26

Haziran
2012

FIKIH USULÜ DERSİ

Yazar: arafat  |  Kategori: FIKIH  |  Yorum: Yok   |  444 Kez Okundu

ŞER’Î DELİLLER

“Delil” lügatte-maddi olsun manevî olsun, hayır veya şer olsun- herhangi bir şeye doğru irşad eden, yol gösteren demektir. Usûlcülerin ıstılahında ise: Üzerinde doğru bir mantıkla düşünüldüğünde kendisiyle matlub bir habere ula¬şılması mümkün olan şeydir. Meselâ: Bu âlemin değişme, intikal ve fânî olma¬sı gibi hallerini düşünerek sonradan var olduğunu bulmak, “Namazı dosdoğru kılın” (Bakara 2/43) ayeti gibi şer’î naslar üzerinde düşünerek namazın farz olduğu hükmüne varmak gibi. Zira bir “emir” olarak bunun çeşitli durumları üzerinde düşünüldüğünde matlub bir habere ulaşmak mümkün olmaktadır ki o da bu emrin vücub ifade ettiğini tasdik etmektedir. Çünkü bu, namazın kılın¬masına dair bir emirdir, onun kılınmasını emretmek vacib (farz) olduğunu ifa¬de eder. İşte “âlem” ve “namazı kılın” dan her biri âlimlere göre birer delildir.
Şer’î delil ise: İster kat’î (yakınî) ister zannî (yani zann-ı galib) bir yolla olsun kendisinden şer’î amelî bir hüküm istinbât edilen her şey şer’î delildir. Bunun için delil, delâleti kat’î olan ve zannî olan olmak üzere iki kısma ayrılır.
Deliller iki kısımdır:
a) Âlimlerin cumhuru tarafından kabul edilen mütte-fekun aleyh (üzerinde ittifak edilen) deliller -ki bunlar Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyastır-,
b) Muhtelefun fîh (üzerinde ihtilâf edilen) deliller. Bunların da en meşhurları İstihsan, Mesâlih-i mürsele veya İstislah, İstishab, Örf, Sahabe mezhebe, Önceki şeriatler ve Şeddi zerâyi’ olmak üzere yedi tanedir.
Müttefekun aleyh (üzerinde ittifak edilen) deliller uyulması farz olan delillerdir. Ancak bunlarla istidlal yapılırken şu tertibe riâyet edilir: Önce kitap, sonra sünnet, sonra icmâ, sonra kıyas. Bu delillere uyulmasının vacib olduğuna dair delil şu ayeti kerimedir: “Ey iman edenler! Allah’a (c.c.) itaat edin, Rasûle ve sizden emir sahiplerine itaat edin: Herhangi bir şeyde anlaşmızlığa düşersiniz -eğer Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız- onu Allah’a ve Rasûle havale edin” (Nisa: 4/59)
Allah’a ve Rasûle itaati emretmek Kur’an ve Sünnet’e itaati emretmektir. İlim ve din alanında söz sahibi müslümanlara uymayı emretmek müctehidlerin ittifak (icmâ) ittiği hükümlere uymayı emretmek demektir. Munâzaalı olayları Allah’a ve Rasûl’e havale etmeyi emretmek, hakkında nass ve icmâ olmadığı takdirde onu kıyasa havale etmeyi emretmek demektir.
Bunlarla istidlal ederken aralarında tertip olduğuna dair delil Bağavî, İbnü Abdilber ve daha başkalarının Muaz b. Cebel’den rivayet ettikleri şu hadis-i şeriftir: Rasûlullah (s.a.) onu Yemen’e gönderirken “Sana bir mesele arz olunduğunda nasıl hükmedeceksin?” diye sordu. O da “Allah’ın Kitabına göre hüküm veririm” dedi. Rasûlullah (s.a.) “ya Allah’ın Kitabında bulamazsan?” dedi. O da “Rasûlullah’ın sünnetiyle” diye cevap verdi. Rasûlullah (s.a.) “ya Rasûlullah’ın sünnetinde bulamazsan” dedi. Muaz da “ictihad ederim ve kusur etmemeye çalışırım” deyince Rasûlullah (s.a.) onun göğsüne vurarak “Allah Rasûlünün elçisini, Allah Rasûlünü memnun edecek şekilde muvaffak kılan Allah’a hamdederim” diye şükretti.
Yine Bagavî’nin Meymûn bin Mehrân’dan rivayet ettiği haberde şöyle deniliyordu: “Ebubekir, kendisine davacılar geldiği zaman cevabı Allah’ın kitabında arar, orada bulabilirse ona göre hükmünü verirdi. Kitap’ta bulamaz¬sa, Rasûlullahtan bu hususta bir sünnet biliyorsa ona göre hükmünü verirdi. Sünnette de bulması mümkün olmazsa insanların ileri gelenlerini ve seçkinlerini toplar istişare eder, görüşleri bir noktada birleşirse onunla hükmederdi. Hz. Ömer de aynı şekilde yapardı. Diğer sahabiler de onların bu hareketini tasvib ederlerdi. O halde bu tertip icmâ olmuştur.
Ayrıca deliller ya naklî olur veya aklî olur. Naklî deliller: Kitap, sünnet, icmâ, örf, önceki şeriatler ve sahabe mezhebidir. Aklî deliller ise kıyas, mesâ-lihi mürsele, istihsan, istishab ve şeddi zerâyi’dir. Naklî ve aklî delillerden her biri diğerine muhtaçtır. Meselâ naklî delile dayanmayan ictihad muteber değil¬dir. Çünkü sadece” aklın hüküm koymada yetkisi yoktur, naklî delilleri kullanmak için ise düşünme ve tefekküre ihtiyaç duyulur.
Bu deliller hüküm koymada ya kendi başına müstakil bir esas olur, hükmü isbat ederken bir başka şeye ihtiyacı olmaz -ki Kur’an, Sünnet, İcmâ ve İstihsan, örf ve sahabe mezhebi gibi bunlara bağlı olanlar böyledir- veya kendi başına müstakil bir asıl olmaz ki, bu da kıyastır. Zira kıyasın, bu yolla hüküm isbat etmek için nasıl makîsun aleyh olan aslın hükmünün illetinin bilinmesine ihtiyacı varsa aynı şekilde Kitab’da veya sünnette veya icmâda varid olan bir asla da o kadar ihtiyacı vardır. İcmâ’nın bir mesnede ihtiyacı olması ise o oluşması ve in’ıkadı içindir, icmâyı delil almak için değildir.

KUR’ANI KERİM
Kur’an-ı Kerîm’in Tarifi
“Kur’an” lügatte kırâet = okuma manasına bir masdardır. Meşhur olma¬sına ve bilinmesine ve Allah (c.c.) in ona Kitap, Mushaf, Tenzil, Furkan ve Zikir gibi bir çok isim vermesine rağmen usûlcüler onu başkalarından ayırmak için şöyle tarif etmişlerdir: “O, en kısa süresiyle dahi mu’ciz olarak Arap lisa-nıyle Rasûlullah’a indirilen, mushaflarda yazılı olan, tevatür yolu ile nakledi¬len, okunarak ibadet edilebilen, Fatiha süresiyle başlayıp Nâs süresiyle biten Allah (c.c.) in kelâmıdır” [1]
Özellikleri
Yukarıda geçen tariften Kur’an-ı Kerîm’in şu özelliklere sahip olduğu görülüyor:
1-O, lafzı ve manasıyle Allah kelâmıdır. Kur’an-ı Kerîm’in icazı yani beşer takatinin fevkinde üstün belagata sahip olması buna delildir. O halde kendisine itaat edilmesi vacib olan bir kaynaktan geldiği için delâlet ettiği hü¬kümler ilzam edici (bağlayıcı) olmalıdır. Kur’an’ın bu özelliği ile -isterse kudsî hadis olsun veya normal hadis olsun- Allah kelamı olmayanlar tarifin dışında kalmaktadır. Çünkü bunlara “Kur’an” denilemez. Zira hadislerin manaları Allah’tandır, ancak lafızları ve cümle kuruluşları Rasûlullah (s.a.) dendir. Rasûlullah onu Allah’a isnad ederse “kudsî hadis” denilir. Hadis, hüccet olma açısından Kur’an mertebesinde değildir. Hadis okunarak namaz kılınmaz, tilâ¬vet edilerek ibadet edilmez.
2- Kur’an-ı Kerîm’in tamamı Arapçadır, onda Arapça olmayan dillerden bir şey yoktur [2]. Dolayısıyle, ne kadar delâlette aslına uygun olursa olsun Kur¬’an-ı Kerîm’in tefsiri ve başka dillere tercemesi “Kur’an” olamaz. Çünkü Kur¬’an-ı Kerîm Arapçadır, lafzı ve manasıyla Allah tarafından indirilmiştir.
3- Kur’an-ı Kerîm nesilden nesile tevatür yoluyla nakledilmiştir. Yani Rasûlullah’dan itibaren her nesilde Kur’an ezberleyen büyük bir kitle vasıtasiyle nakledilmiştir. Tevatür, yakinî ilim ve rivayetin sıhhati hakkında katiyyet ifade eder. Cebrail’in Kur’an’ı Resulullah’ın kalbine indirdiği andan itibaren insanların onu ezberlemesinin yanında yazı ile tesbit etmesi daha sonraki nesillere tevâturen ulaşmasına yardımcı olmuştur. Bu özelliğin bir neticesi olarak şaz kıraatler, kudsî hadisler gibi mütevâtir olmayan şeyler Kur’an’dan sayılmaz.
Şaz kıraatler, âhâd haberler şeklinde bize nakledilen kıraatlerdir. Meselâ orucun kazası konusunda “başka günlerde peşpeşe tutarlar” şeklinde gelen Ubey b. Ka’b'ın kıraati ile, yemin keffareti konusunda “… bunu bulamayan üç gün peşpeşe oruç tutar” şeklinde gelen İbni Mesud’un kıraatleri şazdır. Zira buralardaki “peşpeşe” ziyadeliği mütevâtir değildir, dolayısıyle Kur’an’dan sa-yılmaz. Yine annelerin nafakası konusunda nazil olan Onun benzeri (nafaka) mahrem akrabalarının üzerine de vacibdir ayetindeki “mahrem akrabaları” zi-yadeliği mütevâtir değildir.
Şaz kıraatler hüccet olmaz, zira bunlar ne Kur’an ne de sünnettir diye nakledilmediği için ne Kur’an ne de sünnet sayılmaz [3]. Yine bazı âlimler şaz kı-raatlerin sünnet gibi zannî delil olarak da olsa delil saymanın sahih olmayacağı görüşündeler, çünkü sünnetin mutlaka Rasûlullah’tan işitilmiş olması lâzımdır. Rasûlullah’tan işitilen her şey hüccettir [4]
Besmeleye gelince: Nemi sûresinin içinde bulunan besmele müslümanla-nn ittifakıyle bir ayettir. Sûrelerin başında bulunan besmeleler ise hanefîler ve şafiîler gibi bazı mezheplere göre yine Kur’an’dan bir ayettir. Çünkü bunlar her sûrenin başındaki ayetlerle beraber Rasûlullah’a nazil olmuş ve Rasûlullah’m îmriyle her sûrenin başına Kur’an hattı ile yazılmış, böylece tevatür edip gel¬miş. Kur’an-ı Kerîm’i Kur’an olmayan şeylerden korumakta çok titiz davranan sahabeden hiç biri besmelenin yazılmasına karşı çıkmamıştır [5] Makul olan da sudur.
Bir başkaları da besmelenin ayet olmadığı görüşündedir. Ne Fatiha’dan ıe de diğer sûrelerden bir ayet değildir. Malikîlerin görüşü budur. Delilleri ise \yşe (r.a.) den gelen şu rivayettir: “Rasûlullah (s.a.) namaza tekbirle ve “el-ıamdülillahi rabbilâlemin” ile başlardı” [6] Yani besmelesiz başlardı.
Kur’an-ı Kerîm’in Hüccet Oluşu
Kur’an-ı Kerîm bütün insanların kendisiyle amel etmesi farz olan bir ıüccettir. Çünkü o, sıhhatinde şüphe bulunmayan kat’î bir yolla kendilerine lakli sabit olan, Kur’an olduğu şüphe götürmeyen Allah’ın kelâmıdır. Bunun öyle olduğuna kat’î delil Kur’an’in icazıdır.
İcazın manası, aynısını veya benzerini veya en kısa sûresinin benzerini getirmekte başkalarının aczini ortaya koymaktır. İcazın manası ancak şu üç şeyle tamam olur:
a) Meydan okuma, yani karşılaşma ve muâraza istemek.
b) Muarızı karşılaşmaya sevkeden gerekçenin var olması.
c) Muarızın karşı koymasına mani bir halin bulunmaması.
Bu sebeplerin üçü de Kur’an-ı Kerîm’de tam olarak mevcuttur. Çünkü Rabbinin emriyle Rasûlullah (s.a.), Kur’an-ı Kerîm’in benzerini getirmeleri için meydan okudu, Rasûlullah (s.a.) ı tekzib eden Arabların, bu iddialarının doğruluğunu isbat etmek için sebeb de mevcut idi, onlar belagat ve beyan ustalan oldukları için karşılaşmalarına mani bir hal de yoktu.
“Meydan okuma” Kur’an-ı Kerîm’de birçok ayeti kerimede mevcuttur. Bazıları şunlardır:
Kasas: 28/49: “(Rasûlüm!) De ki: Eğer doğru sözlüler iseniz. Allah ka¬tından bu ikisinden (bana ve Musa’ya inen kitaplardan) daha doğru bir kitap getirin de ben ona uyayım.”
İsra: 17/88: “De ki: Andolsun, bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak üzere ins ve cin bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini ortaya getiremezler.”
Muarızlar Kur’anın tamamının benzerini getirmekten aciz kalınca benzeri on sûre getirmeleri için onlara meydan okumuş ve şöyle demiştir:
Hûd: 11/13: “Yoksa, “Onu (Kur’anı) kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki: Eğer doğru iseniz Allah’tan başka çağırabildiklerini çağırın da siz de onun gibi uydurulmuş on sûre getirin.”
Bunu getirmekte de aciz kalınca sadece benzeri bir sûre getirmeleri için meydan okuyarak şöyle dedi:
Bakara: 2/23: “Eğer kulumuza indirdiklerimizden her hangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah’dan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın.”
Araplar açısından karşı çıkma sabep ve gerekçesinin var olması şartına gelince, bunun varlığı, bilhassa kendisine peygamberlik vazifesi verildikten sonra Rasûlullah’ın siretinde açıkça görülmektedir. Zîra O, onlara Allah’ın el¬çisi olduğunu bildirdi. Onlara putperest dinlerini, baba ve dedelerini taklid etmelerini bâtıl sayan bir din getirdi. Allah’ın Kitab’ına dayanarak onların akıllarını sefih saydı, putlarıyla alay etti, putlara ibadet etmeleriyle istihza etti. Onun bu iddialarını mutlaka çürütmeleri* O’nun Allah’tan getirdiklerinin boş şeyler olduğunu isbat etmeleri ve neticede ona galip gelmeleri gerekiyordu.
Kur’an-ı Kerîm’e karşı koymalarına engel bulunmaması şartına gelince, o Araplar hakkında zaten vardı. Çünkü Kur’an onların dilinde ve onların üs¬lûbu üzre indi, onların kullandığı harflerden meydana geliyordu, manaları
işinâ oldukları şeylerdi. Başkalarına karşı fesahatleriyle, belagat ve beyanlarıy-e iftihar eden onlardı. Nesir ve şiirde şöhretli bir mevki sahibiydiler. Zaten hi-abet ve şiirleri onların akıllarının kemâlini, yapılarının safiyetini, kavrayıştaki süratlerini, basiretlerini, hayat tecrübelerindeki maharetlerin, göstermektedir. Diğer taraftan Kur’an-ı Kerîm’in muâraza için onlara zaman sınırı koymadığı, )ir defada inmediği, bilakis onlara muâraza ve hazırlık imkanı vermek için /irmi üç sene zarfında parça parça, bölüm bölüm indiği de bilinen bir husustur. Neticede, ins ve cinden dilediklerini yardıma çağırsalar dahi ebediyyen onların kur’an-ı Kerîm’e muârazada âciz ve zayıf oldukları sabit olmuş ve istenilen ıedefe ulaşılmıştır ki bu Kur’an-ı Kerîm’in beşer sözü olmadığı, onların ;eviyesinde bir şey olmadığı, onun ancak Allah katından geldiği hakikatidir.
İşte bu, Allah’ın Rasûlu Muhammed bin Abdullah’ın insanlara tebliğ -etiği şeyin Allah’ın kelâmı ve O’nun hükümleri olduğu hususunda Peygamber-iğinin doğru olduğuna kesin bir delildir.
İcaz Yönleri
Kur’an-ı Kerîm lafzî, manevî ve ruhî olmak üzere bir çok yönden Arapla-ın aczini ortaya koymuş onlar da muârazadan vazgeçmişler ve aklın dil, beyan ‘e manâ yönünden Kur’an-ı Kerîm seviyesine ulaşamadığını ve de asla ulaşa-nayacağını anlamışlardır. Asırlar boyu beşer şunu yakînen anlamıştır ki Kur-ın-ı Kerîm’in icaz yönlerini saymak mümkün değildir, çünkü devamlı yenileri ırtaya çıkmaktadır. Kur’an ayetleri üzerindeki düşünceler arttıkça, kâinatın es-arına dair ilmî keşifler peşpeşe geldikçe, Kur’an’ın Allah (c.c.) katından gel-liği, na kadar zaman geçerse geçsin onun, Rasûlullah (s.a.) in nübüvvetinin loğruluğuna delâlet eden bir mucize olduğu ortaya çıkmaktadır.
İcaz çeşitlerinden bazıları şunlardır:
1 -Lafız ve manaları arasındaki insicam, hüküm ve gayelerindeki şumûl: Cur’an-ı Kerîm itikat, ahkam, ahlâk ve kıssalar gibi çeşitli konularda nazil ol-nuş altıbinden fazla ayetten meydana gelmektedir. Onda kâinat, toplum, ahlâk e vicdan hakkındaki pek çok ilmî nazariyelere dair bir işaret vardır. Yirmi üç enede nazil olmasına rağmen Kur’an-ı Kerîm’de ne birbiriyle çelişen mana, ne ie birbirini nakzeden hüküm bulmak mümkün değildir.
Yine aynı şekilde ibarelerinin arasında ne belagat seviyesinde ne de ifade-eki fesahatta herhangi bir farklılık görmüyoruz. Bilakis Kur’an-ı Kerîm’in epsi fesahatta ve muktezayı hale uygunlukta aynıdır. Allah (c.c.) şöyle buyu-uyor: “Halâ Kur’an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’¬ın başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birçok tutarsızlık bulurlardı.” Nisa: 4/82).
Kur’an’ın üslûbu muktezayı hale (durumun gereklerine) uygundur, leselâ: Hüküm bildiriyorsa lafız ince ve keskin, beyan sakindir, akide veya sadet konusunda ise üslûp insanı sarsacak vejiuyguları harekete geçirecek 2kilde müessirdir.
Bazı ayetler arasında ilk bakışta var gibi görünen tearuz (çelişki) insanların kavrayışlarına dayanır, biraz teemmül ve tedebbürle gerçekte tearuz olmadığı görülür.
2- Kesinleşmiş bilimsel keşiflerle uygunluğu: Kur’an-ı Kerîm bir kanun, bir hidayet kitabı, bir ibadet ve ahlak düstûrudur. Bir takım bilimsel nazariye¬leri beyan etmek onun gayelerinden değildir. Yerlerin ve göklerin yaratılma¬sından, yıldızlarla gökyüzünün süslenmesinden, insanın, bitkilerin ve hayvan¬ların yaratılmasından bahsetmesi ise sadece Allah’ın varlığını ve birliğini isbat etmek için olmakla beraber yine de eski ve yeni kabul edilmiş bilimsel keşiflerle uygunluk gösteren bir takım kevnî ve ilahî kanunların beyanına yönelik bazı işaretler görebiliriz. Meselâ: Hıcr: 15/22 “Biz rüzgarları, aşılamayı sağlayan vasıtalar olarak gönderdik” ayeti aşılama kanununu beyan etmek için nazil ol-muştur. “İnkar edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken onları birbirlerinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi?” (Enbiyâ: 21/30) ayetinde dünyanın bugünkü halini alış sürecindeki gaz bulutu nazariyesine işaret vardır. “Sen dağları görürsün de onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutun yürümesi gibi yürümektedirler, (Bu) herşeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır” (Nemi: 27/88) ayetinde arzın döndüğüne işaret vardır. “Bizim yeryüzüne gelip onu uçlarından ekşittiğimizi görmediler mi?” (Ra’d: 13/41) ayeti arzın tam yuvarlak olmadığına delâlet etmektedir. “Geceyi gündüzün üzerine sarıyor, gündüzü gecenin üzerine sarıyor” (Zümer: 39/5) ayetinden yerin yuvarlak olduğu anlaşılıyor. Çünkü “sarmak” yuvarlak bir cismin üzerine dolamak demektir. “İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar” (Rahman: 55/19-20) ayetinde aynı yerde oldukları halde tuzlu su ile tatlı suyun karışmadığına delâlet vardır. “Andolsun biz insanı çamurdan, bir özden yarattık. Sonra onu emin ve sağlam bir karargahta nutfe haline getirdik. Sonra bu nutfeyi bir kan pıhtısı haline soktuk, müteakiben kan pıhtısını bir lokmacık et yaptık, bu bir lokmacık eti kemiklere çevirdik, bu kemikleri etle kapladık. Sonunda onu bambaşka bir yaratık olarak teşekkül ettirdik. Yapıp-)’aratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.” (Müminun: 23/12-14). Bu ayetler insanın yaratılmasındaki merhalelere delâlet etmekte ve bu, en son tıbbî buluşlara da uygun düşmektedir.
3- Gâiblerden haber vermesi: Kur’an-ı Kerîm Allah’tan başka hiç kimse¬nin bilemeyeceği istikbalde olacak hâdiselerden haber vermiştir. Meselâ: “Elif, Lâın, Mim. Rumlar en yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. Halbuki onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir.” (Rum: 30/1-3) ha-berinden sonra haber verilen müddet içinde Rumların zaferi gerçekleşmiştir. “Andolsun ki Allah elçisinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse siz güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış olarak korkmadan Mescid-i Haram’a gireceksiniz” (Fetih: 48/27) haberinden sonra Hicretin sekizinci yılında Mekke-’nin fethi tamamlanmıştır.
Kur’anda, Kur’anın Allah’tan geldiğine delâlet eden, Kur’an dışında varlığından bahsedilmeyen Âd, Semûd, Tübba ve Lût kavimleri gibi kendile¬rine dair hiç bir ize rastlanmayan eski kavimlerin kıssaları hakkında bilgiler vardır.
Yine Allah (c.c.) şu ayet-i kerimede Rasûlullah (s.a.) a Musa’nın Tûr-ı Sînâ’da kendisine yaptığı nıünâcâtı haber vermektedir: (Musa’ya) seslendiğimiz zaman da, sen Tûr’un yanında değildin. Bilakis, senden önce kendilerine peygamber gelmeyen bir kavmi uyarman için Rabbinden bir rahmet olarak (orada geçenleri sana bildirdi). Belki onlar düşünüp öğüt alırlar. (Kasas: 11/49).
Kur’an-ı Kerîm icazın bu nevine şu ayet-i kerimede işaret etmiştir: “İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberleTindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin.”
4- Yüksek belagatı: Kur’an-ı Kerîm’in kelime olsun cümle olsun bütün lafızları, bir insicam ve intizam içinde tesir kuvvetini, ifade belagatını ve söz fesahatini kendinde toplayan en üstün bir belagat seviyesine sahiptir ve beşer sözünde çok rastladığımız rekâket, düşüklük, zafiyet onda asla bulunmaz. Çünkü Kur’an mutlak kudret sahibi Allah’ın kelâmıdır. Halbuki beşer âcizdir zayıftır; bazan başardığı hiciv, medih ve tasvir hariç öyle çok muhkem ifadeler artaya koyamaz.
Bizim bu konuda delilimiz Nadr b. Haris, Velid b. Muğire gibi Kureyşin ileri gelenlerinden Kur’an düşmanı kişilerin itiraflarıdır. Velid b. Muğire Kur¬an hakkında şöyle demişti: Vallahi onda bir tatlılık var, üzerinde parlaklık, ta¬zelik var, dallan meyva ve kökü bol su verir, o yücelecek ve başka şey ondan y-üce olmayacak, o bir beşer sözü değildir.” Fakat o inat etti, küfrün, şirkin ve jutperestliğin önderlerinden aynlmayarak küfründe devam etti ve Kur’anı “si-ıir” diye vasıflandırdı.
Hiç kimse Kur’an-ı Kerîm’in kalplere tesirini, gönüllere hâkim oluşunu nkâr edemez. O halde onun Allah’ın kelâmı olduğunu kabul etmek iz’an gere¬cidir.
Kur’an’in Hükümleri
Kur’an’ın hükümleri, ister din, ister dünya, ister âhiret hakkında olsun birini diğerinden ayırmadan- İslâm’ın yapısı ve mesajına uygun olan her şeye amildir. Bunlar üç nevidir.
1 – İtikada ait olanlar: Bunlar Allah’ın varlığı, birliği, melekler, kitaplar, »eygamberler ve âhiret günü hakkında inanılması insana farz olan eseslarla Igili hususlardır.
2- Ahlâka ait olanlar: Bunlar mükellefin bezenmesi lazım gelen faziletler e uzak durması lazım gelen bayağılıklarla ilgili olanlardır.
3- Ameller: Bunlar mükelleften sadır olan sözler, fiiller, akideler ve tasar-ruflardır. Kur’an’ın fıkhı işte budur. Bunlar da şu iki nevi içine alır:
a) Namaz, oruç, hac, zekat, nezir, yemin, kurban gibi insanın, Rabbi ile olan alâkasını tanzim eden ibadetlere ait hükümler.
b) Akidler, tasarruflar, cinayetler, cezalar gibi insanlarla olan alâkasını tanzim eden muamelata ait hükümler. Bu gurupta şu hükümler bulunur:
Evlenme, boşanma, nafaka gibi aileye ait hükümler (el-Ahvâlü’ş-Şahsiyye hükümleri),
Alış-veriş, kira, rehin ve şirket gibi mâlî akitlere ait hükümler (el-Ahkâmü’l-Medeniyye),
Cinayetler ve cezalara ait hükümler (el-ahkâmü’1-cinâiyye)
Davalar, deliller, yeminler gibi mahkeme huzurunda tamamlanan medenî veya cezaî icrââtlara ait hükümler (Ahkâmü’l-Mürâfaât).
Devletin yapısını, fertlerin devletle münasebetlerini ve insan haklarını tanzim eden temel hükümler (Anayasaya ait hükümler).
îslâm devletinin harpte ve sulhte diğer devletlerle olan münasebetlerini, gayri müslimlerin İslâm ülkesinde İslâm devleti ile olan münasebetlerini tanzim eden hükümler (Ahkâm-ı devliyye).
İktisadî ve mâlî hükümler: Bunlar fertlerin mâlî haklarını ve fertlerin devlete karşı yükümlülüklerini, devlet hazinesinin gelir ve giderlerini, ganimet¬ler, öşürler, haraca ve madenleri gibi devlete ait umumî ve husûsî mallan tan¬zim eden hükümler, zekât, sadaka, nezir, teberru ve ödünç paralar gibi cemiyete ait malları tanzim eden hükümler, nafaka, miras ve vasiyetler gibi aileye ait mallan tanzim eden hükümler, diyet, fidye, keffaret ve kâr gibi fertlere ait mal¬ları tanzim eden hükümler.
Kur’an-ı Kerîm bu hükümleri beyan ederken bunlardan ibadetler, aileye ve mirasa ait hükümler gibi bir kısmını tafsilatlı olarak verdiği görülür, çünkü bunlar taabbudîdir (akıl ile bulunmaz). Muamelâta ait hükümlere gelince: Bunlarda akla ve âlimlerin ictihadlanna, maslahat ve mefsedetin, ihtiyaçların mukayesesine mecal bırakıldığı için icmâlî (genel hükümler) olarak vermekte¬dir.
Ayetlerin Hükümlere Delâlet Etmesi
Daha önce de geçtiği gibi Kur’an-ı Kerîm bize tevatür yolu ile nakledil¬diği ve bu yol nakledilenin sıhhati hakkında katiyet ifade ettiği için “sübûtu kat’îdir”. Ancak hükümlere delâleti, kat’î olabilir zannî de olabilir.
Delâleti kat’î olan nass: Vârid olduğu şekilde anlaşılan ve sadece bir tek manaya ihtimali olan Kur’an lafzıdır. Meselâ: Miras ayetleri, hadler ve keffaret-lerle ilgili ayetler böyledir. Miras hakkında: “Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe kadının payının iki misli (vermenizi) emreder…” (Nisa: 4/11-12).
Hadler hakkında: “Hırsızlık yapan erkek ve hırsızlık yapan kadının ellerini kesin” (Maide: 5/38), “Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun” (Nur: 24/2), “Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup sonra dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun” (Nur: 24/4), Keffaret hak¬kında: “Kadınlardan zihâr ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönen¬lerin kanlarıyla temas etmeden önce bir köleyi azad etmeleri gerekir” (Mücadele: 58/3) buyurulmaktadır. İşte bunlar miras hisselerine, el kesilmesin, zinada yüz sopa, zina iftirasında seksen sopa vurulacağına, zihâr keffaretinde köle azad edileceğine veya oruç tutulacağına veya fakir duyurulacağına “kat’î” olarak delâlet eden nasslardır.
Delâleti zannî olan nass ise birden fazla manaya ihtimali olan Kur’an lafızlarıdır. Meselâ “Boşanmış kadınlar bizzat kendileri “üç kuru” beklesinler” (Bakara: 2/228) ayetindeki “kuru” lafzı (müşterek lafız) bu kabildendir. “Kuru” lafzı lügatte hem “hayız” hem “temizlik” manasına gelen müşterek bir lafızdır. Bu bakımdan bu lafzın bu iki manadan birine delâleti zannî olur kat’î olmaz. Aynı şekilde “Size meyte = ölmüş hayvan ve kan haram kılınmıştır” (Maide: 5/3) ayetinden “her türlü meyte” nin haram olduğunu anlamak mümkün olduğu gibi “deniz meyte” lerinin dışındakilerin haram olduğunu anlamak da mümkün¬dür, çünkü “meyte” lafzı umumîdir. Ayetteki “kan” lafzı da böyledir. Çünkü bundan pıhtilaşan ve akıcı haldeki kanlar kastedilmiş olabileceği gibi hayvan kesildiğinde sadece dışarı akan kan (dem-i mesfuh) da kastedilmiş olabilir. Şu halde müşterek veya umumi veya mutlak lafızlar delâlet ettiği manalardan başka manalara da delâleti muhtemel olduğu için “delâleti zannî” lafızlardır.

