17

Haziran
2012

İstiklal Marşımız

Yazar: arafat  |  Kategori: GENEL KÜLTÜR  |  Yorum: Yok   |  344 Kez Okundu

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak!
O benimdir, o benim milletimindir ancak!

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül… ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal.
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal.

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım;
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar.
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar,
‘Medeniyet!’ dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın,
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı.
Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

Rûhumun senden İlahî, şudur ancak emeli:
Değmesin ma’ bedimin göğsüne nâ-mahrem eli!
Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli-
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım.
Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım;
Fışkırır rûh-ı mücerred gibi yerden na’şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım!

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl;
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet,
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl!

17

Haziran
2012

istiklal Marşının Tarihçesi Özet

Yazar: arafat  |  Kategori: GENEL KÜLTÜR  |  Yorum: Yok   |  972 Kez Okundu

23 Nisan 1920 günü Meclis açılmış. İstiklal harbi başlamış. Ordularımız, Anadolu’yu işgal edenlerle savaşıyor. Yunan ordusu Ankara yakınlarına kadar ilerlemiş. Meclis bu ortamda, yeni kurulan Türk Devleti için bir İstiklal Marşı hazırlatmak istiyor. 1920 yılı sonlarında bu amaçla bir şiir yarışması açılıyor.

Katılımcılara 6 ay süre veriliyor.

İstiklal Marşı yarışmasına bu süre içerisinde tam 724 şiir gönderiliyor. O zamanki adıyla Maarif Vekaleti, yani Milli Eğitim Bakanlığı, bu şiirleri değerlendirmek için bir komisyon kuruyor. O dönemin Türkiye’sinde iletişim olanaklarının neredeyse sıfır olduğu bir ülkede yarışmaya katılan 724 şiir tek tek okunuyor, içlerinden 6 şiir elemeyi geçip Meclis Matbaası tarafından bastırılıyor ve milletvekillerine dağıtılıyor.

Ayrıca kazanan şiir için 500 lira ödül var. O zaman için çok büyük bir para.

O sırada Maarif Vekili olan Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Ankara’ da yaşayan ve aynı zamanda milletvekili olan ünlü şairimiz Mehmet Akif (Ersoy)’ dan da bir şiir istiyor.

Bunun üzerine Mehmet Akif Bey “Ben mebusum (milletvekiliyim), müsabakaya katılmam. Ayrıca bir şiir yazıp size veririm” diyor.

Evinde yazmaya başlıyor ve “Kahraman ordumuza” ithaf ettiği şiir bittiğinde, Maarif Vekaleti’ ne teslim ediyor.

Böylece yarışmaya 7. şiir de katılmış oluyor.

Müsabaka sonuçlanıyor. Mehmet Akif Bey‘ in şiiri Meclis kürsüsünden Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey tarafından büyük bir coşkuyla okunuyor.

Büyük tezahürat ve alkışlar arasında ve oybirliği ile İstiklal Marşı olarak kabul ediliyor.

Tarih 12 Mart 1921.

İstiklal Marşı şiiri kabul edildikten hemen sonra, kürsüden bir kez daha okunuyor ve bütün milletvekilleri bu kez ayakta dinliyor. Meclis yetkilileri birkaç gün sonra Mehmet Akif Bey’ e 500 liralık para ödülünü vermeye geliyorlar. Almayı reddediyor.

“Ben müsabakaya girmedim. Bu para benim hakkım değildir ve bana ait değildir” diyor.

Meclis yetkilileri ısrar ediyor. “Bu parayı kasamızda tutamayız. Siz alın, isterseniz bir yere bağışlayın” diyorlar. Mehmet Akif Bey bunun üzerine parayı alıyor ve hastanede yatmakta olan gazilerimize bağışlıyor.

17

Haziran
2012

Kur’an Kursu Öğreticiliği Yeterlikleri

Yazar: arafat  |  Kategori: MSTS  |  Yorum: Yok   |  680 Kez Okundu

A. TEMEL YETERLİKLER

a.Alan Yeterlikleri
1. 1. Kur’an’ ı tecvid kurallarına göre yüzünden okur.
2. Kur’an’dan bazı bölümleri ezbere okur.
3. Okuduğu ayetlerin anlamlarını bilir.
4. Kur’an mealini kullanır.
5. Görevinin gerektirdiği düzeyde Arapça ve Osmanlıca bilir.
6. Kur’an’ın ana konularını sıralar.
7. Kur’an ve tefsirle ilgili temel kavram ve ilkeleri bilir.
8. Temel tefsir kaynaklarını sayar.
9. Tefsirler yardımıyla ayetlerin anlamlarını açıklar.
10. Hadislerle ilgili temel kavramları bilir.
11. Temel hadis kaynaklarını sayar.
12. İman, ibadet ve ahlak konularında yeterli miktarda hadis bilir.
13. Kullandığı hadislerin anlamlarını bilir.
14. Hadislerden yararlanmayla ilgili temel ilkeleri bilir.
15. Hadislerin güncel konularla ilgisini kurar.
16. Dinî kavramları doğru telaffuz eder ve anlamına uygun açıklar.
17. Temel fıkıh kavramlarını bilir.
18. Temel fıkıh kaynaklarını bilir.
19. Fıkıh kaynaklarından yararlanmayla ilgili ilkeleri bilir.
20. İman, ibadet ve ahlak ile ilgili temel kavram ilke ve esasları bilir.
21. İbadetlerin bireysel ve toplumsal faydalarını açıklar.
22. Duanın bireye katkılarını açıklar.
23. Hz. Peygamberin hayatını bilir.
24. Hz. Peygamberin dindeki konumunu açıklar.
25. Hz. Peygamberin tutum ve davranışlarından örnekler aktarır.
26. Görev alanıyla ilgili Hz. Peygamberi modeller.
27. İslâm tarihi ile ilgili temel kaynakları sıralar.
28. İlk dönem İslâm tarihindeki olayları sebep ve sonuçlarıyla açıklar.
29. Din-ahlâk ilişkisini açıklar.
30 Dinî-ahlakî konuları açıklamada nasslarla birlikte aklı ve bilimi kullanır.
31 Dindeki inanç ve yorum farklılıklarını açıklar.
32. Dinsel anlayış ve uygulama farklılıklarının birer zenginlik olduğunu bilir.
33. Diğer dinleri temel unsurlarıyla tanır.
34. Kültürel mirası dinle bağlantısı açısından açıklar.
35. Dinin birlik ve beraberliğe olan katkılarını açıklar.

b.Genel Kültür Yeterlikleri
1. Cumhuriyetin, demokrasinin ve laikliğin bireye ve topluma sağladığı kazanımları bilir.
2. Türkiye’nin sosyo-kültürel ve dinî yapısını tanır.
3. Din bilimleriyle diğer bilimler arasında gerekli ilişkileri kurar.
4. Din hizmetlerinin daha etkili yapılabilmesi için insan bilimlerinden yararlanır.
5. Din-kültür ilişkisini açıklar.
6. Din-birey ilişkisini açıklar.
7. Din-toplum ilişkisini açıklar.
8. Görevinin gerektirdiği düzeyde yabancı dil bilir.
9. Yerel, bölgesel, ulusal ve evrensel aktüaliteyi takip eder.
10. Tarihi ve güncel dinî akım ve oluşumları tanır.

c.Eğitme-Öğretme Yeterlikleri
1. Din hizmetleriyle ilgili strateji, yöntem ve teknikleri uygular.
2. Etkili iletişim ilke, yöntem ve tekniklerini uygular.
3. Vaaz, hutbe ve ders materyali hazırlar ve geliştirir.
4. Vaaz ve dersi etkili biçimde sunar.
5. Yaygın din eğitimi ve öğretimi etkinliklerini planlar ve değerlendirir.
6. Görevi çerçevesinde Dinî konularda danışmanlık ve rehberlik yapar.
7. Hitabet ilke, yöntem ve tekniklerini uygular.
8. Yetişkin eğitiminin ilke, yöntem ve tekniklerini uygular.
9. Kur’an’ı yüzünden okumayı öğretmenin ilke, yöntem ve tekniklerini uygular.
10. Sure ve dua öğretmenin yöntem ve tekniklerini uygular.
11. Alanıyla ilgili bilimsel yayınlardan yararlanır.
12. Din eğitimi ve öğretimiyle ilgili yeni yaklaşım, yöntem ve tekniklerden yararlanır.
13. Eğitim teknolojisindeki yeniliklerden yararlanır.
14. Bilgisayar ve Internet’i etkili kullanır.
15. Din eğitimi ve öğretimi yapabilmek için, gerekli ortamı düzenler ve etkili bir biçimde yönetir.
16. Mesleği ile ilgili yeni projeler üretir ve uygular.
17. Türkçe’yi doğru ve etkili biçimde kullanır.
18. Önemli gün ve gecelerde program düzenler.
19 Sorun çözme becerisine sahiptir.

B.ÖZEL YETERLİKLER
1. İman, ibadet ve ahlak esaslarını açıklar.
2. Yüzünden ve ezbere Kur’an öğretim tekniklerini bilir ve uygular.
3. Belli başlı tecvid kurallarını örnekleriyle açıklar ve uygular.
4. Kur’an okumada öğrencinin yaptığı yanlışlıkları tespit eder.
5. Bazı sure (Yasin, Mülk, Hucurat, Fetih, Rahman, Nebe sureleriyle Duha suresinden Nas suresine kadar) ve duaları ezbere okur.
6. Öğrencilerin psikolojik, sosyal, dinî ve ahlakî gelişim özelliklerini tanır.
7. Konuya uygun öğretim, yöntem ve tekniklerini seçer ve uygular.
8. Öğretim programına uygun araç-gereç ve materyalleri hazırlar.
9. Öğretim amaçlarına uygun ölçme ve değerlendirme araçlarını belirler.
10. Günlük, ünite ve yıllık ders planları yapar.
11. Öğrencileri derse güdüler.
12. Öğrencilerin bağımsız düşünme becerilerini geliştirir.
13. Öğrencileri bir sonraki derse hazırlar.
14. Öğrencilere rehberlik yaparak olumlu davranmaya yönlendirir.

17

Haziran
2012

KUR’AN OKUMA VE TECVİD BİLGİ VE BECERİSİ DERSİ

Yazar: arafat  |  Kategori: KUR’AN-I KERİM  |  Yorum: Yok   |  2.309 Kez Okundu

ARAP DİLİNİN TARİHÇESİ
Arap dilini sistematik olarak gramerleştiren ve bu konuda ilk çalışmayı yapan alim Ebu’l-Esved ed-Düeli ( 69/689) dir . Düeli, Tabiindendir ve Sıffin savaşında Hz. Ali ile beraber idi.
Önceleri arapça kelimelerin üstünlü hallerinde harfin üzerine bir nokta, esreli hallerinde altına bir nokta, ötreli hallerinde ise harfin önüne bir nokta konuluyordu.
Ancak,müslümanların değişik bölgelere yayılması, buna paralel olarak, Kur’an’ın okunuşu konusunda farklı farklı örneklerin ortaya çıkması, ayrıca müslümanların arap dilini neye göre ve nasıl konuşup okuyacaklarına ait bilinen bir dil kültürleri yoktu.Dolayısıyla hareke konusundaki bu uygulama çok ta kullanışlı değildi.Bu uygulama, İslami dönemin ilk yüzyılından önce sona erdi. Düeli’nin nezaretinde yapılan çalışmalarla bugünkü nokta ve harekeler belirlenmiş oldu. Bu çalışmalar, Irak’ın ve doğu eyaletlerinin yöneticisi Haccac zamanında tamamlandı.Düeli, Abdü’l-Melik b. Mervan’ın 66 / 685 – 86 / 705 ) halifeliği boyunca halka Kur’ani yazıyı tanıtan kişidir.
Arapçanın esaslarını belirlemek üzere Emevi halifeleri bu işe teşvik edici tedbir ve çalışmalar için ilim adamlarını devreye soktular.
Arap dilinin ilk ve belli en büyük üstadı , Sübeveyh ( 183 / 799 )’in hocası,en büyük gramercilerin ve hicri 2.yüzyıl edebiyatçılarının yegane çizgisi olan Halil b. Ahmed ( 180 / 705 )’tir. O , arapçanın bütün özelliklerini ; gramer, sarf ve nahiv kitabı olan Kiabü’l-Ayn da yazdı.Arap dilinin hece harflerinden tertip edilen bütün kelimelerini inceledi, saydı ve onları 1.235.412 olarak tespit etti.
Halil b. Ahmed’in bu eserinin özetini yayımlayan Ebu Bekr ez-Zebidi (379 / 989 ), bu dilin sayımını yaparak aşağıdaki tabloyu meydana getirmiştir.
Köklerin Formu Kelimelerin Sayısı Kullanımda olan Kelimeler Kullanılmayan
Kelimeler
2 Harfli 750 589 161
3 Harfli 19.650 4.269 15.381
4 Harfli 33.400 2.820 30.580
5 harfli 6.375.600 42 6.375.558

TOPLAM 6 . 429 . 400 7 . 720 6 . 421 . 680
(2)

4 . KIRAAT İLMİ:
Kıraat İlminin Tarifi:
Kur’an kelimelerinin eda keyfiyetlerini ve ihtilaflarını, nakledenlere nisbet ederek, bilmektir.
Kıraat İlminin Konusu:
Teleffuzlarındaki ihtilaf ve edalarındaki keyfiyet bakımından, Kur’an’ın kelimeleridir. Kıraat İlminin Gayesi:
Mütevatir ihtilafların zabt melekesini elde etmektir.
Kıraat İlminin Faydası:
Kur’an’ın kelimelerini , teleffuz hususunda, hatadan korumak, tahrif ve tağyirdenmuhafaza etmek,kıraat imamlarının kıratını bilmek ve birbirinden tefrik etmektir.
Kıraat İlminin Üstünlüğü:
Kur’an-ı Kerim’e çok yakın alakasından dolayı,şer’î ilimlerin en şereflisidir.
Kıraat İlminin Şeriattaki Yeri:
Müslümanlar üzerine kıraat ilmini öğrenmek ve öğretmek farz-ı kifayedir.
Kıraat İlminin Mes’eleleri:
Kıraat ilmine ait genel kaidelerdir.(3)

 KIRAAT İLMİ VE İMAMLARININ ORTAYA ÇIKIŞI
Hicri II. Asrın başından itibaren kıratlar, bir takım imamlara nisbet edilmeye başlanmıştır.Bu dönemde muayyen beldelerdeki Müslümanların, kendi kıratlarını diğer beldelerdeki kıratlara tercih etmeleriyle “Yedi Kıraat” tabirinin şöhret bulmaya başladığını görmekteyiz.Artık bu dönem kıratta tercih / ihtiyar dönemidir.Yani kıraat alimleri birçok kişiden kıraat aldıkları halde, onlardan bazılarını almış, bazılarını terk etmişler, sonuçta derledikleri kıratlar ve okuyuşları kendilerine nisbet edilmeye başlanmıştır.Nitekim İbn Atiye (Ö.541 / 1147), “Daha sonra kıraat alimleri,kendilerine nakledilen ve özellikle de Mushaf hattına muvafık olan okuyuş farklılıklarını tetebbu etmişler, akabinde de ictihadları doğrultusunda okumuşlardır” diyerek bu hususa açıklık getirmiştir.(Kay: Maşalı,358).Mesela;Medine’de İmam-ı Nafi, Tâbiûndan 70 kişiden kıraat aldığı halde, bunlardan yalnız üzerinde ittifak edilen iki kişinin kıratını tercih etmiştir.
Böylece Mekke’de Abdullah b. Kesir ( 210/737) , Medine imamı Nafi (ö.169/785), Şam’da İbnü Amir ( 118/736) , Basra’da Ebu Amr (154/770) ve Ya’kub (205/810) , Kufe’de Asım ( 127/744) ve Hamze (188/803)’nin kıratları meşhur olmuştur.(4)
Diğer kıraat imamları da aynı tercih ve ihtiyarda bulunmuşlardır.Burada önemli bir hususa daima dikkat edilmiştir ki o da, tercih edilen vechin, Mushaf hattına uygun olması şartıdır.
Mushafların istinsahı öncesinde nakil itibarıyla sahih olan okuyuşların tamamı kabul görmekte iken , Mushafların istinsahı sonrasında, nakli sahih olan okuyuşlardan yalnızca Mushaf hattına uygun düşen okuyuşlar kabul edilir olmuştur.
Daha sonra ise Arapça dil çalışmaları sonuçlanınca ise söz konusu tercihlerde, Arapça dil kurallarına uygunluk şartı da aranmaya başlanmıştır.Nitekim Mekki, kıraat ihtiyarı ve tercihinde üç hususun esas olduğunu, bunların ;
1.Arap dili açısından uygunluğu:
2.Mushaf hattına uygunluğu:
3.Naklin sahih olması:Çoğunluğun, o okuyuş üzerindeki ittifakı yani naklin sahih olmasını gerektirici sahabenin en az birkaç tanesinden nakledilmiş olması, şartıdır.
NOT:Mekki, yukarıdaki “çoğunluk” kelimesiyle ; Mekke ve Kufe ehli veya Mekke ve Medine ehli olduğunu, ya da Nâfi ile Asım kıratlarına karşılık geldiğini nakleder ki, o , anılan iki imama nisbet edilen kıratların en sağlam, sened itibarıyla en sahih, Arapça itibarıyla da en fasih okuyuşlar olduğunu belirtmiştir. (5)
Hicri III. Asrın ikinci çeyreğinden itibaren ise kıraat imamları ihtiyarda bulunma yerine, yaptıkları ihtiyarları şöhret bulmuş kimselerin okuyuşları tercih edilmeye başlanmıştır.Bu babtan olmak üzere Bazı âlimler muhtelif sayıda kıraat ihtiyarında bulunmuşlardır.Bunlardan İbn Mücahid ) Ö.324/935) ise yedi kıraat ihtiyarında bulunmuştur.İbn Mücahid ile birlikte yedi kıratın dışında kalan ihtiyarlar/tercihler “Şaz” kıraat olarak tanımlanmaya başlamıştır.Ancak, bu görüş ümmetin tam ittifakına mahzar olmamış, nitekim daha sonra Ebu Ca’fer, Ya’kub ve Halef’in de kabulü ile bu kıratlar yani sahih kıratlar ona çıkmıştır.(6)
İslam ümmeti, ismi geçen yedi imamın (Nâfi,İbnü Kesir,Ebu Amr,İbnü Amir,Asım,Hamze, el-Kisai) kıratlarının doğruluğu hususunda icma etmişlerdir.Bu yedi imama üç imam (Ebu Ca’fer,Ya’kub,Halef) daha ilave ederek onların kıratlarının da diğerleri gibi mütevatir olduğunu iddia eden İbnü’l Cezeridir.(7)

KIRAAT İLMİNİN YAYILMASI
Kıraat ilminin yazıya yani kitaplara geçmesine kadar bu ilmi , hafız ve kıraat alimleri, kıraat vecihlerini – fasılasız olarak – birbirine nakletmişlerdir.
Dördüncü hicri asırda ,yazının gelişmesiyle bu ilmin ,doğuda ve Endülüs’te hızla geliştiğini ve konu ile ilgili pek çok eserler yazıldığını görmekteyiz.Muhammed b. Abdillah et-Talamneki ( 429/1037)’nin bu ilmi Mağribe ve Endülüs’e götürüldüğü,sonra onu mekki b. Ebi Talib (437/1045),Ebu Amr Osman b.Said ed-Dani ( 444/1052) takip ettikleri nakledilmektedir. Mesela;Müslümanlarca çokça tanınan “et-Teysir” ,”Camiu’l-Beyan” , “el-Mukni” gibi eserler, Dani’nindir.
El-Kasm Muhammed b. Fire eş-Şatıbi ( 590/1193) ,ezberlenmesi ve öğretimi kolay olsun diye “et-teysir” i, manzum olarak ve her imama ve ravisine “ebced” hesabına dayanan birer harfi remz olarak vermek suretiyle “eş-Şatıbiyye” diye bilinen “Hırzü’l-Emani” sini hülasa etmiştir.
Onun bu bu eseri hem talebeleri ve ilim adamları,hem de halk tarafından kabul görerek ,günümüze kadar uygulana gelmiştir.
Türkler arasında kıraat ilmi devamlı okuna gelmiştir.Ancak bu ilim Türkler arasında Yıldırım Bayazıt (805/1402)’ın ,İbnü’l-Cezeri’yi (797/1395) tarihinde Bursa’ya getirmesi ve en mühim eserlerini burada yazmasıyla kıraat ilminin büyük önem kazandığını, burada zikretmeliyiz(8).()

KIRAAT İLMİNDE TARİKLER
Kıraat alimleri arasında iki tarik kabul edilmiştir.
1. Seb’a Tarikı:
İmam Ebu Amr’ın “et-Teysir”’i ile imam eş-Şatıbi’nin “Hırzü’l-Emani” sini ihtiva
eden kıraat vecihlerine denir.
2. Aşere Tarikı:
İbnü’l-Cezeri’nin “et-Tahbir” i ile “ed-Dürre” isimli eserlerinin münderecatına
“Aşere Tarikı” denir.
Bir de “Takrib Tarikı” vardır ki, o da “Kıraat-i Aşere” imamlarının râvileri ile o ravilerin ravileri arasındaki ufak tefek ihtilafları içine alan vücuhata denir.
Bir başka açıdan konu ele alınacak olursa,Kıraat-i Seb’a ve Kıraat-i Aşere’nin kıraat vecihlerinin toplanması ve tertibi bakımından, Kura, iki tarik kabul etmiştir:
1. Teysir Tarikı:
“et-teysir” ile “et-Tahbir” esas alınarak, bunlara “eş-Şatıbiyye” ve “ed-Dürre” ilave
olunur.Sonraları bu tarika “İslambûl Tarikı veya İstanbul Tarikı” denmiştir.
2. Şatıbiyye Tarikı:
Bunda “eş-Şatıbiyye” ve “ed-Dürre” esastır.Bunlara “et-Teysir” ve “et-Tahbir” ilave
olunmuştur.Bu tarika da sonradan “Mısır Tarikı” denmiştir.(Kay:Geniş bilgi için bak;Karaçam,K.K.Nüzulü ve Kıraati,S.243 vd.)

SENETLERİ BAKIMINDAN KIRAATLAR:
“es-Suyuti( 911/1505)’nin İbnü’l-Cezeri’den naklen kıratların, senedleri bakımından altı çeşit olduğunu rivayet etmiştir (9)
1. Mütevatir Kıraatler:
Yalan üzere ittifak etmeleri alken mümkün olmayan bir kalabalığın,diğer bir
kalabalıktan rivayet ettiği kıratlardır.Yedi imamın kıratları gibi ki,cumhura göre mütevatirdir( “el-Burhan,I,318). İbnü’l-Cezeri’ye göre on imamın kıraatleri mütevatirdir ( Mebahis,I,290 vd.)
2. Meşhur Kıraatler:
Senedi sahih,arapçaya ve hatt-ı Mushaf-ı Osmaniye uygun,kura arasında meşhur ve
fakat tevatür derecesine ulaşamayan kıratlardır.Yedi veya on kıratın naklinde tarikların çeşitli olmasıyla, bir kısmının naklettiğini, diğer bir kısmının terk etmesi gibi.
Mütevatir ve meşhur kıraatler okunur,onlara inanmak vacib,inkârı caiz değildir.(Kay:Menahil,I,423-karaçam,61).
3. Âhad Kıraatler:
Senedi sahih olup,ya arapçaya veya Mushaf-ı Osmaniye uymayan veya zikredilen
şöhrete ulaşamayan kıratlardır.
Bu kıratlar, okunamaz ve inanmak ta vacib değildir.
4. Şâz Kıraatler:
Senedi sahih olmayan kıratlardır.
5. Mevzu Kıraatler:
Asılsız olarak,yalnız okuyanına isnad olunan kıratlardır.
6. Müdrec Kıraatler:
Şekil itibarıyla hadisin çeşitlerinden olan el-Müdrec’e benzer.Kıraat ilminde daha önce
ayetlerin manasını açıklayıcı (tefsir) mahiyette yapılmış olan ziyadelerin , sonradan ayetler meyanında okunmasıdır(Geniş bilgi için bak:Karaçam,K.K.Nüzulü ve Kıratı,s.265 vd.)
BAZI KIRAAT TERİMLERİ
1. Kur’an:
Kelime olarak “harfleri bir araya getirip seslsndirmek,okumak”Arapça olarak, “Yüce Allah tarafından, ayet ayet ayrılıp insanlara ağır ağır,dura dura okunmak üzere, Cebrail Aleyhisselam vasıtasıyla Peygamberimizin kalbine vahyedilmek, okunmak suretiyle, bölüm bölüm indirilen, Levh-i Mahfuzda ve Mushaflarda yazılı, Tevatürle, nesilden nesile nakl oluna gelen, doğruluğunda hiç şek ve şüphe bulunmayan Kitabullah’tır” .(X-1)
Tarifte geçen :
a) Arapça olarak indirilişi, Şura suresi 7. Ayet ;
b) Allah tarafından ayet ayet ayrılıp insanlara ağır ağır,dura dura okunmak üzere gönderildiği İsra suresi 106. Ayet ;
c) Cebrail vasıtası ile Peygamberimizin kalbine vahyedildiği Bakara suresi 97 ve Şura suresi 7. Ayet ;
d) Peygamberimize okunduğu Kıyame suresi 18. Ayet ;
e) Bölük bölük,parça parça indirildiği İnsan suresi 23.ayet ;
f)Levh-i Mahfuz’da yazılı olduğu Buruc suresi 21. ayet ile tasdik edilmiş
g)Mushaflarda yazılı olduğu ise Tevatüren sabittir.
Diğer bir tarife göre Kur’an-ı Kerim; Hz.Muhammed (s.a.v.)‘e vahy yolu ile indirilen, mushaflarda yazılı, tevatür ile nakledilmiş, tilavetiyle ibadet edilen muciz ilahi bir kelamdır.(10)
2. Kıraat:
Kıraat imamlarından birinin,rivayet ve tarikların ittifakı şartıyla, sahih olduğu
mezhebidir.
3. Kurra:
Lügatta,”kari (okuyucu,okuyan) demek olan bu kelime, “karae” kelimesinin
çoğuludur.İstılahta ise, yedi veya on kıratın kendilerine isnad olunduğu imamlara denir.Aynı manada imam (cem’i, eimme), mukri( cem’i muriîn) tabirleri de kullanılır.
4. Rivayet ve Ravi:
Rivayet:Bir imamın ravilerinden birinin diğerine muhalif olan kıratı veya bir raviye
nisbet olunan her ihtilafa denir.
Ravi ise, imamından kıraat rivayet eden kimsedir.
5. Tarik:
Ravilerden sonra gelenlerin ihtilaflarına denir.Veya bir raviden rivayet edenlerden
birinin –aynı seviyedeki- diğer birine muhalif olan kıratıdır.
6. Vech:
Bir kıratın(imam,ravi ve ravinin ravisi dışında) ehl-i edadan birine nisbet edilmesine
denir.
7. İnfirad Tarikı:
Her imamın kıratını ayrı ayrı okumaktır.Veya her imam için, onun kıraat
özellikleriyle, birer hatim indirmektir.
8. Cem Tarikı:
Belli bir tertibe göre,yedi veya on kıratı,hepsinin kıraat özellikleriyle okumaktır.
9. Eda:
Kıratı bizzat üstadınağzından almaktır.Ehl-i eda ( eda ehli) de kıratı – bizzat –
meşayihin ağzından alan kişidir.
10. Arz:
Bir üstadın huzurunda Kur’an-ı Kerim’i okuyarak ondan kıraat almasına denir.
11. İstima:
Bir talebenin Kur’an-ı kerim’i , üstadını dinliyerek öğrenmesine denir.
12. Resm-i Hat:
Hz.Osman Mushaflarının yazılmasında esas ittihaz edilip, ashabın ittifak ettiği, kıratta
uyulması zaruri olan imla şeklidir.
13. Resm-i Mesâhif-i Osmânî:
Hz.Osman zamanında istinsah edilen mesahif-i Osmaniyyenin resm-i hattına
(kelimelerin yazılış şekline) denir.
14. Mevsul kelime:
Kıyasi hatta göre, ayrı yazılması gerekirken,Hz.Osman Mushaflarında birleşik yazılan
kelimelerdir.
15. Maktu kelime:
Hatt-ı kıyasiye göre bitişik yazılması lazım gelirken,hatt-ı mesahif-i Osmaniyyede ayrı
ayrı yazılan kelimelerdir.
16. Beyn beyn:
Bir harfi hemze ile harf-i med arasında yaymaktır.
17. Bedel:
Elif,Vav ve Ya’yı, hemzeden bedel olarak,hemze yerine koymaktır.
18. Hazf:
Bir harfi,yazıda sureti kalmaksızın,yok etmektir.
19. Tahfif:
Teshil ile okumak, He ( ) zamirinin sılalarını terk etmek,idğamın fekkinden
ibarettir.Zıddı ise teşdidir.
20. Tahkik:
Teshilin zıddıdır.Yani hemzeleri mahrecinden çıkararak okumaktır.Çünkü teshil,
hemzeyi elif ile kendi arasında okumaktır.
21. Nakl (Kay:Karaçam,61-63)
Sakin bir harften sonra gelen müteharrik hemzenin harekesini makablindeki sakin
harfe vermektir.(Kay:Tarifler için bak;İbnü’l-Cezeri,et-Temhid,V,221 vd. –Karaçam,61-63)

6. KIRAAT İMAMLARININ KISA HAYATLARI:

1. İMAM-I NAFİ: (Nafi b. Abdurrahman). Hicri 70’de doğup 169/785’te Medine’de vefat etti. 70 kadar Tabiin’de kıraat okudu.Kıraatı, Übeyy b. Ka’b kanalıyla Peygamberimiz’e (s.a.v.) dayanır.
a) Kalun ( öl. 220 / 835 )
b) Verş ( öl. 197 / 812 )
2. İBN-İ KESİR ( Abdullah b. Kesir ):Hicri 45’te doğup 120 / 738’de Mekke’de vefat etmiştir.Arap dili ve Edebiyatına ait geniş kültür sahibi bir zat idi.
a) Bezzi ( öl.250 / 864 )
b) Kunbül ( öl.291 / 903 )
NOT: Duha suresinden sonra ,hatim esnasında “tekbir” teamülünün dayandığı hadisi, Bezzi rivayet etmiştir.(Kay:Dani,et-Teysir,S.226)
3. EBU AMR (Ebu Amr b. Ala Basri ),( Zeban b. Ammar):Çoğunluk O’nu Zeban lakabıyla tanır.Hicri 68’de doğup 154 / 771’de Kufe’de vefat etmiştir.Kur’an,Arapça,fıkıh,şiir ve arap tarihini iyi bilirdi.
a) Duri ( öl.240/854)
b) Susi ( öl. 261/874)
4. İBN-İ AMİR (Abdullah b. Amir ): Tabiin’de olup,Hz.Osman ve diğer bazı sahabeden Kur’an okudu.Hicri 21’de doğup, 118/ 736’da Şam’da vefat etti.
a) Hişam b.Ammar ( v.254/ 868)
b) İbn-i Zekvan( v.242 / 856 )
5. ASIM (Ebu Bekr Asım b. Behdele): Tabiundan olup,H.45’te doğmuş ve 127 / 744’te Kufe’de vefat etmiştir.Hz.Ali,Osman,Zeyd b. Sabit,Übeyy b. Ka’b ve Abdullah b. Mes’ud’da kıraat okumuştur.
a) Ebu bekr Şu’be b. Ayyaş (v.193/808)
b) Hafs b. Süleyman ( v.180 / 796 )
6. HAMZE ( Hamze b. Habib ): Hicri 80’de doğup 156 / 773’te vefat etmiştir.Kabri Hilvan (Irak)’tadır.Ashabtan bazılarını görmüş olması muhtemeldir.
a) Halef b. Hişam ( v.229 /843)
b) Hallad b. Halid (v. 220 / 835 )
7. KİSAİ ( Ali b. Hamze ):Irak’ta doğdu.H.187/ 803 veya 189/805’te Harun Reşit ile Horasan’a giderken 70 yaşında vefat etti.117 veya 119 yaşında vefat etmiştir.Fars asıllıdır.
a) Ebu’l-Haris (Leys b. Halid): (v.240 / 854 )
b) Duri ( Aynı zamanda Ebu Amr’ın ravisidir.)
8. EBU CA’FER ( Yezid b. Ka’ka’ ):Tabiundandır.H.130 / 747 veya 132 / 749’da Medine’de vefat etmiştir.
a) İsa b. Verdan ( v.160 / 776 )
b) Süleyman b. Cemmaz ( v.170 / 786 )
9. YA’KUB (Ya’kub b. İshak Hadrami ): H.117 ‘de doğdu ve 205 / 820’de Basra’da vefat etti.
a) Ruveys ( Muhammed b. Mütevekkil) ( v.238 / 852 )
b) Ravh ( Ravh b. Abdülmü’min) ( v. 234-235 / 848-849 )
10. HALEFÜ’L-AŞİR ( Halef b. Hişam ):H.150’de doğdu ve 229 / 843’te Bağdat’ta vefat etti.Bu zat aynı zamanda Hamze’nin birinci ravisidir.
a) İshak b. İbrahim ( v.286 / 889 )
b) İdris b. Abdülkerim ( v.292 / 904

7. KIRAAT İLMİNİN VE İMAMLARININ ORTAYA ÇIKMASINDA MUSHAF YAZISININ ROLÜ:
Mushafların istinsah edilip bölgelere gönderilmesi,bölgeler arasındaki farklılıkları tamamen ortadan kaldırmamış, yalnızca kıraat konusunda bir sınırlandırmayı getirmiştir.Şöyle ki, istinsah sonrasında Müslümanlar, istinsah öncesi döneme ait okuyuşlarından Mushaf hattına uygun olanları okumayı sürdürmüşler, uymayanları ise terk etmişlerdir.Sahih bilgileri teyiden Mekki’nin de bildirdiğine göre,Hz.Ebubekir ve Ömer dönemlerinde gelişen İslam beldelerine Kur’an’ı öğretmek için muallimler gönderilmişti.Bu sahabiler gittikleri bölgelerde farklılıklar arzeden okuyuş örnekleri oluşturmuşlardı.
Hz.Osman, istinsah ettirdiği Mushafları bu şehir ve bölgelere gönderince ise halk, ellerindeki Mushaflardaki yeni mushafa uygun vecihleri okumaya devam etmişler, uygun olmayanları ise terk etmişlerdir.Ancak şehirler arasında yine de (ellerindeki Mushafları tamamen imha etmedikleri için) farklılıklar mevcut idi (11).İstinsah edilen Mushafları bölgelere götürerek, oralarda öğretmekle görevlendirilen kişilerin, eski Mushafları ve örnekleri terk konusunda herhangi bir gayret içine girmeyişleri de bu farklılıkların devamında rol oynamıştır.
İşte Mushafların istinsahı ile birlikte terk edilmeye başlanan kıratlar,ümmetin icmâına nail olmuş Mushaf hattıyla tam örtüşmediği için “Şaz” kavramı ile ifade edilmişlerdir.

8. YEDİ HARF VE MANASI :

İstinsah edil Kur’an nüshalarının ‘Yedi Harf ’ açısından değerlendirilmesi:
Yedi harf , istinsah edilen Kur’an nüshalarının okunması konusunda ruhsatı ifade eden ‘kıraat farklılıkları’ nı konu eder.İstinsah edilen Kur’an nüshalarının , yedi harfi ne kadarını ifade ettiği de , Kur’an tarihi yönüyle önem arzaeder.Bu konularda bilgi sahibi olabilmek için , yedi harf hakkında nakledilen rivayetleri kısaca bilme ihtiyacı vardır.

a) Yedi Harf ile İlgili Rivayetler:
Öncelikle ifade edelim ki;Kur’an’ın yedi harf üzere indirildiği veya vahyedildiği, dolayısıyla yedi harf üzere okunduğu hakkında kesin ve sahih rivayetler mevcuttur.Bu gerçeği reddetmek mümkün değildir.Zira konu ile ilgili olmak üzere Buhari ve Müslim başta olmak üzere önemli kaynaklar başta olmak üzere, 25 kadar sahabi’den nakil mevcuttur. Öyle ki Ebu Ubeyd el-kasım b. Sellam gibi bazı alimler, yedi harf konusundaki nakil zenginliğinin, konuyu tevatür derecesine çıkardığını nakletmişlerdir. Nitekim Ebu Ubeyd, “Bu rivayetlerin hepsi, yedi harfe dair tevatürü ifade eder” demiştir.( Kay:Ebu Ubeyd,Fedail’ül-Kur’an,s.339 – Maşalı,s.340)
Yedi harf ile ilgili rivayeler iki katgoride ele alınmıştır:
1.si:Her ikisi de okuyuşunu peygamberimizden aldığını belirten iki sahabinin, okuyuşları arasında farklılık görmeleri üzerine, birbirlerini yanlış okumakla suçlamadıklarından, durumun Hz. Pegamberimize arzedilmesi üzerine,Peygamberimizin, her iki okuyuşun da doğruluğunu, farklılığın nedeninin Kur’an’ın yedi harf üzere indirilmesi olduğunu belirtmesidir.Bunu açık örneği,Hz.Ömer ile Hişam arasında yaşanan kıraat ihtilafının Pygamberimiz tarafından çözüme kavuşturulmasıdır.(Kay:Maşalı,340)
2.Kategoride ise, yedi harf ruhsatının keyfiyetinden bahsedilmektedir.Bu konudaki rivayetlerin tamamında ana tema “Kur’an yedi harf üzere inmiştir,kolayınıza geleni okuyun” şeklindedir.Semere b. Cündeb, üç harften bahseden bir nakilde bulunsa da, Ebu Ubeyd meşhur olan rivayet ve bilginin yedi harf olduğunu belirtir.( Kay: Ebu Ubeyd, a.g.e., s.339- Maşalı,,s.341)

b) Yedi harfin ihtiva ettiği Mana:
Öncelikle belirtelim ki, bu konuda ortaya atılan pek çok görüş ve nakil olmakla birlikte İslam uleması, bir noktada buluşabilmiş değillerdir.Genel olarak okuyuşlarını Hz.eygamberden almalarına rağmen ;
-sahabeden bazı kimseler arasında okuyuş farklılıklarının söz konusu olduğu,
-durumun Hz.peygambere arzedildiği,
-Onun da Kur’an’ın yedi harf üzere indiğini,her birinin okuyuşunun doğru olduğunu ve bu okuyuşlarına devam etmeleri gerektiğini söylediği ,
-okuyuş farklılıklarının çeşidi ile ilgili hiçbir açıklamada bulunmadığı, nakledilir.
Ancak,rivayetlerden ;
-söz konusu farklılığın anlamsal değil, okuyuşa bağlı bir farklılık olduğu anlaşılır.
Hadislerde geçen “yedi” rakamının neye delalet ettiği de farklı yorumlara sebep olmuştur.Bu konuda iki ayrı görüş belirmiştir.
-Bazı alimler, bu rakamınj sayısal mana ifade etmediğini, onun, Kur’anın okunması konusunda bir ümmete tanınan bir kolaylık ve genişlik ifade ettiği, dolayısıyla “mecazi” olduğunu ifade etmişlerdir. Buradaki yedi rakamı sayısal değil, çokluk ifade etmek için kullanıldığı, nitekim konu ile ilgili olsun-olmasın nice Kur’an ayetlerinde ve hadislerde hep çokluk anlamı ifade ettikleri belirtilir.Ayrıca Arap dilinin özelliklerinden birisinin, benzeri konularda çokluk ifade edilmek istendiğinde özellikle yedi rakamının kullanılşdığı bilinmektedir.Ör: Bire yedi, bire yetmiş,bire yediyüz ifade eden hadis veya diğer haberler gibi.
-Bazı alimler de,bu lafzı 7 sayısını ifade ettiğini,dolayısıyla Kur’anın okunması hususunda tanınan ruhsatın, yedi noktaya has olacağını nakletmişlerdir.Ancak bu anlamı savunanlardan bazıları edi rakamının anlam ile ilgili olduğunu savunurlarken, bazıları lafız ile ilgili olduğu görüşünü savunurlar.
Yedi harf ile, yedi arap kabilesi veya yedi lehçe ve bu lehçelere ait farklılıklar kastedildiğine ait genel bilgi ve kanaatleri de hatırlatalım.
Sonuç olarak;yedi harfi hakikat olarak yani rakamsal anlam ifade ettiğini öne sürenlerin, bunu ifade için yedi hususu sıralamaya çalışmaları tercih edilecek görüş gibi görülmemektedir.Bu rakamın, mecazi anlam taşıdığı,hakikat değil çokluk anlamı taşıdığı ve kıraat farklılıkları olarak günümüze intikal ettiği, şeklindeki görüş, tercihe daha yakındır.

c) İstinsah Edilen Mushafların Yedi Harf Açısından Değerlendirilmesi:
Hz.Osman tarafından istinsah edilen Mushafların yedi harfin ne kadarını ihtiva ettiği hususunda bir fikir birliği söz konusu değildir.Bu konuda üç temel yaklaşım söz konusudur:
1.İstinsah edilen Mushafların, “yedi” harfin tamamını ihtiva ettiğini beyan edenler.Bu görüşü savunanların başında zahiri hukukçusu İbn Hazm gelir.
2.Osman Mushaflarının “yedi harf” ten yalnız birini ihtiva ettiğini
savunanlar.Bunların başında Taberi gelir.
3.Mushafların yalnızca imlalarına uygun düşen harfleri içerdiği, diğerlerini içermediği, görüşünü savunanlar.İbn cezer, “Selef ve halefe mensub cumhur ulema, Osman’ın Mushaflarının, yedin harften, yalnızca resimlerinin elverdiklerini içerdiği” kanaatindedir” demiştir.( Kay:İbn Cezeri, en-neşr,I,s.31 – Maşalı,s.354)

9. TECVİD KAİDELERİ:

1:Sözcük olarak “Tecvid „ ne demektir ?
1:Bir şeyi güzel yapmak,süslemek demektir.

2:Tecvidi tarif ediniz.
2/1:Tecvid:Harflerin haklarını vermek,mertebelerini trtib etmek,harfi mahreç ve aslına reddetmektir. ( İbni Cezeri.Öl.833/1429 )

2/2:Tecvid:Her harfin hakkını ve müstehakkını – sıfatları yönünden – yerine getirmektir. (İbni Cezeri)

2/3:Tecvid:Her bir harfin mahreç ve sıfatını yerine getirmek suretiyle Kur’an’ı tilavet etmektir. (Zekeriyya el-Ensari.Öl.926/1520)

2/4:Tecvid:Her bir harfin hakkını (sıfatı lazımesini) ve müstehakkını (sıfatı arızasını) yerine yerine getirmeye muktedir olunan bir meleke ( kuvvet )’tir. (İmam-ı Birgivi. Öl.981/1573)

2/5:Tecvid:Kendisinde harflerin mahreçlerinden ve sıfatlarından bahsedilen bir ilimdir.(Saçaklı Zade el-Mer’âşi.Öl.1145/1732)

2/6:Tecvid:Kendisinde heca harflerinin mahreç ve sıfatlarından bahsedilen bir ilimdir.(Saçaklı Zade)

2/7:Tecvid:kendisi ile harflerin sıfatlarının ve medlerin ve değerlerinin hakkının verilmesi ile bilinen bir ilimdir.(Saçaklı Zade)

2/8:Tecvid:Kur’an okurken harflerin mahreçlerine dikkat ederek her harfin hakkını vermek;vasl,vakf,med,kasr…vb. tilavet kaidelerine riayet etmek demektir.( Saçaklı Zade)
2/9:Tecvid:Kur’an-ı Kerim’in tilavetini;Harflerin mahreçleriyle sıfatları yönünden güzelleştirmekten ve her harfe ait vasl,vakf,med,kasr ..vb. hususlardan hakkını vermek suretiyle Nazm-ı Mübin’in tertilinden bahseden bir ilimdir.(Kâtip Çelebi.Öl.1081/1670)

2/10:Tecvid:Bir şeyin ne olduğunu derli toplu anlatan en kısa sözdür. (Ali Rıza Sağman )

2/11:Tecvid:Kur’an alfabesini teşkil eden harflere mahsus lazımi ve ârızi sıfatları, aynı zamanda mahreçleri öğreten bir ilimdir.

2/12:Tecvid:Kur’an okurken harfi; okunması lazım gelen şekli ile okumayı öğreten ilmin adıdır.
2/13:Tecvid:Kur’an-ı Kerim’i,usul ve adabına uygun ve güzelce okumayı öğreten bir ilimdir.Onunla harflerin sıfatlarını,mahreçleriniöğrenir ve tilavet kaidelerini uygulama imkanını buluruz.

2/14:Tecvid:Harflerin haklarını vermek ve yerli yerince kılmaktır.Harfleri aslına ve mahrecine reddetmek demektir.Onunla (kıraat konusunda) ifrattan,israftan ve eğri istikametten korunuruz.
2/15:Tecvid:Harflerin mahreçlerine dikkatle,her harfin hakkını vererek vasl,vakf,med,kasr gibi tilavet kaidelerine riayet ederek Kur’an’ı güzel okumayı öğreten bir ilimdir.

3:Kur`an’ı Tecvid ile okumanın dini açıdan hükmü nedir ?
3:Bu konuda farklı görüşler olmakla birlikte genel görüşe göre farzdır. En azından vacibtir.

4:Tecvidin konusu nedir ?
4:Tecvidin konusu; Kur`nın harfleridir , kelimeleridir, ayetleridir, kısaca bir bütün olarak KUR`AN`dır, diyebiliriz.

5:Tecvidin gayesi nedir ?
5:Kur`an okurken dilin hatadan korunması, okuyucunun da
dünya ve ahiret saadetine erişmesini temin etmektir.

B. SIFAT-I HURUF:
Sıfat;
a) Lügatta nişan ve alamet anlamı taşır.
b) Tecvid ıstılahında ise bir harfi teleffuz ederken o harfin sesinde meydana gelen nasıllık ve niceliklere denir.(Sağman,s.31-Karaçam,s.207,A.Çetin,s.69)
Sıfatlar; mahreçleri aynı olan harfleri, harfler arasındaki zayıflık-kuvvetlilik farklılıklarını ve her harfin teleffuzu esnasında alması gereken ses keyfiyetini ortaya çıkarmaya ve böylece harflerin doğru teleffuz edilmesine yardım ederler.
Bir harfi teleffuz edeceğimiz zaman diğer harflerle olan farkını önce mahreci itibarıyle ayırd etmeye çalışırız.Örneğin, Lam ( ) harfi bir mahreçten çıkan tek harftir.
Bu harfte başka sıfatlar olsa da Beyniyye sıfatının hakkını vermek , doğru teleffuz için yeterlidir.
Bazı harfler ise ortak mahreçlere sahiptirler.(Örneğin ; Hemze – He , Ba – Mim ,Ta-dal,Te vs. gibi). İşte bu harfleri doğru teleffuz edebilmek ve benzeri diğer harflerdn ayırd etmek için sıfatları bilmeye ihtiyaç vardır.
Harflere ait sıfatların sayıları ve çeşitleri hakkında Tecvid kitaplarında farklı bilgiler mevcuttur. Bunların 14 olduğunu söyliyenler olduğu gibi 44’ekadar çıkaranlar olmuştur.( Debreli,
Mizanül-Huruf,s.12– Sağman,s.32- Karaçam,s.208- Çetin,s.69)
Sıfatlar kuvvetlilik yönüyle tasnife tabi tutuldukları gibi, zıddiyet itibarıyla da tasnife tabi tutulmuşlardır. (Kastallani,Letaifül-İşarat,s.43 – Çetin,69)
Fazla teferruata girmeden biz sıfatları taşıdıkları önem ve lüzuma göre ele alıp kısaca inceliyeceğiz.Buna göre sıfatlar:
a) Sıfat-ı Lazime:
b) Sıfat-ı Arıza, olmak üzere iki gruba ayrılırlar.

A ) SIFAT-I LAZİME:
Harfin zatına mahsus olan, dolayısıyla harften ayrılmayan, ayırt edildiğinde harfin benliğinin bozulmasına sebep olan sıfatlardır.Bu sıfatlara; Sıfat- Zatiye veya Sıfat-ı Vacibe de denir.
Sıfat-ı Laz,melerin terkinden veya değiştirerek okunmasından dolayı meydana gelen hatalara Lahn-i Celi ( açık veya büyük hata ) denir ki böyle okuyuşlaın kıraatte hükmü haramdır. (Çetin,s.70 )
Şimdi sıfat-ı Lazimeleri kısaca inceliyelim:

ZIDDI OLAN SIFATLAR

1) CEHR
Lügatte açıklamak,ortaya çıkarmak,sesi yükseltmek, sözü açıkça söylemek demektir.
Tecvid ıstılahında ise ;ilgili harfi harekeli olarak okurken mahrece teması kuvvetli olduğundan , nefesin tamamının veya çoğunun hapsedilerek , sesin açık olması demelktir. Bu sıfatın zıddı Hems sıfatıdır.
Bu sıfata sahip olan harfler 18 tanedir. Hems harflerinin zıddı olan harflerdir.

2) HEMS
Lügatta,sesi gizlemek veya gizli ses demektir.Tecvid ıstılahında ise harfi harekeli olarak okurken, mahreçle temas zayıf olduğu için nefesin , sesle birlikte akmasına denir.Zıddı Cehr’dir.Bu sıfata ait harf sayısı 10 tanedir ve aşağıdaki sözcüklerde toplanmışlardır. ( فحثه شخص سكت )

3) ŞİDDET
Sözlükte kuvvet,kudret,katılık hali demektir.Istılahta ise ; ilgili harfleri sakin olarak okurken, mahrece dayanmanın kuvvetli olması sebebiyle, sesin ve nefesin hapsolup akmamasına denir.Zıddı rihvettir.Şiddet sıfatlı harfler 8 tane olup şu sözcüklerde toplanmıştır: ( اجد قط بكت )

4) RİHVET
Lügatta yumuşak olmak manası taşır.Tecvid ıstılahında ise harfi sakin olarak okurken mahrece teması zayıflığı sebebiyle , sesin ve nefesin beraberce akmasına denir.Harfleri 13 tanedir. Şiddet ve Beyniyye sıfatlarının zıtlarıdır.

5) BEYNİYYE
Lügatta ortada olmak demektir.Istılahta ise Beyniyye sıfatlı harfleri teleffuz ederken sesin, ne tamamen akması, ne de tamamen hapsolmasına denir.Bu sıfat, Şiddet ve rihvet sıfatlarının ortasında bir sıfat olduğu için , harfleri bu ismi almıştır.
Harfleri beş tane olup ( لن عمر ) sözcüklerini oluşturan harflerdir.
Bazı kaynaklarda bu beş harfe Vav ( ) ve Ya ( ) harfleri de ilave edilerek Beyniyye sıfatlı harfler yediye çıkarılmaktadır. ( Karaçam,216 – Çetin,72 ).
Ancak buradaki Vav ve Ya harfi med harfleriyle karıştırılmamalıdır.Zira med harfleri asli mahrece sahip olmadıkları gibi, sıfat itibarıyla da bir tasnife tabi olamazlar.

6 – İSTİ’LA
Lügatta yükselmek demektir.Tecvid ıstlahında ise, harfin teleffuzu esnasında dilin, üst damağa yükselmesi demektir.Bu özellikte 7 harf vardır ve ( خص ضغط قظ )
harfleridir.Bu sıfatın zıddı , İstifale sıfatıdır.

7- İSTİFALE
Sözlükte aşağı olmak, alçalmak demektir.Tecvid dilinde ise,ilgili harfleri teleffuz ederken dilin, aşağıya meyletme haline, yani üst damağa yükselmemesi demektir.İsti’la sıfatının zıddı olan bu sıfata ait harfler, yine İsti’la sıfatlı harflerin dışında kalanlardır.

8-İTBAK :
Lügatta yapışmak,uyuşmak,ulaşmak,kapamak manalarına gelir. Tecvidte ise ; dilin üst damağa yapışmasına ve dil kökünün üst damağa kalkmasına denir.Bu sıfat, İsti’la sıfatının daha mübalağalı halidir.Zıddı İnfitah sıfatıdır.Harfleri dört tane olup ( ص ض ط ظ ) harfleridir.Bu harflere Huruf-u Mutbaka denir.

9-İNFİTAH :
Sözlükte açıklamak ve ayrılmak manaları taşır.Istılahta,ilgili harfleri okurken dilin damaktan ayrılmasına denir.Zıddı İtbak’tır

10-İZLAK :
Lügatte sür’atli ve kolay olmak veya bir bir şeyin ucu manası taşır.Istılalahta ise,kendisinde bu sıfat bulunan harfler teleffuz ederken, dilin çabuk olmasına denir.Harfleri ( فر من لب) harfleridir.

11-ISMAT :
Lügatte men etmek manası taşır.Tecvid ıstılahında, ilgili harfleri teleffuz ederken zorluk sebebiyle, dört,beş ve altı harfli kelimelerde bu harflerin yan yana gelmesine mani olunmuştur.
Izlak harflerinin dışında kalanlar,ısmat sıfatlı harflerdir.Ismat, aynı zamanda İzlakın zıddıdır.

ZIDDI OLMAYAN SIFATLAR

12-SAFİR
Islık sesi veya kuş sesine lügatta Safir denir.Tecvid ıstılahında ise, harfi
okurken kuş sesi veya ıslık sesine benzer keskin bir sesin çıkmasına Safir denir.Bu sıfatı üç harfi olup ( ز س ص ) harfleridir.

13-KALKALE :
Lügatta hareket etmek, ızdırap manası taşır.Tecvid ilminde ise tarifi şöyledir:
“Kuvvetli bir ses işitinceye kadar harfi mahrecinde kımıldatmaktır”
Kalkale harfleri 5 tane olup ( قطب جد) harfleridir.Kalkale bu harflerin sükunlu hallerine mahsustur.

14-LÎN
Lügatta yumuşak olmak manasına gelir.Istılahta ise Vav( و ) ve Ya ( ى ) harflerini teleffuz ederken dile zorluk vermeden ,zahmetsizce okumaktır.
NOT:Bu ifadeler harf-i Lin olmaları halinde söz konusu olsa da ,aynı özellik bu harflerin bütün vechlerinde geçerlidir.

15-İNHİRAF
Lügatta meyletmek,bir yöne doğru eğilmek demektir.Istılahta ise Lam ( ل ) ve Ra ( ر ) harflerini okurken dlin yukarıya veya geriye meyletmesine denir.Bu meyil; Lam harfinde dil ucuna doğru, Ra harfinde ise dilin üstüne yani üst damağa doğrudur.

16-TEKRİR:
Lügatte tekrar etmek,bir şeyi bir kere veya daha fazla geri getirmek demektir.
Tecvid ıstılahında ise harfin teleffuzu esnasında, dil ucunun titremesine ve sürçmesine denir.Bu sıfata ait bir harf vardır, o da Ra ( ر ) harfidir.

17-TEFEŞŞİ:
Lügatte çoğalmak,yayılmak demektir.Istılahta ise, sesin ağızda yayılmasına denir.
Bu sıfata ait harf ise Şın ( ش ) harfidir.

18-İSTİTALE:
Dat ض harfine mahsus özel bir sıfattır. Lügatte uzamak demektir.Istılahta ise; ilgili harfin teleffuzu esnasında sesin
uzaması demektir.
Bu harfin teleffuzu sırasında dilin sağ veya sol üst ön azı dişlere yanaşması ve bu esnada bir şeddeli harf hakkı kadar ( bu süre bir eif miktarı olmamalıdır) oyalanılması sırasında , sesin ağız içinde yayılması, daha sonra bu sesin ağız açılarak dışarı verilmesine dikkat edilmelidir.

19-HAFA
Lügatta gizlenmek manası taşır.Istılahta iseHafa harflerini okurken, kendinden önceki harfe katıldığı zaman, harfin sesinin gizli olmasına denir.Med harfleri olan Vav ( و ) ve Ya ( ى ) ile He ( ه ) harfi, hafa sıfatlı harflerdir.

20-ĞUNNE
Lügatta inilti, güvercin ve kumru sesi gibi manalara gelen ğunne, tecvid ıstılahında, genizden ( burundan) gelen sese denir.Harfleri ( م . ن ) harfleridir.
Bu iki harfin teleffuzları esnasında ğunne sesi çok önem arzeder.Başka bir ifade ile kıraati özellikle kulağa gelen veya gelecek olan sesi direk olarak etkiler.Öyle ki;
Bu iki harf harekeli okunurken dahi az da olsa ğunne sesi fark edilir.
Bu iki harf, cezmli olduklarında, izhar ile okunmuş olsalar dahi ğunne sesleri
bu defa açıkça fark edilir.
Şayet bu iki harf şeddeli veya idğamlı bir tecvid uygulaması içinde iseler, bu
durumda bir elif veya bir buçuk elif veya harf gibi bir ölçü ile tutularak , ğunnenin açıklanması gerekir.

NOT: Okuyucularda , özellikle Ğunne ve Beyniyyeh sıfatlı harflerin teleffuzlarında genel bir istikrarsızlık görülmektedir.Bu hatayı önlemek için her görevli ;
1.Beyniyyeh sıfatlı harflerle, ( bu harflere Vav ve Ya harfleri de ilave edilebilir)
2.Ğunneh sıfatlı harfleri ayrı zamanlarda ele alıp, bu harflerin bulunduğu kelimeler üzerinde uzun uzun alıştırma yapmaları faydalı olacaktır.

