vakti Allah, onu Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götürdü. Bu gece yolculuğu “İsra” olarak adlandırılmaktadır ve Kur’an-ı Kerim’de bu hadiseden söz eden surenin adı da “İsra” suresidir.

“Kulu Muhammed’i geceleyin delillerimizi göstermek için, Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz ki O, çok iyi işitir ve çok iyi görür” (İsra, 17/1).

Kaynaklarımızın ifade ettiği gibi, bu gecede, aynı zamanda Peygamberimizin göğe yükselişi (Mi’rac) olayı vuku bulmuş ve beş vakit namaz Mi’rac’da farz kılınmıştır.

14

Haziran
2012

MİRAC KANDİLİ-VAAZ

Yazar: arafat  |  Kategori: HİTABET  |  Yorum: Yok   |  620 Kez Okundu

Değerli mü’minler!
Bugünkü sohbetimizde İsrâ ve Mi’rac’tan söz edeceğiz.
İsrâ, gece yürüyüşü demektir. Peygamberimizin, biraz sonra açıklayacağımız bu akıllara durgunluk veren mucizesi geceleyin olduğu için bu adı almıştır. Kur’an-ı Kerim bu olayı bu kelime ile ifade etmiştir.
Mi’rac ismi de yükseğe çıkmak manasına olan “uruc”tan alınmıştır ki merdiven, asansör demektir. Mi’rac ile ilgili hadislerde bu kelime kullanılarak “Yükseğe çıkarıldım” buyurulduğundan bu olaya “Mi’rac” da denmiştir. İslâm dünyasında bu olay genelde bu kelime ile bilinmektedir.
Sözlük anlamları bu olan İsrâ ve Mi’rac, Peygamberimizin üstün makamlara yükselişi ve Allah’ın yüce katına kabul edilişi olayıdır. Yüce yaratıcıya yakınlığın en üstün derecesi olan Mi’rac, beşer anlayışı çizgisinin ötesinde bir olaydır. Çünkü bu olayın fizik kanunları ile açıklanması mümkün değildir.
Olay Nerede ve Ne Zaman Meydana Gelmiştir
Mi’rac olayının ne zaman meydana geldiği kesin olarak bilinmemektedir. Bunun sebebi İslâmiyet’ten önce câhiliyet zamanında Araplar arasında yıl tarihin olmayışıdır.
Kesin olarak bilinen, Mi’rac’ın hicretten önce Mekke’de meydana gelmiş olmasıdır.
Tarihi, ayı ve günü konusunda birbirinden farklı rivayetler vardır. Biz zamanı da dikkate alarak önemli bazı rivâyetleri özet olarak nakletmekle yetineceğiz.
Büyük hadis ve kelâm alimi olan ve 1448-1517 tarihleri arasında yaşamış bulunan Kastalânî, Peygamberimizin hayatı üzerine yazdığı “el-Mevâhibu’l-Ledüniyye” adlı eseri ve 1710 tarihinde vefat etmiş olan Zürkânî’nin şerh ettiği bu eserde şu bilgilere yer verilmiştir: Ünlü alim ve tarihçi İbn Kuteybe (H.213-267) ile allâme İbn Abdülberr (H.368-463), Mi’rac’ın, kamerî aylardan Recep ayında olduğunu söylerler. İmam Nevevî (H.631-676) bu tarihi gerçeğe daha yakın bulur. Ayrıca hadis alimi Abdülganî el-Makdisî (H.659)’de bu tarihi kabul eder, hatta Mi’rac’ın Recep ayının 27′nci cuma gününde vuku bulduğunu söyledikten sonra: “Müslümanlar bu tarihi benimsemiş bulunuyor ve bunu en doğru rivâyet kabul ediyorlar” der.1
Mi’rac hakkındaki ihtilaf, sadece vuku bulduğu tarih konusunda değildir. Olayın nasıl olduğu, ruh ile mi cesed ile mi vuku bulduğu da ihtilaflıdır. Bu konuda farklı görüşler olmakla beraber alimlerin çoğunluğuna göre Mi’rac hem ruh ve hem de cesetle birlikte meydana gelmiştir. Esasen bu konudaki âyet ve hadisler incelendiği ve Mi’rac’ın Mekke’li müşrikler arasında meydana getirdiği yankı dikkate alındığında çoğunluğun görüşünün doğru olduğu yani Mi’rac’ın hem ruh ve hem de cesedle birlikte olduğu anlayışıdır.
İşte buna göre İslâm dünyasında Mi’rac Recep ayının 27′nci gecesinde kutlana gelmiştir.
Olay Nasıl Oldu?
Buhârî ve Müslim’de yer alan rivâyetlere göre olay şöyle olmuştur:
Peygamberimiz Mekke’de, evinde iken veya Kâbe’de bulunduğu sırada Cebrâil aleyhi’s-selâm bazı meleklerle birlikte gelerek Peygamberimizin göğsünü açmışlar, içini zemzem ile yıkadıktan sonra hikmet ve iman nuru doldurmuşlardır.
Peygamberimizle ilgili göğüs açma (şerh-i sadr) denilen olay budur. Ancak bu olay ne zaman ve nerede olmuştur? Bu, ihtilaflıdır. Bazıları bunun, sütannesi Halime’nin yanında iken çocukluğunda olduğunu söylerken, diğer bazıları ise bir defa Halime yanında, bir defa da Mi’rac’tan önce olmak üzere iki defa olduğunu söylerler.
Şah Veliyyullah ed-Dehlevî, bu olayı yani göğüs açma olayını manevî bir operasyon olarak değerlendirir ve: “Peygamberimizin ruhunda meleklik ruhunun üstün gelmesi, tabiat özelliklerinin yok olması, tabiatın, kudsiyet âleminin ilhamlarına tabi olması” ile yorumlamaktadır.2
Bir gün Peygamberimize soruldu:
– Ey Allah’ın Resülü, göğüs açılır mı? Peygamberimiz.
– Evet, açılır, buyurdu.
– Nasıl olur? diye sorduklarında, Peygamberimiz:
– Bir nurdur ki Allah onu mü’minin kalbine atar, o da onunla ferahlanır, açılır, buyurdu.
– Onun alâmeti nedir? dediler. Peygamberimiz:
– Aldanma yurdu (dünyadan) uzaklaşmak, ebediyet yurduna (âhirete) yönelmek ve gelmeden önce ölüm için hazırlanmaktır, buyurdu.3
Peygamberimizin Mi’rac’tan önce göğsünün açılması, o muazzam olaya bir hazırlık, göreceği olaylar karşısında rahat olması ve kendini kaybetmemesi içindir.
Daha sonra Cebrâil aleyhi’s-selâm Peygamberimizi “Burak”a bindirerek birlikte Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya geldiler. Manevî bir binit olan Burak’ı Peygamberimiz şöyle tarif ediyor: “Bu, merkepten büyük, katırdan küçük uzun ve beyaz bir hayvandı. Adımını gözünün görebildiği en son noktaya koyardı.”
İsrâ sûresinde Mi’rac’ın bu bölümü ile ilgili şöyle buyurulmaktadır:
“Kulu Muhammed’i bir gece Mescid-i Haram’dan’ kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için çevresini mubarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı ne yücedir. ”Doğrusu O, işitir ve görür.”4
Peygamberimiz burada (Peygamberlerin ruhlarına imam olarak) namaz kılmış ve bütün Peygamberler de onunla beraber kılmışlar.
Sonra Mi’rac getirildi. Mi’rac, asansör gibi yükseğe çıkaran manevî bir araçtır. Buna Cebrâil aleyhi’s-selâm ile beraber bindiler ve göklere çıktılar. Birinci semaya vardıklarında, Cebrâil aleyhi’s-selâm:
– Açınız, dedi. İçerden bir ses:
– Kimsin? diye sordu.
– Ben Cebrâil’im.
– Yanında kimse var mı?
– Muhammed (s.a.v.) var.
– Muhammed gönderildi mi? (Peygamber olarak görevlendirildi mi) Evet, gönderildi. Kapı açıldı ve Peygamberimiz birinci semâya varmış oldu. Orada, sağında ve solunda bir çok gölgeler olan bir adam gördü. Bu adam, sağına baktıkça gülümsüyor, soluna baktıkça da ağlıyordu. Peygamberimizi görünce:
– Merhaba sâlih Peygamber, hoş geldin, iyi oğul, dedi. Peygamberimiz Cebrâil aleyhi’s-selama kim olduğunu sordu. Cebrâil aleyhi’s-selam da Hz.Adem olduğunu söyledi. Etrafındaki gölgeler de onun soyu idi. Sağındakiler cennetlik olanlar, solundakiler de cehenneme girecek olanlardı. Onun için Hz.Adem sağına baktıkça seviniyor, gülüyordu. Soluna baktıkça da üzülüyor ve ağlıyordu.
Peygamberimiz Cebrâil aleyhi’s-selam’ın kılavuzluğunda yoluna devam etti. İkinci semâya vardılar. Orada birinci semâda olduğu gibi aynı sorular soruldu ve aynı cevaplar verildi. Böylece her semada bir Peygamber ile karşılaştılar. İkinci semada Yahya ve İsa, üçüncü semada Yusuf, dördüncü semada İdris, beşinci semada Harun, altıncı semada Musa ve yedinci semada İbrahim (a.s.) ile karşılaştılar. Karşılaştığı Peygamberlerin her biri kendisini selamlamış; hoş geldin salih Peygamber, iyi kardeş, dediler.
Daha sonra, “Sidretü’l-Müntehâ”ya vardılar. Sidretü’I-Müntehâ, gökleri, cennetleri kucaklayan ulu varlık ağacıdır. Peygamberlerin ve meleklerin erebildikleri ilmin son noktasıdır. Ondan ilerisine ne bir melek ne bir Peygamber yaklaşamaz. İlerisi gayb alemidir. Allah’tan başka kimsenin ilmi oraya ulaşmaz.
Peygamberimiz Sidretü’I-Müntehâ’ya varınca Necm sûresinde ifade buyurulduğu üzere: “Sidreyi bürüyen bürümüştü.”5 Yani Sidre’yi bir nûr kaplamıştı. Bundan ötesi tarif ve bayana sığmayan bir âlemdi. Buraya kadar Peygamberimize arkadaşlık ve kılavuzluk eden Cebrâil aleyhi’s-selam burada kaldı ve: “Bir parmak ucu kadar öteye yaklaşmış olsaydım yanardım” dedi.
Bundan sonra Peygamberimiz: “Refref” ile yükselip Allah’ın divanına yaklaştı. (Refref, görmeye engel geniş örtü ve perde demektir ve Allah’ın divanı hadimlerinden biridir.) Nitekim Mevlid’de Süleyman Çelebi bu anı tarif ederken:
– “Söyleşürken Cebrâil ile kelâm,
Geldi Refref önüne verdi selâm,
Aldı ol şâh-ı cihanı ol zaman
Sidreden gitti ve götürdü heman.
Mirac’ın bundan sonra ki esrar dolu ulvî sahneleri ise Necm sûresinde şöyle ifade edilmektedir.
“Allah o anda kuluna vahyedeceğini etti. Muhammed’in gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı. Ey inkarcılar onun gördüğü şey hakkında kendisi ile tartışıyor musunuz? Andolsun ki Muhammed Cebrâil’i sınırın sonunda (Sidretü’I-Müntehâ’da) başka bir inişte de görmüştür. Orada Me’vâ cenneti vardır. Sidre’yi bürüyen bürüyordu. Muhammed’in gözü oradan ne kaydı ne de onu aştı. Andolsun ki Rabbinin varlığının büyük delillerini gördü.”6
Âyet-i Kerîme’lerde Peygamberimize vahyedildiği bildiriliyor, ancak neyin vahyedildiği açıklanmıyor.
Bu makamda Peygamberimize üç ilâhî ihsanda bulunulduğu hadis-i şeriflerde ifade buyuruluyor. Bunlar:
1. Beş vakit namaz. Mi’rac hediyesi olarak Peygamberimizin getirdiği beş vakit namaz, aynı zamanda mü’minin Mi’rac’ı sayılmıştır.
2. Allah’a ortak koşmayanların bağışlanacağı müjdesidir.
3. Bakara sûresinin sonundaki üç âyet ki, İslâm’ın temel inanç esaslarını tamamlamakta ve müslümanların çektiği üzüntü ve sıkıntıların sona erdiği müjdelenmektedir.
Âyet-i Kerimeler şöyledir:
“Gökte ve yerdekilerin hepsi Allah’ındır. İçinizdekileri açığa vursanız da gizleseniz de Allah ondan dolayı sizi hesaba çekecektir. Sonra dilediğini affeder, dilediğine azap eder. Allah her şeye kadirdir.
“Peygamber Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, mü’minler de iman ettiler. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine iman ettiler. Rabbimiz! affına sığındık, dönüş sanadır, dediler.
Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde yükümlü kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendisine, yaptığı kötülük de kendisinedir. Rabbimiz! unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbim, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme. Bizi affet. Bizi bağışla. Bize acı. Sen bizim Mevlâ’mızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et.”7 Âmîn.
İşte Peygamberimiz bu müjdelerle Mi’rac’tan dönüyordu.
Peygamberimiz Mi’rac’ta Allah’ı Gördü mü?
Yukarda özetlediğimiz Mi’rac, Peygamberler arasında yalnız Muhammed Mustafa (s.a.v.)’e nasip olmuştur.
Muhammed’den diğer yok dahil olmuş Kabe Kavseyn’e,
Kirâm-ı Enbiyâ’dan girmedi bir ferd o mabeyne,
Haremgâh-ı visale Ahmed’i tenha alıp Mevlâ,
O halvet mahsus oldu Hazret-i Sultan-ı Kevneyne.
Yani Muhammed’den başka Kabe Kavseyn’e gıren yoktur. Büyük Peygamberlerden hiç kimse o saraya girmedi. Sevgili ile buluşma haremine yüce Allah Ahmed’i yalnız aldı. O başbaşa kalma iki cihan sultanına tahsis edildi.
Olay esnasında Peygamberimiz pek çok ilâhî âyetler görmüştür ki, sahih hadislerde bunlara işaret buyurulmuştur. Esasen Kur’an-ı Kerim’de Peygamberimizin Mi’rac sebebi açıklanırken, “Kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için” buyurulmuştur. O gece Peygamberimiz pek çok şey gördü, ancak Allah’ı gözleriyle görmüş müdür? Bu hususta ne Kur’an-ı Kerîm’de ve ne de hadislerde kesin bir ifade bulunmamaktadır. Bunun için bu konuda İslâm âlimleri arasında farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bu husus ile ilgili görüşlere ve bu görüşlerin dayandığı delillere yer vermeden önce bir hususu açıklamakta yarar vardır. O da Allah’ı görmenin caiz olup olmadığı husustur.
Akaid kitaplarında konu ile ilgili şu ifade yer almaktadır:
”Allah’ı görmek aklen câiz ve naklen sâbittir.”8 Yani Alllah’ı görmenin imkânsız olduğuna dair aklî bir delil bulunmamaktadır. Kur’an-ı Kerîm’de de Allah’ın görülebileceğini gösteren âyetler vardır. Nitekim:
“Mûsa”, Ey Rabbim, bana kendini göster, sana bakayım”dedi. Allah, sen beni göremezsin, ama dağ yerinde kalırsa sen de benigöreceksin, buyurdu.”9
Bu âyet-î kerîme Allah’ı görmenin mümkün olduğuna iki yönden delâlet etmektedir.
Birisi, Hz. Mûsa Allah’ı görmek istemiştir. Eğer Allah’ın görülmesi mümkün olmasaydı, o, böyle bir istekte bulunmayacaktı. Çünkü bir Peygamberin Allah hakkında caiz ve mümteni olan şeyleri bilmesi gerekir.
Diğeri ise, Allah Teâlâ yüce zâtının görülmesini dağın yerinde kalmasına bağlamıştır. Dağın yerinde kalması ise mümkün olan bir şeydir. O halde Allah’ın görülmesi de mümkündür.10
Ayrıca mü’minlerin kıyâmet günü Allah’ı göreceklerine dair ayetler ve sahih hadisler vardır.11
Bu kısa açıklamadan sonra şimdi konumuza dönelim ve Peygamberimizin Mi’rac’da Allah’ı görüp görmediğini inceleyelim.
Mi’rac olayına ışık tutan âyetlerde Peygamberimizin Allah’ı gördüğüne dair açık bir şey yoktur. Bu olayın bazı safhalarını açıklayan âyetler ashab-ı kirâm tarafından farklı şekillerde yorumlanmıştır.
Kadı Iyad (H.476-544) İslâm âlimlerinin bu konuda farklı görüşler ortaya koyduklarını söylüyor.
Hz. Aişe ve taraftarları Peygamberimizin Mi’rac’da Allah’ı gözleri ile uyanık halde görmediğini söylerken, İbn Abbas (r.a.) ve onun görüşünü benimseyenler, bunun aksini savunarak Allah’ı gördüğünü iddia ediyorlar.
Mesrûk (r.a.) şöyle demiştir. Hz. Aişe’ye:
– Vâlide, Muhammed (s.a.v.) Rabbini gördü mü? dedim. O:
– Söylediğin sözlerden tüylerim diken diken oldu. Nasıl oluyor da bunu bilmiyorsun. Üç şey vardır ki, onları her kim sana söylerse yalan söylemiş olur:
– Her kim Muhammed (s.a.v.) Rabbini gördü derse yalan söylemiş olur, dedi ve sonra:
“Onu gözler idrâk edemez. O ise bütün gözleri idrak eder. O, gerçek Iütuf sahibidir. Her şeyden de haberdardır.”12
“Ya bir vahiy ile bir perde arkasından, yahut bir elçi gönderip de kendi izniyle dileyeceğini vahyetmesi olmadıkça, Allah’ın hiçbir beşere söz söylemesi vaki olmamıştır.”13
Âyetlerini okudu.
Sana her kim yarın ne olacağını bildiğini söylerse yalan söylemiş olur dedi ve:
“Hiç bir kimse yarın ne kazanacağını bilemez.”14 Âyetini okudu.
Her kim sana Peygamberin bir şey sakladığını söylerse yalan söylemiş olur, dedi ve:
“Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmazsan Allah’ın Peygamberliğini tebliğ ve ifa etmemiş olursun.”15 Ayetini okudu. (Hz.Aişe devamla) Fakat Peygamberimiz Cebrâil (a.s.)’i kendi sûretinde iki defa gördü, dedi.16
İbn Mes’ûd (r.a.) da Hz.Aişe’nin görüşündedir.17
Ebû Zer (r.a.) da şöyle demiştir: “Peygamberimize sordum:
– Ey Allah’ın Resûlü, Rabbini gördün mü? dedim. Peygamberimiz:
– O, bir nûr, O’nu nasıl göreyim, buyurdu.18
Hz. Aişe ve onunla birlikte ashaptan bazılarının, Peygamberimizin, Allah’ı gördüğünü kabul etmemelerine karşılık İbn-i Abbas (r.a.) ve onunla birlikte diğer bazı sahabiler ve bazı İslâm âlimleri Mi’rac’da Peygamberimiz Allah’ı görmüştür, demişlerdir.
İkrime (r.a.) Şöyle demiştir: “İbn Abbas (r.a.): “Muhammed, (s.a.v.) Rabbini gördü.” dedi. Ben:
“Gözler O’nu idrak edemez.” buyurulmuyor mu? dedim, İbn Abbas:
– Allah gerçek nuru ile tecelli ettiği zaman öyledir, diye cevap verdi.19
Yine İbn Abbas (r.a.): “İbrahim (a.s.)’ın Allah’ın dostu olmasına, Mûsa (a.s.)’ın Allah ile konuşmasına ve Muhammed (a.s.)’ın Allah’ı görmesine şaşıyor musunuz?” demiştir.20
Görülüyor ki, Peygamberimizin Mi’rac’da Allah’ı görüp görmediği konusunda iki görüş vardır. Hz. Aişe ve taraftarlarına göre Peygamberimiz, Allah’ı görmemiş; İbn Abbas ve onun görüşünde olanlara göre ise Allah’ı görmüştür.
Bu incelemeden de anlaşılacağı üzere bu hususu ifade eden kesin bir şey yoktur. Sadece Mi’rac’tan söz eden âyetlerin bir kısmının ashap tarafından farklı yorumlanması sonunda bu görüşler ortaya çıkmış bulunmaktadır. Esasen Hz. Aişe ile İbn Abbas (r.a.) da onun kalbi ile Allah’ı görmüş olduğunu iddia etmiş olması muhtemeldir. Böylece her ikisinin görüşü telif edilmiş olur. Nitekim İkrime’nin İbn Abbas (r.a.)’dan rivayetine göre, İbn Abbas şöyle demiştir:
”Muhammed’in gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı.” Âyet-i kerimesinin tefsirinde, “O’nu kalbi ile gördü.” demiştir.21 Ata’nın da İbn Abbas’tan aynı mealde rivâyeti vardır.22 Hatta İbn Abbas (r.a.)’ın: “Resûlullah Rabbini gözü ile değil, kalbi ile görmüştür.” dediği de rivayet edilmiştir.23
Bunun içindir ki Said İbn Cübeyr: “Peygamberimiz Rabbini gördü diyemem, görmedi de diyemem.” dediği rivayet edilmiştir.24
En doğrusunu Allah bilir.
Evet, değerli mü’minler, Peygamberimiz böylece bu mübarek yolculuğu tamamlayarak aynı gece evine döndü.
Mi’rac’ın Yankıları
Peygamberimiz evine döner dönmez gece olup bitenleri ailesine ve arkadaşlarına anlattı. Her söylediğinin gerçek olduğunda şüphe olmayan Peygamberimize ailesi ve arkadaşları inanmıştı. Mekke’lilerin bazıları olayı duyar duymaz şaşkına dönmüşler; bir gecede bu kadar yer hiç gezilir mi demişlerdi. Çünkü onlar Mi’rac’taki üstün gerçekleri kavrayacak seviyede değillerdi. Bu sebeple Mi’rac olayı kendilerine anlatılınca inanmadılar. Her şeyi maddî ölçülere göre değerlendirdikleri için böyle şey olur mu? dediler. Kainatta olup bitenlerden, Allah’ın sonsuz kudretinden haberleri yoktu. Her yeni şeye karşı gelen câhil halk seviyesinden yükselmiş değillerdi. Kervanların bir ayda gidip bir ayda geldikleri mesafeyi Muhammad (s.a.v.) bir gecede nasıl alabilecek, dediler. Halbuki Hz. Muhammed onların kullandıkları vasıtaları kullanmış değildi. O, Burak’a binmişti. Burak, şimşek manasındaki berk kökünden gelir. O halde Mi’rac’ta şimşek sür’ati vardır.
Evet, değerli mü’minler, Mekke’liler bu olay karşısında şaşkına döndüler. Hemen Ebû Bekir (r.a.)’e koştular ve Peygamberimizin İsrâ’ya dair verdiği haberi ona naklettiler. Hz. Ebû Bekir onlara:
– Muhammed’in doğru sözlü olduğuna kanaatim vardır. Bu kanaatimi size de bildiririm, dedi. Onlar:
– Demek Muhammed (s.a.v.)’in bir gecede Mescid-i Aksâ’ya gidip sonra dönüp geldiğini sen de tasdik mi ediyorsun? dediler. Hz.Ebû Bekir:
– Evet, tasdik ediyorum. Değil bu, bundan daha ziyade uzaklarına da meleklerin gökten haber getirdiklerine de inanmışımdır, dedi. Bu cihetle Ebû Bekir (r.a.)’e “Sıddık” denildi.
Peygamberimizin daha önce Mescid-i Aksâ’ya gitmediğini biliyorlardı. Onun için kendisine Mescid-i Aksâ ile ilgili sorular sordular. Peygamberimiz çok bunaldı. Çünkü bir an uğrayıp geçtiği bir yer hakkında ne kadar bilgisi olabilirdi. Kendisi bu anı şöyle anlatıyor:
“Kureyş beni yalanlayınca Mescid-i Haram’a gidip Hicr’de ayakta durdum. Bundan sonra Allah bana Beyt-i Makdis ile gözümün arasındaki mesafeyi kaldırdı da ne sordularsa bakarak haber vermeye başladım.25
İşte Mi’rac ve safhaları kısaca böyle.
Mi’minin Mi’rac’ı sayılan namazın farz kılındığı bu mübarek gecede yüce yaratıcıya yönelmeli, O’ndan af ve bağış dilemeliyiz. Birbirimize sevgi ile yaklaşmalı düşmanca davranışlardan uzak durmalıyız. Sağlıkla kavuştuğumuz bu kutlu günleri değerlendirmeli ve Allah’ın Iütfettiği sayısız nimetlerine şükretmeliyiz.
Bu duygularla hepinizin Mi’rac kandilini kutlar, bu mübarek gecenin hepimiz için hayra vesile olmasını yüce Mevlâ’dan dilerim.
DİPNOTLAR
1 Zurkânî, c. I, s. 307-308.
2 Şah Veliyyullah ed-Dehlevî, Hüccetüllahi’l-Baliğa, c. II, s. 866.
3 İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azîm, c. II, s.174.
4 İsrâ, 1.
5 Necm, 5.
6 Necm, 10-18.
7 Bakara, 284-286.
8 el-Îcî, Şerhu’I-Mevakıf, c. II, s. 368.
9 A’raf, 143.
10 Şerhu’I-Mevakıf, c. II, s. 368.
11 Kıyame, 23; Mutaffifîn, 15; Yunus, 26; Buhari, Salât, 16; Müslim, Mesâcid, 37.
12 En’am, 103.
13 Şûra, 51.
14 Lokman, 34.
15 Maide, 67.
16 Buhari, Tefsîru’I-Kur’an, Sûre ve’n-Necm, 1; Müslim, İman, 77.
17 Askalânî, Fethu’I-Bârî, c. IX, s. 493, Mısır, 1948.
18 Müslim, İman, 78.
19 Tirmizî, Tefsîru’I-Kur’an, 54.
20 Fethu’I-Bârî, c. VIII, s. 492.
21 Necm, 11.
22 Umdetü’I-Kârî, c. XIX, s. 199.
23 Müslim, İman, 77.
24 Aliyyü’I-Kârî, Şifa Şerhi, c. I, s. 422.
25 Buhari, Menakıp, 41; Müslim, İman, 75.