Kur’an’da Beyan Üslûbu

Kur’an-ı Kerîm ebedîdir, Allah’ın himayesiyle kıyamete kadar mahfuz¬dur. Ebedî oluşu, beşeriyetin kitabı ve ebedî düsturu oluşu onun çoğunlukla beyanlarının cüz’î değil küllî olmasını, tafsîlî değil icmâlî olmasını gerektirir. Ta ki mürûnet (esneklik ve yumuşaklık), şümul ve umûm vasfıyle muttasıf olarak devam etsin, her asır ve zamanda ihtiyaçlara cevap verecek zenginlikte olsun ve tefekkür ve tedebbür için ümmetin akıllarının önünü açsın.
Beyanları küllî ve icmâlî olduğu içindir ki Kur’an-ı Kerîm, kapalı kalan lafızlarını açıklaması ve şerhetmesi için kendisini beyan etmesi konusunda sünnete ihtiyaç duymuştur. Meselâ: Namazların rekatlarının sayısı, zekât mik¬tarları, hac ahkamı, nikâh ve diğer akidlerdeki şartlar… Bunlar ancak Rasûlul-lahtan varid olan sünnet sayesinde bilinebilmiştir.
Belagatının icabı Kur’an-ı Kerîm, mu’ciz ve teşvik edici olması, bıkkın¬lık ve usanç vermeden kabulüne sebep olması için, ahkamı beyan ederken, emrin yapılmasını, nehyin terkini isterken çok çeşitli üslûplar kullanmıştır. Meselâ bazan “İnfak edin, savaşın, ihsan edin” siğalarında görüldüğü gibi ta¬lebini emir siğasıyle ifade eder, bazan “Allah yeminlerinizi çözmenizi size farz (meşru) kılmıştır” (Tahrim: 66/2), “Oruç sizin üzerinize yazıldı” (Bakara: 2/183), “Muhakkak namaz müminler üzerine vakitli olarak farz kılınmıştır” (Nisa: 4/103) ayetlerinde olduğu gibi “farz” ve “yazılma” lafızlarıyle, bazan “Takva elbisesi ise daha hayırlıdır” (A’raf: 7/26), “Kim bir iyilik işlerse onun sevabını artırırız” (Şûra: 42/23), “Güzel amel edenlere daha güzel mükâfat, bir de fazlası vardır” (Yunus: 10/26) ayetlerinde olduğu gibi yapılan işin sonu¬cunda gelecek hayır ve sevabı dile getirerek, bazan da ” Yol bakımından gidebi¬lenlerin o evi haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır” (Âli imran: 3/97) ayetinde olduğu gibi lügat açısından icbar edici ifade kullanarak talebini bildirmektedir.
Kur’an-ı Kerîm’in bir şeyin terkini veya bir fiilden ve haramdan uzak du¬rulmasını istemesi bazan “nehiy” sığasıyle olur. Meselâ “Kendinizi öldürme¬yin” (Nisa: 4/293), “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın” (Bakara: 2/195), “Zinaya yaklaşmayın” (İsra: 17/32) ayetlerinde olduğu gibi. Bazan da o fiilin şer olduğunu veya iyi olmadığını haber vermesi suretiyle olur. Meselâ: “Allah’ın kereminden kendilerine verdikleri ile cimrilik yapanlar sanmasınlar ki o kendileri için hayırlıdır, tersine bu onlar için serdir” (Âli İmran: 3/180), ” Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz birr (iyilik) değildir” (Bakara: 2/177), “Evlere arkalarından girmeniz asla iyilik değildir” (Bakara: 2/189) ayetlerinde olduğu gibi. Bazan da “işte lanet onlar içindir ve kötü yurt onların¬dır” (Ra’d: 13/25), “Sonunda Allah’ın ayetlerini yalan sayarak ve onları alaya alarak kötülük yapanların akıbetleri pek fena oldu.” (Rum: 30/10); “Yüzü ko¬yun cehennemde toplanacak olanlar var ya, işte onlar yerleri en kötü, yolları en sapık olanlardır.” (Furkan: 25/34), “Bu böyle, ama azgınlara kötü bir gelecek vardır.” (Sad: 38/55), “Bu, adaletten ayrılmamanız için en iyi yoldur” (Nisa: 4/3) ayetlerinde olduğu gibi yapılan işin sonunda bir kötülük, bir şer ve bir za¬rar olduğunu beyan etmekle nehyini bildirir. Kur’an-ı Kerîm meşru olup olma¬yan hususları beyan için başka üslûplar da kullanmıştır. Meselâ:
1 – Allah (c.c.) in büyük gördüğü veya medhettiği veya sevdiği veya kar¬şılığında bir hayır vadettiği veya doğru = müstakim dediği veya kendisiyle yemin ettiği her fiil meşrudur, vücûb ile nedb arasında müşterektir.
2- Allah (c.c.) in terkini talep ettiği veya zemmettiği veya lanet ettiği veya onu işleyenleri hayvana veya şeytana benzettiği veya ceza tehdidinde bulunduğu veya necistir, fasıkhktir dediği her fiil gayri meşrudur, haram ile mekruh ara-sında müşterektir.
3- Allah’ın helâl kıldığı, izin verdiği veya kendisinden günah kaldırıp beis görmediği herşey mubahtır, şer’an izin verilmiştir.

İkinci Delil

SÜNNET
Sünnetin Tarifi ve Çeşitleri

Sünnet lügatte alışılmış yol demektir. Usûlcülere göre ise Rasûlullah’tan (s.a.) den sadır olan her türlü söz, fiil ve takrire denir. Bu tarif sünnetin üç çe¬şidine de işaret etmektedir:
1- Kavlî sünnet: Bu, Rasûlullah (s.a.)’in çeşitli maksat ve münasebetlerde söylediği hadisi şeriflerdir. Meselâ: “Ameller niyetlere göredir”, “Zarar vermek ve zarara zararla mukabele etmek yoktur”, “Mer’ada otlayan hayvanda zekat vardır”, “Vârise vasiyet yoktur”, deniz suyundan abdest almanın hükmünü so-rana cevap olarak söylediği “Onun suyu temiz, meytesi helaldir” gibi sözleri bu kabildendir.
2- Fi’lî Sünnet: Bu, Rasûlullah (s.a.)’in yaptığı fiilerdir. Meselâ: Beş vakit namazı kılması, haccı eda etmesi, müddeînin yemini ve bir şahitle hüküm vermesi, hırsızın sağ elini bileğinden kesmesi gibi.
3- Takrîrî Sünnet. Bu, Rasûlullah (s.a.) in yanında meydana geldiği veya zamanında meydana gelip de haberdar olduğu halde sükût ettiği veya açıkça “olur” verdiği veya kendilerinden onu güzel bulduğuna ve memnun olduğuna delâlet edecek bir tavrın sadır olduğu şeydir. Meselâ: Sahabeden iki kişi su bu-lamamış teyemmüm etmişlerdi. Daha sonra su buldular, birisi abdest alıp na-mazını iade etti diğeri etmedi. İade etmeyene “Sünnete uygun hareket ettin, kıl-dığın namaz kâfidir” demesi, diğerine de “Sen de iki kere ecir aldın” demesi bir takrîrî sünnettir. Aynı şekilde: Rasûlullah’ın sofrasında kertenkele yenmesi, Muaz bin Cebel’in Yemen’e giderken nasıl hükmedeceğini beyan sadedinde “Önce Kur’anla, sonra sünnetle, sonra ictihad ile” hükmedeceğini söylediğinde bunu uygun bulması, Üsâme ile Zeyd’in ayaklarına bakarak “bunlar birbirin-dendir” diye hükmeden kişinin bu hükmünden çok memnun olması… hep takr-îrî sünnettir. Bu hâdiseden sonra “kıyâfe” (insanların eline? ayağına, yüzüne, şekline bakarak hangi kabileye, hangi ırka ait olduğunu bilme) nesebin isbatı için bir yol olarak kabul edilmiştir. Hanefîlerin dışında fukahanın cumhurunun görüşü budur.
Sened Bakımından Sünnetin Kısımları
Sünnet senedi bakımından cumhura göre iki kısımdır: Mütevâtir sünnet, âhâd sünnet [1]. Hanefîlere göre ise üç kısımdır: Mütevâtir sünnet, meşhur sün¬net, âhâd sünnet [2]
Mütevâtir sünnet: İlk üç asırda [3] yalan üzerine ittifakı âdeten mümkün ol-mayan bir topluluğun Rasûlullah (s.a.) den rivayet ettiği hadistir. Meselâ: Ab-dest, namaz, oruç, hac, zekat, ezan, ikamet gibi şeâir-i İslâm’dan olup Rasûlul-lah’tan rivayet edilen amelî sünnetler “Kim benim üzerime yalan söylerse ce-hennemdeki yerine hazırlansın”, “Ateşte yanacak ökçelere yazık” gibi hadisi şerifler mütevâtirdir. Muhammed bin Cafer el-kettânî’nin en-Nazmü’l-Mütenâsir fi’l-Hadisi’l-Mütevâtir adlı kitabında belirttiğine göre mütevâtir hadislerin sayısı 309 kadardır.
Mütevâtirin hükmü: Mütevâtir, Rasûlullah’tan kat’î olarak sabit olan ha¬distir. O halde kesin bilgi ve yakîn ifade eder, inkâr eden kâfir olur.
Hadis mütevâtir olması için rivayet edenlerin sayısı konusunda tercih edilen ölçü şudur: Muayyen bir sayı sınırlaması koymadan, kişide haber veren¬lerin sözleri hakkında kat’î ilim ve yakîn hasıl eden mikdardır.
Meşhur sünnet: Rasûlullah’tan rivayet edenlerin sayısı -bir veya iki kişi olabilir- mütevâtirde aranan sayıya ulaşmayan, fakat sahabeden sonra ikinci hicrî asırda yayılıp yalan üzerinde ittifakları mümkün görülmeyen bir mütevâtir rivayet topluluğunun nakledegeldiği sünnettir. Üçüncü hicrî asırdan sonra meş¬hur olması muteber değildir. “Ameller niyetlere göredir”, “İslâm beş esas üzere bina edilmiştir”, “Zarar vermek, zarara zararla mukabele etmek yoktur”, hadis¬leri, mesh üzerine meshetmek hadisi, Recm hadisi, meşhur hadislerdendir.
Tevatürle bunun farkı şudur: Tevatürde şart koşulan topluluk mütevâtir sünnette ilk üç asrın her birinde mutlaka bulunmalıdır. Halbuki meşhur sün-nette bu mikdann ilk halkada bulunması şart değildir.
Meşhur sünnetin hükmü: Bu sünnetin, onu rivayet eden sahabeden nak-ledilişi kat’îdir, ancak Rasûlullah (s.a.) den rivayet kat’î değildir. Dolayısıyle itminan ve yakîne yakın zan ifade eder, inkar edenler fasık olur. Mütevâtir sün¬nette olduğu gibi meşhur’la da Kur’an-ı Kerîm’in umûmu tahsis, mutlakı tak-yid edilebilir.
Âhâd sünnet: Rasûlullah’tan (daha sonraki asırlarda da) rivayet edenlerin sayısı, bir veya ikiyi geçmeyen veya tevatür seviyesine ulaşmayan hadistir. Hadislerin pek çoğu âhâddır. Buna haber-i vâhid denir. Hükmü: Bu sünnet zan ifade eder. İtminan veya yakîn ifade etmez. Bu hadisin Rasûlullah’tan sudûru zannîdir. Ancak, sübûtunda şek olduğundan itikadı vacib olmasa bile onunla
amel edilmesi vacibtir. Alimlerin cumhurunun görüşü budur. Çünkü sahih ha¬dis râvilerinde adalet, zabt ve itkan sıfatlan kamilen mevcut olması sebebiyle bu zan, vukuu râcih (Yani Rasûlullah’ın bu hadisi söylemiş olması kuvvetle muhtemel) olan bir zandır. Bu da bu hadisle amel etmenin vacib olması konu-sunda kâfidir.
Sünnetin Hükümlere Delâleti
Eğer başka manaya tevil ihtimâli yoksa, sünnetin ahkâma delâleti kat’î, varsa zannî olur. Sünnet bu hususta Kur’an gibidir. Ancak farkı, Kur’an-ı Kerîm’in tamamı sübûtu veya vurûdu kat’îdir. Sünnet ise, mütevâtir sünnetin dışında sübûtu veya vurûdu kat’î değildir. Şu halde sünnet sübûtu kat’î olan, sübûtu zannî olan olmak üzere iki çeşittir. Ama delâlet açısından o aynen Kur’an gibidir. Kur’an-ı Kerîm ve sünnetten her birinin delâleti kat’î de olabilir zannî de olabilir.
Sünnetin Yeri