B) SIFAT-I ARIZALAR:

Sıfat-ı Arıza:Harften ayrılması mümkün olan ve terk edildiklerinde harfin zatını (benliğini) değiştirmeyen sıfatlardır.Bu sıfatların terkinde,veya değiştirilmesinde lahn-i hafi meydana gelir.
Başlıca Sıfat-ı Arızalar:

1-TEFHİM:
Lügatta ta’zim, tebcil, bir şeyi kalın kılmak demektir.Tecvid ilminde, harfin kalın okunması demektir.Bu harflerin kalın okunması, ancak teleffuzları sırasında ağız içinin ses ile dolması sayesindedir. ZıddıTerkiktir.
Asım kıraatine göre kalın okunan harflerin toplamı 11 tane olup, şunlardır:
Tefhim sıfatlı ,yukarıdaki 7 harf,
Makabli meftuh veya madmum olan Lefzatullah’ın Lam’ı,
Kalın okunması gereken yerlerdeki Ra ( ) harfi,

2-TERKİK :
Bir şeyi ince kılmak manası taşıyan Terkik, Tecvitte ; ilgili harfleri ince okumak demektir.Zıddı Tefhim’dir.Harfleri, tefhim harflerinin dışındakilerdir.
Tasnif ederek ifade edecek olursak Terkik harfleri:
İsti’la veya Tefhim sıfatlı harflerin dışında kalan 21 harf,
Yine harf-i med olan Ya ( ),
Makabli meksur olan Lefzatullah’ın Lam’ı,
İnce okunması gereken yerlerde Ra ( ) harfi.

NOT:Kalın okunması gereken harflerin kalın, ince okunması gereken
harflerin de ince okunması vacibtir. ( Prof.A.ÇETİN,Kur’an Okuma Esasları, S.74)

3-İDĞAM

Bir har harfi , diğer bir harfin içine katmaktır. Tecvid ilmine göre : Birbirine mütemasil veya mütecanis ( mahrec sıfatı başka ) veya mütekarib ( mahrec ve sıfatında yakınlığı olan ) iki harfden birincisini , ikincisine katmaya denir.Müdğam :İdğam edilecek olan ,birinci sakin harf . Müdğamünfih : İdğamın , kendisinde icra edildiği , ikinci harfdir.

İdğamla ilgili Tecvit konuları : idğamı maalğunne , idğamı bilağunne, İdğamı Misleyn , İdğamı Mütekaribeyn. İdğamı Mütecaniseyn , ve idğamı Şemsiye’ yi ilgilendirir.

İDĞAMI MAALĞUNNE:

Tarifi :Tenvin veya Nunu sakine’ den sonra , İdğamı Maalğunne harflerinden birisinin
ayrı kelimede gelmesiyle olur.

Harfleri : 4 tanedir.Bunlar da يمنو harfleridir.
Örnek : منْ وال , عظاماً نخرة , عذابٌ مقيم , منْ يعمل dir.
NOT : Tenvin vya Nunu Sakin aynı kelimede bulunursa ; kaide gereği idğam ve ğunne yapmak gerektiği halde , kelimenin yapısında değişikliği önlemek amacıyla , bütün kıraat imamlarınca izhar ile okunur. صنْوان , قنْوان gibi

İDĞAMI BİLAĞUNNE:

Tarifi :Ğunnesiz idğamdır. Tenvin veya Nunu Sakineden sonra , ayrı kelimede idğamı bilağunne harflerinden biri gelirse olur.

Harfleri : لر harfleridir.

Örnek :هدىً للمتقين , منْ ربهم , منْ لدنك , محمدٌ رسول الله gibi.

İDĞAMI MİSLEYN:

Tarifi : ( ما اتحدا مخرجا و صفة ) Mahreçleri ve sıfatları aynı olan iki harfden birincisi
sakin , aynı kelimede veya ayrı kelimelerde , harekeli olarak yan yana gelirse ,
birinci harfin ikinci harfe idğam edilmesine idğamı misleyn denir.

Örnek : من ْنار , فما ربحتْ تِجارتهم , قدْ دخلوا , انَّ , ومنْ نُعمِّره , ثمَّ gibi.

İDĞAMI MÜTEKARİBEYN:

Tarifi :ما تقاربا مخرجا او صفة Mahreçleri ve sıfatları birbirine yakın olan kelimelere denir. Mahrecleri ve sıfatları birbirine yakın olan iki harf yanyana gelip , birinci harf sakin, ikinci harf harekeli olursa olur.

Harfleri : Asım kıratına göre 4 harf olup ; 2 gruba ayrılır.

1- Lam ( ل ) ve Ra ( ر) mahreci : lam evvel gelirse , Ra’ya idğam edilir. Ra evvel gelirse idğam edilmez. قلْ رب , بلْ رفعه ا لله Gibi. Mutaffifin suresindeki بلْ ران kelimesi sekte olduğundan idğam ile okunmaz. Sekte idğama manidir. Burada idğam edilirse mana bozulur.İdğam var ğunne yok. ( Kavlussedid : 65 )
2- Kaf ( ق ) ve kef (ك ) mahreci : Kur’anı Kerimde bundan başka kelimede yoktur. Bu kelimede iki vecih caizdir. Asım kıratında ilk vecih Tam ( Kamil) idğamdır. İkinci vecih ise idğamı nakısdır. İdğam var ğunne yok. Kef harfinin önce geldiği idğam şeklide yoktur.

İDĞAMI MÜTECANİSEYN:

Tarifi :ما اتحدا مخرجا واختلفا صفة Mahreçleri aynı olan , sıfatları başka olan iki
harften birincisi sakin, ikincisi harekeli olarak yan yana gelirse birinci harfin
ikinci harfe idğam edilmesine ( Şeddeli) denir.

Harfleri : Asım kıratına göre ; 8 harfdir. Mahreci ise 3 gruptur.

1 – Da ( ط ) , Dal ( د ) , Te (ت ) harfleri : İdğam şartları uluşunca bu harfler
kendi aralarında aynı kelime veya ayrı kelimelerde olsun Asın Kıratına göre
idğam edilmeleri gerekir. ما عبدْ تُم , و قالتْ طائفة , بسطْتَ , ا حطْتُ
idğam var ğunne yok.

2- Za ( ظ ) , Zel ( ذ ) , Se ( ث) mahreci : İdğam şartları uluşunca bu harfler
kendi aralarında aynı kelime veya ayrı kelimelerde olsun Asın Kıratına göre
idğam edilmeleri gerekir. ا ذْ ظلموا , يلهثْ ذلك , اذْ ظلمتم İdğam var ğunne
yok.
3 – Ba ( ب ) , ve Mim ( م) mahreci : Sakin “Ba” harfinden sonra , harekeli “mim “
harfi gelirse “Ba” harfi “mim” harfine idğam edilir. Bu da Kur’anı Kerimde
tek örnektir.Bu idğamla birlikte ğunnede vardır. اركبْ معنا dır.

İDĞAMI ŞEMSİYE:

Tarifi : Arapça da isimlerin başına gelen ve onlara marifelik kazandıran ( ا ل ) dan sonra şemsi harflerden biri gelirse olur. İdğamı tamdır. Elif lam tamamen kalb ve idğam olur. Teleffuzda yok hatta vardır. Güneşin yanın da yıldızlar gözükmez.

Harfleri : 28 harfin yarısı idğamı şemsiye harfleridir.14 harfdir.
, صدر , ضيف , طاب , ظن , له , نعم تب , ثم , دع, ذنبا , رمى , زد , سمعة , شم
Beytinin baş harflerdir.

Örnek : و الشِّمس , و التِّين gibi.

4-İHFA

Tarifi : “ Bir şeyi gizlemek”tir.burda gizlenen nun dur. Nun mahreçden okunmamaktır.
Tecvitte : حالة بين الاظهارِ و الادغامِ عاريةٌ عن التشديد مع بقاء الغنة Ğunnenin bekasıyla ,
şeddeden uzak , idğam ile izhar arasında bir okuyuş şeklidir. Tenvin veya
nun’i sakineden sonra 15 harfden biri gelirse ihfa olur.

Harfleri : Harfleri 15 tanedir.
صف ذا ثنا جود شخص قد سما كرما ضع ظالما زد تقى دم طالبا فترى bu beytin ilk harfleridir.

Örnek : انْ كنْتم – غنىٌَ كريم – منْ جوع gibi .

5-İZHAR

Tarifi : “açıklamak , ortaya çıkarmak”tır.
Tecvitte ; هو الانفصال تباعداً بين الحرفين iki harfin arasını birbirinden uzaklaştırarak ayırmaktır.
Tenvin veya Nun-u Sakinden sonra 6 harf den biri gelirse ( boğaz harfleri ) izhar olur.
Harfleri :ا لله , حى , خالق , عدل , غنى , هاديا Bu beytin ilk harfleridir.

Nun-u sakin ve Tenvin den sonra gelen izhar harfini teleffuz esnasında ikisi arasında sekte , ihfa ve idğam yapmadan okumaya dikkat edilmelidir.

Örnek : من ْ اَمن , عليما حكيما , عليم خبير gibi.

İzharı Kameriyye

Tarifi : Arapça da isimlerin başına gelen ve onlara marifelik kazandıran ( ا ل ) dan sonra kameri harflerden biri gelirse olur. İzhar ile okunur. Burada lam cezimli olrak hem teleffuzda ve hemde resmi hatta vardır.

Harfleri : 28 harfin yarısı kameri harfdir. 14 harfdir.Bunlar ; ا بغ حجك وخف اقيمه
harfleridir.

Örnek : و الْعصر , و الْفجر gibi.

6-İKLAB

Tarifi :Çevirmek ve döndürmek dir.Tenvin veya Nunu Sakineden sonra aynı Kelime veya ayrı kelimelerde , be harfi gelirse “iklab” olur. İklap ; İdğam değildir.
هو قلب النون الساكنة او التنوين ميما خالصا و اخفاؤها عند الباء بغنة Tenvin veya Nunu sakineyi tam bir “mim’e “ çevirmek ve onu , “ba’”dan önce , ğunne veya ihfa ile okumaktır.

Harfleri : ب be harfidir.
Örnek : سميعُ بصير , منْ بعد , لينْبذن , صمٌ بكم gibi.

Kalkale
Tarifi :Sarsmak , Kımıldatmak , bir şeyi depretmekanlamlarına gelir.Tecvit ilminde ise ; تقَلْقُلُ المخرجِ حتى يُسْمعَ له نبرةٌ قويَّةٌ Kuvvetli bir ses işitilinceye kadar mahrecin kımıldatılmasıdır. Kalkale harflerinden birisi ; kelimenin ortasında veya sonunda gerek vaslen ve gerekse vakfen sakin olarak bulunursa olur.
Harfleri : Sıfatı Lazimedendir. 5 harfi vardır. قطب جد Harfleridir.

Örnek : برب الفلقْ , اطْعمهم , اذا وقبْ حاججْتم , لم يلدْ ولم يُلدْ

9-SEKTE

Tarifi : lüğatte : susmak ve iki kelime arasını soluk almadan kesmek , ayırmak demektir.
Tecvitte ise : قطع الصوت بغيرالتنفس Nefes almadan sesi kesmeye bir müddet sonra
okumaya devam etmektir. Sekte vasl’a mahsustur. Yani bir kelime , diğer bir
kelimeye bağlanacaksa ( geçiş olacaksa ) yapılır. NOT : Asım Kıraatının
sekteleri mana ağırlıklı olduğundan okuyucu vasıl durumunda mutlaka sekte
yapmalıdır.

Sekteler : Asım kıraatı Hafs rivayetine göre Kur’an-ı Kerim’de dört yerde sekte vardır.
1- Kehf süresinin 1 ve 2. ayetleri arasında : عوجاً قيِّماً kelimeleri arasında olur. Burada
vakıf da sekte de caizdir. Ancak iki ayeti birbirine vasletmek istenirse , sekte ile
okumak gerekir. Durulursa sekte yapılmaz. Yapılışı : عوجاًkelimesindeki tenvin ,
elif’e çevrilir ve Meddi Tabii yapılarak elif üzerinde nefes almadan bir elif miktarı
durularak قيِّماً kelimesine geçilerek okunur.
2- Yâsin Süresinin 52. ayetinde : من مرقدنا هذا kelimeleri arasında sekte yapılır.burada
da vakf da sekte de caizdir. Ancak vasl halinde sekte yapmak ,Asım Kıraatına göre
gerekir. Yapılışı : من مرقدنا kelimesi üzerinde Meddi Tabii yaparak ,
nefes almadan bir elif miktarı ses kesilip ,nefes almadan durulur ve müteakıp
هذا kelimesinden devam edilir.
3- Kıyame süresinin 27. ayetinde : و قيل من ْ رَاقkelimesidir.Burada sekte yapmak
evladır. Yapılışı : و قيل منْ kelimesindeki nun üzerinde ses kesilerek ,nefes
almadan bir elif miktarı durulur, sonra راق kelimesine devam edilerek icra edilir.
4- Mutaffifin süresinin 14 ayetindeki كلا بلْ راَن kelimesidir. Burada sekte yapmak
evladır. Yapılışı : كلا بلْ kelimesindeki Lam üzerinde ses kesilerek nefes almadan
bir elif miktarı durulur ve راَن kelimesinden devam edilir.

10. MED HARFLERİ VE MED SEBEBİ :

Lügatta uzatmak,ziyade etmek veya çekmek demektir.Istılahta ise med harflerinden veya Lîn harflerinden birisi ile sesi uzatmaya med denir.(Hidayetül-Müstefid,s.15 – Karaçam,s.265 )
Tecvid ilminde med iki manada kullanılır:
a. Bir kelimeyi, med harfini ıspat edecek kadar uzatarak okumaktır ki buna Medd-i Tabii veya Medd-i Asli denir.
b. Medd-i Tabii üzerine ziyade etmek suretiyle meydana gelen medlere
denir ki bu çeşit medlere Medd-i Fer’î denir.Buna göre med iki kısma ayrılır:

A. Asli med: Medd-i Tabii olan, bütün medlerin temeli dediğimiz tabii
meddir.Diğer bütün medler bu med üzerine bina edilir.
B. Fer’î med:Asli medde ziyade edilen medlerdir ki bunlar:
1. Medd-i Muttasıl
2. Medd-i Munfasıl
3. Medd-i Lazım
4. Medd-i Arız
5. Medd-i Lin’dir.

KASR:

Lügatta hapsetmek,men etmek demektir.Tecvid ıstılahında ise asli medde ziyade etmeksizin, tabiî meddi, hali üzere bırakmaya denir.Kasr, iki manada kullanılır:
a.Harf-i med veya harf-i Lin’in, ziyadesiz olarak ıspatına denir.(Medd-i Tabii bunun örneğidir)
b.Bir kelimede harf-i meddin kaldırılmasına denir.Harflerin okunmasında aslolan kasrdır ( meddi tabii yapmaksızın okumaktır).Med ise,bir sebebe bağlı olarak meydana gelir.Med hadisesi meydana gelmesi için;
a. Ya med harfi olmalı,
b. Ya da med sebebi bulunmalıdır.

MED HARFLERİ:
Med harfleri üç tanedir:Vav (و ) , Ya (ى ), (ا ). Kendinden önceki harfleri uzatarak okutan harflere med harfleri denir.
1. Vav (و ) : Bu harf her yerde med harfi değildir.Med harfi olabilmesi için, vav harfinin sakin, kendinden önceki harfin ise madmum olması gerekir. ( قُولُوا – كُونُوا ) g.ibi.
Not:Vav harfi aslen harekeli olduğu halde vakf gereği ârızi olarak sakin olursa yine med harfi olur. ( هُوَ ) gibi
2. Ya ( ى ) :Bu harf te sakin,kendinden önceki harfin meksur olması gerekir.
( فى – السَّميعُ – يَهْدى ) gibi.
Not: Ya harfi de, bazen vakıf sebebiyle sakin hale gelirse yine med harfi olur.
( عُفِىَ – هِىَ ) gibi. Ancak, Ya harfi şeddeli olursa bu durumda med harfi olmayıp, şedde üzerinde basılarak vakıf yapılır. ( ) gibi.

3. Elif (ا ) :Harf olarak asli harf olmadığı için her zaman med harfidir.Fethalı harflerin uzatılarak okunmasını sağlar.( بِهَا – اَمْوَالِ – بِالْبَاطِلِ ) gibi.
Elif daima harekesizdir.Kelimenin ya ortasında veya sonunda bulunur.Elif hiçbir zaman hemze değildir.Ancak, çoğu zaman mecazi olarak hemze manasında elif denir.

Elif ile hemze arasındaki fark:
a.Elifin mahreci mukadder, hemzenin mahreci muhakkaktır.
b.Elif Cevf bölgesi harfi, hemze ise boğaz harfidir.
c.Elifin incelik veya kalınlığı, kendinden önceki harfin incelik
veya kalınlığına bağlıdır.Hemze ise daima ince seslidir.
d.Elif hiçbir zaman hareke kabul etmez.Hemze ise daima harekelidir.

HAREKELERİN KUVVETLİLİK DERECELERİ:

Hareke:Üstün,esre ve ötreye hareke denir.
1. ÖTRE:En kuvvetli harekedir.Bu arada sakin harfi kuvvetlilik bakımından sıralayacak olsa, önce makabli örteli harften başlanır.Örneğin; Med harflerini sıralarken alfabetik sıraya göre değil, harflerin kuvvetlilik derecesine göre ele alınır ve önce Vav ( و ) söylenir.
2. ESRE:Ötreden sonra ikinci derecede kuvvetli harekedir.Kendinden önceki harf esre olduğunda, o harfi uzatan med harfi Ya ( ) olduğundan, bu harf te med harfleri sıralamasında ikinci olarak zikredilir.
3. ÜSTÜN:Harekeler arasında üçüncü derecede ağırlığa sahip olduğu için ,son sırada zikredilir.Med harflerinden Elif ( )’in üstünle ilgisi olduğu için elif te üçüncü sırada zikredilir. (Kay:Karaçam, s.266, dip not. )
Med harflerine;
a. Hurufü’l-Havaiyye
b. Huruf’l-Cevfiyye
c. Huruf’l-Meddiyye
d. Huruf’l-Illiyy gibi isimlerle de ifade edilir.

LÎN HARFLERİ

Med harflerinden Vav ( و ) ve Ya ( ى ) harfleri üç şekilde bulunurlar:
1. Harekeli olurlarsa med harfi olmaktan çıkıp, asli harf olurlar.
2. Kendileri sakin, ma kabllerinin harekesi kendi cinsinden ( Vav için ötre,Ya için esre ) olursa , harfi med olurlar.
3. Kendileri sakin, ma kablleri meftuh olursa Harf-i Lin olurlar.
.(Kay:Karaçam,268-269)

MED SEBEBİ
Har-i meden sonra gelip,asli medde ilave etmeyi gerektiren sebebe med sebebi veya sebeb-i med denir.
Sebeb-i medler lafzi veya manevi olmak üzere ikiye ayrılırlar:

1. LAFZİ SEBEB-İ MED:
Metinde ,bir meddin sebebi açıkça görülüyorsa bu medlere L afzi med denir. Lafzi medler de ikiye ayrılır :
1.Hemze
2.Sükun
a) Hemze-i Kat‘ ile Başlayan Sureler:
Kur’an-ı Kerim’de 16 sure, hemze-i Kat’ ile başlar.
1-Nahl Suresi ( اَتى اَمْرُ اللّهِ )
2-Fetih suresi (اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ )
3-Vakıa suresi (اِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ )
4-Münafikun suresi (اِذَا جَاءَكَ الْمُنَافِقُونَ )
5-Nuh suresi (اِنَّا اَرْسَلْنَا نُوحًا )
6-Tekvir suresi (اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ )
7-İnfitar suresi (اِذَا السَّمَاءُ انْفَطَرَتْ )
8-İnşikak suresi (اِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ )
9-İnşirah suresi (اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ )
10-Kadr suresi (اِنَّا اَنْزَلْنَاهُ )
11-Zilzal suresi (اِذَا زُلْزِلَتِ )
12-Tekasür (اَلْهيكُمُ التَّكَاثُرُ )
13-Fil suresi (اَلَمْ تَرَ كَيْفَ )
14-Maun suresi (اَرَاَيْتَ الَّذى )
15-Kevser suresi (اِنَّا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ )
16-Nasr suresi (اِذَا جَاءَ نَصْرُ اللّهِ )
Tilavet sırasında Besmele bu surelere vasledilirse, hemzeler ıskat olmaz,
yani okunurlar.

b) Hemze-i Vasl ile Başlayan Sureler:
Kur’an-ı Kerim’de 12 sure, Hemze-i vasl ile başlar.
1-Fatiha suresi (اَلْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمينَ )
2-En’am suresi ( اَلْحَمْدُ لِلّهِ )
3-Kehf suresi (اَلْحَمْدُ لِلّه )
4-Sebe‘ suresi ( اَلْحَمْدُ )
5-Fatır suresi ( اَلْحَمْدُ لِلّهِ فَاطِرِ )
6-Enbiya suresi ( اِقْتَرَبَ لِلنَّاسِ )
7-Muhammed suresi ( اَلَّذينَ كَفَرُوا )
8-Kamer suresi (اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ )
9-Rahman suresi ( اَلرَّحْمنُ )
10-Hâkkah suresi ( اَلْحَاقَّةُ )
11-Alak suresi (اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ )
12-Kariah suresi ( اَلْقَارِعَةُ )

B . SÜKUN:
Sükun,harekesizlik demektir.Alameti, cezm (—ْ—- )’dir.
Sükun alameti taşıyan harfe sâkin adı verilir.Şayet sakin, harf-i med ise o zaman sükun alameti bulunmaz..
Sükun da iki kısma ayrılır:
1.Sükun-u Lazım:
Vakf ve vasl halinde sabit olan sakin harfe denir.Yani,Lazım sükun üzerinde dursak veya geçsek te, hareke kabul etmiyorsa, bu sakin, sükun-u lazımdır.

2.Sükun-u Arız:
Aslen harekeli olduğu halde, yalnız vakf sebebiyle sakin hale gelen harflere denir.Vakf ortadan kalkarsa , sükun da ortadan kalkar.O halde sükun-u ârız, yalnız vakf halinde söz konusudur.

B . MANEVİ SEBEB-İ MEDLER:
Manevi sebeb-i metten maksat, nefide ( olumsuzlukta) mubalağa etmektir.Bu çeşit medler, özellikle Araplarda kuvvetli bir med sebebidir. Ancak kıraat ilminde lafzi sebepten zayıftır.
Manevi sebeb-i med te iki kısma ayrılır:

1.Medd-i Ta’zîm:
Kelime-i Tevhid’deki Lâ-i Nâfiye’ye ait meddir.
misallerindeki Lâ-i Nâfiyeler bu medlere örnektir.Bu medlere Medd-i Mubâlağa da denir.Bu ismi,Allah’tan başkasından ulûhiyyeti nehyettiği için almıştır.
Muhakkikler, sesi uzatarak okumayı müstehab saymışlardır.İmam-ı Nevevi ( öl.677 / 1278 ) “buralarda tedebbür sevkettiği için med ile okumak müstehabtır” demiş ve bütün imamlara, bu meddin meşhur olduğunu söylemiştir.(Kay:en-Neşr.1,345)
Not:Cezeri,İbn-i Ömer’in, Enes’ten bu konuda iki hadis naklettiğini,fakat her iki hadisin de zayıf olduğunu nakletmiştir.
İmam-ı Asım ve Râvisi Hafs’a göre Medd-i Ta’zim önemli değildir.Çünkü onlar zaten Medd-i Munfasılı dört elif miktarı çekmektedir.Meed-i Munfasılı bir elif miktarı çekerek okuyan ve Ashab-ı Kasr denilen Kâlûn,İbni Kesir,Ebu Amr,Ebu Ca’fer ve Ya’kub’u, Medd-i Ta’zim ilgilendirir.

2.Medd-i Tebriye:
Lâ-i Tebriye (cinsten hükmünü nehyeden “La” )’ye ait bir meddir.Buna Medd-i Mübalağa da denir. Lâ-i Nâfiye’nin, Kelime-i Tevhidin başına gelip gelmemesi önemli değildir.Başında bulunduğu her kelime için aynı fonksiyona sahiptir.
Buralardaki medler, lafzi olan sebeb-i medden zayıf oldukları için tevassut ile çekilirler.Bununla birlikte iki elif miktarı çekenler olduğu gibi,beş elif miktarı çekenler de vardır.Bu okuyuş şekilleri Asım kıratı için sözkonusu değildir.

A. ( ر ) HARFİNİN KALIN OKUNDUĞU YERLER:
1. ( ر ) Harfi üstün veya ötre olursa: ( رَسولٌ – رُسُلٌ ) gibi.
2. ( ر ) Harfi sakin, makabli üstün veya ötre olursa: ( أَرْسَلَ – أُرْسِلَ ) gibi.
3. ( ر ) Harfi sakin, makabli de sakin, daha önceki harf üstün veya ötre olursa:
( – صُدورْ – عذاب النّارْ صَبْرْ – خُسْرْ ) gibi.
4. ( ر ) Harfi sakin, makabli kesre-i ârıza olursa :
a. Vasıl hemzesinin esresi: ( اِرْجِعِى ) gibi.
b. İki sakinin bir araya gelmesinden dolayı meydana gele esre:
(أمِ ارْتابوا ) gibi.
c. İzafet Ya ( ى )’sına ittiba için gele esre: ( رَبِّ ارْجِعوا ) gibi.

5. ( ر ) Harfi sakin, makabli esreli olduğu halde, maba’di fethalı bir Huruf-u
İsi’la olursa.Kur’an-ı kerim’de bu şartları taşıyan kelimeler şunlardır:
a. Tevbe suresi, 107. ( فِرْقَةٌ ) ve 122. ayette: ( قِرْطاسٍ )
b. En’am suresi, 7. ayette: ( إرْصاداً )
c. Fecr suresi, 14. ayette: ( لَبِالْمِرْصادِ )
d. Nebe’ suresi, 21. ayette: ( مِرْصاداً )

B. ( ر ) HARFİNİN İNCE OKUNDUĞU YERLER:
1. ( ر ) Harfi esreli olursa : ( رِجال ) gibi.

2. ( ر ) Harfi sakin, makabli esreli olursa : ( كَبِّرْ – أنْذِرْ ) gibi.

3. ( ر ) Harfi sakin, makabli de sakin, daha önceki harf esreli olursa:
) – نَذِير – حِجْرْ – ذِكْرْ قَدِيرْ ) gibi.

4. ( ر ) Harfi sakin, makabli Harf-i Lîn olursa: ( خَيْرْ – سَيْرْ ) gibi.

C. ( ر ) HARFİNİN İNCE VEYA KALIN OKUNABİLECEĞİ YERLER:
1. ( ر ) Harfi sakin, makabli esreli fakat, Ra’nın maba’dinde esreli bir Huruf-u
İsti’la gelirse: (كُلّ فِرْقٍ ) gibi.( )

2. ( ر ) Harfi sakin, makablindeki Huruf-u İsti’la da sakin, daha önceki harf esreli olursa : ( عَيْنَ الْقِطْرْ ) ( ) مِنْ مِصْرْ ( ) gibi.

3. ( ر ) Kelimenin aslına lafzan işaret etmek için ince, vakıf sebebiyle
bulunduğu konuma göre kalın okunması caiz olan ( ر ) harfi.

Örnekler:
a. Ta Ha, 77. ayette geçen ( أنْ أسْرْ ) kelimesi:
b. Hud,81; Hıcr,65; Duhan,23. ayetlerde geçen ( فَأَسْرْ ) kelimesi:
Bu iki kelimeden ( أَسْرِ ) kelimesinin aslı ( أسْرِى ), diğer ( يَسْرِ ) kelimesinin aslı ise ( يَسْرِى ) dir.

NOT: Bazı okuyucuların, şeddeli ( رّ ) harflerini hatalı okudukları görülmektedir. Örneğin: ( شَرِّ ) ve ( يَفِرُّ ) kelimelernde şeddeli ( رّ ) harfinden önceki harfler esas alınarak veya bilmeden kalın okumaktadırlar. Buralarda ölçü şeddeli ( رّ ) harfinin görülen mevcut harekesidir.Buna göre ( شَرِّ ) kelimesi ince, ( يَفِرُّ ) kelimesi ise kalın okunmalıdır.( )

VAKIF

1- Vakfı lazım : Alameti mim(م )’dir.Vakıf yapmak vaciptir. Vasıl yapılacak olursa mananın bozulacağına işarettir.Örnek :وماهم بمؤمنين de durulmayıp da يخادعون الله de durulursa “Allaha hile edenlere inanmıyorlar” olur ki mananın aslı bu değildir.
2- Vakfı mutlak : Alameti (ط ) ‘ dır.vakıf yapılması evla. Vasl da caizdir.Bu vakıf cümle ve kelam başlangıcı olduğu için vakıf yapıp ,makaplinden almadan ,mabadine devam etmek güzeldir.
3- Vakfı caiz : Alameti Cim (ج ) ‘dir.Vakıf yapmak evladır, vaslıda caizdir.
4- Vakfı Mücevvez : Alameti zay ( ز) ‘ dir. Vakfı caiz olmakla beraber vaslı evladır.
5- Vakfı Murahhas : Alameti sâd (ص ) ‘ dır. Kelamın uzun olması ve nefesin kesilmesi sebebiyle vakıf yapılmasına ruhsat verilmiştir. Vakıf yapılınca geriden almasına luzüm yoktur.Vakfın mabadi, manası anlaşılan bir cümledir.
6- Vakfı la (لا ) : Burada vakıf yapma , vakıf yapmaya müsait değil dir demektir.Mabadi ile lafız yönünden alakası bulunan yerlerdir. Mana tamam olmamıştır. Vakıf yapmak güzel , fakat yapıldığı zaman mabadinden başlamak daha güzeldir.Vakfı la ayet sonlarında bulunuyorsa , vakıf yapılınca geriden almaya gerek yoktur.Çünkü ayet sonları normal vakıf mahallidir.
7- Alameti vakf ( قف) dır: Bu kelime üzerinde vakıf yap? Vakıf , vasıl dan evladır.
8- Alameti Vasl (ق ) ‘ dır: Buna قد قيل alameti derler. Vasl evla , vakf ‘ da caizdir.
9- Vasl (صلى ) manasınadır: Vasl evla , vakıf da caizdir. Sad ( ص) ile La (ل ) vasl(وصل ) kelimesinden, ya ( ى) ise evla ( اولىkelimesinden
alınmıştır.
10- صلح: Vakfı da Vasl da caizdir.
11- ك : Bu harf كذلك kelimesinden alınmıştır.Kendisinden önce hangi secavend geçmişse onun hükmündedir.
12- ( ع ) : Ruku Alametidir. عشر Kelimesinden alınmıştır.Hemze (ء ) şeklinde de olabilir. Namaz kılarken rukua gitmenin uygun olacağı anlamındadır. İki kıssa arasına konur.
13- … , … : Vakfı Muânaka : Birbirini takip eden yakın kelimelere konur. Cümlenin mabadi veya makabli ile bağlantısı olduğunu belirtir. İki muânaka işaretinden birinde vakf câiz, her ikisinde durmak caiz değildir.İkisinde de durulursa , mana tamam olmaz.

12. KUR’AN OKUMA TEKNİKLERİ:
Kıraat alimlerince Kur’an’ın nasıl okunacağı , sorusuna ittifak ile şu cevap verilmiştir:

1. TAHKİK:
Kelime olarak;bir şeyin hakkını ziyade ve noksansız yerine getirmek hususunda
mubalağa etmektir.
TEDVİR:
Kıraat ehlinin çoğu tarafından tercih edilen okuyuş şeklidir.Tedvir,Tahkik ile Hadr
arasında, orta tempo ile okuma şeklidir.

2. HADR:
Lügat manası,sür’ati okumak demek olan Hadr,Tecvid ilminde,tecvid kaidelerine
uymak suretiyle, hızlı bir şekilde Kur’an’ı okumaktır.Bu usul,Tahkik’ın zıddıdır.

TERTÎL :
Bir şeyi güzel,düzgün ve tertip ile kusursu< bir şekilde açık açık,hakkını vererek açıklamaktır. Sözü tane tane,yavaş yavaş,ara vererek ve güzel sıralama ve ifadeyle söylemeye “Tertîl-i Kelâm” denir.

13. EZBERLER:
1-Yasin,
2-Mülk,
3-Nebe,
4-Duha’dan Nas’a kadar olan sureler ile namaz dualarını
5-Mihrabiyelerden ( Bakara Suresinin 1-5 ,255 ve son iki ayeti , Haşr sıresinin son üç ayeti ,
vb.) çeşitli törenlere uygun aşr-ı şerifleri ezbere okuma.

14. KUR’AN-I KERİM’İ OKUMA ADABI:

A ) KUR’AN TİLAVETİNİN MANEVİ YÖNÜ:
Allah’ın biz Müslümanlara ihsan ettiği nimetler arasında, en kıymetli mevkide
bulunanı, muhakkak ki Kur’an-ı Kerim’dir.Çünkü O, Hz.Peygamberin mucizelerinin en büyüğü ve İslam davetinin bâki kalmasının yegane temelidir.
Allah’ın kendilerine Kur’an ihsan ettiği kimseler, bu büyük nimetin kadrini bilmelidirler ki, bu sayede her hallerinde Kur’an onlara önder ve delil olsun.
Müslümanlar, özellikle Din hizmeti sunan görevliler ,Kur’an’ın mana yönüyle hayatımıza nasıl tesir etmesi gerektiğini bilen ve yaşayan insanlar olmalıdır.Bu sayede insanlara,özellikle cemaatimize sunduğumuz İslam ve okuduğumuz Kur’an ,önce gönüllere,sonra hayatımıza tesir etsin.
Kur’an-ı Kerim’i insanlara tanıtmak,anlatmanın yanında O’nu öncelikle tertile ve diğer kıraat âdabına riayet ederek okumak ta ayrı bir önem arzetmektedir.Kur’an tilavetinde usul ve âdab, Kur’an’ın beyinlere ve gönüllere tesir etmesi için , kaçınılmazdır.Kur’an kıraatinin tesiri, ancak O’nun doğru tilavetiyle mümkündür.Bu ifadelerimizin kaynağı da Kur’an’dır.Konu ile ilgili bazı örnekler:
“Kur’an’ı (açık açık,tane tane) tertil ile oku” (Müzzemmil,4)
“O’nu bir Kur’an olarak ayetlere ayırdık ki, insanlara dura dura okuyasın.Biz O’nu yavaş yavaş ( ve ayet ayet yirmiüçyılda) indirdik” ( İsra,106)
“Kendilerine kitabı verdiğimiz ehliyetli kimseler O’nu, tilavetinin hakkını vererek okurlar” ( Bakara,121 )
NOT: “Tertil” hakkında daha önce bilgi verildi.
Kıraat ile ilgili adaba geçmeden önce, bizi bu ölçülere uyarak Kur’an okumamıza , dolayısıyla Kur’an’ı anlamaya da mani olan şeyleden kısaca bahsedelim:

15. KUR’AN’IN ANLAŞILMASINA MANİ OLAN ŞEYLER:
İslam büyükleri şu dört şeyin , Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmasına mani olduğunu söylemişlerdir:

1-Kur’an okuyucularının,okurken bütün dikkat ve güçlerini harflerin mahreçlerine sarfederek, harfleri mahreçlerinden çıkarmaya uğraşmalarıdır.Bütün Kur’an okuyucularını,Kur’an’ın manasını öğrenmekten alıkoyan bir şeytan vardır, onları daima harfleri tekrar etmeye yöneltir. “Harf mahrecinden çıkmadı” diye vesvese verir.
Böylece okuyucunun düşüncesi yalnızca harfin mahrecine teksif edilmiş olur.Böyle olunca da okuyucunun kalbine ve beynine Kur’an’ın manası inkişaf etmez.
Burada,“Kur’an okurken esas olan yalnız manayı düşünmektir, harfler başka mahreçlerden yanlış olarak ta telaffuz edilebilir, bunlar önemli değildir ” gibi bir yanlış anlamaya fırsat verilmemelidir.Her Müslüman Kur’an okurken, teleffuz ettiği harfleri öyle ustalık ve kolaylıkla okumalıdır ki, harflerin teleffuzu için , manayı düşünmeye engel olacak bir gayrete ihtiyaç duymasın.
Harflerin mahreç ve sıfatlarını bilme ve uygulama safhasını geride bırakan okuyucu, kıraat esnasında manadan başka bir şey düşünmemelidir.
2- Taklid yoluyla bir mezhebe bağlanarak,inceleme yapmadan,yalnız duyduğuna inanmak suretiyle körü körüne orada donup kalmaktır.Bu şahsı, taklid ile edindiği bilgi,başka bir türlü düşünmeye mani oluyor, öyle ki başka bir düşünce veya bilgi şekli ona göre bâtıl, hatta küfür şeklinde telakki edilir.Sofilerin, “ilim perdedir” dedikleri ilim ve anlayış, işte bu tür faydasız ilimlerdir.Yoksa basiret nuruna,keşfe ve mükâşefeye dayanan ilim,hakikatların görünmesine mani olamaz. Hatta en çok arzulanan ilim, bu tür ilimlerdir.
3-Bir günahı işlemekte israr etmek,yahut kibirli olmak veya dünyanın geçici heveslerine mübtela olmak. Butür bir anlayış ve yaşantıya sahip olmak, kalbin kararmasına ve paslanmasına vesile olan şeyler olduğundan, böyle insanların da Kur’an’ı anlamaları ve yaşamaları zor olur. (Kaynak:İ.Karaçam,a.g.e., S.433 )

16. KUR’AN OKUYUCUSUNUN DİKKAT EDECEĞİ HUSUSLAR:
1.İhlaslı ve kıraat edeplerine riayet etmeli.
2.Musait ise misvak veya fırça ile dişlerini temizlemelidir.
3.Abdest alarak Ku’an okunması müstehabtır.
4.Temiz bir mekanın seçilmesi. İmam-ı Şabi, “üç yerde Kur’an okumak mekruhtur” demiştir.Bu mekanlar;
a.Hamamlar,
b.Tuvaletler,
c.Çalışan değirmenler. ( et-Tıbyan,s.42 )
5.Kur’an okurken ,namaz dışında da kıbleye dönülmesi.
6.Temiz elbise giyilmesi.
7.Esneme ihtiyacı olduğunda, kıraatin kesilmesi.
8.Gündüzün erken saatleri (güneş doğmadan önceki zamanlar) tercih edilmeli.
9.Oturarak Kur’an okumak.
10.İstiaze ile kıraate başlamak.
11.Kıraate başlarken ve devamında huşu ve tedebbürden ayrılmamak.

Büyük veli İbrahim Havas ( 291 / 903 ) şöyle der: “Kalbin şifası dört şey ile olur:
1.Tedebbür ile Kuran okumak.
2.Mideyi boş bırakmak.
3.Gece ibadeti.
4.Seher vaktinde tadarru ve niyaz.
5.Salih kimselerle oturup kalkmak.(et-Tıbyan,s.46)
12.Ayetlerin manalarını iyice anlamak için tekrar tekrar okumak.
13.Mümkün olduğunca ağlanmalı veya bu havayı yaşamalıdır. “Hem ağlayarak dizleri üstü secdeye kapanıyorlar,hem de bu Kur’an’ı işitmek, onların kalp yumuşaklığını artırıyor” (İsra,109)
14.Kur’an okurken tertile son derece riayet edilmelidir.
15.Rahmet ayetleri okunduğunda Allah’ın fazlından istenmeli,azab ayeti okunduğunda ise,Allah’a sığınılmalıdır.
16.Kur’an’ı güzel ses ile okumaya, sesle kıraati süslemeye çalışmalıdır.(Geniş bilgi için bak,Karaçam,462)
17.Birbirine bağlı olan ayetlerin başından kıraate başlanıp, söz ve konu bittiği yerde de kıraat bitirilmelidir.
18.Kur’an okuyucusu ancak, mütevatir kıratları okumalıdır.Şaz kıratlarla kıraat caiz değildir. ( Bak:Karaçam,K.Kerimin Nüzulü ve Kıraatı,s.255-312)
19.Kur’andaki sure ve ayet tertibine göre Kur’an okunmalıdır.Muhtelif ayet ve sureler birbirine karıştırılmamalıdır.
20.Kıraat bitince “Sadekallahül-Azim” denmelidir.
21.Kıraat bitince Kur’an kapatılmalıdır.
22.Dünyalık bir iş için Kur’an’ı te’vil etmemelidir.
23.Uygun olmayan mekanlarda (sokaklarda,oyun oynana yerlerde,içki içilen yerlerde ) Kur’an okunmamalıdır.
24.Secde ayetleri okunduğunda secdeye varılmalıdır.
25.Duha –Nas sureleri arasında Tekbir alınmalıdır.
25.Hatim bitince dua edilmelidir.
26.Mana kat’i bilinmeden Kur’an yorumlanmaya kalkışılmamalıdır.
27.Sureler biribirinden ayrılarak okunmalıdır.
28.Yaygın olmayan, garib kıratları okurken dikkatli olunmalı,ihtilafa ve fitneye sebebiyet verilmemelidir. (İşmam ve revm gibi)

17. KUR’AN-I KERİM’İ OKURKEN DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR:

1. Maharic-i Huruf ve önemli sıfatların hakkını vermeye her zaman dikkat etmek.
2. Kur’an okumaya başlarken tercih edilen okuma şekline göre med miktarlarına her yerde dikkat etmek.
3. Ğunne sözkonusu olan yerlerde ,her zaman aynı ölçüde ğunnenin hakkını vermeye dikkat etmek.
4. Vakf , vasıl ve ibtidâ kaidelerine dikkat etmek.
Kur’an okurken, mümkün olduğunca manevi bir hâlet-i rûhiye içine girmrk

18. KUR’AN’DAKİ BAZI AYETLERİN KIRAAT ÖZELLİKLERİ:
(Asım kıraatinin Hafs rivayetine göre okunuşları özellik arzeden bazı kelimeler)
1. Kur’an okumaya ilk defa başlayan kişi Eûzü –Besmele ile başlar.Ancak Tevbe suresinin başından kıraate başlıyorsa yalnız Eûzü okuyup kıraate başlar.Çünkü bu surenin başında İstiâze bulunmamaktadır.
2. Kur’an okumaya Tevbe suresi dahil olmak üzere herhangi bir surenin ortasından başlanacaksa, bu durumda okuyucu muhayyerdir.Şöyle ki:
a) Şayet surenin başında Besmele yazılı ise ,sure ortasından kıraate başlayan kişinin İstiâze ile birlikte Besmele’yi de okuması efdal olanıdır.
b) Okunacak bölümü içeren sûrenin başında Besmele yazılı değilse, yalnız İstiâze’yi okuyarak kıraate başlaması efdal olanıdır.
c) Okuyucu isterse, sure başında Besmele olsun-olmasın ,İstiâze ile birlikte Besmala’yi de okuyarak kıraate başlayabilir.

Bu surenin başında niçin besmele yazılmamıştır ?
a) Bu sure Besmelesiz nazil olmuştur.Buna sebep olarak ta;
b)Surenin Müşriklere bir ihtar ve Allah’ın bir ültimatomu olduğu; Besmele’nin ise güven ve rahmet ifade ettiği,Besmele’de bulunan rahman ve rahim sıfatlarının zikredilerek sureye başlanmasının doğru olmayacağı,
c) Bir önceki sure olan Enfal suresi ile bu sure mana yönüyle birbirine çok bağlı olmaları sebebiyle , bu iki sureyi ,bazı sahâbenin bir sure olarak kabul ettikleri,
d) Peygamberimiz (s.a.v.) diğer surelerin başlarına besmele yazılmasını emrettiği halde, bu surenin başına besmele’nin yazılmasını emretmediği, gibi sebeplerden dolayı bu surenin başına Besmele yazılmamıştır.
3. Âl-i İmran suresinin başında bulunan ( ) lafzındaki mîm, vakıf halinde medd-i lâzım yapılır.
Vasl halinde ise iki vech vardır:
a) Medd-i lazım yapılarak ( 4 elif uzatılarak), Mîm’e fetha verilir ve vasl yapılır.
b) Vasl halinde Mîm’e hareke verildiğinden, Medd-i Lazım olma özelliği ortadan kalktığından , yalnız Medd-i Tabii yapılarak ( 1 elif çekilerek) vasl yapılır. (Kay:Paluvî,Zübdet’l-İrfan,S.39–A.Çetin,Kur’an Okuma Esasları,S.241)
4.Yâsîn suresinin başındaki Sîn harfi, vakf ve vasl halinde ,Sîn’in cezmi ile ve her iki halde de Medd-i lazım olur.Vasl halinde idğamın şartlarını taşıdığı halde idğam yapılmaz. (Kay:Çetin,S.242)
Kalem suerinin başında bulunan Nûn’daki uygulama da aynıdır.
5. Aşağıdaki 7 kelimede gayr-i kıyasi olarak vakf halinde elif üzere, vasl halinde ise elif’in terki (bilâ med) ile okunurlar.
a) Mütekellim zamiri olan Ene ( انا ).
b) Kehf suresi 36.ayette geçen ( لكنا هو ) kelimesi.
c) Ahzab suresi 10. ayette geçen (الظنونا ) kelimesi.
d) Ahzab suresi 66. ayette geçen ( الرسولا ) kelimesi.
e) Ahzab suresi 67. ayette geçen ( السبيلا ) kelimesi.
f) İnsan suresi 4. ayette geçen ( سلاسلا ) kelimesi.
g) İnsan suresi 15. ayette geçen ( قواريرا ) kelimesi.
6. Neml suresi 36. ayette bulunan ( اتين ى ) kelimesindeki Yâ ( ى ) harfi, vasl halinde yazıda da görüldüğü gibi Yâ’nın fethası ile okunur.Vakf halinde ise iki türlü okumak caizdir:
a)Yâ harfini harf-i med yaparak, medd-i Tabii şeklinde.vakfetmek.
b)Yâ harfini hazfedip, Nûn’un sükûnu üzere vakfetmek.
7. Furkan suresi 69. ayette geçen ( فيه مهانا ) he harfi zamir olduğu halde kaide dışı med ile okunur. Hafs bu vechi bu şekilde almıştır. Boğaz harfi He esre, dudak harfi Mim ötre olduğu için teleffuzda zorluk vardır ve Manaya dikkati çekmek için böyle okunduğu da nakledilir. Diğer kıratlarda ise medsiz okunur.
8. Aşağıdaki 4 kelime sonlarındaki He ( ه) harfleri zamir olmayıp, kelimenin aslından oldukları için çekilmeden okunurlar.
a. ( ما نفقه ):Fekihe kökünden gelen Fâkihetün kelimesinin çoğuludur.Kur’an’da geçtiği yerler:
Mü’minun,19 – Sâffât,42 – Mürselat,42.

b. Hud,91.

c. ( لم ينته ):Şuara,116 – Meryem,46 ile ( ):Ahzab,60 – Alak,15.
Bu kelimeler Neha asıllı fiilinden türemiş, cezm halinde Yâ’ları hazfedilmiş fiillerdir.
9. Mevcud Kur’an nüshalarında bazı kelimelerde bulunan sad ( ص ) harfleri esasen sin ( س ) harfi oldukları halde sad ( ص) ile yazılmışlardır.
a.Bakara suresi,244. ayet: ( ويبصط )
b.Â’raf suresi,69. ayet: ( بصطة )

c.Tûr suresi, 37. ayet: ( المصيطرون ):Buradaki sad harfini hem sin, hem sad ile okumak caizdir.
d.Ğâşiyeh, 22. ayet: ( بمصيطر ): Yalnız bu kelimedeki sad harfi yazıldığı şekliyle yani , sad ile okunur.
10. Aşağıdaki kelimelerde iki çeşit kıraat söz konusudur:
1.si : Medd-i Lazım yaparak ibdal ile okumak
2.si: Kelimenin aslına riayet ederek yani, aslen var olan iki hemzeden ikincisini teshil ile okumak. Bu kelimeler şunlardır:
En’am suresi,ayet 143 ve 144’te geçen ( الذكرين ) kelimeleri,
Yunus suresi,ayet 51 ve 91’de geçen ( الئن ) kelimeleri,
Yunus suresi, ayet 59’da geçen ( الله ) kelimesi,
Neml suresi,ayet 59’da geçen ( الله ) kelimesi.
11. Aşağıdaki kelimeler, ilk bakışta idğam-ı maalğunne şeklinde okunacak gibi görülseler de, sakin Nun’dan sonra gelen vav ( و ) ve Ya ( ى ) harfleri, aynı kelimede bulunduklarından, izhar ile okunurlar.Bunlara İzhâr-ı Kelime-i vâhide denir.
Bu kelimeler şunlardır:
1. (الدنيا ) Kelimesi:Kur’an’da 115 yerde geçer.
2. ( بنيان ) Kelimesi:Kur’an’da 6 yerde geçer.
Tevbe suresi,109 ve 110. ayetlerde,
Nahl suresi, 26. ayette,
Kehf suresi, 21. ayette,
Sâffât suresi, 97. ayette,
Saff suresi, 4. ayette geçer.
3. ( قنوان ) Kelimesi:Kur’an’da 1 yerde geçer.En’am suresi, 99. ayette.
4. ( صنوان ) Kelimesi:Kur’an’da 1 yerde geçer. Ra’d suresi, 4. ayette .
12. Aşağıdaki iki kelime sonlarında bulunan zamirler gayr-i kıyasi olarak zamme ile okunurlar.
1. Kehf suresi,63. ayetteki (ومانسانيه ) He harfi.
2. Feth suresi, 10. ayette geçen ( عليه الله ) He harfi.Buradaki zamiri Hafs’ın ta’zim için zamme ile okuduğu nakledilse de; esas sebebin; Hafs’ın hocasından,hocasının da hocaları kanalıyla Peygamberimizden böyle öğrenmiş olmalarıdır.
13. Rum suresi, 54. ayette üç defa tekrar eden ( ضعف )
kelimesindeki ( ض ) harfinde iki şekilde kıraat caizdir.
1. (ضعف ) Şeklinde ve Kur’an’da yazıldığı gibi fetha ile okumak.
2. (ضعف) Şeklinde Dat harfinin zammesi ile okumak. (Kay:Çetin,243)
14. Zümer suresi, 7. ayette geçen (يرضه) kelimesindeki zamir ve Nur suresi, 52. ayette geçen ( ويتقه ) kelimesindeki zamir, ihtilas ile ve çekilmeden okunurlar.
( يرضه ) Kelimesinin aslı (يرضاه ) şeklindedir.Aradaki elif, cezm sebebiyle hazfedilmiştir.İşte, kelimenin aslı nazar-ı dikkate alınarak ‘zamirin makabli sakin olursa çekilmez’ hükmü gereği, buradaki zamir de asla işaret olmak üzere çekilmeden ve ihtilas ile okunur.
(ويتقه ) Kelimesi de aynı sebepten dolayı çekilmez ve ihtilas ile okunur.
İHTİLAS:Harfi hafif sesle ve sür’atlice okumak demektir.

15. Hud suresi, 41. ayette geçen ( مجريها ) kelimelerindeki Ra ( ر ) harfi İMALE ile okunur.

İMALE:Adı geçen yerdeki Ra (ر ) harfini elif ile Ya arasında veya üstün ile esre arasında, okuyuş ile okumaktır. Femi muhsinden almak lazım. Bu anlatımla olmaz.
İMALE-İ SUĞRA:Ses;üstüne,elife yakın olursa, İmale-i suğra olur. Taklil veya Beyne denir. Femi muhsinden almak lazım.
İMALE-İ KÜBRA:Ses;esreye,Ya harfine yakın olursa, İmale-i Kübra olur. Femi muhsinden almak lazım.

16. Yusuf suresi, 11. ayette geçen ( لا تامنا ) kelimesinde İŞMAM yapılır.Bu kelimenin aslı ( لا تامنُنَا )’ dir.Bu kelimeyi işmam ve ihtilas ( Ravm) ile olmak üzere iki vech caizdir.
İŞMAM:Sükûn-u ârızı okuduktan sonra harekesine işaret etmek üzere dudaklara ötre hali verip, sonra tabiî şekline döndürmektir.
17. Fussilet suresi, 44. ayette geçen ( ااعجمى ) kelimesindeki ikinci hemzede Teshil yapılır.
18. Hucurat suresi, 11. ayette geçen ( باس الِاسم الفسوق ) kelimesinde Lam-ı tarifin lam harfine esre verilerek geçilir.
Bu kelimede böyle bir vasl uygulamasının sebebi şudur:
El-İsmü ( الِاسم ) kelimesinin başındaki Lam-ı tarifin hemzesi ile İsmü (الِاسم ) kelimesinin başındaki hemze, hemze-i vasldır.Kaide gereği iki kelime veya harf arasında bulunan vasl hemzeleri okunmazlar.Arapçada ise ‘ictima-u sakineyn’ söz konusu olduğunda, sakinlerden birine kesre takdir edilerek vasl yapılır.Burada Lam’ın başında da sonunda da hemze-i vasl bulunmaktadır.Bu hemzelere mi, lam harfine mi hareke takdir edilmelidir ? sorusuna: ‘Lam harfi, hemze-i vasıllara göre daha kuvvetli harftir’ noktasından hareketle, Lama bir kesre takdir edilir ve böylece vasl yapılır. Bunun diğer adı nakildir.
19.Aşağıdaki kelimeler Ha-i Sekt ile okunurlar:
Ha-i Sekt:Kelimenin son harfinin harekesini korumak içi ziyade edilen sakin He ( ) harflerine denir.
Bu kelimelerin vakıf hallerinde He ( ) harflerinin sükunu ile durma konusunda bütün kıraat imamlarının ittifakı vardır.
Asım kıraatinin hafs rivayetine göre bu kelimelerin vakf ve vasl hallerinde He ( ) harfleri sakin olarak okunurlar.
1. Bakara suresi,259.ayet : ( لم يتسنهْ )
2. En’am suresi, 90. ayet : ( اقتده )
3. Hâkkah suresi,19 ve 25. ayetler : (سلطانيه )
4. Hâkkah suresi, 20 ve 26. ayetler: ( ماليه )
5. Hâkkah suresi,28. ayet : ( كتابيه )
6. Hâkkah suresi, 29. ayet : ( حسابيه )
7. Kâriah suresi, 10. ayet : ( ماهيه ) (12)

19. KIRAATTE DUDAK TALİMİ VE ÖNEMİ

Tilavet esnasında usul ve kaidelere uygun olarak dudakların aldığı şekil ve hareketlere ‘Dudak Ta’limi’ denir.
Kur’an-ı Kerim tilavetinde dudak ta’limi,Tecvid bilgisi kadar önemlidir.Bir harfi sakin veya harekeli olarak okurken mutlaka o harfte bulunan sıfatların ve mahrecinin gereği olarak çıkarılması gereken sesi doğru verebilmek için mutlaka dudak ta’limini bilmek ve uygulamak gerekir.
Dudak talimi tilavette o kadar önemlidir ki kıraat ehli olan birisi ama olsa veya kasetten bir okuyucuyu dinlese, okuyucunun dudak talimine ne derece riayet ettiğini rahatça anlayabilir.
Dudak talimi Kur’an kıraati ile birlikte muhtelif seminer veya konferans konuşmalarında, değişik edebi hitabelerde, vaaz ve hutbe konuşmalarında, spikerlik ve haber programlarında, özellikle sanat musikisi icraatında, nihayet muhtelif amaçlı diksiyon çalışmalarında ayrı bir öneme haizdir.
Kısaca dudak hareketleri, konuşmacının veya okuyucunun konuşmasını ve okuyuşunu hatasız ve doğru olarak ifade edebilmesini ve okuyabilmesini sağlayan olmazsa olmaz denebilecek kadar önemlidir.
Kaynak:Aday Kur’an Kursu Öğreticileri Hazırlayıcı Eğitim Yardımcı Ders Notları,Sh.471-489

16

Haziran
2012

Osmanlı da İlmiye Sınıfı

Yazar: arafat  |  Kategori: GENEL KÜLTÜR  |  Yorum: Yok   |  2.885 Kez Okundu

İlmiye, yargıçlık, noterlik ve mahalli yönetim işlerini yürüten ka¬dılardan, tıp ve müneccimlik yani astroloji alanındaki uzmanlar ile her seviyedeki eğitim ve öğretim elemanlarından meydana geliyordu. Ayrıca imam, müezzin gibi din görevlileri, tarikat şeyhleri ve Hz. Peygamber’in soyundan gelen seyyid ve şerifler de ilmiyeye dahildi.
ilmiye mensuplarının büyük çoğunluğu Türk asıllıdır. Eği¬timle ilgili ilmiye mensupları ücretlerini, hazineden veya vakıftan nakit olarak alırlardı. Kadılar devletten maaş almazlar, gördükle¬ri dava ve yaptıkları işlemlerden aldıkları harçlarla geçimlerini sağlarlardı.
ilmiyenin bir diğer üyesi de kazaskerlerdi. Divan’da büyük davalara bakarlar, kadı ve müderrisleri tayin ederlerdi.
ilmiye teşkilatının başı Şeyhülislâm’dır. Din işleri, vakıflar, eğtim ve kültür müesseseleri, mahkemeler Şeyhülislâm’ın kont¬rol ve denetimindedir. Şeyhülislâm’ın en önemli görevi fetva ver¬mekti.
ilmiye sınıfının başlıca görevleri fetva (ifta), eğitim (tedrisat) ve adaletti (kaza).