14

Haziran
2012

TEFSİR DE MİRAC OLAYI

Yazar: arafat  |  Kategori: TEFSİR  |  Yorum: Yok   |  728 Kez Okundu

DİYANET TEFSİRİ: “17/1. (Bu konudaki hadisler zikredilmiş ve sonra)…Söz konusu hadislerin baş kısmında yer alan ve mi’racın Hz. Peygamber “uy¬ku ile uyanıklık arasında” bir durumdayken başladığını, uyandığında kendisini Mescid-i Harâm’da bulduğunu belirten ifadeler dolayısıyla (Buhârî’deki rivayet¬lerin birinin sonunda “Peygamber uyandı ki Mescid-i Harâm’dadır” denilmektedir) bu olayın bedenle gerçekleşen bir yolculuk mu olduğu, yoksa bunun bir tür rüyada vuku bulan ruhanî bir durum mu olduğu husu¬sunda erken dönemden itibaren tartışmalar yapılmıştır. Biri uykuda diğeri uyanıkken olmak üzere iki mi’racdan bahsedildiği de olmuştur. Miracın uykudayken veya uyanık iken ruhen vuku bulduğunu söyleyenler olmuş¬tur. Çünkü genel bir ilke olarak vahiy yollarından birinin de rüya olduğu kabul edilir. Nitekim bu sûrenin 60. âyetinde mi’rac olayı kastedilerek “sana gösterdiğimiz rü¬ya …” şeklinde bir ifade yer almaktadır. Buradaki rüya kelimesinin uyanıkken gör¬me anlamına gelebileceği gibi bundan uykuda görülen rüyanın kastedilmiş olabi-leceği de belirtilmektedir. Ayrı¬ca Hz. İbrahim de oğlu İsmail’i kurban etme emrini rüyasında almıştı…
Öte yandan Muhammed Hamîdullah, âyette geçen “en uzak mes¬cid” anlamına gelen Mescid-i Aksâ’nın Kudüs’teki mescid olamayacağını, bunun “semavî bir mescid” olması gerektiğini savunan görüşü tercih eder. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de Filistin’den “en yakın yer” diye söz edilmektedir. Şu halde “en uzak mescid” Kudüs’te olmamalıdır. Öte yandan Kudüs’te eski mabed (Süleyman mabedi) İslâmiyet’ten çok önce ortadan kaldırıl-mış, şimdiki Mescid-i Aksa ise henüz yapılmamıştı. Nitekim müslümanlar hicrî 66-73 yıllan arasında bugünkü Mescid-i Aksâ’yı inşa etmişlerdir.”(Diyanet tefsiri-17/1)
SÜLEYMAN ATEŞ TEFSİRİ: “Mi‘râc hakkındaki rivâyetler, genellikle olayı görmeyen, ancak Peygamber (s.a.v.) Medîne’ye hicret ettikten sonra onun hizmetine girmiş olan Enes ibn Mâlik, Câbir ibn Abdullah ve Medîne döneminin son yıllarında gelip müslüman olan Ebû Hüreyre gibi sahâbîler tarafından aktarılmaktadır. Rivâyetlerin birbirinden farklı yanları çoktur ve Hz. Peygamber’in, başka rü’yâlarındaki olaylar Mi‘râc olayına karıştırılmıştır.”
“Bu hadîslerin tümüne: sahihine, hasenine ve zayıfına vakıf olunca bunların hepsinin, Peygamber(s.a.v.)in Mekke’den Beyt-i-Makdis’e git¬tiğinde ve bunun bir kere vukubulduğunda ittifak ettikleri görülür. Gerçi râvîlerin nakilleri birbirini tutmaz; kimi eksik, kimi fazla şeyler söylemiştir. Bu da normaldir, çünkü peygamberlerin dışında insanlar hatâ edebilirler. Bazı kimseler, bu rivayetlerin her birinin ayrı bir olayı anlattığını, böylece birçok isrâ ve mi’râc olduğunu ileri sürmüşlerdir ki bu fevkalâde tuhaf bir görüştür. Bunlar, kaçılmayacak yere kaçmış ve bir yere de varamamış¬lardır.”
Kanâatimize göre hem Mi’râc, hem de İsrâ olayları, rûhânî olaylardır. Bunların rûhânî olduğunu söyleyenler azınlıkta kalmasına rağmen bizce onların görüşü, âyetlerin ruhuna ve gerçeğe uygundur. Ancak bizim kanâatimize göre her iki olay da rü’yâ’da değil, Peygamber (s.a.v.) uyanık iken vukubulmuş, ruhsal yükselmedir.”

14

Haziran
2012

MİRAC KANDİLİ HUTBE

Yazar: arafat  |  Kategori: HİTABET  |  Yorum: Yok   |  769 Kez Okundu

Aziz Müminler!
Yarın akşam Recep ayının 27. gecesi olması hasebiyle miraç kandilidir. İslam alemi olarak böyle mübarek bir geceyi idrak etmenin sevinç ve mutluluğunu yaşamaktayız.
Halkımız arasında Mirac Kandili olarak bilinen bu gece; sevgili Peygamberimizin Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya, oradan da Cebrail (a.s) refakatinde göklere seyahat ettirildiği ve Rabbimizin huzuruna kabul edildiği mübarek ve müstesna bir gecedir

Değerli Müminler !

Kur’an-ı Kerim’den sonra peygamberimizin en büyük mucizesi olan Mirac hadisesi, üç aylar diye bilinen ayların ilki olan Recep ayının 26 sını 27 sine bağlayan gece, hicretten yaklaşık 1,5 yıl önce meydana gelmiştir. Hutbemin başında okuduğum isra suresinin 1’inci ayeti kerimesinde Yüce Rabbimiz bu gece ile ilgili olarak mealen şöyle buyurmaktadır. “Kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (1)

Muhterem Müminler!

Peygamberimiz için büyük şan ve şerefle dolu olan Mirac mucizesi, biz Müslümanlar için de ilahî rahmetler ve lütuflarla doludur. Bu mubarek yolculuktan sevgili Peygamberimiz biz ümmetine şu hediyelerle dönmüştür:

1- Günde bes vakit namaz,
2- Bakara suresinin Son iki ayeti,
3-Allah’ın kendisine ortak koşma dışındaki günahları dilediği kimselerden affedeceği,

Muhterem Müslümanlar!

Dinimizin direği olan namaz, bize bir mirac hediyesidir. Nasıl ki, sevgili Peygamberimiz Mirac’da vasıtasız, Mevlası ile karşı karşıya geldi ise, mü’min de namazda vasıtasız olarak Allah’ın huzuruna çıkar; böylece Peygamberimizin, Mi’rac’da gerçekleşen Allah ile buluşma hâdisesi, namaz içinde sembolik olarak yaşanmış olur

Aziz Müminler!Son peygamber Hz.

İsrâ ve mirac olayı, çok değişik boyutları olan büyük bir mucizedir ve bu mucize, peygamberler içinde sadece son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)’e nasip olmuştur. Kadir gecesinden sonra İslam aleminin en değerli gecesi kabul edilen bu mübarek geceyi fırsat bilerek nefis muhasebesi yapalım. Mirac hediyesi olan namazımızı, gerçekten miracımız yapmaya gayret edelim.
Bu duygularla hepinizin mirac kandilini gönülden kutluyor, ülkemize, İslam alemine ve tüm insanlığa barış huzur ve saadet getirmesini yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

1-İsra Suresi,17/1

 

 

14

Haziran
2012

KANDİLİNİZ MÜBAREK OLSUN

Yazar: arafat  |  Kategori: HİTABET  |  Yorum: Yok   |  330 Kez Okundu

Mirac Kandili, sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) Efendimizin gecenin bir anında Mekke’deki Mescidi Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya, oradan da göklere seyahat ettirildiği mübarek gecenin adıdır.
Peygamberimizin hayatı içinde önemli bir yeri olan Mi’rac, Allah’ın sevgili Resulünden başka hiç kimseye sunulmadığı ilahî bir ihsandır.
Yüce Peygamberimiz için pek büyük şan ve şereflerle dolu olan Mi’rac mucizesi, biz Müslümanlar için de ilahî rahmetler ve lütuflarla doludur.
Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de; “Kulu Muhammed’i bir gece Mescid-i Haram’dan kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Doğrusu O, işitir ve görür:”(l) buyurmuştur.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) “Ben Mi’rac’tan daha güzel bir şey görmüş değilim” demiştir. Mi’rac olayının biz Müslümanlar için en önemli sonuçlarından birisi, hiç şüphe yok ki, dinin direği olan namazdır. Namaz, bize bir Mi’rac hediyesidir. Bilinçli olarak kılınan namaz Müminin Mi’racıdır. Onun içindir ki, namaz müminin Mi’racı olmuştur. Nasıl ki, yüce Peygamberimiz Mi’rac’ta vasıtalardan arınmış olarak Mevla’sı ile karşı karşıya geldi ise, Mümin de namazda vasıtasız olarak doğrudan doğruya Rabbinin huzuruna çıkar; sadece O’na kulluk etme ve sadece O’ndan yardım isteme fırsatı bulur. Eğer Mümin, günde beş vakit namazını dikkatle ve huşu içerisinde kılacak olursa, o namaz onun için bir Mi’rac olur, kul onunla Hakka yol bulur.
Bakara suresinin son iki ayetinde ; “Peygamber, Rabbinden kendisine verilene iman etti, mü’minler de (iman ettiler). Her biri; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler ve şöyle dediler: “Onun peygamberinden hiçbirini (diğerinden) ayırt etmeyiz.” Şöyle de dediler: “İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz! Senden bağışlama dileriz. Sonunda dönüş yalnız sanadır. (Bakara- 285. Ayet)
“Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. (Şöyle diyerek dua ediniz): “Ey Rabbimiz! Unutur, yada yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim mevlamızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.” (Bakara- 286. Ayet)
İsra suresinin 22-29 ayetlerinde bahsedilen 12 maddelik İslam prensipleri
Bu vahyedilen hakikatleri şöylece özetleyebiliriz: “Allah’a ortak koşulmayacak, yalnız O’na kulluk edilecek ve yalnız O’ndan yardım istenecektir. Anne ve babaya hürmet edilecek, onların duaları alınacaktır. Zinaya yaklaşılmayacaktır. Haksız olarak kimsenin canına kıyılmayacaktır. Yetimlere iyi muamele edilecektir. Ölçü ve tartıda doğruluk üzere olunacaktır. Bilmediğimiz bir şeyin ardından körü körüne gidilmeyecek, şuurlu hareket edilecektir. Yeryüzünde kibir ve gurur taslayarak yürünmeyecektir.Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimselerin günahlarının affedileceği ve cennete gireceklerinin müjdesinin verilmesi,
İyi amele niyetlenen kişiye onu yapamasa bile bir sevap verileceği, eğer yaparsa on sevap yazılacağı, fakat kötü bir iş yapmaya niyetlenen kişi onu yapmadığı müddetçe ona hiçbir günahın yazılmayacağı, ancak onu işlediği zaman da sadece bir günah yazılacağı müjdesi verilmiştir. İşte Mi’rac gecesi böyle mübarek bir gecedir. Bu geceyi ihya ederken, bu gecede vahyedilen üstün gerçeklere kulak vermeliyiz. Yalnız Yüce Mevla’ya kulluk etmeli, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamalıyız.
Sevgili Peygamber’imizin Mirac’ından ilham alarak topyekûn insanlığın her türlü ayıp, hata, vebal ve günahı geride bırakarak manevî yükselişi üzerinde de düşünmek zorundayız. Bunun da yolu fani hevesler peşinde ömür tüketmek yerine yaşadığımız hayatın geçiciliğini fark edip Allah’a dönmek; O’nun rızasına uygun bir hayat sürmek, geride insanlık için yararlı işler yapmaktır.Mi’rac Kandili programı Merkez Sungurbey Camiinde akşam namazını müteakiben yapılacaktır.
Bu duygularla, tüm Çayeli’li hemşehrilerimizin Mirac kandilini tebrik eder, bu gecede yapılan duaların, bütün İslam âleminin birlik ve beraberliğine, insanlığın hidayetine vesile olmasını dilerim. Bu vesileyle başta yakın çevremiz ile İsra ve Mirac mucizesinin cereyan ettiği kutsal topraklar olmak üzere bütün dünyada hak ihlallerinin sona ermesini, acı ve gözyaşının, şiddet ve terörün yerini kalıcı bir huzur ve barışın almasını Cenab-ı Hakk’tan niyaz ederim.

14

Haziran
2012

MİRAC KANDİLİ

Yazar: arafat  |  Kategori: HİTABET  |  Yorum: Yok   |  369 Kez Okundu

16 Haziran Cumartesi’yi  Pazar’a bağlayan gece Mirac Kandilidir. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.s)’in en büyük Mucizelerinden biri Mirac mucizesidir. Birçok ilahi lütuf ve ihsanla dolu mübarek bir geceye yaklaşmanın mutluluğunu yaşıyoruz.
Bu seyahatin Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya kadar olan kısmına İsrâ adı verilmektedir.
Gece yürüyüşü anlamına gelen İsrâ’dan İsrâ Sûresinin birinci ayeti şu şekilde bahseder:
“Kulu Muhammed’i bir gece Mescid-i Haram’dan, kendine bir kısım ayetleri göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şânı yücedir. Doğrusu O, gerçek anlamda işitir ve görür.”
İsrâ ve Mi’rac, yüce Mevlâ’mızın zaman ve mekân kayıtlarını ortadan kaldırarak, Habîbini manevi huzuruna kabul edip nice emir ve hikmetleri vasıtasız vahiy buyurduğu muazzam bir tecelli gecesidir.
Peygamberimiz için şân ve şerefle dolu olan Mi’rac mucizesi, bizim için de rahmet ve lütuflarla doludur. Mi’rac’ın bizim için en önemli sonucu dinimizin direği, imanımızın alameti ve günahlarımızın kefareti olan ve o gece farz kılınmış bulunan beş vakit namazdır. Beş vakit namaz bize bir Mi’rac hediyesidir. Bu bakımdan Namaz Mü’minin Mi’racıdır. Zira mü’min namazda vasıtasız olarak Rabbi ile baş başa bulunmaktadır.
Mi’rac’da Peygamberimize vahyedilen ilâhi prensiplerin bir kısmı İsrâ Sûresi’nde şöyle beyan edilmektedir:
“Allah’a ortak koşma, yalnız O’na inanıp yalnız O’na ibadet et, ana-babaya iyi davran, akrabaya, yoksula, yolda kalmış kimseye haklarını ver, cimrilik yapma, müsrif ya da savurgan da olma, açlık korkusu ve geçim kaygısı ile çocukları öldürme, zinaya yaklaşma, cana kıyma, yetimin malına el uzatma, verdiğin sözü yerine getir, ölçerken ve tartarken eksiklik ve noksanlık yapma, hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme, kibirlenme ve gururlanma. Bütün bu sayılanlar Yüce Yaratanın katında sevimsiz ve çirkin davranışlardır.”
Unutmamalıyız ki, inanç, ahlak ve maneviyat dünyamızın, barış ve huzur içinde birlikte yaşamamızın vazgeçilmez değerlerine işaret eden bu ilahi buyrukları yaşamak ve yaşatmak, bizlere miracın manevi atmosferini günümüzde de hem fert hem de toplu olarak teneffüs etme imkanı sağlayacaktır.
Mi’rac gibi büyük bir mucizenin tecelli ettiği bu kutsal gecede Cenab-ı Hakk’ın rahmetinin de o nispetle tecelli edeceğine inanarak bu mübarek geceden gerektiği gibi istifade etmesini bilmeli ve bu geceyi en iyi şekilde değerlendirmeliyiz.
Bu duygu ve düşüncelerle, Mirac kandilinin birlik, beraberlik, kardeşlik ve barışa vesile olması temennisi ile Milletimize, memleketimize ve tüm İnsanlığa hayırlar getirmesini diler, tüm hemşerilerimin Mirac kandilini tebrik ederim.
.