Hüccet olması açısından sünnet, Kur’an-ı Kerîm’den sonra ikinci dere¬cede gelir. Çünkü Kur’an-ı Kerîm sübûtu kat’î, sünnet ise sübûtu zannîdir. Kat’î olan, zannî olandan önce gelir. Çünkü sünnet Kur’an’ın beyanıdır, beyan beyan olunana tâbidir. Yukarıda geçen “Ne ile hükmedeceksin ey Muaz” hadisi de buna delâlet etmektedir.
İçinde varid olan hükümler açısından sünnetin yeri dört kısımdır1:
/- Sünnetin Kur’anı teyid etmesi: Namaz kılmayı, zekat vermeyi, rama¬zan orucunu tutmayı, hacca gitmeyi emretmesi, Allah’a şirk koşmayı, yalan şahitliği, ana-babaya âsî olmayı, haksız yere adam öldürmeyi nehyetmesi Kur’an’ı teyiddir. “Hiç bir müslümanın malı gönül nzası olmadan helal olmaz” hadisinde olduğu gibi başkasının malını yemeyi nehyeden bu hadis “Ey iman edenler, aranızda mallarınızı bâtıl yollarla yemeyin” (Nisa: 4/29) ayetini, “Ka¬dınlara hayrı tavsiye edin” hadisi “Onlarla iyi geçinin” (Nisa: 4/193 ayetini te¬yid etmektedir.
2- Sünnetin Kur’anı beyan etmesi: Bu beyan üç çeşittir:
a) Kur’an’ın mücmelini beyan etmesi: Meselâ kavlî ve fiilî sünnetler iba¬detlerin şeklini, muamelâtın esaslarını beyan etmiştir.
b) Kur’an’ın âmm (umumi olan) lafızlarını tahsis etmesi: Meselâ “Kadın, ne halası ne teyzesi, ne erkek kardeşinin kızı, ne kız kardeşinin kızı üzerine nikahlanmaz” hadisi “… bunların gerisindekiler size helâl kılınmıştır” (Nisa: 4/24) ayetini tahsis etmiştir.
c) Kur’an’ın mutlakını takyid etmesi: Meselâ: Rasûlullah (s.a.) in hırsızın elinin bilekten kesileceğini bildirmesi “Erkek hırsızın ve kadın hırsızın ellerini kesin” (Maide: 5/38) ayetinde mutlak gelen “el” i takyid etmiştir.
3- Sünnetin Kur’anı neshetmesi: Meselâ “Vârise vasiyyet yoktur” hadisi “Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır (mal) bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun bir şekilde vasiyet vardır” (Bakara: 2/180) mealindeki vârise vasiyeti emreden ayeti nesh etmiştir. Şâfıî hariç cumhurun görüşü budur.
4- Kur’an-ı Kerîm’in sukut ettiği hususlarda sünnetin yeni bir hüküm ge¬tirmesi: Meselâ, muhsan (evli) olan zâninin recmedilmesi, bir şahid ve bir ye¬minle hükmedilmesi, erkeklere ipek ve altın kullanmanın haram olması, sa-daka-i fıtır, âkile (katilin akrabaları) üzerine diyet yüklenmesi, ehlî eşek etinin haram olması, esirlerin kurtarılması gibi haberler bu cümledendir.
Sünnetin Hüccet Oluşu
Kur’an-ı Kerîm gibi şer’î hüküm istinbât edilmesi hususunda sünnetin de uyulması vacib ve ahkam için ikinci kaynak olduğu üzerinde âlimler ittifak et-mişlerdir. Buna dair Kur’an’dan icmâ ve makul (aklî delil) den pek çok delil vardır [4]
Kur’andan deliller. Allah (c.c.) peygamber (s.a. a itaat edip ona uy¬mayı müminlere farz kıldı, peygamberine itaati kendine itaat saydı, aralarında çıkan nizalan Allah ve Rasûlüne havale etmelerini müslümanlara emretti. Allah ve Rasûlünün verdiği hüküm de -erkek olsun kadın olsun- hiç bir mümine ter¬cih hakkı bırakmadı, pek çok ayet-i kerimede peygamberin hükmünü kabul et-meyenin imanı olmayacağını beyan etti. Bu ayetlerden bazıları şunlardır:
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sa-hiplerine de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve Rasûlüne götürün, bu hem ha-yırlı hem de netice bakımından daha iyidir.” (Nisa: 4/59). “Kim Rasûle itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur” (Nisa: 4/80). “Hayır: Rabbine andolsun ki arala-rında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hüküm-den içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam manasıyle kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa: 4/65). “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.” (Ahzab: 33/36).
“Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan dâ sa¬kının” (Haşr: 59/7). “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız buna uyunuz ki Allah-da sizi sevsin” (Ali imran: 3/31). “Bu sebeple onun emrine aykırı davrananlar, başkalarına bir belâ gelmesinden veya ke, tdilerine çok elemli bir azab isabet et-mesinden sakınsınlar” (Nur: 24/63).
Bu ve benzeri ayet-i kerimeler, sünnetinde Rasûlullah (s.a.) e uymanın farz olduğuna kesin şekilde delâlet etmektedir.
2- Kur’an-ı Kerîm’den sonra sünnetle amel etmenin farz olduğunda as-hab-ı kiram ittifak etmiştir. Kur’an-ı Kerîm’in emirler ve “Allah’ın kitabında bulamazsam, Rasûlullah’ın sünnetine göre hükmederim” diyen Muaz’ı Rasûlullah (s.a.) in tavsib etmesi buna delildir. Muaz bin Cebel’in bu sözü, hükmü Kur’an-ı Kerîm’de bulunmayan hâdiselerin fetvasında ashab-ı kiramın takip ettiğği bir metod haline gelmiş, tabiîn ve zamanımıza kadar geçen müteakip nesiller de bu yol üzere yürümüşlerdir.
3- Makul: Sünnetin beyanı olmadan, mücerred Kur’an-ı Kerîm’de vârid olan icmâlî hükümlerle amel etmek mümkün olmaz. Zira ancak şu iki şeyle Ra-sûlullah’ın tebliği Rabbinin vahyi olur: Kur’an-ı Kerîm’i okutması ve onu be¬yan etmesi. Böylece şeriat Kur’an-ı Kerîm ve Sünnetle beraberce şekillenmiş¬tir. Bunların birisinin diğerinden müstağni olması mümkün değildir. Buna delil “Namazı dosdoğu kılın, zekatı verin” (Bakara: 2/43), “Oruç size yazılmıştır” (Bakara: 2/183), “Yol bakımından gidebilenlerin o evi haccetmesi Allah’ın in-sanlar üzerinde bir hakkıdır” (Âli imran: 3/97), “Allah, alış-verişi helâl, faizi haram kıldı” (Bakara: 2/275), “Bunların ötesindekiler sizin için helâl kılındı” (Nisa: 4/24), “Hırsız erkek ve hırsız kadının ellerini kesin” (Maide: 5/38) ayet-i kerimeleri gibi beyan ve izaha ihtiyacı olan ayetlerdir. Rasûlullah (s.a.) nama¬zın, zekatın, orucun nasıl yapılacağını, haccın nasıl eda edileceğini, sahih bir alış-verişin şartlarını, haram olan faizin çeşitlerini, mahremlerin dışındaki ka¬dınların nikahının hangi şartlarda sahih olduğunu, hırsızın elinin nereden kesi¬leceğini beyan etmiştir. “İnsanlara kendilerine indirileni açıklaman için sana da bu Kur’anı indirdik.” (Nahl: 16/44) ayetinin emrine göre de Rasûlullah (s.a.) in Kur’an-ı Kerîmi beyan etmesi vaciptir.
Sünnet bu hükümleri beyan etmeseydi bunların tatbiki mümkün olmazdı. İster Kur’an hükümlerinin mücmel olanını beyan veya mutlakını takyid etmiş olsun, isterse Kur’an-ı Kerîm’in sükût ettiği yeni bir hüküm ortaya koysun, her hususta sünnete uymak vacib olmuştur. Çünkü neticede sünnet ilâhî vahye da^ yanir. Nitekim Allah (c.c.) da bunu şu sözüyle ilan etmiştir: “O, kötü arzularına göre de konuşmaz. O (nun konuşması) vahyedilenden başkası değildir” (Necm: 53/3-4).

Haber-i Vahid Hakkında Âlimlerin Görüşleri

Sahabe, tabiîn ve sonrakiler âhad yolla Rasûlullah’tan rivayet edilen sün¬netlerle amel etmenin vacib olduğunda ittifak etmişlerdir. Haberi vahid, tevatür hadis veya meşhur hadis derecesine ulaşamayıp, yalnız bir veya iki kişinin ri¬vayet ettiği hadistir. Mezhep imamları, rivayetin anştırılması ve sahih olmayanlırının ayrılması maksadiyle, haberi vahidle amel edilmesi için bazı şartlar koymuşlardır.
Hanefîler haber-i vahidle amel etmek için şu üç şartı getirmişlerdir [5]
1 – Râvi rivayet ettiğinin hilâfına amel etmiş olmamalı. Amel etmiş ise ri-vayetiyle değil görüşü ile amel edilir. Çünkü hilafına amel etmesi, rivayet etti¬ğini nesneden bir habere muttali olduğunu ve ona dayandığını gösterir. Bu se¬beple Hanefîler, Darakutnî’nin de rivayet ettiği gibi “Ebu Hureyre köpeğin sun¬duğu kabı üç defa yıkamakla yetindi” diyerek yine onun rivayet ettiği “Yedi defa yıkanması lazım geldiği” ne dair rivayetle amel etmemişlerdir.
2- Hadis, çok vuku bulan ve herkesi ilgilendireni bir konuda olmamalı. Çünkü böyle olursa onun tevatür veya şöhret (meşhur hadis) yolu ile rivayet edilmesi için sebepler mevcut olduğu halde âhâd tariki ile rivayet edilmesi hadi¬sin sübûtu hakkında şüphe uyandırmaktadır. Bu sebeple namazda rükûya gi¬derken ellerin kaldırılmasına dair rivayetle amel etmemişlerdir.
3- Eğer ravi fakih değil ise rivayet ettiği haber şer’î esaslara ve kıyasa muhalif olmamalıdır. Bu sebeple Hanefîler Ebu Hüreyre’nin sütü sağılmadan bir kaç gün beklettikten sonra “bol sütlü” zannedilerek satın alınan koyun sa¬ğıldıktan ve sütsüz olduğu anlaşıldıktan sonra bir sa’ hurma ile beraber geri verileceğine dair rivayet ettiği hadisle amel etmemişlerdir. (Bu hadis “musarra olanlar misli ile, kıyemî olanlar kıymetiyle tazmin edilir” şeklindeki tazmin ka¬idesine muhaliftir. Ayrıca bu : Bir malın kâr ve geliri onun mülkiyeti ve tazmin riski mukabitindedir, yani nimet külfet mukabilindedir, hadisine ters düşmek¬tedir. Çünkü bu hadis, malın mülkiyeti kimde ise, helak olduğu zaman kimin hesabına gidecekse gelirini de ona vermektedir.
Aslında Hanefîlerin bu hadisle amel etmeyişlerinin,sebebi sahabe hakkın¬daki ta’nları değildir, bilakis burada hadisin “muddarib” olması (aynı ravinin hadisi değişik lafızlarla rivayet etmesi) veya mansuh olması veya onların naza¬rında zayıf olması gibi başka sebepler vardır.
İmam Malik de haber-i vahidle amel edilebilmesi için hadisin Medine ehli¬nin ameline muhalif olmamasını şart koşmuştur. Çünkü ona göre Medine ehli¬nin ameli Rasulullah’tan rivayet ettikleri hadis derecesindedir. Bir topluluğun rivayet ettiği ile amel etmek bir kişinin rivayet ettiği ile amel etmekten evlâdır. Bu sebeple Malikîler, Medine ehlinin icmâına muhalif olduğu için “hıyar-ı mec¬lis” hadisi ile amel etmemişlerdir [6].
İmam Şafiî de haber-i vahid ile amel etmek için şunları şart koşmuştur [7]:
“Râvinin, dininde güvenilir, doğru, yaptığı rivayeti anlayan ve iyi zabte-den birisi olmalı ve ilim ehlinin (aynı konudaki) hadisine muhalif olmamalıdır demiştir.” Bu şartların neticesi haber-i vahidi kabul etmemektir.
İman Ahmed bin Hanbel de İmam Şafiî gibi senedin sıhhati dışında he-ber-i vahidle amel etme hususunda başka şart koşmamıştır [8]
.
Mürsel Hadis

Usülcülerin ıstılahında mürsel hadis, ister munkati’ veya mu’dal veya muallak olsun Rasûlullah’la görüşmemiş âdil kişinin “Rasûlullah şöyle dedi” şeklinde rivayet ettiği hadistir.
Sahabenin mürselinin kabul edileceğinde ihtilaf yoktur. Çünkü sahabenin hepsi adi sıfatına sahiptir. Sahabenin haricindekilerin mürsellerine gelince Şafiî hariç Cumhurun nezdinde makbuldür. Çünkü âdil ve sika (güvenilir) olan râvi bir hadisi Rasûlullah’ın söylediğine kesin inanmadıkça irsal yapmaz ve rivaye¬tini caiz görmez [9]
İmam Şafiî aşağıdaki beş şeyden birisiyle takviye edilmedikçe mürsel hadisi kabul etmez:
1- Said bin Müseyyib, Zührî, Hasan el-Basrî, Şa’bî ve İbni Şîrîn gibi tabiînin büyüklerinin mürsellerinden olmalıdır.
2- Müsned bir hadisin onu mana yönünden teyid etmesi lazımdır.
3- Âlimler nazarında makbul olan bir mürselin ona muvafık olması la¬zımdır.
4- Bir sahabe kavli onu teyid etmelidir.
5- Âlimlerin çoğunluğunun fetvasıyle takviye edilmiş olmalı.
İmam Şafiî’nin delili şudur: Ravinin haberinin kabulü onun âdil olarak bilinmesi şartına bağlıdır. Halbuki mürselde aslın adaleti bilinmemektedir, zira onun ismi ve vasfı bilinmiyor. Bunları bilmiyorsak bu rivayetin reddinden başka yol yoktur. Yukarıda geçen beş şeyden biriyle teyid edilmiş olursa râvi-nin doğruluğu yalan söyleme ihtimaline tercih edilir ve o hadisle amel etmek caiz olur [10]

Peygamberin Fiilleri
Peygamber (s.a.) in fiilleri üç çeşittir [11]
Fıtrî hareketleri: Bunlar oturup kalkma, yeme, içme, uyuma, yürüme gibi insan olmanın gereği zat-ı âlilerinden sadır olan fiillerdir. Bunlar kendisi için mubah hareketler olduğu gibi ümmeti için de mubah hareketlerdir, dolayı-sıyle bunları yapmak ve bu davranışlarında Rasûlullah’a ittiba etmek bize vacib değildir. Ama meselâ sağ elle yemek gibi mendup veya sünnet olduğuna dair hakkında delil varsa o şer’î bir hüküm olur.
Dünya işlerindeki tecrübesi ve bilgisi gereği kendilerinden sadır olan tice-ret, ziraat, harp idare etmesi, bir hastaya ilaç tarif etmişi gibi hareketleri de bu kabildendir, şer’î bir hüküm sayılmaz. Çünkü bunlar ilâhî vahy ile değil şahsi ictihad ve tecrübe ile yapılan fiillerdir. Bu sebepledir ki Bedir gazasında Rasû-lullah (s.a.) orduyu muayyen bir yere yerleştirme yönünde görüş beyan edince Habbab bin Münzir kendisine “Ya Rasûlallah bu yer Allah’ın sana gösterdiği bir yer midir yoksa kendi reyiniz veya harp ve taktik icabı mıdır? Rasûlullah: “Bu, görüş harp ve tatbik icabıdır” buyurdular. O zaman Habbab: “Konaklana-cak yer burası değildir” diyerek su kaynağına yakın başka bir yeri işaret etti, ordu oraya indi.
Rasûlullah (s.a.) Medine halkının hurma ağaçlarını tohumladığını1 [12] gördüğünde onlara bunu yapmamalarını tavsiye etti, onlar da bıraktılar. O yıl hurmalar olmadı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) onlara “Siz dünyanızın işle¬rini daha iyi bilirsiniz” buyurdular.
2- Sadece Rasûluüah’a ait olduğu sabit olan fiiller. Meselâ: iftar etmeden oruca devam etmek, kuşluk namazının, kurban kesmenin, vitir ve teheccüd namazlarının ona vacib olması, dörtten fazla kadınla evlenme, bir davanın isbatında yalnız Huzeyme’nin şahitliğini yeterli görmesi Hasâis-i Nebî’den (Rasûlullah’a mahsus fiillerden) sayılır. Bunların hükmü şudur: Hasâisde Ra-sûlullah’a tabi olunmaz, kendine mahsus sayılır.
3- Yukarıda geçenlerin dışında olup dinî bir hüküm kastedilen fiiller. Bunlar uymamız istenilen fiillerdir. Bunların vücub veya nedb veya ibâha ifade edip etmediği aşağıdaki şartlarla anlaşılır:
a) Eğer bu fiiller Kur’an’daki bir mücmeli beyan veya bir mutlakı takyid veya bir umûmu tahsis için sadır olmuş ise onun vücub ve nedb bakımından hükmü beyan ettiğinin hükmü gibidir. Bu fiillerin beyan olup olmadığı ya me¬selâ: Rasûlullah (s.a.) in namaz hakkında “Namazı benden gördüğünüz gibi kı¬lın”, hac hakkında da “Hac hükümlerinizi benden alın” hadislerinde olduğu gibi sözle açıkça ifade buyurmasından veya beyana ihtiyaç duyulduğu sırada sadır olan ve beyan sayılabilecek fiillerde olduğu gibi karinelerden anlaşılır. Veya meselâ Rasûlullah (s.a.) m hırsızın elini bilekten kesmesi “… onlann elini kesin” ayetinin bir beyanıdır. Yine teyemmümde dirseklere kadar meshetmesi “… yüzlerinizi ve ellerinizi mesnedin” ayetinin bir beyanıdır. Beyan vücub, nedb ve ibaha konusunda beyan edilene tâbidir.
b) Bu fiiller herhangi bir şeyi beyan için değil de müstakil vârid olmuşsa bakılır: Vacib veya nedb veya ibaha gibi bir hüküm ifade ettiği biliniyorsa bunu yapma konusunda ümmet de Rasûlullah gibidir. Çünkü: “Peygamber size ne verdiyse onu alın size ne yasakladıysa ondan da sakının” (Haşr. 59/7) ve “An-dolsun ki,Rasûlullah’da sizin için Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar, için en mükemmel bir örnek vardır” (Ahzab: 33/21) ayet-i kerimeleri bunu emretmektedir. Ayrıca ashab-ı kiram pek çok olayda delil olarak Rasûlullah’ın fi-ilini esas alıyorlardı. Meselâ Hz. Ömer Haceru’l-esved’i öpme konusunda şunu söylemişti: “Ey taş, Vallahi iyi biliyorum ki sen kimseye zararı ve faydası do-kunmayan bir taşsın, Rasûlullah’ın seni öptüğünü görmeseydim öpmezdim”
Şayet şer’î bir hüküm ifade ettiği bilinmiyorsa bakılır: Devamlı olmaksı¬zın bazan iki rekat namaz kılması gibi insanı Allah’a yaklaştıracak şekilde iba¬det sıfatı olduğu anlaşılırsa da bu o fiilin mendub olduğuna delâlet eder.
Alış-veriş ve ziraat ortaklığı gibi kendisinde ibadet sıfatı bulunmadığı anlaşılırsa ibâha (yapılması mubah) ifade eder. Âlimler nazarında râcih olan görüş budur. Çünkü bu fiilin ibâha ifade ettiği kesindir. Bunun üstünde (daha kuvvetli) bir hüküm ifade etmesi ancak delil ile olur, delil de yoktur. Bir başka izaha göre de Rasûlullah’ın onu yapması mendup olduğuna delâlet eder. Çünkü bu fiilin mutlaka ibadet için yapılmış olması gerekir, ibadet için yapılanın da en aşağı hükmü menduptur.
Özetle söylersek: Resûlullah’tan bir insan olması hasebiyle sadır olan fiiller ve tecrübeleri, dünyevî işleri ve kendine mahsus (hasâis-i Nebî) olan fiiller şer’î hüküm sayılmaz, ve yapmamız matlup bir sünnet değildir. Ama bunlar Peygamber olma vasfıyla kendisinden sadır olup umumi olarak hüküm ifade etmesi kastedilmişse bu, ümmetin uyması lazım gelen şer’î bir hükümdür.
ÜÇÜNCÜ DELİL