Görevleri : Eğitim-Adalet-Din Hizmetleri
Temsilcileri : Şeyhülislam(hal fetvası/vakıflar)-Kazasker(adalet ve eğitim)
Üyeler : Kadı-Müftü-Seyyid ve Serifler-Şeyhler-Derviş-Din alimleri-Alimler-İmamlar
Nakibuleşraf : Seyyid ve Şeriflerin kaydını tutar.Protokol görevlisidirler.
Kadı : Kaymakamlık-Nikah-Boşanma-Şer’i davalar-Tapu-Noterlik-Vergi-Vakıfların denetlenmesi(Senetleri)- Divan emirlerini duyurmak-Halkın şikayetlerini merkeze iletmek.Şer’iye sicilleri ve mahkeme kayıtlarını tutmak.
Kadı yardımcıları
Subaşı:Kamu davalarına bakar,asayiş.
Kassam: Miras paylaşımına bakar.
Müftü: Kadıya dini konularda görüş verir.
Muhzır: Davalıları mahkemeye getirir.
Naib : Köy ve nahiyelerde kadının yerine görev yapar.
Ehl-i Vukuf : Bilir kişidir.
İlmiye sınıfının geneli medrese mezunudur.

Şeyhülislam tabiri genellikle büyük fıkıh bilginleri için kullanılan bir tabirdir. Hicri 4. asırdan itibaren kullanıldığını bildiğimiz “şeyhülislâm” ünvanının Osmanlılar’a kadar resmi bir özelliği yoktu. Osmanlı Devleti’nde kendisine sorulan dinî meseleleri cevaplandıran kimseye “müfti” (müftü), verilen karara da “fetva” denmekteydi. Şeyhülislâmlık da başmüftîlik tarzında oluşmuştu. Bu anlamda ilk şeyhülislam, Molla Şemseddin Fenârî’dir. İlme ve ilim adamına olan saygılarıyla bildiğimiz Osmanlı padişahları, şeyhülislamlardan da gereken saygı ve desteği esirgememişlerdir. Kanunnameleriyle meşhur Fatih Sultan Mehmed, kanunnamesinde şeyhülislâmı ve padişah hocalarını vezirlerden üstün tutmaktaydı. Yukarıda adı geçen kanunnameye göre ulemanın reisi kabul edilmekle beraber şeyhülislâmın, ilmiye sınıfının başı sayılması 16. asrın ortalarına doğru gerçekleşmiştir. 16. asırda Zenbilli Ali Cemâlî Efendi, İbn-i Kemal Paşazâde ve Ebu’s-Suûd Efendi gibi kudretli alimlerin bu makama gelmesiyle şeyhülislâmlık daha da önem kazandı. Bilhassa bu üç şahsiyetin Osmanlı Devleti’nin yükselmesinde önemli katkıları olmuştur. Osmanlılar’da Şeyhülislâm, ilmiye sınıfının başı sayılıyordu. Klasik Osmanlı devrinde devlet görevlileri kalemiye, seyfiye ve ilmiye olmak üzere üç sınıfa ayrılıyordu. İlmiye sınıfı, günümüzün Adalet ve Milli Eğitim Bakanlıkları ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevlerini üstlenmiş durumdaydı. Günümüzün Başbakanına benzer bir görev üstlenmiş olan sadrazam için bile okur-yazar olma şartı aranmazken ilmiye sınıfına girebilmek için medrese bitirme şartı aranması dikkat çekicidir. 1424-1922 yılları arasında 131 şeyhülislâm 175 defa bu makama tayin edilmiştir. Ebu’s-Suud Efendi 29 seneyle en fazla; Memikzâde Mustafa Efendi de 13 saatle en az bu makamda kalan şeyhülislamdır. 131 şeyhülislâmın yalnızca 9′u Türk asıllı değildir. (Arap, Boşnak Gürcü, Çerkez, Arnavut’tur.) Şeyhülislâmlar içinde müstesna bilginler, yazarlar, şairler, hattatlar, bestekârlar ve huhukçular vardı. Bir çok şeyhülislâm verdikleri fetvaları toplayarak hem İslâmî ilimler, hem de Osmanlı hukuk tarihi bakımından değerli eserler bırakmışlardır. 1424′de Molla Fenârî’ye bu ünvanın verilmesiyle, son Osmanlı Şeyhülislâmı Medenî Nuri Efendi’nin 1922′de kabinesiyle birlikte istifa etmesi arasındaki 498 sene boyunca devam eden şeyhülislâmlık, Osmanlılarla birlikte tarihe mal oldu.

16

Haziran
2012

Bazı Tanımlar:Minarenin kısımları,caminin bölümleri,din görevlileri

Yazar: arafat  |  Kategori: DİNİ TERİMLER  |  Yorum: Yok   |  2.611 Kez Okundu

Minarenin bölümleri kaide, gövde, şerefe, petek, külah, alem ve paratonerdir. En üstteki külah, minarenin çatısıdır ve kurşun kaplamadır. Külahın ucunda çoğunlukla bir hilal olan alem bulunur. Külahla şerefe arasına petek denir. Şerefenin altındaki kısım gövde, bunun üzerine oturduğu kısma pabuç ve minarenin oturduğu yere kaide veya kürsü denilir. Minarenin kapısı içtedir ve merdivenle şerefeye çıkılır.

Cami : Müslümanların ibadet etmek için toplandıkları yere cami veya mescid denir. Camiler, Kâbe’nin şubeleri ve Allah’ın evidirler.
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Her kim Allahu Teala’nın rızasını umarak küçük veya büyük bir mescid yaparsa, Allahu Teala da ona cennette köşk yapar.” (Tirmizi)

Caminin Bölümleri :

Mihrab : Camide imamın namaz kılarken cemaatin önünde durduğu, kıble tarafındaki duvarın ortasında bulunan oyuk ve girintili yerdir.

Minber : Mihrabın sağında, merdivenle çıkılan yüksekçe yerdir. Cuma ve bayramlarda imam buraya çıkarak cemaate hutbe okur.

Kürsü : Mihrabın solunda ve yerden yüksekte bulunan, Cuma ve bayram günleri cemaate dinî konularda öğütlerin verildiği yerdir.

Müezzin Mahfili : Müezzinler için ayrılmış yüksek ve özel yere denir.

Hünkâr Mahfili : Tarihî camilerde padişahlar için ayrılmış yere denir.

Son Cemaat Yeri : Cemaatle namaza geç kalanların namaz kılmaları için, camilerin arka duvarlarına bitişik olarak yapılan bölümdür.

Şadırvan : Cami avlularında, abdest almak için yapılan yerlere denir.

Minare : Müezzinlerin çıkıp ezan okuduğu yüksek yapılara denir.

Şerefe : Minarede müezzinlerin ezan okumaları için, yuvarlak balkon tarzında yapılmış olan çıkıntılı yere denir.

Alem : Minarenin tepesine yerleştirilen hilâl (ay) şeklindeki tepeliktir.

Mahya : Kandillerde iki minare arasına gerilen ışıklı yazılara denir.

Cami Görevlileri :

İmam : Cami, mescid veya başka yerlerde cemaate namaz kıldıran din görevlisine denir. İmamın namaz kıldırma dışında birçok görevi vardır.

Vâiz : İnsanları aydınlatmak için dinî konuşma yapan kişiye denir.

Müezzin : Ezan okuyan kişiye denir.

Kayyum : Cami temizliğinden ve eşyalarının korunmasından sorumlu olan kişiye denir.

Hatib : Cuma ve bayram namazlarında minberde hutbe okuyan kişidir.

Bu görevlilerin tamamı her camide bulunmaz, sadece büyük camilerde bulunur.

Cemaat : İbadet etmek için bir araya gelen müslüman topluluğa denir.

Vaaz : İnsanları aydınlatmak amacıyla yapılan dinî konuşmalara denir.

Hutbe : Cuma ve bayram namazlarında hatibin cemaate karşı minberden yaptığı konuşmaya denir.

Kutsal Mescidler :

1. Mescid-i Haram : Yeryüzünde insanlara ibadet yeri olarak kurulan ilk mesciddir. Müslümanların kıblesi Kâbe, bu Mescid’in ortasında bulunur. Hac ve umre sebebiyle tüm dünya müslümanlarının buluşma ve kaynaşma yeri olan Mescid-i Haram, Mekke şehrindedir.

2. Mescid-i Nebî : Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hicretten sonra yaptırdığı ve ömrünün sonuna kadar da bizzat imamlığını yaptığı, pek çok olaya şahit olan, ilmin beşiği, İslam’ın ilk üniversitesi ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kabrinin bulunduğu mesciddir. Medine şehrindedir.

3. Mescid-i Aksâ : Yeryüzünde inşa edilen ikinci mesciddir. Hz. Süleyman (a.s.) tarafından yaptırılmıştır. Müslümanların ilk kıblesi, İsra ve Mi’rac’ın ilk durağı, peygamberlerin buluşma yeridir. Beyt-i Makdis de denir. Kudüs şehrindedir.
Bugün Yahudilerin işgali altında bulunan Mescid-i Aksâ’nın işgalden kurtarılması, bütün müslümanların en önemli görevlerindendir.

Darül kurra ; Cami,mescit gibi yerlerin hemen yanında yapılan kuran okuma yeri.
Darüşşafaka ; Eski “Cemiyet-i Tedrisiye-i İslamiye”(İslami Eğitim Cemiyeti) tarafından kurulmuş olan yetimler okulu.
Evkaf ; Vakıfların hepsi,tümü.Bu günkü Vakıflar Genel Müdürlüğü.
Hafız ; Kur’an’ı ezberlemiş olan kişi.
Hattat ; Mesleği Arap harfleri ile güzel yazı yazmak olan kimse.
İmaret ; Çoğunlukla bir cami bünyesinde yapılan, bazen bir camiden ayrı olarakta oluşturulan ve fakirlere özellikle yemek yardımı yapmak amacı ile kurulan ve vakıf niteliğinde olan kuruluş.
Kadı ; İslam hukuku olan şeriat’a göre hüküm veren yargıç.Tanzimata kadar askeri davalarla devleti ilgilendiren davalar hariç tüm davalara bakmışlardır.Tanzimattan sonra ise yalnızca evlenme,boşanma,nafaka ve miras davalarına bakmışlardır.Kadılık müessesesi medeni kanunla kaldırılmıştır.
Kazasker ; En yüksek ilmi rütbe,günümüzün adalet bakanı.İmparatorkuğun Asya ve avrupa bölümlerindeki kadıların başı (Rumeli Kazaskeri,Anadolu Kazaskeri.)Kadı ve müderrislerin atama ve tayin işleri ile ordu mensupları ile ilgili davalara ve devleti ilgilendiren davalara bakmaktan sorumlu olan kişi.
Kıble taşı ; Açık alanlarda oluşturulan namazgahlarda kıblenin yönünü belirtmek için dikilen taş.
Kubbe ; Yarım küre şeklinde olan ve bir yapıyı örten dam.
Külliye ; Medrese,hamam,imaret,şifahane ve çarşı gibi ek yapıları ile birlikte inşa edilen cami.
Medrese ; Gelenek ve görenekçi usullerle eğitim yapan ve özellikle din ve hukuk adamı yetiştiren ve genellikle külliye şeklindeki camilerin bünyesinde yer alan ve bir avlu etrafına dizilmiş çok sayıda odadan oluşan okul.
Mescit ; İçinde cuma namazı ve bayram namazı kılınmayan küçük mahalle cami.
Mevlevihane ; Mevlevilik tarikatına bağlı olanların, tarikat kurallarına göre toplandıkları ve içinde özel odaları ve tören yerleri bulunan bina.
Mihrap ; Camilerde kıble yönünde bulunan ve imama ayrılmış olan oyuk veya girintili yer.
Molla ; Büyük kadı, kadı’nın bir üst derecesi,eyalet kadısı.
Müderris ; Eskiden medresede öğretmen,sonraları profesör anşamında kullanılmıştır.
Naib ; Vekil olarak birinin yerine geçen ve yerine geçtiği kişi adına işleri yürüten kişi.
Nakkaş ; Binaların duvar ve tavan gibi yerlerine ve kitaplar süslemeler yapan resimci,süsleme ustası.
Namazgah ; Açıkta namaz kılmak için hazırlanmış yer.
Reis-ül ûlema ; Şeyhülislamlık dairesinde ilmiye sınıfının başı olan memur.
Seyyid ( seyit ) ; Bir topluluğun ileri gelen kişisi,efendi.
Sıbyan mektebi ; Osmanlılarda ilköğretim okulu.
Şeyhülislam ; Osmanlılarda kabinede sadrazamdan sonra yer alan ve din işleri ile birlikte dünya işlerinede dini bakımdan karışan kimse.
Şeyhülislam:Ülkedeki din adamlarının, din işlerinin, medresenin ve ulemanın (bilim adamlarının) başı kabul edilirdi.
Devlet işlerinin, Divan’da verilen savaş, barış ve idam kararlarının, İslam dinine uygun olup olmadığına karar verirdi. Verdiği bu karara “fetva” denirdi.
Padişahlar ve sadrazamlar yapacakları işler için şeyhülislamdan fetva alırlardı.
Kuruluş döneminde Divan’ın asli üyesi olmayan şeyhülislam, Kanuni Dönemi’nde Divan’ın asli üyesi haline geldi.
I. Mahmut dönemine kadar, müftü diye anılmıştır.
Tarikat ; Tasavvufa dayalı olan çeşitli islam doktrinlerine verilen ad.
Tekke ; Belli bir tarikata üye olan kişilerin toplanıp ayin yaptıkları yer.
Türbe ; İçinde çoğunlukla ünlü kişilerin gömülü bulunduğu anıtsal mezar.
Türbedar ; Türbede hizmet gören ve türbeyi bekleyen kimse.

16

Haziran
2012

DİN HİZMETLERİ VE DİN GÖREVLİLİĞİ DERSİ(sh.83-105)

Yazar: arafat  |  Kategori: HİTABET  |  Yorum: Yok   |  1.954 Kez Okundu

1. DİN HİZMETLERİ VE DİN GÖREVLİLİĞİ
Amaç: Bu ünitede din hizmetleri ve din görevliliği kavramları, din görevliliği rolünün gerektirdiği kişisel ve toplumsal özellikler, din hizmetlerinde karşılaşılan sorunlar ve din hizmeti açısından kendini ve hedef kitleyi tanıma konusunda bilgilendirme hedeflenmiştir.

1.Din hizmeti ve din görevliliği kavramları
Din Hizmeti, toplumu dinî konularda aydınlatmak ve toplu şekilde yapılması gereken ibadetlerde halka rehberlik etmek demektir. Din görevlisi genel olarak “halka dini öğretmek ve toplu şekilde yapılması gereken ibadetlerde rehberlik etmek maksadıyla hizmet veren kişilere” denir.
İslam Dini, insan-Allah ilişkilerinde aracı koymamış ve kulun yaratıcısına aracısız yönelmesini benimsemiştir. İslam Dininin temel referanslarından olan Kur’an-ı Kerim de bu konuya ışık tutmaktadır: ‘İçinizden insanları hayra çağıran, iyiliği buyurup, kötülükten men eden bir topluluk olsun. İşte onlar kurtuluşa erenler onlardır.” Toplumu oluşturan bütün fertlerin işlerini bırakıp bununla meşgul olmaları imkansızdır. Aynı zamanda toplumun hepsinin din ve onu tebliğ hususunda uzman olması da imkan dışıdır. Bu nedenlerden dolayı bir kısım insanların bu görevleri yerine getirmeleri gerekir.
Cumhuriyet öncesinde din görevlileri; ‘hayra hizmet verenler’ ve din hizmetlileri anlamına gelen ‘hademe-i hayrat’ ismi ile anılıyordu. Nitekim 1960’lı yıllara kadar, Diyanet İşleri Başkanlığı’na ilişkin mevzuatta da cami görevlilerini ifade etmek üzere “hademe-i hayrat”, “hayrat hademesi” ve “cami hademesi” terkiplerine yer verilmiştir. Bu adlandırmadan hareketle din görevlisi kavramı dini iyi öğrenmiş, anlatım tekniklerini iyi kavramış, topluma örneklik eden, dini kurumlara ve dindarlara hizmet veren kişileri ifade eder.
Din görevlilerinin eğitimini Osmanlı Devleti döneminde medreseler sağlarken 3 mart 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu’ndan sonra imam-hatip yetiştirmek için Darü’l- Fünun İlahiyat Fakültesi açılmıştır. Bu okul 1933 yılında kapatılıncaya kadar sekiz yıl başarılı bir eğitim vermiştir. 1949 yılında Ankara İlahiyat Fakültesi açılıncaya kadar Türkiye’de yüksek din eğitimine ara verilmiştir. 1951-1952 öğretim yılında İmam-hatip okulları 7 yerde 7 yıllık olarak eğitim-öğretime açılmıştır. 1996 yılına gelindiğinde bu sayı 561’i bulmuştur. Haziran 1973 tarihli Milli Eğitim Temel Kanunu’na göre imam-hatip okulları, lise adını almıştır. 31. ve 32. Maddelerle öğrencilere yetiştirildikleri yönde yüksek öğretime aday olma hakkı tanındı.
Günümüzde “din görevlisi” kavramının kapsamı genişlemiştir. Bu kavram günümüzde artık Başkanlığın yurt içi ve yurt dışı teşkilatlarında görevli bütün personeli kapsayacak şekilde kullanılmaktadır.
1.Din görevliliği rolünün gerektirdiği kişisel özellikler

Bu özelliklerin bir kısmı din hizmeti sunan kişinin kendisiyle alakalı, bir kısmı ise hizmet sunduğu toplumla alakalıdır. Biz önce kendisiyle alakalı hususları inceleyeceğiz. Bunları “rolünü benimseme, rolün gerektirdiği bilgi ve beceriye sahip olma ve ihlas ve samimiyet” şeklinde temel başlıklar altında toplayabiliriz.
1.1.Rolünü benimseme
Yeteri kadar benimsenmemiş de olsa, bir kısım meslekler şöyle veya böyle yürütülebilir. Ancak din hizmeti için böyle bir şey söz konusu olamaz. Çünkü din hizmeti; bu hizmeti sevmemiş, benimseyememiş, özümseyememiş elemanlarla yürütülebilecek nitelikte bir hizmet değildir. Din hizmetlileri de, rol icabı kılıktan kılığa giren, benimsemediği rolleri de üstlenebilen aktörler değillerdir. Din hizmeti, mesleğini aşk derecesinde severek benimseyenlerin yürütebileceği bir iştir.
Eğer din görevliliğini bir meslek olarak göreceksek, o her şeyden önce peygamberlerin mesleğidir. Dünyayı ve ahireti birlikte kazandıran kutlu bir meslektir
Mesleklerini icrada isteksiz ve din hizmetinde hasbi gayret gösteremeyen din görevlileri toplumda “memur tipi din adamı” olarak nitelendirilmektedir. Halkın bu tip din hizmetlilerinden gerekli ve yeterli din hizmetini alamayacağı kuşkusuzdur.
Aynı şekilde hizmet merkezimiz olan cami, Kur’an Kursu vb. yerler, bütün aksamı ile (mihrabı, minberi, minaresi, mahfilleri, hat yazıları, lukata ve sadaka taşları, tarihi, külliyesi, yetiştirdiği önemli hocalar ve talebeler vs.) tanınmalı ve tanıtılmalıdır.
Rolün gerektirdiği bilgi ve beceriye sahip olma
Bir önceki maddeyle de bağlantılı olan bu nitelik, din görevlisinin dinini çok iyi bilmesi, var olan bilgisini sürekli artırması, kendini devamlı surette yenilemesi anlamına gelmektedir. Bu anlamda din hizmetinin herhangi bir alanında görev yapan görevli de, özellikle kendi alanıyla ilgili bilgi ve beceriye mutlaka sahip olmalıdır.
a)Örneğin bir imam mutlaka Kur’an kıraatini çok iyi bilmeli, imkanlar nispetinde mutlaka Musiki eğitimi almalı, hitabet, vaaz vs. gibi cami içi hizmetlerde kendini çok iyi yetiştirmelidir.
b)Bir Kur’an Kursu Öğreticisi Kur’an ve Tecvid bilgisi yanında eğitimle ilgili formasyon bilgilerine de mutlaka sahip olmalı, doğru bilgiye ulaşmayı ve bunu öğrencilerine doğru bir yolla aktarmayı hedeflemeli, mesleğiyle ilgili gelişme ve yenilikleri mutlaka takip etmelidir. Diğer alanlarda görev yapanlar da aynı şekilde kendi alanlarına has özel meslek bilgilerine sahip olmadan bu işe atılamamalıdır. Zira din hizmeti çok hassas bir konudur. Bununla birlikte her din görevlisinde olmazsa olmaz bazı ortak nitelikler de vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
- Öncelikle din dili olan Arapça’ yı, dini temel kaynaklarından okuyup anlayacak ve muhatabına da aktaracak kadar bilmesi gerekir. Bu her din görevlisinde bulunması gereken temel şarttır.
- Aynı şekilde Kur’an kıraatini de (tilavetini) iyi bilmesi gerekir. Okuduğu ayeti yanlış okuyan bir din görevlisi daha baştan etkisini kaybetmiş demektir. İlmi seviyesi ne olursa olsun, düzgün bir ağızla Kuran okuyamayan görevliler toplum nazarında hoş karşılanmamakta, görev bakımından da (özellikle görevliler arasında) ayıplanma ve bazı zorluklarla karşılaşmaktadırlar. Ancak bu da yeterli değildir. Mutevasından haberdar olmayan, herhangi bir ayeti nasıl bulacağını bilmeyen, hiç olmazsa temel bazı konular hakkında ezberinde bir iki ayet bulunmayan bir görevli görevinde çok zorlanacak, sürekli bunun ezikliğini yaşayacaktır.
- Hz. Peygamberimizin (s.a.s) hayatını da çok iyi bilmeli ve kendi yaşantısına ve görev alanına uygulamalıdır. Hadis ve Siyer bilgisine önem vermeli, buralardan kendine uygulayabileceği bazı ilkeler edinmelidir.

1.1. İhlas ve samimiyet
Din hizmetlerinde ihlâs ve içtenlik, olmazsa olmaz şarttır. Bu, din hizmetlerinin hiçbir şeye âlet edilmeden, sırf Allah rızası için yapılması demektir. Din hizmetinin bir yönüyle peygamber mesleği olduğu dile getirilmişti. Peygamberler de bu görevi şu ölçüyle yapmışlardır: “ De ki: Sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim Allah’a aittir. O her şeye şahittir.” Bu anlayışla sürdürülen bir din hizmeti mutlaka etkisini gösterecektir.

2. Din görevliliği rolünün gerektirdiği toplumsal özellikler
Halktan kopuk olan bir din görevlisi düşünülemez. Bir imam – hatip cemaatiyle her türlü sosyal ilişkiyi kurabilmeli, bir Kur’an kursu öğreticisi öğrencilerinin aileleriyle mutlaka irtibatlı olmalı, bir müftü veya vaiz o il veya ilçedeki sosyal hayatın içerisinde yer almalı, halkla iç içe olmalıdır. Caminin mihrabından veya müftülük makamından toplumun her kesimiyle irtibat kurmak mümkün değildir ve bu şekilde ideal din hizmeti sunulamaz.
Din görevlisi olarak bizim bir cemaat yahut gruba angaje olmamız hizmet alanımızı daraltacaktır. Bu yüzden bizler gruplar üstü olmalı, her kesim ve gruptan insana açık olmalıyız. İnsanları kendi cemaatimize veya partimize değil, İslam’a çağırmalıyız. İşi, yaşı, konumu, durumu ne olursa olsun hiç kimseyi dışlayamayız. Her insan bizim muhatabımız ve ilgi alanımızdır. Biz üzerimize düşeni, onurumuzu ve vakarımızı muhafaza ederek yapmakla mükellefiz. Netice Allah’a aittir, biz zaferle değil seferle yükümlüyüz. Dolayısıyla din görevlisi toplumdaki bu görevini ifa edebilecek her türlü fırsat ve imkanı değerlendirmeli, her türlü insana ulaşmaya çalışmalı; bunu yaparken de dışlayıcı değil kapsayıcı olmalı, korkutmaktan ziyade müjdeleyici olmalı, cesaret vermeli, ümit vermeli, kucak açmalı, ilgi göstermeli, insan kazanmaya çalışmalıdır.
Din görevlileri toplumda birlik ve beraberliği sağlayıcı temel unsurlar olduğu gibi, kendi aralarında da birlik ve beraberlik içerisinde olmalıdırlar. Çeşitli isimler altında (gruplar, cemaatler, dernekler, sendikalar vs.) muhtelif kaynaklara bağlılık göstererek, daha kötüsü “hak kesinlikle benim yolumdur” önyargısına kapılarak parçalanmış bir din görevlileri topluluğunun müspet anlamda yapabileceği bir irşad ve tebliğ görevi olamayacaktır. Bu hem kendilerinin bir araya gelmelerine mani olacak, hem de esas görevlerini yapmalarına engel teşkil edecektir. Çünkü henüz kendi aralarında bir birlik, beraberlik ve samimi bir ortam oluşturmayı başaramamış bir camiaya toplumun diğer fertleri de iltifat etmeyecektir.

3. Din hizmetleri açısından kendini tanıma ve önemi

Din hizmeti sunacak bir görevlinin öncelikle kendini iyi tanıması, ilgi ve kabiliyetlerinin farkında olması, alanıyla ilgi bilgi ve beceri yeterliliğini iyi tespit etmesi gerekmektedir. Yukarıda “din görevliliğinin gerektirdiği kişisel özellikler” başlığı altında dile getirilen konularda ne kadar yeterli olduğu, ayrıca bu hizmeti sunanlarda bulunması gereken ahlakî meziyetleri (sabır, hoşgörü, alçakgönüllülük, metanet, dürüstlük, güvenilirlik, ileri görüşlülük vs.) ne kadar taşıdığını iyi düşünmeli, bu alanlardaki eksikliklerini mutlaka tamamlamayı hedeflemelidir. Mesleki bilgi ve beceri alanlarında eksiklikler varsa mutlaka bu alanlarda bilgi sahibi olanlardan veya hizmet içi eğitim kurslarından yardım almalı; ne kadar güzel ahlaka sahip olursa olsun, mesleki anlamda yetersizse sağlıklı bir din hizmeti sunmasının mümkün olmadığını bilemelidir.

4. Din hizmeti açısından hedef kitleyi tanıma ve önemi

Din görevlisi, hizmet sunduğu toplumun etnik, kültürel, sosyal ve ekonomik yapısından; ayrıca o bölgedeki hassas durumlardan, değişik inançlardan ve din adına yapılan uygulamalardan ve yanlışlıklardan haberdar olmalıdır. Özellikle görev yaptığı bölgeyle ilgili olarak, halkın hangi din ve mezheplere bağlı olduğunu, bunların toplumun yaşamında iman, ibadet, ahlak boyutuyla ilgili olarak ne kadar yer tuttuğunu, cemaat ve tarikatların etkisini, dini bilgileri nereden ve nasıl öğrendikleri, hangi kitaplardan faydalandıklarını ya da bunu sürdürüp sürdürmediklerini bilmelidir. Camide görev yapan bir imam – hatip cemaatini iyi tanımalı, hatta mahallesinde oturan genç, yaşlı, çocuk, kadın herkesten haberdar olmalı ve onlara din hizmeti götürme konusunda bazı projeler üretmeli, kendisini o mahallenin dini mimarı ve sorumlusu olarak görmelidir.
Kur’an kurslarında eğitim veren öğreticiler öğrencilerinin şahsi ve ailevi durumlarını iyi bilmelidirler. Öğrencinin zeka ve kabiliyetlerini, etkilendiği olay ve durumları, ahlakî yapısını, arkadaşlarıyla ve öğretmenleriyle olan münasebetlerini ve onlar hakkındaki düşüncelerini bilmelidirler. Ayrıca ailesinin maddi ve manevi durumlarını, öğrencinin ailesiyle olan münasebetinin mahiyetini, ailesinin ilgisini vs. iyi tahlil etmeli ve varsa eksiklikleri giderme konusunda üzerine düşeni yapmalıdır. Ayrıca öğrencisini geleceğe hazırlama konusunda da fikir vermeli ve işlemeli, mesleki anlamda ihtiyaç duyacağı bilgi ve becerileri mutlaka kazandırmalıdır. Bu alanda kendisinde yetersiz bulduğu yönler varsa başkalarında yardım almaktan da çekinmemeli, bunu bir eksiklik veya kınanma duygusuyla göz ardı etmemelidir. Çünkü ğrencisi kendisine verilen bir emanettir. Bu emaneti layık olduğu şekilde işlemek hem dinen, hem de kanunen kendisinin vazifesidir. Bu konuda üzerine düşen ne varsa yapmalıdır.

5. Din hizmetlerini zorlaştıran ve engelleyen sorunlar

Her görev ve meslekte olduğu gibi din hizmetleri sunma konusunda da bazı zorluklar vardır. Bu sorunların bir kısmı din hizmeti sunmayı zorlaştırırken bazıları da bu hizmeti sunmayı imkansız hale getirmektedir. Söz konusu sorunları din görevlisinden kaynaklanan, hedef kitleden kaynaklanan ve ortamdan kaynaklanan sorunlar olarak üç başlık altında inceleyebiliriz.

5.1. Din görevlisinden kaynaklanan sorunlar

Bugün cami ve Kur’an kursu merkezli din hizmeti verenlerin çoğunda ilk bakışta bilgisizlik, yetersizlik, yüzeysellik, bilgiyi içselleştirememe, iyi örnek olamama, temel kaynaklardan yoksun olma, halktan kopuk yaşama gibi sorunlar göze çarpmaktadır.
Bu sorunların içerisinde belki de en başta geleni amelsizliktir. İlim adamı, bilgisiyle olduğu kadar eylemiyle de kendini göstermelidir. Peygamberimiz Allah’tan hep faydalı ilim istemiş. faydasız ilimden O’na sığınmıştır. Kur’an, ilmiyle amil olmayanları köpek ve eşeğe benzetir. İşlenen her günahın insanın gönlünde, beyninde ve kişiliğinde olumsuz etkileri vardır. Yaşanmayan ilim, sönmeye ve yok olmaya mahkumdur.
Din görevlisinden kaynaklanan en önemli sorunlardan birisi de bilgi ve beceri yetersizliğidir. Hizmet sunduğu alanla ilgili yeterli bilgi (Kur’an Kıraati, Tecvid, Arapça, Fıkıh, Hadis, Siyer, Akaid, İslam Tarihi gibi temel alan bilgileri ile Din Psikolojisi, Din Sosyolojisi, Eğitim Bilimleri vs. bilgileri) ve beceriye (Dua etme, hitabet, vaaz, cenaze hizmetleri vs.) sahip olmamak bir din görevlisinin hizmet sunmasının önündeki en büyük engeldir. Bu alanlarda doyurucu bilgi ve tatmin edici beceriyi kazanmak için gerekirse gece gündüz demeden çalışmalı, bütün imkanlarını seferber etmelidir. Aksi taktirde ömür boyu bunun eksikliğini ve ezikliğini yaşayacaktır.
Diğer önemli bir sorun din görevlisinin bulunduğu ortamda veya konumda etkin ve yetkin olamamasıdır. Ev, okul, çarşı, kahvehane, düğün, dernek..her neresi olursa olsun, bulunduğu yerde gündemi din görevlisi belirlemelidir. Bu da her bakımdan güçlü ve donanımlı olmayı gerektirir. Bilgi, görgü, davranış, kılık kıyafet, ses seda, diksiyon vb. hususlar çok önemlidir. Bunun için din görevlisi sürekli kendini yenilemeye çalışmalıdır. İmam Ebu Hanife, öğrencisi İmam Yusuf’a kılık kıyafetine önem vermesini; bazı insanların ilme baktıklarını fakat bazılarının da dış görünüşe önem verdiklerini nasihat etmiştir.
Her din görevlisi kendisini toplum mühendisi olarak görmeli ve toplumun içerisinde çeşitli sosyal etkinliklerde aktif olarak görev almalıdır. Bunun için de elbette ki hazırlıklı olmalıdır. Düğün, dernek, cenaze, taziye, açılış vb. toplantılarda gündemi din görevlisi belirlemeli, en azından orada bir din görevlisinin de bulunduğu farkedilmelidir.
Eğitim öğretim faaliyetleriyle meşgul olan din görevlileri, eğitim konularıyla ilgili güncel bilgi ve dokümanlara sahi olmalı, gerekli materyal ve teknolojik imkanları yerine göre aktif olarak kullanabilmelidir. Planlı ve programlı bir faaliyet devam ettirmeli, keyfi mazeretlerle veya önemsiz işlerle bu eğitim faaliyetini kesintiye uğratmamalıdır. Eğitimini verdiği konuda mutlaka uzmanlaşmalı, bilmediği veya yanlış bildiği konularda ısrarcı olmamalı, meselenin doğru ve anlaşılır bir şekilde öğrenciye aktarılmasına özen göstermelidir.
Din hizmeti sunan kişinin toplumda iyi bir intiba bırakması da önemlidir. Toplumuzda, çeşitli sebeplere binaen maalesef kötü bir din adamı imajı/tiplemesi mevcuttur. Her ne kadar son zamanlarda bu imaj olumlu manada biraz düeltilmiş olsa da yine de tam anlamıyla layık olduğu noktaya oturmuş değildir. Pis ve kirli bir sakal, kirli ve ütüsüz bir cüppe veya elbise, çatık kaş, asık surat, kaba saba davranışlar, itici sözler, menfaatçi/paracı bir yaklaşım, elinde değnek sopa olan bir din adamı İslam’ın çixdiği bir profille ne kadar bağdaşmaktadır? Peygamberlerin varisleri olan bir zümrenin peygamberlerin tavrından mustağni kalması düşünülemez. Oysa peygamberlerin hiçbiri bu şekilde bir tebliğ ve hizmet metodu uygulamamışlardır. Din görevlileri bu konuda topluma güzel örnek olmalı, peygamber tavrını toplumda her yönüyle yaşamalı ve yaşatmalıdırlar.

5.2. Cemaatten kaynaklanan sorunlar

Din hizmeti sunan görevlinin, muhatap kitlesinden kaynaklanan bazı sorunlar da olabilir. Cemaatin yaş durumlarının bazı uygulamalara imkan vermemesi, cemaat üzerinde etkili olan kişi veya grupların din görevlisinin bazı uygulamalarının karşısında yer alması, mezhep veya cemaat taassubunun aşılamaması, cemaatin bilgi ve anlama seviyesinin düşük olması, bölgesel ve yöresel farklılıkların bazı dini anlayışlar üzerindeki etkisi, din hizmeti adına yapılan bazı yeni uygulamaların yanlış anlaşılması, uzun süre devam eden bazı uygulamalarda yeterli altyapı oluşturulmadan değişikliğe gidilmesi vs. gibi sebepler din görevlisini sıkıntıya sokabilir, hizmetini engelleyebilir. Bu gibi durumlarda din görevlisi daha önce bu tecrübeleri yaşayan meslektaşlarından yardım almalı, cemaat üzerinde etkili olabilecek kanaat önderleriyle beraber çalışmalı, her şeyden önce cemaatine iyi niyetini belli etmelidir. İmamlar, çok farklı kültürde ve telakkide olan insanlar ile muhatap olup onlara hizmet vermektedirler. Durum böyle olunca, bir imam-hatip her insana farklı bir tutum sergileyemeyeceğine göre, kendine örnek olarak Peygamberimizi almalıdır. Çevresindeki farklı kültür ve çevrelerden gelen insanlar onda Peygamber Efendimizin örnekliğini görerek kendi farklılıklarını unutup kişilik bütünlüğüne erişmelidirler.
Kur’an kursu vb. eğitim hizmeti sunanlar da öğrencilerinden kaynaklanan sorunların aşılması noktasında gayret gösterirken özverili ve iyi niyetli olmalıdırlar. Problemi iyi analiz etmeli, sorunun çözümü noktasında her türlü fedakârlığı ve sabrı göstermeli, öğrencilerinin sorunlarını kendi öz çocuklarının sorunuymuş gibi görüp çözmeye çalışmalıdırlar. Memur mesaisi zihniyeti ve yaklaşımıyla bir eğitim öğretim faaliyeti sürdürülemez. Gerekirse her öğrenciyle ayrı ayrı ilgilenmeli, her öğrenciye özel bir program yapmalı, ders takip ve kontrol mekanizmasını iyi işletmeli, hele hafızlık vs. gibi zor eğitimlerde çok sabırlı ve özverili olmalıdır. Aksi taktirde beklenen başarıyı yakalaması söz konusu olamaz.

5.3. Ortamdan kaynaklanan sorunlar

Her iş ve faaliyetin kendine has bazı şartları ve imkanları vardır. Bu şartlardan birisi de gerekli fiziki ortamın hazırlanmasıdır. Cami içi din hizmeti sunanların ihtiyaç duyacakları sağlıklı fiziki şartların başında caminin temiz ve düzenli olması, cemaatin rahat ibadet edip vaaz dinleyebilecekleri bir ortamın sağlanması, yeterli ses ve görüntü sistemlerinin kullanıma hazır bulundurulması ve gerektiğinde sorunsuz kullanılabilmesi, imamın cemaat üzerindeki etkisini artıracak mekanların (minber, kürsü, mihrab vs.) aktif olarak kullanılabilmesi; aynı şekilde cami dışında da cemaatin istifadesine sunulan çeşitli müştemilatın (çay ve dinlenme salonu, kütüphane, gasilhane vs. ) bakımı ve düzeni gelmektedir. Aynı şekilde, bir düğün veya açılışta din görevlisinin oturduğu yer, kullandığı ses sistemi, muhatap kitlesiyle arasındaki yakınlık vs. gibi hususlar da dikkate alınmalıdır. Bunların hepsinin din hizmetinin başarıya ulaşmasında önemli etkisi vardır. Profesyonel bir din görevlisi bu tür konularda gerekirse uzmanından görüş almalı, özellikle cami içindeki kendine has mekanların nasıl daha verimli bir şekilde kullanılacağı konusunda özel araştırma ve projeler geliştirmelidir.
Eğitimde de fiziki mekanların önemi çok büyüktür. Sağlıklı bir ders ancak sağlıklı bir fiziki ortamda yapılabilir. Sınıf ortamında öğrencilerin nasıl oturacağından ışığın seviyesine kadar her şey dikkate alınmalıdır. Ortam sessiz ve sakin olmalı, aşırı rahat veya çok rahatsız edici oturaklar tercih edilmemelidir. Sınıfın sıcaklığı ve soğukluğu kontrol edilmeli ve uygun aralıkta tutulmalıdır. Hocanın öğrencilere hâkim olacağı bir konumu olmalı, öğrencilerin bir birini rahatsız edecek şekilde oturmaması sağlanmalıdır. Herkesin öğretmenin sesini ve hareketlerini rahatça görmesi sağlanmalı, kullanılacak işitsel ve görsel materyallerin rahatça algılanabilmesi için gerekli şartlar oluşturulmalıdır. Temizlik ve hijyene önem verilmeli, özellikle yatılı kurslarda bu konuya özel hassasiyet gösterilmelidir. Yemek, uyku, dinlenme mekânları uygun olmalıdır. Yapılan yemeklerden izlenen televizyon programlarına kadar her şeye dikkat edilmeli, eğitim öğretim faaliyetlerini olumsuz etkileyebilecek her türlü aşırılıktan veya yetersizlikten uzak durulmalıdır.

6. Liderlik kavramı ve din hizmetlerinde liderlik

En kısa tarifiyle liderlik bir kişinin başkalarını etkileyebilmesidir. Toplumda bazı insanlar liderlik vasıflarıyla ön plana çıkarlar. Bir grup veya toplum içerisinde ön plana çıkan insanların genel özellikleri itibariyle diğerlerinden ayrıldığı kolayca gözlenebilir. Bu şekilde ön plana çıkan insanların her şeyden önce bilgi ve beceri bakımından donanımlı oldukları herkes tarafından kabul edilir. İkna edebilme yetenekleri yüksektir. Davranışlara yön verebilirler. İnsanlarla iyi iletişim kurarlar. Güdüleme faaliyetleri yüksektir. Toplumun önünde giderler. Çevresindeki insanlara aşk, şevk, heyecan verirler. İlham kaynağı olurlar. Güvenilirdirler. İnançlı, kararlı ve tutarlıdırlar. Adalet duygusuna sahiptirler. İleri görüşlüdürler. Yenilikçi ve gelişime açıktırlar. İnsanlara karşı duyarlıdırlar. Örnek teşkil derler. Hedeflerine ulaşma konusunda tutkulu ve fedakârdırlar. Yeni durumlara karşı duyarlıdırlar. Hızlı ve etkin karar vermesini bilirler. Bunlara benzer daha birçok vasfı haizdirler ve bu vasıflarını toplum veya grup üzerinde etkin olarak kullanabilirler.
Din hizmetlerinde liderlik denince de, yukarıda sayılan özelliklerin din hizmeti alanında görev yapan kişilerce aktif olarak kullanılması, ya da en azından bir kısmının kullanılabilmesi anlaşılır. Din görevlisi zaten cemaati üzerinde doğal bir liderlik yetkisini haizdir. İmam önderdir. Cemaatin önüne geçip namaz kıldıran, herhangi bir konuda bilgi ve görüşüne başvurulan, bir cemiyet veya organizasyonda kendisine özel yer gösterilen doğal bir önderdir. Dolayısıyla din görevlisi bu konumunun farkında olarak davranmalı, bu etkisini, din hizmeti sunma uğrunda ve din adına, olumlu yönde kullanmalıdır. Hiçbir zaman şahsi çıkar ve menfaat uğruna kullanmaya tenezzül etmemelidir.

7. Din görevlisinin liderliği

Din görevlileri, misyon bakımından peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ise içinde bulundukları toplumun önderleridirler. Salih kimselerin ortak duası da “ .. Ya Rabbi, bizi muttakilere önder yap!” şeklindedir. Buradaki önderlik hem ameli, hem de bu ameliyle topluma en güzel şekilde örnek olmayı içermektedir. Ayrıca bu günkü manada din hizmetleri alanında görev yapanların da önder ve lider kimseler olmasına işaret vardır. Zaten bugün bir din görevlisinin -istisnalar dışarıda tutulacak olursa- toplumuzda hala önemli bir şahsiyet ve önder olarak kabul edildiğini söyleyebiliriz. En azından dini konularda bunun böyle olduğu herkes tarafından kabul edilen bir olgudur.
Bu konuda tüm amelleri saymak yerine genel bir ölçüyü ortaya koyarsak; bir din görevlisi, örneğin bir imam, namaz öncesi ve sonrasıyla imamlığını her alanda ve amelde ispat edercesine itinalı olmalıdır. Sadece; namazda tekbir ve selam arasında değil, doğum ve ölüm arasında da imam olabilmelidir. İmam ve müezzin namaza gelirken yürüyüşüyle selamıyla ve tebessümüyle kendini gösterir. Din görevlisi sünnete bağlılığı ve ulvi derinliği ile cemaatine önder olur. Onlar adeta yaşayan bir ekol olmalıdır.
Din hizmeti sunan kişilerin liderlik konumunu layıkıyla elde edebilmeleri bazı alanlarda başarılı olmalarına bağlıdır. Bunları ana başlıklar halinde şöyle sıralayabiliriz:

7.1. Alanında yetkin olmak

Sürekli vurgu yaptığımız en önemli konudur. Alan bilgi ve becerisi olmayan bir görevliyi kendi meslektaşları bile bir lider veya hoca olarak görmezler. Din hizmeti sunan bir görevli dinî konularda en doğru ve en güncel bilgilere sahip olmalı, mesleğin inceliklerini iyi kavramalı, yetenek ve kabiliyetlerini usta bir biçimde icraata dökebilmelidir. Hizmetini sunduğumuz bilginin eksikliğini yaşarsak meseleyi daha baştan kaybetmişiz demektir. Dolayısıyla bir din görevlisi, bu konuda kendini geliştirmek içi her yola başvurmalı, her imkanı değerlendirmeli, kendini en iyi şekilde yetiştirmeye çalışmalıdır.

7.2. Bakış açısı geliştirmek

Lider din adamı, toplumun önünde giden insandır. Başkalarının güdümünde hareket etmez. Her işinde tek ölçü İslam’dır. Bu ölçüyü uygularken de bağnaz ve itici değil, ileri görüşlü ve kapsayıcıdır. Bu cümleden olarak, lider din adamı meseleler karşısında çözümsüzlük ve çaresizlik edebiyatı yapmak yerine bakış açısı geliştirir. Çözüm yolları arar. Yeni ufuklar peşinde olur. Çok yönlü düşünür. Toplumu iyi tahlil eder ve problemlerin çözümünde alternatif reçeteler sunar.

7.3. Soğukkanlı olmak

Din görevlisi olaylar ve durumlar karşısında soğukkanlılığını daima muhafaza eder. Bu tavır peygamberlerin tavrıdır. Peygamberler tebliğ vazifesini yürütürken karşılaştıkları olumsuz durumlarda sabır ve metanetle hareket etmişler, kendilerini kaybetmeyip akıllı ve mantıklı hareket ederek sonucu olumlu şekilde lehlerine çevirmişlerdir. Aynı şekilde İslam tarihi boyunca ve hatta günümüzde de, sosyal ve bireysel birçok olayda, din görevlisinin toplumu veya kişileri nasıl yönlendirdiği, bazı facia ve kaosların önüne nasıl geçtiği her zaman anlatılır. Toplumumuzda böyle din adamları vardır. Bunlar, bu tür olaylar karşısında metanet ve soğukkanlılığını muhafaza ederek hareket etmiş ve ortaya çıkabilecek birçok sıkıntıyı engellemişlerdir. Dolayısıyla din görevlisi çevresindeki insanların yıkılıp umutsuzluğa düştükleri ve akl-ı selimin kaybolduğu bir ortamda metin ve sağlam durmalı, soğukkanlı ve cesaretli olmalıdırlar.

7.4. Risk almak

Liderliğin bir gereği de, o toplumda kimsenin yapmaya cesaret edemediği bir takım olumlu faaliyet ve yenilikleri cesaretle uygulamaya koyup devamını getirmektir. Bazı eksikliklerin giderilmesinde, giderilmesi gereken bazı ihtiyaçların karşılanmasında din görevlisi öncülük edip rehber olmalıdır.
“Böyle gelmiş böyle gider” anlayışıyla, “dertsiz başıma dert almayayım” düşüncesiyle hareket etmemelidir. Bu tür konularda yapılması gerekenleri, cemaatinin ve o toplumda nüfuz sahibi kişilerin de desteğini yanına alarak gerçekleştirme konusunda gayretli ve cesur olmalıdır.
Günümüzün yaygın problemlerinden biri de bid’at ve hurafelerdir. Din görevlisinin Kur’an ve Sünnet kaynaklı direnciyle vereceği mücadele başarıyı getirir. Ancak bu tür konularda hassas davranmalıdır. Yıkıcı ve kavga ve tartışmalara sevkedici bir tavırdan uzak kalmalı, dozunu ve zamanını iyi ayarlamalı, üslubuna dikkat etmeli, kendi örnek davranışıyla da rol model olmalıdır. Ayrıca bidat ve hurafe olduğu konusunda kesinlik olan meseleleri ele almalı, onların bidat ve hurafe olduğunu ilmî delilleri ve mantıklı izahlarıyla ortaya koymalıdır. Müslüman ve dindar toplumların eskiden beri uyguladığı, aslı ve özü itibariyle bidat ve hurafe kavramı içerisinde değerlendirilemeyecek, toplumun birlik ve beraberliğine ve dinî duygunun fertlerde ve toplumda bilinç ve yaşantı olarak gelişmesine hizmet eden bazı güzel ve faydalı uygulamalar konusunda hataya düşmemelidir.

7.5. Güven vermek

Bu husus din görevlilerinin en temel vasıflarından biri olmalıdır. Aslında bütün müminlerin sahip olması gereken önemli bir niteliktir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “ Onlar ki, emanetlerine ve verdikleri sözlere riayet ederler.” Ayette emanet ve vefa sıfatları dikkati çekiyor. Emaneti çok geniş boyutlu olarak ele almamız gerekir. İbadetlere bağlanmak, haramlardan kaçınmak, Allah ile kul arasındaki emanetlerdir. Kişilerin birbirleriyle münasebetlerinde takip edecekleri emanetler vardır ki, bunlar da birbirlerine saygı, sevgi, merhamet, müsamaha, kolaylık, tevazu göstermek; dedikodu, tecessüs, iftira, kötü zan ve benzeri zulümlerden kaçınmalarıdır. Hele de din görevlisi olunca bu husus kaçınılmaz olur. Din görevlilerin verdiği sözü yerine getirmesi , ahdine vefa göstermesi , yapmayacağı şeyi söylememesi , yaptığı şeyi söylemesi gerekir. İslam’ı tebliğ durumunda olan birinin; sözünde durmuyor, kendisine bir şey emanet edilmez, güvenilir değildir gibi sıfatlarla nitelendirilmesi ona ve temsil ettiği davaya ciddi darbe vurur. Kur’an böyle tanınan kişileri şu ağır cümlelerle ikaz ediyor: “ İpini sağlam ördükten sonra, onu söküp bozan kadın gibi olmayınız.”

Peygamberimizin, nübüvvetinden önce “el-emin” sıfatıyla anılması, nübüvvetinden sonra İslam davasının başarıya ulaşmasında en önemli etkenlerden biri olmuştur. Mekke’den hicret edeceği gün dahi, yanında Ebu Cehil’in emanetini taşıyordu. Bu hususlar din görevlisi açısından hayati önem taşır.

İbadetler içinde bir başkasına uyarak yapılan tek ibadet namazdır. Peygamberimiz namaz kıldıran imam için “el-imâmü dâminun / imam, kendisine güvenilen ve emanet bırakılan kişidir (cemaatin namazının sorumluluğunu taşır)” buyururken bu hususu dile getirmiştir. Namazı emanet ettiğimiz insana her şeyimizi emanet edebilmeliyiz. Namazın emanetini taşımak, namaz dışındaki sorumlulukların hakkıyla yerine getirilmesine bağlıdır.
Cemaat, caminin etrafındaki esnaf, mahalle sakinleri, Kur’an okumaya gelen gençler, ilim öğrenmek için müftü, vaiz, imam ve müezzinlere müracaat eden insanlar, mahalledeki fakirler, kimsesizler, yetimler, zayıflar, yoksullar hep din görevlisine birer emanettirler.
Bir Kur’an kursunda öğreticilik yapan kişiye, okuttuğu talebeleri emanet olarak bırakılmıştır. Bizim geleneğimizde “eti senin kemiği benim” anlayışı mevcuttur.
Bu söz “benim yavrumu en güzel şekilde yetiştir, bu konuda sana sonsuz güveniyorum, ben üzerime düşen her şeyi yapacağım, yeter ki benim emanetimi en güzel şekilde muhafaza et” demektir. Öğretmen bu sorumluluğunun bilincinde olmalıdır. Kendi evladına nasıl davranıyorsa, onun nasıl bir şekilde yetişmesini istiyorsa öğrencileri için de aynı şeyi düşünmelidir. Hatta öğrencileri kendisine emanet olduğu için onlara daha fazla özen göstermelidir de diyebiliriz. Herhangi bir öğrencisinin öğrendiği bir bilgiden, okuduğu bir kitaptan, ilim adına yaptığı bir uygulamadan, herkesten önce öğretmeni sorumludur. Onun için, öğrencisini yetiştirme konusunda çok hassas olmalı, ona doğru bilgiyi vermeli, en güzel şekilde yetiştirmelidir. Özelikle eğitim öğretim faaliyetleri içinde bulunan din görevlileri için bu konu çok vebal taşıyan bir konudur.

7.6. Farklılıklara önem vermek

Din görevlisi toplumun tamamına hitap eden insandır. Daha önce de söylediğimiz gibi, kendisini herhangi bir gruba veya cemaate angaje eden bir din görevlisi hizmet alanını ve etkisini kısıtlamış demektir. Bu konu çok önemlidir. Dolayısıyla din görevlisi cemaati içerisindeki farklı grup ve oluşumlardan olan insanlara karşı eşit davranmalıdır. Ayrıca din görevlisinin, hitap ettiği kitlenin farklılıklarını da dikkate alması gerekir. Örneğin herhangi bir camide görev yapan din görevlisi; cemaatinin yaş farklılıklarını, meslek ve uğraş alanlarını, işçi mi memur mu olduklarını, kültürel farklılıklarını, bilgi ve birikim düzeylerini vs. dikkate alarak muhatap olmalıdır. Vaaz ve hutbelerinde ona göre bir dil belirlemeli, sosyal ilişkilerinde bu farklılıklara önem vermeli, din hizmetinin başarıya ulaşması için bu tür farklılıklara göre plan ve projeler hazırlamalıdır.
Aynı şekilde; örneğin bir Kur’an kursunda eğitim veren öğretici; öğrencilerinin zeka ve kabiliyetlerini iyi tespit etmeli, ailevi ve kültürel farklılıklarını göz önünde bulundurmalı, eğitim ve başarılarını etkileyen her türlü maddi ve manevi farklılıkları hesaba katarak hareket etmelidir. Gerekirse bu konularda uzman yardımı almalı, modern yöntemlerle hizmet veren rehberlik ve danışmanlık birimlerini etkin olarak kullanmalıdır. Öğrencinin bireysel kabiliyetlerine göre verilen eğitim veya yapılan yönlendirme, o öğrencinin başarıya ulaşmasında en önemli bir altın kuraldır. Bunu daima göz önünde bulundurmalı, öğrenciyi yapamayacağı şeye zorlayıp bunaltmamalı, yapabileceği şeyden de mahrum bırakmamalıdır.
Gerek cami içi ve dışı din hizmetlerinde, gerekse eğitimle alakalı din hizmetlerinde muhatabın kabiliyet durumlarına göre davranmak aslında Kur’an-ı Kerim’in ve Hz. Peygamber’in takip ettiği metoddur. Peygamberimizin kendisine sorulan aynı tür sorulara muhatabına göre faklı cevaplar verdiği, hatta aynı soru için bile farklı cevaplar verebildiği bazı hadisler ve İslam tarihi kaynaklarında görülmektedir. Bu husustan hareketle, özellikle eğitim ve terbiyeciler, iyi huylu ve karakterli insanlarla, basit ve bayağı, alçak ruhlu kimselere yapılacak muamele ve onların eğitiminde takip edilecek metodun aynı olmadığını önemle savunmuşlardır.

8. Din Görevlisi Liderliği Beceri Alanları

Buraya kadar bir liderde olması gereken vasıflar ve bir din görevlisinin de bu vasıflara sahip olması gerektiği, ayrıca bu vasıfları aktif olarak da kullanması gerektiği üzerinde duruldu. Şimdi de bir din görevlisinin liderlik yönünü genel olarak hangi alanlarda kullanacağı konusunu inceleyelim. Bu noktada karşımıza üç temel alan çıkmaktadır.

8.1. Grup Liderliği Becerileri

Bir din görevlisinin lider olarak ön planda olacağı en temel alanlardan birisi grup içerisindeki konumudur. Grup, birden fazla insanın, belirli bir amaç doğrultusunda bir araya gelerek oluşturduğu ekip veya topluluğa denir. Dolayısıyla bu manada camideki cemaat bir gruptur, bir açılışta din görevlisinin yaptığı duayı dinleyen topluluk bir gruptur, bir cenazede din görevlisi bir gruba hitap etmektedir, hatta bir yemekten sonra yapılan duada bile din görevlisi bir gruba liderlik etmektedir. Buna benzer bütün faaliyetlerde, din görevlisi aslında bir gruba liderlik yapmakta, o grubun o faaliyetindeki rehberi olmaktadır. Dolayısıyla bu alanlardaki liderliğin istediği bazı beceriler vardır ki, onlara sahip olmadan grup liderliği yapmak çok zorlaşır ve bazen imkânsız hale gelir. Grup yönetiminin istediği bilgi ve becerilerin başında mesleki yeterlilikler gelir. Daha sonra yerine ve durumuna göre gerekli başka hususiyetler de gerekir. Ayrıca bu tür grup liderliği faaliyetlerinde din görevlilerinin psikoloji ve sosyoloji de bilmeleri, toplulukları idare ederken bu tür bilgilerini de aktif olarak kullanmaları gerekir.

8.2. Kişisel beceriler
Daha önce de zikredildiği gibi, din görevlisinin mesleğiyle ilgili olmazsa olmaz bazı becerilere ihtiyacı vardır. Kur’an-ı Kerim bilgisi, İlmihal bilgisi, Hitabet bilgisi vs. gibi özellikleri bu beceri alanına girerler. Bu tür konularda becerisi yüksek olan görevlilerin toplum nazarında da itibarlı olduğunu ve çok saygı gördüklerini müşahade ediyoruz. Ayrıca mesleği dışındaki bazı alanlarda bilgi ve becerisi olan bir çok din görevlisi de bulunmaktadır. Sanatçı, şair, sporcu, zenaatkar bir çok görevlimiz vardır ve bunlar da bu kişisel beceriyle farklı bir etki ve ilgi uyandırmakta, bu yönleriyle de kendilerinden söz ettirmektedirler. Asıl hizmetine ve yapması gereken vazifelerine engel olmadığı sürece, din görevlisinin toplum tarafından saygı duyulan ve ilgi gösterilen başka bazı alanlarda bilgi ve beceri sahibi olmasının herhangi bir sakıncası yoktur. Fakat bu yönleri asla kendi aslî sıfatının yani görevliliğinin önüne geçmemeli, hele hele hizmet ve vazifesine asla engel olmamalıdır.
Eğitim faaliyetleri içerisinde bulunan din görevlileri de, verdikleri eğitimde başarıyı artırmak üzere kişisel bilgi ve becerilerine dayalı bazı teknik ve uygulamalar geliştirebilmeli, yeni yöntem ve projelerle öğrencilerini daha zevkli ve kaliteli bir eğitimle tanıştırmanın yollarını aramalıdır.