14

Haziran
2012

AÖF YENİ MALİYE POLİTİKASI DERS NOTLARI-1

Yazar: arafat  |  Kategori: GENEL KÜLTÜR  |  Yorum: Yok   |  634 Kez Okundu

▬ Maliye politikasında klasik görüşten sapmalar özellikle 1930 yılından sonra önem kazanmaya başlamıştır.
▬ Para arzı, IS-LM eğrileri analizinde LM eğrisini hareket ettiren bir değişkendir.
▬ Gelir düzeyini artırmak için para arzının artırılması gerektiğini savunan yaklaşım Monetarist yaklaşımdır.
▬ Otomatik istikrar sağlayıcı maliye politikasına yöneltilen en önemli eleştiri Ekonomik büyümenin otomatik frenlenmesini ortaya çıkarmasıdır.
▬ Enerji, hammadde veya nitelikli eleman kıtlığı gibi nedenlerle üretim artmadan fiyatların yükselmesine Yapısal enflasyon denir.
▬ Artan kamu harcamaları hipotezini savunan iktisatçı Wagner’dir.
▬ Gelişmekte olan ülkelerde genişletici maliye politikasının etkin olamamasının nedeni Yapısal darboğaz ve kapasite eksikliğidir.
▬ Stagflasyon tanımı içinde yer alanlar: Kullanılmayan üretim kapasiteleri, Yüksek bir fiyat artışı, Yetersiz iktisadi büyüme, İşsizlik
▬ Bir ekonomide bütçe açığı ve vergilemenin ekonomi üzerindeki etkisinin aynı olduğu görüşünü savunan yaklaşım Ricardian yaklaşımıdır.
▬ Keynesyen maliye politikasının gelişmekte olan ülkelerde uygulanabilirliğini yitirebilmesinin nedeni Gözlemlenen ekonomik dalgalanmaların yapısının ve kaynağının farklı olmasıdır.
▬ Genel bir harcama vergisi öneren ve gelir vergisinin böyle bir vergi ile ikame edilmesi halinde iktisadi büyümenin hızlandırılacağını ileri süren iktisatçı Kaldor’dur.
▬ Ani amortisman, oto finansman olanağını en fazla artırır.
▬ Gelişmekte olan bir ekonomide geleneksel yöntemlerin hakim olduğu tarım kesiminde gözlemlenen durumlar: Paralı değişimin azlığı, Düşük verimlilik, Hızlı nüfus artışı, Düşük gelir düzeyi
▬ Ekonomide net bir yararın oluşmadığı, fakat bölgelerarası ve kişiler arası rant aktarımının ortaya çıktığı yarar tipi Parasal yarardır.
▬ Ortalama oranın yüksek, marjinal oranın düşük uygulandığı dolaysız vergilerde Gelir etkisi, ikame etkisine ağır basarak faktör arzı artar.
▬ Borç faiz ödemeleri, Türkiye’de 1990′lıyıllarda kamu transfer harcamalarının önemli bir miktarını oluşturmuştur.
▬ Fonksiyonel gelir dağılımı, çeşitli üretim faktörlerinin üretime katılmaları karşılığında milli gelirden aldıkları payları gösterir.
▬ Bölgesel dengesizlikleri ortadan kaldırmaya yönelik mali araçların etkisiz kalmasına yol açan en önemli faktör Olumsuz iktisadi ve sosyal koşullardır.
▬ Bölgesel dengesizliği gidermeye yönelik olarak altyapı yatırımlarının getirdiği en önemli yarar Maliyet tasarrufu sağlamasıdır.
▬ Bir ekonomide, üretim ve istihdam hacminin, toplam talebe bağlı olduğunu savunan iktisatçı Keynes’tir.
▬ Bütçe açığı veya fazlası ölçüsünün maliye politikası işlemlerinin ekonomik etkilerini ölçmede sakıncalı olmasının nedeni Ekonomik faaliyet düzeyindeki değişiklikler tarafından etkilenmesidir.
▬ Keynes’e göre, bir ekonomide üretim ve istihdam düzeyi Toplam talep düzeyine bağlıdır.
▬ Gelir düzeyini artırmak için para arzının artırılması gerektiğini savunan yaklaşım Arz ekonomisi yaklaşımıdır.
▬ Gider vergisi türlerinden Kişisel bir harcama vergisinin konjonktürel esnekliği en fazladır.
▬ IMF kökenli istikrar programlarına yöneltilen eleştiriler: Yapısal sorunlara gereken önemi göstermemesi Gerçek gelirleri azaltması Ekonomik büyümeye önem vermemesi Gelir dağılımında eşitsizliklere neden olması
▬ 1980 öncesi dönemdeki ekonomik istikrarsızlığın nedenleri: Tarımsal üretimin doğa koşullarına bağlı olması Şehirleşmenin hızlı olması Değişen talebe karşı üretim yapısının değişmemesi Sanayi sektörünün dış piyasalarla rekabet edebilme olanağının olmaması
▬ Tüketim malları üzerine salınan dolaylı vergilerin tasarrufu artırmasının nedeni Tüketimi kısmasıdır.
▬ Türkiye’de 5 yıllık kalkınma planlarının ilk üçünde özellikle, sanayi sektöründeki üretimin niteliği ve üretim teknolojisi gibi konularda herhangi bir düzenleme bulunmamasının sonuçları: İthal girdilere bağlı kalması, Teknolojik etkinliğin sağlanamaması, Üretimin yüksek maliyetle gerçekleşmesi, Sanayi sektörünün kendi kaynaklarını yaratamaması
▬ Bir ekonomide vergilerin kişisel gelir dağılımı üzerindeki etkilerini gösteren yöntem Lorenz eğrisi yöntemidir.
▬ Kış aylarında hava kirliliğini azaltmak için tek plakalı araçlarla, çift plakalı araçların trafiğe çıkışlarına farklı günlerde izin vermek İdari önleme bir örnektir.
▬ Bölgesel dengesizlikleri ortadan kaldırmaya yönelik mali araçların etkisiz kalmasına yol açan en önemli faktör Olumsuz iktisadi ve sosyal koşullardır.
▬ Bölgesel dengesizliği gidermeye yönelik olarak altyapı yatırımlarının getirdiği en önemli yarar Maliyet tasarrufu sağlamasıdır.
▬ Tarafsız maliye, klasik yaklaşımın savunduğu bir görüştür.
▬ Bir ekonomide devletin önemli bir vergi azaltması programı yürütmesinin arzulanan mal ve hizmetleri üretmek açısından gerekli teşviki sağlayabileceğini ve böylece gerçek gelirde hızlı bir gelişme yaratacağını savunan yaklaşım Arz ekonomisi yaklaşımıdır.
▬ IS-LM analizine göre Vergilerde yapılan bir azalış IS eğrisini sağa doğru kaydırır.
▬ Ekonomi eksik istihdamda dengede iken Merkez Bankasının Pm (para arzı) artırması karşısında Gelir artar , Yatırımlar artar , Tahvil fiyatları yükselir , LM eğrisi sağa kayar .
▬ Enflasyonun sonuçları: Faiz oranları yükselir yatırımlar düşer Gelir dağılımı sabit gelirlerin lehine bozulur Kısa vadeli ve spekülatif yatırımları artırır Göstermelik tüketim artar ve tasarruflar azalır.
▬ Transfer harcamaları Transfer geliri elde edenlerin marjinal tüketim eğilimi 1 olduğunda , cari ve yatırım harcamaları kadar gelir artırıcı etkiye sahip olur.
▬ Stagflasyonla mücadelede alınacak önlemlerden biri Genişletici maliye politikası ile daraltıcı para politikasının optimal bileşimi oluşturulmalı ve uygulanmalıdır.
▬ Büyük bütçe açıkları sonucunda ortaya çıkan olgular: Yüksek fiyat düzeyi Yüksek faiz Yüksek borç servisi Yüksek dış ticaret
▬ Genel olarak gelişmekte olan bir ekonomiye özgü istikrarsızlık kaynakları: İhracat miktarında değişmeler Bütçe açıklarındaki değişmeler Uluslararası Ticaret hacmindeki değişiklikler Tarımsal üretimdeki değişmeler
▬ Türkiye’de ocak 1980′de uygulanmaya başlanan ekonomik istikrar politikası önlemleri: İhracatın artması, Yüksek faiz oranları, Ücretlerin sınırlandırılması, Kamu harcamalarının azaltılması
▬ Türkiye’de 5 Nisan 1994 kararlarının alınmasını gerektiren nedenler: Dövize olan talebin artması, İç borç faizlerinin artması, Dış ticaret açığının artması, Kamu açıklarının artması
▬ Tasarruf eğilimi, ekonomik büyümenin temel öğelerinden biridir.
▬ Gelişmekte olan bir ekonomide vergi kapasitesini belirleyen etkenler: Nüfus artış hızı, Bozuk gelir dağılımı, Fert başına düşen gelir düzeyi , vergi denetiminin etkinliği
▬ Gelişmekte olan ülkelerde vergi yönetiminin zayıf olması Gümrük vergisini ön plana çıkarmaktadır.
▬ Yüksek faiz oranı ile yatırımların getiri süresi arasındaki ilişki: Kısa sürede getiri sağlayan yatırımlar tercih edilir.
▬ Gelişmekte olan ülkelerde özellikle artan oranlı vergilerin kullanıldığı durumda kamu ve özel yatırımların birbirine rakip olduğu iddia edilebilir. Bu mantık Kamu yatırımları, teşvik edici olduğunda genel verimlilik artışı sağlayacağı gerekçesi ile reddedilebilir.
▬ Kamu kesimi projeler değerlendirilirken dikkate alınanlar: Dışsal maliyetler , Doğrudan faydalar , Dolaylı Fayda , Doğrudan maliyetler
▬ Gerçek gelir üzerinden alınan dolaysız vergilerin yol açabileceği en önemli sakınca Toplam birikim düzeyinin azalmasıdır.
▬ Bir ekonomide gelişmenin ilk aşamalarında Gider vergisi ağırlıklı olarak uygulanır.
▬ Ortalama vergi oranı yüksek , marjinal vergi oranı düşük olan bir vergi sisteminde Gelir etkisi en fazladır.
▬ Dolaylı vergilerin özellikleri: Tüketim üzerine salınır , Malların fiyatını yükseltir , Uyarılmış yatırımları artırır , Tüketim harcamalarının azalmasına neden olur .
▬ Türkiye’de 1980′li yıllarda uygulanan ekonomi politikası İhracatın artırılmasına bağlı bir kalkınma anlayışına dayanır.
▬ Türkiye’de 1970′lilerden sonra Türkiye’yi istikrarsızlığa iten ve 28 Ocak 1980 kararlarına sürükleyen unsurlar: Üretim niteliği ve üretim teknolojisinin geri kalması, Fiyatların hızla yükselmesi , İthal girdilere aşırı bağlı kalınması, Spekülatif faaliyetlere ağırlık verilmesi
▬ 1980′li yıllarda izlenen ekonomi politikasının uygulama sonuçları incelendiğinde İhracatın artırılması amacının öne çıktığı görülmektedir.
▬ Devlet depresyonla mücadele etmek için bütçe açığı verir bunu borçlanmayla finanse etmek isterse konjonktür politikasına ters düşmemek için borçlanmanın Merkez Bankasından yapılması gerekir.
▬ Vergilerin kişisel gelir dağılımı üzerindeki etkilerini gösteren yönteme Lorenz eğrisi yöntemi denir.
▬ Gerçek gelir üzerine salınan dolaysız vergilerden vergi kaçırma kanallarının fazla olmasının sonuçları: Kamu kesimine aktarılan fonların az olması, Tasarruf kanallarının özel birimlerce verilmesi , Sermaye birikiminin özel sektörde oluşması, Vergilemede adalet ilkesinin sarsılması
▬ Yeniden gelir dağılımı değiştirilmesi maliye politikasının temel amaçlarından biri değildir.
▬ Yerel yönetimlerin kendi gelir kaynakları: Emlak vergisi , Bazı meslek vergileri , İşyeri kurma izin rüsumları, Hemşehrilik mükellefiyetleri
▬ Ani amortismanın getirisi ilk yıllarda elde edilen yatırımları daha avantajlı hale getiren bir teşvik aracıdır.
▬ Klasik yaklaşımın temel varsayımları: Her arzın kendi talebini yaratması, Bütün piyasalarda tam rekabetin geçerli olması, Ekonominin tam istihdamda olduğu , Miktar kuramının geçerli olması
▬ Keynesyen Yaklaşıma göre Kamu harcamalarının arttırılması toplam talebi doğrudan doğruya ve kesinlikle artırır.
▬ Post Keynesyen beklentilerin ekonomik davranışa hakim olduğunu ve bir ekonomide yatırımların temel belirleyicisi olduğunu savunur.
▬ Philips Eğrisi analizi Tam istihdam – Fiyat istikrarı arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla kullanılmaktadır.
▬ Tam istihdam bütçe fazlasında bir değişikliğe yol açabilen öğeler: Vergi oranları, Kamu harcamaları, Fiyat düzeyi , Potansiyel gayri safi milli hasıla
▬ Maliye politikasının araçları: Kamu cari harcamaları, Kamu yatırım harcamaları, Katma Değer Vergisi hasılatı, Gelir vergisi oranı
▬ Transfer harcamalarındaki değişikliklerin, milli gelir üzerinde aynı miktardaki reel harcamalara oranla daha az bir etkiye sahip olmasının temel nedeni Transfer harcamalarından yararlananların gelirlerinin bir kısmını tasarruf etmeleridir.
▬ Kamu harcamalarında gerçekleştirilecek bir artış eşit düzeyde vergi artışı ile finanse edildiğinde milli gelir denge düzeyindeki değişme Kamu harcamasındaki artış kadar artar .
▬ Keynesyen yaklaşıma göre yatırım talebi faiz esnekliği Sıfırdır.
▬ Esnek döviz kurunun benimsendiği bir ekonomide fiyatlar genel seviyesinde meydana gelecek bir artıştan dolayı Ülke parasının değeri düşer, İhracat azalır, İthalat artar, Yurt dışına döviz çıkışı artar.
▬ Yatırım talebi faiz esnekliğinin sonsuz kabul edildiği bir ekonomide Para arzı artışı yoluyla milli gelir arttırılabilir.
▬ İhtiyari maliye politikası yönteminde önlemlerin fiilen uygulamaya konması ile ekonomik istikrarsızlığın giderilmesi arasındaki süre Etkilemeye ilişkin gecikmeye örnektir.
▬ Gider vergileri içinde konjonktürel esnekliği en düşük olan vergi Özel tüketim vergisidir.
▬ Kişisel gelir vergisinin konjonktürel esnekliğini arttıran etkenler: Artan oranlılık derecesinin kuvvetli olması, Verginin kaynaktan kesme usulü ile tahsil edilmesi , Vergi matrahının konjonktürel gelişmeye hassas gelir türlerinden oluşması, Verginin tahsil süresinin kısa tutulması
▬ Anti-enflasyonist politikaların gündeme geldiği dönemlerde en şiddetli darbeyi Yatırım harcamaları almaktadır.
▬ Kamu cari harcamalarında yapılacak bir kısıntı aşağıdaki etkilerden hangisini ortaya çıkan etkiler: Önceden yapılmış kamu yatırım harcamalarının
veriminin düşmesine yol açar. Personel ödemelerinde yapılan kısıntı sosyal adalet ilkesi ile çatışır. Uzun dönemde üretimde kalite kaybına yol açar. Toplam kamu harcamaları üzerindeki baskı azalır.
▬ Anti-enflasyonist politika aracı olarak servet vergilerinin doğurabileceği en önemli sakınca Servet dağılımını bozmasıdır.
▬ “Artan Kamu Harcamaları Hipotezi” iktisatçı Wagner tarafından ortaya atılmıştır.
▬ Devlet tahvillerinin halka satılması durumunda Vadeleri içinde kişi ve kurumların portföyünde tutulması likiditeyi kısıcı etki en yüksektir.
▬ Enflasyonda uzun vadeli borçların kısa vadeli borçlara tercih edilmesinin temel nedeni Likiditeyi daha fazla kısabilmeleridir.
▬ Devlete borç verenlerin ileride bu borca ait faiz yükü geleceğinden dolayı tasarruf oranlarını arttıracaklarını söyleyen görüş Barro Hipotezidir.
▬ Durgunluk dönemlerinde gelir vergisi otomatik istikrar sağlayıcı olarak Artan oranlı tarife yapısı ile etkili olur.
▬ 1930′lara gelininceye kadar kuram ve uygulamadaki hakim görüş tam istihdam ve fiyat istikrarının Otomatik olarak sağlanacağını savunmaktaydı.
▬ B.Kitching’in 1971′de yapısal işsizlik ve enflasyonun bir arada görünmesi olayını açıkladığı yaklaşım Real Crowding Out Hipotezi
▬ Keynesyen Yaklaşıma göre geçici bir vergi azalması toplam talep üzerinde ani ve önemli bir etki yaratarak milli gelirin yükselmesine neden olur.
▬ Neo klasik yaklaşıma göre sermaye hareketlerinin de kapsandığı dışa açık küçük bir ekonomide bütçe açıkları Net ihracatın dışlanmasına neden olur.
▬ İthal girdi fiyatlarının çok artması, gelişmekte olan ülkelerde karşılaşılan enflasyonun mali olmayan bir nedenidir.
▬ Gelişmekte olan ülkelerde görülen iç istikrarsızlık kaynakları: Tarımsal üretimdeki değişmeler , Devletin mali sorunları yönetmedeki hataları, Politik karışıklık ve istikrarsızlıklar , İzlenen yanlış para politikaları

13

Haziran
2012

TEFSİR VE KURAN BİLGİLERİ

Yazar: arafat  |  Kategori: TEFSİR  |  Yorum: Yok   |  1.364 Kez Okundu

1-Mekke’de Kur’an’ı Kerim’i ilk kez açıktan okuyan kimdir? Abdullah bin Mesut (r.a.).
2-Kur’an’ı Kerim hangi halife zamanında “Mushaf” halinde toplandı? Hz. Ebu Bekir (r.a.).
3-Kur’an’ı Kerim hangi halife zamanında çoğaltılıp dağıtıldı? Hz. Osman (r.a.).
4-Halife Hz. Ebu Bekir’in emriyle kitap haline getirilen Kur’an’ı Kerim’i toplama komisyonunun başkanı olan sahabe kimdir? Hz. Zeyd bin Sabit.
5-Kur’an’ı Kerim’de din kelimesi hangi manada kullanılmıştır? Ceza, mükafat, hüküm, hesap.
6- Tebuk seferine katılmadığı için Peygamberimiz (s.a.v.) ve ashabın kendisiyle (hakkında ayet nazil oluncaya kadar) 50 gün konuşmadığı sahabe kimdir? Kab b. Malik.
7-İfk hadisesini açığa çıkaran ayet hangisidir? Nur suresi ayet 11 ve 12.
8-Abdestin farz olduğunu belirten ayet hangisidir? Maide suresi 5 ve 6.
9-Osmanlı Devletinin son dönemlerinde yetişmiş İslam bilginlerindendir. Kadı yetiştiren Mektebi Nüvvab’ı bitirmiş, Beyazıt medresesinde dersler vermiştir. Meşihat Dairesi’ndeki görevinin yanında Mektebi Nüvvab, Mektebi Mülkiye, Medrese tül Vaizin ve Medrese-i Süleymaniye’de dersler vermiştir. 2. Meşrutiyetin ilanından sonra Antalya’dan mebus seçilmiş ve özellikle 2. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle ilgili hal fetvasının yazılmasında oynadığı rolle tanınmıştır. İttihat ve Terakki cemiyetinin ilim şubesinde de görev almıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra Ankara İstiklal Mahkemesinde de yargılanmış ve berat etmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığının kendisinden istediği Kur’an tefsirini Hak Dini Kur’an Dili adıyla yazmıştır. Bu İslam alimi kimdir? Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır.
10-Seyyit Kutub’un tefsirinin adını söyleyiniz. Fizilali Kur’an.
11-Muhammed Hamdi Yazır’ın tefsirinin adını söyleyiniz. Hak Dini Kur’an Dili.
12-Kur’an’ı Kerim’de “Zehraveyn”(iki çiçek manasına gelen) diye bilinen iki sure vardır. Bu surelerin ikiside Medeni surelerdir. Konusu ise hüküm ayetleridir. Bu iki surenin adını yazınız. Bakara ve Al-i İmran sureleridir.
13-Kur’an’ı Kerim Berat gecesi indirilmiştir. Hadid suresi 23. Ayette de “Dünyada olacak her şey, dünya yaratılmadan evvel, ezelde “oraya” yazılmış, takdir edilmiştir. Bunu size bildiriyoruz ki, hayatta kaçırdığınız fırsatlar için üzülmeyesiniz ve kavuştuğunuz kazançlardan, Allah’ın gönderdiği nimetlerden mağrur olmayasınız. ” Denilmektedir. İfadelerde geçen “oraya” kelimesi neresi anlamına gelmektedir? Levh-i Mahfuz.
14-Kur’an’ı Kerim İslam dünyasında 7 kıraat üzere okunmaktadır. Bizim şu anda elimizde bulunan ve okuduğumuz Kur’an’ı Kerim hangi kıraat imamının rivayeti üzerine yazılmıştır? Kıraatı Asım.
15-Kur’an’ı Kerim kaç yılda inmiş, tamamlanmıştır? Kur’an’ı Kerim 22 sene, 2 ay, 22 günde inmiştir.

16-Allah(c.c.)’ın dilediği şeyleri Peygamberlerine bildirmesine ne denir? Vahy denir.
17-Kur’an’ı Kerim’de bulunan, adetleri 114 tane olan müstakil bölümlerine ne denir? Sure ismi verilir.
18- Kur’an’ı Azimüşşan’da bulunan sureleri meydana getiren cümlecik yada bir kaç kelimeden oluşan, 6666 adet varolan Allah kelamlarına ne ad verilir? Ayet denir.
19-Kur’an’ı Kerim tek kitap olduğu gibi, tek ciltte toplanmıştır. Kur’an’ı Kerim’in sayfalarını toplayan cilde verilen ve yalnız Kur’an’a ait olan özel isme ne denir? Mushaf adı verilir.
20-Kur’an’ı Kerim insan gücünün imkan verdiği ölçüde anlamayı gaye edinen ve geniş şekilde açıklayan,
gerektiğinde yorumlayan eserlere ne ad verilir? Tefsir denir.
21-Tefsir yapan alime ne ad verilir? Müfessir adı verilir.
22-Tefsir çeşitleri kaçtır ve nelerdir? Tefsir çeşitleri ikidir;
a- Rivayet tefsiri : Ayet ve hadislerle açıklama yapılan tefsirlerdir.
b- Dirayet tefsiri : Ayet, hadis ve akli, felsefi, güncel yorumlarla yapılan tefsirdir.
23-Ayeti celilelerin mana ve ilahi işaretlerini, insan aklının imkanı ölçüsünde yapılan tercümelere ne ad verilir? Meal adı verilir.
23-Mekke yakınlarında Hira mağarasında, 610 yılı Ramazan ayında nazil olmaya başladı.
25-Hz. Muhammed (s.a.v.)’e Nur dağında inmeye başlayan ve 23 senede tamamlanan, Arapça olarak indirilen ve tevatür yoluyla bize ulaşan, okunması dahi ibadet olan, dünyevi ve uhrevi tüm meseleleri bildiren, Allah (c.c.)’ın kelamına ne ad verilir? Kur’an’ı Kerim denir.
26-Peygamber efendimiz (s.a.v.)’in 13 yıllık Mekke döneminde ve 10 yıllık Medine hayatında Kur’ân’ı Kerim’in tamamı indirilmiştir. Mekke ve Medine yaşantısında bildirilen surelere verilen isim nedir? Mekke döneminde inen surelere MEKKİ, Medine döneminde inen surelere MEDENİ sure adı verilir.
27- Kur’an’ı Kerim’de hakkında en çok ayet inen kavim hangisidir? İsrail oğulları.
28-Kur’an’ı Kerim’deki ilk surenin ismi nedir?Fatiha suresi.
29-Kur’an’ı Kerimde ismi geçen sahabe kimdir? Hz. Zeyd (r.a.).
30-Hurf’u Seb’a nedir? Kur’an’ı Kerim’in yedi harf üzerine inmesidir.
31- Kur’an’ı Kerim’in hangi suresinin her ayetinde “ALLAH” kelimesi vardır? Mücadele suresi.
32-Allah (c.c.) kelimesi Kur’an’da kaç defa zikredilmiştir? 2697 defa.
33-Kur’an’ı Kerim’de tek ismi zikredilmiş kadın kimdir? Hz. Meryem.
34- Kur’an’ı Kerim’in son inen ayeti hangi surenin kaçıncı ayetidir? Maide suresinin 3. Ayetidir.
35-Kur’an’ı Kerim’i usulüne göre okumayı belirleyen kuralların tümüne ne ad verilir? Tecvit.
36-Kur’an’ı Kerim Peygamber Efendimize ,Mekke yakınlarında Hira mağarasında, 610 yılı Ramazan ayında nazil olmaya başlamıştır.
37-ilk halife Hz. Ebu Bekir, vahiy katiplerinden Zeyd bin Sabit başkanlığında bir kurul oluşturdu. Bu kurulun kitaplaştırdığı ve Müslümanlar’ca da onaylanan Kuran nüshasına Mushaf (bir araya getirilmiş sayfalar) adı verildi.
38-Kur’an ayrıca Kelamullah, Kitabullah, Furkan, Tenzil, Mushaf, Kitab, Nur ve Ümmülkitap isimleriyle bilinir.
39-Kuran’ın bugünkü haliyle kitap halinde toplanılmış şekline ”Mushaf” denir. “ Mushaf”, “iki kapak arasındaki sayfalar” anlamına gelen bir kelimedir
40–Kur’an’ın bölünmüş olduğu 30 parçadan (fasikül) her birine cüz denir.
41-Kuran, “ sûre” adı verilen bazı ana bölümden oluşur. Kur’an 114 sûreden müteşekkildir. Bu surelerin 86′sı Mekke’de, 28′i Medine’de gelmiştir.

42-Her bir sure de “ ayet” adı verilen parçalardan müteşekkildir. Ayetler bir kelime ila bir sayfa arasındadır.
43-İslam’a göre vahiyler peygambere Cebrail meleği aracılığıyla gönderilmiştir. Kuran metninin tamamlanması, 610 – 632 yılları arasında, yaklaşık 23 yılda gerçekleşmiştir. Kur’an peygamber hayatta iken yazılı hale getirilmemiştir.
44-Vahiy katipleri: Zeyd ibn Sabit başkanlığında Ömer, Osman, Ali, Talha, Sad, Ebu Derda, Mikdad, Übey ibn Kab, Ebu Musa el-Eşari ve Abdullah ibn Mesud’dur.
-Hafız :Kur’an’ın bütün metnini ezberleyen ve uygun şekilde ( tecvid) okuyabilen kişiye ” hafız” denir.
45-Kur’an’ı uygun bir şekilde ve güzel bir tutum ve sesle okumaya ” tilavet” denir.
46-Kur’an sureleri bazen bir bütün olarak bazen de bölümler halinde indirildi. Bazı sûreleri Mekke’de inmesi dolayısıyla “Mekkî”, bazıları Medine’de indirildiklerinden “Medenî” diye nitelendirilmiş ve 22 yılda tamamlanmıştır. –
47-Osman tarafından değişik vilâyet merkezlerine gönderilen nüshalar asırların geçmesiyle kayboldu. Günümüzde halen onlardan bir tanesi İstanbul Topkapı müzesinde; bir diğer tam olmayan nüshası Taşkent’te bulunmaktadır.
48-Ebû Bekr’in (ö. 13/634) halifeliği sırasında Kur’an-ı Kerîm toplanıp iki kapak arasında kitap haline getirilince, uygun bir isim aranmış, Abdullah b. Mes’ud’un (ö.32/652) “Habeşistan’da bir kitap gördüm, ona Mişhaf, Mushaf adını vermişlerdi” demesi üzerine, halife tarafından bu isim uygun bulunmuştur
49-Medine’de inen âyet ve sûrelerde daha çok hukuk kuralları yer almıştır. Aile ve devletin tanzimi, insanların birbiriyle veya devletle olan ilişkileri, anlaşmalar, barış ve savaş durumları bu âyetlerde açıklanır.
50-Kuran, Arapça olarak kaleme alınan ilk mukaddes kitaptır. “Kuran Tarihi”, Prof. M. Hamidullah, s. 59
51-İslam’a göre Kur’an abdestsiz okunmaz.Kur’an’da bu hususla ilgili olarak şöyle denir: ” Şüphesiz bu, değerli bir Kur’an’dır. Korunmuş bir kitaptır. Ona ancak temizlenenler dokunabilir.” ( Vakıa Suresi, 77-79)
52- Rivayet tefsiri: Buna me’sur veya nakli tefsir de denir. Kur’an’ı açıklamak mübhem noktalarını açıklığa kavuşturmak için Kur’an, sünnet, sahabe, tabiilerin sözlerine göre tefsir etmektir. Rivayet tefsirinin önde gelenlerinden olan İbn-i Kesir
53-Dirayet tefsiri: buna rey ile ma’kul tefsir de denir. Rivayetle sınırlı kalmayıp dil, edebiyat, din, tarih, ve diğer ilimlere dayanılarak yapılan tefsirdir. Bu tefsirde akıl hüccet olarak ele alınır ve vahyi, akıl açıklar.Bu iki tefsirden sonra zamanla başka tür tefsir hareketleri de cerayan etmiştir.
54-İşari tefsir: Tarikat ve tasavvuf ehlinin ayetlerin zahirini bunun dışında anlama, tev’il etmek maksadıyla ve işaret yoluyla geldiğini söyledikleri tefsirdir.
55-Mezhebi tefsir: Kişilerin kendi mezheplerini ve ekollerini desteklemek amacıyla Kur’anın tefsir edilmesidir. İslami pratikliği açısından fazlaca önemli olmayan konularda ve bunların şartlarıyla uğraşılan tefsir çeşididir.
56- Kelami tefsir: Hilafetten saltanata geçilişi de tefsir anlayışının değişmesine sebep olan amillerden birisidir.
57-İlhadi tefsir: Bu tefsir, kişinin heva ve hevesine göre yapmış olduğu tefsirdir. Kişi kendi haraketlerinin doğru olduğu için veya başka bir sebepten dolayı Kur’andaki ayeti kendine göre tefsir eder.
58-İcazi tefsir: Kurandaki edebi üstünlüğü insanlara göstermek için yapılan tefsirlerdir. Bu tefsirler;Batı topluna karşı aşağılık duygusunun bir tezahürü olarak ortaya çıkmıştır.
59-“Kur’an’ın resminde tamamen Peygamber’den olup tevkifidr.” Diyen ,Abdulaziz ed-Debbağ-

60-Kur’an’ı harekeleme ve noktalama işlemini ilk başlatan kişi ,Ziyad b. Sümeyye
61- “Mushaf-ı Osmani’nin hattına muhalefet etmek haramdır” bu söz Ahmed b. Hanbel aittir.
62- Kur’an’ın bir cilt haline getirilmek için kurulan heyetin başkanı Zeyd b. Sabit
63- Mushaf : Hz.Peygamber’in vefatından 6 ay sonra başlıyan Kur’an’ı toplama faaliyeti yaklaşık 1 yıl sürmüştür.Toplanan bu nüshaya Abdullah b. Mesud’un teklifiyle MUSHAF adı verilmiştir.
64-Peygamberimiz okuma yazma öğretmek amacyla ;Erkekler için Abdullah b.Said b.El-As ile Ubade b.samit’i kadınlar için de Hafsa’yı görevlendirmiştir.
65-Kur’an dünya semasına kadir gecesinde toptan indirildi.Oradan da yirmi küsur yıl boyunca parça parça nazil oldu.” Sözü İbn Abbas aittir.
66- Vahiy katipleri :Mekke de ilk vahiy katibi: Abdullah b.Sa”d b. Ebi Sarh”tır.Medine de ise ilk vahiy katibi Übeyy b.Ka”b “ tır.Ondan sonrada Zeyd b.Sabit Ali b.Ebİ Talib
67-En son nazil olan ayetler; Nisa, 4/176
68- “Sebu’t-Tivel* olarak isimlendirilen sureler ;Bakara, A’raf, Nisa, Al-i Imran, En’am, Maide, Enfal
69- Kur’an ve Sunnetin açik hukumterine aykırı olarak yapilan tefsire ilhadi lefsir
70-Taberi’nin yazdigi tefsirin tam adı;Camiu’l-Beyan an Te’vTli Ayi’l-Kur’an
71-Sebu’l-Mesani, Fatiha suresinin diger adıdır.
72- Rasulullah’m vefatmdan sonra Kur’an-i Kerim’i cem eden heyetin baskanı Zeyd’b. Sabit
73-Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır tarafından kaleme alınan tefsirin tam adı “Hak Dini Kur’an Dili” dir.
74-İlk vahiy Peygamberimize miladi 610 yılında, Ramazan ayının 27′sinde Pazartesi günü gelmeye başlamıştır.
75-Sektenin lügat manası: Sekte kelimesi sözlükte susmak, durmak, sözü kesmek, iki nağme arasını soluk almaksızın ayırmak gibi manalara gelir. Istılah Manası: Tecvîd ilminde Kur’an okurken belirli kelimeler üzerinde nefes almadan bir müddet sesin kesil¬mesine “Sekte” adı verilir.
76- Peygamberimizin vefatından sonra sahabe Hz. Ebu Bekir’e Sakîfetü Beni Sâide biat etmiştir