İCMÂ
İcmânın Tarifi
İcmâ lügatta ya bir şeye azmetme manasınadır. Meselâ “filan şu iş üzerine icmâ etti” demek ona azmetti karar verdi manasına gelir. “Siz de ortaklarınızla beraber yapacağınıza icmâ edin. (Yunus: 10/71) ayetindeki icmâ da azmedin, karar verin manasınadır. Veya ittifak manasınadır. Meselâ: “Bir topluluk şuna icmâ etti” demek “onun üzerinde ittifak ettiler” manasına gelir.
Usülcülerin ıstılahında icmâ: “Ümmet-i Muhammed’den müctehidlerin Peygamberin vefatından sonra her hangi bir asırda bir şer’î hüküm üzerinde ittifak etmeleridir.” Yani icmâda mutlaka her hangi bir şey üzerinde ittifak vardır. Ayrıca bu ittifakın mutlaka ictihad ehliyetini hâiz müctehidler tarafından yapılmış olması lazımdır. Dolayısıyle avamdan kişilerin ve şer’î hüküm istinbâtında ehil olmayanların sözüne itibar edilmez. Mevcut bütün müctehidlerin çoğunluğunun ititfakı bağlayıcı bir icmâ sayılmaz. Yine sadece Medine halkının veya Mekke ve Medine halkının veya Basra ve Küfe halkının veya Ebubekir ve Ömer’in ittifakı veya yalnız dört halifenin veya Âli Beyt’in (Hz. Ali, Fatma, oğulları Hasan ve Hüseyin) ittifakları icmâ sayılmaz.
Yine müctehidlerin ümmet-i Muhammed’den olması şarttır. Buna göre başka dinlerden olanların ittifakı şer’î bir icmâ sayılmaz. Çünkü şeriatin delil¬lerinde icmâ, hatadan masum olduğu sabit olan ümmet-i Muhammed’e aittir.
Yine Rasûlullah hayatta iken icmâ vaki olmaz. Çünkü eğer Rasûlullah icmâ edenlere katılmışsa o taktirde bu hüküm icmâ ile değil sünnetle sabit ol¬muş demektir. Onlara muhalefet ederse onların ittifakı düşer geçersiz olur.
Yine icmâ ancak vacib, haram, sahih, fasid gibi şer’î bir hüküm üzerinde olur. Buna göre meselâ “Fe harfi takib içindir” gibi lügatla ilgili bir şey veya bu âlemin sonradan var olması gibi aklî bir şey veya mükelleflerin fiilleri ile ilgisi olmayıp örf ve âdetten kaynaklanan harp gibi halkın işlerinin düzenlenmesi gibi dünyevî bir şey üzerindeki ittifak icmâ sayılmaz.
İcmânm Rükün ve Şartları
“Rükün” kelimesinin gerçek manasıyle icmânın sadece bir rüknü vardır o da “müctehidlerin ittifakı”dır. Aralarında ittifak hasıl olmadıkça icmâ oluşmaz.
İcmânın altı şartı vardır:
1 – İcmâda yer alan müctehidlerin sayısı ikiden fazla olmalıdır. Bir müc-tehidle icmâ gerçekleşmez, çünkü “ittifak” m manası birkaç âlim arasında ta¬savvur edilebilir. Herhangi bir asırda sadece bir veya iki müctehidin bulun¬muşsa şer’an icmâ oluşmaz.
2- Şer’î hüküm üzerinde bütün müctehidlerin ittifakı hasıl olmalıdır. Do-layısıyle muhalefet edenlerin sayısı ne kadar az, ittifak edenlerin sayısı da ne kadar çok olursa olsun müctehidlerin çoğunun ittifakı icmâ sayılmaz. Çünkü icmâda Daru’l-İslam’ın bütün müctehidlerinin ittifakı lazımdır. Müctehid olma¬yanların sözü muteber değildir.
3- Hâdise meydana geldiği esnada islâm âleminin çeşitli bölgelerinde bu¬lunan bütün müctehidlerin ittifakı olmalıdır. Hicaz veya Mekke-Medine veya Mısır veya Irak gibi muayyen bir bölgedeki müctehidlerin ittifakı icmâ sayıl¬mayacağı gibi meselâ sadece “Âli Beyt’in ittifakı da icmâ sayılmaz.
4- İster sözle ister fiille olsun, ister bir arada ister ayrı yerlerde bulunsun¬lar ittifak müctehidlerin herbirinin hadise hakkında açıkça görüş beyan etmeleri suretiyle meydana gelmiş olmalıdır.
5- Bu ittifakın, adalet sıfatını taşıyan ve bid’atlardan uzak duran ictihad ehlinden sadır olması lazımdır. Çünkü icmânın hüccet oluşuna delâlet eden nasslar bunu göstermektedir.
“Adalet sıfatı” cumhura göre şarttır. Çünkü icmânın hükmü ancak müc¬tehidin şehâdet ehliyetini haiz olmasıyle bağlayıcı olur, şehadet ehliyeti de “Sizden, iki âdil kişiyi şahit tutun” (Talak: 65/2) ayetinde sarahaten ifade edil¬diği gibi ancak adalet sıfatını haiz kişilerde olur.
“Müctehid bidatlerdan bütünüyle uzak olmalıdır” şartına gelince: Eğer bid’at kişiyi küfre düşürecek cinsten ise onu kabul eden gayrimüslimdir. Küfre götürecek cinsten değil ama insanları ona davet ediyorsa, bu delilsiz batıl taassubu sebebiyle adalet sıfatı düşer ve bu ümmetin icmâında onun sözü alınmaz. Bu sebebten Hz. Ebubekir ve Hz.Ömer’in halifeliği hususundaki icmâda Râfizîlerin muhalefetine itibar edilmez. Aynı şekilde Hz. Ali’nin halifeliği konusunda da Havâric’in muhalefeti dikkate alınmaz.
6- İcmâ edenlerin, icmâlarında nasdan veya kıyastan şer’î bir müstenede (dayanağa) dayanmaları şarttır. Çünkü müstened bulmadan fetva vermek hatadır ve din babında ilimsiz söz söylemektir. Bu da “Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme.” (İsra: 17/36) ayetiyle nehyedilmiştir. Ayrıca icmâ edenlerin sadece akıllarına dayanarak şer’î hükümler ortaya koymaları caiz değildir.
İcmânın Müstenedi
İcmânın müstenedi müctehidlerin üzerinde icmâ ettikleri meselede dayan¬dıkları delildir. Yukarıda da geçtiği gibi bu icmâda mutlaka bulunmalıdır [1]. Müstenedsiz icmâ tahakkuk edecek olsaydı bu, Rasûlullah’tan sonra bir din ortaya koymaya kapı açardı ki bu da batıldır. Sonra ittifakı gerektirecek ve görüşleri birleştirecek bir sebep bulunmadan müctehidler arasında ittifakın meydana gelmesi de âdeten çok uzakdır. Onların görüşlerini birleştiren, dinin sınırlarını aşmalarına mani olan da işte bu müsteneddir. İcmânın müstenedi ya nastır veya kıyastır.
İlham, dinî hususlarda delil olmaz, çünkü din peygamberden alınır, pey¬gamber bizzat kendisi de din hakkında konuşmamıştır. O halde ümmetin delilsiz zaten konuşmaması lazım gelir. Delilsiz veya sırf akılla, arzu ve hevese göre hüküm vermek bid’at ve dalâlet erbabının işidir.
Âlimlerin çoğuna göre müstened ya Kur’andan veya mütevâtir sünnetten kat’î bir delil olur, bu takdirde icmâ onu takviye ve teyid eder veya zannî bir delil olur ki bu da haber-i vahid ve kıyasdır. Bu takdirde icmâ ile verilen hüküm zan mertebesinden kat’ıyyet ve yakîn mertebesine yükselir.
Masâlih-i mürsele de icmâya müstened olabilir. Maslahat değişirse icmâya muhalefet etmek ve yeni maslahata münasib yeni bir hüküm vermek caizdir. Buna dair delil şudur: Sahabe asrında câri olan hüküm “tesîr (fiyatların devlet tarafından tesbiti) caiz değildir.” şeklinde olduğu halde Medine’nin “yedi fa-kihi” bunun cevazına fetva vermişlerdir. Asıl şer’î hüküm, Hâşim oğullarına zekat helâl değildir şeklinde olduğu halde Beytülmal değişince İmam Malik ve İmam Ebu Hanife bunun cevazına dair fetva vermişlerdir. Mezhep imamları “insanların haklan zayi olmasın” maslahatına binâen eşler ile usûl ve fürûun birbirleri lehinde şahitlik yapmalarını men etmişlerdir. Halbuki sahabe arasında bu caiz idi.
Müstenedi masalih-i mürsele olan icmâya başka misaller de verilebilir: Beytülmale devamlı bir gelir kaynağı olması, ordu, kaleler, nehirler, köprüler, hakimler, valiler ve muhtaçlar gibi umumun maslahatına olan cihetlere harcan-ması; hiç kimseyi ayırt etmeden geçmiş ve gelecek bütün müslümanların bir hakkı olarak kalması için Hz. Ömer zamanında ashab-ı kiramın silah zoruyle fethedilen arazinin taksim edilmeyip bu araziye “haraç” (topraktan kalkandan belirli oranlarda alınan vergi) konulması üzerinde icmâ etmeleri, Kur’an-ı Ker-îm’in bir mushafta toplanması, bilhassa mescidden uzak oturanların cumayı kaçırmamaları gayesiyle namaz vaktini insanlara duyurmak için Hz. Osman zamanında cuma namazı için üçüncü bir ezanın ilave edilmesi üzerinde icmâ etmeleri… İşte sahabenin buradaki müstenedi maslahattır yani işin Hz.
Peygamber (s.a.), Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer zamanında olduğu gibi devam etmesi halinde gelebilecek mefsedeti defetmektir.
İcmâ, meydana gelen bir olay üzerinde olabileceği gibi herhangi bir nas-sın tevil veya tefsiri veya nassın hükmünün ta’lili üzerinde de olabilir.
İcmâmn Hüccet Oluşu
Bir mesele hakkında müctehidlerin tamamının görüşlerinin bir hüküm üzerinde ittifak etmesi suretiyle yukarıda matlup olduğu şekilde icmâ meydana gelirse bu hüküm bağlayıcı olur, uyulması vacibdir, muhalefeti caiz olmaz. Daha sonra herhangi bir asırda âlimler onu bozamaz. Çünkü artık o şer’î hü¬küm, ne muhalefete ne de neshe mecal bırakmayacak şekilde kat’î bir hüküm olmuş, Kur’an ve Sünnet gibi icmâdan da yakînî bir şekilde maksad hasıl ol¬muştur.
Ancak icmâ delili kat’î olursa, icmâ müstakil bir hüccet olmaz, belki o delili takviye etmiş olur. Eğer icmâ delili zannî olursa icmâ müstakil bir delil olur, yani sadece icmâyı delil almak kâfidir, icmâmn müstenedi olan delili araştırmaya hacet yoktur. Bu icmâ kendi başına şer’î hüküm koyuyor manasına gelmez. Çünkü gerçek manada teşri (hüküm koyma) kaynağı dindir.
îcmâ, âlimlerin çoğuna göre kat’î bir hüccettir. Öyle ki eğer icmâ bize te¬vatür yoluyle nakledilmişse muhalefet eden tekfîr edilir veya dalâlette veya bid’at içinde olduğu kabul edilir1. Ama bize âhad yolla gelmişse veya sükûtî icmâ ise bu, o hüküm hakkında kat’iyyet değil zan ifade eder.
Âmidî, Cüveynî, İsnevî ve İbni Hâcib gibi bazı âlimler nazarında da icmâyı inkâr eden tekfir edilmez. Ancak beş vakit namaz, tevhid inancı, peygamberlik gibi hak arasında meşhur zarûrat-ı diniyyeden bir şey olursa inkâr eden tekfir edilir. Veya kişi icmâyı ve icmâ edenlerin doğruluğunu kabul ettikten sonra icmâ ettikleri hükmü inkâr ederse yine tekfir edilir. Çünkü bu inkar ve tekzip dini tekzibe götürür. Kim dini tekzip ederse kâfir olur.

İcmâmn hüccet oluşuna Kur’an ve Sünnetten deliller:

I- Kur’an’dan deliller: Kur’an-ı Kerîm’de icmâ-yı ümmetin hüccet oldu¬ğuna delâlet eden ayet-i kerîmeler vardır. Bunlar şunlardır:
“Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim peygambere karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yolda bırakırız ve ce-henneme sokarız, o ne kötü bir yerdir.” (Nisa: 4/115). Yani Allah (c.c.) müs-lümanların yolunda başka yol seçmeyi Allah ve Rasûlüne düşmanlık yapma gibi kabul etmiştir. Çünkü her ikisine de aynı cezayı vermiştir ki o da, bu kişiyi o fâsid tercihi ile başbaşa bırakıp ceza olarak onu cehenneme koymasıdır. Al¬lah ve Rasûlüne adavet haram olursa müminlerin yolundan başka yolu seçmek de haramdır. Müminlerin yolundan başka yola tabi olmak haram ise onların yolundan ayrılmamak vacib olur. Bu da icmânın bir hüccet olmasını iktiza eder. Çünkü kişinin yolu demek onun tercih ettiği söz veya fiil veya itikad de¬mektir.
“Ey iman edenler Allah’a itaat edin, Rasûle ve sizden olan emir sahihle¬rine itaat edin” (Kısa: 4/59). Allah (c.c.) burada kendisine ve Rasûlüne itaati emrettiği gibi, müminlere ve ülülemre itaati de emretmiştir. “Ulülemr” ile ida¬reciler kastedildiği gibi dinde fetva ve ictihad hususunda da müctehid âlimler kasdedilmiştir.
O halde içtihada ehil âlimler şer’î bir hüküm üzerinde ittifak ederlerse o hükme uymak ve amel etmek Kur’an nassıyle vacibdir. Zira ayet-i kerimede: “… halbuki onu Rasûle veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi on¬ların arasından işin iç yüzünü anlayanlar onun ne olduğunu bilirlerdi” (Nisa: 4/83) buyrulmaktadır.
2- Sünnetten deliller: Müctehidlerin ittifak ettiği şey aslında ümmetin hükmüdür. Çünkü onlar bu konumda ümmetin temsilcileridirler. Rasûlullah (s.a.) dan ümmetin hatadan masum olduğuna delalet eden nice sahih hadisler varid olmuştur. Bu rivayetler her ne kadar Iafızlarıyle ve her biri kendi başına tevatür derecesine ulaşmasalar bile bunlardan “ümmetin hatadan masun yani korunmuş” olduğuna dair hasıl olan ortak mana mütevâtirdir. İşte manevî tevatür budur. Manevî tevatür delâlet ettiği şey hakkında kat’î ilim ifade etmesi açısından lafzı mütevatir gibidir.
Bu hadislerden bazıları şunlardır:
“Benim ümmetim hata üzerinde ittifak etmez.”, “Allah (c.c.) ümmetimi bir dalâlet üzerinde toplamaz”. “Allah’ın eli (yardımı) cemaatle beraberdir.”, “Ümmetimden bir zümre Hakk üzre (Hakka) yardımcı olarak devam edecektir. Onlara muhalefet eden onlara zarar veremez. Allah’ın emri gelinceye kadar böyle devam edecektir”, “Kim cemaatten bir karış ayrılır ve o halde ölürse an-cak cahiliye ölümü ile ölmüş olur.”, “Şeytan tek kişi ile beraberdir. îki kişiden uzaktır.” (Ümmet toptan bir hata ve dalâlet üzerinde ittifak etmeyeceğine göre onun temsilcisi âlimlerden de böyle bir ittifak olmaz. O halde icmâ hak üzere-dir.)
İcmânın Çeşitleri

İcmâ tekevvün (oluşum) yollarına göre iki çeşittir: Sarih icmâ sükûtî icmâ.
a) Sarih icmâ: Müctehidlerin, muayyen bir meseledeki hüküm üzerinde söz veya fiil halinde görüşlerinin ittifak etmesidir. Bu, âlimlerin bir mecliste toplanıp her birinin o mesele hakkında görüşünü açıklaması ve görüşlerin bir hüküm üzerinde birleşmesi şeklinde veya o mesele hakkında ayrı yerlerde de olsalar her âlimin aynı fetvayı vermesi ve fetvaların tek bir şey üzerinde birleş-
b) Sükuti icmâ: Bu, bir mesele hakkında aynı asırdaki müctehidlerden bazılarının bir hüküm söylemesi, buna muttali olan diğerlerinin bunu reddet¬meyerek sükût etmesi şeklinde olur. Bu icmâ hakkında âlimlerin çeşitli görüş¬leri vardır, en önemlileri şu ikisidir [2]:
Malikî ve Şafiîlere göre bu ne bir icmâ ne de bir hüccettir.
Hanefî ve Hanbelîlere göre ise bu bir icmâdır ve kat’î bir hüccettir [3]
Sükûtî icmâyı kabul etmeyen birinci görüş sahihleri görüşlerini şu esasa dayandırdılar: Diğer müctehidlerin susması, duydukları o hükmü kabul ettikle-rine dair bir karine sayılmaz. Zira bu sükût, belki meselede ictihad etmedikleri veya fetvayı verenden çekindikleri veya görüşünü açıkladıkları takdirde bir za-rar geleceğinden korktukları veya “Her müctehid isabet eder” görüşünde olduk¬ları için sükût etmiş olabilirler. Bu ihtimaller mevcud olduğundan diğerlerinin sükûtu verilen fetvaya muvafakat ettikleri manasına gelmez ve icmâ vaki olmuş sayılmaz.
Sükûtî icmâyı kabul eden ikinci görüş sahiplerinin delilleri de şunlardır:
1-Her müctehidin görüşünü sarahaten duymak âdeten mümkün değildir. Çünkü âdet, âlimlerden birinin fetvasına diğerlerinin sukut etmesi şeklindedir.
2-Yine âdet bir asırda bir meselede âlimlerin büyüklerinin fetva vermesi küçüklerinin de bir teslimiyet ve muvafakat olarak susması şeklindedir. Bu se-beple sükût zımnî bir muvafakattir.
Görünen o ki rızaya ve muvafakata dair bir isabet bulunduğu; müctehidin araştırmasını bitirmemiş olması veya takiyye olarak veya gönül kırmamak için veya bir otorite sahibinden korktuğu için susmuş olması gibi sükûtun kabul manasına alınmasına mani olan ihtimaller ortadan kalktığı takdirde sukûti icmâ da bir hüccettir. Çünkü sahabenin icmâlarının çoğunu ancak bu şekilde anlamak mümkün olacaktır: Birisinin görüşünü açıklayıp ilân etmesi diğerlerinin sükût etmesi. Şayet verilen hükme razı olduğunu gösteren karine bulunmazsa o takdirde sükûtî icmâ sadece zannî bir hüccet olur.

İcmanın Oluşma İmkanı

Nazzam ile Mutezile ve Şiadan bazılarına göre icmânın oluşması âdeten mümkün değildir. Çünkü icmânın var olması her hangi bir asırdaki müctehid-lerin ittifakına bağlıdır. Bunun gerçekleşmesi için de şu iki hususun bulunması lazımdır:
a) Mesele ortaya çıktığında İslâm âleminde bulunan müctehidlerin bi¬linmesi
b) Bunların tamamının görüşlerinin bilinmesi. İkisi de mümkün değil¬dir. Çünük müetehidi müctehid olmayandan ayırt edecek tespit edilmiş bir ölçü bulunmamaktadır: Ayrıca âlimler bir beldede toplu olduğu halde değil her tarafta dağılmış vaziyette bulunurlar, dolayısıyle bunları toplamak güvenilir şe-kilde görüşlerini öğrenmek mümkün olmaz.
Diğer taraftan icmâ edenlerin delili ya te’vile ihtimal bırakmayacak şekilde kat’î olur ve o takdirde icmâya ihtiyaç kalmaz veya zannî olur, o takdirde de itti¬fak mümkün olmaz. Çünkü zannî delil, müctehidlerin bakış açılarının ve zekâ seviyelerinin farklı olması, her birinin nazarında kendisini bu hükme götüren şahsî ve mezhebî sebeplerin farklı olmasının yanında hak olanı kabul etmedeki farklılıkları sebebiyle de ihtilâf kaynağıdır.
Bu delillere verilecek cevap şudur: Bunlar, fiilen vaki olmuş bir şey (icmâ) hakkında mücerred şüphe ve tereddütlerdir, itibar edilmez.
Âlimlerin cumhuru âdeten icmânın mümkün olduğuna onun fiilen vaki olmasını delil gösterdiler, mümkün olduğuna vukuundan daha kuvvetli bir delil ise olmaz. Nitekim sahabe, zekat vermeyenlerle harp edilmesi, Kur’an-ı Kerîm-’in bir mushafta toplanması, altı sınıf eşyada faizin carî olacağı, müslüman bir kadının gayrimüslim bir erkekle yaptığı nikâhın batıl olması, mehir tespit etmeden yapılan nikahın sahih olması, bir kadının teyzesi veya halasıyla aynı nikah altında birleştirilmesinin haram olması, domuzun iç yağının da haram olması, ninenin mirasta hissesinin altıda bir olması, yine mirasta oğulun, oğlun oğlunu hacbedip mirastan mahrum etmesi, satın alınan buğdayın kabzedilme-den satılmaması gibi bir çok ahkâm üzerinde icmâ etmişlerdir.
Bu gün de, her İslâm ülkesinde isim yapmış ictihad ehliyetine sahip olan kişilerin şer’î esaslara uygun olarak titizlikle seçilmiş olması şartıyle hükümet¬lerinin veya kurumlarının düzenlediği kongreler ve konferanslar yoluyla icmâ¬nın oluşması mümkündür.

Fiilen İcmânın Vaki Oluşu

İbni Hazm’ın Meratibü’l-îcmâ adlı kitabında da açıkça ifade edildiği gibi âlimlerin cumhuruna göre sahabe ve diğer asır âlimlerinden pek çok icmâ vaki olmuştur. Meselâ: Mirasda nineye altıda bir hisse verilmesi, satın alınan buğdayın kabzedilmeden satılmaması, domuzun etine kıyas edilerek iç yağının da haram olması, gasbedilen malın ya misli ile veya kıymeti ile tazmin edilme¬sinin vacib oluşu, müslüman bir kadının gayrimüslim erkekle yapacağı nikâhın batıl olması, mehir konuşulmadan nikâh akdinin sahih olacağı, bir kadını teyzesi veya halası ile aynı nikah altında toplamanın haramlığı, kocanın ölümü sebebiyle iddetin vacib olması gibi şer’î bir nassa dayanan bu icmâlar icmânın fiilen vaki olduğunu gösterir. Bunu araştırmaya dahi gerek yoktur.

Sırf İctihadî Meselelerdeki İcmâ

İctihadî meseleler üzerinde icmâ vaki olduğunu iddia etmek kolay değil¬dir. Bu konuda söylenmesi mümkün olan şey şudur: Bir takım görüşler vardır ki o hususta sahabe ve başkaları arasında her hangi bir ihtilâf bilinmemektedir.
Bu çeşit icmâya mudârebenin meşruiyeti üzerinde vaki’ olan ittifakı misal göstermek mümkündür. Zira âlimler bunun cevazı üzerinde ittifak etmişlerdir. Halbuki buna dair sahih bir nass yoktur. Bilinen tek şey Rasûlullah (s.a.) za-manında insanların mudârebe ortaklığını yapıyor olup Rasûlullah’ın da bunu menetmeyerek tasvip etmiş olmasıdır.
İmam Şafiî: “Hakkında ihtilâf olduğu bilinmeyen şeye icmâ denilmez” demiştir. Ahmed bin Hanbel’in “Kim icmâ iddiasında bulunursa yalancıdır” sözünden ne kastedildiğine gelince: Bu, icmâlarm naklinde ve vaki olup olmadığında insanları araştırmaya sevketmek, muttali olmadan, naklin sıhhatine ve haberin doğruluğuna dair başkalarının da muvafakatini araştırmadan icmâ iddiasında bulunmamalın içindir. Yoksa maksadı icmânın vukuunu inkar etmek değildir.

DÖRDÜNCÜ DELİL

KIYAS
Kıyasın Tarifi
Kıyas lügatta bir kaç manaya gelir:
“Takdir” manası: Benzerlerine göre bir şeyin miktarını bilmek. “Kumaşı metre veya zira ile kıyas ettim” demek, “metreye veya ziraya göre onun mikta¬rını öğrendim” demektir.
“İki şeyin arasını maddî ölçülere göre eşitlemek” manası: Meselâ: Bu tahtayı şu tahtayla kıyasladım” demek “bunu onun hizasına getirdim ve denk¬ledim” demek olur.
Kıyas “iki şey arasını manevî olarak eşitlemek” manasına da gelir. “Filan kişi filan ile kıyaslanamaz” demek ilimde fazilette ve şerefte ona eşit olamaz” demek olur.
Usûlcülerin ıstılahında kıyas: Aralarındaki ortak illet dolayısıyla, hakkında nass bulunmayan şer’î hükmü, hakkında nass bulunan bir hükme ilhak etmektir. İlhakın manası var olan hükmü açmak ve ortaya çıkarmak demektir. Zaten yok olan bir hüküm çıkarmak değildir. Çünkü hüküm aslında şer’an sabittir, ancak bunun ortaya çıkması, müctehidin illet vasıtasiyle bunu beyan ettiği vakte kadar gecikmiş olması demektir. Şu halde kıyas var olan hükmü ortaya çıkarır yoktan var etmez. İllet hükmün temelidir. Müctehidin yaptığı, hükmün illetindeki ortaklıklarından dolayı asılda var olan hükmün fer’de de var olduğunu ortaya koymaktan ibarettir.
Yani muayyen bir meselenin hükmü üzerine Kur’an’da veya sünnette bir nass varid olsa veya icmâ bulunsa, sonra müctehid bu hükmün şeriatte meşru kılınmasına sebep olan illeti tesbit etse, sonra aynı illeti hakkında nass bulunan meseleye benzer başka bir olayda bulsa, bu iki olayın o hükümde ortak oldu-ğuna dair zanni galip hasıl olsa hakkında nass bulunmayanı, hakkında nass bulunana ilhak etse işte bu ilhaka “kıyas” denir. Hakkında nass bulunana asıl veya ınakisun aleyh, hakkında nass bulunmayana fer’ veya makîs, hükmün meşru kılınmasına sebep olan manaya da illet denir.
Kıyasa misaller çoktur. Bunlardan bazıları şöyledir:
I – Allah (c.c.) “Şarap, kumar, dikili taşlar, fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir, bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.” ayet-i kerimesinde iç¬kinin (hamı) haram olduğunu sarahaten söylemiştir. Hamrtaze üzüm suyundan
elde edilmiş ve kaynatılmamış sarhoşluk veren içecektir. Müctehid bunun ha-ram kılınmasının illetinin aklı gideren sarhoş edici vasıf olduğunu tespit etse -ki şüphesiz bunda insanların arasına düşmanlık ve kin sokmak, içene tıbben tespit edilmiş zararlar vermesi gibi dinî ve dünyevî sağlık ve toplumu ilgilendi¬ren pek çok zararlar vardır- sonra müctehid bu “sarhoş etme” özelliğinin diğer mey va ve hububattan elde edilen içeceklerin içilmesiyle de görüldüğünü tesbit etse -ki bunlara nebiz = şıra denilir- böylece içilmesi haram olması açısından nebiz de şaraba ilhak edilmiş olur. Bu kıyasın rükünleri: Hamr = şarab asıl, nebîz,fer’dir. Hakkında nass bulunan aslın hükmü: Haram olması, asıl ile fer’ yani makîs ile makısun aleyh arasındaki ortak vasıf “sarhoş etmesi” dir.
2- Rasûlullah (s.a.) “Katil miras alamaz” sözüyle katili mirastan men et¬miştir. Bunun illeti “vakti gelmeden bir şeyi elde etmede acele etmesi” dir. Do-layisıyle bundan mahrum edilerek cezalandırılır. Bu illet kendisine vasiyet ya¬pılan şahsın vasiyet edeni öldürmesi hadisesinde de mevcuttur, bu sebeple Şa-fiîler hariç cumhura göre bu vasiyet mirastaki öldürmeye kıyas edilerek vasi¬yetle mal alacak olan şahıs, katil vârisin mirastan menedildiği gibi bu vasiyetten men edilir.
3- Rasûlullah (s.a.) “Biriniz diğerinin pazarlığı üzerine pazarlık, dünürü üzerine dünür yapmasın” hadisiyle dünür üzerine dünürlüğe gitmeyi haram kılmıştır. Bunun illeti müşterinin ve ilk dünürün rahatsız edilmesi, kin ve düşmanlığının kazanılmasıdır. Bu mal satış akdinde olduğu gibi kira ve diğer akidlerde de mevcuttur. Dolayısıyle hükmün illetinde müşterek oldukları için dünür üzerine dünür gitmenin haram olmasına kıyas edilerek bu hareket diğer akidlerde de haram olur.
4- Kur’an-ı Kerîm: “Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı za¬man hemen Allah’ı anmaya koşun ve alış-verişi bırakın” (Cuma: 63/9) ayetinde cuma ezanı okunduğu sırada alış-verişi haram kılmıştır. Bunun illeti alış-ve-rişle meşgul olurken namaz kılamamasıdır. Hanbelîler hariç cumhura göre bu mana kira ve rehin gibi herhangi bir akid ve işde de mevcuttur, dolayısıyle alış¬verişin nehyine sebep olan illet o akidlerde da bulunduğu için onlar da haram olur.
Rükünleri
Kıyas dört rükün üzerine oturur: Asıl, fer’, asıl ile fer’i birleştiren vasıf -ki bu illettir-, ve aslın hükmü.
1 – Asıl: Nass veya icmâ ile sabit olan hükme konu olan şeydir. Şaraba kı¬yas edilerek nebîzin de haram kılınması misalindeki şarap asıldır.
2- Fer’: Hakkında herhangi bir nass veya icmâ bulunmayandır ki yu¬karıdaki misalde bu nebîzdir.
3- İllet: Aslın hükmünün üzerine bina edildiği vasıftır. Yukarıdaki misaldeki “sarhoş etme” vasfı illettir.
4- Aslın hükmü: Asıl hakkında varid olan nass veya icmânın ifade ettiği ve fer’a nakledilmesi istenilen şer’î hükümdür. Geçen misaldeki “şarabın haramlığı” aslın hükmüdür.
Kıyas yolu ile fer’de sabit olan hükme gelince -ki bu, yukarıdaki misalde nebîzin haram olmasıdır- bu kıyasın neticesidir, kıyasın bir rüknü değildir.
Bir başka misalle kıyası şöyle açıklayalım:
Hadis-i şerifte belirtildiği gibi altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuz dan ibaret olan altı sınıf mal kendi cinsleriyle takas edildiğinde birinin ölçek miktarı diğerinden fazla olursa faiz olur ve haramdır. Bunlar asıldır. Mısır, pirinç, bakla gibi bu altı sınıfa kıyas edilenler ise fer’dir. Hüküm ise bunlarda faizin haram olmasıdır. İllete gelince: Hanefî ve Hanbelîlere göre illet aynı cins olmasının yanında ölçü veya tartı ile satılır olmalarıdır. Şafiî ve Malikîlere göre ise illet altın ve gümüşte semeniyet (değer ölçüsü), geri kalan dört yenilir maddede ise illet Şafiîlere göre yenilir şey olmaları, Malikîlere göre de aynı cins olmanın yanında depolanıp bozulmadan bekletilebilir olmalarıdır.
Kıyasın Hüccet Olması