8.3. Problem çözme becerileri
Her mesleğin ve hizmetin kendine göre bazı sorunları ve problemleri vardır. Bu problemlerin çözümü için gayret göstermek de çoğu kez o mesleği icra eden görevlilere düşmektedir. Din görevlisi de toplumda liderlik konumunda bulunduğundan, birçok sıkıntı ve problemin çözümü konusunda kendisine müracaat edilen kişi olmaktadır.
Bu cümleden olarak toplumda dargınların barıştırılması, kavga ve tartışmaların yatıştırılması, görev mahalliyle alakalı fizikî sorunların giderilmesi, ihtiyaçların temin edilmesi vs. gibi maddi manevi birçok sorunu çözme makamı din görevlisi olmaktadır. İşte din görevlisi bu konumunun farkında olarak hareket etmeli, liderlik yönünü bu alanda etkili olarak kullanabilmelidir. Toplumumuzda bu yönü çok güçlü olan bazı din görevlileri vardır. Öyle ki, bazen devlet güçlerinin ve kolluk kuvvetlerinin bastıramadığı bazı isyan ve toplumsal başkaldırıları din görevlisi bir imamın bastırdığı görülmüştür.
Eğitim faaliyetleriyle meşgul olan Kur’an kursu öğreticileri de, öğrenciler arasında çıkabilecek bazı problemleri, eğitimi sekteye uğratacak veya verimini düşürecek bazı fizikî ve sosyal sorunları, bireysel manada herhangi bir öğrencisinin derlerdeki verimini düşürecek herhangi bir sorununu çöme noktasında gayretli ve samimi olmalıdır. Problem çözme noktasında başarılı olan bir öğreticinin eğitimde de başarı ve kaliteyi yakaladığı bir gerçektir.

9. Din Görevlisi Liderliğinin Diğer Yönleri
Yukarıda genel olarak zikredilen alanlar dışında daha pek çok alan ve din görevlisi için de pek çok liderlik yönü vardır. Bunlar biraz da zamana, yere, durum ve şartlara bağlı olarak değişiklik gösterirler. Örneğin modern bir şehrin elit bir bölgesinde görev yapan din görevlisinin taşıması gereken liderlik vasıflarıyla, herhangi bir ilçenin bir köyünde görev yapan bir din görevlisinin taşıması gereken liderlik vasıfları ayrıdır. Birisi için olmazsa olmaz olan bir yön, mesela takım elbise-kravat giyinmesi, diğerinin görev alanında pek de önemli olmayabilir. Hatta köy yerinde bu tarz giyinmenin ayıp ve gülünç karşılanması bile sözkonusu olabilir. Bir okulun camisinde görev yapan imam eğitim öğretimle alakalı bazı konularda bilgi sahibi olması gerekirken, herhangi bir ticaret bölgesinde, bir işhanının mescidinde görev yapan imamın İslamın ticarete bakışı ve sermaye yönetimi konularında bilgi sahibi olması beklenir. Dolayısıyla din görevlisi liderliğinin diğer yönleri duruma göre faklılık arz eder ve bunların sayısı da çoğaltılabilir.

SÖYLEŞİ
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Muhammed Şevki AYDIN’la, Din Eğitimi ve Din Hizmetlerinde Yeni Açılımlar, Yeni Ufuklar Üzerine… Hayrullah KÖKEN
Sayın Hocam! Başkanlığımızın toplumumuza sunduğu hizmetlerin, din eğitimi ve din görevlisinin niteliğini yükseltmek, halkımıza daha sağlıklı din hizmeti sunabilmek için yoğun çalışma içinde olduğunuzu biliyoruz. Bu çalışmalarınızı başlıklar altında sıralamanız mümkün mü?
Bilindiği gibi Başkanlığımız, ilgili yasa gereği, İslâm dininin inanç, ibadet ve ahlâk esaslarıyla ilgili işleri yürütme, din konusunda toplumu aydınlatma ve ibadet yerlerini yönetmekle görevlidir. Bunu, merkez, taşra ve yurt dışı teşkilâtı ile çeşitli hizmet sınıflarında görev yapan toplam 70 bin civarında personelle yerine getirmektedir. Görüldüğü üzere yasanın belirlediği aydınlatma görevi, Başkanlıkça din eğitimi faaliyeti yapılmasını içermektedir.
Örgün din eğitimi, zorunlu olarak okullarda yapıldığı için Başkanlığımız yaygın din eğitimi görevini üstlenmiştir.
Diyanet İşleri Başkanlığı, yürütmekle yükümlü olduğu yaygın din eğitimi etkinliklerini; camilerde vaaz ve hutbelerle, cami dışında çeşitli dinî konularda düzenlenen konferans ve panellerle, Kur’an kurslarında yürütülen eğitim ve öğretimle, toplumun bütün kesimlerine yönelik sesli ve görüntülü yayınlar aracılığıyla, yerine getirmeye çalışmaktadır.
Bugünlerde Diyanet İşleri Başkanlığının yeniden yapılandırılması konusu çeşitli vesilelerle gündeme getirilmektedir. Değişen nedir? Hizmet anlayışı veya niteliği midir, yoksa çağın şartları gereği yöntemler mi değişmektedir? Konuya dinî ve sosyal açıdan nasıl bir yorum getiriyorsunuz?

Bilim ve teknolojide, buna bağlı olarak eğitim ve iletişim alanlarında süregelen gelişmenin önemli bir ivme kazandığı günümüzde, bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de hızlı bir toplumsal değişme süreci yaşanmaktadır. Bu süreç, bütün toplumsal hizmetlerin yanı sıra din hizmetlerinde, yaygın din eğitimi etkinliklerinde de önemli bir dönüşümü ve onların yeniden tasarlanmasını zorunlu kılmaktadır. Başkanlığımız açısından bu dönüşümün ve yeniden yapılanmanın hedefi, topluma sunulan yaygın din eğitimi ve din hizmetlerinin, günümüz birey ve toplumunun beklentilerini karşılayacak düzeyde, etkin ve verimli bir biçimde üretilmesinin/yürütülmesinin sağlanmasıdır.
Bugünlerde Başkanlığın yeniden yapılandırılması konusunun her kesim tarafından dillendirildiği ve bu konunun ülke gündeminin önemli bir maddesini oluşturduğu görülmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığının yapısı, işleyişi, konumu üzerinde yeniden düşünmenin yararlı olacağını ilke olarak benimsemekle birlikte, mevcut yapı içinde de çok şey yapılabileceğini düşünüyor ve bu anlayışla çalışıyor; projeler üretiyoruz. Kısa, orta ve uzun vadeli projelerimizi bir bir uygulamaya koyma çabasındayız. Sorunlara makul, gerçekçi, kendi içinde ve ülke gerçekleriyle tutarlı, uygulanabilir, ihtiyaçlarımızı karşılayıcı, bilimsel çözümler üretilmesine özen göstermekteyiz. Bu çerçevede Başkanlığımızca eğitime ilişkin çalışmaları;
1) yaygın din eğitiminin geliştirilmesine yönelik çalışmalar ve
2) personelin eğitimiyle ilgili çalışmalar olarak iki başlık altında toplayabiliriz.
Vaaz ve hutbelerin hazırlanışı ve halkımıza takdimi hususunda Başkanlığımızın bir çalışma yaptığını biliyoruz. Vaaz ve hutbelerin daha etkin ve verimli olması için yapılan çalışmaların hangi aşamada olduğunu söyler misiniz?
Bilindiği üzere Başkanlığımızın en önemli yaygın din eğitim faaliyeti alanlarından biri camilerdir. Camilerde yapılan vaaz ve okunan hutbelerle vatandaşlarımız dinî konularda aydınlatılmakta ve onlara ihtiyaç duydukları dinî bilgiler verilmeye çalışılmaktadır. Ancak bu hizmetin verimliliği üzerine bugüne kadar yapılan değerlendirme çalışmaları ve cemaatten alınan tepkiler, vaaz ve hutbelerin yeterince etkin ve verimli olmadığı yönündedir. Bu sebeple Başkanlığımız, vaaz ve hutbelerin daha etkin ve verimli niteliğe kavuşturulması, muhteva ve üslûp kalitesinin artırılması amacıyla acil önlemler almakla kalmadı, ileriye dönük çalışmaları da başlattı.
Bu çalışmalar
1) meselenin teorik temellendirilmesini, uygulamayı yönlendirecek kıstasları geliştirmeyi,
2) personelin eğitimini içermektedir.
Bu çalışmalarla görevlilerimizi bu hizmetlerin ifası konusunda daha donanımlı, dolayısıyla daha etkin ve üretken konuma getirip, söz konusu faaliyetlerin daha da verimli kılınmasını amaçlamaktayız. Böylece hutbe ve vaazlar, mahallî ihtiyaçları karşılama, yöresel sorunların çözümüne katkı sağlama konusunda daha etkin niteliklere kavuşturulacaktır.
Bu açıklamanızdan, hedefinizin her görevlinin kendi hutbe ve vaazını, yaşadığı bölgenin ihtiyacına göre yine kendisinin hazırlaması gerektiğini anlayabilir miyiz?
Elbette, bu konudaki çalışmalarımız bunu kapsamaktadır; her görevlinin kendi hutbe ve vaazını mahallî ihtiyaçlara göre kendisinin hazırlaması en uygun olanıdır. Ancak takdir edersiniz ki, bunun sağlanabilmesi için bir alt yapının oluşması gerekmektedir. Bu da hemen bugünden yarına gerçekleştirilebilecek bir şey değildir, ama bunun gerçekleşmesi için çalışıyoruz.
Başkanlığımız, cami içi vaaz ve hutbeler yoluyla verilen din eğitimi yanında cami dışı konferans, panel vb. yollarla, cami dışında da verilen din eğitiminin geliştirilmesi, daha sistemli ve etkin bir biçimde sürdürülmesi yönünde de çalışmalar yürütmektedir. Bu tür etkinliklerde, üniversitelerin bilimsel birikiminden yararlanarak azamî verimin elde edilmesi için çok yönlü çalışmalar yapılmaktadır.
Efendim, bildiğiniz gibi Başkanlığımızın hizmet alanlarından biri de Kur’an kurslarıdır. Kur’an kurslarında sürdürülen yaygın din eğitimin geliştirilmesi, daha etkin ve verimli bir düzeye çıkartılması amacıyla çalışmalar yaptığınızı biliyoruz. Nasıl bir Kur’an kursu ve Kur’an kurslarında nasıl bir eğitim ve öğretim metodu amaçlamaktasınız?
Bu konuda yapacaklarımızı, iki maddede özetleyebiliriz:
1) Kur’an kursu binaların fizikî durumlarının düzeltilmesi ve
2) buralarda yapılan eğitimin niteliğinin geliştirilmesi.
Kur’an kursu binalarının bir kısmı çağdaş eğitim ve öğretimin sürdürülmesine yeterince elverişli değildir. Oysa fizikî çevrenin birey üzerinde eğitsel etkiye sahip olduğu bilinmektedir. Bu bakımdan söz konusu kurslara ait binaların fizikî durumlarının iyileştirilmesine, çağdaş bir yapıya/görünüme kavuşturulup eğitim ve öğretime daha elverişli hâle getirilmesine yönelik çalışmalar devam etmektedir. Kafamızdaki nasıl bir Kur’an kursudur? İnsana kendini, yaratıcısı ile ilişkisini tanıtmayı, bütün varlıklarla anlamlı ve amaçlı bir bütün oluşturduğu bilincini kazandırmayı, insana hürriyetinin ve sorumluluğunun farkına vardırmayı, bireye kendi davranışlarını yakından izleme ve hatalarını düzeltme alışkanlığı kazandırmayı, Kur’an’ı yüzünden okuma becerisini sağlamayı, ihtiyaç duyulan temel dinî bilgileri bireye özümsetmeyi ve onları davranışa dönüştürmeyi, eğitim ve öğretime uygun mekânlara ve donanıma sahip olmayı, öğrenme ve öğretme sürecinde bireyin sorun çözme yeteneğini geliştirecek yöntemleri işe koşmayı; hocasını, alanında yeterli bir uzman kılmayı, çağın iletişim imkânlarından yararlanmayı hedefleyen bir Kur’an kursu….
Kur’an kurslarında sürdürülen yaygın din eğitiminin geliştirilmesi, daha etkin ve verimli bir düzeye çıkartılması amacıyla şu çalışmaları başlatmış bulunuyoruz:
1) Öğretim programlarının geliştirilmesi,
2) Ders materyallerinin hazırlanması,
3) Kurs binalarının fizikî durumlarının iyileştirilmesi ve
4) Kur’an kursu öğreticilerinin eğitilmesine yönelik hizmet içi eğitim faaliyetlerinin düzenlenmesi.
Sayın Hocam, sözün burasında millî, manevî, ahlâkî, kültürel ve sanatsal değerlere önem veren,Kur’an kursu öğretim programlarının geliştirilmesine yönelik çalışmalardan bahseder misiniz?
32 hafta süreli Kur’an kurslarında ve yaz Kur’an kurslarında yürütülen din eğitimi ve öğretimi faaliyetlerinin daha etkin ve verimli hâle getirilmesi için yapılması gereken çalışmalar arasında, bu kurslarda takip edilen öğretim programlarının çağdaş, bilimsel program geliştirme anlayışına uygun olarak geliştirilmesi, birinci derecede önemli ve önceliği olan bir çalışma olarak görülmüştür. Bu sebeple din eğitimi alanında uzman akademisyenlerden, tecrübeli Kur’an kursu öğreticilerinden ve merkezdeki ilgili uzmanlardan oluşan bir komisyon kurularak Kur’an kurslarında uygulanan öğretim programı geliştirilmiş ve 2004-2005 öğretim yılında uygulamaya konulmuştur.
Bilimsel program geliştirme ilkeleri doğrultusunda geliştirilen bu program, üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde; programın gerekçesi, temel yaklaşımı, felsefesi, genel amacı ile öğrenmeve öğretme sürecinde uyulması gereken ilkeler açıklanmış; ikinci bölümde Kur’an-ı Kerim, itikat, ibadet ve ahlâk derslerine ait müfredata yer verilmiştir. Üçüncü bölümde ise; plân kavramı üzerinde kısa ve öz bilgilerden sonra yıllık plân, ünite plânı, günlük ders plânı örnekleri verilmiş, ayrıca her ders için örnek ders işlenişi sunulmuştur.
Bu programda öğretmeni değil, öğrenciyi ve sorunları merkeze alan; öğrenme ve öğretme sürecinde öğrenenlerin gelişimlerini bir bütün olarak dikkate alan; öğrenen merkezli yöntem ve teknikleri kullanmayı öngören; hedef olarak millî eğitimimizin temel amaçlarının yanı sıra; anlayan, araştıran, sorgulayan, yorumlayan, haklarını ve sorumluluklarını bilen, çevresiyle uyumlu, işbirliği yapan, millî, manevî, ahlâkî, kültürel ve sanatsal değerlere önem veren bireyi yetiştirmeyi hedefleyen; değerlendirme açısından ise ürünü değil, süreci ön plâna çıkaran; bireysel farklılıklara göre ölçme ve değerlendirmeyi temel kabul eden ve çerçeve esnek öğretim programı anlayışı benimsenmiştir.
İyi bir programa sahip olmak gerekli, ama yeterli değildir. Asıl önemli olan onun etkin ve verimli biçimde uygulanmasıdır. İşte bu noktada, bildiğiniz gibi, hizmetin odak noktası o hizmeti verecek personeldir. Yetişmiş personel bulunamazsa plân, program, materyal ve yöntemler ne kadar güzel olursa olsun bu hizmeti verecek personeli çağın donanımlarına göre eğitip, motive edip, kalitesini artırmadıkça hizmetten verim alınamayacağı açıktır. En zor eğitim de yetişkin eğitimidir. Bu bağlamda personelin eğitim ile ilgili çalışmalarınız nelerdir?
Yaygın din eğitiminin geliştirilmesi yönünde yapılan bu çalışmalardan istenilen düzeyde verimin alınması, şüphesiz gerekli bilgi ve beceriyle donatılmış nitelikli personelle mümkündür.
Her tür eğitimde standartlar, uygulayıcıların düşünce ve eylemlerine göre oluşmakta ve gelişmektedir. Eğitim alanında değişimi öngören her projenin, işe eğiticilerde/uygulayıcılarda değişimi/dönüşümü gerçekleştirmekle başlaması ön şarttır. Aksi takdirde o değişim projesinin tahakkuku hayal olur. Bu yüzden az önce söylediğim bütün hizmetlerde belirlenen amaçlara ulaşmak için öncelikle onları gerçekleştirecek bilgi ve beceri donanımına sahip kalifiye elemanları elde etmek gerekmektedir.
Başkanlığımız, bu gerçeğin farkında olduğundan, bu tür çalışmaları öncelemektedir. Nitekim etkin, verimli ve sistemli bir personel eğitiminin çağdaş, bilimsel bir zihniyetle hayata geçirilmesi amacıyla çalışmalar başlatılmış ve bunlar devam etmektedir. Din görevlisinin nitelikleri, bu süreçlerin niteliğini büyük ölçüde etkilemektedir. Dolayısıyla bugünün din görevlisinin, bu görevleri yapabilecek yeterliklerle donanmış olması gerekir. Bugünün din görevlileri hangi yeterliklere sahip olmalıdır? Her şeyden önce bunların tespit edilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Niçin önce yeterlikler? Yeterlik, bütün çalışmaların temel hareket noktası ve yapılanların mantık bütünlüğü içinde yapılmasının anahtarıdır. Yeterlikler; • Din görevlilerinin seçimi,
• Din görevlilerinin hizmet öncesi eğitimi,
• Din görevlilerinin denetlenmesi ve performanslarının değerlendirilmesi,
• Din görevlilerinin hizmet içi eğitimleri,
• Din görevlilerinin kendilerini geliştirmesi vb. etkinliklere kılavuzluk eder.
Yeterlikler çok açık şekilde belirlenerek meslek standartlarının oluşturulması sağlanacaktır. Bu gerçekleştirilmediği takdirde, personelle ilgili düzenlenecek her etkinlik, yapılacak her işlem, tesadüften, gelişi güzellikten ve keyfîlikten uzak olamaz. Onun için bünyesinde görev yapan personelin yeterliklerini açık seçik belirleyerek hizmet standartlarını oluşturmayan bir kurumun başarılı olma şansı yüksek değildir. Ne var ki, böylesine merkezî işleve sahip olan yeterlikler konusunda gereken çalışmalar şimdiye kadar yapılmış değildir. Bazı İlâhiyat Fakülteleri, Başkanlığımız bünyesinde görev yapabilecek öğrencileri yetiştirmek üzere programlarında kısmen düzenlemelere gitmiştir. Hatta din görevlisi yetiştirmeyle ilgili bölümler açma konusunda önemli bilimsel çalışmalar da yapılmıştır.
Ne var ki, üzerinde uzlaşılmış ve belgelenmiş din görevlisi yeterlik şartları belirlenememiştir. Bu yüzden ilk olarak görevlilerin yeterlik şartlarını belirleme çalışması başlatılmış ve böylece bir ilke imza atılmıştır. Şimdilik müftü, vaiz, din hizmetleri uzmanı, Kur’an kursu öğreticisi ve imam-hatibin yeterlik şartları belirlenmiştir.
Elbette bütün bu çalışmaların hedefinde ideal bir din görevlisi ve onun verdiği din hizmeti vardır. Sayın Diyanet İşleri Başkanımız da konuşmalarında hep aynı konuya vurgu yaparak “yaşadığı çağın ihtiyaçlarını gören, çağın aktığı yönü bilen bir din görevlisi” hedeflediklerini belirtmektedir. Sayın Hocam, size göre ideal birdin görevlisi nasıl olmalıdır?
Bizlere Hz. Peygambere vâris olma payesi verilmiştir. Din hizmeti veren insanlar olarak bu emaneti iyi muhafaza etmeliyiz ve din hizmeti sorumluluğunu 24 saat omuzlarımızda hissetmeliyiz.
Gerçekten onurlu, şerefli ve çok değerli bir görevi ifa ediyoruz. Sorumluluk bilinciyle hareket etmemiz gerekir. Çünkü bizler 14 asırlık bir mirası temsil ediyoruz ve içinde yaşadığımız çağın ihtiyaç ve sorunlarını bilip onlara yönelik çözümler üretme sorumluluğunu taşıyoruz. Dolayısıyla sıradan insanlar değiliz. Dinimizi çağın gereklerini göz önünde bulundurarak anlamamız ve yorumlamamız gerekir. Bunu lâyıkıyla yerine getirmek çok iyi bir bilgi, beceri ve ahlâk donanımına sahip olmayı gerektirmektedir.
Kısacası camiyi evi gibi gören, din hizmetini 24saat veren, görev aşkıyla dolu, çağın ihtiyaçlarına göre kendini yenileyen, geliştiren, etrafına barış ve sevgi dağıtan, sözü ve sohbetiyle insanlara serinlik verip, insanlarımızı yüce dinimizin ortak paydasında buluşturan, herkesi kucaklayan, ahlâk eksenli birdin hizmeti veren din görevlileri ideal görevlilerdir.
Çağımızın din görevlilerini yetiştirmek hususunda hizmete hazırlık ve hizmet içi programlarını geliştirmiş bulunuyoruz. Bu programlarla görevlilerimizin başta hazırladığımızı söylediğimiz yeterliklere sahip kılınması amaçlanmaktadır. Bu programların uygulanmasına inşallah önümüzdeki günlerde başlanacaktır.
KAYNAKÇA
- ACAR, İbrahim, Çağdaş toplumda ideal din görevlisi portresi, Kutlu Doğum 2004: Din-kültür ve çağdaşlık, 2007, sayı: , s. 49-52
- AKIN, Ahmet, Osmanlı’da Din Görevlisinin Konumu Üzerine Değerlendirmeler (Bursa Örneği), Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2006, cilt: IV, sayı: 8, s. 65-104
- AKPINAR, Ali, Cami Merkezli Din Hizmeti Verenlerde Görülen Bazı Eksiklikler ve Bunların Giderilmesine Yönelik Teklifler, I. Din Hizmetleri Sempozyumu (3-4 Kasım 2007), 2008, cilt: II, sayı: , s. 13-30
- ATİLLA, Mustafa, Etkili Din Görevlisi: Günümüz Toplumunun Din Görevlilerinden Beklentileri, Yaygın Din Eğitimi ve Uygulamaları [Yecder 1. Ulusal Din Görevlileri Sempozyumu Tebliğler, 22 Mayıs 2010], 2011, sayı: , s. 27-34
- AYTÜRK, Nihat, Önderlik Mesleği, Diyanet İlmi Dergi [Diyanet Dergisi], 1976, cilt: XV, sayı: 4, s. 229-241
- BULUT, Mehmet, Din Görevlileri Üzerine Bazı Tespitler, Diyanet İlmi Dergi , 2005, cilt: XLI, sayı: 3, s. 55-70
- BUYRUKÇU, Ramazan, Türkiye’de Din Görevlisi Yetiştirme Problemi ve Çözüm Önerileri, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2006, cilt: XLVII, sayı: 2, s. 99-126
- CERTEL, Hüseyin, Dinî İletişim ve Liderlik Açısından Hz. Peygamber’in Sıfatları, VII. Kutlu Doğum Sempozyumu: Teblilğler, 19 Nisan 2004 [Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi], 2006, sayı: , s. 245-258
- ÇAKMAK, Muharrem, Mobil (Taşınabilir) Din Eğitimi ve Din Hizmeti, I. Din Hizmetleri Sempozyumu (3-4 Kasım 2007), 2008, cilt: I, sayı: , s. 307-315
- ÇALKA, Mehmet Sait, Sâfî Mustafa Efendi’nin “Gülşen-i Pend” Mesnevisinde Din Görevlilerine Nasihatleri, Diyanet İlmi Dergi , 2008, cilt: XLIV, sayı: 3, s. 111-128
- ÇEKİN, Abdulkadir, Mesleki Yeterlilik ve Beklenti Yönüyle Din Görevlisi – Cemaat İlişkisi, Diyanet İlmi Dergi [Diyanet İşleri Başkanlığı Dergisi], 2011, cilt: XLVII, sayı: 1, s. 89-108
- Din Hizmetlerinde Yöntem ve Verimlilik, Derleyen: Hayrullah KÖKEN, DİB Yayınları, Ankara, 2006.
- DOĞAN, Lütfi, Din Alimleri ve Görevlileri İslâm’ın Hizmetindedirler, Diyanet İlmi Dergi [Diyanet İşleri Başkanlığı Dergisi], 1966, cilt: V, sayı: 5, s. 103-104
- KÖYLÜ, Mustafa, Din Görevlilerinin Meslekî Problemleri, Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1991, sayı: 5, s. 181-212
- KÖYLÜ, Mustafa, Din Görevlisinde Bulunması Gereken Nitelikler, Diyanet İlmi Dergi [Diyanet Dini - İlmi - Edebi Dergi], 1993, cilt: XXIX, sayı: 3, s. 101-112
- HATİPOĞLU, Nihat, Bir İslâm Davetçisi Olarak Din Görevlisi ve Özellikleri, Diyanet İlmî Dergi Ekim- Kasım- Aralık 1992, Cilt:28, Sayı:4
- TETİK, Hayati, Yaygın Din Eğitiminde Cami Görevlileri-Cemaat İletişiminin Önemi, Diyanet İlmi Dergi, 1998, cilt: XXXIV, sayı: 2, s. 99-108
- UYGUN, Hamdi, Halktaki Din Adamı İmajı ve Din Görevlilerinden Beklentileri, Yüksek Lisans Tezi, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri Ana Bilim Dalı, Danışman: Doç. Dr. Hüseyin PEKER, Aralık 1992, Samsun.
- ÜNVER, Mustafa, Kur’an Ekseninde Din Görevlisinin Dikkate Alması Gereken Hususlar, Diyanet İlmi Dergi , 2005, cilt: XLI, sayı: 3, s. 71-92

16

Haziran
2012

DİĞER DİNLER VE İNANÇ ESASLARI BİLGİSİ

Yazar: arafat  |  Kategori: DiNLER TARiHi  |  Yorum: Yok   |  1.033 Kez Okundu

DİĞER DİNLERİ ÖĞRENMENİN DİN HİZMETLERİ AÇISINDAN ÖNEMİ
Kur’an-ı Kerim ve hadislerde, diğer dinlere inanan insanlardan bahsedildiğini görmekteyiz. Genel olarak, Yahudiler, Hıristiyanlar, Mecusiler, Sabiiler ve Putperestler bunlardandır. İslam’ın temel kaynaklarında bahsedilen bu topluluklar, ilk dönemden beri Müslüman bilginlerin merakını celbetmiştir.
Zamanla, yapılan fetihler sonucu birçok farklı din ve kültür mensubu toplumlarla karşılaşılmış olması, bu dinleri ve kültürleri tanımayı ve buna karşı bir savunma sistemi kurmayı gerekli kılmıştır. Bu nedenle, diğer dinler ve kültürleri anlatan, araştırma konusu yapan veya ona karşı savunma tedbirleri geliştiren birçok eserler verilmiştir.
Hicri ilk yüzyıldan başlayarak, ‘‘Makalât, er-Redd, el-Firak, ed-Diyanât ve el-Milel’’ tarzlarındaki eserlerle birlikte, birçok müstakil objektif eserlerin de yazıldığını görmekteyiz. El-Bağdâdî(ö.1038)’nin‘‘el-Fark Beyne’l-Firak’’; Gazalî (ö.1111)’nin ‘‘er-Reddu’l-Cemîl’’; Bakıllânî (ö.1012), İbnHazm (ö.1064),Esferânî (ö.1078) ve Şehristânî (ö.1183)’nin ‘‘ el-Milel ve’n-Nihal’’; Nevbahtî (ö.910)’nin ‘‘ el-Ârâuve’d-Diyanât’’ adlı eserleri bu kabildendir. Ayrıca Birûnî (ö.1048)’nin ‘‘el-Âsâru’l-Bâkiye’’ ve ‘‘Kitâbu’t-Tahkîkmâli’l-Hind’’ adlı eserleri de günümüzün bilisel disiplin kuralları bakımından da örnek teşkil edebilecek önemli kaynaklardandır.
GÜNÜMÜZDEKİ DİNÎ COĞRAFYA
Günümüzde dünya üzerindeki her bölgede, birbirinden farklı inanç ve yaşam tarzı içeren birçok yaşayan din mevcuttur. Bunlar genel olarak şunlardır:
İlkel Kabile Dinleri:: Bu dinlere, ‘‘ Geleneksel Dinler’’ de denilmektedir. Belli bir kurucusu, inanç sistemi, kutsal kitabı bulunmayan dinlere Geleneksel Dinler denir.
Yoğun olarak, Güney Amerika, Afrika, Avustralya, Yeni Zellanda ve Hint Adalarında yaşamaktadırlar. Bu dinlerin en bilinenleri şunlardır:
• Dinka Dini (Sudan)
• Ga Dini (Gana)
• Maorri Dini (Güney Pasifik Adaları)
Konfüçyüsçülük: Adını kurucusu Konfüçyüs’den alan bu din, Çin’de ortaya çıkmış bir dindir. Ahlaki öğretileriyle ön plana çıkan bu din, Çin halkının iki bin yıllık yaşam tarzını, değerlerini ve dinî inançlarını ifade etmektedir. Günümüzde, yaklaşık 350 Milyon müntesibinin olduğu bilinmektedir. Genel olarak Çin’de, geri kalanı da Japonya, Burma ve Tayland coğrafyalarında yaşamaktadırlar.
Taoizm: Kurucusu Lao Tzu olan bu din de Çin menşeli bir dindir. Mistik yönü ağır basan bu dine göre evren iki gücün etkisinde şekillenmiştir ve bu etki de devam etmektedir. Bunlar Yin ve Yang’dır. Bu dinin de salikleri genel olarak Çin’de yaşamaktadır. Az bir kısmı da diğer Asya ülkelerine dağılmıştır.
Şintoizm:Japonya’nın geleneksel millî inançlarını ifade eden bu din, ‘‘Tanrıların Yolu’’ anlamına gelmektedir. Belli bir kurucusu olmayan bu din millî, geleneksel, çok tanrılı ve diğer dinlere tepki göstermeyen bir dindir. Aynı zamanda Budist de olabilen Şintoistler Japonya’da yaşamaktadırlar.
Hinduizm: Tarih olarak yaşayan dinlerin en eskisidir. Günümüzde tenasüh veyoga gibi öğretileriyle dünyada yaygınlık kazanan bu dinin belli bir kurucusu ve inanç sistemi bulunmamaktadır. Yeryüzünde 700 Milyon civarında Hindu’nun yaşadığı ve genelinin de Hint coğrafyasında olduğu bilinmektedir.
Budizm:Buda’nın kurucusu olduğu bu din de Hindistan’da ortaya çıkmıştır.Tanrısız bir din olan Budizm, yoga, meditasyon, reenkarnasyon ve nirvana gibi öğretileriyle ülkemizde de taraftar bulmaktadır. Bu din mensuplarının geneli Hint Yarımadası ve Çin’de, geri kalanlar da Endonezya, Japonya ve Hint Adalarında; Yayılmacı özelliğinden dolayı da diğer dünya ülkelerinde kısmen yaşamaktadırlar.
Cayinizm:Hinduizm içinde ortaya çıkmış bir dindir. Kurucusu olan Vardhamana, ayinlerin şekilciliğine, Brahmanların otoritesi ve imtiyazlarına ve kast sistemine karşı çıkmıştır. Kendisinin tenasüh çemberinden kurtulduğunu ileriye sürerek ‘‘ muzaffer’’ anlamında ‘‘ Cina’’ lakabını almıştır. Bu isim daha sonra kurduğu dinin adı olur. Alemin ebediliğine inanan Cayinistler, yaratıcı bir tanrı anlayışını da kabul etmezler. Ahlakî erdemlere çok önem veren ve canlılara zarar vermeyi yasaklayan Cayinistler, ‘‘ Tirthankara’’ denilen kutsal addettikleri varlıklara tapınırlar. Hind Yarımadası ve çevresinde yaşamaktadırlar.
Sihizm:Kurucusu Guru Nanak olan bu din, Hindistan’da ortaya çıkmıştır. Geleneksel Hinduizm’in ilkelerine karşı oluşturulmuş olan bu din, bazı özelliklerini de İslam’dan alarak sistemini oluşturmuştur. Her yerde dinsel giysi tarzlarıyla belli olan Sihler, Genel olarak Hindistan’ın Pencap Eyaleti ve çevresinde yaşamaktadırlar.
Zerdüştîlik: Kurucusu Zerdüşt olan bu din, M.Ö. VI. Y.Y.’da İran’da ortaya çıkmıştır. Tanrısının adı ‘‘AhuraMazdah’’ olan bu dine Mazdeizm de denir. Tek tanrı inancı esasına dayanan bu din, Zerdüşt’ün ölümünden sonra rahipler tarafından Mecusîliğe çevrilmiştir. Bu din mensupları bugün, İran’da ve Hindistan’ın Bonbay Eyaletinde yaşamaktadırlar.
Yahudîlik:Kur’an-ı Kerim’de mensuplarından sıkça bahsedilen bir dindir. İlahî dinlerden biri olan Yahudilik, köklü bir inanç sistemine sahip dinlerdendir. Toplam nüfuslarının yirmi beş milyon civarında olduğu düşünülen Yahudiler, A.B.D. ve İsrail’den sonra, Türkiye, İran, Yemen gibi Müslüman ülkelerle, İngiltere ve Avrupa’nın değişik ülkelerinde yaşamaktadırlar.
Hıristiyanlık: Filistin’de ortaya çıkmış bir dindir. Temeli, Müslümanlarca bir peygamber olarak kabul edilen ancak Hıristiyanlarca tanrı olduğuna inanılan İsa’ya dayanmaktadır. Günümüzde dünya üzerinde en fazla mensubu bulunan din olan Hıristiyanlık, Avrupa ve Amerika Kıtalarının hemen hepsi, Avustralya’nın büyük bir kısmı, Orta ve Güney Afrika ve kısmen de Asya’da yayılmıştır. Dünya üzerindeki Hıristiyan nüfusun iki milyara yakın olduğu tahmin edilmektedir. Hıristiyanlık nüfuz alanının daha da genişletilmesi çabaları da halen misyonerlik faaliyetleriyle devam etmektedir. Ülkemizde de, İstanbul ve İzmir gibi büyük şehirlerde ve Adana, Hatay ve Mardin ‘de Hıristiyan nüfus bulunmaktadır.
İslamiyet: M.S. VII. Yüzyılda Hicaz’da ortaya çıkmakla birlikte aslında Hz. Âdem’den beri süregelen dinin adıdır. Ondört yüzyıllık geçmişe sahip olan İslam Dininin Peygamberi Hz. Muhammed (A.S.)’dır. Bu süreçte İslam Dini, başta Ortadoğu olmak üzere, Afrika’da, Asya’da, Avrupa’nın bazı bölgelerinde ve dünyanın değişik bölgelerinde de yayılmıştır. Dünya üzerindeki Müslüman nüfusun bir milyar civarında olduğu tahmin edilmektedir.

1.YAHUDİLİK
Yahudileri tanımlamak için pek çok terim kullanılmıştır. İbrani terimi İsrail ve Yahudi terimi yerine, İsrail terimi İbrani ve Yahudi terimi yerine, Yahudi terimi de İbrani ve İsrail terimi yerine kullanılır. Hâlbuki bunların her biri Yahudi tarihinde belli bir döneme işaret eder.
İbrani terimi, Yahudiler tarafından ilk atalar olarak kabul edilen Hz. İbrahim, Hz. İshak ve onların çocuklarını tanımlar. Hz. İbrahim’in diğer oğlu Hz. İsmail bunun dışında tutulur.
Yahudiler tarafından ilk Yahudi atalarının sonuncusu kabul edilen Hz. Yakub, başından geçen bir olay sonrasında İsrail lakabını alır. Tevrat’ta anlatıldığına göre, kendisini “Tanrı adamı” olarak tanıtan bir adam Yakub’un karşısına çıkmış ve onunla sabaha kadar güreşmiş, fakat onu yenememiştir. Sabah olunca, adam Yakub’u kutsamış ve ona “Tanrı’yla uğraşan” anlamında “İsrail” (Yisrael) lakabını vermiş, soyuna da “İsrailoğulları” (BneyYisrael) demiştir. Bu olaydan sonra İbranîler, İsrail (ve bazen İsrailoğulları) olarak anılmaya başlamışlardır.
İbraniler, Hz. Yakup’tan Babil sürgününe (MÖ 587) kadar olan dönemde İsrail olarak anılmıştır. Bu halk, Babil sürgünü sonrasında, Hz. Musa’nın dinini kabul etmiş Samirîlerden kendini ayırmak için Yahudi adını almıştır.
Babil sürgünü sonrasında “Yahudi” isminin ön plana çıkmasıyla birlikte, İsrail ismi de kullanılmaya devam etmiştir. İsrail, genel tarihî anlamda, “Yahudi” ise özel ve yaşayan bir kavmi tanımlamak için kullanılmıştır. Tarih içinde bu iki isim, karakterle ilgili bir muhteva da kazanmış; “İsrail” olumlu karakteri, “Yahudi” ise olumsuz karakteri belirtir olmuştur. “Yahudi” isminin pejuratif, yani küçük düşürücü bir anlam kazanması dolayısıyla Yahudiler, Hıristiyan topraklarında zaman zaman bu isim yerine “İsraelî” (İsraelite) ismini kullanmayı tercih etmişlerdir. Yahudiler, azınlıkta bulundukları Müslüman ülkelerde de “Yahudi” yerine “Musevî” ismini kullanmayı tercih etmişlerdir. Çünkü Müslüman ülkelerde de “Yahudi”, genelde aşağılayıcı ve kötü bir anlamda kullanılmıştır. Bu durum hâlen devam etmektedir. “Musevî” ise, daha olumlu ve yumuşak bir imaj çizmektedir.
Kur’an-ı Kerim’de İsrail, İsrailoğulları (Benî İsrâil) ve Yahudi (Yahûd, Hâdû) kelimeleri geçmektedir. İsrail kelimesiyle Hz. Yakub kast edilmektedir. Kur’an’da Hz. İsa’dan önceki Yahudilerin “İsrailoğulları”, ondan sonrakilerin ise “Yahudi” adıyla anılmakta oldukları dikkati çeker.
Yahudiliğin Temel Özellikleri
a) Seçilmişlik: Yahudilik bir ahit dinidir
b) Kutsal Toprak: Yahudilik, belli bir toprak parçasıyla kimlikleştirilmiş bir dindir
c) Mabet
d) Mesihçilik: Yahudilik Mesihçi bir dindir.
Günümüzde Yahudilik
1. İbadetler:
Daha çok günlük hayat ve ibadetlerde belirginleşen Yahudiliği detaylı olarak Tanah’da bulmak mümkün değildir. Onlar için önemli olan Tevrat’ta bildirilen şeriatın yaşamasıdır. İnançlarına göre Tanrı’nın en sevgili milleti Yahudilerdir. Bunun en büyük delili, Tanrı’nın İsrâiloğulları ile MoşeRabenu’nun (Hz.Musa) şahsında Sina’daki antlaşmasıdır. Yahudi inancına göre Tanrı, insanlığı aydınlatmak ve mutlu kılmak için İsrailoğulları’nı seçmiş, peygamberlerini görevlendirmiştir. Bu konuda Hz. Musa’nın önemli bir yeri vardır. Çünkü Tevrat O’na verilmiştir. Tanrı, evreni devamlı olarak idare etmektedir. O’nun gücünün yetmeyeceği hiçbir iş yoktur. Mesih’le (İbr. Maşiah) kurulacak Tanrı’nın Evrensel Devleti’nde bütün haksızlıklar ve zulümler ortadan kalkacaktır. Bu inanç Yahudilerin ümit kaynağı olmuştur.
Tevrat’taki buyruğa göre ibadet sadece Tanrı’ya yapılır. İbadet mabet merkezlidir. Bu mabet ise ilk defa Hz. Süleyman tarafından yaptırılan Kudüs’teki Mabet’tir. M.S. 70 yılında bu Mabet tamamen yıkıldığı için Tevrat’ta emredilen ibadetlerin bir kısmı askıya alınmıştır. Kurban ibadeti bunların en başında gelmektedir. Günlük ibadetler günümüzde, Mabed’i temsil ettiğine inanılan sinagoglarda (havra) veya herhangi bir yerde yapılmaktadır.
Sinagog, İslâm’daki cami karşılığında, topluca ibadet edilen yerdir. Toplu ibadet, buluğ çağına ulaşmış (on üç yaş) en az on erkekle yapılabilir. İbadeti haham veya cemaatten biri yönetir. Sinagogların belli bir mimarî sitili yoktur.
Günümüzde Yahudiler, sabah, ikindi ve akşam olmak üzere günde üç vakit ibadet ederler. Yahudiler ibadet esnasında Siddur denilen dua kitabından belirli bölümleri ve duaları okurlar. İbadette bazı eğilme, ileri geri gitme gibi hareketler vardır, ancak ibadetin asıl kısmını amida oluşturur. Amida ayakta durmaya denir. Amidada Yahudiler, sağ elleriyle göğüslerine hafifçe vurarak işledikleri günahlardan pişman olduklarını belirtirler.
Şabat haftalık kutsal dinlenme ve ibadet günüdür. Kaynağını, Tanrı’nın dünyayı yaratışından almaktadır. Tevrat’ta anlatıldığına göre Tanrı, dünyayı altı günde yaratmış ve yedinci günde dinlenmiştir. Bu gün, Yahudiler için özel dinlenme ve Tanrı’yı anma günü ilan edilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de bu günden “Sept” adıyla bahsedilmiş ve bu günün kutsallığına işaret edilmiştir.
Dindar Ortodoks Yahudilerde Şabat boyunca ateş yakmak, elektrikli alet, telefon, araba ve benzeri şeyler kullanmak yasaktır. Dindar Yahudi o gün hiçbir iş yapmaz.
2. Kutsal Günler ve Bayramlar
Yahudi takviminin başlangıcı itibariyle bu kutsal günleri ve bayramları aşağıdaki şekilde sıralamak mümkündür:
Roş-Haşana: Yahudi takviminde yılbaşı olan Roş-Haşana, Eylül-Ekim aylarında başlayıp iki gün devam eder. Yahudi inancında, kâinatın ve insanın kaderinin yeniden belirlenişini ifade etmektedir. Roş-Haşana’nın en önemli özelliği, ibadetler esnasında boynuz yapılmış Şofar’ın üflenmesidir.
Yom Kippur:Roş-Haşana’nın birinci gününden itibaren devam eden on günlük tövbe zamanının sonundaki keffaret günüdür. Yahudi inancına göre, insanın Roş-Haşana’da tasarımı yapılan bir yıllık kaderi Yom Kippur’da son şeklini alır ve mühürlenir. Bu nedenle Yom Kippur, Yahudilikte çok önemli bir gündür. Yahudiler o gün hiçbir iş yapmazlar. Sadece ibadet ve tövbe ile meşgul olurlar. O gün İsrail’de hayat adeta durur. Gazeteler çıkmaz, televizyonlar yayın yapmaz, acil olanlar dışında her türlü kamu hizmetine ara verilir.
Sukkot:Yahudilerin Mısır’dan çıktıktan sonra kırk yıl çölde dolaşmaları anısına yapılan bir bayramdır. Sekiz gündür. Eğlence yönü ağırlıklı bir bayramdır.
Simha Tora:Tevrat’ın hatim bayramıdır. Sukkot’un hemen ertesi günü kutlanır. Tevrat tomarları kucaklanarak sinagogdaki Teva’nın (Aron-Hakodeş’in karşısındaki kürsü) etrafında dans edilir.
Hanuka: Dinî ve millî bir bayramdır. M.Ö. 148 yılında Yahudilerin düşmanlara karşı verdiği mücadelede Süleyman Mabedi’ndeki Yedi Kollu Şamdan’ın bir günlük yağla sekiz gün yanması anısına yapılır. Sekiz gün sürer.
Fısıh: Mısır’dan çıkışın anısına kutlanan hac bayramıdır. Mart-Nisan ayları arasında sekiz gün sürer. Bu bayramın özelliği, bayram süresince mayalı yiyecek yememektir.
Şavuot:Tevrat’ın Tanrı tarafından Yahudilere verilişini kutlama bayramıdır. Haftalar bayramı olarak da bilinen Şavuot, Haziran-Temmuz aylarında kutlanır.
Sukkot, Fısıh ve Şavuot Yahudilikte aynı zamanda hac zamanıdır. Dinî kurallara göre Yahudiler her sene bu bayramlarda Kudüs’e hacca gitmek zorundadırlar. Süleyman Mabedi yıkıldığı için günümüzde hac yapılmamaktadır.
3. Kutsal Metinler
Yahudiliğin kutsal metinleri, yazılı ve sözlü olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. Yazılı kutsal metinler, Hıristiyan geleneğinde Eski Ahit (OldTestament) olarak bilinen Tanah adıyla anılmaktadır. Tanah; Tevrat (Tora), Peygamberler (Neviim) ve Kitaplar (Ketuvim) bölümlerinden oluşmaktadır. Bunlardan Tevrat’ın Hz. Musa’ya verildiğine inanılmaktadır. Tevrat, âlemin yaratılışından Hz. Musa’nın ölümüne kadar olan olayları ve Tanrı’nın Hz. Musa’ya gönderdiği dinî kanunları içermektedir. Tanah’ın diğer iki bölümü olan Peygamberler ’de ve Kitaplar ’da ise İsrailoğullarının Hz. Musa’dan sonraki tarihleri ile diğer İsrail peygamberlerine gönderilen vahiyler yer almaktadır. Hz. Davud’a atfedilen Mezmurlar (Arapçası Zebur) Kitaplar bölümündedir. Yahudiler bütün bu kitapların Tanrı tarafından vahyedildiğine inanmaktadırlar.
Sözlü metinler, yazılı metinlerin, yani Tanah’ın tefsirleridir. Bunlar da Mişna ve Gemara’dır. MişnaTanah’ın, Gemara da Mişna’nın yorumudur. Gemara, Mişna metnini de içerdiği için genel olarak Talmud adıyla anılır. Mişna ve Talmud’a “Sözlü Tora” da denir. Bunlara sözlü denmesinin nedeni, İslâm’ın kaynaklarından Hadisler gibi ilk zamanlar yazıya geçirilmeyip, şifahî olarak nakledilmeleridir. Daha sonra, kaybolmalarından korkulduğu için yazılı hale getirilmişlerdir.

On Emir:Yahudi inancına göre, Hz. Musa, kavmi ile birlikte Mısır’dan Çıkardıktan üç ay sonra Sina’ya vardı. Orada Tanrı, Yahudiliğin temel ilkelerini oluşturan On Emir’i iki levhaya yazılmış halde Hz. Musa’ya verdi.
Yahudilik Mezhepleri: Birçok anlayış ve buna bağlı olarak birçok mezhebin oluştuğu Yahudiliğin tarihsel sürecindeİsa’dan önceki dönemde önemli yer tutan bazı Yahudi mezhepleri şunlardır:
Ferisilik: Tefsirciler veya kendini toplumdan ayrı tutanlar anlamlarına gelen bu mezhebin taraftarlarına Ferisiler denmiştir. Bu mezhebin taraftarları, Tevrat’ın yanında din bilgini Rabbi’lerin tefsirlerini ve içtihatlarının otoritesini kabul ederler. Bu bakımdan Kutsal metinlerde bulunmayan –Ahirete iman gibi- bazı konuları, Rabbileriniçtihatları gereği iman esaslarından sayarlar. Dolayısıyla Rabbîlerin yorumlarına vahyedilmiş nas olarak inanırlar. İsa sonrası dönemde bunlara Rabbani Yahudilik adı verilmiştir. Bunlar günümüz Yahudiliğindeki Ortodoks anlayışın da öncüleridirler.
Sadukilik: Hem itikatta hem de amelde Ferisilere karşı oluşmuş bir yapıdır. Kutsal metnin (Tevrat) dışında hiçbir dinî otorite kabul etmezler. Rabbilerin yorum ve içtihatlarına değer vermez ve kabul etmezler. Bu nedenle Kutsal Kitaplarında bulunmadığı için Ahirete de inanmazlar.
Essenîlik: Bu mezhebe Ölü Deniz Mezhebi de denmektedir. Bu mezhebin taraftarları o dönemdeki siyasî ve dinî karışıklıklara katılmayıp, Lut Gölü çevresine sığınmış ve münzevî bir hayat sürmüşlerdir.
Günümüz Yahudiliğinde de önde gelen mezhepler şunlardır:
Ortodoks Yahudilik: Ortodoksluk, Hz.İsa dönemindeki Ferisilikle başlayan ve İslam döneminde Rabbanî Yahudilikle devam eden ana bünyenin günümüzdeki temsilcisidir.Bu bakımdan Ortodokslar, klasik Yahudilik anlayışını aynen devam ettirmektedirler. Tevratın her bakımdan Tanrı’nın Musa’ya yazdırdığı ilahî bir vahiy kitabı olduğuna mutlak olarak iman eden Ortodokslar, aynı zamanda onun yorumu olan Mişna ve Talmud’un da ilahî vahiy kaynaklı olduğuna inanmaktadırlar. Bunlar, Tevrat’ın ve Rabbilerin belirlediği kuralların mutlak otoritesini kabul etmekte ve bunlarda hiçbir değişikliğin meydana gelmesine izin vermemektedirler. İçerisinde dinî kurallara çok küçük yaştan itibaren aşırı titizlikle uyup, bütün yaşam alanlarına uygulayan bir tarikat olan Hasidizm’i de barındırmaktadır.
Reformist Yahudilik: Reformist Yahudilik, XIX. Yüzyılın başlarında Almanya’da ortaya çıkmış, daha sonra Amerika’ya taşınmış ve asıl gelişmesini Amerikan Yahudileri arasında göstermiştir.
Reformistlere göre Yahudilik, İsrailoğullarının dinidir. Diğer halklar da tabii din veya kendi gelenekleri ile kurtuluşa erebilirler. Yahudiliğe dışarıdan üye kabul etmektedirler. Bunlar, Tevrat’ı Tanrı tarafından vahyedilmiş bir kitap olarak görmezler. Tevrat, atalarının yaşadığı dinî tecrübelerinin kaydedildiği bir kitaptır. Başta Mesihçilik olmak üzere geleneksel Yahudiliğin birçok ilkesini kabul etmezler. Talmudun herhangi bir kutsallık değeri yoktur. Onlar, kutsal toprak anlayışını da benimsemezler. Reformistlere göre din karşısında kadınlarla erkekler eşittirler. Sinagoglarda yan yana oturup ibadet yapabilmeli ve hatta kadınlar haham dahi olabilmelidirler.
Bugün Reformistlerin büyük bir çoğunluğu hala Amerika’da yaşamaktadırlar.
Muhafazakâr Yahudilik: Reformist anlayışa bir tepki olarak çıkmıştır. Muhafazakârlar, geleneksel Yahudiliğin ilkelerine uyarlar fakat bu ilkelerin uygulanmasında Ortodokslar gibi katı değillerdir. Ortodoksluk ile Reformistlerin orta yolunu benimserler.
Samirîler: Yahudi inançlarını benimseyen fakat İsrailoğlu olmayan kavimlerden olanların oluşturduğu bir yapıdır. Tarihsel süreçte İsrailoğlu ırkından olmamaları nedeniyle dışlanıp hor görülen Samirîler, bugün Nablus şehri ile Tel-aviv yakınlarındaki Holon’da yaşamaktadırlar. Kendilerini Hz. Musa’nın gerçek varisleri ve inananları olarak görürler. Ellerindeki Tevrat Yahudilerinkinden çok farklıdır. İbadet biçimleri, Yahudilikten çok Müslümanların ibadetlerine benzer. İçerisinde rükû ve secde bulunan günlük ibadetleri vardır ve bu ibadet öncesinde abdeste benzer bir temizlik yapmaktadırlar.

I. HIRİSTİYANLIK
Hristiyan, Mesih’e bağlı demektir. Bu kelime, Yunanca “Hristos”tan gelir. İbranîcesi “Maşiah”dir, yağlanmış anlamını ifade eder. İncillerde “Hristiyan”, “Hristiyanlık” gibi terimler yer almaz. Bu terimler, ilk defa Hz. İsa’dan 20–30 sene sonra Antakya’da kullanılmıştır (Resullerin işleri, XI, 26).
Hristiyanlık aslında tek tanrı anlayışını esas alan bir dindir. İncillerde ve diğer yazılarda bu hükmü doğrulayacak ifadeler vardır. Tanrı’ın birliğinden söz edilmektedir (Yuhanna, V, 44). Fakat yine aynı metinlerde bir kısım ifadeler, mecâzî deyimler, daha sonraları bir üçleme (teslis) anlayışına yol açmıştır. Bunda, İncil yazarları ile Hz. İsa arasındaki zaman aralığının rolü vardır. Öte yandan, Hristiyan Kutsal Kitabı’nda teslis, hiç bir yerde açıkça zikredilmemiştir. Ancak “ben ve baba biriz”, “baba’nızın ruhu”, “Tanrı’ın ruhu” gibi ifadeler, zamanla Tanrı’ın yanında İsa ve kutsal rûhun da tanrı sayılmasına kadar varan yorumlara yol açmıştır. Bu yorumları ilk başlatan, havârîlere sonradan katılan Pavlus olmuştur. “Hz. İsâ zamanındaki en büyük ilâhiyatçısı” olarak tanımlanan Pavlus, bugünkü Hristiyanlığın kurucusu olarak bilinmektedir. Modern bilginlere göre günümüz hristiyanlığı, Hz. İsa’nın getirdiği nizamdan çok, Pavlus’un yorumlarından ibarettir. Hatta denilebilir ki, sonraki yüzyıllar, dini inançlarını İncillerden çok, onun yorumlarına dayandırdılar. Pavlus’un telkinleri, Tanrı’ı değil, İsa Mesih’i ağırlık merkezi olarak almıştır. Ona göre Hz.İsa, sâdece bir insan değil, Tanrı’nın kudretiyle diriltilen bir kimse idi.
Hıristiyanlığın ilk önemli teoloğu ve şekillendiricisi olan Pavlus, yaklaşık olarak MS. 10 yıllarında günümüz Türkiye sınırları içinde yer alan Tarsus’ta doğan ve aslen Yahudi olan bir Roma vatandaşıdır. Ferisi mezhebi içinde önemli bir konuma yükselen Pavlus, Şam yolunda geçirdiği vizyon sonucu İsa tarafından “milletler havarisi” olarak tayin edildiğini iddia etmeden önce Yahudi din adamlarının statükocu tutumlarına ve Ferisilerin aşırı kuralcılığına karşı çıkan İsa ve taraftarlarına karşı yürütülen aleyhte kampanyalara katışmıştır. Hıristiyan kaynaklarının bildirdiğine göre İsa sonrası dönemde onun yanlılarına zulmetme konusundaki tavrını sürdüren Pavlus, Şam ve civarındaki İsa yanlılarını tespit edip Kudüs’deki merkezi Yahudi otoritesine bildirmek için Şam’a bir yolculuk gerçekleştirir. Ancak Şam’a yaklaştığı bir sırada bir vizyon geçiren Pavlus’a gökte gözüken İsa hitap eder ver onu mesajı tüm uluslara yaymak üzere görevlendirir (Resullerin İşleri 26: 16-18).
Pavlus’un öğretisinin merkezini Mesih-merkezlilik (kristosentrizm) teşkil etmektedir. Bu öğretiye göre İsa-Mesih, tanrısal oğlun insanoğlunun kurtuluşu için bedenleşmiş halidir. Onun çarmıha gerildikten üç gün sonra ölümden dirilmesi ve göğe yükselmesi onun ölüme ve günaha galip geldiğinin ispatıdır. İsa’ya inanlar da aynı şekilde günaha ve ölüme galip geleceklerdir. Bu yüzden Pavlus’a göre Tanrı’nın mükafatını kazanmak için artık Yahudi yasasına uymak gereksizdir. Çünkü Mesih’i kabul etme ve ona iman Tanrı rızasını kazanmanın en doğru yoludur.
Görüldüğü gibi bugünkü Hristiyanlık, Pavlus’un yorumlarına dayanır. Gerek dinin aslî şekli, gerekse kutsal kitabları olan İncil, tahrifata uğramıştır. Artık Hristiyanlık muharref bir dindir. Bunun içindir ki, günümüz hristiyanlarının benimsediği Hristiyanlık ile, Kur’an-ı Kerîm’in bize bildirdiği Hristiyanlık, birbirinden tamamen farklıdır.
Kur’an-ı Kerîm’de Hristiyan için “Nasrânî”, Hristiyanlar için de “Nasârâ” kelimeleri kullanılmıştır (Âli İmran, 3/67; el-Bakara, 2/62, 111, 113, 135, 140; el-Mâide, 5/14, 18, 51, 69, 82; et-Tevbe, 9/30; el-Hacc, 22/17). Ayrıca, “De ki; ey Ehl-i kitap! Aramızda eşit olan bir kelimeye gelin. Yalnız Allah’a kulluk (ibadet) edelim ve O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım” (Âli İmrân, 3/64) âyetinde olduğu gibi, birçok “Ehl-i Kitap” ifadesinin yer aldığıâyetlerde, Hristiyanlar da muhatap alınmıştır.

Hıristiyanlığın Temel Özellikleri
1. Teslis
Hıristiyanlar, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adı altında “üç kişilikte tek bir Tanrı”nın varlığını tasdik ederler
2.İnkarnasyon/Hulul ya da Tenleşme
Bu doktrin Tanrı’nın İsa-Mesih’te bedenleşerek yeryüzünde beşer hayatı yaşamasını ifade etmektedir. Hıristiyanlara göre İsa, sadece bir peygamber veya öğretmen değil aynı zamanda hem hakiki olarak beşer hem de aynı zamanda ilahi olan Tanrı’nın biricik oğludur. Böylece İsa, ilahiliği bağlamında Tanrı ile beşeriliği bağlamında ise insanlıkla özdeşleştirilmektedir.