77-Hz. Muhammed’e (sav) ilk vahiy Mekke’de ki Hira Mağarasında gelmiştir. İlk vahiy “İkra” ayetleridir. Vahyi getiren melek ise Cebrail (as) dir. Hz. Aişe validemizin belirttiğine göre Peygamber Efendimiz altı ay sadık rüyalarla nübüvvete hazırlanmış daha sonra kendisine yalnızlık sevdirilmiş ve Hira Mağarasına çekilmiştir.
78-Vahiy Peygamber Efendimize kırk yaşında Ramazan ayında bir pazartesi günü gelmiştir. 24, 27. veya 17. günü olduğu konusunda ihtilaf vardır. İlk vahiyden sonra bazılarına göre üç yıl bazılarına göre 2.5 yıl, diğer bir görüşe göre ise 40 gün vahiy kesilmiştir. Daha sonra Müddessir Süresinin ilk ayetlerinin nazil olmasıyla bu dönem bitmiştir.
79-Hz. Osman (ra) zamanında Azerbaycan ve Ermenistan fethi sırasında Irak’lı Müslümanlarla Şam’lı Müslümanlar kıraat farklılığı sebebiyle ihtilaf edince Huzeyfe b. Yaman imam olacak bir KUR’AN’ı Kerim’in yazılmasını talep etmiştir. Bu konuda yine Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Zübeyr, Sait b. As, Abdullah b. Haris’in de içinde bulunduğu 12 kişilik bir heyet Hz. Osman tarafından görevlendirilmiştir. İstinsah yapılırken Kureyş lügatı esas alınmış ve çoğaltılan Mushaflar Basra, Küfe, Şam,Mekke, Yemen’e gönderilmiştir.
79-Süre ve ayetler tevkifidir. Yani vahye Müsteniddir Hz. Peygamber zamanında vahiy geldikçe ayetler” Bu sürenin şurasına koyun!” diye vahiy katiplerine bildirilmek suretiyle tertip edilmiştir.
80- Sürelerin isimleri de İhlas, Fatiha diye O’nun zamanında konulmuştur.
81-Ayet…:Alamet, nişan, ibret manasına gelir. Mekki, Medeni: Muhkem, mütaşabih diye sınıflandırılır. Süre,Yüksek makam, derece, şeref, alamet manasına gelir. 114 süre 30 cüz vardır. Bakara, en uzun; Kevser ise en kısa süredir. Tuval, miun, mesani ve mufassal olarak 4′e ayrılır.
82-İlk yazıldığında nokta’sız ve harekesiz olan KUR’AN ayetleri Arap olmayan insanların Müslüman olmasıyla yanlış okununca Muaviye zamanında Ebul Esved Eddüeli’ye emredilir. O da üstüne içine ve yanına ve altına nokta koyar. Daha sonra daire konmuş, harekeler renkli yapılmıştır. Haccac-ı Zalim zamanında birbirine benzeyen harfler noktalanmış ve Halil b. Ahmet (M. 718-786) tarafından bugünkü harekeler konulmuştur.
82-Kıraat; okumak demektir. Kurra; KUR’AN’ı Kerim’i ezberleyen ve başkasına öğretendir. Hz. Osman (ra), Hz. Ali (ra), Ubey b. Ka’b (ra) sahabeden olan kurralardandır. Mütevatir olan 7 kıraat vardır. Bunlar İbni Kesir, Nafi, İbni Amir, Ebu Amr, Hamza, Kisai ve Asım kıraatleridir.
83-Surelerin başındaki besmele konusunda Hanefiler ” Müstakil bir ayettir. Sürenin cüz’ü değildir. Ayırmak için teberrüken yazılmıştır. Hanbeliler “Fatihanın başından bir ayettir.” derler.
84-KUR’AN ilmi tefsir ve kıraat olarak ikiye ayrılır. Tefsir, müfredat ve el fazı şerh ve izaha denir; mana ve cümlelere Müteallik olanlara da te’vil denir.

85-Kur’ân Bilgileri (Ulûmu’l-Kur’ân):Kur’ân‟ın nüzûlu, tertibi, toplanılıp-yazılması, okunup tefsir edilmesi, i‟câzı, nâsih-mensûhu ve Kur’ân hakkındaki bazı Şüphelerin cevaplandırılması gibi Kur’ân-ı Kerim‟le ilgili konulardan bahseden ilimler, Ulûmu’l-Kur’ân olarak adlandırılmıştır.
87-NÜZÛL SEBEPLERİ:Kur’ân-ı Kerim, 23 sene gibi bir zaman diliminde, Hz. Peygamber‟e parçalar halinde indiriliyordu. İndirilen her âyetin bir gâye ve hikmeti vardı. Bu hikmet ve gâyelerin tamamı ise, insanın dünya ve âhiretteki mutluluk ve sâadetiydi.
88-Neshin Lügat ve Istılâhi Anlamı:Nesh kelimesi lügatte, izâle etmek, silmek, gidermek, yok etmek, değiştirmek, tebdil, tahvil ve nakletmek anlamlarına gelmektedir.Nesh kelimesinin Istılâhi anlamına gelince: “Şer’î bir hükmün, zaman bakımından sonra gelen şer’î bir delil ile kaldırılmasıdır.”
89-Muhkem-Müteşâbih Kelimelerinin Anlamı:Muhkem ıstılahta kolaylıkla anlaşılabilen, tefsire fazla ihtiyaç göstermeyen ve tek anlamı olan âyetlere denilir.Müteşâbih ise lügatte ortak olmak, benzeşmek, ve genellikle karışıklığa sebep olan benzerlik gibi anlamlara gelmekte olup, ıstılahta ise, birden fazla anlamlara gelebilen, açıklamaya ihtiyaç duyulan veyahut da anlamı akıl ve nakille bilinemeyecek olan âyetlere denilir.
90-Sûrelerin Başlanğıçları:Kur’ân-ı Kerim de bulunan sûrelerin başlangıç cümle ve kelimelerine sûre başlangıçları denir.
91-Hurûf-u Mukatta:Kur‟ân-ı Kerîm‟deki bazı sûrelerin başlangıçlarında bulunan ve bir veya birkaç harften meydana gelen harflere hurûf-u mukattaa (kesik harfler) denilir. Kur‟ân‟ın 29 sûresinde bulunan hurûf-u mukattaalarda, 14 ayrı harf kullanılmış olup bunlar 13 ayrı şekilde bulunmaktadır. Bunlar 1 ila 5 harf arasında değişen sayılardan meydana gelmiştir.
92- GARîBU’L-KUR’ÂN:Yüce Yaratıcı, görevlendirdiği her peygambere, kavmi kendisini daha iyi bir Şekilde anlasın diye, o kavmin diliyle vahiy gönderiyordu:
Ancak Kur’ân-ı Kerim‟de, o zamanki Arapçaya girmiş bulunan yabancı kelimelere nadiren de olsa rastlamak mümkündür. İşte Kur’ân-ı Kerim‟de bulunan bu yabancı kelimelere garib ismi verilmiştir.
93-ÜSLÛBU’L-KUR’ÂN:Kur’ân’ın sözlü yapısında, sûrelerde, âyetlerinde, kıssalarında, öğüt ve telkinlerinde, delil ve tartışmalarında göz kamaştırıcı, duyanları hayrette bırakıcı bir ifade tarzı kullanılmıştır. Bu, Kur’ân’ı önceki semâvî kitaplar arasında eşsiz bir konuma getiren, insanların normal konuşma, ifade ve hitap Şekilleri içinde benzersiz kılan bir ayırıcı özelliktir, kendine özgü ve kalıcı bir meziyettir. Bu nedenle, herhangi bir sözle, yazım üslûbuyla ve telif yöntemiyle mukayese edilmesi doğru olmaz. Doğru olanı, Kur’ân’a kendine özgü bir üslup gözüyle bakmaktır.

94-Kur’an-ı Kerim’in tarifini: Peygamberimize indirilmiş, Mushaflarda yazılı, Ondan tevatüren (yanlış aktarma ihtimali bulunmayacak tarzda) nakledilmiş, okunması ile ibadet edilen, beşerin benzerini getirmesinden aciz kaldığı ilahi kelamdır.
95-Kur’an_ı Kerim’deki ilk 5 surenin adları :Fatiha – Bakara – Ali İmran – Nisa – Maide
96-Ehli Kitap kavramı :Kendilerine ilahi kitap indirilen, Yahudiler – Hıristiyanlar ve Müslümanlar için kullanılmaktadır.
97-Sureleri birbirinden ayıran ifadenin adı :Besmele (Bismillahirrahmanirrahim)
98-Başlangıcında besmele bulunmayan surenin adı :Tövbe (Berea) suresi
99-Allah’ın Kelamı” kavramının anlamı Allah’ın sözü (Kur’an- ı Kerimi ifade eden bir kavram.

100-K. Kerim’de Hud – İbrahim – Lokman – Muhammed – Nuh – Yunus – Yusuf peygamberlerin ismiyle sure bulunmaktadır
101- İlahi kitapların gönderiliş amacı Allah’ın emir ve yasaklarını insanlara iletmek.
102-K. Kerimin parça, parça indirilişinin asıl amacı İnsanların kalplerine iyice yerleştirmek.
103- Bazı surelerin başlarında bulunan ve anlamları sadece Allahu Teala tarafından ve bazı alimlerce bilinen harflere Huruf-u Mukatta
104-K. Kerim’de ismi geçen sahabi Zeyd Bin Harise
105-Sure: Ayetlerden meydana gelen ve belli bir konuyu anlatan bölüme denir.
Başka bir tarifte ise: Hicretten evvel nazil olan surelere “Mekki” denir. Hicretten sonra inen surelere ise “Medeni” denir. Genel görüşe göre Kur’an’da;87 Mekki,27 Medeni Sure vardır.
106-Cüz: Kur’an-ı Kerim’in 20 sayfasına “1 Cüz” denir. Kur’an-ı Kerim’de toplam 30 cüz vardır.
107-Hizb: Kur’an-ı Kerim’in her 5 sayfasına “1 Hizb” denir. Bir cüz 20 sayfa olduğuna göre 1 Cüzde 4 Hizb vardır.
108-Mekkede ilk vahiy katibi: ABDULLAH B. SAD
109-Medine’de ilk vahiy katibi:UBEYY B. KAB
110-Cebrail kimin kılığında insan şekline bürünürdü: DIHYE EL KELBİ
111-Kuranın en uzun ayeti : BAKARA 282 Bu ayetin diğer adı: MÜDAYENE AYETİ
112-Kuranın en uzun suresi: BAKARA Kuranın en kısa suresi: KEVSER
113-Kurandaki en uzun yedi surenin adı: ES SEBUT TUVEL
114-Kur’an’ın lügat mânâsı :Kur’an, lügat itibariyle “Toplamak ve okumak” anlamına gelmektedir
114-Tefsir-i Celâlleyn:Celâl ismini taşıyan iki büyük İslâm alimi tarafından tamamlanmış olması bakımından “Celâleyn Tefsiri” adı verilmiştir Bunlardan biri, Celâlüddin bin Ebu Bekir es-Süyûti’dir Bu zât, Fatiha’dan İsrâ suresinin sonuna kadar olan kısmın tefsirini yapmış bulunmaktadır Diğer alim ise, Celâlüddin bin Muhammed bin Ahmed’dir Bu da Kehf suresinden sonuna kadar olan kısmın tefsirini yapmış bulunmaktadır Bu zatların her ikisi de Şafii mezhebinden.
116-Kur’an-ı Kerim’in harekesi,Hicretin birinci asrı ortalarında Nahiv ilminin vâzıı Ebü’l-Esved ed-Düeli tarafından yapılmıştır (Tefsir Tarihi, c 1, s 32)
117-Kur’an-ı Kerim’de mukaddes Mekke şehri ,Sure-i Al-i İmran’ın 96 ayetinde “Bekke”, Sure-i Şûra’nın 7 ayetinde “Ümmü’l-kurâ” ve Tin Suresi’nin 3 ayetinde “Beledü’l-Emin” olarak geçmektedir
118-Kur’an-ı Kerim’de Tevbe suresi ne için Besmele ile başlamama sebebi;Bu surenin “Enfal” suresinin devamı olduğunu ve bu sebeple de “Besmele” yazılmadığını söyleyenler vardır Bir de bu surenin indirildiği sırada Peygamber Efendimiz “Besmele” yazılmasını emretmiş değildir
119-Kur’an-ı Kerim Harf Sayısı:Bu hususta iki ayrı rivayet vardır: Birincisi 325 bin, 345′tir Diğer rivayette ise, 325 bin 743′tür Kur’an-ı Kerim’in kelimelerinin sayısının ise 77 bin 439 olduğunda ittifak vardır
120-Kur’an-ı Kerim’de 66 tane nâsih ve mensuh ayet bulunmaktadır Bu hususta yazılmış müstakil eserler bulunmaktadır.
121-Kur’an-ı Kerim’in ayet sayıları üzerinde ilim adamlarının değişik beyanları vardır Şöyle ki: Nafi’a göre: 6217, Şeybe’ye göre: 6214, Küfe alimlerine göre: 6236, Mısırlılara göre: 6219, Şamlılara göre: 6226, Zemahşeri’ye göre: 6666 ayettir
122-Kur’ânın,hızlı okunduğu tilavet tarzına hadr denir.
123-Halen elimizde bulunan Mushaflardaki vakıf işaretleri Secâvendî’ye aittir.
124-Kur’ân-ı Kerim’in en yavaş okunduğu tilavet tarzına tahkik denir.

125-Kur’an-ı Kerim’in Hz. Muhammed’e İndirilişiyaklaşık 23 yıl sürmüştür.
126-Kuran 610 yılı Ramazan Ayının 27. Gecesi (Kadir Gecesi) HİRA MAĞARASINDA vahiy olarak gelmeye başlamıştır.
127-İlk Gelen Ayet:“Yaratan Rabb’inin Adıyla OKU…”Alak sûresi, 1. ayet
128-Son Gelen Ayet:“…Bugün sizin için dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İSLAM’ı seçtim..”Mâide Sûresi, 3.ayet
129-Mekke Döneminde gelen ayetlerin
Genel özellikleri:
1. İnaçla ilgili ayetler geliyordu
2. Allahın varlığı ve birliği, Tevhid inancı
3. Ahiret hayatı hakkında
4.Ahlak ilkeleri
5. Geçmiş peygamberlerin kıssaları (hikayeleri) -Medine Döneminde gelen ayetlerin
Genel özellikleri:
1. İbadetler ile ilgili ayetler geliyordu
2. Haramlar ve Helaller
3. Toplumsal kurallar ile ilgili ayetler
4. Günlük hayatı düzenleyen kurallar
5. İnsanlar arası ilişkiler
130-Mukabele:Karşılıklı olarak Kur’an okumak (Bir kişinin okuyup diğerlerinin takip etmesine mukabele denir.)
131-Hatim :Kur’an’ı baştan sona okuyup bitirmek
132-Mushaf :Kur’an ayetlerinin iki kapak arasında toplanmış haline MUSHAF denir
133-Hafız :Kur’an’ı baştan sona ezberleyen kişiye HÂFIZ denir.
134-Vahiy Kâtibi Peygamberimize gelen vahiyleri yazmakla görevli olan sahâbelere VAHİY KÂTİBİ denir.
135-Kur’an ilk defa Hz. Ebubekir’in Halifeliği Zamanında toplanarak kitap haline getirilmiştir
136-Kur’an hangi halife Hz. Osman’ın Halifeliği zamanında çoğaltılmaya başlandı.
137-Ayet ve surelerin Kurandaki sıralaması Yüce Allah’ın bildirmesiyle olmuştur.
138-Kur’an ,Allah tarafın’dan Hz. Muhammed’e (SAS) gönderilmiştir.
139-Kur’an’ın özellikleri:Son ilâhî kitaptır. Evrenseldir. İndirildiği günden itibaren yazılmıştır
140-Kur’an –ı Kerim,İnsanları doğru yola ulaştırmak için gönderilmiştir.
141-KUR’AN-I KERİM’İN İÇ DÜZENİ:Kur’an-ı Kerim Ayet, Sure ve Cüz’lerden Oluşur
142-Ayet :Kur’an-ı Kerimin her bir cümlesine AYET denir.
143-Sure :Kur’an’ın ayetlerden oluşan her bir bölümüne SÛRE denir
144-Cüz : Kur’an-ı Kerimin 20 sayfadan oluşan herbir bölümüne CÜZ denir.
145-HİZİB: Bir Cüz’ün 5 sayfadan oluşan dört bölümünden biridir
146-Kuranın ilk gelen Ayeti; Alâk suresinin 1. Ayeti (OKU! Yaratan Rabb’inin adıyla oku
147-Kur’an’ın son gelen Ayeti: Mâide suresi’nin 3. Ayeti (Bugün sizin için Dininizi tamamladım)
148-Kuranın en kısa Suresi; KEVSER (3 Ayettir) En uzun suresi; BAKARA (286 ayettir)
149-Kuranda yaklaşık; 6.666 Ayet, 114 Sûre, 30 Cüz Vardır.
150-Mekkede vahy’edilen ayetlere MEKKÎ, Medinede inen ayetlere MEDENİ denir.

151-Sahâbeden, Kur’ân tefsirine dair en çok rivâyette bulunan ve tefsir alanında ün kazanan kişiler:
a. Ali b. Ebî Tâlib (40/660).
b. Abdullah b. Mes’ûd (32/652).
c. Ubeyy b. Ka’b (30/650).
d. Abdullah b. Abbâs (68/687).
e. Ebû Musa’l-Es’arî (44/664).
f. Zeyd b. Sâbit (45/665).
g. Abdullah b. Zübeyr (73/692)
152-Sahâbe içerisinde tefsirle ilgili yapılan nakil ve dirâyet açısından ilk sırayı Abdullah b. Abbâs almaktadır.İbn Mes’ûd O’nun hakkında: “ İbn Abbâs Kur’ân’ın tercümanıdır.” demistir.İbn Abbâs’tan sonra tefsirde adından en çok söz ettiren sahâbi, İbn Mes’ûd ve Ubeyy b. Ka’b’tır.
153-Tefsir Tarihi:Baslangıçtan zamanımıza kadar, lügat, belâgat, edebiyat, nahiv, fıkıh, mezhep, felsefe, tasavvuf ve daha pek çok açıdan tefsirler meydana getirilmis, bu çesitli alanlardaki tefsirlerde farklı usuller ortaya çıkmıstır. Sözü edilen bu faaliyetler, tefsire yönelik bir târih süreci olusturmaktadır ki, buna da “Tefsir Târihi” denilmektedir.
154-Tefsir :“Tefsir; insan gücünün yettiği kadarıyla Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın murâdını arastıran bir ilimdir”.
155-Te`vil :Mâturîdî “Tefsir: Ayetten murat olunan mânânın öyle olduğunu kesin olarak söylemek ve o mânânın kastedildiğine Allah’ı sahit tutmaktır. Bu sekilde yapılan tefsir, sayet kesin bir delile dayanıyorsa sahihtir; dayanmıyorsa, yasaklanmıs olan re’y tefsiridir. Te’vil ise: Kesin kaydıyla söylemeden ve Yüce Allah’ı sahit tutmadan, ayetin muhtemel olduğu mânâlardan birini tercih etmektir.”
156-Tercüme Sözlükte; “bir kelâmı, bir dilden baska bir dile çevirmek”, “bir sözü diğer bir dilde tefsir ve beyân etmek”, “bir lafzı, kendisinin yerini tutacak bir lafızla değistirmek” gibi mânâlara gelirse de, bu kelimenin bundan baska mânâları da vardır.
157-Meâl Kur’ân-ı Kerim’in lafzî olarak tam bir tercümesi yapılamayacağına göre, O’nu sadece aslına yakın bir sekilde ifâde etmeye çalısılmıs ve buna Kur’ân’ın tercümesi denmekten kaçınılmıs, tercüme yerine meâl lafzı kullanılmıstır. Istılahta, bir sözün mânâsının her yönü ile aynen değil de, biraz noksanı ile ifade edilmesine meâl denir. iste Kur’ân-ı Kerim tercümesi için kullanılan meâl kelimesi, O’nu, aynen tercümeye imkân olmadığına, daha doğrusu yapılan iste bir eksikliğin mevcut olduğunu belirtmek içindir.
158-“Tefsir; insan gücünün yettiği kadarıyla Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın murâdını arastıran bir ilimdir
159-Dirâyet tefsiri ise; Arap dili ve edebiyâtı, dinî ve felsefî ilimler ile çesitli müspet ilimlere dayanan tefsirdir. Bu usûl ile yapılan tefsire de “dirâyet tefsiri”veya “rey ile tefsir” ya da “ma’kûl tefsir” denir.

160-En meshur rivâyet tefsirleri ve müellifleri şunlardır.
1. İbn Cerîr et-Taberi (Câmiu’l- Beyân an Te’vîli Âyi’l- Kur’ân.)
2. İbn Ebî Hâtim(Tefsiru’l- Kur’âni’l- Azîm Musneden an Rasûlillâhi ve’s- Sahâbeti ve’t- Tâbiîn.)
3. Ebu’l- Leys Semerkandî (Tefsiru Ebi’l- Leys.)
4. el-Vâhidî (el-Vecîz fî Tefsiri’l- Kur’âni’l- Azîz.)
5. el-Begavî (Meâlimu’t- Tenzîl.)
6. İbn Atiye (el-Muharraru’l- Vecîz fî Tefsiri Kitâbi’l- Azîz.
7. İbn Kesîr (Tefsiru’l- Kur’âni’l- Azîm.)
8. Celâluddîn es-Suyutî ( ed-Dürrü’l- Mensûr fi’t- Tefsir bi’l- Me’sûr)
b. İcmâlî Tefsir:Kur’ân âyetlerinin icmâlî olarak (kısaca) tefsir edilmesidir. Bu metotla yapılan tefsire, daha çok radyo ve televizyon konusmalarında rastlanır.Bu çesit tefsire; Celâleyn tefsiri, Ferîd Vecdî’nin Tefsiru’l- Kur’âni’l- Kerim ve Mucemmeu’l- Buhûsi’l- İslâmiyye’nin hazırladığı Tefsiru’l- Vasît’i misâl olarak zikredebiliriz.
c. Mukâren Tefsir (Karsılastırmalı Tefsir):Müfessir tefsirini yapacağı âyetin tefsiri için daha önce yazılan tefsirlere mürâcaat eder. Müfessirlerin değisik tefsir metotları ile yaptıkları tefsirlerini karsılastırır. Bu görüsler içinde itimat ettiği görüsü alır, tercih etmediği görüsleri terkeder.Âlûsî’nin “Rûhu’l- Meânî” tefsiri mukâren tefsire örnek olarak gösterilebilir.
161-Dirâyet tefsiri; rivâyetlere münhasır kalmayıp Arap dili ve edebiyâtı, dînî ve felsefî ilimler ile çesitli müspet ilimlere dayanılarak yapılan tefsirdir. Bu kaynaklarla yapılan tefsire de “dirâyet tefsiri” veya “re’y ile tefsir” ya da “ma’kûl tefsir” denir.
-Dirâyet tefsiri kendi arasında ikiye ayrılır:
1. Mutlak Dirâyet Tefsiri. Kendisinde muayyen bir görüsün meselâ; sûfî, felsefî veya fennî görüsün hâkim olmadığı dirâyet tefsiridir. Simdi de bu tarzda yazılmıs birkaç önemli mutlak dirâyet tefsir ve müfessirlerini zikredelim:
1. Fahruddin er-Razî (Mefâtîhu’l- Gayb (Tefsir-i Kebîr).
2. Kâdî Beydavi (Envâru’t- Tenzîl ve Esrâru’t- Te’vîl.)
3. Nesefî( Medârikü’t- Tenzîl ve Hakâkiku’t- Te’vîl.)
4. el-Hâzin(Lübâbu’t- Te’vîl fî Meâni’t- Tenzîl.)
5. Ebu Hayyân el-Endelûsî (el-Bahru’l- Muhît.)
6. Hatîb Sirbînî (es-Sirâcü’l- Münîr.)
7. Ebussuûd Efendi ( İrsâdü’l- Akli’s-Selîm İlâ Mezâye’l- Kur’âni’l-Kerim.)
2.Mukayyed Dirâyet Tefsiri:Mukayyed Dirâyet Tefsiri kendi arasında bazı bölümlere ayrılır:
a. Tasavvufî/Sûfî Tefsir( 1. Nazarî Sûfî/Tasavvufî Tefsir. 2.İsârî veya Amelî Tefsir.)
b. Felsefî Tefsir.
c. Fıkhî Tefsir.
d. Fennî Tefsir.
e. Edebî-İçtimaî Tefsir( 1. Edebî Tefsir. 2. İçtimaî Tefsir.)
f. Lügavî Tefsir.
g. Târihî Tefsir.
h. Fırka Tefsirleri.
ı. İlhâdî Tefsir.