Kıyasın hüccet olup olmadığında iki meşhur görüş vardır: Cumhura göre kıyas amelî hükümler çerçevesinde şer’î bir hüccettir ve Şeriatın asıllarından biridir. Şer’î deliller arasında dördüncü sırada yer alır. Bunlar kıyası hüccet olarak kabul edenlerdir.
Mu’tezileden Nazzam’a, Şia’dan İmamiyye’ye ve Zahirî mezhebine göre kıyas ahkam için şer’î bir hüccet değildir. Bunlar da kıyası kabul etmeyenler¬dir.
Kıyası kabul eden Cumhurun delilleri:
Cumhur, kıyasın hüccet olduğuna dair Kur’an, Sünnet, İcmâ ve makul’-den olmak üzere dört delil getirdiler [1]
Kur’anda kıyasın hüccet olduğuna dair pek çok ayet-i kerime vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:
1-Ey akıl sahipleri! İbret alın” (Haşr: 59/2), Allah (c.c.) Benî Nadîr ya-hudilerinin inkârlarından, Rasûlullah’a ve müminlere verdikleri sıkıntılardan dolayı başlarına gelenleri haber verdikten sonra “ibret alın” buyurmuştur. Yani “kendinizi onlarla kıyaslayın, onların başına gelen şeyin benzerinin, benzeri bir cezanın sizin başınıza da gelebileceğini unutmayın, çünkü siz de onların yap-tıklarının benzerini yaptınız” demektir.
2-Bir şeyde, anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve Rasûlüne havale edin” (Nisa: 4/94). Hakkında nass bulunmayan meseleyi, hükmün illetinde eşit olmaları sebebiyle hakkında nass buluna meseleye ilhak etmek onu Allah’a ve Rasûlullah’a havale etmektir ki kıyasın manası da işte budur.
3-De ki, anları ilk defa yaratmış olan diriltir” (Yasin: 36/79). Allah (c.c.) bu manayı bizim daha iyi kavramamız için, mahlukatın tamamen yok ol¬duktan sonra tekrar yaratılmasını onun ilk defa yaratılmasına kıyas etti. Çünkü onu yoktan yaratmaya kadir olan öldükten sonra diriltmeye elbette kadir olur, bilakis bu daha kolaydır. İşte bu bir kıyastır.
Sünnetten deliline gelince:
Sünnette hem kavlî hem amelî olarak kıyasa delâlet eden deliller vardır. Kavlî delili: Rasûlullah (s.a.) in kıyasla amel etmeyi tasvip etmesidir. Muaz’ı Yemen’e vali olarak gönderirken ona “Sana bir mesele arzolunduğu zaman nasıl hükmedersin” diye sormuştu. O da “Allah’ın kitabına göre hükmederim. Onda bulamazsam Rasûlullah’ın sünnetine göre hükmederim. Onda da bulamazsam ictihad eder re’yimle hükmederim, elimden gelen gayreti de esirgemem” diye cevap verince Rasûlullah (s.a.) mübarek elini Muaz’ın göğsüne vurarak: “Allah Rasûlünün razı olacağı şekilde muvaffak kılan Allah’a hamdederim” buyurmuştur. Görüşüyle ictihad etmek kıyası da şamildir.
Sahih olarak gelen amelî sünnete gelince: Rasûlullah (s.a.) pek çok mese¬lede kıyas yapmıştır, bazıları şunlardır:
1-Has’am kabilesinden bir adam -bir rivayette kadın Rasûlullah’a gelip: “Babam çok ileri yaşlarında İslâmla müşerref oldu, binek üzerinde duramıyor, hac da üzerine farz oldu, onun yerine haccedeyim mi? Rasûlullah ona: “En bü¬yük çocuğu sen misin?” buyurdular. O da “Evet” dedi. Rasûlullah da ona: “Ne dersin, babanın borcu olsaydı da onun adına sen ödeseydin ödenmiş olur muydu?” dedi. O da “evet” dedi. Rasûlullah ona “O halde onun yerine hac yap” buyurdular. Bu, borcun ödenmesinin vacip olduğu hususunda Rasûlullah’tan sadır olan Allah’a olan borcu kul borcuna benzeten bir kıyastır.
2- Hz. Ömer oruçlu kişinin inzal/boşalma olmadan hanımını öpmesinin hükmünü sordu. Rasûlullah (s.a.) ona “Ne dersin, oruçlu iken su ile ağzını çalkalasan” diye sordu. O da “Bir şey olmaz” dedi. Rasûlullah ona “O halde bu telaş niye” buyurdular. İşte bu, cinsî temasın başlangıcı olan öpmenin su içmenin bir başlangıcı olan ağıza su alma üzerine yapılan bir kıyastır. Zira bunlar herbiri asıl fiile götüren ve orucu bozmayan hareketler almaları bakımından aralarında benzerlik vardır.
3- Fezar kabilesinden bir adam hanımı siyahı bir çocuk doğurunca ço¬cuğu reddetti. Rasûlullah onu ikna için şöyle buyurdu: “Senin develerin var mı?” adam “Evet” dedi. Rasûlullah “Renkleri nedir?” diye sordu. Adam “Kır¬mızı” dedi. Rasûlullah “İçlerinde boz renkli de var mı?” diye sordu. Adam “Evet” dedi. Rasûlullah “Peki bu nereden geldi?” deyince adam “Belki bir damar çekmiştir” diye cevap verdi. Rasûlullah o zaman “belki bu çocuk da çekmiştir” buyurdular.
İcmâya gelince: Sahabe tarafından defalarca kıyasla amel edilmiş ve hiç kimseden itiraz gelmemiştir ki bu haber manevî tevatürle sabittir. Dolayısıyla onların bu fiili, kıyasın amel edilmesi vacib olan bir hüccet olduğu üzerinde icmâ ettiklerini gösterir.
Meselâ onlar Hz. Ebubekir’e biat etmek için hilâfeti namazdaki imamete kıyas ederek şöyle dediler: “Rasûlullah Hz. Ebubekir’den dinimiz için razı oldu, biz dünyamız için razı olmayacak mıyız?”. Bir kişiyi öldüren bir gurubun hepsine kısas yapılır hükmünü verirken bunu, ortaklaşa bir hırsızlık yapanları hepsinin elinin kesilmesine kıyas ettiler.
Hz. Ebubekir “kelâle” yi çocuk ve babanın dışındaki mirasçılar diye tefsir etti. Çünkü “kelâle” lügatte “yan yol” manasınadır; “kelâle” de bunun gi¬bidir.
Hz. Ömer Ebu Musa el-Eş’arî’ye Basra’ya vali olarak tayin ettiği zaman yargı konusunda ona yazdığı meşhur mektupda şöyle diyordu: “Benzerlikleri iyi bil ve olayları görüşünle (benzerlerine) kıyas et.”
Hz. Osman ölen bir kişinin geride dedesi ve kardeşleri kalması halinde kardeşlere miras verilip verilmemesi konusunda Hz. Ömer’e şöyle demişti: “Kendi görüşünle amel eder, dede kardeşleri hacbeder” dersen doğrudur, ken-dinden öncekilerin görüşlerine tabi olur kardeşleri dedeye ortak edersen… bu ne güzel görüştür.
Hz. Ali: “Aklı başında insanlar nazarında hak mukayese ile bilinir.” de¬miştir.
İbni Abbas, dedenin ölen kişinin kardeşlerini hacbedip mirastan mahrum etmesi meselesini oğlun oğlunun onları hacbetmesine kıyas etmiş ve şöyle de¬miştir: “Zeyd bin Sabit Allah’tan korkmaz mı? Oğlun oğlunu oğul kabul ediyor da babanın babasını baba kabul etmiyor. Yani dedenin ve kardeşlerin her iki¬sinin de ölene bir vasıta ile bağlı olmaları konusunda birbirlerine benzediklerini kabul etmediğini ifade ediyor.
Ashabın büyüklerinden sadır olan bu ve benzeri meseleler kıyasın amel edilmesi vacib olan bir delil olduğunu göstermektedir.
Makulden delillere gelence, bunlar çoktur, en mühimleri şunlardır:
1-Dinin bütün hükümleri, aklen anlaşılır, “maslahata riayet” esasına bina edilmiş hükümlerdir. Hükümlerin konulmasındaki nihâî gaye insanların masla¬hatlarının gerçekleşmesidir. Meselâ iki hâdise mazınne-i maslahat (maslahatı gerçekleştirmesi muhtemel) olan hükmün illetinde eşit olurlarsa Cenabı Hakkın hüküm koymadaki maksadı olan maslahatın hasıl olması için hükümde de eşit olurlar. Maslahatın hasıl olması konusunda müctehidin nazanndaki zannı galip yeterlidir ve o zanla amel etmek vacip olur. İnsan aklının ve sağlığının muhafazası isteniyorsa sadece sarhoş edici şarabı haram kılıp da yine sarhoş edici nebîzi mubah kılmak makul değildir. Aynı şekilde insanların yiyecekleri ve eşyanın bedeli (para) ile oynanmasına mani olmak maksadiyle haram kılman faizi sadece altı sınıf (altın; gümüş, buğday, arpa, hurma, tuz) mala hasredip
meselâ pirinç, darı ve bakla gibi benzerleri yiyeceklerde mubah kılmak makul değildir.
2- Vahiy sona erdiği için Kur’an-ı Kerîm ve Sünnet-i Nebeviyye’nin nas-ları mahduttur. Halbuki hadiseler sınırlı değildir. Sınırlı olan sınırsız olanı kuşatamaz. Hakkın da nass bulunan hükümlerin konulmasına sebep teşkil eden illetler anlaşılıp benzerlerine tatbik edilmedikçe sınırlı olan nasslar sınırsız hadiseleri kuşatamaz. İşte, ortaya çıkan yeni hadiselerin hükmünü öğreten, hüküm koymada bize kaynak olan kıyasın manası budur.
3- Fıtrat-ı selime, akıl ve mantık kıyasla amel edilmesini gerektirir. Zira insanların haksız yere malının yenmesine zulme ve hakka tecavüze sebep ol¬duğu için bir fiili yasak eden insan, içinde zulüm ve haksızlık olan her şeyi o file kıyas eder.Meselâ kokmuş bir yiyeceğin yenmesi veya zehirli içeceğin içil¬mesi yasaklanmışsa, bundan zaruri olarak kokmuş olan her yiyeceği yemekten, her zehirli içeceği içmekten kaçınmak lazım geldiği anlaşılır.0 takdirde şeriatın her zaman ve mekâna uygun olduğuna ve ebediyete kadar insanların ihtiyacına ve maslahatına cevap vereceğine teminat verebiliriz.

Kıyası Kabul Etmeyenlerin Delilleri:

Şia, Nazzam ve Zahiriyyye mezhebi kıyasın meşru olmadığına şu dört şeyi delil göstermişlerdir [2]
1- Kur’an-ı Kerîm: Cenab-ı Hakk şöyle buyuruyor: “Biz kitapta hiç bir şeyi eksik bırakmadık” (En’am: 6/38) Yani Allah’ın kitabı her şeyi ihtiva et¬mektedir, dolayısıyle kıyasa ihtiyaç yoktur. Bunun cevabı şudur: Kur’an-ı Kerîm herşeyi ihtiva etmektedir, ancak tafsilatlı şekilde değil anahatlarıyle ih¬tiva etmektedir.Bunun da delili şudur: Pek çok şer’î hüküm hakkında nass bu-lunmamaktadır. Bu sebeple Kur’ın-ı Kerîm’in ahkama delâleti ya doğrudan doğruya nassla olur veya bir vasıta ile olur ki bu da kıyastır.
Kıyası kabul etmeyenler ikinci delil olarak şu ayet-i kerimeyi zikrederler: “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme” (İsra: 17/36) Kıyas da sadece zan ifade ettiğine, kat’î ilim ve yakın ifade etmediğine göre onunla amel etmek nehyedilmiş olmaktadır, hüküm isbat etmek için uygun bir yol değildir, çünkü bu zanna tabi olmaktır.
Buna verilecek cevap şudur: Burada nehyedilen şey akaidde zanna tabi olmadır. Şer’î amelî hükümlere gelince: Alimlerin ittifakıyla burada zan kâfi-ider. Âhad haberlerle, iki kişinin şahitliğini kabul etmek gibi zandan öte bir şey ifade etmeyen şeylerle amel etmekle mükellef oluşumumz buna delildir.
2- Sünnet: Sünnette de kıyasla amel etmeyi nehyeden deliller vardır. Me¬selâ: “Bu ümmet bir zaman kitapla bir zaman sünnetle bir zaman da kıyasla amel edecek, işte bunu yaptıkları zaman delâlete düşmüşlerdir.” Buna verilecek cevap da şudur: Bu hadisin sahih olduğunu farzetsek dahi, bu muteber olmayan fasid kıyas manasınadır [3] Fasid kıyas, bir delile dayanmayan veya delile mu¬arız kıyastır. Sahih kıyas ise makbuldür. Sahih kıyas kitap ve sünnete ters düşmeyen, dil kaidelerine uygun, farazî ve tahminî şeylere dayanmayıp bilakis şer’î naslardan istidlal edilen veya meselâ “Masâlih-i mürsele” esasına binaen yapılmış şeriatın ruhuna uygun olan kıyastır.
3- İcmâ: Ashabı kiramdan bazılarının kıyasla ameli zemmetmeleri, onla¬rın bu sözlerine karşı diğerlerinin sükût etmesi kıyasın aleyhine bir icmâdır. Meselâ: Hz. Ebubekir”e “Kelâle” nin manası sorulduğunda “Ben Allah’ın kitabı hakkında kıyas ve içtihadımla bir şey söylersem beni hangi yer taşır, hangi sema gölgeler.” dedi. Hz. Ömer de: “Sakının kıyas ehlinden, zira onlar sünnet düşmanıdırlar. Hadis ezberlemek zor gelince görüşleriyle (kıyasla) hü¬küm vererek hem kendileri sapar hem başkalarını saptırırlar” Şu söz de ona aittir: “Sakının mukâyeleden”. “Mukâyele nedir?” denildiğinde “mukayesedir” dedi.
Hz. Ali (r.a)’de şöyle demiştir: “Bu din re’y (kıyas) le olsaydı mesheder-ken altını meshetmek üstünü meshetmekten daha uygun olurdu.” İbni Abbas da şöyle demiştir: İçinizdeki kurrâlannız ve sâlihleriniz gider, insanlar da cahilleri başa geçirirler, onlar da işleri kendi reyleriyle kıyas ederler.”
İşte ashabı kiram, kıyasla ameli kabul etmediler, bunlara itiraz eden de olmadı. O halde bu kıyasla amelin caiz olmadığı üzerinde ashabın icmaldir.
Buna şöyle cevap verilir: Bu rivayetler sahih değildir. Sahih olsa bile, daha önce zikrettiğimiz kıyasla amelin caiz olduğuna delâlet eden rivayetlere zıttır. Kıyas aleyhindeki bu sözlerin maksadı kıyası reddetmek değil belki nassa veya şeriatın ruhuna dayanmayan görüş ve kavilllere fırsat vermemek veya nassa muhalif olarak yapılmış, sıhhat şartlan bulunmayan fasid kıyas hakkında söylenmiştir. Veya ictihad ehli olmayanlar hakkında veya Kur’an-ı Kerîm’in tefsir edilmesi gibi kıyas cereyan etmeyen hususlarda re’yine göre konuşanlar hakkında söylenmiş sözlerdir. Şer’î nasslara uygun sıhhat şartlan tam olan sahih kıyas ise caizdir, yasak veya reddedilmiş değildir.
4- Ma’kul’den delilleri: Hükümlerin illetini tesbitte görüşler farklı olacağı için kıyas müctehidler arasında niza ve ihtilafa sebep olur. Nitekim ictihadla sabit olan meselelerde durum budur. Bu ise ihtilafın, taâruz ve tenakuzun kay¬nağıdır. Halbuki dinde taâruz ve tenakuz (çelişki) yoktur. Allah (c.c.) “Niza yapmayın sonra (harpten) korkarsınız da gücünüz gider” (Enfal: 8/46) buyurmaktadır. Buna da şöyle cevap verilir. Burada nehyedilen niza ve ihtilaf, zem edilen tearuz ve tenakuz, akide ve dinin esaslanna veya mesela devlet idaresi ve harp işleri gibi umuma ait işlerdeki niza ve ihtilaftır.
Şer’î amelî hükümlerdeki niza ve ihtilaf ise kaçınılmazdır. Çünkü bunda ne zarar vardır nede mefsedet vardır. Bilakis bu rahmet ve maslahattır ve ümmete genişliktir. Ayrıca şer’an matlub olan içtihadın neticesinde, vahyin kesil¬miş olması, her meselede Allah’ın bizzat muradı olan hükmün bilinmesine im¬kan olmaması, peygamberin dışında hiç kimsenin masum olmaması gibi sebeplerle ihtilaflara düşülmesi kaçınılmazdır. Dolayısıyle müctehidler ve onların içtihadını taklid eden herkes bu konuda mazurdur.

Kıyasın Şartları

Kıyas sahih olması için kıyasın rükünleri olan asıl, fer’, aslın hükmü ve illetten her biri için muayyen şartların bulunması lazımdır.
Asılda aranan şartlar: Asıl, hakkında nas veya icmâ varid olan hükmün mahallidir. Usûlcüler bu asıl hakkında bir takım şartlar zikrederler ki bunlar gerçekte aslın hükmünün şartlandır [4] Bir şart hariç, sadece asla mahsus her hangi bir şarta rastlamadım. O bir şart da aslın başka bir aslın fer’i olma¬masıdır. Çünkü mantık, esas olan asla kıyas ederek hüküm verir, asıl kabul edilen fer’e kıyas ederek değil.
Bu sebebledir ki meselâ “riba’l-fadl”ın haram olması meselesinde her ikisi de yenilecek şeydir diye ayvayı elmaya kıyas etmek sahih olmaz. Çünkü zaten elma kendisi, altı sınıf eşyanın haram olduğuna delâlet eden hadis içinde zikredilen “hurma” ya kıyas edilen bir fer’dir.
Yine aynı şekilde, darının dan ile takas yapılacak satışında birinin fazla olması durumunda faiz olması meselesinde darıyı pirince kıyas etmek sahih olmaz. Çünkü zaten pirinç nassda zikredilen buğdaya kıyas edilerek “riba’l-fadl” câri olur hükmü verilmiş bir fer’dir. Bunun da illeti Şafiîlere göre buğdayın da pirincin de “yenilir” vasfının bulunması, Malikîlere göre “gıda ve (uzun müddet) saklanabilir” olması veya Hanefî ve Hanbelîlere göre “ölçekle satılır” olmasıdır. İkinci asıl olarak kabul edilen pirinç ile buğday arasında illet . birliği olmasına rağmen pirinç üzerine kıyas edilmez. Çünkü bu faydasız bir uzatmadır. Keza her ikisi de “taharet” tir diyerek her ikisinde de niyeti şart kılmak için abdestin teyemmüme kıyas edilmesi sahih olmaz. Çünkü teyemmümde niyetin şart olması hükmü her ikisi de ibadet olması hasebiyle namaza kıyas edilerek verilmiştir. Bu sebeple abdestin teyemmüme kıyası sahih olmaz. Çünkü abdestin teyemmüme kıyasındaki illet ile teyemmümün namaza kıyasındaki illet farklıdır: Birincisinde illet “taharet” ikincisinde “ibadet” tir. İlletin farklı olması birinci kıyası geçersiz kılar. Çünkü hakkında nas bulunan asıl -yani namaz- ile fer’ -yani abdest- arasında ortak vasıf bulunmamaktadır. Bu sebeple kıyasın rükünlerinden biri olan illet bulunmadığı için kıyas batıl olur.
Namaz, teyemmüm ve abdest arasındaki ortak vasıf olan “ibadet olma” illet alınacak olsa, yukarıda geçen iki faiz misallerinde de gösterdiğimiz gibi faydasız bir şekilde kıyas uzamış olur.