2. Asli Günah- Kefaret (Atonement) Öğretisi
Hıristiyan inancına göre insanlığın babası olan Âdem, Tanrı ile yaptığı ahdi bozmuş ve itaatsizliğiyle insanlıkla Tanrı ile insanlığın arasını açmış diğer bir deyimle insanlığı Tanrıya yabancılaştırmıştır. İsa, ise kanıyla Âdem’in Tanrıya itaatsizliğinin bedelini ödemiş ve bu şekilde Tanrı ile insanlığın uzlaşmasını sağlamıştır. İsa’nın üçüncü günde ölümden dirilmesi bu evrensel kefaretin ve ölüme galip gelmenin delilidir. İsa’ya inananlar artık ondan yabancılaşmamakta bilakis onun çocukları olmaktadır. Geleneksel Hıristiyan kefaret doktrinine göre İsa-Mesih gönüllü olarak çarmıhta tüm insanların günahlarına kefaret olarak kanını akıtmış ve bu şekilde de insanoğlu ile Tanrı arasında Âdem’in günahı sonucu meydana gelen kopmayı düzelterek, Tanrı ile insanoğlu arasındaki ilişkiyi yeniden tesis etmiş ve bu şekilde de Tanrı ile günahkâr insan nesli arasındaki uzlaşmayı sağlamıştır.
3. Mesihçilik
Hıristiyanların, Yahudilikten etkilenerek alınan bir kavram ve inanç da Mesihçiliktir. Yahudîler Davud soyundan gelerek bir maşiah-Mesih’in, (kutsal yağla yağlanarak takdis edilmiş kral) kendilerini Roma idaresinden kurtaracağına inanmaktaydılar. İsa’dan Romalıları kovması beklenirken O, tebliğinde bu tür bir siyasi eylemi göstermemiştir. Ancak, her şeye rağmen O’na inananlar, haça gerildikten sonra İsa’nın beklenen Mesih olduğunu yaymaya başlamışlardır. Bu anlayışa göre İsa Mesih, dünyanın sonunda yeniden yeryüzüne inerek tanrısal bir idareyi mutlaka kuracaktır.
4. Kilise
Grekçe ‘‘eklesya” kelimesinden gelen kilise, cemaat, topluluk anlamlarına gelir. Literatürde de, İsa inananlarının meydana getirdiği topluluğu ifade için kullanılmaktadır. Dolayısıyla kilise, dinî bir mekân veya bir kurum değil de Hıristiyan cemaatini ifade etmektedir. Kilisenin ilk nüvesi İsa’nın havarîleridir.
Kilise kelimesi zaman içerisinde dinî kurumsal yapılanmayı ve ibadet mekânlarınıifade için de kullanılmıştır. Özellikle M.S. 313 deki Milano Fermanı ile başlayan ve Hıristiyanlığın devlet takibatından kurtulmasıyla ibadet mekânları oluşturulmuş ve buralara ‘‘kilise’’ adı verilmiştir.
5. Sakramentler:
Hıristiyanlar “sakrament” adı altında bir dizi dinsel eylemle kendi kendilerini ifade etmeye çalışırlar. Roma Katolik Kilisesi ve Doğu Ortodoks Kilisesi müntesipleri – vaftiz, konfirmasyon, tövbe/günah itirafı, evharist/kutsal komünyon, evlilik, rahip takdisi, ölüm esnasında hastayı son sağlama- adı altında yedi ritüeli sakrament olarak kabul ederken, Protestan Kiliselerin müntesipleri genel olarak sadece vaftiz ve evharisti/kutsal konünyonusakrament olarak kabul etmektedir.
a) Vaftiz
Suya dalma veya vücudun belirli kısımlarını yıkamak suretiyle yapılan vaftiz sakramenti, Hıristiyan imanını kabulün ilk aşaması olarak kabul edilmektedir. Bazı Protestan gruplar adayın ergenlik çağına geldikten sonra vaftiz edilmesini öngörmesine rağmen Hıristiyan Kiliselerinin çoğu adayı bebeklik döneminde vaftiz etmektedir.
b) Konfirmasyon
Vaftizle Hıristiyan olan kişilere Kutsal Ruhun inayetinin verilmesi sakramentidir. Doğru Ortodoks Kiliseleri bu sakramenti, bebeklerin vaftizinden hemen sonra uygularken, Roma Katolikleri çocukların 7–14 yaşları arasında uygulamaktadır. Bu sakramentin alınması esnasında adaylar, vaftizleri esnasında din adına verdikleri sözleri yeniler; bu esnada ellerini onların üzerine doğru uzatan rahipler de onlara dua eder.
c) Tövbe/Günah İtirafı
Kişinin işlediği günah veya hatasını kilisede itiraf etmesi ve rahibin de Baba, Oğul, Kutsal Ruh adına söz konusu günah veya hatayı bağışlaması sakramentidir.
d) Evharist/Komünyon
İsa’nın çarmıha gerilmeden önce havarileriyle yediği son akşam yemeği anısına icra edilen bu sakrament, tüm Katolik, Ortodoks ve Protestan Hıristiyanlarca düzenli olarak Pazar günleri yapılmaktadır. “Kutsal Komünyon”, “Mass”, Rabbin Son Akşam Yemeği” ve “Ekmek ve Şarap Ayini” olarak da bilinen bu ayine iştirak eden Hıristiyanlar, İsa’nın bedenini ve kanını temsil eden ekmek ve şaraba hissedar olur ve böylece Rab İsa-Mesih ile bütünleşirler.
e) Evlilik
Evlenecek çift için bazı özel duaların yapıldığı bir ayindir. Bu sakramentinuygulanışında mahalli geleneklerden dolayı kiliseden kiliseye farklılık vardır. Ancak tüm kiliselerde bu sakramentin temel amacı evlenecek erkek ve kadını takdis etmektir.
f) Rahip Takdisi
Din adamlarının rahip olarak atanma seremonisidir. Bu ayin esnasında rahip olarak atanacak kişi hayatını Hıristiyan topluluğuna adamayı vaat eder.
g)Hastayı Yağlama
Roma Katoliklerince ölümü kaçınılmaz olan hastalara uygulanmaktadır. Ortodokslara göre ise hastayı rahatlatmak ve iyileştirmek için gerekli olduğu her durumda uygulanmaktadır. Bu sakramentin uygulanması esnasında toplu veya özel ayinlerle dualar eşliğinde hastaya yağ sürülür.
Teolojik ve kilise idaresi konularında Katolik ve Ortodokslar gibi yeknesak görüşe sahip olmayan Protestanlar yukarıda ifade ettiğimiz gibi bu sakramentlerden sadece ikisini –vaftiz ve evharistiyı/komünyonu kabul etmektedir. Çünkü onlara göre Mesih-İsa sadece bu iki sakramenti tesis etmiştir.
Dua
Dua, Litürjik festivallere ilaveten Hıristiyanların en çok önem verdiği ibadettir. Kutsala yönelik hamd, şükür, rica, dilek ve yakarış olan dua Hıristiyanlar için bir kişi hoşnut eden bir eylem olarak görülmektedir.
Hıristiyanlara göre duada dört önemli veçhe vardır: Tanrı ile konuşma, Tanrıyı dinleme, Tanrının varlığını tefekkür etme yani O’nun varlığının fakında olma ve toplumsallık. Hıristiyanlar arasında en çok kullanılan dua, Matta İncili 6–9-13’de yer alan ve “Rab duası” olarak bilinen duadır:
Kutsal Kitap
Hıristiyanlıkta kutsal kitap “Bible” (Kitabı Mukaddes) diye adlandırmaktadır. O, Eski-Ahit adı altında Yahudilerin kutsal yazıları ve Yeni-Ahit adı altında Hıristiyan yazıları olmak üzere iki temel bölümden oluşmaktadır. Hıristiyan inancına göre Eski-Ahit, Tanrı’nın Hz. Musa ile Sina’da yaptığı ahdi temsil etmektedir. Yeni-Ahit ise İsa’nın havarileriyle son akşam yemeğinde yaptığı sözleşmeyi temsil etmektedir. Bu özellikleriyle Eski ve Yeni Ahitte konuşan Tanrı aynı Tanrı’dır; ancak Eski-Ahit tek başına bir anlam ifade etmemektedir. Zira onun layıkıyla anlaşılabilmesi için Yeni Ahite ihtiyaç vardır.
Hıristiyan inancına göre Eski Ahitin en temel işlevi İsa Mesih’in gelişini müjdeleyen ifadeler taşıması ve bir bakıma insanlığı Yeni Ahit dönemine hazırlamasıdır. Dolayısıyla Hıristiyanlıkta Kitabı Mukaddes içerisinde özellikle Yeni Ahit ayrıcalıklı bir önem taşımaktadır.
Yeni-Ahit’i oluşturan yazılar temel özellikleri açısından şöyle sınıflanabilir:
Rivayete dayanan kutsal yazılar: Bunlar Markus, Matta, Luka ve Yuhanna İncilleri ve Resullerin İşleri adlı kitaplardır. Bunlardan konu ve muhtevası aynı olan İncillere (Markus, Matta ve Luka) Sinoptik İnciller denir.
Mektuplar: Pavlus’un 13 mektubu (Romalılara Mektup; Korintlilere Birinci Mektup; Korintlilere İkinci Mektup; Galatyalılara Mektup; Efeslilere Mektup; Koloselilere Mektup; Selaniklilere Birinci Mektup; Selaniklilere İkinci Mektup; Timoteyus’s Birinci Mektup; Timoteyus’a İkinci Mektup; Titus’a Mektup; Filimun’a Mektup), İbranilere Mektup, Yuhanna’nın Üç Mektubu; Petrus’un İki Mektubu, Yakup’un Mektubu ve Yahuda’nın Mektubu.
Apokaliptik yazılar: Bu kısmı da 1545 yılında yapılan Trentkonsilinde Yeni-Ahit külliyatına dahil edilen Tanrı’nın nihai zaferi konusunda vizyonvari bir şekilde bilgi veren Vahiy kitabı oluşturmaktadır.
Günümüzde Hıristiyan Ana Mezhepleri: Hıristiyanlık, Yahudîlik içinde Mesihî bir hareket olarak doğmuş, zamanla evrensel bir din haline gelmiştir. Bu geçiş sürecinde, kademeli bir biçimde inanç esaslarını belirlemiş ve hayata geçirmiştir. Ancak oluşturulan bu inanç esasları genellikle kilise içerisinde büyük gerilimlere ve kopmalara neden olmuştur. Bu kopmaların ilki 451’deki Kadıköy Konsülünde yaşanmıştır. Bu konsül sonucunda İsa’da tek tabiat olduğunu savunan Monofizit Kıptî, Ermeni, Nesturi ve Süryani Kiliseleri ana kitleden kopmuştur. Bu kopmayı XI. Yüzyıldaki Doğu-Batı ayrılması takip etmiştir. Roma Kilisesi ile İstanbul Kilisesinin üstünlük ve otorite çekişmesinin sonucunda Ortodoks ve Katolik Kiliseleri oluşmuştur. Batıda, Katolik Kilisesi içerisinde inanç ve uygulamalara dair ihtilaflar reformları doğurmuş ve buradan da Protestan Kiliseler doğmuştur.
Başlıca Hıristiyan Mezhepleri ve temel görüşleri şunlardır:
1.Katolik Mezhebi:Doğu-Batı ayrışmasından sonra Roma’daki Kilise, evrensel anlamına gelen Katolik adını almıştır. Dünyada en fazla mensubu bulunan bu kilise, merkeziyetçi bir yapıya sahip olup, başında da Papa bulunmaktadır. Papa’nın yanılmazlığını temel ilke olarak benimsemiş olan Katolik anlayışta Papa, aynı zamanda Vatikan Devletinin başı olarak kabul edilir.
2.Ortodoks Mezhebi:Ortodoks, doğru inanç ve doktrine sahip olan anlamına gelmektedir. Doğu-Batı ayrılmasından sonra, Doğu Kilisesi kendisinin doğru inanç ve yaşayış üzere olduğunu ifade etmek için, Ortodoks adını kullanmaya başlamıştır. Roma Kilise’sinden ayrılmasının en önemli iki dinî sebebi, İstanbul’un Roma Kilisesi’nin üstünlüğünü kabul etmemesi ve Kutsal Ruh’un sadece Baba’dan çıktığını savunmasıdır.
Bu ayrılmadan sonra İstanbul’daki Bizans Kilisesi Ortodoksluğun merkezi haline gelmiştir. Ortodoksluğun diğer merkezleri de İskenderiye, Antakya ve Kudüs Patriklikleridir.
Bunların dışında özerk ve yarı özerk kiliseler de bulunmaktadır. Bu yapısıyla Katoliklik kadar merkeziyetçi olmayan Ortodoksluk, sayısal olarak Hıristiyan dünyasındaki ikinci büyük mezhebi oluşturmaktadır.
3.Protestan Mezhebi: İtiraz eden, baş kaldıran anlamlarına gelen Protestan, XVI. Yüzyılda Katolikliğin dini inanç ve uygulamalarına tepki olarak çıkan reformist topluluklara denmektedir. Başını Alman Rahip Martin Luther (1489–1546)’in çektiği bu hareket, daha sonra Zwingli, Calvin gibi birçok ileri gelen Protestan tarafından Avrupa’nın büyük bir bölümüne yayılmıştır
HİNDUİMZ: Hint alt kıtasında ortaya çıkan inanç sistemleri arasında tarihî bakımdan en eski gelenek Hinduizm’dir.
Kast Sistemi:Hindu toplumunda insanlar sınıflara ayrılırlar. Kast, aynı işi yapan atadan miras kalan hakları, görevleri ve adetleriyle birbirine bağlı olan insanlar topluluğudur. Bu sınıflar sırasıyla şöyledir:
1. Brahmanlar:
2. Kshatriyalar:
3. Vaisyalar:
4. Sudralar:
III. BUDİZM
Budizm, M.Ö. VI. asırda kuzey Hindistan’da yaşadığı kabul edilen SiddhartaGautamaSakyamuni’nin öğretilerine dayalı olarak gelişen inanç sistemini ifade eder. Mensuplarınca Budda-dharma (Budda’nın şeriatı), Budda-vacana (Budda’nın sözleri) veya Budda-sasana(Budda’nın öğretileri ve mesajı) diye bilinen bu inanç sistemi, günümüzde dünyanın dört bir yanında mensupları bulunan ve en hızlı gelişen dinlerden biridir. İkibin beş yüz yılı aşan uzun tarihsel süreçte Budizm, Hint kültürünün yanı sıra Orta ve Güney Doğu Asya’nın yerel kültürleriyle de karşılaşmış ve sonuçta bu bölgelere ve kültürlerine egemen olmuştur. Ayrıca onun, daha Hıristiyanlık öncesi dönemde Orta Doğu’ya, Helen dünyası ve Mısır’a kadar yayıldığı ve bu kültürleri de derinden etkilediği bilinmektedir. Şüphesiz bu, hiçbir zaman tek yönlü bir etkileme süreci olmamıştır. Zira yerel kültürler de Budizm’i etkilemiş ve sonuçta birbirinden oldukça farklı Budist okulları ortaya çıkmıştır. Örneğin, milâdî birinci asrın sonlarında Orta Asya’dan gelerek Keşmir ve Pencap bölgesini ele geçiren göçebe toplulukların Budizm’i kabul etmeleri ve Budist din adamlarının söz konusu dini bu insanların anlayışları ve ihtiyaçlarına göre yorumlama gayretleri sonrasında Mahayana Budizm’i denilen mezhep ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde Budizm’in Çin ve Japonya’ya yayılması da Çin Budizmi veya Zen Budizmi gibi yeni ekollerin doğuşuna imkân sağlamıştır. Birbirinden oldukça farklı din anlayışlarını temsil eden bütün bu okulların yegâne ortak özelliği, Budda’yı kendi ruhani liderleri kabul etmeleridir.
Budist kutsal literatürü aynen Hinduizm’deki gibi ilk dönemlerde sözlü olarak nakledilmiştir. Fakat bu sözlü nakil süreci çok uzun sürmemiş ve Budda’nın ölümünden kısa bir süre sonra keşişler tarafından onların tespiti ve kayda geçirilmesine yönelik çalışmalar başlatılmıştır. Buna rağmen Budizm’in ilk asırlarından bütün halinde günümüze ulaşan herhangi bir metin yoktur. İlk yazılı metinlere milattan önce ikinci asırda kral Asoka döneminde rastlanır. En eski toplu Budist dini metinleri ise, hikmet yolu (Dharma-Chakra-Pravattana) adını taşır ve derlenişi tahminen milattan sonra ikinci yüzyıldır.
Budizm, Veda kutsal literatürünün dinsel otoritesini kabul etmez. Dolayısıyla onlardan kaynaklanan birçok dini uygulama gibi kast anlayışına karşı çıkar ve bundan ötürü Hindularca sapık olarak tanımlanır. Buna rağmen, Hinduizm’in yeniden doğuş (reinkarnasyon), karma ve nihai kurtuluş (moksha) öğretileri bazen küçük değişiklerle bazen de olduğu gibi Budizm tarafından kabul edilir. İlk dönemlerde ve Hinayana mezhebinde Hinduizm’e belirgin bir tavır söz konusu olduğu halde bilhassa Mahayana geleneğinde Brahma, Indra ve Yama gibi Vedik tanrılara yer verildiği, Hindu ölüm sonrası hayat anlayışının aynen kabul edildiği ve Nirvana yolunda yoga egzersizlerine de başvurulduğu görülür. Bunun yanısıra, bağımlı varoluş yasası, dört temel gerçeklik, sekiz dilimli orta yol ve nirvana öğretileri ise sadece Budizm’e özgü inançlar olarak zikredilebilir.
Budizm, Hinduizm’deki karma yasasının yanı sıra bunun doğal bir sonucu kabul edilen reinkarnasyon öğretisini de benimser. Karma yasası, bireyin dünyevi var oluşunu onun iradi eylemlerinin ahlâki sonuçlarına göre belirlenmesi şeklinde ifade eder. Bu yasaya göre insanın mevcut yaşamı geçmiş hayatlarındaki eylemlerin bir sonucu olduğu gibi gelecekteki yaşamları da bugün yaptıklarına göre belirlenecektir. Dolayısıyla Budizm’e göre insanın kaderi Tanrı tarafından değil, kendi iradi eylemlerince çizilir ve bu süreç Nirvana’ya ulaşıncaya kadar devam eder. Budist karma-reinkarnasyon ile Hindu öğretisi arasındaki temel farklılık Budist anatta/anatman öğretisinden kaynaklanır. Anatman, varlığın özünü oluşturduğunu düşündüğümüz, “ruh” veya “ben” adını verdiğimiz sabit bir cevherin yokluğunu ifade eder. Bu durumda reinkarnasyon sürecinde birbirini takip eden bedenlerin ayniyetini/özdeşliğini ispat etmek zorlaşır, hatta imkânsızlaşır. Sonuçta, karma-reinkarnasyonöğretisinin gerçekliği ve ahlakiliği tartışılır duruma gelir. Budizm’de bu sorun, yanan bir mumdan başka bir mumun yakılması örneğindeki benzer bir sebep-sonuç ilişkisi veya genel nedensellik yasası çerçevesinde çözülmeye çalışılır. Ancak asırlardır süren açıklamaların problemi, herkesi ikna edecek biçimde çözdüğünü söylemek mümkün değildir.
Nirvana:Pali metinlerinde ‘‘ durgunluk, dizginlik, huzur, arınmışlık ve ölümsüzlük’’; Hinayana mensuplarına göre ‘‘varlık, ihtiyarlık, ölüm ve ızdıraplardan kurtulma, ihtirasın yokolması’’; Mahayana’ya göre de ‘‘ gerçek saadet, nihaî tenasühsüz kurtuluş, yani ızdıraplı hayata tekrar tekrar gelmekten (reenkarne) muaf olma’’ anlamlarına gelmektedir.

TÜRKİYE’DE İSLÂMİYET’İN DIŞINDA DİĞER DİN MENSUPLARI
Yahudiler:Yahudilerin Türkiye coğrafyasındaki mevcudiyeti oldukça eskidir. Yapılan araştırmalarda, Ege’de İzmir civarında, Marmara’da, Akdeniz’de ve Karadeniz sahil şeridinde eski çağ Yahudi yerleşkelerinin olduğu saptanmıştır. Ancak Türkiye topraklarındaki Yahudi nüfusunun artışı, 1492 yılındaki İspanya ( Endülüs) sürgününden sonra gerçekleşmiştir. İber Yarımadasını Müslümanların elinden alan Hıristiyanlar, Müslümanlarla birlikte burada yaşayan Yahudileri de sürmüşlerdir. Göç eden Yahudiler Osmanlı topraklarına sığınmışlardır. Osmanlılar da onlara kucak açmış ve özgür bir ortam sağlamıştır. Ayrıca I. Dünya savaşı sonunda Osmanlının elinden çıkan bölgelerdeki Yahudiler ve II. Dünya Savaşı’nda da Doğu Avrupa ve Kırım Yahudileri bugünkü Türkiye topraklarına göç etmişlerdir. Bu nüfus İsrail Devleti kurulmadan yaklaşık 70 bin civarındaydı. Ancak İsrail Devleti kurulunca bu nüfusun yarıya yakını Filistin’e göç etmiştir.
Bugün Türkiye’de yaşayan Yahudilerin sayısı yaklaşık 26 bin kadardır. Bunları tamamına yakını İspanya kökenlidir.
Türkiye Yahudilerinin yasal temsilcisi Hahambaşı’dır.Ona görevinde danışmanlık yapan iki meclis bulunur. Bunlar, dinî konsey ve fahrî danışmanlar kuruludur. Evlenme, boşanma, miras ve nesep tespiti gibi davaların görüldüğü bir de mahkemeleri ( Bet-Din) bulunmaktadır.
Hıristiyanlar:Türkiye Hıristiyanlık açısından çok önemli bir coğrafyadır. Çünkü Hıristiyanlık her ne kadar Filistin’de doğmuşsa da, günümüz Hıristiyanlığının şekillenip geliştiği yer Türkiye’dir. Günümüz Hıristiyanlığının kurucusu olan Pavlus, Tarsus’ta doğmuş ve öğretilerini de buralarda yaymıştır. Özellikle Antakya, erken dönem Hıristiyanlığında önemli bir yerdir. Hıristiyan terimi de ilk olarak burada kullanılmıştır. Antakya Patrikliği, İskenderiye, Kudüs ve İstanbul Fener Patrikliğiyle birlikte dört büyük tarihî patrikliği oluşturmaktadır.
Bütün Hıristiyanlarca kabul gören yedi büyük konsül de bu topraklarda yapılmıştır. İkisi İznik’te (325, 787); dördü İstanbul’da (381, 451(Kadıköy), 553, 680); biri de Efes’te (431) toplanmıştır.
İznik, Efes ve Meryem Ana, Kapadokya, Demre ve Noel Baba başta olmak üzere, Hıristiyanlarca önemli birçok hac ve ziyaret yerleri de yine Anadolu’da bulunmaktadır. Ülkemizde birçok farklı Kilise tarafından temsil edilen Hıristiyanların nüfusu, tahmini olarak 130 bin civarındadır.
Ermeniler:Ermeniler,Monofizit karakterli GregoryanKilise’si ile temsil edilmektedirler. Bu Kilise, İsa’nın beşeri yönünün ilahî yönü içerisinde eridiği ve İsa’da sadece ilahî yönün bulunduğunu ( Monofizitizm) kabul etmektedir. 1830’lara kadar Osmanlı Devleti’nde kültürel ve ekonomik hayatta, hatta sarayda, birçok yüksek mevkilere gelen Ermeniler, Osmanlı idaresi tarafından ‘‘ Millet-i Sadıka’’ olarak kabul edilmişlerdir.
Osmanlı’nın son dönemleri ve Cumhuriyetin ilk dönemlerinde Amerika başta olmak üzere birçok Avrupa ülkelerine göç etmiş olan Ermenilerin ülkemizdeki nüfusu, Hıristiyan gruplar arasındaki en kalabalık nüfus olma özelliğini sürdürmektedir. Bugün Türkiye’de yaşayan Ermenilerin nüfusu hususunda farklı bilgiler ve rakamlar telaffuz edilmekle birlikte takriben 45 bin ile 80 bin kadardır.
Süryaniler: Doğu ve Batı Süryanileri olarak iki gruba ayrılan Süryanilerin bir kısmı ( Batı Süryanileri) Arami kökenlidirler. Bir süre Urfa’yı merkez edinen Batı Süryanileri, Ermeniler gibi İsa’da tek tabiatın bulunduğuna ( Monofizitizm) ve Meryem’e ‘‘ Theotokos’’ ( Tanrıdoğuran) denilebileceğine inanırlar. Onlar da 451’deki Kadıköy Konsülünün kararlarını kabul etmemiş ve böylece ayrı bir Kilise oluşturmuşlardır.
Osmanlı idaresinde rahat bir hayat sürmüş olan Süryanilere 1882 yılında ‘‘ Millet’’ statüsü verilmiştir. Ancak zamanla Roma Katolik Kilisesi’nin ve Protestan Kilisesi’nin misyonerlik faaliyetleri neticesinde Batı Süryanilerinin bir kısmı Katolik ve Protestan olmuşlardır. Ülkemizde Süryaniler çoğunlukla İstanbul’a göç etseler de, nüfusun büyük bir bölümü Tur Abdîn (Mardin) bölgesinde yaşamaktadırlar.
Bugün Türkiye’de Batı Süryani Kilisesi, ‘‘ Süryani Kadîm Kilisesi’’ adı altında varlığını sürdürmekte ve bu kilisenin 40 bin mensubu bulunmaktadır.
Rumlar
Hıristiyanlık tarihinin dinî merkezlerinden biri olan İstanbul Kilisesi, M.S. 37’ de Aziz Andreas tarafından kurulmuştur. 330’da bağımsız piskoposluk, 451’deki Kadıköy Konsülünden sonra Patriklik, V. Yüzyılda Ökümenik Patriklik olmuştur. Bu durum Roma Kilisesi ile sorunlar yaşanmasına sebep olmuş ve nihayet 1054’te Roma ile ilişkisini tamamen koparmış, doğu kiliselerinin disiplin merkezi olarak işlevini devam etmeye başlamıştır. İstanbul’un fethinden sonra II. Mehmet, patrik seçimine doğrudan müdahil olarak seçtirdiği patriğe de ‘‘ üç tuğlu Osmanlı paşası’’ unvanı verdi. Bu dönemde Patrikhaneye verilen siyasi yetkiler, Bizans dönemindeki yetkilerden daha fazladır.
Patrikhane, Fener’de bu günkü yerine 1600 yılında taşınmış, ileri gelen Rum ailelerinin de bu bölgeye taşınmasına öncülük etmiştir. Bir süre sonra burada Rumlar çoğunluk oluşturunca patrikhaneye ‘‘ Fener Rum Patrikhanesi’’ denmeye başlanmıştır.
Patrikhane, I. Dünya Savaşı ve sonrasında Osmanlı aleyhine ciddi siyasi kampanyalar yürütmüş ve ‘‘ megalo idea’’ ‘nın da temsilciliğini yapmıştır. Özellikle Yunan işgal kuvvetlerinin yanında yer alıp, İngiliz işgal kuvvetlerine de enformasyon sağladı.
Cumhuriyetin ilanından sonra, Osmanlı Döneminde kendisine verilen imtiyaz ve siyasî etkinliklerin bütünü elinden alınarak sadece, dinî yetkilerle sınırlı bir Kilise olarak hayatına devam etmesi sağlandı.
22 Ekim 1991 yılından bu yana, Çanakkale Gökçeada daoğumlu Bartholomeos’un seçilmiş Patrik olarak görev yaptığı Fener Rum Patrikhanesinin, uluslar arası etkinliğini arttırmak ve Ortodoks Dünyasının disiplin merkezi olmak ( Ökümeniklik) gibi büyük hedef ve çabaları bulunmaktadır.
Bugün Türkiye sınırları içinde, Fener Rum Patrikhanesine bağlı yaklaşık iki bin Rum Ortodoks yaşamaktadır.
TÜRKİYE’DE MİSYONERLİK FAALİYETLERİ
Misyon, Latince “missio” teriminden gelip, kelime olarak; görev, yetki anlamlarında kullanılır. Misyoner ise, görevli olan kişidir. Kavram olarak Hıristiyan geleneğinde Misyoner; Resmi Kilise teşkilatı ya da herhangi bir Hıristiyan cemaati tarafından, Hıristiyan mesajını ve dinini yaymak amacıyla özel olarak yetiştirilen ve özellikle Hıristiyanlık dışı toplumlarda görevlendirilen kişi anlamına gelmektedir. Bu harekete de misyonerlik adı verilir.
Tebliğ; Kabul edilen dinsel öğretilerin, öteki olarak değerlendirilen diğer insanlara duyurulması veya ilan edilmesidir. Evrensel mesajlar taşıyan her inanç sistemi, öğretilerini bütün insanlara yayma isteğine sahiptir ve bunu dini bir vazife addetmektedir. Bu misyonerlikle karıştırılmamalıdır.
Misyonerlik; sıradan ya da rastgele bir tebliğ faaliyetinin ifadesi değildir; o, Hıristiyan geleneğinden kaynaklanan belirli metotları kullanarak Hıristiyan dinsel değerlerinin yayılması ve diğer insanların Hıristiyanlaştırılması için yapılan sistematik aktiviteleri ifade etmektedir.
Hıristiyanlıkta misyonerliğin ilk referansları İsa’ya ait çeşitli ifadelere dayandırılır. Buna göre çarmıh öncesinde İsa, mesajı için sadece Yahudileri hedeflediğini belirtir. İsa: “Ben yalnız İsrail halkının kaybolmuş koyunlarına gönderildim” (Matta 15/24) Ancak çarmıhtan dirilen İsa, Havarilerine“…‘Gökte ve yeryüzünde bütün yetki bana verildi. Bu nedenle gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin, onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruhun adıyla vaftiz edin. Size buyurduğum her şeyi onlara öğretin. İşte ben, dünyanın sonuna dek her an sizinle birlikteyim” (Matta 28/18-20) der. AzizPavlus, I. Korintoslulara Mektubu 9/12-23’nda “Ben özgürüm, kimsenin kölesi değilim. Ama daha çok kişi kazanayım diye herkesin kölesi oldum. Yahudileri kazanmak için Yahudilere Yahudi gibi davrandım. Kendim kutsal Yasa’nın denetimi altında olmadığım halde, Yasa altında olanları kazanmak için onlara Yasa altındaymışım gibi davrandım… Ne yapıp yapıp bazılarını kurtarmak için herkesle her şey oldum. Bunların hepsini… Müjdenin uğruna yapıyorum” der.
Kilise, İslam’a karşı mücadele kapsamında 1311-1312’de yapılan Viyana Konsilinde Hıristiyan batı Üniversitelerinde Arapça ve İslam Kültürü okutan kürsüler kurmuştur. Ortaçağda İslam ülkelerine yönelik ilk ciddi misyonerlik girişimi, 1299–1306 yıllarında Raymund Lull’un Tunus’a yaptığı misyon gezisi ile sistematik olarak başlamıştır. Ancak XVIII. yüzyıl ve sonrasında Misyonerlik faaliyetlerinde yoğunlaşma başlamıştır.
Osmanlının ekonomik, siyasal ve askeri yönden zayıflamasına paralel olarak Avrupa devletlerine tanınan ayrıcalıklar, bu devletler tarafından himaye edilen misyoner örgütler için önemli bir fırsat olmuştur. ABD ve İngiltere’nin himayesinde olan misyoner örgütleri Anadolu’da çeşitli illerde açtıkları okulları üs edinerek Hıristiyanlığı yaymaya çalışmışlardır.
Misyonerliğin Özellikleri
• Misyonerlik; kurumsal, planlı ve amaçlı bir organizasyondur. Dini amacının yanında siyasi ve idari gücü olan bir teşkilatlanmadır.
• Misyonerlik günümüzde siyasi organizasyon olarak faaliyet göstermektedir.
• Dönem ve şartlara göre taktik değiştiren bir faaliyettir
• Hedef kişilerin zayıf noktalarından yararlanma misyonerlerin vaz geçilmez özelliğidir.
• Hastalık, deprem, felaket, açlık, işsizlik, geri kalmışlık gibi durumlar Misyonerlerin umut ticareti için beklediği ortamlardır.
• Din değiştirme yanında kimlik ve kişilik değiştirmeye önem verirler.
• Hedef toplularda ilgilendikleri kişileri dinine, devletine ve milletine düşman edip toplumdan soyutlarlar.
• Misyonerler, Emperyalist devletlerin “öncü gücü” ve istihbarat elemanı olarak görev yaparlar.
• Misyonerlik, yenidünya düzeni oluşturmak, tek kutuplu dünya oluşturup yetkiyi ele almak ve emperyalist emellere hizmet etmede bir yöntemdir.
Misyonerlerin Hedefi
Zwemer’in, 1930′ların başında Kudüs’te Zeytinyağı’nda toplanan misyonerler kongresinde yaptığı konuşmadaki şu sözleri dikkat çekicidir: “Hıristiyan hükümetlerin, sizden İslam ülkelerinde yerine getirmenizi istediği asıl göreviniz, Müslümanların Hıristiyan yapılması değildir.Asıl göreviniz Müslüman ülkelerdeki nesillerin dinini öğrenmesine mani olmak, onları dinlerinden soğutmaktır. Ve sizler bu çalışmalarınızla İslam ülkelerindeki emperyalist hareketin öncüleri olacaksınız. Böylece Müslüman halkların genç kuşakları emperyalizmin onlara sunduğu fikirleri benimseyecektir.”
Kenya’nın ilk devlet başkanı şöyle demektedir: “Hıristiyanlık Afrika’ya geldiğinde, Afrikalıların toprakları, Hıristiyanların ise İncilleri vardı. Hıristiyanlar bize gözlerimizi kapayarak dua ve ibadet etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda onlar bizim topraklarımızı, biz de onların İncillerini almıştık”
Misyonerler Misyon faaliyeti öncesinde hazırlık aşaması olarak;
• Misyon faaliyetleri için hedef kitleler belirlemek,
• Hedef seçilen topluma yerleşmek,
• Topluma dil, kültür ve sosyal yaşam açısından adaptasyon,
• Toplumu tanıma, toplumsal çatışma ve birleşme noktalarını kavrama,
• Toplumun inanç yapısını, dini değerlerini inceleme ve misyonerlik açısından değerlendirme gibi hazırlık çalışmaları yaparlar.
Misyonerlerin Ülkemizde Kullandıkları Yöntemler
• Toplumun din dilini kullanmak.Müslümanları iyi anlamak ve onlarla giyim, kuşam, adetler ve dil konularında özdeşleşmek. (inkültürasyon).
• Müslüman halkın tepkisini çekecek tavır ve davranışları gizlemek ya da ertelemek
• Misyonda mümkün olduğu kadar yerli halktan kişileri kullanmak
• Siyasî, sosyal ve etnik nitelikli halk hareketlerini desteklemek.
• Toplum eğitimi ve kişisel gelişim ile ilgili faaliyetler düzenlemek ve yabancı dil eğitimi kursları açmak ya da oralarda görev almak.
Misyonerlik Çalışmalarının Ülkemizdeki Durumu
ATO’nun Haziran 2004′te basına açıkladığı rapora göre: Türkiye’de misyonerlik faaliyetleri kapsamında 300′den fazla kilise, çok sayıda kitapevi ve yayınevi, 1 kütüphane, 6 dergi, çok sayıda vakıf, 5 radyo, manastırlar, 2 kafe, 7 şirket, 7 gazete, 2 müze ve yabancı dil kurslarıyla birlikte onlarca dernek bulunmaktadır. İstanbul’da halen 126 kilise mevcuttur. Gelir seviyesi yüksek semtlerde sinema, tiyatro, kafe ve benzeri eğlence merkezlerinde misyonerlik faaliyetleri kapsamında film gösterileri düzenlenmektedir. Yurt genelinde Hıristiyanlık dinini tanıtıcı ve övücü kitap, kaset, broşür, CD, DVD ve İncil dağıtımı yapılmaktadır.
Misyonerlik Faaliyetlerine Karşı Alınabilecek Tedbirler
• Çocuklara ve gençlere İslam’ı ve Örf adetlerimizi öğretmeliyiz.
• Dini ve milli kimliğimizi sık sık hatırlatmalıyız
• İslam’da ilmin kadın ve erkek üzerine farz olduğunu anlatmalıyız.
• Dinimiz ve ülke bütünlüğüne yönelik faaliyetler hakkında toplumu bilgilendirmeliyiz.
• Tarihimizi iyi öğrenmeliyiz ve örnek almalıyız.
• Misyonerlere alet olan kişileri rencide etmeden kazanmaya çalışmalıyız.
• İstismar edilen konuları el birliği ile çözmeliyiz.
• TV.’lerde yayınlanan filmler iyi denetlenmeli, kendi kültürümüzü yansıtan filmleri tercih etmeliyiz.

DİNLER ARASI DİYALOG ÇALIŞMALARI
Dilimize Fransızcadan geçen Diyalog, “anlaşma”,”uyum sağlama” ve” bu yolda yapılan çalışmalar” demektir. Geniş manada Diyalog, iki insanın, grubun, zümrenin, milletin, devletin veya herhangi bir topluluğun birbirleri ile tanışmasına; sözlü, yazılı, fikri, ticari vb şekillerde alış-verişde bulunmaları demektir.
Farklı dinlere mensub insanların inançlarını ve düşüncelerin birbirlerine zorla kabul ettirmeden eşitlik, hoşgörü, doğruluk, samimiyet, sevgi, saygı ve iyi niyet çerçevesinde, ortak olan veya olmayan bir meselede barış ve hürriyet atmosferinde, muhatabını öğrenmek, bilmek, tanımak, dinlemek ve anlamak maksadıyla karşılılı konuşabilmelerini, işbirliğine gidebilmelerini, birlikte yaşayabilmelerini, hatta uzlaşabilmelerini sağlayan bir karşılaşmadır.
Planlı ve sistemli olarak yapılacak olan dinler arası diyalog girişimlerinin kaynağı, Katolik Hıristiyanlardır. II. Vatikan Konsülünde ( 1962–1965) Hıristiyanlık dışındaki dinlerin mensuplarıyla diyalog girişimlerinde bulunulması kararlaştırılmıştır. Fakat bu diyalogtan amaçlanan, dolaylı bir biçimde Hıristiyanlığı yayma gayretidir.
Başlangıçta, Hıristiyanlıktan başka dinin olmadığını iddia eden Katolik Hıristiyanlar, II. Vatikan Konsülünden sonra Yahudiler ve Müslümanlar başta olmak üzere diğer dinlerin mensuplarıyla sistemli ve programlı bir diyalog çalışması içerisine girmişlerdir. Bu amaçla Vatikan bünyesinde ‘‘ Dinler arası Diyalog Sekreteryası’’ oluşturulmuş, bununla ilgili yol ve yöntemler belirlenmiştir.
Bu çalışmaların gizli gündemi Hıristiyanlığı yayma olarak görülse de özellikle Medeniyetler ve Dinler arası savaşların çığırtkanlığını yapan ve kendi gibi inanmayanları ötekileştirme çabası içindeki bazı batılı anlayış ve gruplara karşı da yumuşatıcı ve daha itidalli bir yaklaşım oluşturmaktadır.
Kur’an-ı Kerim’de, dini gelenek bakımından Müslümanlarla birçok ortak noktaları bulunan din mensupları olarak, Ehl-i Kitap sayılmaktadır. Tevhîd anlayışı, ahret inancı ve Salih amel bakımından bu dinlerin mensuplarıyla ortaklıktan bahsedilmekte ve bu hususlar Yahudilerle Hıristiyanlara da hatırlatılmaktadır. Böylece Yahudiler ve Hıristiyanlar, Müslümanlarla diyaloga çağrılmaktadır. Bununla birlikte, inanç bakımından Hıristiyanlar, davranışlar bakımından da Yahudiler Kur’an-ı Kerim’de eleştirilmektedir.

 

16

Haziran
2012

KURANIN YORUMU VE TEFSİR BİLGİLERİ

Yazar: arafat  |  Kategori: AİLE  |  Yorum: Yok   |  492 Kez Okundu

I. ÜNİTE : KUR’AN’I TANIMAK, ANLAMAK VE ANLATMAK

1. KUR’AN’IN TANIMI, AMACI, MUHTEVASI, ÜSLUBU VE HEDEF KİTLESİ

KUR’AN’IN TANIMI:

Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim, İslam’ın en temel kaynağıdır.Medine’de ilk Kur’an okulu “ suffe “ Hz.peygamber tarafından kurulmuştur. Sahabiler burada Kur’an’ı ezberlemişler ve anlamadıkları ayetleri Peygamberimize sorarak öğrenmişlerdir. Onların bu yaptıkları daha sonraki Müslümanlar tarafından izlenmiş ve her nesilde Kur’an öğrenilmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm’in isimlerinden olan “Kur’ân” sözcüğü, masdar olup kıraat etmek, okumak demektir. Yüce Kelâmın özel adıdır. Kur’an-ı Kerim’e bu ad, yi¬ne Kur’an-ı Kerim tarafından verilmiştir.
Terim olarak Kur’an-ı Kerim; “Yüce Allah (c.c.) tarafından, ayet ayet ayrılıp ağır ağır, dura dura insanlara okunmak üzere, Cebrail Aleyhisselam vasıtasıyla Hz.Peygamber’in kalbine vahyedilmek, okunmak suretiyle, Arapça olarak bölüm bölüm indirilen, Levh-i Mahfuzda ve Mushaflarda yazılı, Tevatüren nesilden nesile nakledilen, kıraatiyle ibadet edilen, doğruluğunda hiçbir şüphe bulunmayan mu’ciz ve veciz Kitabullah’tır”.
Kur’an ilk nazil olmaya Ramazan ayında ve Kadir Gecesi’nde başlamıştır.
Kur’an-ı Kerim, Allah (c.c.) tarafından Hz.Peygamber’e bir defada değil, 23 senede, tedricen indirilmiştir
Allâh’ın, Hz.Peygamber’e verdiği en büyük mucize Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an-ı Kerim, lafzıyla, manasıyla ve evrensel mesajlarıyla en büyük mucizedir. Peygamberlere verilen mucizelerin tamamı anlıktır, geçicidir. Ancak ilahi mesajların sonuncusu olması münasebetiyle Kur’an Mucizesi çağlar üstü ve evrenseldir.
Kur’an-ı Kerim bütün insanlığa gönderilmiş ilâhi bir kitaptır. Bu Yüce Kitap, başları döndürecek ölçüde zengin bir kaynaktır ve her asra yetebilecek açılım gücüne sahiptir. O’nun mesajı evrenseldir. Kur’an’da bir çok âyette “Ey insanlar” denilerek bu evrenselliğe işaret edilmiştir. Bunun yanında, özellikle Furkan Suresi 1. âyette Kur’an’ın ve onun tebliğ ve temsilcisi Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) evrenselliği şöyle vurgulanmıştır: “Hayır ve bereketi ne muazzamdır o Zât’ın ki, bütün alemleri, ins ve cinni uyarsın diye o has kuluna doğruyu eğriden ayıran Furkan’ı indirdi”.
Allah, Kur’an’ı birçok isim ya da vasıfla nitelemiştir. Her adlandırma veya vasıflandırma, Kur’an’ın birtakım özelliklerine ve işlevine yöneliktir. Bu isim ve sıfatlardan bazıları şunlardır: el-Kitab, el-Hüda, el-Furkan, ez-Zikr, et-Tenzil, el-Mev’ıza (Öğüt), Şifa, Rahmet, en-Nûr, el-Mübin (Apaçık), el-Mubarek, el-Büşra (Müjde), el-Azîz (Kıymetli-Yüce), el-Mecid (Şerefli-Üstün), Ümmü’l-Kitab.
Kur’an-ı Kerim’de bunlardan başka isim ve vasıflar da verilmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır:
“el-Müheymin, el-Hakk, el-Hakîm, el-Burhan, el-Vahy, el-Beyân, el-Belâğ, et-Tezkire, el-Urvetü’l-Vüskâ, el-Fasl, el-Adl, es-Sıdk, el-Kasas, Kelâmullah, Hablullah, Ahsenu’l-hadis, el-Kayyim, el-Beşir-en-Nezir, er-Rûh, el-Mesânî” gibi.
Kur’an-ı Kerim’in Bölümleri
Kur’an-ı Kerim kısa ve uzun müstakil bölümlerden oluşur. Bunlara sure denir. Kur’an-ı Kerim 30 cüz ve 114 sureden ibarettir. Bu surelerin en uzunu 286 ayetle Bakara Suresi, en kısası ise üçer ayetle Kevser ve Asr sureleridir.
Kur’an-ı Kerim’deki her sure – Tevbe Suresi hariç – besmele ile ayrılır. Buna fasıl denir. Surelerin uzunluklarına göre tasnife edilmiştir. Buna göre sureler dört kısma ayrılır:
1) Tıvâl: (Uzun sureler): Bunlar; Bakara, Al-i İmran, Nisa, Maide, En’am, A’raf, Enfal ve Yunus sureleridir. Bazılarına göre ise Tevbe suresinin sonuna kadar 7 suredir ki bunlara Es-Seb’u’t-Tıvâl denir.
2) Miûn: Ayetleri yüzden fazla veya buna yakın surelerdir. Bunlar; Tevbe, Nahl, Hud, Yusuf, Kehf, İsra, Enbiya, Tâhâ, Mü’minûn, Şuarâ ve Sâffât sureleridir.
3) Mesânî: Ayetleri yüzden az olan surelerdir. Bunlar; Ahzab, Hacc, Kasas,
Tâ Sîn, Neml, Nûr, Enfal, Meryem, Ankebut, Rûm, Yâ Sîn, Furkan, Hicr, Ra’d, Sebe, Melaike (Fâtır), İbrahim, Sa’d, Muhammed, Lokman, Zümer, Hamimler, Mümtehine, Fetih, Haşr, Tenzil, Secde, Talak, Nûn ve Hucurat sureleridir.
4)Mufassal: Ayetleri kısa ve besmeleli fasılaları çok olan surelerdir. Bunlar; Hucurat Suresinden (49. sure) Kur’an’ın sonuna kadar olan surelerdir. Bunlar da üçe ayrılır:
a) Tıval (Uzun): Hucurat’tan Buruc’a kadar olan surelerdir.
b) Evsat (Orta): Buruc’tan Beyyine’ye kadar olan surelerdir.
c) Kısar (Kısa): Beyyine’den sonraki surelerdir.
Hicretten önce veya Mekke’de nazil olan surelere Mekki, Hicretten sonra veya Medine’de nazil olan surelere Medeni sureler denir.
Sureleri meydana getiren kısa veya birkaç cümleden meydana gelen ilahî kelama ayet denir.
Kur’an-ı Kerim’in ilk inen ayetleri Alak Suresinin ilk 5 ayetidir. Son inen ayetler ise Bakara Suresi 281, Nisa Suresi 176. ayetlerdir. Ancak bu bilgiler ihtilaflıdır.
Kur’an-ı Kerim’in en uzun ayeti Bakara Suresi 282. ayeti olan müdayene ( yani borçlanma ile ilgili) ayettir. En kısa ayeti ise Rahman Suresi 64. ayetidir. Toplam ayet sayısı ihtilaf konusu olmakla beraber en meşhuru 6236 sayısıdır
KUR’AN’IN AMACI:
Kur’an-ı Kerim’in gönderiliş amacı: insanların inançlarını düzeltmek, ahlâkını güzelleştirmek, dünya hayatlarını düzene koymak; ilâhi irade, rıza ve düzene uygun bir dünya hayatından sonra ve bu sayede onlara ebedi saadetlerini kazandırmaktır. Kur’an-ı Kerim’in geliş amacı, bütün insanların nefislerini terbiye etmektir.
Kur’an, İbrahim Suresi 1. Ayette Yüce Rabbimizin ifadesine göre; insanlığı, cehaletin, sıradanlığın, kanıksanmışlığın karanlığından; imanın, farkındalığın, ferasetin aydınlığına çıkarmak için gönderilmiştir. Kur’an; insanlığın, rehberi, ışığı, yol göstericisi, yani hidayet kaynağıdır.
Kur’an, kendisinin gönderiliş gayesini Sad suresi 29.ayette şöyle açıklar:
“(Rasûlüm!) Sana bu mübarek Kitab’ı, âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.”
KUR’AN’IN MUHTEVASI:
Kur’an-ı Kerîm, insanlara îtikad, ibâdet, muamelat, ukubat, ahlâk, içtimaiyat, iktisad, siyaset, tarih, hukuk, insan, kâinat ve kâinat ötesi gibi birçok hakikatlerden bahsetmiştir. Kur’an’ın bahsettiği bu hakikatlarîn en önemlilerini şu şekilde sıralayabiliriz:
1. Kur’an bütün insanları Allah’ın varlığına, birliğine îmana, yani, tevhid inancına dâvet eder. Zihinlerde Allah’ın kudret ve azametini tespit edip yerleştirir.
2. İnsanları putperestlik ve şirkten şiddetle men’eder. Yalnız ve yalnız, tek olan Allah’a ibâdet etmeye ve O’na hiçbir şey’i şerik koşmamaya dâvet eder.
3. Kur’an insanları ilme, irfana, tefekküre çağırır. İnsanları gaflet içinde şuursuzca yaşamaktan men’eder. Allah’ın kudret ve hikmetine dikkat etmelerini, kâinata ve hâdiselere ibret gözüyle bakmalarını ister.
4. İnsanlara gönderilmiş bâzı peygamberler ve onların ümmetlerini irşad ve tebliğ tarzları hakkında bilgi verir. Geçmiş ümmetlerin hallerinden ders almamızı söyler.
5. İnsanların nefislerine esir olmamalarını, dünyayı âhirete tercih etmemelerini, dünyada her an imtihan içinde olduklarını unutmamalarını bildirir.
6. Müslümanların dinlerinde sebat etmelerini, daima hakka tâbi olup hakkı savunmalarını, düşmanları karşısında kuvvetli olmalarını tavsiye eder.
7. İçtimaî, iktisadî ve siyasî hayatta tâkip edilmesi gereken temel esasları ve saadet düsturlarını haber verir.
8. İnsanlar arasında adalet, istikamet, tevâzu’, sevgi ve şefkat, ihsan, afv, edeb ve eşitlik gibi ahlâkî değerleri tavsiye eder. İnsanları zulümden, hıyânetten, kibirden, cimrilikten, intikam duygularından, katı yüreklilikten, fuhşiyattan, haramdan men’eder.
9. Allah’ın kâinata koymuş olduğu kanunların değişmeyeceğini, muvaffakıyet için bu kanunlara riayet etmenin lüzumunu anlatır. İnsana kendi gayret ve çalışmasından başka hiçbir şey’in fayda vermeyeceğini bildirir.
10. İslâm’a uyanların Cennete, uymayanların ise Cehenneme gireceğini bildirir. Bu dünyanın, âhiretteki ebedî Cenneti ve saadeti kazandıracak bir imtihan meydanı olduğunu haber verir. Ancak Allah’ın rızasını kazanmanın her şeyden daha üstün olduğunu hatırlatır.
Kur’an-ı kerim’in bilgi, irşad ve talimatla ilgili bütün muhteviyatı şu iki maddede özetlenebilir:
1-Bilinmesi ve inanılması gerekenler: Burada Allah, peygamberlik, gayb alemi hakkında bilgilerle öğütler, misaller, hikmetler ve kıssalar vardır.
2-Yapılması gerekenler: Burada ibadetler ve hayat düzeni gibi ameli ve ahlaki hükümler, öğretiler yer alır.
Bir başka taksim ile Kur’an’ın doğrudan ifade ettiği bilgiler beş bölüme ayrılabilir:
1-İbadetlerle, îctimai, hukuki ve siyasi hayatla ilgili hükümler: (farzlar, vacipler, mendublar, mubahlar, mekruhlar, haramlar vs. gibi).
2-Yahudiler, Hristiyanlar, müşrikler, münafıklar vb. – doğru yoldan sapmış – gruplarla mücadeleden bahseden mesajlar.
3-Yeryüzünün ve göklerin yaratılması, Allah’ın kâmil sıfatlarının açıklanması ve kullara gerekli bulunan diğer bilgilerin ilham edilmesi kabilinden olan ilahi nimet ve lütufların hatırlatılması.
4-İnsanlık tarihi boyunca itaat edenlerin ödüllendirilmesi ve isyan edenlerin cezalandırılmasıyla ilgili olayların bilgisi.
5-Ölüm ve sonrasıyla ilgili bilgiler.
Sonuç olarak Kur’an’ın muhteva/içerik olarak en çok üzerinde durduğu konuları varlık, tevhid ve iman esasları, duâ ve ibadetler, ahlâk ve değerler, insanlar arası ilişkiler, bilgi ve kıssalar şeklinde özetleyebiliriz. Ancak Kur’an, bütün bu konuları insanla ve onun hakikatiyle içice vermiştir. Bu açıdan bakıldığında Kur’an’ın en temel konusunun insan olduğu söylenebilir. İnsan, nasıl ve niçin yaratılmıştır, hangi özelliklere sahiptir? Her iki dünyada da huzuru, mutluluğu elde edebilmesi için nelere inanmalı, neleri yapmalı, nasıl yaşamalı ve nelerden kaçınmalıdır? İşte Kur’an-ı Kerim, bu temel hakikatleri bize hedef olarak gösterir ve bunlara ulaşmanın yollarını öğretir.