DİRAYET TEFSİRLERİ

1-Zemahşerî(538), el-Keşşaf an Hakaik
2-Fahreddin er-Razî(606), Mefatihu’l-Ğayb
3-Kadı Beydavî(691), Envaru’t-Tenzil ve Esraru’t-Te’vil
4-Nesefî(710), Medariku’t-Tenzil
5-Hazin(741), Lübabu’t-Te’vil
6-Ebu Hayyan el-Endülüsî(745), el-Bahru’l-Muhit
7-Nisaburî(730), Ğaraibu’l-Kur’an
8-Hatib eş-Şirbinî(976), es-Siracu’l-Münir
9-Ebu’s-Suud Efendi(982), İrşadu’l-Akli’s-Selim
10-Alusî(1270), Ruhu’l-Meani

RİVAYET TEFSİRLERİ
Rivayet Tefsirleri kronolojik sırayla aşağıdaki gibidir.
1- Ebu Ca’fer Muhammed ibn Cerir et-Taberî(310) , Camiu’l-Beyan an Tefsiri’l-Kur’an
2- İbn Ebi Hatim(327), Tefsîrü’l-Kur’âni’l-Azîm
3- Ebu’l-Leys es-Semerkandî (373), Bahru’l-Ulum
4- Sa’lebî(427), el-Keşf ve’l-Beyan an Tefsiri’l-Kur’an
5- Ebu’l-Hasen Ali b. Ahmed el-Vâhidî (468),el-Vecîz fî Tefsîri’l-Kur’âni’l-Azîz
6-Hüseyin b. Mes‘ûd Beğavî(516), Maalimu’t-Tenzil
7-İbn Atiyye(546), el-Muharreru’l-Veciz fi Tefsiri’l-Kitabi’l-Aziz
8-İbnu’l-Cevzî(597), Zadu’l-Mesir
9-Kurtubî(671), el-Cami’u li Ahkami’l-Kur’an
10-İbn Kesir(774), Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim
11- Sealibî(876), el-Cevahir’ül-Hisan fi Tefsiri’l-Kur’an
12-Suyutî(911), ed-Dürrü’l-Mensur fi’t-Tefsiri’l-Me’sur
13- Cemâleddîn Muhammed b. Muhammed Kâsımî (v. 1332/1914), Mehâsinu’t-Te’vîl

 

13

Haziran
2012

AÖF İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku

Yazar: arafat  |  Kategori: GENEL KÜLTÜR  |  Yorum: Yok   |  464 Kez Okundu

1- Maadin (Maden) Nizamnamesinin amacı aşağıdakilerden hangisidir?
– Maden İşletmelerinde çalışan işçilerin iş ilişkileri ve yaşamında korunması
2- Mecelle hangi yılda yürürlüğe girmiştir?
– 1877
3- Cumhuriyet döneminde bireysel iş ilişkileri ilk kez hangi kanunun hükümleriyle düzenlenmeye başlamıştır?
– 818 Sayılı Borçlar Kanunu
4- Sanayi Devrimi’nin yaşanıldığı dönemde, fabrikadaki çalışma koşullarının ağırlaşmasının temel sebebi nedir?
– Fabrika sahiplerini bu konuda engelleyen herhangi bir hukuki düzenlemenin olmaması
5- Aşağıdakilerden hangisi toplu iş hukukunun konuları arasında yer alır?
– Sendika üyeliğinden doğan hak ve yükümlülükler
6- Aşağıdakilerden hangisi işçinin işverene olan tabiyet bağını ifade eden kavramlardan biridir?
– Teknik
7- İş hukuku bakımından, İngiltere’de ve Dünya’da yapılan ilk hukuki düzenlemenin konusu nedir?
– Çocuk işçilerin korunması
8- Aşağıdakilerden hangisi İş Hukukunun temel ilkelerindendir?
– İşçinin korunması ilkesi
9- Tanzimat döneminde çıkarılan ve alanında öncü niteliği taşıyan Dilaver Paşa Nizamnamesi hangi sektörde çalışan işçileri korumayı amaçlamaktadır?
– Maden
10- Tanzimat Döneminde İş hukuku alanında yapılan hukuki düzenlemeler ne şekilde çıkarılmıştır?
– Nizamname
11- Ülkemizde çıkarılan ilk Sosyal Sigorta Kanunu hangi risklere karşı güvence sağlamayı amaçlamıştır?
– İş kazaları ve meslek hastalıkları ile analık
12- Aşağıdakilerden hangisi İş Hukukunun temel ilkelerindendir?
– İşçi yararına yorum
13- İşçinin, işverene işin yapılması ile yürütüm biçimi ve koşulları yönünden olan bağımlılığını ifade eder?
– Teknik
14- Statü hukukuna tabi olarak çalışanların iş ilişkileri hangi hukuk dalının kuralları ile düzenlenir?
– İdare hukuku
15- Tatil-i Eşgal Kanunu, hangi nedenle yürürlüğe konulmuştur?
– Giderek çoğalan işçi eylemlerini yasaklamak
16- İş hukuku hangi ilişkileri kapsamaz?
– Kamu yönetiminde çalışan memurların iş ilişkilerini
17- Borçlar Kanunu’nda iş sözleşmesi hangi adla ifade edilmektedir?
– Hizmet Akdi
18- Aşağıdakilerden hangisi İş Kanunu hükümlerine göre işçi sayılmaktadır?
– Özel bir hastane’de iş sözleşmesi ile çalışan doktor.
19- İşçinin çalışma yaşamında hukuki düzenlemelerle korunması gereğini ifade eden ilke aşağıdakilerden hangisidir?
– İşçiyi koruma
20- Türkiye’de İş Hukukunun doğup gelişmesine neden olan koşullar hangi dönemde oluşmuştur?
– Cumhuriyet döneminde
21- Türkiye’de ilk kez hangi kanunda işçi ve işveren arasındaki iş ilişkilerini, sözleşme serbestisi ilkesi çerçevesinde ele alan hükümlere yer verilmiştir?
– Mecelle
22- Aşağıdakilerden hangisi İş Hukukunun kapsamı içine girer?
– Bir şirketin avukatı
23- 1475 sayılı İş Kanunu, Türkiye’de bireysel iş ilişkilerini düzenlemek üzere yürürlüğe konulan kaçıncı İş Kanunudur?
– 3.
24- Aşağıdakilerden hangisi işçinin korunması ilkesinin temelinde bulunan nedenlerden biri değildir?
– İşçinin işverenden daha güçlü konuma getirilmesi ihtiyacı
25- İşçi yararına yorum ilkesi hangi durumda geçerli olur?
– Mevzuatın yeterince açık olmayan hükümlerinin uygulanmasında
26- İşçinin iş görme borcunu yerine getirirken, işin her aşamasında işverenin emir ve talimatlarına uymak zorunda olması iş sözleşmesinin hangi unsurunun bir gereğidir?
– Bağımlılık
27- Aşağıdaki iş ilişkilerinden hangisi İş Hukukunun düzenleme alanına girer?
– Bir iş sözleşmesine dayanan işçi ve işveren arasındaki iş ilişkisi
28- Sanayi Devrimi, hangi dönemde ve hangi ülkede başlamıştır?
– 18. Yüzyılın sonlarında İngiltere’de
29- Aşağıdakilerden hangisi, İş Hukuku alanında Dünya’da atılan ilk adım olarak kabul edilir?
– 1802 yılında İngiltere’de dokuma sanayinde çalışan çocuk işçilere yönelik kanun
30- 1865 yılında çıkarılan Dilaver Paşa Nizamnamesi ile amaçlanan aşağıdakilerden hangisidir?
– Maden işletmelerinde çalışan işçilerin iş ilişkileri ve iş yaşamında korunması
31- Cumhuriyet döneminde bireysel iş ilişkileri ilk kez hangi kanunun hükümleriyle düzenlemeye başlamıştır?
– Borçlar Kanunu

11

Haziran
2012

SİYER VE HADİS BİLGİSİ

Yazar: arafat  |  Kategori: SiYER  |  Yorum: Yok   |  640 Kez Okundu

HZ. PEYGAMBERİN HAYATI (KRONOLOJİK)
Aşağıda Allah Rasulü’nün hayatında önemli yer tutan hadiselerden hareketle, yılları esas alarak bir kronoloji sunulmuştur.
571- Rebiülevvel ayının 12′nci gecesi (20 Nisan) Efendimiz (sas) dünyayı şereflendirdi.
575- (4 Yaşında) Süt annesi Halime Hatun, Allah Rasulü’nü annesi Hz. Amine’ye teslim etti.
577- (6 Yaşında)Efendimiz, Mekke ile Medine arasındaki Ebvâ Köyü’nde annesini kaybetti. Dedesi Abdülmuttalib Efendimizi himayesi altına aldı.
579- (8 Yaşında) Abdülmuttalib ahirete göç etti. Efendimiz, amcası Ebu Talib’in yanında kalmaya başladı.
583- (12 Yaşında) Amcası Ebu Talib’le ticaret maksadıyla Şam’a gitti. Burada Rahip Bahîra Allah Rasulü’nün beklenen son peygamber olduğunu keşfetti. İncil’de yer alan bu müjde, Barnaba İncilinde hala yer almaktadır.
590- Hılfu’l-Füdul (Faziletliler Antlaşması) cemiyetine iştirak etti.
591- Ticarete başladı.
596- (25 Yaşında)İkinci kez ticaret maksadıyla Şam’a gitti. Üç ay sonra Hz. Hatice Validemiz’le evlendi. Hz. Hatice’den ikisi erkek, dördü kız olmak üzere sırasıyla, Kasım, Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma ve Abdullah adlarında altı çocuğu oldu.
605- Kâbe’nin yeniden imarı esnasında kabileler arasında çıkan anlaşmazlığı giderdi.
610- (40 Yaşında) Hira’da ilk vahiy tebliğ edildi. Kendisine peygamberlik görevi verildi. Aslında 35 yaşından itibaren inzivaya çekiliyordu. Beşinci inzivasında vahiy geldi.
613- Safa tepesine çıkıp ilk açık tebliğini yaptı. Yakın akrabalarına tebliğ için yemekler verdi. Müslümanlara işkence yapılmaya başlandı.
615- Habeşistan’a (Günümüzdeki Etiyopya) ilk hicret yapıldı. Mekke’deki şiddete hedef olmaktan kurtulup dinlerini daha iyi yaşayabilmek için dördü hanım, toplam on beş kişilik bir ekip yola koyuldu. Başlarında Efendimiz’in damadı Hz. Osman vardı. Aynı yıl, Hz. Hamza ile Hz. Ömer Müslüman oldu.
616- Habeşistan’a 2. hicret yapıldı. On sekizi hanım olmak üzere toplam yüz bir kişi Hz. Cafer b. Ebi Talib önderliğinde Habeşistan’a gitti. O dönemde henüz Müslüman olmayan Amr İbn As’ın, Necaşi’yi Müslümanlara sahip çıkmama konusundaki ikna çabaları boşa çıktı. Necaşi Müslüman muhacirlere ülkesinin kapılarını açtı. Necaşi’nin Müslüman olduğu ve Peygamberimizin gıyabi cenaze namazı kıldırdığı nakledilir.
617- Kureyş ileri gelenlerinden 40 kişi Ebû Cehil’in başkanlığında toplandılar. Müslümanlarla alış-veriş yapmamaya, kız alıp vermemeye, görüşüp buluşmamaya, ekonomik ve sosyal her türlü ilişkiyi kesmeye karar verdiler. Bu kararı bir ahitname şeklinde yazıp mühürlediler ve bir beze sararak Kâbe’nin içine astılar. Böylece Müslümanları canlarından bezdirip Hz. Peygamber’in kendilerine teslim edileceğini umdular. Karara aykırı hiçbir şey yapmayacaklarına dair yemin ederek karar hükümlerini, müsamahasız uygulamaya başladılar. Bu şekilde Müslümanlara karşı üç yıl sürecek sosyal ve ekonomik boykot başladı.
619- Boykot sona erdi. Efendimiz’in oğlu Kasım, ardından diğer oğlu Abdullah vefat etti. Kısa bir süre sonra amcası Ebu Talib öldü. Ardından da Hz. Hatice validemiz irtihal etti. (Hüzün Yılı)
620-Allah Resulü, Taif’e gitti. Orada kötü karşılandı.
621- İsra ve Miraç hadiseleri yaşandı. Bu bir nevi hüzün yılından sonra kulu ve Nebisi Muhammed (sav)’e verdiği bir mükafat idi.Aynı yıl Birinci Akabe Biatı gerçekleşti. Medineli 12 Müslüman Allah Resul’üne biat etti. Akabe Tepesi’nde Hz. Peygamber (sas)’le görüşüp Müslüman olan altı kişi, hac mevsimi sonunda Medine’ye döndüler. Gördüklerini, yakınlarına ve dostlarına anlatarak, Medine’de Müslümanlığı yaymaya başladılar. Bir sene sonra, hac mevsiminde Hz. Peygamber (sas) ile görüşmek üzere Medine’den Mekke’ye 10′u Hazrec, 2′si Evs kabilesinden olmak üzere 12 Müslüman geldi. Başkanları Zürâre oğlu Es’ad’dı. Medine’li 12 Müslüman “Allah’a şirk koşmayacaklarına, hırsızlık ve zinâ yapmayacaklarına, (kız) çocuklarını öldürmeyeceklerine, kimseye iftirâ etmeyeceklerine, Allah ve Peygamber’ine itâatten ayrılmayacaklarına” dâir Peygamberimiz’in elini tutarak bîat ettiler. Peygamberimiz, Medine’ye İslam’ı anlatması için Hz. Mus’ab b. Umeyr’i görevlendirdi. O Efendimizden sonra ilk öğretmendi.
622- İkinci Akabe Biatı yapıldı. Müslümanlar ve ardından da Efendimiz, Mekke’den Medine’ye hicret ettiler. Efendimiz altı ay kadar Ebu Eyyub el-Ensarî’nin evinde misafir kaldı. Mescid-i Nebevi inşa edildi. İlk ezan okundu. Sadık rüya şeklinde ezan teşri kılındı.
623-Kıble yönü Cenab-ı Hakk’ın emriyle Kudüs’ten Mescid-i Haram’a çevrildi.(Tahvîlu’l-Kıble)
624-Mekkeli müşriklerle Bedir Savaşı yapıldı. Bu savaşta meleklerin Müslümanlara yardımı da söz konusudur. Yüce Allah murat etti mi zaman zaman Müslümanlara melekleri ile yardım eder. Aynı yıl Beni Kaynuka Yahudileri üzerine gidildi ve onlar, Medine’den çıkarıldı. Ramazan orucu farz kılındı. İlk bayram namazı kılındı. Zekât farz oldu. Allah Resul’ünün kızı Hz. Rukiyye vefat etti. Hz. Ali ile Hz. Fatıma evlendi. Efendimizin soyu bu aileden devam etti. Hz. Hüseyin’in soyundan gelenlere seyyid, Hz. Hasan’ın soyundan gelenlere şerif denilir. İlk kurban bayram namazı kılındı.
625-Uhud muharebesi yapıldı. Mekkeli müşrikler, Mekke dışındaki müşrik kabilelerden 2000 asker topladılar. Mekke’den katılanlarla, 700′ü zırhlı, 200′ü atlı olmak üzere, Ebû Süfyan’ın komutasında 3000 kişilik tam tekmil bir ordu ile Medine üzerine yürüdüler. Müslümanların karşısında savaş durumu alan müşrik ordusu, sayıca Müslümanların 4 katından daha fazlaydı. Üstelik bunlardan 700′ü zırhlı, 200′ü atlıydı. Müslümanların ise 100 zırhı ve sadece 2 atları vardı. Uhud Savaşı’nda üç safha yaşandı: İlk safhada Müslümanlar üstün geldiler, müşrikleri bozguna uğrattılar. İkinci safhada, kaçan müşrikleri kovalamayı bırakıp, kesin sonuç almadan ganimet toplamaya koyulmaları ve Efendimizin yerlerinden ayrılmamalarını emrettiği okçu birliğinin görevlerini terk etmeleri yüzünden, Müslümanlar 70 şehit vererek mağlup duruma düştüler. Üçüncü safhada ise, dağılmış olan Müslümanlar, Peygamberimizin etrafında toplanıp, karşı hücuma geçerek, düşman hücumunu durdurdular.
627-Hendek Savaşı yapıldı. Düşman saldırısını kolayca önlemek maksadıyla Efendimiz’in Medine etrafında hendekler kazdırması sebebiyle, Hendek savaşı adını alan bu muharebenin bir diğer adı da Ahzab’dır.(Hendek kazma fikri Selman el-Farisî’den geldi) Savaş neticesinde müşrikler mağlup olarak geri çekilmek zorunda kalmışlardı. Artık onlar bundan sonra Müslümanlar üzerine yürüme cesaretini kendilerinde bulamayacaklardı. Beni Kurayza Yahudileri Peygamber Efendimiz’le olan anlaşmalarına göre Hendek savaşında Medine’yi Müslümanlarla beraber korumak zorundaydılar. Fakat bunu yapmadılar. Üstelik anlaşma hükümlerini hiçe sayarak harbin en nazik safhasında müşriklerle işbirliğine gittiler. Savaş sonrası Allah Resulü ordusuyla Beni Kurayza üzerine yürüdü ve bu tehlikeyi bertaraf etti.
628-Kâbe ziyareti için yola çıkıldı. Mekke’ye elçi olarak Hz. Osman gönderildi. Hz. Osman’ın müşrikler tarafından şehit edildiği haberini alan Efendimiz, sahabilerinden müşriklerle çarpışma mevzuunda biat aldı. Bu biate Rıdvan biati denir. Bu haberi alan müşrikler, Hz. Osman’ı serbest bıraktılar. Müşrikler Müslümanların Kâbe’yi ziyaret etmemeleri konusunda çok kararlıydılar. Bunun üzerine Efendimize bir heyet gönderip anlaşma imzalamak istediler. Allah Resulü, ilk bakışta Müslümanların aleyhinde gibi görünen ama daha sonra lehine dönen anlaşma maddelerini kabul etti. Bu şekilde Mekkeli müşriklerle Hudeybiye Barışı imzalandı. Maddelerin detayı şöyleydi: Taraflar 10 yıl harp etmeyecekler. Müslümanlar bu yıl Mekke’ye girmeyecekler, gelecek sene Kâbe’ye gelebilecekler. Medine’deki Müslümanlardan Mekke’ye iltica edenler Müslümanlara iade edilmeyecek, fakat Mekke’den Medine’ye Müslüman dahi olsalar iltica edenler istendiği takdirde geri verilecek. Arap kabilelerinden isteyen Peygamberimiz’le, isteyen de Kureyş’le birleşmekte serbest olacak. Gerçekten zahirde Müslümanların aleyhine gibi görünen bu antlaşma, neticede Müslümanların lehine olmuştur. Öncelikli olarak bir devlet olarak masaya oturulmuş ve hemen sonra diğer devlet başkanlarına (Necaşi, Herakliyus, Mukavkıs…) mektuplar gönderilmiştir. Efendimizin mühür edinmesi de bu zamana denk gelir. En sonunda Mekke’nin fethi gerçekleşinceye kadar iş, Müslümanların lehine neticelenmiştir.
629-Dönemin hükümdarlarına İslam’a girmeleri için mektup gönderildi. Dihyetü’l-Kelbi’yi Rum Kayseri Heraklius’a, Amr b. Ümeyye ed-Demri’yi Necaşi’ye, Abdullah b. Huzafe’yi İran Kisra’sı Hüsrev Perviz’e, Hatıb b. Ebi Beltaa’yı Mısır Firavun’u Mukavkıs’a gönderdi. Aynı yıl Hayber savaşı yapıldı. Hayber’in fethi ile hemen hemen Arabistan’daki bütün Yahudiler İslam devletine tabi duruma gelmiş sayılıyordu. Ayrıca Bizans’la Mute muharebesi de bu yılda yapıldı.
630-Mekke fethedildi. Kâbe putlardan temizlendi. Mekke fethi ile Kureyş’in hemen hemen tamamı İslam’la şereflendi. Fetih, aynı zamanda civar kabileler, bilhassa Kureyşlilere taraftar bulunan kabileler üzerinde müspet tesirler bırakmış ve onların İslam ve Müslümanlara karşı gönüllerinde sevgi dolu sıcak bir alaka duymasına sebep olmuştu. Bununla birlikte gönülleri hâlâ bu sıcak ilgiden mahrum bulunan ve bu mahrumiyetten sıyrılmak arzusu taşımayanlar da vardı: Sakif ve Havazin kabileleri bunların başında yer alıyordu. Büyük bir ordu hazırladılar ve iki ordu Huneyn’de karşılaştı. Huneyn savaşında Müslümanlar galip geldi. Bizans üzerine Tebük seferi yapıldı (Gazvetu’l-Usre). Bizans ordusu giriştikleri savaş hazırlıklarından vazgeçti ve İslam ordusu karşısına çıkamadı.
632-Efendimiz veda haccını yaptı. Rahatsızlandı ve ardından 8 Haziran’da vefat etti.

HADİS İLMİ KAVRAM VE KAYNAKLARI

1.Hadis ve Sünnet kavramları
Hadis Kavramı:Hadis kelimesi, sözlükte “eskinin zıddı, yeni anlamına geldiği gibi, söz, haber, sözlü ifade” gibi anlamlara gelir.

Hadis: Söz, fiil, takrir/onay, yaratılış veya huyla ilgili bir vasıf olarak Hz. Peygambere izafe edilen her şeydir.
Hadis, Hz. Peygamber’den bizzat sadır olan söz yahut fiil, tavır ve davranışlara ait başkaları tarafından rivayet edilen sözlü ifadelerdir. Bir sözün hadis adını alabilmesi için ya bizzat Hz. Peygamber’den sadır olması yahut onun fiil ve tavırlarına dair sözlü bir rivayet olması lazımdır.

Sünnet Kavramı:Sünnet; lügatte form/suret, âdet, gidişat, tabiat, usül, yöntem gibi anlamlara gelir. Kelimenin kökünün fiil olduğunu kabul eden dil okuluna göre, Arapça “سَنَّ” fiilinden türemiştir. Kılıç ve mızrağı bilemek, çamura şekil vermek anlamına gelir. Buradaki anlamında da orijinallik olduğu görülmektedir. Yine süreklilik anlamı da bulunmaktadır. Sünnet, kural koyma belli bir düzene koyma anlamında kullanıldığı da olmuştur. Kelimenin kökünün “سَنا, سُنا veya سِنا” masdarından türediğini belirtenlere göre ise “yol ve çığır açmak” anlamına gelmektedir.

Sonuç olarak Sünnet; Hz. Peygamber’in kendi döneminde İslam toplumunu inanç, ibadet, tebliğ, siyaset, ekonomi, ahlak, hukuk gibi çeşitli alanlarda kısaca bireysel, toplumsal ve evrensel olmak üzere hayatın her alanında Müslüman insanları yönlendirip yönetmede Kur’an başta olmak üzere esas aldığı ilke ve prensipler bütününün oluşturduğu bir zihniyet ya da dünya görüşüdür.”
Bu kapsamlı tanımı tek bir cümle ile özetleyecek olursak “Hz. Peygamberin yaşadığı ve öğrettiği Müslümanlık” olarak ifade edebiliriz.