Aslın hükmünün şartları:

“Aslın hükmünün nasla veya icmâ ile sabit olmuş şer’î bir hüküm olması şarttır” demeye gerek yok. Çünkü biz burada zaten şer’î kıyastan bahsediyo¬ruz. Neshedilmemiş halen devam eden bir hüküm olmalıdır demeye de gerek yok, çünkü eğer hükmün aslı neshedilmiş olursa, bununla amel edilme sona erdiği için o hükmü fer’a nakledip fer’in hükmünü o asla bina etmek mümkün olmaz.
Aslın hükmünde aranan şartlar dörttür [5]

1-Aslın hükmünün sadece kendi mahalline mahsus olmaması lazımdır. Çünkü kıyas yapabilmesi için aslın hükmü fer’a intikal edebilmelidir, şayet başka bir delil ile hükmün asla mahsus olduğu sabit olursa bunun aktarılması mümkün olmaz. Meselâ iftar etmeden oruca devam etmenin mubah olması, dörtten fazla kadınla evlenmenin helâl olması, mehirsiz nikah, ganimetlerden dilediğini alma, ramazan günü hanımıyle münasebette bulunan kişinin oruç keffaretini ev halkına sarfetmesine izin vermesi gibi ruhsatlar Rasûlullaha ait hususlardır.
Hükmü Rasûlullah’a ait hususlardan diğer bazıları şunlardır: “Huzeyme kimin lehinde şahitlik yaparsa o yeterlidir” hadisi şerifinde ifade buyurdukları gibi tek başına Huzeyme’nin şahitliğini kabul etmesi. Bununla “Erkeklerinizden iki şahidin şahitliğini isteyin” (Bakara: 2/282) ayeti tahsis edilmiş oluyor. Yani şahitler ikiden az olmaz, Huzeyme’nin istisna edilmesi onda, başkalarında bu-lunmayan bir anlayış kabiliyeti olduğu içindir. Dolayısıyle takvada, anlayışta ve doğrulukta onun gibi veya daha üstün olan bir başkası ona kıyas edilemez, bu ona has bir hükümdür.
2- Aslın hükmü kıyas kaidelerine muhalif şekilde sabit olmuş olmamalı¬dır. Yani umumî kaidelerden veya kıyas kaidelerinden müstesna bir şekilde meşru kılınmış olmamalıdır. Çünkü kıyasa muhalif şekilde sabit olan hükme başkası kıyas edilemez.
Bunun manası şudur: Aslın hükmünün manası makul olmalıdır. Yani aklın idrâk etmesi mümkün olan bir illeti bulunmalıdır. Çünkü illet kıyasın esasıdır. Bu sebeple namazların rekatleri, zekatların miktarları, zina ve kazf haddinde vurulacak sopaların sayısı ve keffaretler için ödenecek şeylerin mik¬tarları gibi taabbudî olan hükümlere kıyas yapılmaz. Çünkü bu hükümlerin il¬letlerini aklın idrak etmesi mümkün olmaz.
Aynı şekilde illeti anlaşılır olsa bile umumi kaidelerden müstesna bir şe¬kilde sabit olan hükme de kıyas yapılmaz. Meselâ hadis-i şerifte varid olduğuna göre unutarak yiyen kişinin orucunun sahih olması hükmü. Aslında “oruç bo¬zan şeylerden oruç müddetince kendini tutması” kaidesine muhalif olarak boğazından içeriye bir şey girdiği için umumi kaideye göre orucunun bozulması lazım gelirken, illeti anlaşılır bile olsa kolaylık olması ve meşakkatin defi için orucun sıhhatine hükmedilmiştir. Çünkü unutan kişi yasak ve haram olanı irtikap etme niyetinde değildir. Öyleyse hata ile oruç bozan bir şey yiyen kişi buna kıyas edilmez. Namazda unutarak konuşan kişinin namazı da unutanın orucuna kıyas edilmez. Hanefî mezhebinin görüşü de budur. Çünkü unutma hatanın aksine, kaçınmak mümkün olmayan bir haldir. Namaz oruçtan farklıdır, namaz hali ibadeti hatırlatıcı bir sebeptir. Oruçta ise hatırlatacak bir hal yoktur. Onun için namazda unutma mazeret kabul edilmez.
3- Fer’in hükmü hakkında nas bulunmamalı: Yani aslın hükmüne delâlet eden delil fer’in hükmüne de delâlet edip ona da şâmil olmamalı. Zira delil fer’in hükmüne de şâmil olursa o takdirde fer’in hükmü kıyasla değil aslî delil ile sabit olmuş sayılır, dolayısıyle kıyasa ihtiyaç kalmaz. Meselâ, şarabın haramlığına ayetle değil de “Her sarhoş edici şey haramdır.” hadisi delil alınırsa bu nass aynı zamanda nebîz = şıranın haram olduğuna da delâlet eder, kıyasa hacet kalmaz.
4- Aslın hükmü fer’in hükmünden önce meşru kılınmış olmalıdır. Yani, fer’in hükmü kıyasla ortaya çıkarılmak isteniyorsa aslın hükmü fer’in hük¬münden önce meşru kılınmış olup ondan sonra sabit olmamalıdır. Binaena¬leyh, niyetin şart olması meselesinde her ikisi de taharettir diyerek abdest te¬yemmüme kıyas edilmez. Çünkü bu takdirde abdest fer’ teyemmüm ona asıl yapılmış olur. Halbuki abdest hicretten önce teyemmüm sonra meşru kılınmıştır.
Lakin fer’in kıyastan başka bir delili varsa bu kıyasın yapılmasına bir mani yoktur. Çünkü bu takdirde fer’in hükmü iki delil ile sabit olmuş demektir: Kıyas ve diğer delil. Bu delil meselâ “Ameller niyetlere göredir” hadisi şerifi olabilir, zira bu abdeste de teyemmüme de şâmil olur.

Fer’in Şartları:

Fer’de dört şart aranır1:
1- Fer’de de aslın illetine benzer bir illet bulunmalıdır. Bu benzerlik ya zatından veya cinsinden olur. Meselâ: Sarhoş edicilik vasfından dolayı nebîzin şaraba kıyas edilmesi gibi. Nebîzde mevcut olan bu illet haramlığı hakkında nas varid olan şaraptaki illetin aynısıdır. Halbuki herbirinde bulunan “cinayet” vasfından dolayı cana yapılan tecavüz sebebiyle katile kısasın farz olmasına
kıyas edilerek azalara yapılan tecavüzlerde de kısasın farz olması misalinde, illetin zatında değil de cinsinde eşitlik mevcuttur.
Bu şart tahakkuk etmeden yapılan kıyasa “kıyas maa’l-fârık” denilir. Me¬selâ: Yarım, üçte bir dörtte bir gibi muhtelif hisselerle bir mülkte ortak olan kişilerin şuf a yolu ile elde ettikleri bir mülk, cumhura göre sahip olunan bir mülkün geliri ve semeresine kıyas edilerek hisseleri oranında aralarında taksim edilir. Hanefîlere göre ise bu kıyas, “kıyas maa’l-fârık”tır. Çünkü gelir ve se¬mere mülkten doğar, haliyle her ortak mülkünden çıkan kadarını alır. Halbuki şuf a yolu ile elde edilen şey mülkün geliri değildir. Dolayısıyle hisselerine göre değil, eşit taksim ederler.
2-Aslın hükmü fer’de değişmemelidir: Bundan dolayı zıhar yaptığı’ hanımından tekrar istimtâda bulunabilmesinin haram olması konusunda Hanefîler zimminin zıharmı müslümanın zıharına kıyas edilmesine cevaz vermemişlerdir. Çünkü asıl hakkındaki -yani müslümanın zıharındaki-haramhk Mücadele suresinin başındaki zıhar ayetlerinde beyan edildiği gibi muvakkattir, keffaretle sonar erer. Halbuki fer’de ki -zimminin zıhanndaki-haramlık daimidir, çünkü kâfir keffaret verme ehliyetine sahip değildir, zira keffaret ibadettir veya ibadet manası ağır basmaktadır ve keffaretten maksat kişiyi günahtan temizlemektir. Halbuki kafir bu haliyle ibadet eda etme ehliyetine sahip değildir. Zira onun bütün ameli dünyada da âhirette de boşa çıkacaktır. Dolayısıyle Hanefîlere göre zimminin zıhan bâtıldır. Şafiîlere göre ise sahihtir, zira fakir doyurmak veya köle azad etmek suretiyle keffaret ödemesi mümkündür.
3- Kıyas neticesinde fer’in aslın önüne geçmesi gibi bir hal olmamalıdır. Meselâ: Niyetin şart olması konusunda abdesti teyemmüme kıyas etmek sahih değildir. Çünkü teyemmümün meşru oluşu abdestten sonradır. Böyle bir kıyas yapılacak olursa asılda hükmün sübûtu illetinden önce olacaktır ki daha önce de gördüğümüz gibi illetin hükmünden sonra bulunmuş olmaması da bir şarttır.
4- Fer’ hakkında kıyasa muhalif bir hükme delâlet eden bir nass veya icmâ bulunmamalıdır. Zira bu takdirde kıyas, nas veya icmâya ters düşer ki buna fasid kıyas denilir. Bu sebepledir ki Hanefîlere göre kati keffaretine kıyas edilerek yemin keffaretinde azad edilecek kölenin de müslüman köle olmasını şart koşmak sahih değildir. Çünkü böyle bir şart yemin keffareti hakkındaki “… veya bir köle azad etmek” (Maide: 5/89) şeklinde mutlak olarak gelen Kur-’an nassma muhalif olur. Çünkü burada “köle” lafzı mutlak gelmiş, kölenin mümin olma şartı getirilmemiştir. Halbuki hata ile öldürmenin keffareti hak¬kında gelen ayet-i kerimede “Kim bir mümini hata ile öldürürse mümin bir köle azad etsin.” (Nisa:4792) şeklinde gelmiş ve kölenin mümin olmasını şart koş¬muştur. Şu halde yemin keffaretini kati keffaretine kıyas etmek fasid olur, çünkü bu, aslın hükmünün değişmesine sebep olmaktadır.
Ve yine her ikisinde de seferîlik var diye, seferde orucu terketmenin caiz olmasına kıyas ederek namazın da terkine cevaz vermek âlimlerce sahih görül-memiş, âlimlerce batıl sayılmıştır. Zira bu kıyas sefer halinde namazın terkinin helal olmayacağına dair vaki olan icmâya muhalif düşer.

İlletin Şartlan:

İlletin şartlarından önce illetin tarifi ve buna dair meselelerden bahsede¬ceğiz.
İlletin tarifi, illetle hikmet ve sebep arasındaki fark ve kendisiyle ta’lilin sahih olacağı vasfın beyanı:
İllet, kıyasın üzerine bina edildiği esastır. Usûlcülerin ıstılahında illet: Maslahatın tahakkuku için kendisi bulunduğu yerde hükmün meşru olduğu şeydir. Veya hükmü tarif eden vasıfdır. İllete, hükmün menâtı, sebebi ve emaresi de denir.
İllet kelimesi, tahakkuku arzu edilen bir maslahatın elde edilmesi veya ka-çınılması gereken bir mefsedetin defi gibi hükmü meşru kılmaya sevkeden hikmet için de kullanıldığı olur. Meselâ: Alış-veriş yapanlann menfaatinin alış-verişin mubah kılınmasına; insan hayatını, aklını, nesebini ve malını koruma gayesinin kasten öldürmenin, içkinin, zinanın ve hırsızlığın haram kılınmasına sebep olması; meşakkati defetme hikmetinin namazları kısaltma, ramazanda oruç tutmama ruhsatına sebep olması bu kabildendir.
Şer’î hükümler iyice düşünüldüğündü şu sonuç çıkmaktadır: Allah (c.c.) kulları için bir hüküm koymuşsa mutlaka ya onların maslahat ve menfaatini gerçekleştirmek veya onlardan zarar ve mefsedeti uzaklaştırmak için koymuştur. “Bize seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiya: 21/107) ayet-i kerimesi de buna işaret etmektedir.
Hemen akla gelen şey şudur: Şer’î hükümler hikmetlerle bağlantılıdır. Çünkü hükümden asıl maksad hikmetinin tahakkukudur. Ancak hikmet gizli, görünmez yani duyulardan biri ile anlaşılamaz olabilir, o takdirde varlığı veya yokluğunun kesinlik kazanması mümkün olmaz. Hikmet bazan gayri münzabit yani duruma ve şahsa göre değişen bir şey olabilir. Meselâ alış-verişin mubah kılınmasının hikmeti ihtiyaç olabilir, ama bazan ihtiyaç olmadan da alış-veriş yapılabilir, o halde hikmet gizli bir şeydir. Ve yine seferde oruç tutmamanın caiz olması için bazı durumlarda, bazı şahıslara göre veya bazı zamanlarda “meşakkat” var olabileceği gibi diğer bazı şartlarda bulunmayabilir.
Çoğunlukla içkinin zararı içenlerde görüldüğü halde bazı güçlü insanlarda görülmeyebilir. Şüf’a meselesinde belki komşunun veya ortağın zararı def edilmiş olabilir. Katile kısas yapılmasının meşru kılınması insan hayatının ko-runmasına sebep olabileceği gibi -ki çoğunlukla böyle olur- olmayabilir de.
İşte bazan ahkamın hikmetinin gizli olmasına ve gayri münzabit oluşuna bakarak usûlcülerin cumhuru açık veya münzabit (duruma ve şahsa göre değişmez) bile olsa ahkâmın hikmetle ta’lilini (yani illet sayılmasını) kabul etmemişlerdir. Çünkü eğer teklif (kişiyi mükellef sayma) hikmet üzerine oturtulacak olsaydı her halde ve her şahısta aynı olmazdı. İşte bu yüzden âlimler şu kaideyi koymuşlardır: Hükümler hikmetlere değil illetlere bina edilir.
Buna binaen maşakkat bulunmasa bile sefer, oruç tutmamak ve namazı iki rekat kılmak için bir illettir. Bu yüzden fırıncı, ocakçı, maden işçisi, tarla¬daki işçilerin durumunda olduğu gibi çalıştığı iş meşakkatli dahi olsa seferî ol¬mayan mukimin durumu, hasta olmayan sağlamın durumunun sefer haline veya hastalık haline kıyas edilmesi caiz olmaz. Çünkü hikmet olan meşakkat bulun-masına rağmen cevazın illeti olan sefer hali veya hastalık bulunmamaktır.
İlletle hikmet arasındaki fark: Hikmet şârii hüküm koymaya sevkeden asıl âmil ve ondan hedeflenen nihâî gayedir ki o da hüküm koyucu (sâri’) nun hüküm koyarken tahakkukunu veya ikmalini istediği maslahat veya ortadan kalkmasını veya azalmasını istediği mefsedettir.
İllet ise üzerine hükmün bina edildiği, var olduğunda hüküm de var olan bulunmadığında hüküm de bulunmayan, hükmü tarif eden zahir ve munzabit bir vasıftır. Hükmü bu vasfa bağlamakla hüküm koymaktan beklenen maksada ulaşılmış olur. Meselâ sefer hali veya hastalık, ramazanda oruç tutmamanın caiz olmasının illetidir. Yine sefer hali, dört rekatli farzları iki kılmanın caiz olmasının illetidir. Yine sefer hali, dört rekatli farzları iki kılmanın caiz olma¬sının illetidir. Çünkü sefer hali hükmün kendisine bağlanabileceği zahir ve munzabit bir vasıftır. Ancak sefer hali aynı zamanda yukarıdaki cevaz hüküm¬lerinin konulmasındaki hikmetin gerçekleşmesi muhtemel olan bir vasıftır. Çünkü yolculuk meşakkatten hali değildir. İşte bu sebepten dolayı yolculara hafiflik ve kolaylık olsun, meşakkat olmasın diye oruç tutmama, namazlarını kısaltma hükmü meşru kılınmıştır. Şu halde sefer illet, meşakkatin defi hik¬mettir.
“Sebep”e gelince usûlcülerin cumhuruna göre sebep delâlet bakımından illetten daha umumidir. Buna göre, her illet sebepdir ama her sebep illet değil¬dir. Eğer hüküm ile vasıf arasında akılla idrak edilebilecek bir münasebet (maslahat) varsa o vasfa hem illet, hem sebep denilir. Şayet bu münasebet akılla idrak edilir cinsten değil ise bu vasfın adı sadece “sebep” olur. Meselâ: Mülkiyetin intikaline razı olunduğunu gösteren satış akdi illet ve sebeptir. Öğle namazının vaktinin girmiş olması için güneşin zevale gelmesi ise sebeptir. Buna illet denilmez.

İlletin Şartları dörttür [6]

1- İllet hükme münasib bir vasıf olmalıdır. Yani hükmün konulmasın¬daki hikmetin tahakkuku muhtemel bir vasıf olmalıdır. Bu ihtimal zann-ı galib-dir. Hikmet de maslahatın celbi mefsedetin veya zararın defidir.
Meselâ: Sarhoş etme, alkolün haram edilmesi için münasip bir vasıftır. Haram hükmü verilmesi sebebiyle insanların akılları ve bedenleri eza ve zarar¬dan korunarak gelecek mefsedet veya zarar def edilmiş olur. Hırsızlık, hırsı¬zın elinin kesilmesi hükmünün konulması için münasib bir vasıftır. Çünkü hükmün bu vasfa bağlanması yolu ile insanların malı muhafaza edilmiş olmak¬tadır.
Seferîlik ramazanda oruç tutmamanın caiz olması hükmüne münasip bir vasıftır. Çünkü buna cevaz verilmesi suretiyle kolaylık sağlanmış ve meşakkat giderilmiş olmaktadır. Kasten öldürme kısas hükmünün vaz edilmesine mü¬nasib bir vasıftır. Çünkü bu sebeble canlar korunmuş kanlar heder edilmemiş olur. Bu vasıf aynı zamanda, “Katil öldürdüğüne vâris olamaz” hadisindeki mi¬rastan mahrum kalma hükmüne münasip bir vasıftır. Çünkü bu hüküm öldür¬meye teşebbüsü önler.
Hükmü, ona münasip olmayan vasıfla ta’lil etmek sahih olmaz. Meselâ alkolün haram kılınmasını onun kırmızı bir sıvı olması veya şişeye doldurul¬muş olması ile ta’lil etmek, hırsızlıkta el kesmenin farz olmasını hırsızın zen¬gin veya ahlaksız veya bir mevki sahibi veya esmer renkli olması, malı çalma¬nın fakir ve cömert olması ile ta’lil etmek; seferi halde oruç tutmamanın caiz olmasını yolcunun yaya olması ve kısa boylu olması veya kadın olması veya ârâbî olması ile ta’lil etmek bu hükümleri münasib olmayan vasıflarla ta’lil et¬mek olur. Bu vasıflara “Evsâf-ı Tardiyye” veya hükümle aralarında kabule şa¬yan aklî bir alaka bulunmayan “Evsaf-ı İttifakıyye” denilir.
Aslında münasib olup da bu münasebetin bozulmasına sebep olacak bir durum arız olan vasıflarla da ta’lil sahih olmaz. Meselâ tehdit altında yapılan satış akdi ile mecnunun akdi mülkiyetin intikali için illet sayılmaz. Nikah akdi yapıldıktan sonra bir araya gelmedikleri sabit olan kadının nikahlı oluşu ne¬sebin sübûtu için illet sayılmaz.
2- İllet açık bir vasıf yani duyulardan biri ile varlığı anlaşılabilen bir va¬sıf olmalıdır. Çünkü illet orada hükmün varlığını gösteren bir vasıf olmalıdır. O halde hem asıl da hem fer’de varlığı anlaşılabilen açık bir vasıf olması lazım gelir. Meselâ: “Sarhoş etme” vasfı şarapta ve başka sarhoş edici herhangi bir nebîzde varlığı hissedilebilen bir vasıftır. Yaşın küçüklüğü çocuk üzerinde vel¬ayetin sabit olması konusunda anlaşılabilen açık bir vasıftır. Kedinin evde aramızda dolaşması gözle görülen bir vasıftır o halde bu, onun artığının temiz sayılması için bir illettir. Altı cins ribevî mal ve diğer benzerlerinin kendi cinsIeriyle takas edilmesi durumunda faiz carî olmasının illetinin aynı cins olmala¬rının yanında kile ve kilo ile satılır olmaları hepsinde müşterek olan anlaşılabi¬lir bir vasıftır.
Eğer bu vasıf hafi (gizli) olursa hükmün onunla ta’dil edilmesi isabetli olmaz. Çünkü bu takdirde o vasfın var olup almadığını tesbit etmek mümkün olmaz. Buna göre ahş-veriş yapanların “rızasının” her iki malın mülkiyetinin intikali için illet sayılması sahih olmaz, çünkü “rıza” kalbde bulunan, anlaşıl¬ması mümkün olmayan bir şeydir. Anlaşılabilen ve “rıza” nın da varlığını gösteren şey ancak icab-kabuldür. Cima gizli olması hasebiyle nesebin subûtu için münasib bir vasıf değildir. Dolayısıyle açık olup gözle görülen nikah ak¬dinin bu hüküm için münasib bir vasıf sayılması lazım gelir. Bulûğ çağına gelmenin illeti aklın olgunluğu değildir, çünkü bu anlaşılmaz bir haldir, onun için bulûğ, görülebilen ve aklın kemalini de gösteren bir vasıfla ta’lil edilir ki bu, kişinin 15 yaşına gelmesi veya hayız görmesi, meni gelmesi gibi ihtilam al¬âmetlerinden birinin ortaya çıkmasıdır.
3- İllet munzabit bir vasıf olmalıdır. Yani şahısların ve durumun değişmesiyle büyük değişiklik göstermeyen mahdut ve muayyen bir hakikati olan bir vasıf olmalıdır. Çünkü kıyasın esası asıl ile fer’ arasındaki illet eşitliğidir. Bu da illetin durumun değişmesiye değişmeyecek mahdut ve munzabit bir vasıf olmasını gerektirir. Aksi halde kıyas olmaz.
Meselâ kati = öldürme, katilin mirastan mahrum edilmesi konusunda muayyen ve mahdut bir vasıftır.O halde vasiyet de ona kıyas edilebilir. Bir insanın başka birinin satış pazarlığının üstüne pazarlığa girmesindeki haksızlık muayyen ve mahdut bir vasıf sayılır. Bir şahsın başka birinin kiralama pazarlığının üzerine pazarlığa girmesi de buna kıyas edilir. Sarhoş edici olan, şarabın haram kılınması hususunda mahdut bir vasıftır, o halde sarhoşluk veren her şey buna kıyas edilebilir. Bu içeceklerin az veya çok sert olmasındaki basit farklılıklar dikkate alınmaz, çünkü aralarındaki fark basit bir farktır, şartların ve şahısların değişmesiyle açık farklılıklar arzeden gayri munzabit veya muzdarip (kararsız) olan vasıflarla hükmü ta’lil etmek sahih olmaz. Meselâ, “meşakkat” seferî olan kişinin ramazanda oruç tutmaması için illet kabul edilemez, çünkü meşakkat şartlar ve şahıslara göre değişir. Bilakis munzabit olan bir vasıftda ta’lil edilmelidir ki o da seferdir.
4- İlletin müteaddî (intikal edici) olup sadece asla ait bir vasıf olmamalı¬dır. Yani illet çeşitli hallerde tahakkuku mümkün olan ve aslın dışında da bulunan bir vasıf olmalıdır. Eğer illet sadece asla ait bir vasıf olursa onun üzerine kıyas yapmak sahih olmaz. Çünkü illetin böyle kasır olması onun fer’de da bulunmasına mani olur. Halbuki kıyasın temeli fer’in asla hükmün illetinde ortak olmasıdır. Bu ortaklık tahakkuk etmezse kıyas sahih olmaz.
Bu sebeple şarabın haram kılınmasını onun keskinleşmiş üzüm suyu ol¬ması ile ta’lil etmek sahih olmaz. Çünkü bu illet başkasında bulunmaz. Ama sarhoş edici olması ile ta’lil edilebilir çünkü bu vasıf şarapta da başkasında da , bulunur. Yine aynı sebebten, Hanefîlere göre altın ve gümüşte faizin haram olmasını bunların semen (yani eşyanın değer ölçüsü) olması ile ta’lil etmek sahih olmaz. Çünkü semen olma vasfı başkasında bulunmayan kasır bir va¬sıftır. Dörtten fazla hanımla nikahlanma, vefatından sonra hanımlarının başka-larıyle evlenmesinin caiz olmaması gibi.Rasûlullah’a ait (hasâis-i nebî) hüküm¬lerin ta’lili ile sahih olmaz.
Şu da unutulmamalıdır ki: Alimler nass veya icmâ ile sabit olan illetlerle kasır da olsa taiil yapılabileceği üzerinde ittifak etmişlerdir. Meselâ sefer ve hastalık ramazanda oruç tutmamanın cevazı için birer kasır illettir. Ama illet ic-tihad ve istinbatla tesbit edilmişse kıyas için bunu ta’lil etmenin bir faydası ol¬madığından Hanefîlere göre hüküm bu illetle ta’lil edilmez. Diğer mezhebler bunda kıyastan başka faydalar bulunduğu için ta’liline cevaz vermişlerdir. Me¬selâ altın ve gümüşte faizin haram olmasını bunların para veya semen olması ile taiil edilmesi bu kabildendir. Şu halde illet cumhura göre iki çeşittir:
a) Müteaddî illet: Bu, bulunduğu mahalden başka mahallere geçen, başka-larında da bulunabilen illettir.
b) Kasır illet: İster nasla ister istinbât yoluyle tesbit edilmiş olsun bulun¬duğu mahalden başkasına geçmeyen illettir.