KUR’AN’IN ÜSLUBU ve HEDEF KİTLESİ:
Kur’an Arapça bir kitaptır. Kur’an’da çeşitli âyetlerde bu durum belirtilmektedir: “Biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ki anlayasınız” (Yusuf 12/2). “Sana da böylece Arapça bir Kur’an vahyettik” (Şûrâ 42/7). “Düşünesiniz diye Biz onu Arapça bir Kur’an kıldık” ( Zuhruf 43/3).
Kur’an’ın Arapça olarak indirilmesi gayet tabiidir. Zira Hz.Peygamber’in muhatap çevresi Arabistan’dır ve ilk olarak da Kur’an o çevrede, o insanlara hitaben indirilmiştir. Çünkü her Peygambere kendi kavminin dili ile kitap verilmiştir.
Kur’an’ın kendine has bir uslubu vardır. Kur’an, mü’mine hitap ederken, inanmayanın dikkatini çeker, inkârcıyı uyarırken, mü’mine bir müjde sunar. Avam denilen genel halk kitlesine hitap ederken, ilim ve fikir ehli insanları düşündürür, âlime söylerken cahile dinletir
Kur’an’ın genel üslûbu tasvirdir ve o, olayları ikili, karşıtlı olarak anlatır. Yani olayları canlandırarak ve sahneleştirerek anlatır. Böylece insanların Kur’an’da anlatılan olayları mukayese etme imkânı vardır. Örneğin cennet, cehennem, gök, yer, melek, şeytan, emir, nehiy, müjde, tehdit veya müminlerin durumları anlatılır sonra kâfirlerin hali dile getirilir.
Kur’an’ın üslubu ve bir konuyu takdim biçimini ayrıca şöyle sıralayabiliriz: Haber verme, tasvir, kıssalarla ibret aldırma, soru-cevap, karşılaştırma, benzetme, örnekle anlatım, nasihat-öğüt verme, müjdeleme-korkutma, meydan okuma vb.
Kur’an-ı Kerim’den önce Araplar’da sözlü edebiyatın iki şekli vardır: Şiir ve nesir. Nesir hitabet ile kâhinlerin kafiyeli sözlerinden ibarettir. Kur’an şiir olmadığı gibi, Arapların bildiği nesirden de farklıydı. O, öğüt ve talimattan ibaret olan iki amacını gerçekleştirmek üzere şeklin ve üslubun en uygunlarını seçmiş, yerine göre uygun geçişler yaparak; misaller, kıssalar ve tarihi olaylardan yararlanarak vermek istediğini ve etkili bir şekilde vermiştir.
Kur’an’ın üslûbuna dair konulardan biri de sûrelerin “Mekkî” ve “Medenî” şeklindeki tasnifidir. Sûrelerin Mekkî ve Medenî oluşları hakkında Hz. Peygamber’den bir açıklama gelmemiştir. Zira onun sağlığında sahabenin böyle bir beyana ihtiyacı yoktur. O halde surelerin Mekki mi, Medeni mi olduğunu bilmek sahabe ve tâbiûndan gelen haberlere dayanmaktadır.
En muteber görüşe göre Mekkî-Medenî ayrımındaki ölçü “hicrettir”. Bu görüşe göre hicretten evvel nâzil olan âyet ve sûreler Mekkî, hicretten sonrakiler de Medeni sayılmıştır. Bilindiği üzere Rasûlullah’ın (s.a.v.) 23 yıllık tebliğ görevi Mekke devri ve Medine devri olmak üzere iki önemli kısma ayrılıyor. Yaklaşık 13 yıl olan Mekke döneminde inen sûre ve âyetlere Mekkî, sonraki 10 yıllık Medine döneminde nâzil olanlara ise Medenî sûre veya âyetler denilmektedir.
Mekki surelerde, mesajlar kısa ve yoğun cümlelerdir ve hitap ettikleri topluluğun dil zevkine uygun olarak akıcı ve etkileyici bir dile sahiptirler. أَيُّهَا النَّاسُ يَا = “Ey İnsanlar” ibaresi bulunan, yemin ile başlayan vurgulu ifadeler, kısa ve etkili cümleler, Mekke’de inen sûre ve âyetlerin diğer bir karakteristik özelliğidir. Yine âhiret, oradaki ceza ve mükâfatın gerekli olduğu ve mantığın da bunu gerektirdiği gibi temel inanç konularına yer vermesi, genel olarak bir sûrenin Mekkî olduğunun bir başka alâmetidir. İçinde secde âyeti bulunan her sûre Mekkidir. Bakara ve Âl-i İmran sureleri hariç huruf-u mukattaa ile başlayan sureler mekkidir.
Hadler ve miras payları (feraiz ) ihtiva eden sûreler, cihâda izin veren ve cihâd hükümlerini ihtiva eden sûreler, Ankebut sûresi hariç, içinde münafıklardan bahseden her sûre Medenidir. Kısaca muâmelat, ukûbât, aile ve cemiyet içindeki durum ve vazifelerle ilgili âyetler içeren sûreler Medenidir.
Kur’an’ın üslubu hakkında bilgiyi artırmak için varlıklar arasındaki bazı münasebetlerden bahsetmek uygun olacaktır.
Kur’an’da Allah-Âlem Münasebeti
Kur’an çerçevesinde Allah-âlem münasebetinden söz ederken insanın da, âlemin bir parçası olduğunu unutmamak gerekir. Burada âlemden kastımız, Allah’ın yarattığı her varlık ve oluştur. Alem, temelde iki kategoride ele alınır. Görünen âlem (Şehâdet), görünmeyen âlem (Gayb). Görünen âlemde insanlar, hayvanlar, bitkiler, madenler, diğer gezegenler, güneş, ay, kısaca uzayda bulunan ve bizim, hakkında bilgi elde edebileceğimiz veya görebileceğimiz varlıklar ve oluşlar yer alır. Görünmeyen âlemde de çeşitli varlıklar ve hadiseler vardır. Melekler, Cinler ve mahiyeti hakkında açıklama yapılmayan diğer varlıklar bu cümledendir. İnsanın yaratılışından önceki safhalar da, insanın bilmediği şeylerdir. Kabir hayatı, ölen insanların ruhlarının, nasıl bir hayat sürdürdükleri, yine insanın bilmediği gaybî konulardır.
Kur’an’a göre Allah, görünen ve görünmeyen âlemin Yaratıcısıdır. O, âlemin bir nizâm içinde varlığını devam ettirmesi için tabiî kanunlar koymuştur. Âlemde görünen her şey, -insanın kendisi de dahil olmak üzere- Allah’ın tabiî ayetleridir. Bu ayetler, hem Allah’ın varlığı, birliği ve kudretini gösterirler, hem de âlemin, iki yönlü olduğunu ve insanın, görünmeyen bir gayb alemiyle içice yaşadığına işaretler taşırlar. Sonuç olarak Allah-âlem ilişkisi, süreklidir. Alemdeki her şey, Allah’a boyun eğmektedir.
Kur’an’da Allah-İnsan Münasebeti
Allah, insanı, Kendini rahatlıkla tanıyabilecek ve O’nunla ahlakî ilişkiyi gerçekleştirebilecek bir fıtratta yaratmıştır. Bu yönüyle insan, Allah’a kopmaz bir bağla bağlıdır. Aslında onun, bu bağın farkına varması için bir engel yoktur; ancak onun, kötülüğe olan meyli, bu bağı fark edememesi neticesini doğurabilir.
Allah’la insan arasındaki bu manevî bağ, öylesine güçlüdür ki inanmayan insanın hayatının belli dönemlerinde bile, varlığını hissettirir. Kur’an, buna işaret etmektedir. Kur’an’ın ifadesine göre insanlar, çok büyük felaketler karşısında, bütün çarelerin tükendiği bir anda, kendilerinden daha kudretli bir güce, yani Allah’a yalvarmaya başlarlar.
Allah, insan hiçbir şey iken onu yaratmıştır. Onu, nutfeden yaratmıştır. Onu, rahimlerde dilediği gibi şekillendirmiştir. O’nu, eh güzel bir biçimde yaratmıştır. Ona göz, kulak ve kalp vermiştir. Ona rızık vermiştir. Onu, iyiye ve kötüye eğilimli olarak yaratmıştır. Ölümü ve hayatı o yaratmıştır. O, bütün âlemin sahibidir. Gökleri ve yeri O, yaratmıştır.
Kur’an’da İnsan-İnsan Münasebeti
Kur’an’ın temel mevzularından birisi de insan-insan ilişkisi ile ilgilidir. Bu da ahlak ve hukuk kuralları olarak karşımıza çıkmaktadır.
İnsanların uyması gerekli kaideleri ve ilkeleri koyan Allah’tır ve bu ilişkiler Allah’ın değerlendirmesiyle değerini bulur. Kur’an, insanın hep vicdanına seslenir. Onun için Kur’an’ın iyi dediğiyle insanların iyi dediği arasında bir paralellik vardır. Kur’an’ın asırlar boyunca milyarlarca insanın ahlakî hayatına yön vermesi onun, ahlak ilkelerini anlatırken insanın gerçeğinden hareket etmesindendir.
İnsanlar arası münasebetlerde vazgeçilmez bir olgu da, hukuktur. Kur’an da, insanların ahlakî konudaki zaaflarını göz önüne alarak onların aralarındaki ilişkileri düzenlemiş ve bazı konularda hükümler koymuştur. Bu hükümler, Amme Hukuku ve Husûsî Hukuk alanlarıyla ilgilidir. Amme Hukuku içinde, İdare, Ceza ve Devletler Umûmî Hukuku gibi konular vardır. Aile, Miras, Eşya ve Borçlar Hukuku da Husûsî Hukuk çerçevesinde mütalaa olunurlar.
Kur’an’da İnsan-Âlem Münasebeti
İnsan, Kur’an açısından âlemi farklı görme imkanına sahip olmaktadır. Alem, gayb ve şehadet âlemi olarak birbiriyle içice olan iki boyuttan oluşur. Bu, Kur’an’a inananın âlem anlayışına bir perspektif katar. O, atmosferi, meleklerle paylaştığı hissine sahiptir. Allah’ın, âlemle her an bir şekilde ilişki içinde olduğunu bilir. Bu bilgi, ona, âlemin olmuş bitmiş ve kendi başına hayatiyetini devam ettiren bir nitelikte olmadığı hissini verir. Bu, müminin şuur dünyasının farklı biçimde şekillenmesini sağlar. Onun dünya hakkındaki görüşü, inanmayana nispetle çok farklı bir nitelik taşır.
Bütün bir âlem, Allah’ın yaratığı olmak bakımından Allah’ın varlığının ve kudretinin belgeleridir. Bütün âlem, şuurludur ve Allah’ı kendi lisanıyla tespih etmektedir. Bu bilgi, insanın âlemle ilişkisine başka bir boyut katar. Bu bilgi, onun âlemdeki diğer varlıkları, şuurlu varlıklar, canlı varlıklar olarak görmesini sağlar. Bu da, müminin çevreye ve tabiata karşı bakışını etkiler. O, tabiatı, kendi yararı istikametinde kullanırken daha dikkatli, daha titiz davranır. Çünkü tabiatın her parçasında hayat vardır.
Kur’an, üslûbu itibariyle i’caza sahiptir. Kur’ân-ı Kerîm’in bir sûresinin, hatta bir âyetinin benzerinin yapılama¬ması özelliğine, onun i’câzı denir. Bu yüzden Kur’an’ın i’cazı konusuna da değinmenin faydalı olacağı kanaatindeyiz. Sözlükte i’câz “âciz, çaresiz bırakmak”tır. Mu’ciz “çaresiz bırakan”, mucize ise “sıradan insanların yapamadığı, ancak pey¬gamberlere Allah’ın lutfettiği, olağan üstü fiiller, etkiler ve haller”dir. Kur’an mu’cizdir; çünkü meydan okuduğu halde kimse benzerini yapamamıştır. Kur’an mucizedir, çünkü bu eşsiz kitap son peygamber Hz. Muhammed’in peygamberli¬ğinin hak ve gerçek olduğunu ispat eden en kalıcı delil olmuştur. Kur’ân-ı Kerim’in i’câzını ortaya koyan üç özelliğinden söz etmek müm¬kündür:
1- Söz Sanatı: Seçilen kelimeler, kelimelerin dizilişi, grameri, uygulanan edebî sanatlar, mûsiki ve kelimelere -dilin imkânları sonuna kadar kullanılarak- yüklenen mânalar taklit edilemez mükemmelliktedir.
2-Üslûp ve Şekil Özelliği: Kur’ân-ı Kerîm’den önce Araplar’da sözlü ede¬biyatın iki şekli vardı: Şiir ve nesir. Nesir de hitabet ile kâhinlerin kafiyeli sözle¬rinden ibaretti. Kur’ân-ı Kerîm şiir olmadığı gibi Araplar’ın bildiği nesirden de farklıdır. O, öğüt ve talimattan ibaret bulunan iki amacını gerçekleştirmek üzere şeklin ve üslûbun en uygunlarını seçmiş, yerine göre uygun geçişler yaparak; mi¬saller, kıssalar ve tarihî olaylardan yararlanarak vermek istediğini en güzel şekilde vermiştir.
3-Muhteva Özelliği: Kur’ân-ı Kerîm’in muhtevası özetle îman, nelere inanılacağı, ibadet ve çeşitleri, hükümler ve talimat, ahlâk bilgisi ve eğiti¬mi, yaratılış ve oluş, gayb âlemi ve buradaki varlıklar, kısmen peygamber ve ka¬vimler tarihi, insan ve kâinatın yapısı, gelecekle ilgili bazı haberler ve bilgilerden oluşmaktadır. Hz. Peygamber’in çevresi ve yetişme şartları bellidir. Onun ve çev¬resindekilerin bu bilgilere sahip olmadıkları, bu bilgilerin bir kısmına o çağda ya-şayan başkalarının da sahip bulunmadığı bilinmektedir. Peygamberliğinden önce okuma-yazma bilmeyen (ümmî) bir zatın ağzından çıkan, hepsinin de doğru oldu¬ğu ya o anda yahut zamanı gelince anlaşılan ve bundan sonra da anlaşılacak olan, yakın çevredeki dinlerin ve bu dinlere ait kitapların yanlışlarını düzelten, tahrifle¬ri açıklığa kavuşturan bu muhteva (Kur’ân-ı Kerîm’in içeriği) olağan üstüdür, mûcizedîr; ancak doğru bilginin kaynağı Allah’tır, başka bir ihtimal mâkul değildir.

2. NİÇİN KUR’AN OKURUZ?
Kur’an okumaya karar veren bir insanın, niçin okumak istediğinin de cevabını vermesi gerekir. Öncelikle Kur’an insana gönderilmiştir. Buna göre, Kur’an’ı okumak, ruhen ve zihnen Kur’an’ın muhatabı olmak demektir.
Kur’an-ı Kerim, İslam dininin ilk kaynağıdır. Kur’an-ı Kerim, kullarını yaratan Allah’ın, onların iyiliğini düşünerek onlar için indirdiği, anlaşılıp hayata geçirilecek esasları içeren kılavuzdur. Kur’an-ı Kerim’in gönderiliş maksadı da insanların doğruya, güzele ulaşmasını sağlamaktır.
Bir müslüman olarak Kur’an’a karşı ilk vazifemiz, onun ve ihtiva ettiği hakikatların hak olduğunu tasdik etmektir. Daha sonra, onu okumak, mânasını anlamak ve emirlerini tatbik edip yaşamak, ulvî prensiplerini, ferd ve cem’iyet olarak hayatımıza hâkim kılmak gibi diğer vazifeler gelir. Kur’an’ı okumak, hayatı hem bireysel, hem sosyal olarak inşa etmenin yolunu öğretir.
Kur’an-ı Kerim, çok okumakla, tekrarlamakla eskimez, öğüt ve ibretleri tükenmez, insana verdiği harikuladelikleri son bulmaz. Kur’an’ı Okumalı, ezberlemeli, anlamalı, düşünmeli, yaymalıyız.
Kur’an’ı okumalıyız; çünkü Kur’an-ı Kerim’in muhatabı insandır. Kur’an okumak, bizi yaratan Allah ile konuşmaktır.
Allah’ı anmanın en güzel şekli olan namaz ibadetini yerine getirmek için de Kur’an öğrenilmelidir. Her müslümanın, namazı câiz olacak kadar Kur’an’dan bir bölüm ezberlemesi farz-ı ayndır. Kur’an-ı Kerîm’in bütününü ezberlemek ise, farz-ı kifâyedir. Yani bir kısım müslümanların hâfız olması, diğer müslümanları mes’ûliyetten kurtarır. Ancak Kur’an’ı ezbere bilen hiç kimse kalmazsa bütün müslümanlar mes’ul olur.
Kur’an’ı öğrenmek, öğretmek ve onu gelecek nesillere aktarmak büyük bir görevdir, sorumluluktur. Kur’an ile ilişki kurmanın insan için önemini haber veren ayet ve hadisler yeterli derecede teşvik edicidir. Maide suresi 15 ve 16. Ayetlerde Allah Teala şöyle buyurmaktadır:
“Gerçekten size Allah’tan bir nur, apaçık bir kitap geldi. Rızasını arayanı Allah onunla kurtuluş yollarına götürür ve onları iradesiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır, dosdoğru bir yola iletir”
Ayrıca Ashabtan Ebû Hüreyre (ra.)’ın, Kur’an okuyanların kazanacağı mânevî derecelerle ilgili olarak Hz.Peygamber’den rivayet ettiği şu hadîsi şerîf, mü’min gönüllerin heyecanla tutuşmasına vesile olacak güzelliktedir:
“Kıyamet gününde Kur’an-ı Kerîm gelecek ve Allah Teâlâ’ya: ‘Yâ Rabbî! Kur’an okuyan kimseyi şeref süsüyle süsle!’ diyecek; bunun üzerine Kur’an okuyan kimse şerefle süslenecek.
Yine Kur’an-ı Kerîm: ‘Allah’ım! Ona şeref elbisesi giydir!’ diyecek; hemen o zâta elbiselerin en değerlisi giydirilecek. Sonra Kur’an: ‘Rabb’im! Ona şeref tacı giydir!’ diye niyâz edecek; o kimseye şeref tacı giydirilecek. Sonunda Kur’an-ı Kerîm: ‘Yâ Rabbî! O kulundan razı ve hoşnut ol! Senin hoşnutluğundan üstün bir şey yoktur.’ diyerek Kur’an okuyan kimseyi mânevî mertebelerin en yükseğine ulaştıracak (Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’an 18; Dârimî, Fezâilü’l-Kur’an 1).
Kur’an okuyan insan, bireysel açıdan kendisini yoktan var eden Yüce Yaratıcı ile konuşuyor olmanın doyumsuz hazzını yaşar. Kur’an okuyan insan, ilahi kitapla sürdürdüğü diyalogda hem Rabbini tanır, hem de bütünüyle kendini bulur. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “O’nun üslubuyla konuşan, doğruyu konuşmuş olur. O’nunla amel eden, mutlaka mükâfat görür. Kim onunla hüküm verirse, adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru yola çağrılmış olur.” (Tirmizî, Fedailü’l-Kur’ân, 14; Müsned, 1/91)
Kur’an okuyan insan, Rabbinin kendini muhatap kabul etmesinin ve onun iki dünyada huzur ve mutluluğa ulaşması için hazırladığı kurtuluş reçetesini elde etmenin sevincini duyar.

II. ÜNİTE : KUR’AN-I KERİM’İ ANLAMAK ve ANLATMAK

1. KUR’AN’I ANLAMA İLE İLGİLİ KAVRAMLAR
1.a. Tefsir
Tefsir kelimesi, “fesr” veya taklip tarikiyle “sefr” kökünden gelen “tef’îl” vezninde bir masdardır. “Fesr”, sözlükte bir şeyi açıklamak, ortaya çıkarmak, ve üzeri örtülü bir şeyi açmak gibi manalara gelmektedir. İfade ettiği bu manalardan dolayı herhangi bir hastalığı teşhis için yapılan tahlile de “fesr” denilmektedir.
Tefsir kelimesi terim olarak ise: “Müşkil olan lafızdan murad edilen şeyi keşfetmektir” şeklinde tarif edilmiştir. Bir ilim olarak ele alındığı zaman da tefsir: “İnsan gücü ve Arap dilinin verdiği imkân nisbetinde Allah’ın muradına delâlet etmesi bakımından Kur’an metninin içerdiği manaları ortaya koymak” demektir.
Sahabe devrinde tefsir denilince akla tevkîfî beyanlar geliyordu. Yani bu söz onlara göre Allah’ın veya O’nun elçisinin açıklamalarını ifade etmek üzere kullanılan bir kavramdı. Yani onda hata ihtimali asla söz konusu değildi. Böylece denilebilir ki ashab döneminde “tefsir” lafzı Allah ve Hz. Peygamber’in beyanları için söz konusu iken daha sonraları muhtevası biraz daha genişletilerek sahabe açıklamalarını da içine almaya başladı. Çünkü onlar Kur’an’ın inişine şâhid olmuşlar, hükümlerle sebepler arasındaki münasebeti iyi kavramışlardı.
Kur’an ilimlerinin en önemlisi tefsirdir, diğer ilimler onun yardımcısı gibidir. Çünkü tefsir Kur’an’ı anlamaya ve açıklamaya yönelik faaliyetler bütünüdür. İnsanın gücü oranında Allah’ın âyetlerinde neler murad etmiş olduğunu çeşitli kaynaklar aracılığıyla anlamaya çalıştığı ilimdir.
Tefsir İlminin Gayesi: Allah’ın muradını anlama çabasıdır.
Tefsir İlminin Konusu: Kur’an âyetleridir.
-Baştan sona ilk Kur’an tefsiri: Mukatil b. Süleyman’a (Ö.H.150) atfedilen “Kitabu’t-Tefsiri’l-Kebir” dir.
1.b. Te’vil
“Te’vil” kelimesi, sözlük manası itibariyle aslına dönmek anlamına gelen “evl” kökünden “tef’il” vezninde masdar olup, “döndürmek” ve “herhangi bir şeyi varacağı yere vardırmak” demektir. Te’vil kelimesi, Kur’an bütünlüğü içerisinde farklı anlamlarda kullanılmıştır. Bunları kısaca şöyle sıralamak mümkündür:
1. Tefsir: “Onun te’vilini/tefsirini ancak Allah bilir…”.
2. Sebep: “Hakkında sabredemediğin şeylerin te’vilini, sebebini sana bildireceğim”.
3. Sonuç: “Bu daha iyidir ve te’vil/sonuç bakımından daha güzeldir”.
4. Rüya tabiri: “Ve Yûsuf dedi ki: Babacığım! İşte bu daha önce gördüğüm rüyanın te’vili/tabiridir”.
Te’vil kelimesi terim olarak da: “Meşru bir sebep veya delilden ötürü âyeti zahirî manasından alıp, kendisinden önce ve sonraki âyete mutabık, kitâb ve sünnete uygun manalardan birine hamletmek” demektir.
İslam bilginlerinin çoğunluğuna göre nasslardan hüküm çıkarmada esas olan, te’vile gitmemektir. Başka bir ifade ile nasslann zahirî manalarıyla amel etmek vâcibtir ve kuvvetli delil olmadıkça zahirî manalarını bırakıp te’vile gitmek caiz değildir. Meselâ genel manalı bir nass, kendisini tahsis eden hususî bir nass olmadıkça umum, mutlak manalı bir nass da takyid edici bir nass olmadığı müddetçe mutlak anlam taşır. Emirler de aynı şekilde aksi bir delil bulunmadıkça vücüb ifade ederler. Ancak birbiriyle anlam yönünden çelişir gibi görünen müşkil âyetlerin te’lifi ve manaları gizli bir anlam için sembol teşkil eden âyetlerin yani müteşâbih nassları açıklığa kavuşturulması gibi durumlarda da te’vil kaçınılmazdır.
Tefsir, Kur’ân-ı Kerîm’in Arapça veya başka bir dille yapılan açıklamalarıdır. Bu açıklamaların âyet ve hadislerle sahabe rivayetlerine dayanan kısmına rivayet tefsiri, başta dil ilmi olmak üzere diğer yardımcı bilgilere, aklî verilere dayanılarak yapılan kısmına ise dirayet tefsiri denir. Te’vil ise geçerli bir sebebe dayanarak sözü, ondan anlaşılan açık (zahir) mânâ yerine, nispeten kapalı veya ikinci derecede bulunan başka bir mânada anlayıp yorumlamaktır.
1.c Tercüme
Sözlü yahut yazılı bir metnin, başka bir dile aslına sadık kalarak, anlaşılır bir ifadeyle çevrilmesidir. Ayrıca biyografi anlamında terceme-i hal tabiri de meşhurdur.
1.d. Meal
Bir metni başka bir dile birebir çevirmekten çok yaklaşık olarak yani tefsîrî tercüme şeklinde aktarmak demektir.

2. KUR’AN’I DOĞRU ANLAMA ve ANLATMADA YÖNTEMLER
Kur’an, en doğru yola ileten bir kitap, insanlar için kalp gözleri (konumundaki bir nur), bir öğüt, kesin olarak inanan bir toplum için de bir hidayet ve bir rahmettir. ( Bkz. İsra: 9; Yunus:57; Casiye:20 ) İnsanın böyle bir kitabın rehberliğinde hayat sınavını başarı ile tamamlayabilmesi, öncelikle Kur’an’ı doğru anlamasıyla mümkündür.
Kur’an Yaratandan gelen bir hitaptır. Allah’ın kullarına olan sevgi ve merhameti, bir annenin çocuğuna olan merhametinden de fazladır. Bu nedenle Kur’an’ı, Allah’ın kullarına merhametinin bir eseri olarak düşüne düşüne okumak gerekir.
Kur’an’daki ayetlerin çoğu muhkem ayetlerdir. Yani her insan tarafından okunduğunda anlaşabilecek niteliktedir. Bunun yanında kutsal kitabımızda yoruma açık ve mecaz anlamlar taşıyan müteşabih ayetler de yer almaktadır. Kur’andaki müteşabih ayetlerin anlaşılabilmesi için yorumlamaya ihtiyaç vardır. İslam alimleri Kur’an’ı her dönemde kendi bilgi birikimlerine göre anlamaya, yorumlamaya çalışmışlardır. Böylece Tefsir ilmi doğup gelişmiştir.
Kur’an-ı Kerim’in mesajlarını doğru okuma, anlama ve uygulama ise bir müslümanın en önemli görevidir. İnsanlara hidayet ve rahmet olarak gönderilen Kur’an’ı doğru anlamak için Kur’an- Allah ilişkisine, Kur’an-insan ilişkisine, Kur’an- âlem ilişkisine ( görünen ve görünmeyen alem ilişkisine ) ve Kur’an–Kur’an ilişkisine bakmak gerekir.
Ayrıca Kur’an’ın mübelliği, insanlığın en güzel rehberi Hz.Peygamber’in Kur’an ile ilişkisine, Kur’an’daki konumuna bakmak gerekir. Vahyin ilk muhataplarının, yıldızlaşmış nesil sahabenin Kur’an’ı anlayışından da haberdar olmak gerekir.
Kur’an’ın öğrenilmesi kişinin onu anlamak için gösterdiği çabaya bağlıdır. Yüce Allah bizden Kur’an’ı anlamamızı, ayetlerini düşünüp öğüt almamızı istemektedir: “Andolsun biz, Kur’an’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan? “ ( Kamer:17 )
Kur’an’ı anlamak, iyi niyetli ve dikkatli bir okumayı gerekli kılar. Kur’an’ı doğru bir şekilde yorumlamak için bazı ilkeler vardır. Kur’an-ı Kerim hakkında doğru bilgi, doğru yöntem ve doğru uygulamalara ulaşmak için aşağıdaki maddelerin bize ışık tutacağını söyleyebiliriz.
1- Arap dilini ve edebi inceliklerini bilmek
2- Kur’an’ı tanımak, amacı, muhtevası ve üslubu ve hedef kitlesi hakkında bilgi sahibi olmak, kısaca Kur’an’ı anlamaya giriş bilgisine sahip olmak. Bu konuyla ilgili 1. Ünitede yeterli derecede bilgi paylaşmıştık.
3. Kur’an’ı Kur’an ile tefsir etmek. Kur’an’ı bir bütün olarak ele almak, Kur’an’ı Kur’an’ arz etmek.
Kur’an’ı anlamada bütünlük ilkesini göz ardı etmemek gerekir. Kur’ân’ın açıklamalarına ulaşmak için âyetler ve sureler arasındaki arası ilişkileri bilmek gerekir. Bu, rakamlar arası ilişkilere benzer. 0′dan 9′a kadar toplam 10 rakam vardır. Bütün hesaplar onlarla yapılır. İnsan, rakamlar arası ilişkileri ne kadar bilirse o kadar hesap yapar. Kimi onu, günlük hesaplarını tutacak kadar bilir. Kimileri de bilgisayarın, uzay teknolojisinin ve daha nice şeylerin hesaplarını yapacak kadar bilir. Her insan o rakamlardan, kendi bilgisi ölçüsünde yararlanır. Kur’ân’dan yararlanma da öyledir. Âyetler ve sureler arasındaki bu ilişkilerin görülememesi, Kur’ân’ın iç bütünlüğünü sağlayamamak demektir.
4- Kur’an-Sünnet ilişkisine başvurmak, Kur’an’ı Sünnete arz etmek.
Kur’an’ı öğrenmek ve onu anlamaya çalışmak konusunda bize örneklik eden kişi, Hz.Peygamberdir. Dolayısıyla Kur’an-Sünnet ilişkisini görmek, Kur’an’ı doğru anlamada, Hz. Peygamberin rolünü iyi algılamak gerekir. Hz.Peygamber’i devre dışı bırakan, rolünü küçülten, önemsizleştiren bir Kur’an ve din anlayışı düşünülemez. Kur’an’ın doğru bir şekilde algılanmasında Allah Rasulü’nün uygulamaları çok önem arz etmektedir. Bu uygulamalar bazen Kur’andaki bir hükmün önce açıklanması sonra da bizzat kendisi tarafından tatbiki, bazen de bir sahabinin uygulamasından sonra Rasulüllah’ın bunu onaylaması şeklinde cereyan etmiştir. Bu uygulamaların yanında bazen itikadi açıdan yaptığı bazı düzeltmeler de olmuştur. Onun bu şekildeki düzeltme ve uygulamalarını hem itikadi hem de ameli açıdan görmek mümkündür.
5- Kur’an’ı doğru anlamada Sahabe anlayışına ve uygulamasına başvurmak. Kur’ân-ı Kerim’i en doğru anlamıyla anladığı tescillenmiş kişi ya da topluluk deyince tek bir topluluk akla gelir; o da vahyin ilk muhatapları Ashab-ı Kiramdır. Dolayısıyla, Kur’an-ı Kerim’i Hz. Peygamber’in sünneti ve Ashab’ın söz ve sireti çizgisinde anlamak gerekecektir.
6- Ayetlerin nüzul sebeplerinden yararlanmak, iyi bir siyer ve hadis bilgisine sahip olmak. Surelerin Mekki – Medeni ayrımını öğrenmek ve Kur’an mesajlarının karakteristik yapısını kavramak.
Allah Teâlâ her şeyi belli bir hikmet üzere var etmiştir. Kur’an’daki her âyetin de belli bir gayesi, hedefi vardır. Biz bunlardan bir kısmını ilgili rivâyetler sebebiyle bilmekteyiz. Kur’an-ı Kerim’in âyetleri bu yönden iki kısma ayrılabilir:
Birincisi, Kur’an’ın ekseriyetini teşkil eden ve Cenab-ı Hak tarafından indirilişi belli bir sebep üzere olmayan, doğrudan doğruya indirildiğini söylediğimiz âyetlerdir. İkincisi ise, belli bir olay ya da bir sebebe bağlayabildiğimiz âyetlerdir.
Hz. Peygamber’e (a.s.) yöneltilen bir sual veya meydana gelen bir hâdise dolayısıyla birkaç ayet ya da bir surenin tamamının nazil olmasına âmil olan şeye “sebeb-i nüzûl” demekteyiz. Bu konuyla alâkalı farklı mülahazalar olmakla beraber Tefsir âlimlerinin sebeb-i nüzûl hakkında üzerinde ittifak ettikleri görüş şudur; “Nüzûl sebeplerini bilmek, âyetlerin anlaşılmasını kolaylaştırır”.
7- Sibak ve siyakı (sözün akışını, bağlamı) iyi biçimde göz önünde bulundurmak. Yanlış anlamanın önüne geçmek. Sözün sahibini ve ayetlerdeki muhatap kitleyi iyi tespit etmek. Örneğin tırnak içinde, birilerinin sözü olarak nakledilen bir cümleyi Allah’ın sözü gibi nakletmenin hatalı oluşu.( Bakınız: Yusuf Suresi 28. ayette Züleyha validemizin kocasının sözünü Allah’ın sözü diye nakletmek gibi. )
8- Kur’an’ı, Kur’an İlimleri ışığında anlamak. Kur’an tilavetindeki kıraat farklılıkları ve bunların ahkama etkileri, muhkem ve müteşabihatı, Kur’an’daki tekrarları, yeminleri, kıssaları, garib lafızları, teşbihleri, meselleri, sure ve ayetlerdeki mana uyumunu, lafızlar ile mana arasındaki fonetik uyumu, çelişkili zannedilen konuları açığa kavuşturan Müşkilü’l-Kur’an adlı Kur’an ilimlerinden ve sayısı 10’larla ifade edilen Kur’an ilimleri ışığında anlamak işi kolaylaştıracaktır.
9. Kur’an’i kavramların, Kur’an’ın indirildiği dönemdeki anlamlarını tespit etmek. İlk dönem lugat eserlerine, Arap şiirlerinde kavramların kullanıldığı anlam çeşitliliğine vakıf olmak. Garibu’l-Kur’an ve Müfredatu’l-Kur’an gibi eserlerden yararlanmak. Kur’an fihristlerinden, ansiklopedilerinden yararlanmak.
10- İsrailiyyattan, gaybî ve gereksiz ayrıntılardan kaçınmak, zahirî anlamın yeterli olduğu yerde, uygun olmayan bâtini anlamdan uzaklaşmak.
11- Aşırı yorumlardan, zorlama tevillerden sakınmak. Kör taklitten uzaklaşmak, ayetleri ideolojik ve siyasi amaçlara malzeme yapmaktan sakınmak.
12- Takvaya sarılmak, ruhen ve zihnen Kur’an’ın muhatabı olmak, Kur’an’ı doğru anlamak için Allah’tan yardım talep etmenin gerekliliğini unutmamak.
13- Sahabenin, Tâbiinin ve ilim ehli ortak aklın, Kur’ân’ı tefsir ve te’viline, mevcut tefsir hazinesine bakmak. Tarihsel süreçte Kur’an’ı anlama çabalarının ürünlerine vakıf olmak. ( Rivayet ve dirayet türü tefsir eserlerine, ahkam tefsirlerine, edebi ve luğavi tefsir eserlerine, ictimai tefsir eserlerine, işari tefsir eserlerine, usül eserlerine, Kur’an ilimlerine dair müstakil eserlere, Kur’an kavramlarını müstakil biçimde konu edinen eserlere, konulu tefsir eserlerine vb. eserlere bakmak. )
14. Kur’an’ı anlama çabasının bir ürünü olan meallerden yararlanmak ve metodik çalışmalarla meallerden istifadeyi artırmak. Esasen geleneğimizde meal okuma ve okutmaktan daha çok tefsir okuma-okutma yaygındır. Ve bu daha sağlıklı bir yoldur. Ancak insanların Kur’an ile bağının öz biçimde de olsa sınırlanamayacağı gerçeğinden hareketle sürdürülen meal okuma çalışmalarının doğru bir istikamette gitmesi için bazı yöntemleri kullanmakta fayda vardır. Buna göre;
– Meal çalışmasının, işin ehli bir uzman eşliğinde sürdürülmesi.
– Meal çalışmasının tefsir, hadis, fıkıh ve siyer destekli sürdürmek.
– Takip edilen Kur’an mealinin mümkünse bir komisyon çalışmasının ürünü olması. Meâlin çeviri yapılan dile, akıcı bir biçimde çevrildiğine dikkat edilmesi.
– Meal okumada çeşitlilik kazandırılması; kavram merkezli okuma yapılması, konu merkezli okuma yapılması, nuzül sürecine göre okuma yapılması gibi.
– Mukayeseli meal çalışması yapılması.
– Başlanılan Meal çalışmasının yarım bırakılmaması. Kur’an’ın tedrici olarak indirilişinin iyi okunması.
– Meal okumada çapraz okuma yönteminin geliştirilmesi. Kur’an’ın Kur’an’ arzedilmesi yöntemiyle, birbirleriyle bağlantılı ayetlerin beraber okunması, düşünülmesi ve aradaki bağın kuvvetlendirilmesi. Ayetler ve sureler arasındaki bağlantının kavranılması.
– Sureleri okumadan önce, her sure hakkında özet bir bilgiye, muhteva akışına sahip olunması, okuduktan sonra, o surenin bir özetinin çıkarılması. Soru-cevap yöntemiyle sureler hakkındaki bilginin pekiştirilmesi.
– Her sureyi bitirdikten sonra Yüce Rabbimizin neleri emredip nelerden sakındırdığının özet halinde çıkarılması.
– Meal çalışmasının okuyucuda Kur’an kültürünü geliştirmeye yönelik olması.
– Kur’an’ın “ işittik ve itaat ettik “ duygusuyla okunması vb. başlıklar, meal okuma yöntemlerine katkı sağlayacaktır.

3. KUR’ÂN-I KERÎM ve MEÂL
Türkçe’de Kur’ân-ı Kerîm’in Arapça’dan başka bir dile tercüme edilmiş haline “çeviri” yerine meâl sözcüğü kullanılır. Bunun nedeni meâl kelimesinin “yakın çeviri” (yahut eksiltili çeviri) anlamına sahip olmasıdır. Kur’ân-ı Kerîm tercümesi ya da çevirisi demek daha iddialıdır. Bu nedenle meâl yazarları çeviri konusunda yetersizliklerini vurgulamakta ve Kitabımızın çevirisini yapmanın mümkün olmadığını itiraf etmektedirler.
İlk hitap ettiği toplumun konuştuğu dilin kelimelerinden seçilerek hiçbir beşerin güç yetiremeyeceği bir ahenkle dizilip en güzel nağmelerle dokunan Kur’an nazmının, o insanlara hitap ederken kurduğu zihinsel ve duygusal iletişimi, meâller asla kuramamaktadır. Böyle bir iletişimin kurulması şöyle dursun, meâllerle normalde âyetlerin metin olarak muhtevasını düzgün bir şekilde aktarmak bile mümkün değildir. Çünkü bazen bir âyete, hepsi de doğru olmak üzere birçok meâl verilebilmektedir. Aynı şekilde Kur’an nazmında çeşitli manalara gelebilen ortak anlamlı pek çok kelime vardır. Bu anlamların hepsi meâle alındığı takdirde meâl, tefsire dönüşmektedir. Alınmadığında ise meâl, âyetlerin ve âyetlerde geçen bazı kelime ve kavramların anlamlarını daraltmış olmaktadır. Bunun yanında meâllerde Kur’an-ı Kerim’in mucizeliği, edebi güzelliği, ses ve üslûp özellikleri ve belagatı yansıtılamamaktadır. Bu yüzden ruhları coşturan, aklı ve düşünceyi fetheden, kalpleri tesiri altına alan Kur’an’ın etkileyici ve canlı üslubu, meâllerde yerini kuru bir metne bırakmaktadır.
İşte bu sebeple, Kur’an’ın mesajının insanların zihinlerine ve kalplerine etkili bir şekilde ulaştırılabilmesi ancak sağlam ve güvenilir tefsirlerle mümkün olabilir. Çünkü âyetlerin içerdiği bütün anlamlar meâllere sığmaz. Bu yüzden Kur’an’ı doğru ve daha iyi bir şekilde anlamak isteyenlerin, ya bizzat kendilerinin Arapçayı iyi bilip tefsir usûlüne vakıf olmaları, ya da güvenilir tefsirlerden yararlanmaları gerekir.
Kur’an-ı Kerim, şüphesiz apaçık ve anlaşılır bir kitaptır. Onun âyetlerinden pınardan suyun fışkırdığı gibi birçok manalar fışkırır. Mütercim ondan bir mana anlar ve onu aktarır; fakat onun anladığı manadan başka manalar da âyetlerde kendini göstermeye devam eder. Demek ki meâller Kur’an âyetlerinden bir veya iki mana aktarsa da, âyetlerden anlaşılabilecek daha pek çok manalar kalabilmektedir. Bu yüzden okuyucu, Kur’an’ı meâllerle ölçmeye kalkmamalıdır. Kur’an bu meâllerden ibaret değildir. Meâller itinalı ve doğru yapılabildiği takdirde yalnızca Kur’an’dan anlaşılan manalardan birer demettir. Âyetlerin içerdiği itikâdî, ilmî, hukûkî, sosyal, ahlakî, tarihî ve benzeri daha nice hikmet dolu hükümlerin doğru bir şekilde anlaşılabilmesi ise, mutlaka güvenilir tefsirlere ihtiyaç hissettirmektedir.
Bir meâl ne kadar mükemmel olursa olsun Kur’an değildir. İşte bu sebeple tefsirlere müfessirlerin yorumlarının karıştığı, bundan dolayı tefsirleri bir kenara bırakarak Kur’an-ı Kerim’i doğrudan meâllerinden anlamak gerektiği yolundaki iddialar gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü meâller Kur’an’dan mütercimin anlayabildiği kadar bazı şeyleri aktarabilirse de Kur’an’ın mesajını hakkıyla ortaya koyamaz.
Bu söylediklerimizden, Kur’an’ın meâlinin yapılmaması gerektiği sonucuna varılmamalıdır. Bütün bunlar, meâllerin Kur’an-ı Kerim’in yerine konamayacağını anlatmak içindir. Yoksa Kur’an-ı Kerim’den yararlanmak noktasında elbette meâllere ihtiyaç vardır.
Allah tarafından son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)’e, ilk hitap ettiği toplumun dili Arapça ile nazil olan Kur’an-ı Kerim’in mesajını öğrenmek, her müslümanın hakkı ve vazifesidir. Arapça bilmeyenler için Kur’an’ı Kerim eskiden beri birçok dile tercüme edilegelmiştir. Kur’an-ı Kerimin ilk devirlerden itibaren başka dillere çevrildiğine dair örnekler mevcuttur. Selman el-Farisi Fatiha suresini Farsçaya çevirmiştir. Yine hicri 127 senesinde Kur’an’ın Berberi diline çevrildiğini, el-Cahız’ın (v.255/869) beyanına göre, Musa b. Seyyar el-Esvari’nin, Kur’an-ı Kerimi öğrencilerine hem Arapça hem Farsça tefsir ettiği, yine Buzurg b. Şehriyar’ın ifadesine göre 270/883 senelerinde Kur’an’ın Hind dillerine terceme edildiği bilinmektedir.
Türkler de müslüman oldukları dönemden itibaren Kur’an’ı anlamak için tercümeler yapmışlardır. İlk tercümeler kelime kelime (satır arası) yapılan tercümelerdir. Samanoğullarından Mansur b. Nuh devrinde (v.354/956) bir heyet Kur’an-ı Kerimi Farsçaya terceme etmiş, bu esere Taberi tefsirini de eklemiştir. Aynı heyetin, Kur’an-ı Türkçeye de (Uygur Türkçesi) terceme ettiği de söylenmektedir. Bunlardan başka hicri V. ve VI. asırlara ait Surabadi İsfaraini (v.471/1049), Zahidi (v.519/1125) ve Hoca Abdullah Ensari’nin tercemeleri günümüze kadar ulaşmıştır. Hoca Abdullah bu eserinin 107 tefsirden istifade ederek topladığını ifade etmektedir. Meâl ve tefsir çalışmaları Cumhuriyet döneminde hız kazanmıştır. Diğer yandan, Muhammed Hamidullah’ın verdiği bilgiye göre, Avrupa’da ilk Meâl çalışmaları 1141’de başlamış ve Kur’ân bu tarihlerde Latince’ye çevrilmiştir. İtalyanca’ya 1513, Almanca’ya 1616, Fransızca’ya 1647 ve İngilizce’ye de 1648’de tercüme edilmiştir. Bugün için, yaklaşık olarak Almanca’da 47, İngilizce’de 51, Fransızca’da 31, Latince’de 36, Urduca’da 100’e yakın ve Farsça’da 100’ün üstünde meâl bulunmaktadır. Türkçe’de ise günümüzde 100 civarında meâl olduğu söylenebilir.
Yüce Rabbimizin bütün insanlığa son kitabı ve ebedi hitabı olan Kur’an-ı Kerim, sadece Araplar ve Arapça’yı bilenler için değil, bütün insanları dalâletten korumak, onlara hakkı ve hakikatı öğretmek, hidayet ve gerçek saadet yolunu göstermek için indirilmiştir. Bunun gerçekleşebilmesi için de, Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği ilahi gerçek ve öğütlerin bütün insanlığa tebliğ edilmesi, herkes tarafından öğrenilmesi, anlaşılması, üzerinde düşünülmesi, kavranması ve kalplere yerleşmesi gerekir.
Kur’ân Meâlini ve Kur’ân’ı Okurken Şu Hususlara Özellikle Dikkat Edilmelidir
Kur’ân-ı Kerîm’de tek başına anlaşılabilecek pek çok âyet bulunmakla birlikte bazı âyetlerin, mutlaka Kur’ân’ın bütünlüğü içinde ele alınması zorunludur. Birbirini açıklar mahiyetteki âyetler, birlikte göz önüne alınmadığı takdirde, yanlış ve eksik anlamalar söz konusu olabilir. Bu yüzden birbiriyle bağlantılı âyetler, mutlaka birlikte değerlendirilmelidir.
İkinci olarak, Hz. Peygamber’in Kur’ân’ı anlayış ve hayata geçirişine bakmak gerekir. Herhangi bir âyet hakkında ondan sahih bir açıklama gelmişse; âyet-i Kerîme, öncelikle bu doğrultuda anlaşılmalıdır. Âyetler, Resûlüllah’ın anlayış ve açıklamalarına aykırı düşecek bir şekilde yorumlanamaz. Kur’ân-Sünnet bütünlüğü açısından bu, son derece önemlidir. Zaten bazı âyetlerin doğru anlaşılabilmesi, ancak Hz. Peygamber’in tefsir ve uygulamasıyla mümkün olabilmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm’i doğru ve güzel bir şekilde anlayıp yorumlayabilmek için, İslam’ın ilk üç kuşağının anlayış ve açıklamalarını da dikkate almak gerekir. Çünkü ilk kuşak (Sahabe), Kur’ân’ın nazil oluşuna ve Hz. Peygamber’in onu anlayış ve hayata geçirişine tanık olan nesildir. İkinci kuşak (Tabiin) ise, bu ilk kuşakla iç içe yaşayan ve Resûlüllah’ın Kur’ân’ı nasıl anlayıp tefsir ettiğini ve nasıl hayata geçirdiğini onlardan aktaran nesildir. Üçüncü kuşak olan “Tebeü’t-Tabiin” ise ikinci kuşağın öğrencileridir.
Bu üç kuşak, âyetlerin nüzul sebeplerini bildiklerinden, âyetlerin öncelikli bağlamlarını da çok iyi tanımaktadırlar. Âyetlerin doğru anlaşılmasında indiriliş sebeplerinin göz önünde bulundurulması ise, son derece önemlidir.
Bunlara ilaveten, Arapça’yı çok iyi bilen, güvenilir dil bilginlerinin açıklamalarına bakılır. Kur’ân-ı Kerîm’in anlaşılmasında izlenen ve bütün ilim adamlarınca kabul edilen temel yöntem, budur. Kur’ân’ın doğru ve güzel bir şekilde anlaşılabilmesi için bu usulün izlenmesi gerekir. Yoksa birtakım yanlış ve eksik anlamalardan kurtulmak mümkün olmaz. İşte bunun için meâllerin yanında güvenilir tefsirlere ihtiyaç vardır.
Bilindiği gibi İslam’ın ana kaynağı Kur’ân’dır. Bu ana kaynak, Hz. Peygamber’in Sünnetinin de dinin kaynağı olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak burada önemli olan, Sünnetin bize sahih olarak ulaşmış olmasıdır. Bu itibarla Hz. Peygamber’in Sünneti, Kur’ân’dan sonra İslam dininin ikinci kaynağıdır. Bundan sonra ümmetin icmaı ve ilim adamlarının ictihatları gelir. Dolayısıyla herhangi bir konuda “İslam’da şu şöyledir” diye hüküm verebilmek için belli düzeyde bir ilmi birikime sahip olmak ve dini hükümler konusunda izlenen usulü bilmek gerekir. Bu sebeple böyle bir ilmi birikime sahip olmayanlar, yalnızca Kur’ân-ı Kerîm meâllerine bakarak dini hükümler çıkarmaya kalkmamalıdırlar. Unutulmamalıdır ki meâl okumak (özellikle tefsir tarzındaki dipnotları ve açıklamaları olmayan meâlleri okumak) sadece Kur’ân’ı anlamaya bir giriş mahiyetindedir. Dolayısıyla meâl okumak demek, sadece belli bir meâli okuyup, sonra da onun vasıtasıyla Kur’ân’ı anladığını düşünmek hatadır. Eski ve yeni yazılmış birçok meâl karşılaştırmalı olarak incelenmeli ve gerektiği yerlerde –ki mutlaka gerekecektir- tefsirlere müracaat edilmelidir. Bu açıklama, zaman zaman sorulan “hangi meâli okumalıyız?” sorusunun cevabı olarak da düşünülmelidir.
Kur’ân-ı Kerîm okurken son derece ihlâslı olmalı, onun Allah kelamı olduğunun bilinci içinde bulunarak bütün varlığıyla ona yoğunlaşıp zihnini başka düşüncelerden arındırmalıdır. Kur’ân’ın doğrudan kendine hitap ettiğini düşünerek okuduğu âyetlerden etkilenmelidir.
Kur’ân meâlleri doğrudan doğruya Kur’ân olmamakla beraber, Kur’ân’dan yansımalar niteliğinde olduklarından, onları insan sözü olan diğer metinlerle bir görmemek gerekir. Bu sebeple, Kur’ân’ın çeviri ve meâllerine de gerekli saygı gösterilmelidir. Çünkü Kur’ân’ın aslını okumak nasıl bir ibadet ve taat ise meâlini okumak da sevap kazandırıcı bir iştir.

Bazı Türkçe Meâller
(Bu liste için Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’ın Aziz Kur’an İsimli meâl çalışmasından faydalanılmıştır.)
1. Hasan Basri Çantay (1897-1964) Kur’an-ı Hakim ve Meâl-i Kerîm çeviri ve notlar. 3 cilt, 1256 sayfa, İstanbul, 1953, 1957-58, 1959, 1969, 11. baskı 1980.
2. İsmail Hakkı İzmirli, (1868-1946) Kur’ân-ı Kerîm Çevirisi, İstanbul, 1926, 1932. (Türkçe Bibliyografya tarafından anılmıştır, 1977).
3. Süleyman Tevfik Zorluoğlu, Kur’ân-ı Kerîm Çevirisi, 1926. (NUC’e göre, bu eser 1925’te basılan ve Arap harfleriyle yazılmış olan ilk baskının Latinize edilmiş şeklidir.)
4. Muhammed Hamdi Yazır (Elmalı’lı), (1877-1942), Hak Dini Kur’an Dili, Yeni Meâlli Tefsir, Arapça metin, çeviri ve tefsir, 9 cilt, 1935-1939 İstanbul, 6442 sayfa + indeks, 1960-62, 1970.
5. Ömer Rıza Doğrul, (1893-1952), Kur’ân-ı Kerîm Çeviri ve Tefsir-i Şerifi, Tanrı Buyruğu, 2 cilt, Arapça metin, çeviri ve dipnotlar, CCVIII+1000 sayfa, İstanbul, 1934, 1947, 3. baskı, (?) 1980.
6. Besim Atalay, Kur’an, İstanbul, 1962, lüks baskı.
7. Ömer Fevzi Mardin, Kur’ân-ı Kerîm Mevzularına göre Tasnifli-Şerhli Türkçe, konularına göre yeniden düzenlenmiş) İstanbul, 1950.
8. Hacı Murad, İslam’ın Mukaddes Kitabı Kur’ân-ı Kerîm Türkçe Çeviri ve Tefsiri, Arapça metinle beraber, 624 sayfa, İstanbul, 1955.
9. Osman Nebioğlu, Türkçe Kur’ân-ı Kerîm, İstanbul, tarihsiz, 346 sayfa.
10. İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, (1886-1978), Kur’an, Ankara, 1957.
11. Abdülbaki Gölpınarlı, (1900-1982), Kur’ân-ı Kerîm, 2 cilt, Arapça metinle birlikte, İstanbul, 1955, 1968.
12. Ayıntabi Mehmet Efendi, Kur’ân-ı Kerîm Meâli ve Tefsiri (Bu zatın son eseri olan Tibyan Tefsiri Süleyman Fahir tarafından latin harflerine çevrilmiş ve dili yenileştirilmiş olarak yeniden basılmıştır.) 4 cilt, İstanbul, 1956-7, 1980-1.
13. İsmail Ferruh, Kur’ân-ı Kerîm, 692 sayfa, Arapça metinle birlikte yeni baskı. (Süleyman Fahir tarafından eski Mevakib Tefsiri latin harflerine çevrilmiş ve dili yenileştirilmiştir.)
14. Murat Sertoğlu, Bir İstanbul Gazetesinde tefrika olarak yayınlanmıştır.
15. Diyanet İşleri Başkanlığı Meâli, Kur’ân-ı Kerîm, 3 cilt, Arapça metinle beraber (meşhur Hafız Osman hattı), Ankara, 1961-1973. (Osman Keskioğlu tarafından kaleme alınan girişte belirtildiğine göre, eser bir ilim kurulunun çalışmasıdır. Kurulda başlangıçta Şehid Oral, Yusuf Ziya Ersal, Mustafa Runyun, Ali Sami Yücesoy, Asım Güven, M. Asım, Kemal Edip Kürkçüoğlu ve M. Şevki Özmen yer alıyordu. Daha sonra Kurulda yalnızca Şehid Oral, Yusuf Ziya Ersal, Asım Köksal ve M. Şevki Özmen kalıp bu zatlar sadece 3. surenin sonuna kadar olan kısmı bitirmişler, daha sonra Dr. Hüseyin Atay ve Dr. Yaşar Kutluay eseri sonuna kadar tamamlamışlardır. Daha sonra da Fahir İz başkanlığındaki Osman Keskioğlu, M. Z. Bilgin ve M. Öğütçü’den oluşan bir başka kurul bütün metni baştan sona yeniden gözden geçirmiştir.)
16. Ömer Nasuhi Bilmen, (1884-1971), (Eski Diyanet İşleri Başkanlarından, Ankara) Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâl-i Alisi ve Tefsiri, 5 cilt, İstanbul, 1962-1964.
17. Fikri Yavuz (İstanbul Müftüsü), Kur’ân-ı Kerîm ve Meâl-i Alisi, İstanbul, 1967, 1970-72-74-76.
18. Muhammed b. Hamza (15. Asır), Kur’an Çevirisi, İstanbul, 1976. Ahmet Topaloğlu’nun Latin harfleriyle yaptığı edisyon.
19. Atıf Tüzüner, Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Meâli, İstanbul, 1970, 1973.
20. Süleyman Ateş, Kur’ân-ı Kerîm Meâli, Yüksel Matbaası, 1974, 1975, Ankara, 1980.
21. Ziya Kazıcı-Necip Taylan, Kur’ân-ı Kerîm Meâli (Türkçe Anlamı), Çığır yayınevi, İstanbul, 1982.
22. Abdullah Aydın, Kur’ân-ı Kerîm ve Yüce Meâli, Aydın yayınevi, İstanbul 1979.
23. Hakkı Şengüler-Emin Saraç-Bekir Karlığa, Fi Zılali’l Kur’an (Kur’an’ın Gölgesinde), Seyyid Kutub’un eserinin Türkçe’ye çevirisi, 16 cilt, Hikmet yayınları, 1979.
24. Süleyman Fahir, Tıbyan Tefsiri çevirisinin dilinin yenilenmesi. Yeni baskısı Ahmed Davudoğlu tarafından gerçekleştirilmiştir.. 3 cilt, Sağlam Kitabevi, İstanbul, 1980.
25. Ali Rıza Sağman, Lafzen ve Meâlen Kur’ân-ı Kerîmin Çevirisi, Üçdal neşriyat, 1980.
26. Kadir Kabakçı-Hasan Karakaya-Mehmet Süslü-Kenan Seyithanoğlu, Kerîm Aytekin, Kur’ân-ı Kerîm Türkçe Meâli, Çağ Yayınevi, 1981.
27. Hadimli Mehmet Vehbi Çelik, Hulasatu’l Beyan Fi Tefsiri’l Kur’an, 16 cilt 4. baskı, 6909 sayfa, İstanbul, 1966-71. (WB, 1619-20, 1730-3)
28. Ahmet Okutan, Kur’ân-I Kerîm’in Konularına Göre Ayrılmış Türkçe Anlamı, 729 sayfa, İstanbul, 1967. (WB, 1663)
29. M. Kazım Öztürk, Kur’an’ın 20. Asra Göre Anlamı, 3 cilt, 381+392+220 sayfa, Arapça metin ile birlikte, Ankara, 1974-80.
30. Süleyman Tevfik Özzorluoğlu, Kur’ân-ı Kerîm, 2. baskı, 719+4 sayfa, İstanbul, 1932.
31. Ali Bulaç, Kur’an- Kerîm’in Meâl Tercümesi, İstanbul, 1982.
32. Talat Koçyiğit-İsmail Cerrahoğlu, Kur’ân-ı Kerîm Meâl ve Tefsiri, 1 cilt, Ankara, 1984. (Tamamlanamamıştır.)
33. Celal Yıldırım, İlmin Işığında Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları, İstanbul, 1 cilt, 1987
34. Ebu’l Ala Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an, Urduca’dan Mehmet Han Kayani ve diğer dört kişi tarafından çevrilmiştir. 1. cilt 1987, İstanbul.
35. Enver Baytan, Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Meâl-i Alisi, 608 sayfa, İstanbul, Baytan Yayınları, 1987.
36. Muhammed Esed, Kur’ân Mesajı (Meâl-Tefsir), trc. Cahit Koytak-Ahmet Ertürk.
37. Muhammed Hamidullah, Aziz Kur’ân, trc. Mahmut Kanık-Abdülaziz Hatip.
38. Salih Akdemir, Son Çağrı Kur’ân, Ankara Okulu yayınları.
39. Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an.
40. Mustafa Öztürk, Kur’ân-ı Kerîm Meâli.ı

Kaynak:DİB Aday Kuran Kursu Öğreticileri Yardımcı Ders Notları Sh.231-261

15

Haziran
2012

Mbst Diyanet İlmihali 1.-2.cild özet bilgiler

Yazar: arafat  |  Kategori: MSTS  |  Yorum: Yok   |  1.484 Kez Okundu

DİN VE MAHİYETİ&İSLAM DİNİ

1-Tanrı’nın bir bedene girip müşahhas hale geldiğini ileri süren görüş hangisidir?

a) Reenkarnasyon b) Tenasüh c) Enkarnasyon d) Monoteizm e) Dualizm

2-Aşağıdaki mezheplerden hangisi Ehl-i Sünnet içinde yer alan ameli mezheplerden değildir?

a) Hanefi b) Maliki c) Eşari d) Hanbeli e) Şafii

3-İnsanların kendi fiilinin yaratıcısı olduğunu iddia eden mezhep hangisidir?

a) Cebriye b) Maturidi c) Şia d) Mutezile e) Zeydiye

4-Mezhepler hangi dönemde teşekkül etmiştir?

a) Hz. Peygamber dönemi b) 4 Halife c) Emeviler d) Abbasiler e) Selçuklular

5-el-Muvatta adlı eser hangi mezhep alimine aittir?

a) İmam Malik b) İmam Şafii c) İmam Ebu Hanife d) İmam Ahmed Hanbel e) İmam Yusuf

6-Şia içerisinde Ehli Sünnete en yakın olan mezhep hangisidir?

a) Caferiyye b) İsna Aşeriyye c) Zeydiyye d) Rafiziyye e) Nusayriye

7-Değişik mezheplerin görüşlerinden yararlanmaya ne ad verilir?

a) Teflik b) Telfik C) Tevfik d) Tergip e) Tesbih

8-Divan-ı Hikmet adlı eser kime aittir?

a) Şeyh Galip b) Kaşgarlı Mahmud c) Yusuf Has Hacip d) H.Ahmet Yesefi e)Mevlana

9-Sıffın savaşı sonrası tahkim olayını reddeden gurup aşağıdakilerden hangisidir?

a) Hariciler b) Şia c) Nusayriler d) Yezidiler e) Mutezile

10-el-Fıkhu Ekber adlı eser kime aittir?

a) İmam Şafii b) İmam Ebu Hanife c) İmam Malik d) İmam Ebu Yusuf e) İmam A.Hanbel

AKAİD

11- İnanılacak şeylere kısaca ve toptan inanmaya ne ad verilir?

a) Taklidi İman b) Tahkiki İman c) İcmali İman d) Tafsili İman e) Hidayet

12-Kişinin inancını araştırarak elde etmesine ne ad verilir?

a) Taklidi İman b) İcmali İman c) Tafsili İman d) Hidayet e) Tahkiki İman

13-Müslüman bir kişinin diğer bir Müslüman’ı kâfirlikle suçlaması hangi kavramla ifade edilir?

a) Tekbir b) Tekfir c) Tekvin d) Tekfin e) Telkin

14-Alemin sonradan yaratılmış olduğunu bu nedenle yaratıcıya muhtaç olduğunu bildiren delil hangisidir?