Ravi Sayısı Bakımından
Mütevatir Haber: Yalan üzerinde kasıtlı veya kasıtsız, ittifak etmeleri aklen mümkün olmayan bir topluluğun yine kendisi gibi bir topluluktan rivayet ettiği görme veya işitmeğe dayalı haberdir. Örnek: Men kezebe, ref’ul-yedeyn fi’d-duâ vb. Hükmü: Zaruri ilim ifade eder, inanmayı ve amel etmeyi gerektirir.
Ahad Haber: Mütevatir olmayan haberlere verilen genel isim. Hükmü: Zannî ilim bildirir, isnad ve metin yönünden incelenmesi ve araştırılması gerekir.
Meşhur Haber: Her bir ravi tabakasında en az üç isnadı bulunan hadis.
Aziz Haber: Her tabakada ravi sayısı en az iki olan hadis.
Garib(Ferd) Haber: Herhangi bir tabakada ravi sayısı teke düşen hadis.

Senedin Müntehası Bakımından
Kudsi Hadis: Hz Peygamber’den Allah’a (c.c) izafe edilerek rivayet olunan hadislerdir. Yani manası Allah’tan, sözleri Hz Peygamber’den olan hadislerdir.
Merfu Hadis: Açık bir ifade ile Hz Peygamber’e izafe edilen söz, fiil ve takrirlere denilir.
Örnek: “Hz Peygamber’i işittim şöyle dedi” veya “Hz Peygamber bize şöyle buyurdu”
Mevkuf Hadis: Sahabeye izafe edilen söz fiil ve takrirlere denir.
Maktu Hadis: Tabiuna izafe edilen söz fiil ve takrirlere denir.
Sıhhat Değeri Bakımından
Makbul Hadis
Sahih hadis: Adalet ve zabt sıfatlarını haiz ravilerin, muttasıl senedle rivayet ettikleri şaz ve muallel olmayan hadislerdir.
Hasen Hadis: Adalet şartını haiz olmakla birlikte zabt yönünden sahih hadis ravileri derecesine çıkamayan ravinin muttasıl bir senedle şaz ve illetli olmayan rivayetidir.
Merdud Hadis: Sıhhat şartlarına haiz olmadığından amel edilemeyecek nitelikteki zayıf haber.
Merdud Hadis Çeşitleri:
a-Seneddeki İnkıta Sebebiyle Merdud Olanlar.
Mürsel Hadis: İsnadında sahabesi düşmüş olan hadistir. Yani tabiinin hadisi işitmiş olduğu sahabeyi atlayarak direk Hz. Peygamber’den rivayet ettiği hadise mürsel denilir.
Muallâk Hadis: İsnadın başından bir veya Peygamber’e kadar bütün ravilerin hazfedildiği hadislere denilir
Munkatı Hadis: Senedin ortasından bir ravinin düşürüldüğü hadislere denilir.
Mu’dal Hadis: İsnadda birbirini takip eden iki veya daha fazla ravinin düştüğü hadis.
b.Ravisi Adalet Yönünden Ta’n Edilmiş Merdud Olanlar
Mevzu Hadis:
Metruk Hadis:
Münker Hadis
c-Ravisi Zabt Yönünden Ta’n Edilmiş Merdud Olanlar
Müdrec Hadis:
Maklub Hadis:
Muztarib Hadis:
Musahhaf Hadis
Hz. Peygamber hayatta iken yazılanlar
1.Medine sözleşmesi
2.Nüfus sayımı tutanağı
3.Yahudilerle yapılan yazışmalar
4. Dine davet mektupları
5. Görevlilere verilen talimatnameler
Hz. Peygamber’in vefatından sonra sahabe döneminde yazılan hadisler
1.Hz. Ebubekir’in 500 kadar hadis yazdığı fakat sonra imha ettiği
2.Hz.Ali’nin hadis sahifesi
3. Ebu Hureyre’nin hadis sahifesi (sahifetü’s-sahiha)
4. Abdullah b. Amr’ın hadis sahifesi (sahifetü’s-sadıka)
5.Abdullah b. Abbas’ın kendisinin yazdığı ve de Sait b. Cubeyr, Mücahit, İkrime gibi talebelerine yazdırdığı hadis sahifesi
6.Semure b. Cundeb’in hadis sahifesi. Bu sahife Semure’nin çocukları tarafından rivayet edilmiştir.
7. Cabir b. Abdullah’ın Mescid-i Nebi’de okuttuğu hacla ilgili kitabı.
Câmî:
İçinde her konudan hadis bulunan hadis kitabı demektir. Dini konuların hemen tamamını kapsayan;
•İman,
•Ahkâm ve Sünen
•Rikak veya Zühd,
•Et’ime ve Eşribe veya Adab,
•Tefsir,
•Tarih–Siyer–Cihad,
•Menakib,
•Fiten ve Melahim
diye adlandırılan sekiz ana bölümü ihtiva etme özelliğine sahiptir. Camiler bu sekiz bölümden herhangi birini ihtiva etmezler veya noksan olarak ihtiva ederlerse cami olmaktan çıkarlar.
Sünen:Taharetten vasiyete kadar bütün fıkhi konulara dair hadisleri ihtiva eden eserlere denilmektedir. Bir başka tarifle: Fıkıh bablarına göre tasnif edilmiş merfu ahkâm hadislerini muhtevi kitaplara sünen denir.
Ebu Davud es-Sicistani(202–275), Nesâi (214-303) ve İbn Mâce’nin (209-273) Sünen çalışmaları vardır.
Musannef:Sünenlerdeki merfu hadislere ilaveten mevkuf ve maktu hadisleri de ihtiva eden eserlerdir. İmam Malik’in el-Muvatta’sı ve Abdurrezzak b. Hemmam’ın el-Musannef’i bu türdendir.
Ravilerine göre (ale’r-rical) tasnif:
Bu tür eserlere örnek olarak müsned, mu’cem ve etraf kitaplarını gösterebiliriz.
Müsned:
Hadislerin ilk ravileri olan sahabe isimlerine göre tertip edilmiş eserlerdir. Ebu Davud et-Tayalisi’nin Müsned’i, Ahmed b.Hanbel’in Müsned’i bu usulde yazılmıştır.
Mu’cem:
Hadis âliminin hadisleri, rivayet ettiği şeyhinin ismine göre tertipleyerek tasnif ettiği kitaplara denilir . Ebu’l-Kasım et-Taberani’nin el-Mu’cemu’s-Selase’si ve İbn Hıbban’ın Kitabu’l –Mu’cem ale’l-Mudun gibi.
KÜTÜB-Ü SİTTE
Kaleme alınmış yüzlerce hadis kitabı içerisinde “asıl” diye nitelendirebileceğimiz kaynak eserler şüphesiz “Kütüb-ü Sitte” dir. Kütüb-ü Sitte denilince şu eserler akla gelmektedir:
1.Camiu’s-Sahih: Buhari
2.Camiu’s-Sahih: Müslim
3.Sünen: Ebu Davud
4.Sünen (Cami):Tirmizi
5.Sünen: Nesai
6.Sünen: İbn Mace,
Buhari ve Müslim’in eserlerine birlikte “Sahihayn”, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai ve İbn Mace’nin eserlerine ise “Sünen-i Erbaa” denilir.
MUSANNEFLER VE MÜSNEDLER
Bir üst başlıktaki Kütüb-ü Sitte üzerine 3 kitap daha eklenerek “Kütüb-ü Tis’a” ismi kullanılır. Bu 3 kitap şunlardır: Musannef türünde olup İmam Malik’e ait olan “Muvatta”, Müsned türünde Ahmed b. Hanbel’in aynı isimli eseri ve Darimi’ye ait olan “Sünen”.

DERLEME HADİS KAYNAKLARI
Camiu’l-Usul: (İbnü’l-Esir el-Cezeri) Müellif, eserini merfu ve mevkuf hadislerden oluşturmuş ve senedleri sahabe dışında ki tüm ravileri hazfederek vermiştir. Eserde bölüm isimleri alfabetik olarak dizilmiştir. Bu eserin şerhi olan Teysiru’l-Vusül İbrahim Canan tarafından İbn-i Mace’nin Sünen’i eklenerek Türkçe’ye tercüme edilmiştir. Dolayısıyla Hadis Ansiklopedisi/Kütüb-ü Sitte ismiyle yayımlanan eser İmam Malik’in Muvatta’sı ile birlikte yedi kitabı kapsamaktadır.
Camiu’s-Sağir: (Suyuti) Yüzlerce eserin müellifi olan Suyuti (911) bu eserinde kısa ve özlü hadisleri alfabetik olarak bir araya getirmiştir. Kitapta 10031 hadis vardır
Kenzu’l-Ummal: (Ali el-Muttaki) Müellif, İmam Suyuti’nin Cemu’l-Cevami ve Camiu’s-Sağir isimli eserlerini ale’l-ebvab sisteme aktarmıştır. Kenzu’l-Ummal bu haliyle yaklaşık 40.000 hadis (tekrarlarıyla beraber) içermektedir.
et-Tacu’l-Cami: (Mansur Ali Nasıf) Müellif eserini K.Sitte, Muvatta, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i ve Hâkim’in Müstedrek’inden derlemiştir
et-Terğib ve’t-Terhib: (Münziri) Eserde, her konunun terğib (teşvik) ve terhib (uyarı) yönlerini dile getiren hadisler iki grupta toplanmış önce terğib sonra terhib hadisleri verilmiştir.
Riyazü’s-Salihin: (Nevevi) Eser 18 kitap ve bunların alt başlıkları olan 372 bab içerisinde 1894 hadisten oluşur. Nevevi kitabında temel dini bilgileri muhtevi hadisleri bir araya getirmiştir. Riyazu’s-Salihin’de kullanılamayacak derecede zayıf-merdud rivayetler yoktur. Türkçe’ye birkaç kez tercüme edilen eser son olarak M.Y. Kandemir, İ.L. Çakan ve R. Küçük tarafından şerh edilerek VIII cilt olarak yayımlanmıştır.
Ramuze’l-Ehadis: (Gümüşhanevi) Eser, mutasavvıf ve hadisçi olan Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevi tarafından 33 kaynaktan seçilen 7101 hadisten müteşekkildir. Eserde zayıf hadislerin yanı sıra azda olsa uydurma hadisler vardır. Kitabın yayımlanmış birkaç tercümesi mevcuttur.
el-Lü’lüü ve’l-Mercan: (M. Fuad Abdulbaki) Eserde Buhari ve Müslim’in ittifak ettiği 2006 hadis yer almaktadır. Kitabı İsmail Kaya ve İsmail Hakkı Uca tercüme etmiştir.
Keşfu’l-Hafa: (Acluni) Müellif, dillerde dolaşan 3281 sözü bu eserinde incelemiş ve hadis olup olmadığını veya hadis ise sıhhat durumunu tespit etmeye çalışmıştır. Dolayısıyla bazı çalışmalarda hadislere kaynak olarak verilmesine itibar edilmeyip; eserdeki açıklamalara dikkat edilmelidir. Kitap alfabetik olarak düzenlenmiştir.
M’ucemu’l-Müfehres (concordance)
Müsteşriklerin öncülüğünde Kütüb-ü Tis’a esas alınarak hazırlanmış bir fihrist çalışmasıdır. Eser metni bilinen bir hadisin kaynağını bulabilmek için fevkalade önemli bir çalışmadır.
MEVZU HADİSLERLE İLGİLİ KAYNAKLAR
Mevzu (uydurma) hadisler üzerine yazılan pek çok eser vardır. Bunların en meşhurlarından bir kaçı şunlardır:
1- İbnu’l-Cevzi: “Kitabü’l-Mevzuat mine’l-Ehadisi’l-Merfuat”
2- Mecdüd-Din el-Firuz-Âbadi: “Hatimetü Sifri’s-Saade”
3- Celalüd-Din es-Suyuti: “el-Lealai-Masnua fi’l-Ehadisi’l-Mevzua”
4- İbnu Arrak el-Hicazi: “Tenzihü’ş Şeriati’l-Merfüani’l-Ahbari’ş Şeriati’l-Mevzua”
5- Ali b. Sultan el-Kari: “el-Mevzuat”
6- Muhammed b. Ali eş-Şevkani: “el-Fevaidü’l-Mecmua fi’l-Ehadisi’l Mevzua”
7- Ebü’l-Hasenat Abdu’l-Hayy el-Leknevi: “el-Asaru’l-Merfua fi’l-Abbari’l-Mevzua”

11

Haziran
2012

DİN, BİLİM, KÜLTÜR, AHLÂK VE İMAN ESASLARI BİLGİSİ

Yazar: arafat  |  Kategori: iTiKAT  |  Yorum: Yok   |  509 Kez Okundu

1.İmanın Bireysel Boyutu: İman inanılacak şeyleri tasdikten ibarettir, yani kalpte, gönülde ve zihinde oluşur.
İnanılacak Hususlar Açısından İman
1.İcmâlî İman: İnanılacak şeylere kısaca ve toptan inanmak demektir.
2.Tafsîlî İman: İnanılacak şeylerin her birine, açık ve geniş şekilde, ayrıntılı olarak inanmaya tafsili iman denir.
Bilinçli Olup Olmaması Yönüyle İman
1.Taklîdî İman: Delillere dayalı olmaksızın sadece çevrenin telkini ile vücut bulan, kişinin İslâm toplumunda büyümüş olmasının tabii sonucu olarak oluşan bir imandır.
2.Tahkîkî İman: Delillerle, bilgiye araştırma ve kavramaya dayalı imandır. Asıl olan böyle bir imana sahip olmaktır.
b.İmanın Artması ve Eksilmesi
İman, inanılması gereken esaslar açısından artmaz ve eksilmez. Ancak iman güçlü veya zayıf olabilir. Kiminin imanı tam anlamıyla içine sinmiş ve kuvvetli iken, kimininki işitme ve düşünmeye bağlı bilgi ve inanç seviyesinde kalmıştır.
c.İman – Amel İlişkisi:Amel iradeye dayalı tavır, davranış, eylem demektir. Tasdik de ikrar da birer ameldir. Ancak amel deyince daha çok kalp ve dil dışında kalan organların ameli anlaşılır. İmanla amel arasında sıkı bağ bulunmaktadır. Amel, imanın ayrılmaz parçası değil, sonucudur. Ehl-i sünnet bilginlerine göre amel imanın bir unsuru değildir.
d.İman-İslâm İlişkisi: İslâm sözlükte, “itaat etmek, boyun eğmek, bağlanmak, bir şeye teslim olmak, esenlikte kalmak” anlamlarına gelir. Terim olarak, “yüce Allah’a itaat etmek, Hz. Peygamber’in din adına bildirmiş olduğu şeylerin hepsini kalp ile tasdik edip dil ile söyleyerek, inandıklarını yaşamak, sözleri ve davranışları ile kabul edip benimsediğini göstermek” demektir.
e. “Büyük Günah” Kavramı :Büyük günah, bozgunculuğa sebep olan, hakkında tehdit edici bir nas bulunan, işleyenin dünyada veya ahirette cezalandırılmasına sebep olan suçlar ve davranışlar demektir

a.Tasdik ve İnkâr Bakımından İnsanlar:Mü’min Kâfir Müşrik Münafık
Mü’min: İnanan kimse demektir
Kâfir: İnkar eden kimse demektir.
Müşrik: Şirk, sözlükte ortak koşmak manasına gelir
Münafık: Kur’an-ı Kerim’in haber verdiği ve Hz. Peygamber’den (tevatüren) bize ulaşan iman esaslarını kabul ettiğini söyleyerek, Müslümanlar gibi ibadet ettiği halde, kalpten inanmayan kimselerdir
3. Küfür,Şirk,Tekfir ve irtidat
Küfür, kelime olarak örtmek demektir. Küfür kelime olarak “örtmek” demektir. Dinî literatürde ise Hz. Peygam¬ber’i Allah’tan getirdiği şeylerde yalanlayıp, onun getirdiği kesinlikle sabit dinî esaslardan bir veya birkaçını inkâr etmek anlamına gelir.
Şirk sözlükte “ortak kabul etmek” anlamına gelir, terim olarak Allah Teâlâ’nın ulûhiyetinde, isim, sıfat ve fiillerinde, eşi, dengi ve ortağı bulundu¬ğunu kabul etmek demektir.
Tekfir Müslüman olduğu bilinen bir kişiyi, inkâr özelliği taşıyan inanç, söz veya davranışlarını gerekçe göstererek kafir saymak demektir. Kişinin başkası tarafından küfrüne hükmedilmesidir.
İrtidat ise, Müslümanın isteyerek, kendi iradesiyle dinden çıkmasına denir. Böyle kimseye de mürted denir.
4.İman Esaslar:İman esasları ilmihal kitaplarında amentü terimiyle ifade edilir.
“Esmâ-i Hüsnâ”: Allah’ın bütün isimleri için kullanılan bir terimdir. “Allah, kendisinden başka ilah olmayandır. En güzel isimler O’na mahsustur.” Allah’ın Kur’an’da ve sahih hadislerde geçen pek çok ismi vardır. Kul bu isimleri öğrenerek Allah’ı tanır. Bu isimlerle dua ve niyazda bulunur. Bunu Allah emretmiştir. Hz. Peygamber yüce Allah’ın 99 isminin bulunduğunu, bu isimlere inanan ve inancı doğrultusunda yaşayan kişinin cennete gireceğini haber vermiştir. Bunların dışında başka isimleri de mevcuttur. Hadisteki 99 isim bir sınırlama değil, en meşhurlarını ifadedir. Allah’ın isimleri konusunda temel dayanak vahiy olduğu için, bu isimler insanlar tarafından değiştirilemezler.
•Allah’ın Sıfatları
A- Zâtî Sıfatlar: Sadece Allah’ın zatına mahsus olan, yaratıklarından herhangi birine verilmesi mümkün olmayan sıfatlardır. Bunların zıddı Allah için düşünülemediği için bu sıfatlara tenzihi veya selbî sıfatlar da denir.
Vücûd: “Var olmak” demektir.
Kıdem: “Ezelî olmak, başlangıcı olmamak” demektir.
Bekâ: “Varlığının sonu olmamak, ebedî olmak” demektir.
Muhâlefetün li’l-havadis: “Sonradan olan şeylere benzememek” demektir.
Vahdaniyyet: “Allah Teâlâ’nın zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde bir ve tek olması, eşi, benzeri ve ortağının bulunmaması” demektir.
Kıyam bi-nefsihi: “Varlığı kendiliğinden olmak, var olmak için bir başka varlığa ihtiyaç duymamak” demektir.
B- Subûtî Sıfatlar: Varlığı zorunlu olan ve kemal ifade eden sıfatlardır.
Hayat: “Diri ve canlı olmak” demektir. Yüce Allah diridir ve canlıdır
İlim: “Bilmek” demektir. Allah her şeyi bilendir.
Semi’: Allah işitendir. Gizli, açık ne söylenirse işitir.
Basar: “Görmek” demektir. Yüce Allah her şeyi görücüdür
İrade: “Dilemek” demektir. Allah dileyicidir.
A.Tekvînî İrâde: Yapma ve yaratma demektir. Bütün yaratıkları kapsamaktadır. Bu tür irade her hangi bir şeyle bağlantılı olursa o şey derhal meydana gelir.
B.Teşriî İrade: Yasama ve tavsiye etme demektir (dînî irade). Yüce Allah’ın bir şeyi sevmesi ve ondan hoşnut olması anlamını içerir. Allah’ın teşriî irade ile bir şeyi dilemiş olması, o şeyin meydana gelmesini zorunlu kılmaz. Tekvini irade hayırla da şerle de, iyilikle de kötülükle de bağlantılı olduğu halde, teşrii irade sadece hayır ve iyilikle bağlantılıdır. Yani Allah, hayrı da şerri de irade edip yarattığı halde, O’nun şerre rızası yoktur, onu emretmez ve ondan hoşlanmaz.
Kudret: “Gücü yetmek” demektir
Kelâm: “Söylemek ve konuşmak” demektir.
Tekvîn: “Yaratmak, yok olanı yokluktan varlığa çıkarmak” demektir. Yüce Allah yegâne yaratıcıdır. O, ezelî ilmiyle bilip dilediği her şeyi sonsuz güç ve kudretiyle yaratmıştır. Yaratmak, rızık vermek, diriltmek, öldürmek, nimet vermek, azap etmek ve şekil vermek tekvîn sıfatının sonuçlarıdır. Bir âyette “Allah her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekildir” buyurulmuştur.
a.Meleklere İman:özlükte “haberci, elçi, güç ve kuvvet” anlamlarına gelen melek, Allah’ın emriyle çeşitli görevleri yerine getiren, gözle görülmeyen nûrânî ve ruhanî varlıktır.Kur’an’da meleklere imanın farz olduğunu bildiren birçok âyet vardır: “Peygamber Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler…”
“…Asıl iyilik Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamber¬lere iman edenlerin iyi amelidir…”
Meleklere inanmamak, dolaylı olarak vahyi, peygamberi, peygamberin getirdiği kitabı ve tebliğ ettiği dini de inkâr etmek anlamına gelir. Çünkü dinî hükümler, peygamberlere melek aracılığıyla indirilmiştir. Özellikleri:
1. Melekler nûrdan yaratılmış; yemek, içmek, erkeklik, dişilik, uyumak, yorulmak, usanmak, gençlik, ihtiyarlık gibi fiillerden ve özelliklerden arınmış nûrânî ve ruhanî varlıklardır: “…O’nun huzurunda bulunanlar, O’na ibadet hususunda kibirlenmezler ve yorulmazlar. Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz (Allah’ı) tesbih ederler” “Onlar rahmânın kulları olan melekleri dişi kabul ettiler. Acaba meleklerin yaratılışlarını mı gör¬müşler? Onların bu şahitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir”
2. Melekler Allah’a isyan etmezler, Allah’ın emrinden çıkmazlar. “Onlar, üstle¬rindeki Rablerinden korkarlar ve kendilerine ne emrolunursa onu yaparlar”
3. Melekler, son derece süratli, güçlü ve kuvvetli varlıklardır: “Gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer üçer ve dörder kanatlı elçiler yapan Allah’a hamdolsun. O, yaratmada dilediği artırmayı yapar. Şüphesiz Allah her şeye gücü yetendir” İslâmî kaynaklarda meleklerin kanatları ol¬duğu bildirilmekle birlikte bu kanatların mahiyeti konusunda bir şey söyle¬mek mümkün değildir. Meleklerin nûrânî varlıklar olduğu göz önünde tutu¬lursa, bunları kuş veya uçak kanatları gibi maddî nitelemelere konu etmenin doğru olmayacağı ortadadır. Kanatların mahiyetini ancak Allah ve melekleri gören peygamberler bilebilirler. Meleklerin kanatları onların sûretini, kanat¬larının fazlalığı onların güç ve sürat yönünden derecelerini, Allah katındaki değerlerini gösterdiği şeklinde anlaşılabilir.
4. Melekler Allah’ın emir ve izniyle çeşitli şekil ve kılıklara bürünebilir¬ler. Cebrâil (a.s) Hz. Peygamber’e ashaptan Dihye şeklinde görünmüş, bazan kimsenin tanımadığı bir insan şeklinde gelmiştir. Yine Cebrâil (a.s), Hz. Meryem’e bir insan şeklinde görünmüş meleklerden bir grup, Hz. İbrâhim’e bir oğlu olacağı müjdesini getiren insanlar şeklinde gel¬miş, o da onları misafir zannederek kendilerine yemek hazırlamış, fakat yemediklerini görünce korkmuş, sonra da melek olduklarını anlamıştır Bu âyetten meleklerin yiyip içmedikleri sonucu da çıkmaktadır.
5. Melekler gözle görünmezler. Onların görünmeyişleri, yok olduklarından değil, insan gözünün onları görebilecek kabiliyet ve kapasitede yaratılmamış olmasındandır. Melekler peygamberler tarafından aslî şekilleriyle görülmüşler¬dir. Asıl şekillerinden çıkıp bir başka maddî şekle, meselâ insan şekline girme¬leri durumunda diğer insanlarca da görülmeleri mümkün olur. Cibrîl hadisi diye bilinen, iman, islâm ve ihsan kavramlarının tanımlarının yapıldığı hadiste belirtildiği gibi, Cebrâil ashap tarafından insan şeklinde görülmüştür.
6. Melekler gaybı bilemezler. Çünkü gaybı, ancak Allah bilir. Eğer Al¬lah tarafından kendilerine gayba dair bir bilgi verilmiş ise, ancak o kadarını bilebilirler. Kur’an’da ifade edildiğine göre Allah, Hz. Âdem’e varlıkların isim¬lerini öğretmiş, sonra da isimlerin verildiği varlıkları meleklere göstererek, bunların isimlerini haber vermelerini onlardan istemiş, bunun üzerine me¬lekler “Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgi¬miz yoktur. Çünkü her şeyi hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan sensin” demişlerdir. Bunun üzerine de Cenâb-ı Hak Hz. Âdem’in, varlıkların isimlerini haber vermesini emretmiş, o da söyleyiverince şöyle seslenmiştir: “Size demedim mi ki, göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ben bilirim. Neyi açıklarsanız neyi de gizlemişseniz ben bilirim”
erkek veya dişi olmak, yorulmak ve usanmak, yemek, içmek gibi insana has özellikler, onlar için söz konusu değildir. Allah’ın emrine mutlaka itaat ederler. Sürekli O’nu övme, yüceltme ve O’na itaat etmekle meşgul varlıklardır.