İlleti Bulma Yolları

Bundan maksad müctehidi illete ulaştıran yollardır. En önemlileri şunlar¬dır [7]

1- Nass

Yani her hangi bi vasfın bir şer’î hükmün illeti olduğuna dair Kur’an-ı Kerîm’de veya sünnette varid olan nasdır. Bu nevi illete “mansus illet” denir. Nass bu illete ya açıkça veya imâ ve işaret yoluyla delâlet eder.
a) Sarih illet: Nasda “şunun için, şu sebeple, şu illete binâen” gibi Arap-çada ta’lil lafzı olarak kullanılan lafızların ifade ettiği illettir. Meselâ Haşr süre¬sindeki fey’ ganimetin kime ait olduğunu beyan eden ayette olduğu gibi: “Al¬lah’ın fethedilen ülkeler halkının mallarından peygamberlerine verdiği ganimet¬ler, içinizden yalnız zengin olanların arasında dolaşmaması için Allah, pey¬gamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir.” (Haşr:59/7) ayet-i kerimesinde sarih illet “sadece zenginler arasında dolaşan bir (mal) olma¬ması için” kısmıdır.
Ve diğer misaller “İnsanların peygamberlerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri olmaması için müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler gön¬derdik. ” (Nisa: 4/165). Adem (a.s.) in iki oğlunun kıssası nakledildikten sonra
“işte bu yüzdendir ki İsrailoğullan’na şöyle yazmıştır: Kim bir cana veya yer-yüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur.” (Maide: 5/32), “Yahudilerin zulmü sebebiyle kendilerine helâl kılınmış bulunan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık.” (Nisa: 4/160), “Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: o bir ezadır. Ayhalinde olan kadınlardan uzak durun.” (Bakara: 2/222).
Rasûlullah (s.a.) de: “İhtiyaç duyulduğu için sizi kurban etlerini beklet¬mekten nehyetmiştim, şimdi bekletebilirsiniz” buyurmuştu. Yani kurban gün¬lerinde sahralardan Medine’ye gelen (misafir)lere rahatlık olsun (onlara ikram edilsin) diye nehyetmişti. Yine Rasûlullah (s.a.) başkasının evine izinsiz göz atmanın haramlığını ta’lil ederken “izin istemek göz için emrolunmuştur” bu-yurmuşlardır. Ve yine Rasûlullah (s.a.) kedinin artığının temiz olduğunu ta’lil ederken: “Kedi aramızda dolaşan hayvanlardan biridir.” buyurmuştur.
Ta’lil ifade eden nas ya “Şunun için, o takdirde, bu sebeple şundan do¬layı” gibi sadece ta’lil kastedilen ve bunun için tayin edilmiş kat’î lafızlar olur veya hem ta’lil hem de başka mana için kullanılabilen bir lafız olur. Bu takdirde nassın illete delâleti zannî olur.” harfleri bu kabildendir. Me-, selâ: “Ben cinni ve insi ancak bana kulluk için yarattım.” (Zariyat: 51/56), “Al¬lah’tan gelen bir rahmet sebebiyle onlara yumuşak davrandın” (Ali imran: 3/159) “Mal ve evlad sahibi olmak için”, (Kalem: 68/14), ye misal: “O (kedi) sizin aranızda dolaşıp duran hayvanlardan biridir.”
b) Nassın îmâ ve işaret yolu ile delâlet ettiği illet. Bu bir suâle verilen cevabın içinde bulunabilir. Meselâ: Ramazanda gündüz hanınııyla mukarenette buluna kişinin bunun hükmünü sorduğunda Rasûlullah (s.a.) m “Bir köle azad et.” demesi gibi. Hükmü bir vasıfla beraber söyleyip hükmü ona bina etme şek¬linde olabilir. Meselâ Rasûlullah (s.a.) in “Hakim öfkeli iken hüküm vermez.” hadisi şerifinde olduğu gibi. “Takib fası” ile hükmü bir vasfa bina etme şeklinde olabilir: “Hırsız erkek ve kadının ellerini kesin” (Maide: 5/38) ayetinde ve “Kim bir ölü araziyi ihya ederse o onundur.” hadisi şerifinde olduğu gibi. Bir vasıf (özellik) zikredilerek iki şeyin hükümde ayrı olduklarını göstermek şeklinde olabilir. Meselâ, ganimet taksiminde “yayaya birm hisse süvariye iki hisse” hadisinde olduğu gibi.
2- İcmâ
Bu icmânın muayyen bir vasfın şer’î bir hükme illet olduğuna delâlet et¬mesidir. Meselâ: Velinin küçük çocuğun malı üzerindeki velayet illetinin “kü¬çük olması” olduğunda âlimler icmâ etmişlerdir. O halde evlendirme konusun¬daki velayeti de buna kıyas edilir. Mirasta ana-baba bir erkek kardeşin baba bir erkek kardeşten önce gelmesinin illetinin onda iki neseble ölene bağlı olma özelliğinin bulunması yani hem anne hem baba yolu ile bağlı olması olduğu üzerinde icmâ etmeleri de bu kabildendir. O halde nikah velayetinde de öz kar¬deş önde gelir.
3- Sebr ve Taksim

“Sebr” lügat imtihan etmek, denemek demektir. Yaranın derinliğini ölçen alete de “misbar” denir. Taksim: İllet olması muhtemel olan vasıfları tesbit etmek demektir. Sebr ve Taksim: Asılda illet olduğu zannedilen vasıflan topla¬yıp herbirini ayrı ayrı gözden geçirmek ve aralarında illet olması uygun olan vasfı seçmektir.
Burada müctehidin ameli: zahîr, munzabit, müteaddî, ve hükme münasib bir vasıf olma gibi illetin şartlarının tahakkukunu dikkate alarak, asılda mevcud valfları araştırıp illet olamayacakları ayıkladıktan sonra zannına göre “illettir” diye tercih ettiği bir vasfı illet olarak bırakmaktan ibarettir.
Bu usûl tamamen istinbat esasına dayanır, nas veya icmâdan bir delile dayanmaz. Buna şu misali verebiliriz: Müctehid, bulûğa ermemiş ehliyeti kasır (tam olmayan) bir kız çocuğunu velisinin evliliğe icbar etme velayetinin illetini araştırır. Ve burada illetin ya bakire olması veya küçük olması lazım geldiğini tesbit eder. Şafiî mezhebinden ise “Küçüklük” illet olamaz, aksi hajde velinin küçük dul olanı da icbar edebilmesi lazım gelir. Bu da “Dul, kendisi üzerinde velisinden daha çok hak sahibidir, bakirenin izni sorulur, onun da izni susmasıdır.” hadisi şerifine ters düşmektedir. Dolayısıyle burada icbar illeti “küçüklük” değil “bakire” olmalıdır der. Hanefî ise “bakire” olmasını illet ka¬bul etmez, çünkü din bu vasfa her hangi bir hükümde illet olarak itibar etme¬miştir. Dolayısıyle geriye “küçüklük vasfı” kalmaktadır. Çünkü din malî vela¬yet konusunda bu vasfa illet olarak itibar etmiştir.
Başka bir misal: Müctehid der ki: Şarabın nasla haram kılınması, ya onun üzüm suyundan yapılmış olması veya akıcı olması ve sarhoş edici olma¬sından dolayı olabilir. Sonra birinci vasıf kasırdır, müteaddî değildir, ikincisi her sıvıda bulunur, münasip değildir. Geriye sarhoş edicilik vasfı olan üçüncü vasıf kalmaktadır” der ve onun illet olduğuna karar verir.
Üçüncü bir misal: Müctehid, hadis-i şerifte zikredilen ribevî mallarda ribel-fadl ve ribennesîe’nin illetini araştırır, der ki: “Bu hükmün illeti ya bu ribevî malların miktarının ölçek ve tartı ile bilinen mallardan olmasıdır veya yenilir şey olmasıdır veya nzık olarak saklanabilir olmasıdır”. Bu noktada kişi Hanefî ise der ki yenilir şey olması illet olmaz. Çünkü altın ve gümüş yenilmediği halde onların satışında riba cereyan etmektedir. Rızık olması da değildir. Çünkü tuz (buğday gibi) bir rızık olmadığı halde tuzun tuzla takasında riba cereyan eder. Geriye ölçek veya tartı ile satılır olma vasfı illet olarak kalmış olur. Bu sebepten ölçek veya tartı ile satılan her şey, hakkında nas bulunan bu altı maddeye kıyas edilir, ve kendi cinsleriyle takas edildikleri zaman hem ribelfad hem de ribennesie cereyan eder.
4- Münâsebe
Bu, hüküm ile vasıf (illet) arasında uygunluk bulunmasıdır, tâ ki o vas¬fın olduğu yerde hüküm de bulunarak ya şer’î bir maslahat elde edilsin veya bir mefsedet def edilsin. Meselâ sarhoş edici olma vasfı. Bu, şarabın haram kılın¬ması hükmüne uygun bir vasıftır. Halbuki akıcı olması veya filan renkte ol¬ması, tadının şöyle olması gibi vasıflar münasip olmayıp sadece sarhoş edici olma vasfı haram kılınmasına uygun bir vasıftır.
“Küçük yaşta olma” babanın küçük kızını nikahlama konusunda velayet hakkı sabit olması için münâsib bir vasıftır. Çünkü bu yaş onun kendi masla¬hatını idrakten aciz olduğu bir yaştır. Velayetin sübutunda âciz kişiye gelecek zararı defetme gayesi vardır. Zararın defi de şâri’in (hüküm koyan merciin) hedeflediği bir maslahattır.
Müctehid ancak vasfın illet olduğuna dair nas veya icmâ bulunmadığı takdirde bu yola başvurur.

Münasib Vasfın Çeşitleri

Münâsebet, din ona itibar etmedikçe veya münâsip olduğuna dair delil bulunmadıkça ta’lil için bizatihi bir şey ifade etmez. Münasib vasıf, dinin onun münasip olup olmadığına delâlet etmesi açısından dört çeşittir:

1- Müessir münasib:
Bu, dinin bir nas veya icmâ ile ona itibar ettiğini gösterdiği münasib vasıftır. İttifakla bu vasıfla ta’lil yapılması sahihtir. Meselâ “Sana kadınların hayız halini sorarlar. De ki: o bir ezadır. Hayız halinde kadınlardan uzak durun” (Bakara: 2/222) ayetindeki “hayız”, “Katil varis olmaz” hadisi şerifindeki “kati = öldürme”, “Evlilik çağına gelinceye kadar ye¬timleri deneyin, eğer onlarda bir olgunlaşma görürseniz hemen mallarını kendi¬lerine verin.” (Nisa: 4/63) ayet-i kerimesinde mâlî velayetin sübutu için illet kabul edilen “küçüklük”… bütün bu vasıflar münasiptir, çünkü din bu vasıflara bu hükümlerde itibar etmiştir. İşte bu münasib vasfın en yüksek derecesidir.
2- Mülayim münasib veya muteber münasib:
Bu, şâri’in üzerine herhangi bir hüküm bina ettiği, ancak bu vasfın bizzat o hükme illet olduğuna dair her hangi bir nas veya icmânın bulunmadığı, lâkin o hükmün cinsine illet olduğu sabit olan veya o vasfın cinsinin muayyen bir hükme veya o hükmün cinsine illet olmasına şâri’in itibar ettiği sabit olan vasıf-tır.
Şâri’in, müctehidin illetini araştırdığı hükmün cinsinden bir hükmün illeti olarak itibar ettiği muteber mülayim vasfa misal: Küçük yaştaki kızı evlendirme velayetinin baba hakkında sabit olmasının illeti “küçüklüktür”. Müctehid, kü-çüğün malı üzerindeki velayeti babında Şâri’in “küçüklük vasfına” itibar etti¬ğini tesbit eder. Mâlî velayet ile nikah velayetinden her biri kişi üzerindeki vela¬yet hallerinden biridir. İkisi de velayet cinsindendir.
Sâri’ Taâla küçüğün malı üzerindeki velayet konusunda “küçüklük” vasfını illet itibar edince sanki velayetin her çeşidinde ona illet olarak itibar etmiş demek olur. Nikah velayeti de velayet çeşitlerinden biridir. O halde bu bizzat vasfın aynına itibardır.
Sâri’in, müctehidin illetini araştırdığı hükmün illeti olarak kendi cinsin¬den bir vasfa itibar ettiği münasib vasfa misal, yağmurun mukim iken de iki vakti cem etmenin cevazı için sebep sayılmasıdır. Müctehid bunun hükmünü araştırmış ve seferi halde iken meşakkat olmasın diye, dinin iki vaktin cem’ine cevaz verdiğini görmüştür. Sefer ve yağmur her ikisi de meşakkat ihtimali bu¬lunması açısından aynı cinse dahildir. Din iki vaktin birleştirilmesinin cevazı için sefer haline illet olarak itibar edince sanki onun cinsinden olan her vasfa bu cevaz için illet olarak itibar etmiş demek olur. Dolayısıyle yağmur da seferi ol¬mayanların iki vakti birleştirmelerinin cevazına illet olmaktadır. Bu da vasfın cinsine itibardır.
Müctehidin illetini araştırdığı hükmün cinsine illet olan vasfın cinsine iti¬bar edilişine misal, hayzın, hayız günlerinde namazı iskat etmişidir. Müctehid bu iskatın illetini araştırır ve hayızlı o günlerde geçen çok sayıda namazı kaza etmekle mükellef tutulsa bunun meşakkat olacağından hayzın bu İskata müna-sip vasıf olduğunu tesbit eder, sonra hayzı bu meşakkatin yerine koyar. Çünkü hayız zahir ve münzabit bir vasıftır. Sonra fer’î hükümlerde bu görüşünü teyid edecek bir meselenin olup olmadığını araştırır, bakar ki, sâri’, meşakkate se¬bep olduğu için sefer halini namazlann kısaltılmasına ve (bazı mezheplere göre) iki vaktin birleştirilmesine illet saymıştır. Sanki sâri’ böylece meşakkat ve sıkıntı getirmesi muhtemel olan her vasfa kolaylaştırma ve hafifletme yapılmak istenen her hükümde illet olarak itibar etmiştir. Hayız halinde namazı iskat etme, seferde namazlan kısaltma ve birleştirme… Bunların hepsi bir cinse da¬hildir ki o da teysir (kolaylaştırma) ve meşakkati kaldırmadır. Dolayısıyle me¬şakkat ihtiva eden seferi namazlann kısaltılması ve birleştirilmesinde itibar edilmesi, bu vasfın cinsine itibar edildiğinin bir şahididir ki işte bu vasıf müc¬tehidin illetini araştırdığı hükmün cinsindeki meşakkattir.

3- Mürsel münasib:
Bu, sâri’in ne itibar ne de ilga ettiği bilinmeyen münsib vasıftır. Bu vasıf münasibtir yani bir maslahat getirir, lakin mürseldir yani ne itibar ne de ilgasına dair delil yoktur. “İstıslah” veya “masalih-i mürsele”den de bu kasdedilir. Kur’an-ı Kerîm’in tedvini ve benzeri amellerde dayandıkları masalih işte bu kabildendir.
Bu ihtilaflıdır; çünkü Hanefî ve Şafiîlere göre bu vasıfta ta’lil caiz olmaz ve hüküm bina edilmez. Çünkü sâri’in buna itibar ettiğine dair delil yoktur. Al¬lah (c.c.) “Hakkında bilgin olmayan şeyin peşine düşme” (İsra: 17/36) buyur-maktadır.
Malikî ve Hanbelîlere göre bu vasıfta ta’lil sahih olur ve üzerine ahkam bina edilir. Çünkü sâri’ bu vasıfta amel etmeyi ilga etmemiştir. Amel etmek için
hükme münasip görmeyiş kâfidir. Bizim mükellef olduğumuz şey sadece vas¬fın münasip olduğunu anlamak için gayret sarf etmektir. Zann-ı galibe göre de bu vasıf bu hükme illet olabilir. Zan ile amel etmek vacib olur.

4- Mülga münasib:
Bu, müctehidin nazarında maslahat celbedecek derecede olup lâkin fer’î hükümlerde şâri’in onu ilga ettiğine ve itibar et¬mediğine dair delil bulunan vasıftır. Bununla ta’lil sahih olmayacağında âlim¬lerin ittifakı vardı. Meselâ, ölenin oğlu ve kızı evlad olma vasfında müşterektirler, bu mirasta eşit olmaları için münasip bir vasıf sayılır. Ancak Allah (c.c.) “Allah size çocuklarınız hakkında erkeğe kadının payının iki misli emreder” (Nisa: 4/11) ayet-i kerimesiyle miras hükümleri konusunda bu vasfın itibarını ilga etmiştir. Talak hakkının eşlerden her ikisine de verilmesi için evliliğin itibara alınması münasib bir vasıftır, zira nikâh akdi iki tarafın rızasıyla yapılmaktadır. Ancak sâri’ “Talak yalnız baldın tutanın hakkıdır.” hadisi şerifiyle bu vasfı ilga etmiştir. Ramazanda oruç bozan zengin kişiyi, keffaret olarak köle azad etmeğe değil de iki ay peşpeşe oruç tutmaya mecbur etmek, keffaretin gayesi olan caydırıcılığın gerçekleşmesi bakımından münasip bir vasıftır. Çünkü köle azad etme fakir doyurma ona göre kolaydır. Ancak sâri’ mükellefler arasında zenginliği sebebiyle rahatça köle azad edebileceği için zarar görmeyecek olanı ayırt etmeden, keffareti önce köle azadı, sonra iki ay peşpeşe oruç tutma, sonra altmış fakiri doyurma, şeklinde tertip ederek farz kılmak suretiyle bu vasfı ilga etmiştir.

5- Tenkîhu’l-Menat

Tenkîhu’l-Menat, nas veya icmâ ile sabit olan bir hükmün illet olabilecek vasıflarının içinden, hükme tesiri olmayanlarını ayıklamak suretiyle nassın mecmuunun işaret ettiği illeti tayin etmek için yapılan ictihaddır. Meselâ rama-zande bilerek hanımıyle temasta buluna bedevi hadisindeki oruç bozma keffa-retinin ta’lili bu kabildendir. Bu hadis, imâ yolu ile bu bedevinin üzerine keffa-retin farz olmasının illetinin “temas” olduğunu göstermektedir. Temasta bulu-nanın bir bedevi olması, bu hanımın onun eşi olması gibi başka vasıfların ise müctehid tarafından hükme tesiri olmadığı tesbit edilmiştir. Çünkü hükümler konulurken eğer hususî olduğuna dair bir delil yoksa fertler arasında fark gö-zetilmez. Hanımı ile temasta bulunana keffaret farz olursa yabancı ile bulunana evleviyetle (daha öncelikli ve gerekli olarak) farz olur. Çünkü yabancı gece olsun gündüz olsun mutlak haramdır. Halbuki hanımı ramazanda gündüz haram ise de gece helaldir. Bu sebeple bedevî olma, kadının onun eşi olması vasıflan mülgadır, keffaretin farz olmasında bunlann tesiri yoktur. Burada müessir olan ramazanda gündüz bilinçli ve kasden yapılan cimadır. Şafiî ve Hanbelîlere göre keffaretin vacip olmasındaki illet budur, yeme-içme gibi şâir vasıflar değildir.
Hanefî ve Malikîler yeme-içmeyi cimaya kıyas ederek her iki halde de keffaret farzdır demişlerdir. Onlara göre keffaretin farz olmasında müessir olan şey kasten oruç bozucu bir şey yapma suretiyle ramazanın hürmetini çiğnemek¬tir.

Tenkîhu’l-Menat ile Sebr ve Taksim arasındaki fark:

Tenkîh, hükmün illetine bir nassın delâlet ettiği, ancak bu illetin başka vasıflarla karışmış halde bulunup illetlikle alakası olmayan şeylerden tam tem¬yiz edilmemiş olduğu hallerde yapılır. Sebr ve taksim ise, hükmün illeti hak¬kında herhangi bir nassın bulunmadığı hallerde yapılır. Sebr ve taksim illet olacak vasfı diğerlerinden temyiz etmek için değil illetin ne olduğunu öğrenmek için yapılır.
Doğrusu “Tenkîhu’l-Menat” başlıbaşına illeti bulma yollarından bir yol sayılmamalıdır. O hakkında nas bulunan illetlere mahsus bir yoldur. İstinbât edilen illetler hakkında bulunmaz.

Tenkîhu’l-Menat, Tahkîku’l-Menat ve Tahrîcii’l-Menât arasındaki farklar:

Tenkîhu’l-Menat: Nasda zikredilen vasıflar arasından, illet olmayacak muteber kabul edilmeyen vasıflan çıkartarak sâri’in hükmü üzerine bina ettiği illeti tayin etmektir.
Tahkîku’l-Menât: Aslın illeti ister nasla sabit olsun ister istinbât edilerek bulunmuş olsun, asıl üzerine kıyası istenen fer’î meselelerden her birinde illetin var olup olmadığını anlamaya çalışmaktadır. Meselâ: Şarabın haram kılın-masının illeti olan iskâr = sarhoş edici olma vasfının hurma veya arpadan ya-pılmış başka herhangi bir nebîz şırada bulunup bulunmadığı tahkik etmek, Nebbâş = kefen hırsızının, ceza tatbik edilmesi için hırsız sayılıp sayılmadı¬ğını tahkik etmek, hayız halinde kadınlardan uzak durulmasının illeti olan “eza” nın nifas halinde mevcut olup olmadığını tahkik etmek gibi.
Tahricü’l-Ümenât ise: Münasebet veya sebr ve taksim gibi illeti bulma usûllerinden birin kullanarak, hükme illet yapmak için, hakkında nas veya icmâ bulunan hükme münasip olan vasfı istinbât etme hususunda düşünmek ve icti-had etmektir. Bu da istinbât yoluyla bulunan illetlere mahsustur. Meselâ sebr ve taksim yoluyle meşhur “riba hadisi”nde geçen altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuzda faizin haram olmasının illeti olarak bunların yenilir olması veya azık olması veya ölçülür olması gibi vasıfları bulup çıkarmak, aniden öldürmenin kısasın farz olmasına illet olabilmesi için cinayetin bıçak, kılıç ve benzeri kesici şeylerle işlenmiş olmasını isbat etme konusunda ictihad edip araştırmak hep bu kabildendir.