a) Fıtrat delili b) İmkan delili c) Hudus Delili d) Nizam delili e) İspat Delili

15-Aşağıdakilerden hangisi Allah’ın isimlerinden biri değildir?

a) Hadi b) Mübdi c) Rezzak d) Kerim e) Basar

16-Aşağıdaki sıfatlardan hangisi Allah’ın zati sıfatlarından değildir?

a) Vücud b) Kıdem c) Beka d) Semi e) Vahdaniyyet

17-Tabiat olaylarını idare noktasında görevlendiren melek hangisidir?

a) Cebrail b) Mikail c) İsrafil d) Azrail e) Münker-Nekir

18-Aşağıdaki Peygamberlerin hangisine Suhuf verilmemiştir?

a) Hz. Adem b) Hz. Şit c) Hz. İdris d) Hz. İbrahim e) Hz. Yakup

19-“Zebur’un manası nedir?

a) Yazılı şey ve kitap b) Şeriat c) Müjde d) Talim e) Öğretici

20-Ahdi Atik diye de bilinen kitap hangisidir?

a) Kuran-ı Kerim b) İncil c) Zebur d) Tevrat e) Suhuf

21-Aşağıdaki kavramlardan hangisi Kuran-ı Kerim ile alakalı değildir?

a) Ayet b) Sure c) Esbab-ı Vürud d) Esbab-ı Nüzul e) Müteşabih

22-Peygamberin zeki olmasını ifade eden sıfat hangidir?

a) Sıdk b) Emanet c) İsmet d)Fetanet e) Tebliğ

23-Peygamber olacak şahsın peygamber olmadan önce gösterdiği olağan üstü durumlara ne denir?

a) Mucize b) İhanet c) Meunet d) İrhas e) Keramet

24-Aşağıdaki alametlerden hangisi büyük alametlerden değildir?

a) Duman b) Deccal c) Dünya malının bollaşması d) Dabbetü’l-Arz e)Ateş çıkması

25-Hesap defteri sağ taraftan verilenlere ne isim verilmektedir?

a) Ashab-ı Kehf b) Ashab-ı Uhdud c) Ashab-ı Yemin d) Ashab-ı Şimal e) Ashab-ı Kiram

26-Aşağıdaki isimlerden hangisi cennete aittir?

a) Nar b) Leza c) Sakar d) Hutame e) Firdevs

27-Aşağıdakilerden hangisi Kaza ve Kader ile alakalı olan sıfatlardan değildir?

a) İlim b) Semi c) İrade d) Kudret e) Tekvin

28-Kulun durumunu rüzgârın önündeki yaprağa benzeten mezhep hangidir?

a) Mutezile b) Rafiziye c) Cebriye d) Şia e) Galiye

29- Allah’ın ahirette görülemeyeceğini iddia eden mezhep hangidir?

a) Cebriye b) Maturidiye c) Hanefi d) Mutezile e) Şafi

30-Evrenin öncesiz olduğunu iddia eden, ahreti inkar eden mezhep hangisidir?

a) Mutezile b) Cebriye c) Maturidid) Dehriyye e) Eşari

FIKIH

31-Aşağıdaki delillerden hangisi “Edile-i Erbea” arasında yer almaz?

a) Kuran b) Sünnet c) İstihsan d) İcma e) Kıyas

32- Müslüman müctehidlerin bir mesele hakkında fikir birliği etmesine ne denir?

a)İstihsan b) İstishlah c) İcma d) Kıyas e) Örf ve Adet

33-Aşağıdaki delillerden hangisi tali kaynak sayılmaz?

a) Sünnet b) Örf ve Adet c) İstihsan d) İstishlah e) Sahabe Kavli

34-Harama giden yolların kapatılması manasına gelen metot hangisidir?

a) Örf ve Adet b) İstihsan c) İstishlahd) Sahabe Kavli e) Seddi Zerai

35-Sevilmeyip, kerih, nahoş görülen şeye ne ad verilir?

a) Helal b) Mübah c) Mekruh d) Vacip e) Mendub

36-Açlıktan ölmek üzere olan bir kişinin ölmeyecek kadar domuz eti yemesine verilen müsadeye ne ad verilir?

a) Mekruh b) Ruhsat c) Azimet d) Tenzihen Mekruh e) Sünnet

37-İctihad ehliyetine sahip kişiye ne ad verilir?

a) Müfti b) Kadı c) Fakih d) Müctehid e) Hafız

38-Aslından haram olmayıp geçici bir duruma binaen haram olan davranışa ne ad verilir?

a) Lizatihi haram b) Ligayrihi haram c) Mendup d) Müstehap e) Vacip

39-Helale yakın olan mekruh manasına gelen terim hangisidir?

a) Vacip b) Sünnet c) Tenzihen Mekruh d) Tahrimen Mekruh e) Farz

40-Aşağıdakilerden hangisi kıyasın rükünlerinden değildir?

a) Asıl b) Fer c) İllet d) Aslın hükmü e) Seddi Zerai

TEMİZLİK

41-İnek, koyun gibi 4 ayaklı hayvanların pisliklerine ne ad verilir?

a) Necaseti galiza b) Necaseti Hafife c) Taharet d) Hades e) Tahir

42-Cünüb olama, Nifas ve Hayız gibi kirliliklere ne ad verilir?

a) Küçük hades b) Büyük hades c) Necaset d)Taharet e) Necis

43- Büyük abdest bozduktan sonra yapılan dışkı ve idrar temizliğine ne ad verilir?

a) Necaset b) Necis c) İstinca d) İstibra e) İstisna

44-Abdestin farz olduğunu gösteren ayet aşağıdakilerden hangisinde doğru verilmiştir?

a) Bakara 222 b) Nisa 48 c) Maide 6 d) Furkan 25 e) Meryem 56

45-Abdestin ara verilmeden alınmasına ne denir?

a) Tertip b) Muvalat c) Adab d) Edep e)Taharet

46-Aşağıdakilerden hangisi abdesti bozmaz?

a) İdrar b) Kan c) Bayılma d) Gözyaşı e) Yellenmek

47-Bir kişinin özürlü sayılabilmesi için geçmesi gereken süre ne kadardır?

a) 1 Vakit b) 2 Vakit c) 3 Vakit d) 4 Vakit e) 5 Vakit

48-Mest üzerine meshin süresi seferi için kaç saattir?

a) 24 b) 36 c) 48 d) 72 e) 90

49-Cünüp bir kimse aşağıdaki eylemlerden hangisini yapabilir?

a) Namaz kılmak b) Mushafı eline almak c) Dua etmek d) Kabeyi tavaf etmek e) Camiye girmek

50-Gusül abdesti sırasında burna su çekmeye verilen isim aşağıdakilerden hangisidir?

a) İnfilak b) İştiyak c) Mazmaza d) İstinşak e) İhtilaf

51-Hanefiler göre kadının adet olmasının en alt ve en üst sınırı hangisinde doğru verilmiştir?

a) 2-10 gün b) 3- 10 gün c) 5-10 gün d) 6- 12 gün e) 7-14 gün

52-Hayızlı bir kadın aşağıdaki eylemlerden hangisini yapabilir?

a) Camiye girebilir b) Mezara gidebilir c) Namaz kılabilir d) Kabeyi tavaf edebilir e) Mushafı alabilir

53-Yapısal bir bozukluk ya da hastalık nedeni ile kadında görülen özür kanına ne denir?

a) Cenabet b) Nifas c) Hayız d) Loğusa e) İstihaze

NAMAZ

54-Namaz ibadeti ne zaman farz kılınmıştır?

a) Miraçta b) Hicret sırasında c) Hicretten 1 yıl sonra d) Bedir savaşında e) Uhud savaşında

55-Cenaze namazını kılmak hükmen nedir?

a) Farzı ayın b) Farzı kifaye c) Sünnet d) Müstehap e) Mendup

56-Güneş tutulduğu zaman kılınan namaza ne ad verilir?

a) Küsuf b) Hüsuf c) Vitr d) Şükür e) İstihare

57-Vakit namazları yanında düzenli olarak kılınan sünnet namazlara ne ad verilir?

a) Regaip b) Vitr c) Revatib(Süneni revatib) d) Kuşluk e) Şükür

58-Aşağıdakilerden hangisi Regaip türü namazlar arasında yer almaz?

a) Hacet b) Tahiyyetül mescid c) Tövbe namazı d) Öğle namazının ilk sünneti e) Kuşluk namazı

59-“Müvazebe” sözcüğü ne manaya gelir?

a) farz olan b) terk edilen c) Düzenli olarak yapılan d) Kötü olan e) Mübah

60-Aşağıdakilerden hangisi namazın Rükünleri arasında yer almaz?

a) Kıyam b) Kıraat c) Rükuu d) Vakit e) Secde

61-Kişinin namaz için gerekiyorsa gusül abdesti ya da namaz abdesti almasına ne ad verilir?

a) Hadesten taharet b) Necasetten Taharet c) İstikbali kıble d) Vakit e) Niyet

62-Kıbleye namaz için yönelindiği zaman kaç dereceye kadar sapma namazı bozmaz?

a) 45 b) 60 c) 75 d9 90 e) 120

63-Namaz kılan kişinin okumada yapmış olduğu hataya ne ad verilir?

a) Zelle-i ekber b) Zelle-i Asgar c) Zelletü’l- Kari d) Gabni Fahiş e) Zıhar

64-Rüku duruşunda bir müddet bekleme ve bir süre kıyamda bekleme manasına gelen kavramlar aşağıdakilerden hangiside doğru olarak verilmiştir?

a) Tuma’nine-Kavme b) Tuma’nine-Secde c) Kıyam- Kavme d) Kıyam-Rukuu e) Secde-Rukuu

65- 4 Rekatlık bir namazda 2 rekatta oturmayı yapan kişi ne yapmalıdır?

a) Namazı iade etmeli b) 2 rekat ilave kılmalı c) Sehiv secdesi d) Tilavet secdesi e) Şükür secdesi

66-Namazda rükunları düzgün biçimde yerine getirmeyi ifade eden kavram hangisidir?

a) Muvalat b) Adab c) Edeb d) Tadili Erkan e) Kade-i Ahire

67-Aşağıdakilerden hangisi nazmın vacipleri arasında yer almaz?

a) Sehiv secdesi(gereken yerde) b) Tilavet secdesi yapmak(Gereken yerde) c) Fatihayı zammı sureden önce okumak d) Sübhaneke okumak e)4 rekatlı namazda ikinci rekatta oturmak

68-Aşağıdakilerden hangisi namazın sünnetleri arasında yer almaz?

a) Rükuda üç kere “Sübhane Rabbiye’l-azim demek b) Fatihadan sonra amin demek c) Sübhaneke okumak d)Rükua varırken tekbir almak e) Secdede alın ile birlikte burnu da yere koymak

69-İftitah tekbirinden sonra elleri bağlamak manasına gelen kavram hangisir?

a) İrsal b) İtimad c) İtikad d) İftitah e) İştiyak

70-Uzun sure-Orta uzun sure-kısa sure kavramları hangisinde doğru olarak verilmiştir?

a) Kısarı Mufassal-Evsatı-Mufassal-Tıvalı Mufassal b) Evsatı-Mufassal-Tıvalı Mufassal Kısarı- Mufassal c) Tıvalı Mufassal- Kısarı Mufassal- Evsatı-Mufassal d) Tıvalı Mufassal- Evsatı-Mufassal

Kısarı Mufassal e) Hiçbiri

71-Aşağıdakilerden hangisi namazı bozmaz?

a) Ameli Kesirde bulunmak b) Konuşmak c)Gülmek d)İnlemek e)Sıkışık abdest ile namaz kılmak

72-Ezan okunurken müezzinin sesini yükseltmesine ne ad verilir?

a)Teressül(İrtisal) b) Celse c) Zelle d) Sekte e) Kade-i ahire

73-Kadınların cemaatle namazdaki düzeni ve erkeklerle aynı safta ve ya hizada olmasına ne ad verilir?

a) Muhalefü’n-Nisa b) Muhazatü’n-Nisa c)Muhtelifu’n-Nisa d) Celse e) Zelletü’l-Kari

74-İmama uyan kişiye ne ad verilir?

a) Muhtedi b) Mürteci c) Mülteci d) Muktedi e) Münferid

75- Farz namaz kılan-Nafile namaz kılan kişi manasına gelen sözcük hangi ikisidir?

a) İmam-müşteki b) Muhtedi-Muktedi c) Mülteci-Muhtedi d) Mürteci-Müntefi e) Müfteriz-Müteneffi

76-İmamla birlikte namaza başladığı halde bir nedenle namaza ara veren bu nedenle namazın bir kısmını imam ile kılamayan kişiye ne ad verilir?

a) Müdrik b) Mesbuk c) Lahik d) Muktedi e) Münferid

77-Aşağıdakilerden hangisi Cuma Namazının Vücup şartları arasında yer almaz?

a) Erkek olmak b) Hürriyet c)İkamet d) Mazeretsiz olmak e) Cemaat

78- Aşağıdakilerden hangisi Cuma Namazının Sıhhat şartları arasında yer almaz?

a) Vakit b) Cemaat c)Şehir d) Erkek olmak e)İzin

79-Cuma namazının kılınabilmesi için mezhepler imam dışında kaç kişiyi şart koşmuşlardır?

a) Hanefi(3)-Şafii(40)-Hanbeli(40)-Maliki(12) b) Hanefi(6)-Şafii(49)-Hanbeli(50)-Maliki(22)

c) Hanefi(10)-Şafii(60)-Hanbeli(45)-Maliki(19)d) Hanefi(15)-Şafii(75)-Hanbeli(80)-Maliki(30)

80-Peygamber efendimizin bazen kıldığı bazen terk ettiği sünnete ne ad verilir?

a) Müekked Sünnet b) Gayrı Müekked Sünnet c) Hüda sünnet d) Zayıf sünnet e) Mütevatir Sünnet

81-Aşağıda zikredilen namazlardan hangisi Revatip sünnet içinde yer almaz?

a) Sabahın Sünneti b) Öğlenin ilk sünneti c) Öğlenin son sünneti d) Kuşluk namazı e) Yatsı Sünneti

82-Ay tutulmasından dolayı kılınan namazın ismi nedir?

a) Vitr b) Kuşluk c) Küsuf d) Hüsuf e) Evvabin

83-Şaban ayının 15. gecesi hangi isimle bilinir?

a) Mevlid gecesi b) Regaip gecesi c) Miraç gecesi d) Kadir gecesi e) Berat gecesi

84-Yolculukta Namazın kısaltılmasına dair Ayeti Kerime aşağıdakilerden hangisidir?

a) Bakara 180 b) Nisa 101 c) Maide 3 d) Fetih 5 e) Nur 20.

85-Öğle namazı ile ikindi namazının öğle vaktinde kılınmasına ne ad verilir?

a) Cemi takdim b) Cemi Tehir c) Kasr d) Kaza e) Hiçbiri

86-Vaktinde kılınmayan namaza ne ad verilir?

a) Şükür b) Kuşluk c) Evvabin d) Faite(Fevait) e) Regaib

87-Tilavet secdesini gerektiren bölüm Kuran-ı Kerim’de kaç yerde mevcuttur?

a) 10 b) 12 c) 14 d) 16 e) 18

88-Aşağıdaki kavramlardan hangisi cenaze ile alakalı değildir?

a) Teşyi b) Telkin c) Tekfin d) Muhtazar e) Tedvin

89-Kadın ya da erkek ölünün tek bir kat beze sarılmasına ne ad verilir?

a) Kefeni Sünnet b) Kefeni Zaruret c) Kefeni Has d) Kefeni Tam e) Kefeni Kifayet

90- Kadın ve erkeğin kefeni kaç parçadan oluşur?

a) 3-3 b) 3-5 c)4-4 d) 5-5 e) 5-3

ORUÇ

91-Oruç ne zaman farz kılınmıştır?

a) Hicretten 2 yıl önce b) Hicretten 1,5 yıl önce c) Hicretten 1.5 yıl sonra d) Hicretten 2 yıl sonra e) Hicretten 5 yıl sonra

92-Oruçlu bir kimsenin gün boyunca yeme-içme ve cinsel ilişkiden uzak durmasına ne ad verilir?

a) İftar b) İmsak c) Uzlet d) Hürmet e) Edep

93-Oruç tutmaya sağlık yönünden elverişli olmayan ya da aşırı yaşlılıktan dolayı oruç tutamayacak kimselerin vermesi gereken karşılığa ne ad verilir?

a) Zekat b) Sadaka c) Fitre d) Fidye e) İnfak

94-Belli durumlarda oruç tutmamaya ruhsat veren Ayeti Kerime hangisidir?

a)Bakara 184 b) Ali İmran 144 c) Nisa 48 d) Nur 20 e) Ahzab 69

95-Aşağıdakilerden hangisi oruç tutmamayı mübah kılan mazeretler arasında yer almaz?

a)Sefer b)Hastalık c) Gebelik d) İleri derece açlık ve susuzluk e) Fakirlik

96-Kişinin Ramazanın son on gününde ibadet maksadlı inzivaya çekilmesine ne denir?

a) Uzlet b) Vuslat c) itikaf d) İtilaf e) İtikat

97-Fidye vermesi gereken kişi bu karşılığı aşağıdakilerden hangisine verebilir?

a) Annesine b)Evladına c) Büyük annesine d) Kardeşine e) Torununa

ZEKAT

98- Zekat ne zaman farz kılınmıştır?

a)Hicret esnasında b) Hicertin 1.yılı c) Hicretin 2. yılı d) Hicretin 3. yılı e) Hicretin 5.yılı

99-Zekatın kimlere verileceğini beyan eden Ayeti Kerime hangisidir?

a) Bakara 180 b) Nisa 23 c) Tevbe 60 d) Meryem 57 e) Ankebut 45

100-Aşağıdakilerden hangisi Zekat verilebilmesi için Malda aranan şartlar arasında yer almaz?

a) Tam Mülkiyet b) İhtiyaçtan fazla olma c) Nisab d)Yıllanma e) Nakit para olma

101-Müslüman kişinin işlemiş olduğu topraktan elde ettiği kazanca tekabül verdiği zekâta ne denir?

a) Haraç b) Cizye c) Fidye d) Öşür e) İnfak

102-Maden, define ve hazine gibi kendiliğinden yeraltında bulunan kıymetli eşyalara ne ad verilir?

a)Rikaz b) Öşür c) Haraç d) Cizye e) Fitre

103-450 koyuna sahip olan bir kişi zekat olarak kaç koyun verir?

a) 3 b) 4 c) 16 d) 18 e) 20

104-Aşağıdakilerden hangisi kendilerine zekat verilebilecek kişiler arasında yer almaz?

a) Fakirler b) Borçlular c) Yolda kalmışlar(İbnü’s-Sebil) d)Anne-babalar e) Miskinler

HAC VE UMRE

105-Hac ne zaman farz kılınmıştır?

a)H. 5.yıl b) H.7.yıl c) H.9.yıl d) H. 10. yıl e) H. 11. yıl

106-Aşağıdakilerden hangisi Haccın Eda şartları arasında yer almaz?

a)Sağlık b) Yol güvenliği c) Arizi engelin olmaması d) iddeti tamamlama e) İhram

107- Merve ile Safa arasında Safadan başlayıp Merve’de bitmek üzere 7 kez gidip gelmeye ne ad verilir?

a) Vakfe b) Tavaf c) Say d) İhram e) Telbiye

108-Arafat vakfesi ile Müzdelife vakfesinin hükmü aşağıdakilerden hangisinde doğru verilmiştir?

a) Vacip-Vacip b) Farz-Farz c) Sünnet-Sünnet d) Farz-Vacip e) Vacip-Farz

109-Aşağıdakilerden hangisi Haccın sünnetlerinden değildir?

a) Kudüm Tavafı b) Hac Hutbeleri c) Bayram günlerinde Mina’da kalma d)Ziyaret tavafı e)Bayram gecesini Müzdelife’de geçirmek.

110-Umresiz yapılan hacca ne ad verilir?

a) İfrad haccı b) Temettü Haccı c) Kıran Haccı d) Haccı lazım e) Haccı Kifaye

111-Hac ve Umre ibadeti ile ilgili olarak kesilen kurbana ne ad verilir?

a)Bedene b) Dem c) Hedy d) İhsar e) İhram

112-küçük baş kurban ve Büyükbaş kurbana verilen isin hangisidir?

a) Bedene-Bedene b) Dem-Dem c) Bedene-Dem d) Dem-Bedene e) Hiçbiri

113-Hac veya umre yapmak üzere ihrama girdikten sonra, herhangi bir nedenle tavaf ve vakfe yapma imkanının kalmamasına ne ad verilir?

a) Fevat b) İhsar c) İhtar d) İftar e) İmsak

114-Haccetmek üzere ihrama giren kişinin Arafat vakfesine yetişememsine n edenir?

a) Telbiye b) İhsar c) Fevat d) İhtar e) İhram

KURBAN&KEFFARETLER& DİĞER KONULAR

115-Çocuğun doğumunun ilk günlerinde Allah’a bir şükran nişanesi olarak kesilen kurbana ne denir?

a) Adak b) Nezir c) Hedy d) Akika e) Nahr

116-Yemin kefaretinde kişinin sıralamada kişinin ilk yapması gereken şey nedir?

a) 10 fakiri giydirmek b) Köle azadı c) Üç gün peş peşe oruç tutma d) 10 fakiri yedirme e) 10 gün oruç

117-Bir erkeğin hanımının sırtını annesinin sırtına benzeterek boşamasına ne denir?

a) Lian b) İla c) Zıhar d) Lain e) Zuhur

118-Bir mazeret nedeni ile hacda traş olan kişi öncelikli olarak ne yapmalıdır?

a) Üç gün oruç tutmalı b) 6 gün oruç tutmalı c) 6 fakiri doyurmalı d) Bir koyun kesmeli e) Hiçbiri

119-Yanlışlıkla doğru olduğu sanılarak yapılan yemine ne denir?

a) Yemini Münakide b) Yemini Gamus c) Yemini Lağv d) Ağır Yemin e) Bağlayıcı Yemin

120-Cenine karşı işlen cinayet karşılığında verilmesi gereken bedele ne denir?

a)Nafaka b) Tazminat c) Haciz d) Gurre e) Cizye

121-Aşağıdakilerden hangisi Geçici evlenme engelleri arasında yer almaz?

a) Başkasının eşi olma b) Din Farkı c) Üç kere boşama d)Kan hısımlığı e) İki akraba ile evlenme.

122-Nikah esnasında belirlenen mehre ne denir?

a) Mehri müsemma b) Mehri misil c) Mehri lazım d) Cizye e) Haraç

123-Tarafların anlaşarak boşanmasına ne ad verilir?

a) Tefrik b) Muhalea c)Rici d) Bain e) Hülle

124-Kişinin karısının zina ettiğini ve dünyaya gelen çocuğun zina mahsulü olduğu iddia etmesine ne denir?

a) Lian b) İla c) Zıhar d) Hülle e) Bain talak

125- Kocanın hanımına 4 ay ve üzeri süreyle yaklaşmayacağına dair yemin etmesine ne isim verilir?

a) Tefrik b) Muhalea c) Lian d İla e) Hiçbiri

126.Kocası vefat etmiş kadının beklemesi gereken süre ne kadardır?

a) 3 temizlik süresi b) Üç ay c) 4 ay 10 gün d) 5 ay e) 6 ay
1-Enkarnasyon

2-Eşari

3-Mutezile

4-Abbasiler

5-İmam Malik

6-Zeydiyye

7-Telfik

8-H.Ahmet yesevi

9-Hariciler

10-İmam Ebu Hanife
Pokemonpreacher

22 Şubat 2011 13:21 Düzenle Sil
Hocam güzel sorular sana zahmat güzelde bide cevaplarını yazsan süper olur be hocam.Şimdiden eline sağlık.
mert iven55

22 Şubat 2011 15:26 Düzenle Sil
hocam çok güzel kaliteli sorular Allah razı olsun.ama size zahmet hemen altına doğru cevapları yazarsanız iyi olur
tanerr22

22 Şubat 2011 16:12 Düzenle Sil
11-İcmali İman

12-Tahkiki İman

13-Tekfir

14-Hudus Delili

15-Basar

16-Semi

17-Mikail

18-Hz. Yakup

19-Yazılı şey ve Kitap

20-Tevrat
Pokemonpreacher

22 Şubat 2011 16:18 Düzenle Sil
21-Esbab-ı Vürud

22-Fetanet

23-İrhas

24-Dünya malının bollaşması

25-Ashab-ı Yemin

26-Firdevs (Bu kelime ingilizceye Paradise olarak geçmiştir.)

27-Semi

28-Cebriyye

29-Mutezile

30-Dehriyye
Pokemonpreacher

22 Şubat 2011 16:23 Düzenle Sil
31-İstihsan

32-İcma

33-Sünnet

34-Sedd-i Zerai

35-Mekruh

36-Ruhsat

37-Müctehid

38-Ligayrihi Haram

39-Tenzihen Mekruh

40-Sedd-i Zerai
Pokemonpreacher

23 Şubat 2011 17:09 Düzenle Sil
41-Necaseti hafife

42-Büyük Hades

43-İstinca

44-Maide- 6

45-Muvalat

46-Gözyaşı

47- 1 Vakit

48-72 saat

49-Dua Etmek

50-İstinşak
Pokemonpreacher

23 Şubat 2011 17:12 Düzenle Sil
51-3- 10 gün arası

52-Mezara gider

53-İstihaze

54-Miraçta

55- Farz-ı Kifaye

56-Küsuf

57-Revatib

58-Öğle namazının ilk sünneti

59-Düzenli olarak yapılan

60-Vakit
Pokemonpreacher

23 Şubat 2011 22:07 Düzenle Sil
pokemon preacher hocam Allah razı olsun çok güzel olmuş yalnız cevaplarınıda yazarsan çok daha güzel olacak
gaytan

24 Şubat 2011 08:36 Düzenle Sil
61-Hadesten Taharet

62-45 derece

63-Zelletü’l-Kari

64-Tuma’nine-Kavme

65-Sehiv Secdesi

66-Tadil-i Erkan

67-Sübhaneke Okumak

68-Secdede alnı ile birlikte burnu da yere koymak

69-İtimad

70-Tıval-Evsat-Kısar-ı Mufassal

71-Sıkışık abdest ile namaz kılmak

72-Teressül(irtisal)

73-Muhazatü’n-Nisa

74-Muktedi

75-Müfteriz-Müteneffi

76-Lahik

77-Cemaat

78-Erkek Olmak

79-Hanefi(3) Şafii(40) Hanbeli(40) Maliki(12)

80-Gayri Müekked Sünnet

81-Kuşluk Namazı

82-Hüsuf

83-Berat Gecesi

84-Nisa-101

85-Cemi Takdim

86-Faite(Fevait)

87-14

88-Tedvin

89-Kefen-i Zaruret

90-5/3
Pokemonpreacher

24 Şubat 2011 09:01 Düzenle Sil
91-Hicretten 1.5 yıl sonra

92-İmsak

93-Fidye

94-Bakara 184

95-Fakirlik

96-İtikaf

97-Kardeşine

98-Hicretin 2.yılı

99-Tevbe 60

100-Nakit Para Olması

101-Öşür

102-Rikaz

103-4 koyun

104-Anne-Baba

105-Hicretin 9. yılı

106-İhram

107-Say

108-Farz-Vacip

109-Ziyaret Tavafı

110-İfrad Haccı

111-Hedy

112-Dem-Bedene

113-İhsar

114-Fevat

115-Akika

116-10 fakiri yedirme

117-Zıhar

118-3 gün oruç tutmak

119-Yemin-i Lağv

120-Gurre

121-Kan Hısımlığı

122-Mehr-i Müsemma

123-Muhalea

124-Lian

125-İla

126- 4 ay 10 gün

15

Haziran
2012

42 Hadis Bilgisi Soru-Cevap

Yazar: arafat  |  Kategori: HADİS  |  Yorum: Yok   |  530 Kez Okundu

Soru 1 : Rasülullah (s.a.v.) Efendimizin takip edip uyguladığı dini yol ve tutumlara ve bunları genel prensipler çerçevesi içinde ümmetine uygulamasını emrettiği söz ve fiillere ne ad verilir?

Cevap : Sünnet.

Soru 2 : Hadis-i Şerif ne demektir?

Cevap : Sünnetlerin sözle ifade edilmesine denir.

Soru 3 : Söz bakımından Peygamberimiz (s.a.v.)’e anlam bakımından Allah (c.c.)’e ait olan hadislere ne ad verilir?

Cevap : Kutsi Hadis.

Soru 4 : Sünnetin çeşitleri nelerdir kısaca izah ediniz.

Cevap : Üç çeşittir. a- Kavli sünnet; Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in sözleridir. b- Fiili sünnet; Peygamber efendimiz (s.a.v)’in yaptığı iş ve hareketlerdir. c- Takriri sünnet; Peygamber efendimiz (s.a.v.)’in işaret ettiği veya sükut ettiği işlerdir.

Soru 5 : Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Hadis-i Şerifleri’nin büyük bir çoğunluğu “Kütübü Sitte” olarak bilinen altı hadis kitabındadır. Bu altı kitabı yazarlarıyla birlikte söyleyiniz.

Cevap : a- Sahih-i Buhari. Yazarı: İmam Buhari, b- Sahih-i Müslim. Yazarı: İmam Müslim, c- Sünen-i Ebu Davut. Yazarı: Ebu Davut, d- Sünen-i İbni Mace. Yazarı: Abdullah İbni Mace, e- Sünen-i Tirmizi. Yazarı:İsa İbni Sevre Et-Tirmizi, f-Sünen-i Nesei. Yazarı: Ebu Abdullah En-Nesei.

Soru 6 : İslam aleminin en büyük muhaddisidir.(hadis alimidir.) Hicri 194-256 senelerinde yaşamış, babası İsmail Bin İbrahimdir. 16 yaşında iken iki büyük hadis kitabını ezberledi. İlmini Mekke’de tahsil etti. Daha 18 yaşında iken hadis ravileri ile ilgili hadis kitabı yazdı. Daha sonraki 16 yıllık yaptığı çalışma ile “El-Cami’üs Sahih” adlı büyük hadis kitabını yazdı. Kendisi “Sahih adlı kitabımı altı yüz bin hadisten seçtim. Yazdığım her hadis için iki rekat namaz kıldım.” diye söz eden ve kitabında 7275 sahih hadis bulunan,Kur’an’ı Kerimden sonra enbüyük kaynak kabul edilenSahih-i Buhari adlı kitabın müellifikimdir?

Cevap : İmam Buhari hazretleridir. Soru

7 : Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim’den sonra en büyük hadis kitabı sayılan Ebu Davut isimli eserin yazarı olan muhaddisimizdir. 888 miladi yılında Basra’da doğmuştur. 500.000 Hadis-i Şerif içinden 4800 hadis-i şerifi kitabına almış, hocası Ahmet Bin Hambel’e gösterip onun takdirini kazanmıştır. Kitabı Kütübü Sitte’nin 3. Kitabı olarak bilinir. Eserindeki tüm hadisleri İslam hükümlerine ait hadisler olan muhaddisimiz kimdir?

Cevap : İmam-ı Ebu Davut.

Soru 8 : “Riyazü-s Salihin” adlı hadis kitabının yazarı kimdir?

Cevap : İmam Muhyiddin en-Nevevi’dir.

Soru 9 : Kur’an’ı Kerim ve Sahih-i Buhari’den sonra en değerli kaynak olan Sahih-i Müslim’in müellifidir. Hicaz, Mısır, Suriye, Irak, İran ve Türkistan’ı dolaşarak hadis topladı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in buyurduğu her sözü en sağlam kaynaklara dayanarak aldı, ezberledi ve kitabına yazdı.30.000 hadisi şerifi topladı ve inceledi. Kitabı Kütübü Sitte’nin 2. Olan hadisi şeriflere ve Allah’ın Rasülüne aşık olan bu büyük muhaddisimiz kimdir?

Cevap : İmamı Müslim.

Soru 10: Kur’an’ı Kerim’den sonra kaynak olan Kütübü Sitte’den Süneni Nesai’nin müellifidir. Asıl adı Ahmet Bin Şuayb, lakabı Ebu Abdurrahman’dır. Şam, Horasan, Irak, Hicaz, Cezire ve Mısır’ı dolaşıp hadis topladı ve kitabını yazdı. Bundan başka içersinde hiç bir zayıf hadisin bulunmadığı “Mücteba” isimli eserini yazdı.Ömrü boyunca Davut(a.s.) gibi bir gün yiyip bir gün oruç tutan bu muhaddisimiz kimdir?

Cevap : İmam-ı Nesai Soru

11: Asıl ismi İsa Bin Ebu Muhammed olan, Horasan, Hicaz ve Irak’ı baştan sona kadar dolaşarak hadis toplayıp, Kütübü Sitte’den Süneni Tirmizi’yi yazmış muhaddisimiz kimdir?

Cevap : İmam-ı Tirmizi Soru

12: En çok hadis rivayet eden sahabe kimdir?

Cevap : Ebu Hureyre (r.a.) Soru

13: Müttefekun Aleyh ne demektir?

Cevap : Buhari ve Müslim’in bir hadis üzerindeki ittifakıdır.(Görüş birliğidir). Soru

14: Mevzu hadis ne demektir?

Cevap : Peygamber Efendimiz(s.a.v.)!in ağzındanmış gibi uydurulan gerçek olmayan sözlerdir.

Soru 15: Kadın sahabelerden en çok hadis rivayet eden kimdir?

Cevap : Hz. Aişe (r.anha)’dır.

Soru 16: Senet nedir?

Cevap : Hadis-i Şerif’i rivayet eden kişiler zinciridir.

Soru 17: Metin neye denir?

Cevap : Senetten sonraki Peygamberimiz (s.a.v.)’in sözleridir.

Soru 18: Ravi kimdir?

Cevap : Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’in söz ve fiillerini rivayet eden her kişiye ravi denir.

Soru 19: Hadis nedir?

Cevap : Peygamberimiz (s.a.v.)’e isnat edilen sözler, fiiller, sıfatlar ve peygamberimizin görüpte sustuğu şeylerdir.

Soru 20: Ebu Hureyre’nin asıl adı nedir?

Cevap : Abdurrahman Bin Sahr’dır.

Soru 21: Sahih-i Müslim’de kaç hadis vardır?

Cevap : Tekrarlar dışında 4.000 hadis.

Soru 22: Tabiin kimdir?

Cevap : Sahabeden sonra gelen ve onlarla sohbet edenlerdir.

Soru 23: Kaç çeşit hadis vardır?

Cevap : Üç çeşit; Mütevatir, Meşhur ve Ahat.

Soru 24: Peygamberimiz (s.a.v.)’in bizzat söylediği sözlere ne ad verilir?

Cevap : Kavli sünnet.

Soru 25: Peygamberimiz (s.a.v.)’in yaptığı işlere ve bu ibadetlere ne isim verilir?

Cevap : Fiili sünnet.

Soru 26: Peygamberimiz (s.a.v.)’in görüpte men etmediği söz ve davranışlara ne ad verilir?

Cevap : Takriri sünnet.

Soru 27: Hadis ilminde molla kime denir?

Cevap : 2.000’den fazla hadis ezberleyene denir.

Soru 28: Adalet ve zabt sahibi ravilerin kesiksiz bir senetle bir birinden rivayet ettikleri, illetli ve şaz olmaktan uzak hadise ne ad verilir?

Cevap : Sahih hadis.

Soru 29: Mevzu hadis uydurma sebepleri nelerdir?

Cevap : a- Mezhep, kabile ve milletini müdafa etmek gayreti. b- İslam düşmanlığı, c- Şahsi menfaat kaygısı, d- Yöneticilere yaklaşma arzusu.

Soru 30: Hadisi rivayet eden ravide aranan şartlar nelerdir?

Cevap : a- Müslüman olmak, b- Adaletli olmak, c- Zabt sahibi olmak, d- Akıl ve baliğ olmak.

Soru 31: Ayet okumak kaydı ile Peygamberimiz (s.a.v.)’in Allah Teala şöyle buyurmuştur diyerek,Allah Teala’ya izafe ettiği hadislere ne ad verilir?

Cevap : Kutsi Hadis.

Soru 32: Peygamberimiz (s.a.v.)’in kendisine intikal eden bir olay karşısında susarak cevap vermesine ne ad verilir?

Cevap : Takriri sünnet

Soru 33: Sahih 6 hadis kitabı olan Kütübü Sitte’nin sonuncusu olan hadis kitabının sahibi Ebu Abdullah Bin Yezit hicri 209, miladi 824 yılında Kazvin’de doğdu. Arap dili ve edebiyatı üzerine derinleşti. Daha sonra tüm çalışmalarını hadisi şerifler üzerinde yoğunlaştırdı. En güvenilir ravi ve hadisleri bulmak üzere Irak, Arabistan, Suriye ve Mısır gibi İslam beldelerini gezdi. Sonuçta topladığı hadisi şerifleri sünen isimli eserinde birleştirdi. Eseri tertibi tekrardan uzak ve kısa oluşuyla tanınmaktadır. Bu büyük muhaddis hicri 273, miladi 886 yılında vefat etmiştir. Esas ismini verdiğimiz halk arasında yazdığı eserin adıyla anılan imamı tanıdınız mı?

Cevap : İmam İbni Mace.

Soru 34: Söz, fiil, takrir ahlaki ve fiziki vasıf olarak Peygamberimiz (s.a.v.)’e izafe edilen her şeyin yazılı metnine ne denir.

Cevap : Hadis

Soru 35: Kaç çeşit sünnet (hadis) vardır?

Cevap : 3, (kavli, fiili ve takriri)

Soru 36: Bir diğerinden almak ve nakletmek şartıyla, hadisi rivayet eden kişilerin Rasulüllah (s.a.v.)’a kadar sıralandığı kısma ne ad verilir?

Cevap : Senet.

Soru 37: Görme ve duymaya dayanarak nesilden nesile nakledilen hadislere ne ad verilir?

Cevap : Mütevatir hadis.

Soru 38: Hadisin sözlük anlamı aşağıdakilerden hangisidir?

Cevap : Yeni.

Soru 39: Peygamberimiz (s.a.v.)’in sözlerine, fiillerine, takririne (hoşgörüsüne), yaratılışındaki ve ahlakındaki sıfatlarına hadis denir. Peygamberimizin bu hadisleri iki bölümden oluşmaktadır. Kur’an’ı Kerim’in anlaşılmasında bize büyük bir ışık tutan, müslümanların hayatını kolaylaştıran hadislerin bu iki bölümünden biri senettir. Diğerini siz söyleyiniz.

Cevap : Metin.

Soru 40: Hadisi şerifler kitaplarımıza geçinceye kadar hangi şekillerde rivayet edilmiştir?

Cevap : Lafsan ve manen.

Soru 41: Adalet ve zabt sahibi ravilerin muttasıl senetlerle rivayet ettikleri, şazz ve muallel olmayan hadislere ne ad verilir?

Cevap : Sahih hadis.

Soru 42: Arapça bir kelime olup, genellikle hadis ilmiyle uğraşan alime ne ad verilir?

Cevap : Muhaddis.

15

Haziran
2012

DİB BAŞKANLIK MEVZUATI

Yazar: arafat  |  Kategori: DİYANET MEVZUATI  |  Yorum: Yok   |  1.846 Kez Okundu

1 – BAŞKANLIK MEVZUATI DERSİ
BAZI TEMEL HUKUKİ KAVRAMLAR

1. ANAYA:Bir devletin şeklini, işleyişini, yapısını, devlet güçleri dediğimiz yasama, yürütme ve yargı güçlerinin nasıl kullanılacağını, devletin vatandaşlara ve vatandaşların devlete karşı olan hak ve ödevlerini belirleyen temel yazılı ya da yazısız hukuk kurallarıdır. Başka bir ifade ile; Yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.
2. KANUN:TBMM tarafından usulüne uygun olarak çıkartılan, Cumhurbaşkanınca onaylanan, Resmi Gazetede ilan olunarak yürürlüğe sokulan ve herkesin uymak zorunda olduğu hukuk kurallarıdır.
3. KANUN HÜKMÜNDE KARARNAME:TBMM’nin Bakanlar Kuruluna bir kanunla verdiği yetkiye dayanılarak çıkartılan, kanun gücüne sahip, Resmi Gazetede yayımı ile yürürlüğe giren ve Resmi Gazetede yayımlandığı günde TBMM’ne sunulan kararnamedir.
4. TÜZÜK:Kanunların uygulanmasını göstermek veya emrettiği işleri belirtmek üzere, Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılan, Danıştay’ın incelemesinden geçirilen, Cumhurbaşkanınca tasdik edilen ve Resmi Gazetede yayımı ile yürürlüğe giren hukuki metindir.
5. YÖNETMELİK :Görev alanlarını ilgilendiren kanunların ve tüzüklerin uygulamasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla Bakanlıklar ve kamu tüzel kişiliklerin çıkarttığı hukuki metinlerdir.
6. YÖNERGE:Kamu yönetiminde çalışanların, görevlerini yerine getirirlerken hangi usulle çalışacakları, görevleriyle ilgili kanun, tüzük ve yönetmelik hükümlerini, yazılı ve sözlü emirleri nasıl uygulayacaklarını ortaya koyan yazılı direktiflere denir. Yönergeler kamu kurum ve kuruluşlarının üst düzey yöneticileri tarafından çıkartılır.
7. GENELGE:Her kurum içinde belli bir konuda mevzuatın nasıl uygulanacağını, uygulamada görülen aksaklıklarla bunların nasıl ve ne şekilde düzeltileceğini gösteren veya bir uygulamanın kısmen veya tamamen kaldırılmasını emreden ayrıntılı yazılı genel emirlerdir. Genelge genel niteliklidir. Bütün birimleri ve personeli kapsar ve devamlıdır.
8. TALİMAT:Kanun, tüzük, yönetmelik, yönerge ve genelgelerde zikredilen görevleri personele hatırlatmak ve nasıl uygulanacağını göstermek amacıyla kurum yetkililerince ilgili görevlilere gönderilen yazılı emirlerdir.
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞIYLA İLGİLİ MEVZUAT TÜRLERİ
KANUNLAR
• 00- Kanunlar Fihristi
• 01- Diyanet İşleri Başkanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun-2011

TÜZÜKLER
• 00- Tüzükler Fihristi
• 01- Bucak ve Köylere İmam Hatip Kadrolarının Dağıtımında Uygulanacak Esaslar Hakkında Tüzük – 2011
• 02- Din Şurası Tüzüğü – 2011
• 03- Diyanet İşleri Başkanlığı Teftiş Kurulu Tüzüğü – 2011

BAKANLAR KURULU KARARLARI
• 00- Bakanlar Kurulu Kararları Fihristi
• 01- Hac ve Umre Seyahatleri İle İlgili İşlerin Diyanet İşleri Başkanlığınca Yürütülmesine Dair Bakanlar Kurulu Kararı – 2011
• 03- Kurban Hizmetlerinin Diyanet İşleri Başkanlığınca Yürütülmesine Dair Karar
• 05- Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’an Kurslarında Kısmi Zamanlı Geçici Kur’an Kursu Öğreticisi Çalıştırılmasına İlişkin Usül ve Esaslar ile Bunlara Ödenecek Ücretlerin Belirlenmesine Dair Karar
• 06- Diyanet İşleri Başkanlığı Taşra Teşkilatında Kısmi Zamanlı Geçici İmam-Hatip Görevlendirilmesine İlişkin Karar
• 07- Diyanet İşleri Başkanlığınca Düzenlenen Eğitim Faaliyetlerinde Uygulanacak Ders ve Ek Ders Saatlerine İlişkin Karar

YÖNETMELİKLER
• 00- Yönetmelikler Fihristi
• 02- Diyanet İşleri Başkanlığı Hafızlık Tesbit Yönetmeliği-2011
• 05- Diyanet İşleri Başkanlığı Disiplin Amirleri Yönetmeliği-2012
• 08- Diyanet İşl. Başkanlığı Dini Yayınlar Döner Sermaye İşletmesi Yönetmeliği-2011
• 09- Diyanet İşleri Başkanlığı Yayın Yönetmeliği-2012
• 11- Diyanet İşleri Başkanlığı Sicil Amirleri Yönetmeliği-2011
• 16- Camilerin Bakım Onarım Temizlik ve Çevre Tanzimi Yönetmeliği
• 17- Diyanet İşleri Başkanlığı Hizmet İçi Eğitim Yönetmeliği
• 19- Diyanet İşleri Başkanlığına Yönetimi Devredilen Cami ve Mescitlerde Görev Yapanların Mesleki Ehliyetlerinin Tespitine Dair Yönetmelik
• 20- Diyanet İşleri Başkanlığı Aday Memurlarının Yetiştirilmelerine Dair Yönetmelik
• 21- Diyanet İşleri Başkanlığınca İdare Olunan Cami ve Mescitlerdeki Teberrükât Eşyası Hakkında Yönetmelik
• 23- Hac ve Umre Seyahatleriyle İlgili İşlerin Diyanet İşleri Başkanlığınca Yürütülmesine Dair Yönetmelik-2011
• 24- Seyahat Acentalarının Hac ve Umre Seferi Düzenlemelerine Dair Esasları Belirleyen Yönetmelik-2011
• 25- Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulunun Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik
• 26- Kurban Hizmetlerinin Diyanet İşleri Başkanlığınca Yürütülmesine Dair Yönetmelik
• 27- Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Merkezleri Yönetmeliği-2011
• 28- Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’an Eğitim ve Öğretimine Yönelik Kurslar ile Öğrenci Yurt ve Pansiyonları Yönetmeliği-2012
• 29- Diyanet İşleri Başkanlığı Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliği-2011
• 30- Diyanet İşleri Başkanlığı Sınav Yönetmeliği-2011
• 31- Diyanet İşleri Başkanlığı Personeli Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Yönetmeliği-2011
• 32- Kutlu Doğum İle Camiler ve Din Görevlileri Haftası Yönetmeliği
• 33- Diyanet İşleri Başkanlığı Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı Yönetmeliği-2011
• 34- Diyanet İşleri Başkanlığı Vaizlik, Kur’an Kursu Öğreticiliği,İmam-Hatiplik ve Müezzin-Kayyımlık Kadrolarına Atama ve Bu Kadroların Kariyer Basamaklarında Yükselme Yönetmeliği
• 35- Din İşleri Yüksek Kurulu Uzman ve Uzman Yardımcılığı Sınav ve Atama Yönetmeliği
• 36- Diyanet İşleri Uzman ve Uzman Yardımcılığı Sınav ve Atama Yönetmeliği

YÖNERGELER
• 00- Yönergeler Fihristi
• 01- Diyanet İşleri Başkanlığı Takdir Belgesi Teşekkür Belgesi Hizmet Teşekkür Belgesi ve Şilt verilmesi Hakkında Yönerge
• 04- Diyanet İşleri Başkanlığı Rehberlik ve Teftiş Yönergesi – 2011
• 05- Camilerin Bakım Onarım Temizlik ve Çevre Tanzimi Yönergesi
• 06- Diyanet İşleri Başkanlığı Afet Yönergesi – 2011
• 07- Diyanet İşleri Başkanlığı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Yönergesi
• 09- Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Merkezleri ve İl Eğitim Merkezleri Yemekhane ve Çay Ocağı İşletme Yönergesi
• 10- Diyanet İşleri Başkanlığı Görev ve Çalışma Yönergesi
• 11- Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Üyeliğine Atanacak Üye Adaylarını Tesbitle Görevli Aday Tesbit Kurulu Üyeleri İle Din İşleri Yüksek Kurulu Üye
• 12- Diyanet İşleri Başkanlığı Kütüphane Yönergesi
• 13- Diyanet İşleri Başkanlığı Yurtdışı Teşkilatı Kur’an-ı Kerim ve Dini Bilgiler Kursları Yönergesi
• 14- Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’an Kursları Yönergesi
• 19- Diyanet İşleri Başkanlığı Bilgisayar, İnternet ve Ağların Kurulum, Kullanım ve Yönetim Esaslarına Dair Yönerge
• 23- Diyanet İşleri Başkanlığı Ön Mali Kontrol İşlemleri Yönergesi
• 24- Diyanet İşleri Başkanlığı Bütçe ve Performans Programı İle Kesin Hesap ve Raporlama İşlemleri Yönergesi
• 25- Diyanet İşleri Başkanlığı Toplantı ve Görev Gezileri ile İlgili Usul ve Esaslar Hakkında Yönerge
• 26- Diyanet İşleri Başkanlığı İç Kontrol Yönergesi
• 27- Diyanet İşleri Başkanlığı İç Denetim Birimi Yönergesi
• 28- Hac ve Umre Organizasyonu Düzenleyen A Grubu Seyahat Acentalarında Görevlendirilen Kafile Başkanları, Din Görevlileri ve Acenta Görevlilerinin Görev ve Yetkilerine Dair Yönerge
• 29- Diyanet İşleri Başkanlığı Tanıtım Yönergesi
• 30- Diyanet İşleri Başkanlığı Görevden Ayrılan Personelin Rapor Hazırlama Yönergesi
• 31- Diyanet İşleri Başkanlığı Aile İrşat ve Rehberlik Büroları Çalışma Yönergesi
• 32- Diyanet İşleri Başkanlığı Dinî, Sosyal, Kültürel ve Bilişim İçerikli Proje Hazırlama, Değerlendirme ve İzleme Yönergesi
• 33- Diyanet İşleri Başkanlığı Dosyalama Yönergesi
• 34- Diyanet İşleri Başkanlığı Stratejik Planlama Yönergesi
• 35- Dernek, Vakıf, Birlik, Kurum, Kuruluş, Sandık ve Benzeri Teşekküllere Diyanet İşleri Başkanlığı Bütçesinden Yardım Yapılması Hakkında Yönerge
• 36- Diyanet İşleri Başkanlığı Merkez Teşkilatı İmza Yetkileri Yönergesi – 2011
• 37- Diyanet İşleri Başkanlığı Yurt Dışı Hac Yönergesi – 2011
• 38- Diyanet İşleri Başkanlığı Afet ve Acil Durum Yönetim Merkezi Yönergesi – 2012

GENELGELER
2007 Genelgesi

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞININ KURULUŞ VE GELİŞİMİ

Osmanlı Devleti’nde din işleri Meşihat Makamlığı’nca Şeyhülislam eliyle yürütülürdü. 1920 yılında Ankara’da kurulan Meclis Hükümetinde Meşihat, “Şer’iye ve Evkaf Vekâleti” adıyla “Bakanlık” olarak yer almış, 1924 ‘e kadar da bu statü aynen devam etmiştir.
Din hizmetlerinin politikanın dışında ve üstünde tutulması gerçeğinden hareketle 3 Mart 1924 tarihinde Şer’iye ve Evkaf Vekâleti kaldırılarak yerine, 429 sayılı Kanunla, Başvekâlet bütçesine dâhil ve Başvekâlete bağlı Diyanet İşleri Reisliği, bugünkü adıyla Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.
Millî Mücadele yıllarında büyük hizmetler vermiş, idarî tecrübesi olan ve uzun zaman Ankara Müftülüğü görevinde bulunan Börekçizade Mehmet Rıfat Efendi, 1 Nisan 1924 tarihinde Diyanet İşleri Reisliğine getirilmiştir. En yüksek devlet memuru maaşı alan Diyanet İşleri Reisine, bakanlara verilen kırmızı plakalı bir makam aracı tahsis edilmiş ve protokoldeki yeri de bu özelliklere göre belirlenmiştir.
Diyanet İşleri Reisliğinin merkez teşkilatı, kuruluşunun ilk yıllarında Heyeti Müşavere, Memurin ve Sicil Müdüriyeti, Müessesatı Diniye Müdüriyeti, Evrak Müdüriyeti ve Levazım Müdüriyeti birimlerinden oluşturulmuştur. 1927 yılında Tetkiki Mesahif Reisliği ile Teberrukât Heyeti Reisliği birimleri kurulmuştur. 5 Temmuz 1939 tarihinde kabul edilen 3665 sayılı kanunla da Reis Muavini kadrosu ihdas edilmiştir.
14 Haziran 1935 tarihinde kabul edilerek 22 Haziran 1935 ‘de yürürlüğe giren 2800 Sayılı “Diyanet İşleri Reisliği Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun”, Başkanlığın ilk teşkilat kanunu olmuştur. Bu kanunla teşkilatın yapısı, kadro oluşumu, merkez ve taşra görevlilerinin nitelikleri ve tayin usulleri gösterilmiştir. Teşkilatın görevleri ise söz konusu kanunun 2. maddesi gereğince düzenlenen ve 11 Kasım 1937 tarih ve 7647 sayılı kararname ile yürürlüğe konan “Diyanet İşleri Reisliği Teşkilatı’nın Vazifelerini Gösterir Nizamname’de belirtilmiştir.
1927 yılında oluşturulan yapıda, 1950 yılına kadar herhangi bir değişiklik yapılmamış, 20 Nisan 1950 tarihinde yürürlüğe konan 5634 sayılı Kanunla Diyanet İşleri Başkanlığı günün şartlarına göre yeniden düzenlenmiştir. Kanuna göre merkez teşkilatındaki bazı birimlerin adları değiştirilmiş, mevcut yapıya 1 adet başkan yardımcılığı ilave edilmiş, hayrat hademesi ve yayın müdürlükleri olmak üzere 2 yeni müdürlük kurulmuştur. Ayrıca ilk defa “Gezici Vaizlik” ihdas edilerek bütün vaizler maaşlı kadroya geçirilmiştir. 1951 yılında ise ilk defa Yayın Müdürlüğüne bağlı Dini Yayınlar Döner Sermaye Saymanlığı kurulmuştur. 1961 Anayasası; 154. Maddesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nı bir Anayasa kurumu olarak düzenlemiş, genel idare içinde yer vermiş ve bu kurumun, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirmesini öngörmüştür.
1961 Anayasasının öngördüğü doğrultuda 22.06.1965 tarih ve 633 sayılı “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun” ile Başkanlık yeni bir düzenlemeye kavuşturulmuştur. Diyanet İşleri Başkanlığı Merkez Teşkilatına bugünkü organik yapısını kazandıran ve Diyanetin tarihi gelişimi içerisinde yeni bir dönemi başlatan da bu kanun olmuştur.
30.04.1979 tarihinde yürürlüğe giren 26.04.1976 tarih ve 1982 sayılı Kanunla, 633 Sayılı “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun”da geniş çapta değişiklik yapılmış ve Diyanet İşleri Başkanlığının yurtdışında da teşkilatlanması sağlanmıştır. Ancak 1982 sayılı Kanun, Anayasa Mahkemesi’nin 18.02.1979 tarih ve E.1979/25,K.1979/46 sayılı kararı ile iptal edilmiştir. Bu iptal sonucu, 633 sayılı Kanunun 1982 sayılı Kanunla değiştirilen maddeleri yürürlükten kalkmıştır. Ayrıca, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ile çeşitli kanun ve kanun hükmünde kararnameler, 633 sayılı Kanunun bazı maddelerini hükümsüz kılmıştır. Ancak 1/7/2010 tarihinde TBMM’de kabul edilen 6002 sayılı yasa ile; öncelikle iptalden doğan boşluğun giderilmesi sağlanırken aynı zamanda, toplumumuz açısından son derece önemli görevleri yerine getiren Diyanet İşleri Başkanlığının teşkilat yapısının çağın gerekleri doğrultusunda yeniden şekillendirilmesi sağlanmaktadır.
1961 Anayasasında Diyanet İşleri Başkanlığının genel idare içinde yer alarak özel kanununda gösterilen görevleri yerine getireceği ifade edilirken, 1982 Anayasasında ise Başkanlığın görevlerini yerine getirirken uyması gereken kıstaslar da belirtilmiştir.
Kuruluşundan bugüne kadar gerek yurtiçindeki, gerekse yurtdışındaki vatandaş, soydaş ve dindaşlarımıza din hizmeti vermekte olan Diyanet İşleri Başkanlığı, Anayasada belirtilen ilkeler doğrultusunda üzerine düşen görevleri yerine getirebilmek ve daha iyi bir hizmet sunabilmek için yoğun çalışma içerisindedir. Bundan böyle de bu yöndeki çaba ve gayretleri, artarak devam edecektir.

MERKEZ TEŞKİLATI
1-Ana Hizmet Birimleri
a- Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı
b- Mushafları İnceleme ve Kıraat Kurulu
c- Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü
d- Eğitim Hizmetleri Genel Müdürlüğü
e- Hac ve Umre Hizmetleri Genel Müdürlüğü
f- Dini Yayınlar Genel Müdürlüğü
g- Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü
2-Danışma ve Denetim Birimleri
a- Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı
b- İç Denetim Birimi Başkanlığı
c- Hukuk Müşavirliği
d- Strateji Geliştirme Başkanlığı
3- Yardımcı Hizmetler Birimleri
a- İnsan Kaynakları Genel Müdürlüğü
b- Yönetim Hizmetleri Genel Müdürlüğü
c- Döner Sermaye İşletme Müdürlüğü
d- Özel Kalem Müdürlüğü
e- Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği

TAŞRA TEŞKİLATI

Diyanet İşleri Başkanlığı Görev ve Çalışma Yönergesi’nin 90. maddesi ile müftülüklerin görevleri
EĞİTİM MERKEZİ MÜDÜRLÜKLERİ
Diyanet İşleri Başkanlığı Görev ve Çalışma Yönergesi’nin 142. maddesi ile Eğitim Merkezi Müdürlüklerinin görevleri aşağıdaki
HİZMET İÇİ EĞİTİM YÖNETMELİĞİ
Bu Yönetmeliğin amacı, Başkanlık teşkilatında görevli personelin yetiştirilmelerini sağlamak, verimliliğini artırmak ve daha ileriki görevlere hazırlamak amacıyla uygulanacak hizmet içi eğitimin hedeflerini, ilkelerini, planlama esaslarını ve değerlendirme usullerini tesbit etmektir.