Âyet ve hadislerde sayıları hakkında herhangi bir bilgi bulunmayan fa¬kat pek çok oldukları anlaşılan meleklerin temel görevleri Allah’a kulluk ve O, neyi emrederse onu yerine getirmektir. Melekler görevleri açısından şu gruplarda incelenebilirler:
•Cebrâil, dört büyük melekten biridir. Allah tarafından vahiy getirmekle görevlidir.
•Mîkâîl, dört büyük melekten biri olup, kâinattaki tabii olayları ve yaratıkların rızıklarını idare etmekle görevlidir.
•İsrâfîl, sûra üflemekle görevli melektir. İsrâfil, sûra iki kez üfleyecek, ilkinde kıyamet kopa¬cak, ikincisinde ise tekrar diriliş meydana gelecektir.
•Azrâil ise, görevi ölüm sırasında canlıların ruhunu almak olduğu için “melekü’l-mevt” (ölüm meleği) adıyla anılmıştır: “De ki: Size vekil kılınan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz”
•Kirâmen Kâtibîn, insanın sağında ve solunda bulunan iki meleğin adı¬dır.
•Münker ve Nekir, ölümden sonra kabirde sorgu ile görevli iki melektir.
•Hamele-i Arş, arşı taşıyan meleklerin adıdır.
.Mukarrebûn ve İlliyyûn adıyla anılan melekler, Allah’ı tesbih ve an¬makla görevli olup, Allah’a çok yakın ve O’nun katında şerefli mevkii bulu¬nan meleklerdir
•Atîd–Rakîb: İnsanın sağ ve sol yanında bulunup yaptıklarını bütün ayrıntılarıyla kayda geçiren yazıcı meleklerdir. Bunlara şerefli yazıcılar anlamında Kirâmen – Kâtibîn de denir.
•Rıdvan–Malik: Cennet’teki meleklerin başkanının adı Rıdvan, Cehennem görevlilerinin başı ise Mâlik’tir. Böylece büyük meleklerin sayısı 10’a çıkmaktadır.
b.Kitaplara İman: Kitap, sözlükte “yazmak ve yazılı belge” anlamına gelir. Terim olarak ise, Allah Teâlâ’nın kullarına yol göstermek ve aydınlatmak üzere peygam¬berine vahyettiği sözlere ve bunun yazıya geçirilmiş şekline denilir. Çoğulu “kütüb”dür. Hıristiyan ve yahudilere ilâhî kitap olarak İncil ve Tevrat verildi¬ğinden onlara “Ehl-i kitap” denilmiştir. İlâhî kitaplara Allah katından indiril¬miş olması sebebiyle “kütüb-i münzele” veya “semavî kitaplar” da denilir.

İlâhî Kitaplar
İlâhî kitaplar Allah kelâmı olmak bakımından aralarında farklılık bulun¬mamasına rağmen, hacimleri ve hitap ettikleri kitlenin büyüklüğüne göre, suhuf ve kitap olmak üzere ikiye ayrılırlar.
Suhufa göre daha hacimli ve kitap şeklinde olan ve evrensel mesajlar içeren ilâhî kitaplar ise Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an olmak üzere dört tanedir.
•Tevrat:Tevrat İbrânîce bir kelime olup “kanun, şeriat ve öğreti” anlamlarına ge¬lir. Hz. Mûsâ’ya indirilmiştir. Tevrat’a Ahd-i Atîk ve Ahd-i Kadîm de (Eski Ahit) denilir.
Zebur:Kelime olarak “yazılı şey ve kitap” anlamına gelen Zebur, Hz. Dâvûd’a indirilmiş olan ilâhî kitabın adıdır. Zebur, ilâhî kitapların en küçüğü olup, yeni dinî hükümler getirmemiştir.
Mezmûrlar adıyla Eski Ahid’de yer almaktadır.
•İncil:İncil kelime olarak “müjde, tâlim ve öğretici” anlamına gelir. İncil’e Ahd-i Cedîd de (Yeni Ahit) denilir.
•Kur’an-ı Kerim:Allah tarafından gönderilen ilâhî kitapların sonuncusu olan Kur’ân-ı Ke¬rîm, son peygamber Hz. Muhammed’e indirilmiştir. Sözlükte “toplamak, oku¬mak, bir araya getirmek” anlamına gelen Kur’an terim olarak şöyle tarif edilir:
“Hz. Peygamber’e indirilen, mushaflarda yazılı, Peygamberimiz’den bize kadar tevâtür yoluyla nakledilmiş, okunmasıyla ibadet edilen, insanlığın benzerini getirmekten âciz kaldığı ilâhî kelâmdır
1.Kur’an’ın Nüzûlü:Kur’ân-ı Kerîm, Allah Teâlâ’dan Hz. Peygamber’e Cebrâil aracılığıyla ve vahiy yoluyla indirilmiştir
2. Kur’an’ın Muhtevası:İnsanları hem bu dünyada hem de âhirette mutluluğa kavuşturmak için gönderilmiş bulunan Kur’ân-ı Kerîm başlıca şu konuları kapsamaktadır:
1. İtikad
2. İbadetler:
3. Muâmelât
4. Ukubat:
5. Ahlâk:
6. Nasihat ve Tavsiyeler
7. Va‘d ve Vaîd:
8. İlmî Gerçekler.:
9. Kıssalar:
10. Dualar:
Peygamberlere İman: Peygamber, Farsça’da “haber taşıyan ve elçi” anlamlarına gelir. Dinî te¬rim olarak, “Allah’ın kulları arasından seçtiği ve vahiyle şereflendirerek emir ve yasaklarını insanlara ulaştırmak üzere görevlendirdiği elçi”ye peygam¬ber denir. Arapça’da, peygamber kelimesinin karşılığı olarak, gönderilmiş ve elçi demek olan resul ve mürsel kelimesi kullanılır. Terim olarak resul ve mürsel, yeni bir kitap ve yeni bir şeriatla insanlara gönderilen peygambere denilir. Çoğulları “rüsul” ve “mürselûn”dür. Nebî de Allah’ın emir ve yasakla¬rını insanlara haber veren, fakat yeni bir kitap ve yeni bir şeriatla gönderil¬meyip, önceki bir peygamberin kitap ve şeriatını ümmetine bildirmeye gö¬revli olan peygamberdir. Çoğulu “enbiyâ”dır. Risâlet ve nübüvvet kelimeleri masdar olup, peygamberlik anlamına gelmektedir.
Peygamberlere iman, imanın altı esasından biridir.

Peygamberlerin Sıfatları:Her peygamberde insan olmanın da ötesinde birtakım sıfatların bulunması gerekli ve zorunludur. Bunlara vâcip sıfatlar denir. Bu sıfatlar şunlardır:
1. Sıdk.
2. Emanet. “
3. İsmet.
4. Fetânet.
5. Tebliğ.
Allah’ın (c.c.) gönderdiği peygamberlerden 25 tanesinin ismi Kur’an-ı Kerîm’de geçmektedir. Bunlar sırasıyla şunlardır: Âdem (a.s.), İdris (a.s.), Nûh (a.s.), Hûd (a.s.), Salih (a.s.), İbrahim (a.s.), Lût (a.s.), İsmail (a.s.), İshak (a.s.), Yakub (a.s.), Yûsuf (a.s.), Şuayb (a.s.), Musa (a.s.), Harun (a.s.), Davud (a.s.), Süleyman (a.s.), Eyyûb (a.s.), Zülkifl (a.s.), Yûnus (a.s.), İlyas (a.s.), Elyesâ (a.s.), Zekeriyya (a.s.), Yahya (a.s.), İsâ (a.s.), Muhammed (a.s.)
Bunlar dışında Kur’an’da geçen Üzeyir, Lokman ve Zülkarneyn adındaki kişilerin peygamber olup olmadıkları tartışmalıdır. Diğerlerinden farklı olarak Peygamberimiz (s.a.v.) belli bir millete değil tüm insanlığa gönderilmiştir. O ve getirdiği Kur’an, kıyamete kadar geçerli olacaktır. Zaten Kur’an-ı Kerîm, O’nun en büyük ve sürekli mucizesidir.
Olağanüstü Haller
1.Mûcize:Sözlükte “insanı âciz bırakan, karşı konulmaz, olağan üstü, garip ve tuhaf şey” anlamlarına gelen mûcize, terim olarak “yüce Allah’ın, peygamberlik iddiasında bulunan peygamberini doğrulamak ve desteklemek için yarattığı, insanların benzerini getirmekten âciz kaldığı olağanüstü olay” diye tanımlanır.
2.İrhâs. Peygamber olacak şahsın, henüz peygamber olmadan önce gösterdiği olağan üstü durumlardır. Hz. Îsâ’nın beşikte iken konuşması gibi.
3.Keramet. Peygamberine gönülden bağlı olan ve ona titizlikle uyan velî kulların gösterdikleri olağan üstü hallerdir.
4.Meûnet. Yüce Allah’ın velî olmayan bir müslüman kulunu, darda kaldığı veya sıkıntıya düştüğü zaman, olağan üstü bir şekilde bu darlık ve sıkıntıdan kurtarmasıdır.
5.İstidrac. Kâfir ve günahkâr kişilerden arzu ve isteklerine uygun olarak meydana gelen olağan üstü olaydır.
6.İhanet. Kâfir ve günahkâr kişilerden, arzu ve isteklerine aykırı olarak meydana gelen olaydır. Meselâ, peygamberlik taslayan inkârcılardan Müseylime, tek gözü kör olan bir adama, iyi olsun diye dua etmiş, bunun üzerine adamın öbür gözü de kör olmuştur.
c.Ahirete İman:Âhiret, sözlükte “son, sonra olan ve son gün” anlamlarına gelir.
Terim olarak âhiret, İsrâfil’in (a.s.) Allah’ın emriyle, kıyametin kopması için sûra ilk defa üflemesiyle başlayacak olan ebedî hayata denilir.
Âhiret Halleri
1.Ba‘s“Öldükten sonra tekrar dirilmek” anlamına gelen ba‘s, âhiret hayatının en önemli devrelerinden biridir.

2.Haşir ve Mahşer:Sözlükte “toplanmak, bir araya gelmek” demek olan haşir, terim olarak yüce Allah’ın insanları hesaba çekmek üzere tekrar dirilişten sonra bir araya toplamasıdır
3.Amel Defterlerinin Dağıtılması:İnsanlar hesaplarının görülmesi için toplandıktan sonra, kendilerine dünyada iken yaptıkları işlerin yazılı bulunduğu amel defterleri dağıtılır.
4.Hesap ve Sualİnsanlar amel defterlerini ellerine aldıktan ve yaptıklarının en ince deta¬yına kadar yazıldığını gördükten sonra Allah Teâlâ tarafından hesaba çekile¬ceklerdir. Hesap ve sorgulama sırasında amel defterlerinden başka, insanın organları ve yeryüzündeki mevcûdat da insanın yaptıklarına şahitlik edecektir.
5.MîzanSözlükte “terazi” anlamına gelen mîzan, âhirette hesaptan sonra herkesin amellerinin tartıldığı ilâhî adalet ölçüsüdür.
6. SıratSırat cehennemin üzerine uzatılmış bir yoldur. Herkes buradan geçecektir.
7. HavuzKıyamet gününde peygamberlere ihsan edilecek havuzlar bulunacaktır. Müminler bunların tatlı ve berrak suyundan içerek susuzluklarını gidere¬ceklerdir. Kur’an’daki “Kuşkusuz biz sana kevseri verdik” ) âyetinde geçen kevser, genellikle havuz olarak anlaşılmıştır. Bu sebeple Hz. Peygamber’in kıyametteki havuzu için “havz-ı kevser” denilmiştir.

8.ŞefaatÂhirette bütün peygamberlerin Allah’ın izniyle şefaat etmeleri haktır ve gerçektir.
9.A‘râf“Dağ ve tepenin yüksek kısımları” anlamına gelen a‘râf, cennetle cehennemin arasında bulunan sûrun ve yüksek kısmın adıdır
10. CehennemKelime olarak “derin kuyu” anlamına gelen cehennem, âhirette kâfirlerin sürekli olarak, günahkâr müminlerin de günahları ölçüsünde cezalandırılmak üzere kalacakları azap yeridir.
11.Cennet:Sözlükte “bahçe, bitki ve sık ağaçlarla örtülü yer” anlamına gelen cennet, terim olarak “çeşitli nimetlerle bezenmiş olan ve müminlerin içinde ebedî olarak kalacakları âhiret yurdu”na denir. Cennet ve oradaki hayat sonsuzdur.
Kur’an’da cennet için çeşitli isimler kullanılmıştır.

f. Kadere İmanAllah (c.c.) ezelî ilmiyle kâinattaki olmuş ve olacak her olayı önceden bilir. Bütün hâdiselerin
Allah katında malum ve yazılı olması kaderdir. Bu bilinenlerin gerçekleşmesi, zamanı gelince meydana gelmesine de kaza denir.