Hizmet İçi Eğitimin Hedefleri
Madde 5- Başkanlığın hizmet içi eğitimi; Devlet Memurları Eğitimi Genel Planı’nda ve kalkınma planlarında eğitim için öngörülen amaçlar doğrultusunda aşağıdaki hedeflere yineliktir:
a) Personelin bilgilerini, verimliliğini artırmak ve yetiştirilmelerini sağlamak suretiyle hizmete ilgisini en yüksek dizeye çıkarmak, daha yukarı görevlere hazırlamak,
b) Devlet memurlarının görev ve sorumluluklarını öğretmek, genel haklar ve yasaklar hakkında bilgi vermek,
c) Yönetimde ve uygulamada etkinliğin artırılmasını sağlamak,
d) Hizmette ihtiyaç duyulan nitelikte personel yetiştirmek.

Hizmet İçi Eğitimin Planlaması ve Uygulanması
Yıllık Plan ve Programlar
Madde 17- Din Eğitimi Dairesi Başkanlığı, merkez birimleri ve taşra teşkilatından temin edeceği bilgilerle Başkanlığın eğitim ihtiyacını Temmuz ayının sonuna kadar tesbit eder ve eğitim imkanlarını dikkate alınarak yıllık eğitim plan ve programını hazırlar.
Eğitim planı ve programları, Din Ìşleri Yüksek Kurulunun kararı ve Başkanın onayı ile kesinleşir.
Kesinleşen plan ve programlar ilgili birimlere ilgisi oranında bildirilir ve uygulamaya konulur.
Plân ve programlarda gerekli görülen değişiklikler Din Eğitimi Dairesi Başkanlığının teklifi ve Başkanın onayı ile yapılır.
Hizmet İçi Eğitim Türleri
Madde 1 8-
a) Adaylık süresi içinde; temel eğitim, hazırlayıcı eğitim ve staj şeklinde aday memurların yetiştirilmelerine ilişkin yönetmelik esaslarına,
b) Asli memurluk süresi içinde; verimliliği artırma, geliştirme ve üst görevlere hazırlama eğitimi olarak bu Yönetmelik esaslarına göre yapılır.
c) Adaylık Süresi: Devlet kamu hizmet ve görevlerine ilk defa atananların atandıkları tarihten başlamak üzere bir yıldan az iki yıldan çok olmayan süreyi,
d. Temel Eğitim : Bütün aday memurların,asli memur olabilmeleri için tabi tutuldukları,Devlet memurlarının ortak vasıfları ile ilgili hususları kapsayan eğitimi,
e. Hazırlayıcı Eğitim : Aday memurların atandığı kurum veya kuruluşu,sınıfı ve görevi ile ilgili olarak yapılan eğitimi,
f. Staj: Aday memurlara kurum veya kuruluşlarındaki görevleri ile ilgili olarak yapılan uygulamalı eğitimi,
Eğitime Katılma
Madde 28- Personel, hizmet içi eğitimlere katılmak mecburiyetinde olup, bu husus bütün birim amirlerince titizlikle takip ve kontrol edilir. Ancak, geçerli özürleri nedeniyle eğitime katılamayacak olanlar, önceden Din Eğitimi genel Müdürlüğüne bildirilir. Haklarında adli ve idari kovuşturma yapılanlar kovuşturma sonuçlanıncaya kadar eğitime katılamazlar.
Geçerli bir özrü olmaksızın eğitime katılmayanlar hakkında 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun disiplin hükümleri uygulanır.
Eğitime katılanlar aşağıdaki hususlara uymak zorundadırlar:
a) Eğitime katılanlar, eğitim süresince idari yönden eğitimin sevk ve idaresinden sorumlu olan yöneticiye bağlıdırlar. Ayrıca eğitim merkezi müdürü veya program yöneticisince hazırlanan talimatlara uymak zorundadırlar. Uymayanlar hakkında gerekli disiplin hükümleri uygulanır.
b) Eğitime katılanlar, eğitim süresince derslere, mütalaa ve uygulamalara zamanında katılmaya, verilen ödevi yapmaya ve sınavlara girmeye mecburdurlar.
c) Geçerli bir özre (hastalık ve diğer) dayansa bile eğitim süresinin 1/8’i oranında devamsızlığı olanların kursla ilişkileri kesilir ve aynı düzeydeki diğer kurslara katılmaları Başkanlığın takdirine bağlıdır. Ancak bir ay süreli kurslarda bu süre 5 güne kadar uzatılabilir.
d) Başka kurumlarda eğitime katılanlar o kurumun eğitimle ilgili şartlarına uymak zorundadırlar.
e) Başka kurumda eğitime katılanlar, eğitim sonucunda edindikleri bilgilerle ilgili bir raporu en geç bir ay içinde Eğitim Hizmetleri Genel Müdürlüğüne verirler.

GÖREV ve ÇALIŞMA YÖNERGESİ

Bu Yönergenin amacı, Diyanet İşleri Başkanlığının ve Başkanlık personelinin görev ve yetkileri ile çalışma usul ve esaslarını düzenlemektir.
Bu Yönerge, Diyanet İşleri Başkanlığı merkez, taşra ve yurt dışı kuruluşları ile bu kuruluşlarda görevli personeli kapsar:

Kur’an Kursu Öğreticilerin Görevleri
Kur’an kursu öğreticilerinin görevleri şunlardır:
a) Kurs öğrencilerine usulüne göre Kur’an-ı Kerim’i yüzünden okumayı öğretmek,
b) Yüzünden okumayı öğrenenlere tecvit ve tashih-i huruf konularında bilgilervermek ve Kur’an-ı Kerimi bu kurallara uygun okumayı öğretmek,
c) Hafızlık yapmak isteyenlere, Kur’an-ı Kerim’i usulüne göre ezberletmek,
d) Namaz sureleri ile dualarının aslına uygun okunuşlarını sağlamak, ezberletmek ve meallerini öğretmek,
e) Müfredat programına göre öğrencilere itikat, ibadet ve ahlak konularındabilgiler vermek ve ibadetlerin yapılışını uygulamalı olarak öğretmek,
f) Ders kitabı olarak Başkanlıkça yayınlanan kitapları okutmak; Başkanlık yayınları bulunmadığı takdirde Başkanlıkça tavsiye edilip gönderilen kitapları okutmak,
g) Kursun temiz ve düzenli tutulmasını sağlamak,
h) Ramazan ayı ile dini gün ve gecelerde müftülükçe verilecek görevleri yapmak,
ı) Pansiyonu bulunan kurslarda öğrencilerin iaşe ve ibate işlerinin düzenli birşekilde yürütülmesini sağlamak,
j) Görevli bulunduğu Kur’an kursunda yurt ve pansiyon olmadığı zaman müftülükçe yapılacak programa göre, yurt ve pansiyonu olan Kur’an kurslarında nöbettutmak,
k) Görev alanıyla ilgili konularda amirlerince verilen diğer görevleri yapmak.

Yönetici durumunda olan Kur’an kursu öğreticileri yukarıda belirtilen görevlerden başka, Kur’an kursunda ve varsa yurt ve pansiyonda; öğreticiler arasında görev bölümü yapar, yazışmaların usulüne uygun olarak yapılmasını, çizelge, defter ve dosyaların tanzim ve muhafazasını sağlar; öğretici, memur ve hizmetlilerin nöbet çizelgeleri ile günlük
çalışma programını hazırlar ve uygulanmasını sağlar; bina ve eşya ile demirbaşların korunmasını, bakımını ve temizliğini sağlar; kurs ve yurt binasının giriş ve çıkışlarının kontrolünü temin eder; hırsızlık, yangın ve sabotaja karşı gerekli emniyet tedbirlerini alır; öğrenci veya görevli olmayan kimseleri kurs ve yurtta barındırmaz ve yıl sonunda kurs ve yurt çalışmalarıyla ilgili bir rapor hazırlayarak müftülüğe sunar.

657 SAYILI DEVLET MEMURLARI KANUNU
TESİS EDİLEN SINIFLAR:
Madde 36 – (Değişik madde: 30/05/1974 – KHK-12; Değiştirilerek kabul: 15/05/1975 – 1897/1 md.)
Bu Kanuna tabi kurumlarda çalıştırılan memurların sınıfları aşağıda gösterilmiştir.
I – GENEL İDARE HİZMETLERİ SINIFI:
II – TEKNİK HİZMETLER SINIFI:
III – SAĞLIK HİZMETLERİ VE YARDIMCI SAĞLIK HİZMETLERİ SINIFI:
IV – EĞİTİM VE ÖĞRETİM HİZMETLERİ SINIFI:
V – AVUKATLIK HİZMETLERİ SINIFI:
VI- DİN HİZMETLERİ SINIFI:
VII – EMNİYET HİZMETLERİ SINIFI:
VIII – YARDIMCI HİZMETLER SINIFI:
IX – MÜLKİ İDARE AMİRLİĞİ HİZMETLERİ SINIFI:
X – MİLLİ İSTİHBARAT HİZMETLERİ SINIFI:
ORTAK HÜKÜMLER
A) Sınıfların öğrenim durumlarına göre giriş ve yükselebilecek derece ve kademeleri aşağıda gösterilmiştir.
Öğrenim durumu Derece Kademe Derece Kademe
İlkokulu bitirenler 15 /1 7 Son
Ortaokulu bitirenler 14 /2 5 Son
Ortaokul dengi mesleki veya teknik öğrenimi bitirenler 14 / 3 5 Son.
Ortaokul üstü 1 yıl mesleki veya teknik öğrenimi bitirenler 13/ 1 4 Son
Ortaokul üstü 2 yıl mesleki veya teknik öğrenimi bitirenler 13/2 4 Son
Liseyi bitirenler 13 /3 3/ Son
Lise dengi mesleki veya teknik öğrenimi bitirenler 12/ 2 3 Son
Lise veya dengi okullar üstü 1 yıllık mesleki veya teknik öğrenimi bitirenler 11/ 1 2 Son
Lise veya dengi okullar üstü 2 yıl veya Ortaokul üstü en az 5 yıllık mesleki
veya teknik öğrenimi bitirenler 10/ 1 2 Son
Lise veya dengi okullar üstü 3 yıl teknik veya mesleki öğrenimi bitirenler 10/ 2 2 Son
2 yıl süreli yüksek öğrenimi bitirenler 10/ 2 1 Son
3 yıl süreli yüksek öğrenimi bitirenler 10/ 3 1 Son
4 yıl süreli yüksek öğrenimi bitirenler 9 /1 1 Son
5 yıl süreli yüksek öğrenimi bitirenler 9 /2 1 Son
6 yıl süreli yüksek öğrenimi bitirenler 9 /3 1 Son

YILLIK İZİN:
Madde 102 – (Değişik madde: 31/07/1970 – 1327/46 md.)
Devlet memurlarının yıllık izin süresi, hizmeti 1 yıldan on yıla kadar (On yıl dahil) olanlar için yirmi gün, hizmeti on yıldan fazla olanlar için 30 gündür. Zorunlu hallerde bu sürelere gidiş ve dönüş için en çok ikişer gün eklenebilir.
YILLIK İZİNLERİN KULLANILIŞI:
Madde 103 – Yıllık izinler, amirin uygun bulacağı zamanlarda, toptan veya ihtiyaca göre kısım kısım kullanılabilir. Birbirini izliyen iki yılın izni bir arada verilebilir. (Değişik cümle: 06/07/1995 – KHK – 562/2 md.) Cari yıl ile bir önceki yıl hariç, önceki yıllara ait kullanılmayan izin hakları düşer.
Öğretmenler yaz tatili ile dinlenme tatillerinde izinli sayılırlar. Bunlara, hastalık ve diğer mazeret izinleri dışında, ayrıca yıllık izin verilmez.
Hizmetleri sırasında radyoaktif ışınlarla çalışan personele, her yıl yıllık izinlerine ilaveten bir aylık sağlık izni verilir.
MAZERET İZNİ:
Madde 104- (Değişik madde: 13/02/2011-6111 S.K 106. mad.)
A) Kadın memura; doğumdan önce sekiz, doğumdan sonra sekiz hafta olmak üzere toplam onaltı hafta süreyle analık izni verilir. Çoğul gebelik durumunda, doğum öncesi sekiz haftalık analık izni süresine iki hafta eklenir. Ancak beklenen doğum tarihinden sekiz hafta öncesine kadar sağlık durumunun çalışmaya uygun olduğunu tabip raporuyla belgeleyen kadın memur, isteği hâlinde doğumdan önceki üç haftaya kadar kurumunda çalışabilir. Bu durumda, doğum öncesinde bu rapora dayanarak fiilen çalıştığı süreler doğum sonrası analık izni süresine eklenir. Doğumun erken gerçekleşmesi sebebiyle, doğum öncesi analık izninin kullanılamayan bölümü de doğum sonrası analık izni süresine ilave edilir. Doğumda veya doğum sonrasında analık izni kullanılırken annenin ölümü hâlinde, isteği üzerine memur olan babaya anne için öngörülen süre kadar izin verilir.
B) Memura, eşinin doğum yapması hâlinde, isteği üzerine on gün babalık izni; kendisinin veya çocuğunun evlenmesi ya da eşinin, çocuğunun, kendisinin veya eşinin ana, baba ve kardeşinin ölümü hâllerinde isteği üzerine yedi gün izin verilir.
C) (A) ve (B) fıkralarında belirtilen hâller dışında, merkezde atamaya yetkili amir, ilde vali, ilçede kaymakam ve yurt dışında diplomatik misyon şefi tarafından, birim amirinin muvafakati ile bir yıl içinde toptan veya bölümler hâlinde, mazeretleri sebebiyle memurlara on gün izin verilebilir. Zaruret hâlinde öğretmenler hariç olmak üzere, aynı usûlle on gün daha mazeret izni verilebilir. Bu takdirde, ikinci kez verilen bu izin, yıllık izinden düşülür.
D) Kadın memura, çocuğunu emzirmesi için doğum sonrası analık izni süresinin bitim tarihinden itibaren ilk altı ayda günde üç saat, ikinci altı ayda günde birbuçuk saat süt izni verilir. Süt izninin hangi saatler arasında ve günde kaç kez kullanılacağı hususunda, kadın memurun tercihi esastır.
E) Yıllık izin ve mazeret izinleri sırasında malî haklar ile sosyal yardımlara dokunulmaz.
HASTALIK VE REFAKAT İZNİ:
Madde 105- (Değişik madde: 13/02/2011-6111 S.K 107. mad.)
Memura, aylık ve özlük hakları korunarak, verilecek raporda gösterilecek lüzum üzerine, kanser, verem ve akıl hastalığı gibi uzun süreli bir tedaviye ihtiyaç gösteren hastalığı hâlinde onsekiz aya kadar, diğer hastalık hâllerinde ise oniki aya kadar izin verilir.
Memurun, hastalığı sebebiyle yataklı tedavi kurumunda yatarak gördüğü tedavi süreleri, hastalık iznine ait sürenin hesabında dikkate alınır.
Bu maddede yazılı azamî süreler kadar izin verilen memurun, bu iznin sonunda işe başlayabilmesi için, iyileştiğine dair raporu (yurt dışındaki memurlar için mahallî usûle göre verilecek raporu) ibraz etmesi zorunludur. İzin süresinin sonunda, hastalığının devam ettiği resmî sağlık kurulu raporu ile tespit edilen memurun izni, birinci fıkrada belirtilen süreler kadar uzatılır, bu sürenin sonunda da iyileşemeyen memur hakkında emeklilik hükümleri uygulanır.
Bunlardan gerekli sağlık şartlarını yeniden kazandıkları resmî sağlık kurullarınca tespit edilen ve emeklilik hakkını elde etmemiş olanlar, yeniden memuriyete dönmek istemeleri hâlinde, niteliklerine uygun kadrolara öncelikle atanırlar.
Görevi sırasında veya görevinden dolayı bir kazaya veya saldırıya uğrayan veya bir meslek hastalığına tutulan memur, iyileşinceye kadar izinli sayılır.
Hastalık raporlarının hangi hallerde, hangi hekimler veya sağlık kurulları tarafından verileceği ve süreleri ile bu konuya ilişkin diğer hususlar, Sağlık, Maliye ve Dışişleri Bakanlıkları ile Sosyal Güvenlik Kurumunun görüşleri alınarak Devlet Personel Başkanlığınca hazırlanacak bir yönetmelikle belirlenir.
Ayrıca, memurun bakmakla yükümlü olduğu veya memur refakat etmediği takdirde hayatı tehlikeye girecek ana, baba, eş ve çocukları ile kardeşlerinden birinin ağır bir kaza geçirmesi veya tedavisi uzun süren bir hastalığının bulunması hâllerinde, bu hâllerin sağlık kurulu raporuyla belgelendirilmesi şartıyla, aylık ve özlük hakları korunarak, üç aya kadar izin verilir. Gerektiğinde bu süre bir katına kadar uzatılır.

DEVLET MEMURLARINA VERİLECEK HASTALIK RAPORLARI İLE HASTALIK VE REFAKAT İZNİNE İLİŞKİN USUL VE ESASLAR HAKKINDA YÖNETMELİK
Hastalık raporlarının verilmesi
MADDE 5- (1) Memurların hastalık raporlarının, 5510 sayılı Kanun ve ilgili mevzuatında belirtilen usûl ve esaslar çerçevesinde kendilerini tedavi eden kurum tabipliği, aile hekimliği veya SGK ile sözleşmeli sağlık hizmeti sunucuları tarafından düzenlenmesi esastır.
(2) SGK ile sözleşmesi bulunmayan sağlık hizmeti sunucuları tarafından verilen ve istirahat süresi on günü geçmeyen raporlar, SGK ile sözleşmeli sağlık hizmeti sunucusu hekim tarafından, istirahat süresi on günü aşan raporlar ise SGK ile sözleşmeli sağlık hizmeti sunucusu sağlık kurulunca onandığı takdirde geçerli olur.
(3) Yurt dışında sürekli görevli memurlar ile geçici görevle veya bilgi ve görgüsünü artırmak, staj yapmak gibi sebeplerle yurt dışına gönderilen ya da yıllık izinlerini yurt dışında kullanırken hastalanan memurların hastalık raporları ilgili ülkenin mahallî mevzuatına göre düzenlenir.
Hastalık raporu ve izin süreleri
MADDE 6- (1) Memura, aylık ve özlük hakları korunarak, verilecek raporda gösterilecek lüzum üzerine, kanser, verem ve akıl hastalığı gibi uzun süreli bir tedaviye ihtiyaç gösteren hastalığı hâlinde onsekiz aya kadar, diğer hastalık hâllerinde ise oniki aya kadar izin verilir. Azamî izin sürelerinin hesabında, aynı hastalığa bağlı olarak fasılalarla kullanılan hastalık izinleri de iki izin arasında geçen sürenin bir yıldan az olması kaydıyla dikkate alınır.
(2) izin süresinin sonunda, hastalığının devam ettiği resmî sağlık kurulu raporu ile tespit edilen memurun izni, birinci fıkrada belirtilen süreler kadar uzatılır, bu sürenin sonunda da iyileşemeyen memur hakkında emeklilik hükümleri uygulanır. Memurun, hastalığı sebebiyle yataklı tedavi kurumunda yatarak gördüğü tedavi süreleri, birinci fıkrada belirtilen hastalık iznine ait sürenin hesabında dikkate alınır.
(3) Görevi sırasında veya görevinden dolayı bir kazaya veya saldırıya uğrayan veya bir meslek hastalığına tutulan memur, iyileşinceye kadar izinli sayılır.
(4) Memurlara tek hekim raporu ile bir defada en çok on gün rapor verilebilir. Raporda kontrol muayenesi öngörülmüş ise kontrol muayenesi sonrasında tek hekim tarafından en çok on gün daha rapor verilebilir.
(5) Kontrol muayenesi sonrası hastalığın devam etmesi sebebiyle verilecek hastalık raporlarının on günü aşması durumunda bu raporun sağlık kurulunca verilmesi zorunludur. Ancak o yerde sağlık kurulu bulunan SGK ile sözleşmeli bir sağlık hizmet sunucusu bulunmaması ve hastanın tıbbî sebeplerle sağlık kurulu bulunan SGK ile sözleşmeli sağlık hizmet sunucusuna nakline imkân bulunmaması hâlinde tek hekimler en çok on gün daha hastalık raporu düzenleyebilir. Raporda nakle engel olan tıbbî sebeplerin hekim tarafından belirtilmesi zorunludur. Bu şekilde tek hekim tarafından düzenlenen hastalık raporlarının geçerli sayılabilmesi için, bunların İl Sağlık Müdürlüğünün belirleyeceği sağlık kurullarınca onaylanması şarttır.
(6) Memurlara bir takvim yılı içinde tek hekim tarafından verilecek raporların toplamı kırk günü geçemez. Bu süreyi geçen hastalık raporları sağlık kurulunca verilir. Tek hekimlerin değişik tarihlerde düzenledikleri hastalık raporlarında gösterdikleri zorunluluk üzerine yıl içinde toplam kırk gün hastalık izni kullanan memurların, o yıl içinde bu süreyi aşacak şekilde tek hekimlerden aldıkları ilk ve müteakip raporların geçerli sayılabilmesi için bunların resmî sağlık kurullarınca onaylanması gereklidir.
(7) Aile hekimi ve kurum tabiplerinin vereceği raporlar da tek hekim raporu kapsamında değerlendirilir.
(8) Yurt dışında tek hekim veya sağlık kurulları, ilgili ülkenin mahallî mevzuatında tespit edilmiş süreler dâhilinde hastalık raporu düzenleyebilirler. Ancak bu şekilde alınan raporlara dayalı olarak birinci fıkradaki süreler dâhilinde hastalık izni verilebilmesi için raporun ve raporda belirtilen sürelerin o ülke mevzuatına uygunluğunun dış temsilciliklerce onaylanması zorunludur.
Hastalık izni verilmesi
MADDE 7- (1) Memurlara hastalık raporlarında gösterilen süreler kadar hastalık izni verilir.
(2) Hastalık izni, memurun görev yaptığı kurum veya kuruluşun izin vermeye yetkili kıldığı birim amirlerince verilir. Yurt dışında verilecek hastalık izinlerinde misyon şefinin onayı zorunludur.
(3) Kamu hizmetlerinde aksamaya yol açılmaması ve bu Yönetmelik ile belirlenen usûl ve esaslara uygunluğunun tespit edilebilmesi için, hastalık raporlarının aslının veya bir örneğinin en geç raporun düzenlendiği günü takip eden günün mesai saati bitimine kadar elektronik ortamda veya uygun yollarla bağlı olunan disiplin amirine intikal ettirilmesi; örneği gönderilmiş ise, rapor süresi sonunda raporun aslının teslim edilmesi zorunludur.
Yıllık iznini yurtdışında geçiren memurların aldıkları hastalık raporları, dış temsilciliklerce onaylanmalarını müteakip en geç izin bitim tarihinde disiplin amirlerine intikal ettirilir.
(4) Geçici görev veya vekâlet sebebiyle diğer kurumlarda görevli memurlara görev yaptıkları kurumların izin vermeye yetkili amirlerince, yurtdışında geçici görevli memurlara ise misyon şeflerince hastalık izni verilir.
(5) Bu Yönetmelik ile tespit edilen usûl ve esaslara uyulmaksızın alman hastalık raporlarına dayanılarak hastalık izni verilemez. Hastalık raporlarının bu Yönetmelik ile tespit edilen usûl ve esaslara uygun olmaması hâlinde bu durum memura yazılı olarak bildirilir. Bu bildirim üzerine memur, bildirimin yapıldığı günü takip eden gün göreve gelmekle yükümlüdür. Bildirim yapıldığı hâlde görevlerine başlamayan memurlar izinsiz ve özürsüz olarak görevlerini terk etmiş sayılarak haklarında 657 sayılı Kanun ve özel kanunların ilgili hükümleri uyarınca işlem yapılır.
(6) Hastalık izni verilebilmesi için hastalık raporlarının, geçici görev ve kanunî izinlerin kullanılması durumu ile acil vakalar hariç, memuriyet mahallindeki veya hastanın şevkinin yapıldığı sağlık hizmeti sunucularından alınması zorunludur.
(7) Hastalık raporlarının fenne aykırı olduğu konusunda tereddüt bulunması hâlinde, memur hastalık izni kullanıyor sayılmakla birlikte Sağlık Bakanlığınca belirlenen ve memurun bulunduğu yere yakın bir hakem hastaneye sevk edilir ve sonucuna göre işlem yapılır. Hakem hastane sağlık kurulları bu nitelikteki başvuruları öncelikle sonuçlandırır.
Yıllık izinde hastalık raporu alınması
MADDE 8- (1) Yıllık iznini kullanmakta iken hastalık raporu verilen memurun hastalık izin süresinin, yıllık izninin bittiği tarihten önce sona ermesi hâlinde, memur kalan yıllık iznini kullanmaya devam eder.
(2) Yıllık iznini kullanmakta iken hastalık raporu verilen memurun hastalık izin süresinin yıllık izninin kalan kısmından daha fazla olması hâlinde, hastalık izninin bitimini müteakiben memurun göreve başlaması zorunludur.
(3) Yıllık iznini kullanmakta iken hastalık raporu verilen memurun hastalık izni ile yıllık izninin aynı tarihte bitmesi hâlinde, memur izinlerin bittiği tarihte görevine başlar.
(4) Hastalık izinleri sebebiyle kullanılamayan yıllık izinler 657 sayılı Kanunun 103 üncü maddesine göre kullandırılır.
Memurun iyileştiğine dair sağlık raporu
MADDE 9- (1) 657 sayılı Kanunun 105 inci maddesinde belirtilen süreler kadar izin kullanan memurun, bu iznin sonunda işe başlayabilmesi için, iyileştiğine dair resmî sağlık kurulu raporunu ibraz etmesi zorunludur. Bu rapor, yurt dışındaki memurlar için mahallî usûle göre düzenlenir. İzin süresinin sonunda, hastalığının devam ettiği resmî sağlık kurulu raporu ile tespit edilen memurun izni, 105 inci maddenin birinci fıkrasında belirtilen süreler kadar uzatılır, bu sürenin sonunda da iyileşemeyen memur hakkında emeklilik hükümleri uygulanır.
Refakat iznine ilişkin esaslar
MADDE 10- (1) Memurlara 657 sayılı Kanunun 105 inci maddesinin son fıkrası uyarınca izin verilebilmesi için memurun;
a) Bakmakla yükümlü olduğu ana, baba, eş ve çocuklarından birinin,
b) Bakmakla yükümlü olmamakla birlikte refakat edilmediği takdirde hayatı tehlikeye girecek ana, baba, eş ve çocuklarıyla kardeşlerinden birinin,
ağır bir kaza geçirdiğinin veya tedavisi uzun süren bir hastalığı bulunduğunun sağlık kurulu raporuyla belgelendirilmesi zorunludur.
(2) Birinci fıkra çerçevesinde düzenlenecek ve refakat sebebiyle izin verilmesine esas teşkil edecek sağlık kurulu raporunda; refakati gerektiren tıbbî sebepler, refakat edilmediği takdirde hayatî tehlike bulunup bulunmadığı, sürekli ve yakm bakım gerekip gerekmediği, üç ayı geçmeyecek şekilde refakat süresi ve varsa refakatçinin sahip olması gereken özel nitelikler yer alır. Gerekli görülmesi hâlinde üç aylık süre aynı koşullarda bir katma kadar uzatılır.
(3) Aynı kişiyle ilgili olarak aynı dönemde birden fazla memur refakat izni kullanamaz.
(4) Aynı kişi ve aynı vakaya dayalı olarak vcrilecek refakat izninin toplam süresi altı ayı geçemez.
(5) İzin süresi içinde refakati gerektiren durumun ortadan kalkması hâlinde memur iznin bitmesini beklemeksizin göreve başlar. Bu durumda veya izin süresinin bitiminde, göreve başlamayan memurlar izinsiz ve özürsüz olarak görevlerini terk etmiş sayılarak haklarında 657 sayılı Kanun ve özel kanunların ilgili hükümlerine göre işlem yapılır.
(6) Refakat izni kullanılırken memurun aylık ve özlük hakları korunur.
MADDE 13- (1) Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
AYLIKSIZ İZİN:
657 SDM Madde 108- (Değişik madde: 13/02/2011-6111 S.K 108. mad.)
A) Memura, 105 inci maddenin son fıkrası uyarınca verilen iznin bitiminden itibaren, sağlık kurulu raporuyla belgelendirilmesi şartıyla, istekleri üzerine onsekiz aya kadar aylıksız izin verilebilir.
B) Doğum yapan memura, 104 üncü madde uyarınca verilen doğum sonrası analık izni süresinin bitiminden; eşi doğum yapan memura ise, doğum tarihinden itibaren istekleri üzerine yirmidört aya kadar aylıksız izin verilir.
C) Üç yaşını doldurmamış bir çocuğu eşiyle birlikte veya münferit olarak evlat edinen memurlar ile memur olmayan eşin münferit olarak evlat edinmesi hâlinde memur olan eşlerine, çocuğun ana ve babasının rızasının kesinleştiği tarihten veya vesayet dairelerinin izin verme tarihinden itibaren, istekleri üzerine yirmidört aya kadar aylıksız izin verilir. Evlat edinen her iki eşin memur olması durumunda bu süre, eşlerin talebi üzerine yirmidört aylık süreyi geçmeyecek şekilde, birbirini izleyen iki bölüm hâlinde eşlere kullandırılabilir.
D) Özel burs sağlayan ve bu burstan istifade etmesi için kendilerine aylıksız izin verilenler de dâhil olmak üzere burslu olarak ya da bütçe imkânlarıyla yetiştirilmek üzere yurtdışına gönderilen veya sürekli görevle yurtiçine ya da yurtdışına atanan veya en az altı ay süreyle yurtdışında geçici olarak görevlendirilen memurlar veya diğer personel kanunlarına tâbi olanlar ile yurtdışına kamu kurumlarınca gönderilmiş olan öğrencilerin memur olan eşleri ile 77 nci maddeye göre izin verilenlerin memur olan eşlerine görev veya öğrenim süresi içinde aylıksız izin verilebilir.
E) Memura, yıllık izinde esas alınan süreler itibarıyla beş hizmet yılını tamamlamış olması ve isteği hâlinde memuriyeti boyunca ve en fazla iki defada kullanılmak üzere, toplam bir yıla kadar aylıksız izin verilebilir. Ancak, sıkıyönetim, olağanüstü hâl veya genel hayata müessir afet hâli ilan edilen bölgelere 72 nci madde gereğince belli bir süre görev yapmak üzere zorunlu olarak sürekli görevle atananlar hakkında bu bölgelerdeki görev süreleri içinde bu fıkra hükmü uygulanmaz.
F) Aylıksız izin süresinin bitiminden önce mazereti gerektiren sebebin ortadan kalkması hâlinde, on gün içinde göreve dönülmesi zorunludur. Aylıksız izin süresinin bitiminde veya mazeret sebebinin kalkmasını izleyen on gün içinde görevine dönmeyenler, memuriyetten çekilmiş sayılır.
G) Muvazzaf askerliğe ayrılan memurlar askerlik süresince görev yeri saklı kalarak aylıksız izinli sayılır
 TAŞRA TEŞKİLATI
1- İL MÜFTÜLÜKLERİ
a) İl Müftüsü Vali Başkan
b) İl Müftü Yardımcısı, Murakıp İl Müftüsü Vali
c) Vaiz, Şube Müdürü, İl Müftü Yardımcısı İl Müftüsü
ç) İl müftülüklerinde görevli diğer personel Şube Müdürü İl Müftü Yardımcısı
2- İLÇE MÜFTÜLÜKLERİ
a) İlçe Müftüsü Kaymakam İl Müftüsü
b)Vaiz, Şube Müdürü, Murakıp İlçe Müftüsü Kaymakam
c) İlçe müftülüğünde görevli diğer personel Şube Müdürü/İlçe Müftüsü Kaymakam
3- DİNİ YÜKSEK İHTİSAS MERKEZİ MÜDÜRLÜKLERİ
a) Dini Yüksek İhtisas Merkezi Müdürü Vali Başkan
b) Eğitim Görevlileri, Şube Müdürü, Kursiyerler Müdür Vali
c) Dini Yüksek İhtisas Merkezi Müdürlüğünde görevli diğer personel Şube Müdürü Müdür
4- EĞİTİM MERKEZİ MÜDÜRLÜKLERİ
a) Eğitim Merkezi Müdürü Vali Başkan
b) Eğitim Görevlileri, Şube Müdürü, Kursiyerler Müdür Vali
c) Eğitim Merkezi Müdürlüklerinde görevli diğer personel Şube Müdürü Müdür

MADDE 18 – (1) Bu Yönetmeliğe göre yapılacak sözlü sınavda;
a) Vaizler için;
1) Kur’an-ı Kerim,
2) Arapça,
3) Dini bilgiler (Tefsir, hadis, fıkıh, kelam, İslam tarihi),
4) Hitabet, etik ilkeleri ve mevzuat bilgisi.
b) Kur’an kursu öğreticisi ve imam-hatipler için;
1) Kur’an-ı Kerim,
2) Dini bilgiler (İtikat, ibadet, siyer ve ahlâk konuları),
3) Hitabet ve etik ilkeleri.
c) Müezzin-kayyımlar için;
1) Kur’an-ı Kerim,
2) Dini bilgiler (İtikat, ibadet, siyer ve ahlâk konuları),
3) Ezan, ikamet ve etik ilkeleri,
konularından sorular sorulur.

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞINCA DÜZENLENEN EĞİTİM
FAALİYETLERİNDE UYGULANACAK DERS VE
EK DERS SAATLERİNE İLİŞKİN BAKANLAR KURULU KARARI

Ders ve Ek Ders Görevi ile İlgili Hükümler
Eğitim vereceklerde aranacak nitelikler
MADDE 5 – (1) Hizmet içi eğitim, kurs ve seminerlerde görev verileceklerin yüksek öğrenim mezunu olması, yüksek öğrenim görmüş eleman bulunmaması halinde ise en az orta öğretim mezunu olmaları ve ayrıca;
a) Başkanlık personelinin, eğitim programında yer alan konularda gerekli bilgi, beceri ve öğretme yeteneğine sahip olması,
b) Diğer kamu kurum ve kuruluşlarından görevlendirilen personelin, eğitim programında yer alan konularda gerekli bilgi, beceri ve öğretme yeteneğine sahip olması,
c) Üniversitelerden görevlendirilen personelin, öğretim üyesi veya öğretim görevlisi olması,
ç) Üzerinde resmî görev bulunmayanların, eğitim programında yer alan konularda tecrübeye dayalı bilgi, beceri ve öğretme yeteneğine sahip olması,
şartları aranır.
(2) Yaz Kur’an kurslarında görev verileceklerin din hizmetleri sınıfında görevli veya dinî yüksek öğrenim mezunu veya imam hatip lisesi mezunu hafız veya Kur’an kursu öğreticiliği, imam-hatiplik, müezzin-kayyımlık yeterlilik belgelerinden en az birine sahip olması gerekir.

Aylık karşılığı ders görevi
MADDE 6 – (1) Eğitim merkezleri ile Kur’an kurslarında görev yapan;
a) Eğitim merkezi müdür yardımcısı haftada 6 saat,
b) Eğitim merkezi öğretmeni haftada 12 saat,
c) Yüksekokul mezunu Kur’an kursu yöneticisi haftada 12 saat,
ç) Yüksekokul mezunu olmayan Kur’an kursu yöneticisi haftada 15 saat,
d) Yüksekokul mezunu Kur’an kursu öğreticisi haftada 15 saat,
e) Yüksekokul mezunu olmayan Kur’an kursu öğreticisi haftada 18 saat,
f) Öğrenci sayısı 100′ün üzerinde olan gündüzlü Kur’an kursundaki yönetici ile yatılı öğrenci sayısı 50′den fazla olan yatılı Kur’an kursunda kurs ve yurt yöneticiliğini birlikte yapan yöneticiler haftada 6 saat,
aylık karşılığı ders okutmakla yükümlüdür.
Kur’an kursu ve diğer kurslarda ek ders görevi
MADDE 7 – (1) Kur’an kurslarında aylık karşılığı haftalık ders görevini tamamlayan görevlilerden;
a) Yüksekokul mezunu Kur’an kursu yöneticilerine istemeleri halinde haftada 18 saate,
b) Yüksekokul mezunu olmayan Kur’an kursu yöneticilerine istemeleri halinde haftada 15 saate,
c) Kur’an kurslarında tek görevli olup yöneticilik ve öğreticiliği birlikte yürüten yüksekokul mezunu öğreticilere 12 saati zorunlu olmak üzere haftada 18 saate,
ç) Kur’an kurslarında tek görevli olup yöneticilik ve öğreticiliği birlikte yürüten yüksekokul mezunu olmayan öğreticilere 9 saati zorunlu olmak üzere haftada 15 saate,
d) Yüksekokul mezunu Kur’an kursu öğreticilerine 9 saati zorunlu olmak üzere haftada 20 saate,
e) Yüksekokul mezunu olmayan Kur’an kursu öğreticilerine 6 saati zorunlu olmak üzere haftada 17 saate,
kadar ek ders görevi verilebilir.
(2) Öğretici sayısının yetersiz olması halinde Kur’an kurslarında;
a) Başkanlık personeli ile diğer kurumlarda çalışan personele haftada 8 saate,
b) Üzerinde resmî görev bulunmayıp ek ders ücreti karşılığında görevlendirilenlere gündüzlü kurslarda haftada 25, yatılı kurslarda haftada 30 saate,
kadar ek ders görevi verilebilir.
(3) Kur’an kurslarında en az 5 öğrenciyi hafızlığa çalıştırması nedeniyle yarıyıl ve yaz tatillerinde görev yapan ve fiilen derse giren öğreticilere, anılan dönemlerde bu maddede belirtilen ek ders saatlerini aşmamak üzere ek ders görevi verilebilir.
(4) Yatılı Kur’an kurslarında öğrencilerin ders çalışma, yeme, yatma, dinlenme ve benzeri hizmetlerinin yürütülmesinde kendilerine görev verilenlere, fiilen görev yaptıkları her gün karşılığında 2 saat ek ders ücreti ödenir. Bu şekilde ek ders ücreti ödenecek öğretici sayısı; öğrenci sayısı 100′e kadar olan yerlerde gün başına bir öğreticiyi, 100 ve daha fazla olan yerlerde ise gün başına iki öğreticiyi geçemez.
(5) En az 15 kursiyeri bulunan ve bu Kararın 5 inci maddesinde aranan niteliklere haiz olanlardan yaz Kur’an kurslarında görevlendirilenlere, yılda iki ayı aşmamak üzere, haftada 15 saate kadar ek ders görevi verilebilir.
(6) En az 15 kursiyeri bulunan camilerde açılan Kur’an öğretimi kurslarında görev yapan din hizmetleri sınıfındaki personele; yılda 100 saati geçmemek üzere, haftada 3 gün ve günde 2 saate kadar ek ders görevi verilebilir.

Hizmet içi eğitim, kurs ve seminer faaliyetlerinde ek ders görevi
MADDE 8 – (1) Bu Karar uyarınca Başkanlık merkez ve taşra teşkilatı ile eğitim merkezleri bünyesinde açılan hizmet içi eğitim, kurs ve seminer faaliyetlerinde, aylık karşılığı haftalık ders görevini tamamlayan görevlilerden;
a) Eğitim merkezi müdürüne ihtiyaç halinde haftada 15 saate,
b) Müdür yardımcısına 10 saati zorunlu olmak üzere haftada 18 saate,
c) Eğitim merkezi öğretmenlerine 10 saati zorunlu olmak üzere haftada 20 saate,
kadar ek ders görevi verilebilir.
(2) Anılan faaliyetlerde;
a) Başkanlık personeline; haftada 25 ve yılda 250 saati,
b) Diğer kamu kurum ve kuruluşlarından görevlendirilecek yükseköğrenimli personele, haftada 15 ve yılda 250 saati,
c) Üzerinde resmî görev bulunmayanlara, haftada 25 saati,
ç) Üniversite öğretim elemanlarına, 11/10/1983 tarihli ve 2914 sayılı Yükseköğretim Personel Kanununda belirtilen zorunlu ve isteğe bağlı ek ders saatini,
d) Eğitim ve öğretim hizmetleri sınıfına dahil personele, çalışmakta oldukları kurumun ek ders görevi ile ilgili mevzuatında belirtilen zorunlu ve isteğe bağlı ek ders saatini,
aşmayacak şekilde, eğitim programlarında yer alan konularda gerekli bilgi, beceri ve öğretme yeteneğine sahip olanlara ek ders görevi verilebilir.

Sınav ücreti
MADDE 9 – (1) Eğitim merkezlerine kursiyer seçimi ve bu merkezlerde yapılan kursların dönem başı ve dönem sonu ile bitirme sınavlarında ve Kur’an kurslarında gerçekleştirilen hafızlık tespit, yarışma ve yıl sonu sınavları ile eğitim hizmetlerine yönelik projeler ve özellik arz eden faaliyetler kapsamındaki komisyonlarda görevlendirilenlere; her bir komisyon üyeliği ve her bir sınav gözcülüğü için günde 5 saat ek ders ücreti ödenir. Bir sınavda aynı kişiye hem komisyon üyeliği hem de sınav gözcülüğü görevleri için ek ders ücreti ödenemez.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Çeşitli Hükümler

Sınav konuları ve sorular
MADDE 10 – (1) Bu Yönetmeliğe göre yapılacak yazılı sınavlarda;
a) Bayan il müftü yardımcılığı, eğitim görevliliği, ilçe müftülüğü ve vaizlik sınavına girenler için;
1) Kur’an-ı Kerim,
2) Arapça,
3) Tefsir,
4) Hadis,
5) Kelam,
6) Fıkıh,
7) Dinî ve meslekî genel kültür,
8) Başkanlık ve Devlet memurları ile ilgili mevzuat,
b) Kur’an kursu öğreticiliği yeterlik sınavına girenler için;
1) Kur’an-ı Kerim,
2) Akaid,
3) Fıkıh (ibadet konuları),
4) Siyer ve ahlâk,
c) İmam-hatiplik yeterlik ve yarışma sınavına girenler için;
1) Kur’an-ı Kerim,
2) Akaid,
3) Fıkıh (ibadet konuları),
4) Siyer ve ahlâk,
ç) Müezzin-kayyımlık yeterlik ve yarışma sınavına girenler için;
1) Kur’an-ı Kerim,
2) Akaid,
3) Fıkıh (ibadet konuları),
konularından sorular sorulur.
(2) Bu Yönetmeliğe göre yapılacak sözlü sınavlarda;
a) Bayan il müftü yardımcılığı, eğitim görevliliği, ilçe müftülüğü ve vaizlik sınavına girenlere;
1) Kur’an-ı Kerim,
2) Arapça,
3) Dini bilgiler (Tefsir, hadis, fıkıh, kelam),
4) Hitabet, etik ilkeleri ve mevzuat bilgisi,
b) Kur’an kursu öğreticiliği yeterlik sınavına girenlere;
1) Kur’an-ı Kerim,
2) Dini bilgiler (Akaid, fıkıh-ibadet konuları, siyer ve ahlâk),
3) Hitabet ve etik ilkeleri,
c) İmam-hatiplik yeterlik ve yarışma sınavına girenlere;
1) Kur’an-ı Kerim,
2) Dini bilgiler (Akaid, fıkıh-ibadet konuları, siyer ve ahlâk),
3) Hitabet ve etik ilkeleri,
ç) Müezzin-kayyımlık yeterlik ve yarışma sınavına girenlere;
1) Kur’an-ı Kerim,
2) Dini bilgiler (Akaid, fıkıh-ibadet konuları, siyer ve ahlâk),
3) Ezan, ikamet ve etik ilkeleri,
alanlarından sorular sorulur.

EMEKLİLİK VEFAT
1.İstekle emeklilik: Hizmet süresi dolanların isteği ile
2.Re’sen emeklilik: Ahlak ve yetersizlik nedeniyle 25 yılını doldurmuş veya yaş sınırını doldurmuş olanlar zorunu olarak emekli edilir.
3.Yaş haddinden emeklilik: 65 yaşını doldurması durumunda emekli edilir.
4.Malulen emeklilik: Vazife yapamayacak durumda hasta sakat gibi arızalı olanlar.
Adi Malullük: Emekli aylığı bağlanabilmesi için en az 10 yıl hizmeti gerekir. Aksi takdirde sadece toptan ödeme yapılır. İstisna olarak, 5 yıl fiili hizmet müddeti bulunan ve tedavisi imkansız bir malüliyete uğramaları ve başkasının güç ve yardımı olmaksızın hayatını devam ettiremez duruma düşmeleri halinde de, 15 yıl hizmeti bulunan malüller gibi aylık bağlanabilmektedir.
Vazife malullüğü: Vazife esnasında meydana gelen maluliyetlerdir. Bu durumda kendisine veya dul ve yetimlerine maaş bağlanır.
Vefat durumunda, 5 yıldan fazla hizmeti olanların eş ve çocuklarına maaş bağlanır.
-Vefat edenin dul ve yetimleri; Borçlanma kapsamına girmiş fakat borçlanmamış hizmetlerini 6 ay içerisinde borçlanma talebinde bulunarak işlemlerini tamamlamaları gerekir.

HİZMET BORÇLANMASI VE BİRLEŞTİRMELER
1 Aylıksız izinli olarak geçirilen sureler ile Fahri olarak yapılan sürelerde. ( Mahkeme Kararıyla ) Hizmet borçlanması yapılarak ,
2- SSK, BAĞKUR, primleri toplattırılarak,
Emekli Sandığı ile birleştirme yapılabilir.
Bu birleştirme işlemi tamamlandıktan sonra emeklilik hizmetine sayılır.
-SSK ve Bağ Kur hizmetleri için Emekli sandığı ikramiye vermez. Sadece müktesebinde ve hizmetinde değişiklik olur.

DİLEKÇE YAZMA USULÜ

Hazırlayıcı ve Diğer eğitim kurslarına katılan personelimizde dilekçe yazma konusunda bir takım eksiklikler müşahede edilmiştir. Bu itibarla adı geçen kurslarda bu gibi konuların işlenmesinin de faydalı olacağı düşünülmektedir.
Dilekçe Nasıl Yazılır-Hazırlanır Dilekçe yazmak hayatımızın bazı bölümlerinde karşılaşılan ve gerektiğinde yazmamızı gerektiren mühim bir ayrıntıdır. Her insan dilekçe yazmanın ayrıntılarını bilmekle mükelleftir. Aşağıda dilekçe yazımıyla ilgili birtakım kuralları vardır.
Dilekçe Yazmanın Kuralları
• Sorun hangi kurumu ilgilendiriyorsa dilekçeye ona hitap edilerek başlanmalıdır.
• Nesnel olunmalıdır.
• Hiyerarşik düzene dikkat edilmelidir.
• Yer ve tarih belirtilmelidir.
• Çizgisiz beyaz kâğıt kullanılmalıdır. Kâğıdın arka yüzüne geçilmemeli, çok gerekliyse ikinci kâğıt kullanılmalıdır.
• Bilgisayarla ya da daktiloyla yazılmalı; el yazısı kullanılması halinde yazının kitap harfleriyle açık ve okunaklı olmasına özen gösterilmelidir.
• Ciddi, resmi, saygılı bir dil ve üslup kullanılmalıdır.
• İstenen şey yasalara uygun olmalı; yasal çerçeve kesinlikle aşılmamalıdır. Bir şikâyet söz konusuysa sorun mutlaka belgelere ve tanıklara dayandırılarak açıklanmalıdır.
• Sorun/durum ya da dilek kısa ve açık olarak ifade edilmelidir. Gereksiz ayrıntılara ve kişiselliğe yer verilmemelidir.
• Dalkavukluğa ve yalvarmacılığa asla yer verilmemelidir.
• Doğru, düzgün, özenli ve temiz bir Türkçeyle yazılmalıdır.
• Yazım ve noktalama kurallarına dikkat edilmelidir.
• Dilekçe mutlaka imzalanmalıdır.
• Dilekçe sahibi, adını ve açık adresini belirtmelidir.
• Dilekçeye eklenecek ek belgeler yazının sonunda “ekler” başlığı altında maddeler halinde sıralanmalıdır.
• Bir konuda üst makamın bilgilendirilmesi amaçlanmışsa “….durumu bilgilerinize saygılarımla arz ederim”; üst makamın bir sorunu çözmesi ya da bir işlemi başlatması isteniyorsa “gereğini saygılarımla arz ederim”, yapılacak bir işlem için izin isteniyorsa “izninizi saygılarımla arz ederim” gibi saygı ifadeleriyle son bulmalıdır.
• Genel kısaltmalar dışında kısaltma kullanılmaz.
• Dilekçe yalnızca makamlara hitaben yazılır; kişilere hitaben dilekçe yazılmaz.
• Üst makam alt makamdan isterken rica eder, alt makam ise üst makamdan isterken arz eder. Vatandaşlar yalnızca arz eder.

15

Haziran
2012

Okuyuş tarzları /İstiaze/Besmele/Tekbir

Yazar: arafat  |  Kategori: KUR’AN-I KERİM  |  Yorum: Yok   |  788 Kez Okundu

* Okuyuş tarzları 3’tür: tertil/tahkik, tedvir ve hadr
* 1. TERTİL/ TAHKİK
>Tertil, sözlükte “sözü uygun ve güzel bir şekilde söylemek” tir.
Kıraat’te: “Kur’ân’ı açık açık, acelesiz okumaktır. Tertile ‘tahkik’ de denir. Aralarındaki fark>Tahkik: “araştırmak”, “incelemek” ve “eksik ve fazla yapmadan bir şeyin hakkını yerine getirmeye özen göstermektir.
Kur’ân tilâvetinde: harfleri mahreçlerinden ve sıfatlarına riayet ederek çıkarmak, medleri sonuna kadar uzatmak, idğâm, imâle, ihfâ, iklâb, ğunne vb. tecvid kurallarını, okumaktır.
Medd-i tabiî 1 elif, medd-i ârız 1-4 elif, medd-i lîn 1-3 elif, diğer fer’i medler 4 elif uzatılarak; ihfâ, iklâb ve idğâmlar ise 1,5 elif miktarı tutularak okunurlar. Tahkik, tertilden biraz daha yavaştır.
>Tahkik: talim ve temrin için; tertil ise tefekkür için. Örn: eğitim ve aşırlarda. * 2.TEDVİR: Bir şeyi döndürmek” tir. “Tahkik ile hadr arası bir okuyuş” tur.
Tedvir ile okuyuşta medd-i muttasıl ve munfasıl 3 elif, medd-i ârız ve medd-i lîn 1-3 elif, medd-i lâzım 4 elif, ihfâ, iklâb ve ğunneli idğâmlar 1 elife yakın tutulurlar. Örn: mukabelelerde ve namazlarda.
* 3. HADR: “çabuk iş yapmak”, “süratli olmak” demektir. Medd-i munfasıl, medd-i ârız ve medd-i lîn: 1 elif,
medd-i muttasıl 2 elif, medd-i lâzı: 2,5-3elif uzatılır. Sevap için süratli okumak tercihtir. Hatim ve teravih’te.
-İSTİAZE-BESMELE
İSTİAZE: “el-avz” kökünden türemiş olup istif’al vezninde “sığınma” manasındadır.
İstiaze’de tercih edilen اعوذ ب الله من الشيطان الرجيم siğasıdır.
istiaze”yi emreden Nahl Sûresi’nin 98. ayeti> istiazenin mendub veya vacip olduğuna hamledilmiştir.
Âlimlerin çoğuna göre kıraatten önce istiaze sünnettir.
Kur’ân’ı sessiz okuyan, istiazeyi de sessiz, aşikâr okuyan istiazeyi de aşikâr yapar.
Okuyucu, sıra ile okuyanlar arasında ise ilk kendisi de başlamamışsa>kıraati vasletmek için istiazeyi gizli yapar.
Kur’ân okuyan, aksırmak, öksürmek vb. bir sebepten kıraati kesmek zorunda kalırsa, okumaya başlayacağı zaman istiazeyi tekrar etmesine gerek yoktur.
kıraat ile ilgili olmayan bir sözle kıraati keserse> İstiazeyi tekrar etmesi lazım.
– TEKBİR
* Tekbir, sözlükte “saygı göstermek”, “yüceltmek” anlamında; Tecvid ıstılahında ise “Duhâ Sûresi’nden, Nâs Sûresi’ne kadar her sûrenin sonunda söylenen ‘الله اكبر ’ lafzı kastedilir.
* Tekbirin sebebiyle ilgili şu rivayet var: Hz. Peygamber’e (s.a.s.) vahyin bir müddet kesilmesini Peygamber’i (s.a.s.) üzmek için fırsat bilen inkârcılar, onu üzecek sözler söylediler. Resûlullah (s.a.s.) onların bu davranışlarından ve vahyin kesilmesinden dolayı sıkıntılı bir hal içerisine girer. Nihayet, Cebrail’in getirdiği “Duhâ Sûresi”yle tekrar vahiy almaya başlayan Hz. Peygamber’in hüzünlü bekleyişi sevince dönüşür ve tekbir getirerek bu sevincini ifade eder.
* Tekbir, Mushaflarda yazılmamasına rağmen, “Nas ile Duhâ Sûrelerinden” sonra da okunur.
* Fatiha Sûresi’nden sonra >“Âmîn”, * Rahman Sûresi’nden sonra >“Allahu rabbül alemin”,
* Kıyame Sûresi’nden sonra >“bela innehu ala kulli şeyin kadir”, * Mülk Sûresi’nden sonra >“Allahu rabbül alemin”,
* Mürselat Sûresi’nden sonra >“Amenna billah”,
* Tîn Sûresi’nden sonra >“bela ve ene ala zalike mineş şahidin” denmesi müstehaptır. Ancak bunlar gizli söylenir.

14

Haziran
2012

HÜZÜN SENESİ” VE PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN Mİ’RÂCI

Yazar: arafat  |  Kategori: iSLAM TARiHi  |  Yorum: Yok   |  355 Kez Okundu

İsrâ, gece vakti yapılan yolculuğun; mi‘rac da urûc kökünden gelen yükseğe çıkmak veya yukarılara çıkmakta kullanılan merdiven benzeri bir vâsıtanın adıdır.

İslâmî ıstılahta İsrâ ve Mi‘rac, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz’in Mescid-i Haram’dan başlayıp Mescid-i Aksâ’ya, oradan da Sidretü’l-Müntehâ’ya ve huzûr-i Rabbi’l-âlemîne kadar devam eden bin bir hikmet ve sırlarla dolu olan yolculuğudur. Recep ayının 27’nci gecesi vukû bulmuştur. Her sene-i devriyesinde, bütün İslâm âleminde büyük bir aşk ve vecd ile ihyâ edilir.

Mi‘rac, “hüzün senesi” olarak isimlendirilen devrede, yani Resûlüllah Efendimiz’in en büyük hâmisi, amcaları Ebû Tâlib ile maddeten ve mânen her zaman yanlarında bulunan zevce-i tâhireleri Hadîcetü’l-Kübrâ vâlidemizin vefatlarıyla sıkılan, âdeta hüzne gark olan Peygamberimiz (s.a.v.)’in huzûr-i İlâhîde tesliye edilmesidir… Üç yıldır devam eden Mekkeli müşriklerin ablukası ve on yıla yakın zamandır süregelen sıkıntıların sonunda Resûlüllah Efendimiz’in rahatlaması, bunlara gösterilen sabrın mükâfatlandırılmasıdır.

Allah Teâlâ, lûtuf ve ihsânıyla şereflendireceği kullarını çeşitli imtihanlardan geçirmiştir. En büyük ihsan ve mükâfatlara nâil olan peygamberler de herkesten daha çok sıkıntı-ıztırap ve meşakkatlerle karşılaşmışlardır. Tabiî ki en büyüğüyle de, iki cihan serveri Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz mâruz kalmışlardır. İşte Cenâb-ı Hakk, tebliğ esnasında karşılaştığı her sıkıntıya

14

Haziran
2012

GECE YOLCULUĞU(İSRA-MİRAC)

Yazar: arafat  |  Kategori: iSLAM TARiHi  |  Yorum: Yok   |  516 Kez Okundu

Hz. Peygamber açık tebliğinin başlangıcından beri tepkilerle karşılaşmış, zaman zaman büyük sıkıntılar yaşamıştı. Üç yıla yakın süren sosyal, psikolojik ve ekonomik boykotun ardından kendisini koruyup kollayan amcası Ebu Talib’i, arkasından da sevgili eşi Hz. Hatice’yi kaybetmesi, onun üzüntüsünü daha da artırmıştı. Bu olumsuz şartlar altında yöneldiği Taif’te de iyi karşılanmayınca sıkıntısı iyice artmıştı. İşte bu sıkıntılı ve üzüntülü günlerinden birinde, bir gece vakti Allah, onu Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götürdü. Bu gece yolculuğu “İsra” olarak adlandırılmaktadır ve Kur’an-ı Kerim’de bu hadiseden söz eden surenin adı da “İsra” suresidir.

“Kulu Muhammed’i geceleyin delillerimizi göstermek için, Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz ki O, çok iyi işitir ve çok iyi görür” (İsra, 17/1).

Kaynaklarımızın ifade ettiği gibi, bu gecede, aynı zamanda Peygamberimizin göğe yükselişi (Mi’rac) olayı vuku bulmuş ve beş vakit namaz Mi’rac’da farz kılınmıştır.

Toplam 194 sayfa, 142. sayfa gösteriliyor.« İlk...102030140141142143144150160170...Son »



© Tüm Hakları Saklıdır - Gül Medine
Yazılar kaynak belirtilmeden kullanılamaz.

Copy Protected by Chetans WP-Copyprotect.