Tevekkül:Sözlükte “güvenmek, dayanmak, işi başkasına havale etmek” anlamlarına gelen tevekkül terim olarak, hedefe ulaşmak için gerekli olan maddî ve mânevî sebeplerin hepsine başvurduktan ve yapacak başka bir şey kalmadıktan sonra Allah’a dayanıp güvenmek ve ondan ötesini Allah’a bırakmak demektir.
Hayır ve Şer:Sözlükte “iyilik, iyi, faydalı iş ve fayda” anlamlarına gelen hayır, Allah’ın emrettiği, sevdiği ve hoşnut olduğu davranışlar demektir. Sözlükte “kötülük, fenalık ve kötü iş” demek olan şer de Allah’ın hoşnut olmadığı, sevmediği, meşrû olmayan, işlenmesi durumunda kişinin ceza ve yergiye müstehak olacağı davranışlar demektir.
Rızık:Sözlükte “azık, yenilen, içilen ve faydalanılan şey” anlamına gelen rızk, terim olarak, “yüce Allah’ın, canlılara yiyip içmek ve yararlanmak için verdiği her şey” diye tanımlanır.
Ecel:Sözlükte “önceden tesbit edilmiş zaman ve süre” anlamına gelen ecel, terim olarak, insan hayatı ve diğer canlılar için belirlenmiş süreyi ve bu sü¬renin sonunu yani ölüm anını ifade eder.
İslam’da İnanç Ekolleri
a.Ehl-i Sünnet: “Ehl-i sünnet” tabiri dinî literatürde, “dini anlama ve yaşamada Hz. Peygamber’in ve sahâbenin yolunu izleyen, onları örnek kabul eden, Allah’ın kitabını ve Hz. Muhammed’in sünnetini rehber edinen ümmetin çoğunluğu” anlamında kullanılır. Bu grup sünnete bağlı olduğu ve cemaat ruhundan ayrılmadığı için “Ehl-i sünnet ve’l-cemâat” adıyla da anılmış, “ehl-i hak” terimi de çoğunlukla Ehl-i sünnet anlamına kullanılmıştır. Ehl-i sünnet’e, hadiste geçen “kurtuluşa erenler” ifadesinden hareketle “fırka-i nâciye” adı da verilmiştir.
Ehl-i sünnet, Selefiyye, Mâtürîdiyye ve Eş‘ariyye olmak üzere üçe ayrılmıştır. Selefiyye’ye “Ehl-i sünnet-i hâssa”, Mâtürîdiyye ve Eş‘ariyye’ye “Ehl-i sünnet-i âmme” denildiği de olur. Ehl-i sünnet’in üç mezhebi arasındaki görüş ayrılıkları Ehl-i sünnet’in temel prensiplerini oluşturan çerçeveyi ihlâl etmeyen sınırlar içinde kabul edilmiştir. Bugün dünya Müslümanlarının % 90′dan fazlası kendisinin Ehl-i sünnet’e bağlı olduğunu ifade etmektedir.
•Selefiyye: Sözlükte selef “önceki nesil”, selefiyye de “bu nesle mensup olanlar” anlamı taşır. İslâmî literatürde Selef ilk dönemlere mensup bilginler ve geçmiş İslâm büyükleri anlamında, Selefiyye terimi ise iman esaslarıyla ilgili konularda ilk dönem bilginlerini izleyerek âyet ve hadislerdeki ifadelerin zâhiri ile yetinip bunları aynen kabul eden, teşbih ve tecsîme düşmeyen (Allah’ı yaratıklara benzetmeye ve cisim gibi düşünmeye yeltenmeyen), bunları başka bir anlama çekme (te’vil) yoluna gitmeyen Ehl-i sünnet topluluğunu belirtmek için kullanılır.
Allah’ın zâtî, fiilî ve haberî sıfatlarının hepsini te’vilsiz, nasılsa öyle kabul ettiği için Selefiyye’ye “Sıfâtiyye” de denilmiştir. “Ehl-i sünnet-i hâssa” ismi ile kastedilen zümre olan Selefiyye Hz. Peygamber ve sahâbîlerin inançta takip ettikleri yolu -kendi yorumlarını katmaksızın- izleyen gruptur. Tâbiûn, mezhep imamları, büyük müctehidler ve hadisçiler Selefiyye’dendirler. Eş‘arîlik ve Mâtürîdîlik ortaya çıkıncaya kadar, Sünnî Müslüman çevrede hâkim olan inanç, Selef inancıdır. İmam Şâfiî, Mâlik, Ahmed b. Hanbel -bir kısım görüşleri itibariyle Ebû Hanîfe- Evzaî, Sevrî gibi müctehid imamlar, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Dârimî, İbn Mende, İbn Kuteybe ve Beyhaki gibi hadisçiler, Taberî, Hatîb el-Bağdâdî, Tahâvî, İbnü’l-Cevzî ve İbn Kudâme gibi bilginler Selef düşüncesinin önde gelen isimleri arasında sayılabilir.
İlk dönem (mütekaddimûn) Selefiyye anlayışının en belirgin özelliği akaid sahasında akla rol vermemek, âyet ve hadisle yetinmek, mânası apaçık olmayan, bu sebeple de başka mânalara gelme ihtimali bulunan âyet ve hadisleri yorumlamadan, bunları bilmeyi Allah’a havale etmektir.
Selefiyye, müteşâbih âyet ve hadisleri aklın ışığında yorumlayan kelâmcılarla filozofları da, keşf ve ilhamın ışığında yorumlayan sûfîleri de ağır biçimde eleştirmiş, onları bid‘atçı ve sapık olmakla suçlamıştır. Hicrî VIII. asırdan önce yaşamış olan Selef bilginleri akıl karşısında kesin tavır takınıp, nakli tek hâkim kabul ederken, sonraki Selef bilginleri akıl karşısındaki tutumlarını gözden geçirmişler, inanç konularında az da olsa akla yer vermişlerdir. Bu dönemin en önemli ismi sayılan İbn Teymiyye (ö. 728/1328) sağlam olduğu bilinen nakil ile aklıselimin asla çelişmeyeceğini, dolayısıyla te’vile de gerek kalmayacağını ısrarla savunmuştur. Ona göre akılla nakil çelişirse ya nakil sahih değildir veya akıl sağlıklı bir muhakeme yapamamaktadır. Bu dönem ve sonrası Selefiyye’nin (müteahhirîn Selefiyye) akılcılığı hiçbir zaman kelâm ve felsefedeki akılcılık gibi olmamış, nasların müsaadesi ile sınırlı bir çerçevede kalmıştır. Sonraki dönemin en meşhur Selef âlimleri arasında İbn Teymiyye, İbn Kayyim el-Cevziyye (ö. 751/1350), Şevkânî (ö. 1250/1834) ve Mahmûd Şükrî el-Âlûsî (ö. 1342/1924) sayılabilir.
Selefiyye günümüze kadar az çok taraftar bulmuştur. Genellikle fıkıhta Hanbelî olanlar akaidde Selefî’dirler. Hadisle ilgilenen bilginler de çoğunlukla Selef inancını benimsemişlerdir. Günümüzde dünya Müslümanlarının % 12′si Selefîdir. En yoğun oldukları ülkeler Suudi Arabistan, Kuveyt ve Körfez ülkeleridir.
İslâm dünyasında hicrî II. asırdan itibaren ortaya çıkan bid‘atçı mezheplere, özellikle akılcı bir tavır takınan Mu‘tezile’ye, Selef’in metoduyla karşı çıkmak, Ehl-i sünnet inancını savunmada yetersiz kalıyordu. Bu sebeple inanç konularında, âyet ve hadislerin yanında akla da yer verecek, aklî açıklamalar yaparak konunun daha iyi anlaşılmasını ve kabul edilmesini sağlayacak yeni doktrinlere ihtiyaç duyuluyordu. Bu ihtiyacın bir sonucu olarak Ehl-i sünnet kelâmının iki önemli mezhebi Mâturîdiye ve Eş‘ariyye ortaya çıkmıştır.
•Eş‘ariyye:Ehl-i Sünnet’in ikinci büyük kolu Eş’ariyye’dir. Nasları hareket noktası kabul etmekle birlikte dinî ilkeleri aklî bilgiler ve dil kurallarına dayanan yorumlarla temellendirme yöntemini benimseyen Sünnî kelâm hareketinin hicrî III. yüzyılın ilk yarısında Haris el-Muhâsibi, İbn Küllâb el-Basrî ve Abdülazîz el-Mekkî’nin çalışmalarıyla başladığını söylemek mümkündür. Sünnî kelâmın o dönemlerde İslâm dünyasının en önemli kültür havzasını oluşturan Ortadoğu’daki asıl kurucusu Ebu’l-Hasan el-Eş’arî olmuştur.
Mezhebin kurucusu olan İmam Eş‘arî, h.260 (m.873) yılında Basra’da doğmuş, kırk yaşına kadar Mu‘tezile mezhebine bağlı kalmış, sonra “üç kardeş meselesi” diye bilinen meselenin tartışmasında hocası Ebû Ali el-Cübbâî (ö. 303/916)’nin görüşlerini doyurucu bulmadığı için Mu‘tezile’den ayrılmış ve Eş‘arî ekolünün öncüsü olmuştur.
İmam Eş‘arî, Allah Teâlâ’nın ezelî sıfatları bulunduğunu kabul etmiş, inanç konularında akla da değer vererek, âyet ve hadislerin yanında aklî deliller de kullanmıştır. Eş‘arî’nin inanç metodu kendisinden sonra gelen kelâmcılar tarafından da devam ettirilmiştir. En meşhur Eş‘arî kelâm bilginleri arasında, Bâkıllânî (ö. 403/1013), İbn Fûrek (ö. 406/1015), Cüveynî (ö. 478/1085), Gazzâlî (ö. 505/1111), Şehristânî (ö. 548/1153), Âmidî (ö. 631/ 1233), Fahreddin er-Râzî (ö. 606/1210), Kadî Beydâvî (ö. 685/1286), Teftâzânî (ö. 793/1390) ve Cürcânî (ö. 816/1413) sayılabilir.
Eş‘arîlik, daha çok Mu‘tezile’ye bir karşı tez olarak doğmuştur. Eş‘arî bilginler zamanla te’vile çok fazla yer vermişlerdir. Zaman zaman da kelâmda yenilikler ve değişiklikler yapmışlar, bu ilmi felsefe ile rekabet edebilecek bir güce kavuşturmuşlardır. Eş‘ariyye mezhebi Ehl-i sünnet’in temel prensiplerini kabullenmekle beraber, bazı noktalarda kendine has görüşlere de sahiptir.
Sünnî Müslümanların % 13′ünü oluşturan Mâlikîler’in hemen hemen tamamı ile % 33′ünü teşkil eden Şâfiîler’in dörtte üçü, Hanefîler’le Hanbelîler’in çok az bir kısmı inançta Eş‘ariyye mezhebini benimsemişlerdir. Eş‘arîlik daha çok Endülüs, Hicaz, Kuzey Afrika, Mısır, Irak, Suriye ve Endonezya’da yayılmıştır.
•Mâturîdiyye:Ehl-i Sünnet’in üçüncü büyük kolu olan Maturîdiyye, akaid konusunda Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd el-Mâturîdî’nin görüşlerini benimseyenlerin oluşturduğu mezhebin adıdır.
Muhtemelen Eş’arî’den de önce Sünnî kelâm ekolünü Mâverâünnehir civarında kuran bir diğer âlim Ebû Mansûr el-Mâtürîdî olmuştur. Ebû Hanîfe’nin ilim geleneğine mensup bulunan Mâtürîdî, Eş’arî’ye nisbetle kelâmda daha akılcı bir yöntem geliştirip uygulamış ve Sünnî inançları daha doyurucu bir muhteva ile temellendirmeye çalışmış, bu sebeple kurduğu ekol Eş’ariyye ile Mu’tezile arasında, fakat akılcılıkta Mu’tezile’ye daha yakın kabul edilmiş ve Ebû Hanîfe’nin fıkıh mezhebiyle birleşerek tek başına Müslüman çoğunluğunu kendisine bağlamayı başarmıştır.
İmam Mâtürîdî yaklaşık h.238 (m.852) yılında Türkistan’da Semerkant şehrinin bir köyü olan Mâturîd’de doğmuştur. Türk olması kuvvetle muhtemeldir. Hayatı hakkında fazla bilgi bulunmayan İmam Mâturîdî’nin eserleri incelendiğinde, onun kelâm, mezhepler tarihi, fıkıh usulü ve tefsir alanlarında otorite olduğu görülür. Eserlerinde Ehl-i sünnet’in temel prensiplerini hem âyet ve hadislerle hem de aklî delillerle savunmuş, özellikle Mu‘tezile ve Şîa’nın görüşlerini tenkit etmiştir. 333 (944) yılında Semerkant’ta vefat etmiştir.
Mâturîdîlik, akaid sahasında âyet ve hadisle birlikte, aklı da dinin anlaşılması için gerekli bir temel kabul etmiş, İmam Mâtürîdî’den itibaren kelâm metodunu gittikçe geliştirmiştir. Mâturîdiyye, bazı konularda Selef’e Eş‘ariyye’den daha yakındır. Bazı konularda ise, daha akılcı davrandığından Eş‘ariyye ile Mu‘tezile arasında yer almıştır. Bir kısım araştırmacılar Mâturîdîliği Hanefîliğin devamı sayarlar. Onları bu düşünceye iten sebep, İmam Mâturîdî’nin, İmam Ebû Hanîfe’nin akaid konusunda koyduğu prensipleri açıklayıp geliştirmiş olmasıdır. Ebû Hanîfe’nin ve Hanefîliğin bu anlamdaki etkisi bir gerçek olmakla beraber, İmam Mâturîdî ve öğrencilerinin eserleri incelendiğinde, Mâturîdîliğin inanç konularında tutarlı ve köklü çözümler getiren, meselelere çok iyi nüfuz ederek önemli bir sistem kuran müstakil bir kelâm mezhebi olduğu açıkça görülür. Ne var ki Mâturîdîlik, Mâverâünnehir gibi kapalı bir havzada ortaya çıkması, Bağdat ve Basra gibi dönemin ilim ve siyaset merkezlerinden uzak bir bölgede yayılması sebebiyle Eş‘arîlik kadar şöhret bulamamıştır.
Hakîm es-Semerkandî (ö. 342/953), Ebû Seleme es-Semerkandî (ö. IV/X. asır), Ebü’l-Yüsr Muhammed el-Pezdevî (ö. 493/ 1100), Ebü’l-Maîn (Muîn) en-Nesefî (ö. 508/1115), Ömer en-Nesefî (ö. 537/1142), Ebü’l-Berekât Hâfızüddin en-Nesefî (ö. 710/1310), Burhâneddin en-Nesefî (ö. 687/1289), İbnü’l-Hümâm (ö. 861/1457), Kadı Celâleddinzâde Hızır Bey (ö. 863/1458) ve Beyâzîzâde Ahmed Efendi (ö. 1098/1687) en meşhur Mâtürîdî kelâmcılarıdır.
Mâturîdiyye Ehl-i sünnet’in temel prensiplerinde Eş‘arîler ile aynı görüşte olmakla beraber, şu görüşleriyle onlardan ayrılırlar:
1. Dinî tebliğ olmasa da kişi akılla Allah’ı bulabilir.
2. İyi ve kötü, güzel ve çirkin akılla bilinebilir. Allah Teâlâ bir şeyi güzel ve iyi olduğu için emretmiş, kötü ve çirkin olduğu için yasaklamıştır.
3. Kulda başlı başına bir cüz’î irade vardır. Kul iradesiyle seçimini yapar, Allah da kulun seçimine göre fiili yaratır.
4. Yüce Allah’ın diğer sıfatları gibi tekvîn sıfatı da ezelîdir.
5. Allah kulun gücünün yetmeyeceği şeyleri kula yüklemez.
6. Allah’ın fiillerinin muhakkak bir sebep ve hikmeti vardır. Fakat kul her zaman bu sebep ve hikmetleri bilemeyebilir.
7. Peygamberlerde aranan niteliklerden biri de erkek olmaktır. Bu sebeple kadın peygamber gönderilmemiştir.
8. Allah’ın nefsî kelâmı işitilemez. İşitilen nefsî kelâmın varlığını gösteren lafzî kelâm yani Kur’an’ın harf ve sesleridir.
Bugün dünyadaki Sünnî Müslümanların en azından yarısını oluşturan Hanefîler’in büyük bir çoğunluğu inançta Mâtürîdî mezhebine bağlıdırlar. Mâtürîdiyye, Türkiye, Balkanlar, Orta Asya, Çin, Hindistan, Pakistan ve Eritre’de yayılmıştır. Genellikle Türkler fıkıhta Hanefî, inançta Mâturîdî’dirler.
a.Ehl-i Bid’at:“Ehl-i bid‘at” kelimesi, sözlükte “dinle ilgili yeni görüş ve davranışları benimseyenler” anlamına gelirken dinî literatürde, akaid sahasında Hz. Peygamber’in ve ashabının izledikleri yoldan ayrılan, İslâm ümmetinin ana gövdesini oluşturan Ehl-i sünnet’e muhalefet eden mezhepler ve gruplar anlamında kullanılır. Buna göre ehl-i bid‘at terimi, Ehl-i sünnet teriminin karşıtıdır. Ğâliyye, Bâtıniyye, Yezîdiyye gibi ehl-i bid’at olan mezheplerin bir kısmı, görüşleri itibariyle İslâm ve iman çerçevesinin dışına çıkmışlardır. Bir kısmı da Ehl-i Sünnet’e muhalefet etmektedirler fakat görüşleri farklı diye tekfir edilmezler, görüşlerinin yanlış olduğu ifade edilir. Bunlar ehl-i kıbledirler ve İslâm ümmetine mensupturlar. Hâriciye, Mu‘tezile, Şîa gibi.
Ehl-i sünnet dışında kalan fırkalar, inanç konularında Resûl-i Ekrem ve ashap döneminde bulunmayan ve genel çizginin dışında kalan birtakım yeni görüşleri ortaya atıp tartışma başlattıkları için Ehl-i sünnet’e mensup çoğunluk tarafından “ehl-i bid‘at” ve “mübtedia” adıyla anılmışlardır. Ehl-i bid‘at’a, akaid konularında kendi beşerî düşünce ve meyillerine uydukları için “ehl-i ehvâ”, birtakım sapık görüşlere saplanıp, dosdoğru yoldan ayrıldıkları için “fırak-ı dâlle” veya “ehl-i dalâl” de denilmiştir. Temel konularda dahi fikir birliği içinde olmayan, bazen birbirleriyle çelişen görüşler ileri süren bu mezhepleri, Mu‘tezile, Hâriciyye, Şîa, Mürcie, Müşebbihe ve Cebriyye olmak üzere genelde altı gruba ayırmak mümkündür.
•Mu‘tezile:Mu‘tezile, kelime olarak “ayrılanlar, uzaklaşanlar, bir tarafa çekilenler” anlamına gelir. Büyük günah işleyen kimsenin iman ile küfür arası bir mertebede olduğunu söyleyerek Ehl-i sünnet bilginlerinden Hasan-ı Basrî’nin (ö. 110/728) ders halkasından ayrılan Vâsıl b. Atâ (ö. 131/148) ile ona uyanların oluşturduğu mezhep Ehl-i Sünet tarafından bu isimle anılır. Mu‘tezile ise kendini “ehlü’l-adl ve’t-tevhîd” diye adlandırır.
Mu‘tezile’nin görüşleri beş prensip halinde sistemleştirilmiştir. Bu prensipler şunlardır:
1. Allah’ın zât ve sıfatları yönüyle bir kabul edilmesi (tevhid)
2. Kulların ihtiyarî fiillerini hür iradeleriyle yaptığı ve kul için en uygun olanı yaratmanın Allah’a gerekli olduğu (adl)
3. İyilik yapanın mükâfat, kötülük yapanın da ceza görmesinin zorunluluğu (vaad ve vaîd)
4. Büyük günah işleyenin iman ile küfür arasında fısk mertebesinde olduğu (el-menzile beyne’l-menzileteyn)
5. İyiliği yaptırmaya ve kötülüğü önlemeye çalışmanın bütün Müslümanlara farz olduğu (emr-i bi’l-ma‘rûf nehy-i ani’l-münker)
•Hâriciyye:Hâricîlik ekolü (Havâric), Hz. Ali ile Muâviye arasında geçen Sıffîn Savaşı’ndan (h.37/m.657) sonra halife tayin işi hakeme bırakılınca ortaya çıkmıştır. Bu durumda bir grup Hz. Ali’ye isyan edip büyük günah işleyenlerin dinden çıkacağı ve günah işleyen devlet başkanına itaat edilmeyeceği iddiasıyla onunla mücadeleye başlamış ve onu şehid etmişlerdir. Hâricîler’in ilk planda dinî hükümleri korumada titizlik şeklinde algılanabilecek fakat sübjektif değerlendirmelere açık bu görüşleri İslâm toplumunda anarşinin de ilk tohumlarını oluşturmuştur. Hâricîlik başlangıçta cahil halk tabakasının ve şehrin disiplinli hayatına uyum sağlayamamış bedevîlerin bağlandığı ve desteklediği bir cereyan olarak ortaya çıkmış, her dönemde az veya çok müntesibi bulunmuş, bu mezhebin İbâdıyye kolu günümüze kadar yaşama imkânı bulmuştur. Günümüzde İbâdîler’e daha çok Kuzey Afrika, Madagaskar, Zengibar ve Uman sultanlığında rastlanır. Kur’an’ın sadece zâhirine dayanmaları sebebiyle Ehl-i sünnet’e göre bazı farklı fıkhî görüşleri de vardır.
•Şîa:Şîa, günümüze kadar varlığını koruyan ve hâl-i hazır İslâm dünyasında da önemli sayıda taraftarı bulunan itikadî, fıkhî ve siyasî bir mezheptir. Sözlükte “taraftar, yardımcı” anlamına gelen Şîa, literatürde Hz. Peygamber’in vefatından sonra Hz. Ali’yi halifeliğe en lâyık kişi olarak gören ve onu ilk meşrû halife kabul eden, vefatından sonra da hilâfete Ali evlâdının getirilmesi gerektiğine inanan toplulukların ortak adı olmuştur. Hz. Osman’ın şehid edilmesini takip eden yıllarda bu misyon ve iddia ile ortaya çıkanların oluşturduğu bir siyasî gruplaşma hareketi olarak doğmuş, hicrî II. yüzyılın ikinci yarısından itibaren de çeşitli fırkalara ayrılan itikadî bir mezhep haline gelmeye başlamıştır.
Ancak, Şîa hareketinin ortaya çıkışını sadece Hz. Ali’yi destekleme teşebbüsünün giderek mezhep halini alması ve kurumlaşması şeklinde açıklamak yerine, bunda dış tesirlerin ve Araplar karşısında yenilgiyi hazmedemeyen Irak ve İran halkının tepkisinin ve kimlik arayışının etkisinin bulunduğunu söylemek de yerinde bir tespit olur.
Şîa’nın günümüze ulaşan üç büyük fırkası Zeydiyye, İsmâiliyye ve İmâmiyye-İsnâaşeriyye’den ibarettir. Zeydiyye Hz. Ali’nin torunu Zeyd b. Ali Zeynelâbidîn’e nispet edildiği için bu ismi alır. Günümüzde Yemen bölgesinde taraftarları bulunan Zeydiyye itikadî konularda Mu‘tezile mezhebine, fıkıh sahasında ise Hanefî mezhebine yakın görüşlere sahiptir. Şîa içindeki en mûtedil fırka olan Zeydîler, hilâfetin Hz. Ali’nin ve soyundan gelenlerin hakkı olduğuna inanmakla birlikte, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in hilâfetini de meşrû görürler. Hilâfetin yalnız Hüseyin oğulları’na ait olduğu ve devlet başkanının mâsum olduğu fikrini de kabul etmezler.
Ca‘fer es-Sâdık’ın ölümünden sonra devlet başkanlığına oğlu İsmâil’in ve soyunun hak sahibi olduğu iddiası, Şîa içinde aşırı görüşleriyle tanınan İsmâiliyye fırkasının oluşmasının başlangıcını teşkil etmiştir. İsmâilîler’in hicrî IV. yüzyılın başında Fâtımî Devleti’ni kurmasıyla mezhep güçlenmiş, daha sonra doğu ve batı İsmâilîler’i (Nizâriyye-Müsta‘liyye) şeklinde iki ana kola ayrılmıştır. Eski Yunan ve Doğu felsefelerinden, Ortadoğu dinlerinden etkilenmesi ve bâtınî te’villere dayanması sebebiyle birçok uç görüşe sahip bulunan mezhep mensuplarına günümüzde, sayıları fazla olmamakla birlikte Pakistan, İran ve Orta Asya’da rastlanmaktadır.
İmâmiyye, çağımızda dünya Müslümanlarının yaklaşık yüzde onunu teşkil eden Şîa’nın büyük çoğunluğunu bünyesinde toplayan ana koldur. Mezhebin siyaset ve imâmet görüşü on iki imam düşüncesi etrafında şekillendiğinden İsnâaşeriyye, akaid ve fıkıhta Ca‘fer es-Sâdık’ın görüşlerini esas aldıklarından Ca‘feriyye adlarıyla da anılırlar. Hz. Ali ve Hüseyin soyundan gelen on iki imama inanma, hem iman esaslarından birini hem de mezhebin ana doktrinini teşkil eder.
İmâmiyye, akaid konularında yer yer Mu‘tezile mezhebiyle paralellik arz eden görüşlere sahiptir. Sadece Ehl-i beyt’e mensup râvilerin hadis rivayetini kabul eder, ilk üç halifenin hilâfetini meşrû görmez ve devlet başkanlığına Hz. Ali ve soyunun nas ile tayin edildiğini yani imamlığın (halifeliğin) bunlara ait olduğunu, Hz. Peygamber’in bunu açıkça belirttiğini ve bunların vahiy alma hariç peygamberlere benzer vasıflara sahip olup günah işlemekten ve hata yapmaktan korunmuş (mâsum) olduklarını iddia ederler. Küçük yaşta gaip olan on ikinci imamın kurtarıcı (mehdî) olarak tekrar geri geleceğine inanma, açık ve gizli bir tehlikenin bulunduğu durumlarda inancı gizleme ve farklı görünme (takıyye), Hz. Ali’ye biat etmeyen sahâbîlere karşı tavır alma ve onlara ta‘n etme de mezhebin temel ön kabullerindendir. İmâmiyye halen İran’ın resmî mezhebi olup Irak’ta ve Azerbaycan’da yaşayan Müslümanların yüzde altmışı da bu mezhebe mensuptur.
Günümüzde; siyasî, itikadî ve fıkhî açılımları bulunan bir mezhep haline varlığını devam ettiren Şîa, Hz. Ali döneminde başlayan, Emevî ve Abbâsî dönemlerinde devam eden iktidar mücadeleleri sonunda başarısızlıklar ve mağduriyetler sebebiyle içine kapanmış ve ümmet çoğunluğundan kendini tecrit etmiştir. Geçmişte kalan siyasî mücadeleler ve imâmet fikri etrafında kendine özgü teoriler geliştiren ve bunları itikadî esaslar haline getiren Şia, daha çok ümmet içinde yol açtığı ihtilâflar, izlediği uzlaşmaz tutum ve sahip olduğu itikadî görüşler sebebiyle Ehl-i sünnet âlimlerince eleştirilmiştir. Fakat Allah’a, âhirete, Hz. Muhammed’in peygamberliğine iman, namaz, oruç, zekât, hac, içki, kumar, zina, hadler gibi İslâmî ahkâm konusunda Müslümanların çoğunluğu ile ittifak halinde bulunan mûtedil Şîa, hiçbir zaman tekfir edilmemiştir. Günümüzde Şiiler, mezhebin itikadî ve fıkhî görüşlerini güncelleştirerek ve geçmişte kalan husumetleri canlı tutarak itikâdî saydıkları bu görüşlerini, siyasal ve sosyal hatta ekonomik örgütlenmede, kimlik ve kültürel tavır belirlemede önemli birer unsur olarak değerlendirilmektedirler.
•Mürcie:Mürcie kelimesi, “tehir etmek, ümit vermek”anlamlarına gelen “irca” kökünden türetilmiş çoğul bir isimdir. İtikadî anlamda, günahın imana zarar vermediği tezini savunarak, büyük günah işleyene ümit veren ve onun hakkındaki nihai kararı Allah’a havale edip tehir eden akaid fırkasıdır.
Yaygın olan görüşe göre, Mürcie mezhebi, mürtekib-i kebire (büyük günah işleyen) meselesinin tartışıldığı bir ortamda ortaya çıkmıştır. Ameli imanın ayrılmaz bir cüzü (parçası) olarak gören Haricilere göre, büyük günah işleyen kimse kâfir ve cehennemliktir. Mürtekib-i kebîre hakkındaki bu görüş sahiplerine “tehir edenler, erteleyenler” anlamında “Mürcie” denmiştir.
Başlangıçta müsbet bir yaklaşımın ifadesi olarak ortaya çıkan irca görüşü, zaman geçtikçe Ehl-i Sünnet çizgisinden uzaklaşarak bid’at ve sapıklık haline gelmiştir. Mezhepler tarihinde “Mürcie” ismi ile daha çok bu grup anılmaktadır. Bunlar, yani sapık ve bid’atçi Mürcie, mürtekib-i kebîre hakkında benimsemiş oldukları mu’tedil kanaatle yetinmeyip, imanla beraber günahın hiçbir bir zarar vermeyeceğini kabule gitmişlerdir. Onların temel prensipleri şudur: Nasıl taat küfre fayda vermezse günah da imana zarar vermez. Bu prensipten hareket eden Mürcie, imanı sadece ikrar, tasdik, sevgi ve bilgiden ibaret sayarak kuru bir iman anlayışına sahip olmuştur. Mürcie’nin aşırı kollarından olan Ubeydiyye bağlılarına göre, şirkin dışında kalan bütün günahlar kesinlikle affedilir. Tevhid üzere ölen kimseye işlemiş olduğu günah ve kötülükler zarar vermez.
•Müşebbihe:Allah’ı yaratıklarına benzeten fırkaya verilen isimdir. Cehm b. Safvan (öl. 128/746) Allah’ın sıfatlarını inkâr edip ta’tile saptıktan sonra buna bir tepki olarak Allah’ı insanlara benzetme hareketi başlamıştır.
Müşebbihe’nin bir çok fırkaları vardır. En meşhurları ise, Hişâmiyye fırkasıdır. Müşebbihe denildiğinde ilk akla gelen bu fırkadır. Bu fırkanın ilk kurucusu Hişâm b. el-Hakem’dir.
•Cebriye:Bir adı da Cehmiye olan bu ekolün ilk temsilcisi olarak Cehm b. Safvan (ö.m.745) gösterilir. Onun bu görüşü ilk üreten Ca’d b. Dirhem’den aldığı, onun da Şam’da bulunan bir Yahudiden öğrendiği ve Basra’da halk arasında yaydığı söylenmektedir.İnsanın hareketleri, tıpkı cansızların hareketleri gibidir. Her şey Allah’ın mutlak iradesine bağlıdır.

10

Haziran
2012

Diyanet mülakatına Hazırlık Sorular

Yazar: arafat  |  Kategori: MSTS  |  Yorum: Yok   |  633 Kez Okundu

-İfdar duasını yada ezan duasını okuyunuz?
-Nasih-Mensuh :Kuranı Kerim ayetlerinde hükmü kalıran ve kaldırılan demek.mesela içkili namaza yaklaşmayın dan içki haramdır. ayetinin gelmesi ve diğer hükmün düşmesi.
-Peygamberimizin babası kimdir?Nerede vefat etmiştir?Abdullah ve medine ticaret esnasında vefat etti.
-Abdestin adabı
-Namazda bir yeri açılan bayanın ne kadar süre sonra namazının bozulacağı hususu,
-Tevbe suresinin başında neden besmele yok
-Namaz neden müminin miracıdır
-Abdestin farzları
-Veli kulların gösterdikleri doğa üstü olayların adı nedir?
-2. Akabe biatı ne zaman oldu kaç kişiydiler?
-Rüküya eğildimizde sübhane rabbiel azim demenin hükmü nedir?
-Sevap ve günahları yazan meleklerin adları nedir? Kiramen katibin
-Münker ve nekir meleklerinin görevi nedir ?Sorgu melekleri
-Sevinç yılı(peygamberimiz ikinci akabe biatından sonra birinci akabe biatında müslüman olanlarla beraber musab bin umeyri Evs ve Hazveç kabilelerine islamı anlatmaya gider ve onlarda kabul ederler bu yıl sevinç yılıdır)
-Peygamberimizin mucizeleri
-Peygamberimizin süt anneleri
-Tabiun nedir
-arızı süğra ve arızi Kübra nedir?
- fıtr sadakası?
-Amelei kebir ve amelei sağir nedir?
-Öşür nedir?kaçta biri verilir?
-İfk hâdisesi, Hz. Âişe (r.a.) Validemize münâfıkların reisi Abdullah bin Übeyy tarafından yapılan iftira hâdisesidir.
-Herhangi bir konu üzerinde zıt düşüncelerin karşılıklı olarak savunulmasına “Münazara” denir.
-KURAN OKUYUŞ ŞEKİLLERİ
-Tahkik :Munfasıl ve muttasıl meddi dört (veya beş) elif miktarı çekecek şekilde gayet ağır bir ahenk ile okumaktır.
-Tedvir: Munfasıl ve muttasıl meddi üç veya iki elif miktarı çekecek şekilde orta bir ahenk ile okumaktır.
-Hadr:Muttasılı 2 Munfasılı bir elif munfasılı bir elif çekerek hızlı bir şekilde okumaktır
-İstila harfleri nelerdir?
-izhar-ı şefevi?
-Vech nedir?
-Tecvitteki sıfatlar nelerdir?
-Hemze-i vasl ve kat’?
-Ravm- işmam?
-Sakin mimin halleri?
-Meddi arızın hükmü, kaç çeşittir?
-Kalkale kelime manası?
-lahn-ı celil, lahn-ı hafi?
-Fer’i medin kısımları?
- Meddi lazımın çeşitleri?
- Meal ğunne?
-Harfi mutlak?
-Muttefekun aleyh nedir?
-Tefeşşi itbak nedir?
– Kuran okuma çeşitleri?(tertil,tahkik,tedvir,hadr)
– Allahın zati ve subuti sıfatları?
– Peygamberlerin sıfatları?– sevinç yılı nedir?– Peygamber Efendimizin (s.a.v) mucizeleri?-Kiramen Katibin :Yazıcı meleklerdir
-Münker Nekir kabirde sorguya çeken meleklerdir
-Zelletül kari okuma hatasıdır
-Namazı yalnız kılana münferid
-İmama uyarak kılana muktedi
-Namaza imamla başladığı halde bir mazeret dolyısıyla ara verene lahik
-vaktinde kılınmayan namaza faite (çoğulu fevait)denir
-Son nefesine yaklaşmış ve ölmek üzere olana muhtazar
-Ölen kişiye meyyit
-Ölü için yapılan hazırlıklara teçhiz
-yıkanmasına gasil
-Kefenlenmesine tekfin namazın kılınacağı yere götürülmesine teşyi kabre konulmasına defin denir

İLK MÜSLÜMANLAR
İlk Müslümanlar (Sabikini İslam), İslam’ı ilk kabul edenlerdir.
İslam’ı ilk kabul eden Hatice’dir. Ömer 40. müslümandır. Ömer’e kadar müslüman olan kırk kişi Hatice, Ali, Ebubekir, Osman, Zeyd, Talha, Zübeyr, Sad, Abdurrahman, Said, Ebu ubeyde, Hamza, Haris, Cafer, Mısab, Mesud, Iyas, ebuzer, Ebu selman, Osman Mazun, Zeyd Harise, Bilal, habbab, Hatib, Halid Bekir, Abdurrahman Cahş, Ebu Ahmed, Amir, Amir Rebia, Vakıd, Erkam, Üveys, Halid, Ömer Anbese, Nuaym, Ammar, Süheyb, Mikdad, Said Hudri.

Toplam 193 sayfa, 142. sayfa gösteriliyor.« İlk...102030140141142143144150160170...Son »



© Tüm Hakları Saklıdır - Gül Medine
Yazılar kaynak belirtilmeden kullanılamaz.

Copy Protected by Chetans WP-Copyprotect.