Kıyasın Kısımları

Kıyas önce evlâ kıyas, ednâ kıyas ve müsâvî kıyas diye üçe ayrılır. Ayrıca celî kıyas ve hafî kıyas diye de ikiye ayrılır.
Birinci taksim: Kıyas illetin açıklık ve gizlilik derecesine ve bu illetin fer’de kamilen bulunup bulunmamasına göre evlâ kıyas, ednâ kıyas ve müsâvî kıyas kısımlarına ayrılır.1
1 – Evlâ Kıyas: İllet daha kuvvetli olduğu için fer’in hükme asıldan evlâ olmasıdır. Meselâ, “eza verme” vasfında müşterek olmaları sebebiyle ana-babaya vurmayı, öf demeye kıyas etme meselesinde, vurma fiilinde eza daha ağır olduğu için onun evleviyetle haram olması lazımdır. “Onlara öf deme” (İsra: 17/23) ayet-i kerimesinde öf denilmesi nehyedildiğine göre vurmak evleviyetle nehyedilmiş demektir. Buna Şafiîlerde “asıl manasında kıyas”, Hanefîlerde ise ” delaletü’n-nas” veya “mefhumü’l-muvâfaka” denilir.
2- Müsâvî kıyas: Bu, tercih edilmeksizin fer’in hükümde asla müsâvî ol¬duğu kıyastır. Meselâ, her ikisinin de “itlaf” vasfında müşterek olması sebe¬biyle yetimin malını yakmayı yemeye kıyas etme böyledir. Yakmak da yemek gibi haramdır. “Cariyeler bir fuhuş yaparlarsa onlara hür kadınların cezasının yarısı (uygulanır). (Nisa: 4/25) ayet-i kerimesi gereğince cezanın yarılanması konusunda haddi gerektiren bir suç irtikap ettikleri zaman erkek kölelerin, cari-yelere kıyas edilerek cezalarının yarıya indirilmesi de musavî kıyastır.
3- Ednâ kıyas: Bu da, fer’in hükmün illetinde asıldan daha zayıf olmasıdır. Yani fer’in hükümle irtibatı asıldan daha az olması, illetin asılda daha kuvvetli, fer’de daha zayıf olmasıdır. Ribe’l-fadlın haram olması meselesinde her ikisi de yenen şey olması vasfında müşterek olmaları sebebiye elmanın buğdaya kıyas edilmesi, içilmesi haram olması ve haddi icab etmesi hususunda nebîzin şaraba ilhak edilmesi bu kabil kıyastır.
İkinci taksim: Kıyas, kuvvetli ve anlaşılır olması bakımından da celî ve hafî kıyas diye iki kısma ayrılır. Şafiî ve Hanefîlere göre bunların tarifleri farklılık gösterir.
Şafiîlere göre celî kıyas: İlleti nasla sabit olan veya nasla sabit olmasa da asıl ile fer’ arasındaki farkın hükme tesirinin sâri’ tarafından ilga edildiğinde kesinlik bulunan kıyastır. Meselâ, “Kim ortak köledeki hissesini azad eder, elinde de kölenin kıymeti kadar malı olursa onun hesabına kölenin kıymeti bi¬çilir (ve azad olur) hadisi şerifinde bir kısmı azad olan erkek kölenin tamamının azad olmasına cariyenin de kıyas edilmesi buna misâldir. Çünkü burdaki fark erkeklik ve dişiliktir, bu farkın da şer’an azad etme hükümlerinde bir tesiri yoktur. Yukarıda geçen ana- babaya vurmanın haramlık noktasında öf demeye kıyas edilmesi de böyledir.
Bu celî kıyas yukarıda geçen müsâvî ve evlâ kıyasa da şâmildir.
Hafî kıyas: İlletin aslın hükmünden istinbât edilmesi halinde asıl ile fer’ arasındaki farkın hükme tesirinin sâri’ tarafından ilga edildiğinde kesinlik bu-lunmayan kıyastır. Odun ve taş gibi ağır bir şeyle vurarak öldürmeyi -her iki-sinde de öldürme kastı bulunması sebebiyle- kılıç gibi keskin bir şeyle öldürmeye kıyas ederek ağır şeyle vurarak öldürmede de kısası farz kılma “kı-yas-ı hafî” ye bir misaldir. Zira burada ağır şeyle vurmakla keskin şeyle vurmak arasındaki farkın hükme tesirinin sâri’ tarafından ilga edildiğinde kesinlik yoktur, bilakis bu farkın müessir olması mümkündür. İşte bu sebepten Ebu Hanife ağır bir şeyle vurarak öldürmede kısası farz görmemiştir. Hafî kıyas sadece “ednâ kıyasa” şâmildir.
Hanefîlere göre ise celî ve hafî kıyasın manaları farklıdır. Şöyle ki:
Celî kıyas: İlletin açık olması sebebiyle hemen anlaşılan ve aklın kabul ediverdiği kıyastır.
Ednâ kıyas: Buna “istinsah” da denilir. Bu, illeti kapalı olup hemen zihne gelivermeyen kıyastır. Celî kıyasa tekabül eder.
Misâl: Kira akdinin caiz oluşu istihsan delili ile sabittir. Kıyasa göre caiz olmamalıdır. Çünkü kira akdi, akid esnasında mevcut olmayan bir şey üzerine yapılır. Zira intifa zamanının geçmesiyle peyderpey elde edilir. Selem ve is¬tisna akidleri de yine kıyasa muhalif olarak istihsanen sabit olmuşlardır. Çünkü bunlarda da akid “olmayan şey” üzerine yapılır. Olmayan şeyin satışı ise bâtıl¬dır. Ancak Selemin cevazına dair nass bulunmaktadır. İstisna da buna kıyas edilmiştir [8].
BEŞİNCİ DELİL

İSTİHSAN

Tarifi

İstihsan lügatte bir şeyi güzel bulmak demektir. Usûlcülerin ıstılahında ise: Bir delile binaen hafî kıyası celî kıyasa tercih etmektir. Veya istisnayı ge¬rektiren hususî bir delile binaen cüz’î bir hükmü küllî bir hükümden veya umumi bir kaideden istisna etmektir. Meselâ yırtıcı kuşların, karga, doğan ve dölengeç kuşlarının artıkları temizdir. Çünkü bunlar havadan süzülerek suya inerler (yani gagalan pisliğe bulaşmaz). “Olmayan şeyin üzerine yapılan akid batıldır” hükmünden istisna olarak selem, istisna, kira, mudâraa ve musâkât akidlerinin sıhhatine hükmetmek de bu cümledendir.
Bu ince bir fakahate, düşüncedeki derinliğe ve meseleleri anlama kudre¬tine delâlet eder. Bu, aklına, heva ve heveslerine göre hüküm koymak değildir. Çünkü bu ancak uzak görüşlü, ufku geniş, tefekkürü derin bir kişinin farke-debileceği kuvvetli bir delille amel etmektir.
İstihsan kıyastan ve masalih-i mürseleden farklıdır. Çünkü gördüğümüz gibi kıyas naslarda veya icmâda benzeri veya misli olan olaylarda cereyan eder. Halbuki istihsan benzeri olan fakat bir delilden dolayı umumî bir hükümden is-tisna edilen bir meselede cereyan eder. Masâlih-i mürsele ise dinde üzerine kıyas edilebilecek bir benzeri olmayan olayda tatbik edilir. Masâlih-i mürselede hüküm ancak bazı naslann tamamından elde edilen manaya veya küllî esaslara uygunluğuna binaen müstakil olarak sabit olur.

Çeşitleri

Dayandığı delile göre istihsan çeşitlere ayrılır. Bu delil, nas veya icmâ veya zaruret veya hafî kıyas veya örf veya maslahat olur1
1- Delili nas olan istihsan: Bu, umumî delil ile sabit olan küllî hükme veya umumi kaideye muhalif olarak, bir mesele hakkında bir hüküm ifade eden mu¬ayyen bir nassın bulunmasıdır. Bu nas ya Kur’andan olur veya sünnetten olur.
Nassın Kur’an’dan olmasına misal vasiyettir. Kıyasın veya umumi ka¬idenin gereğince vasiyet caiz olmamalıdır. Çünkü vasiyet mülkiyetin bittiği an olan ölümden sonrasına izafe edilerek temlik etmektir. Ancak vasiyet “yapı¬lacak vasiyetten ve borçtan sonra” (Nisa: 4/12) ayet-i kelimesiyle bu umumi ka¬ideden istisna edilmiştir. “Malım sadakadır” diyen kişi bu sözüyle malının ta¬mamını tasadduk etmiş olması gerekir, kıyas bunu gerektirir. Ancak “Onların mallarından zekat olarak al.” (Tevbe: 9/103) ayet-i kerimesi gereğince istihsan onun bu sözüyle zekata tabi mallarını kastettiğine hükmeder.
Nassın sünnetten almasına misal, unutarak yeme-içmenin orucu bozma¬yacağı hükmüdür. Kıyasın yani umumi kaidenin muktezası orucun bozulması¬dır. Çünkü “oruç bozan şeylerden kendini tutmak” esasına muhalif olarak içeriye bir şey girmiştir. Ancak bunun bir istisnası olarak “Kim unutarak bir şey yer veya içerse orucunu tamamlasın, Allah ona yedirmiş ve içirmiştir.” hadis-i şerifiyle orucun devamına hükmedilmiştir.
Selem akdinin cevazı. Umumi delilin muktezasına göre bu caiz olmama¬lıdır. Çünkü selem olmayan şeyi satmaktır. Rasulullah (a.s.) insanın elinde olmayan şeyi satmasını nehyetmiştir. Ancak selem husûsi bir delille bundan is¬tisna edilmiştir ki o da: “Kim bir meyvada selem yaparsa ölçeği belli tartısı belli olsun.” hadisi şerifidir.
Hıyân şart akidlerdeki “lüzum = bağlayıcılık esasına ters olmaktadır. Ancak Hibbân ibni Münkız hadisi ile, ona üç güne kadar hıyar = tercih etme hakkı verilmek suretiyle buna cevaz verilmiştir.
Arâyâ satışı yani beş vesk = 653 kg.’ı aşmamak şartıyle eski kuru hurma ile taze hurmayı takas etme şeklinde yapılan satış faiz karıştığı için caiz değil¬dir. Ancak insanların ihtiyacına binâen, kolaylık olsun, sıkıntıya sebep olma¬sın diye Rasulullah (s.a.) tarafından ruhsat verilmiştir.
2- Delili icmâ olan istihsan: Bu şer’î bir meselede icmâ hasıl olması se¬bebiyle kıyasın muktezasının terkedilmesidir.
Alimlerin istisna akdinin cevazı üzerine icmâ etmeleri buna misaldir. İs¬tisna bir zanatkarla muayyen bir ücret mukabili bir şey yapmak üzere anlaşmak¬tır. Kıyasa göre bu akit batıl olmalıdır, çünkü yapılacak eşya akid esnasında mevcut değildir. Ancak insanların buna olan ihtiyacına ve her devirde yapıla-gelmiş olmasına binaen icmâ ile buna cevaz verilmiştir.
3- Delili örf olan istihsan: Bu, insanların ihtiyaçların zorlaması altında kıyasa veya umumî kaideye muhalif olarak bir şeyi örf haline getirmeleridir. Meselâ: Kullanılacak su mikdan ve içerde ne kadar kalacağı belli olmadığı halde ücretle hamama gitmek. Kıyasa göre bu caiz olmamalıdır, çünkü bu bazı unsurları meçhul bir kira akdidir. Ancak insanları sıkıntıya sokmamak için ihtiyaçtan dolayı cevaz verilmiştir.
Helake maruz bulunduğu için menkul bir şeyin vakfedilmesi kıyasa göre caiz de&ildir riinkii vaVıflarrlî»
4- Delili zaruret olan istihsan: Bu, müctehidi kıyası terkedip zaruretin veya âdeten zaruret derecesine gelen ihtiyacın gereğince amel etmeye sevkeden bir zaruretin bulunmasıdır. Meselâ içine necaset düşen kuyularda ve havuzlarda kıyasa göre kalan suyun kaynayan su ile karışması ve kovanın devamlı necis suya temas etmesi sebebiyle kirlendiği için suyun tamamının veya bir kısmının çekilmesiyle temizlenmiş olmaması gerekir. Ancak âlimler zaruretten dolayı kıyası terkederek istihsanen, bir miktar su çekilmesiyle kuyunun temizlendiği hükmünü vermişlerdir.
Şahin, doğan, kartal gibi yırtıcı kuşların artığının temiz olması hükmü de istihsanendir. Çünkü bu hayvanlar necis şeyleri gagalanyle yerler, gaga ise kemiktendir, kemik temizdir. Bilhassa sahralardaki insanların su kaynaklarını bunlardan korumaları mümkün olmaz. Bu sebeple zaruri olarak bunların hükmü arslan, kurt, pars, kaplan gibi yırtıcı hayvanların hükmünden farklıdır. Çünkü bunlar suyu ağızlarıyle içerken salyaları suya karışır ve suyu kirletirler.
5- Delili kıyas-ı hafi olan istihsan: Kıyası hafî kıyası celîye tekabül eden kıyastır. Meselâ ziraate müsaid arazinin vakfedilmesinde bu iki kıyas iki ayrı hüküm verir. Kıyası celîye göre vakıf, mülkiyetten vazgeçme olduğu için sa¬tışa benzer, dolayısıyle geçme hakkı, yol hakkı, sulama ve fazla suyu dışarı atma yolu hakkı gibi irtifak haklan dahil olmaz. Yalnız vakfeden bunları açıkça zikrederse satış akdinde olduğu gibi dahildir. Kıyası hafiye göre ise vakfetme kiraya vermeye benzer, çünkü her ikisi de eşyanın aynından intifa hakkını ifade eder. Dolayısıyle vakfeden açıkça zikretmese de kira akdinde olduğu gibi irtifak haklan da vakfa dahil olur. Burada kıyası hafî kıyası celîye tercih olu¬nur. Çünkü vakıftan maksat intifadır, istifade etmektir. Bu da ancak irtifak haklanyle beraber mümkün olur. Dolayısıyle bunlar açıkça zikredilmese dahi hükmen arazi vakfına dahil olur.
Müşteri ve satıcı semenin mikdan (anlaştıkları fiyat) üzerinde ihtilaf etse¬ler, istihsana göre her ikisine de yemin ettirilir. Kıyasa göre ise satıcı yemin etmez çünkü o fazlalık iddia ediyor, meselâ yüz liraya sattığını iddia ediyor müşteri de bunu inkar ederek semenin doksan olduğunu iddia ediyor. Kaideye göre beyyine (delil) iddia edene yenin inkâr edene düşer. O halde satıcıya ye¬min gerekmez. Halbuki istihsanen her ikisi de yemin eder. Çünkü her biri hem müddei hem münkir durumundadır. O halde ikisi de yemin edecektir. Çünkü satıcı fazlalık iddia ediyor ve müşterinin malı teslim alma hakkını inkar ediyor. Müşteri de fazlalığı inkar ediyor malın fiyatı olan doksanı verdikten sonra malı teslim alma hakkını iddia ediyor.
6- Delili maslahat olan istihsan: Bu, meseleyi umumi bir esastan ve küllî bir kaideden istisna etmeyi gerektiren bir maslahatın bulunmasıdır. Meselâ: se-fihliğinden dolayı hacr altında bulunan kişinin hayırlı bir vasiyet yapması ha¬linde kıyasa veya küllî kaideye göre bu kişinin teberruları sahih olmamalıdır,
sebeple o kişiye de sevap kazanma imkanı verilmesi ve hali hayatında kendisine zarar verilmemesi için bu vasyet umumi kaideden istisna edilmiştir.
Bir başka misal: Hâşimî olana zekat verilmesi. Rasûlullah’ın nehyi ol¬duğu için kıyas buna cevaz vermez. Ancak Ebu Hanife (r.a.), bunlara Beytul-malden bir şey verilmediği bir zamanda perişan olmamaları için maslahatları icabı onlara zekat verilmesini müstahsen görmüştür.
Başka bir misal: Zanaatkara veya gündelikçi işçiye (ecîr-i müşterek) ver¬diği zararı tazmin ettirmek. Kıyasa göre ödenmemesi gerekir. Çünkü kendile¬riyle icare akdi yapılması sebebiyle emin kişilerdir. Emin kişi, korumada ihmali veya kastı görülmedikçe telef olan şeyi tazmin etmez. Ancak bunların ihmalkar¬lığını önlemek ve iş sahiplerinin mallarını koruma altına alabilmek için istihsa-nen tazmin etmeleri gerekli görülmüştür. Lakin yangın, sel gibi afetlerde tazmin etmezler.
İşte bu misallerde bir delile dayanılarak cüz’î bir maslahat küllî bir hü¬kümden istisna edilmiştir. İşte ıstılahta buna istihsan denir.
İstihsanın hüccet olması ve bu husustaki alimlerin görüşleri:
İstihsan konusunda âlimler iki gruba ayrılmışlardır: Cumhura göre istih¬san şer’î bir hüccettir. Şafiî, Şia ve Zahiriyyeye göre istihsan hüccet değildir. Hatta İmam Şafiî: “istihsanla amel eden kendiliğinden din icad etmiştir” demiş¬tir.
Cumhurun bu husustaki delilleri şunlardır [1]:
1 – İstihsanla amelde zorluğu bırakıp kolaylığı alma vardır ki bu da dince bir esastır. Allah (c.c.) ayet-i kerimede “Allah size kolaylık ister zorluk istemez” (BAkara: 2/185) buyurmaktadır.
2- İstihsanın varlığı müttefekun aleyh bir delile dayanmaktadır. Bu delil daha önce de geçtiği gibi ya nasdır veya icmâdır veya zarurettir veya kıyası hafidir veya örftür veya maslahattır. Bütün bunlar kıyası hafinin kıyası celiye tercihini, küllî hükümden cüz’î istisna yapılmasını gerektirir ki bu şer’an makbuldür.
İstihsanı kabul etmeyenlerin delilleri de şunlardır [2]
1 – Ancak nassla veya nassa kıyas yapılarak hüküm vermek caiz olur. Çünkü böyle olmazsa bu heva ve hevese göre hüküm vermek olur. Halbuki Allah (c.c.) “Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma” (Maide: 5/49) buyurmaktadır.
2- İstihsanın temeli akıldır, âlim-cahil bunda müsavidir. O halde her in¬sanın yeni bir din getirmesi caiz olmalıydı.
3- Rasûlullah (s.a.) istihsanla fetva vermez vahyi beklerdi.
Bu delillerin heva ve hevese göre hüküm koymayı reddetmeye dair olduğu görülmektedir ki bu ittifakla caiz değildir. İstihsanı benimsemeyenlere göre ise istihsanm hakikati iki delilden daha kuvvetli olanı ile amel etmektir ki bunda ihtilafa söz konusu değildir. Alimler hepsi az veya çok bunu yapmıştır. Aslında istihsan kıyas veya maslahat gibi delillerle amel etmek olduğundan müstakil bir hüküm kaynağı sayılmaz.

________________________________________
ALTINCI DELİL

MASLAHAT-I MÜRSELE

Tarifi

Mürsel maslahat, mutlak menfaat demektir. Usûlcülerin ıstılahında: Dinin tasarruf ve gayelerine uygun olup muteber olduğuna veya ilga edildiğine dair herhangi bir delil bulunmayan hükmün kendisine bağlanmasıyle celb-i menfaat veya def-i mefsedet hasıl olan vasıftır. Sahabenin Kur’an-ı Kerîm’i bir mushafta toplanması, divan (devlet daireleri) ve hapishane kurulması, para basılması, fethedilen ziraî arazinin sahiplerinin elinde bırakılarak haraç alınması gibi hükümleri hep maslahata binaen verilmiş hükümlerdir.

Muteber Maslahatın Çeşitleri

Maslahatlar bazı şer’î hükümlere esas olur ve onlara bu hükümlerin illeti olarak itibar edildiğine dair bir delil bulunursa bunlara şer’an “muteber masla¬hatlar” ismi verilir. Muteber maslahatlar üç mertebedir:
1- Zarûriyyat: Bunlar, insanların din ve dünya hayatı için elzem olup bu-lunmadığı zaman dünya hayatının alt-üst olmasına, âhirette de cenneti kaybe-dip azaba duçar olmasına sebep olan şeylerdir. Meselâ şu beş zaruretin muhafa¬zası bu cümledendir ki bunlar: dinin, canın, aklın, nesebin ve malın muhafaza¬sıdır. Dinin korunması için cihad meşru kılınmış ve dinden dönenin öldürül¬mesi emredilmiş, insanların hayatının korunması için amden (bilerek) öldürene kısas yapılması, aklın muhafazası için içki içene had vurulması, nesebin korunması için zina ve iftira (kazif) cezaları meşru kılınmıştır. Malın muhafazası için de hırsızlık haram kılınmış ve hırsızın eli kesilmesi meşru kılınmıştır; Dinden dönme, kasden öldürme, alkollü içki içme, kazf ve iftira… Bunların her biri bir maslahatın gerçekleşmesine sebep olan münasib birer vasıftır ve şer’an muteberdir. İşte sâri’in itibar etme derecesine göre müessir veya mülayim münasib budur.
2- Haciyyet: Bunlar, bir takım sıkıntıların giderilmesi için insanın muh¬taç olduğu, yokluğu halinde de hayatın nizamı bozulmadan sıkıntı ve meşak¬kate düştüğü şeylerdir. Alış-veriş, kira gibi muamelata dair çeşitli akidler, sefer halinde namazların kısa kılınması, (bazı mezheplere göre) iki vaktin birleşti¬rilmesi, hamile ve emzikli kadının ve hastanın ramazanda oruç tutmaması, hayızlı ve nifaslı kadınların namaz kılmaması, mesh üzerine mesh yapmak, küçük yaştaki kız çocuğunun velisi tarafından dengi ile nikahlanmasmın caiz olması gibi çeşitli ruhsatlar bunun için meşru kılınmıştır. Bütün bunlar, bun¬larla ilgili olarak meşru kılınmış hükümler için münasip vasıflardır.
3- Tahsiniyyat: Bunlar, namazlar için yapılan temizlikler, giyim-kuşam ile süslenme, yenilecek şeylerden temiz olmayanların haram kılınması, nazik ve iyi davranmanın emredilmesi, kadınları velileri evlendirerek onların doğrudan nikah akdi yapmamaların sağlama gibi güzel ahlak ve âdetlerin muhafaza edil-mesi hedeflenen maslahatlardır. Bunlar da meşru kılınan ilgili hükümler için münasip vasıflardır. Vahyin kesilmesinden sonra ortaya çıkan ve haklarında sâri tarafından muayyen hükümler konulmayan, muteber veya mülga olduğuna dair bir delil de bulunmayan maslahatlara gelince bunlara “mürsel münâsip” veya “mürsel maslahat” denir. Nikah akdinin resmi bir vesika ile tespitinin şart olması, mülkiyetin nakli için gayri menkul satış akdinin tescilinin şart koşul¬ması gibi hususlar bu kabildendir.

Hüccet Olması

Mesâlih-i mürsele hakkında âlimlerin iki görüşü vardır: Şafiî, Şia ve Za-hiriyyeye göre hüccet sayılmaz. Malikî, Hanefî ve Hanbelîlere göre ise hüccet¬tir.
Hüccet olarak kabul etmeyenlerin delilleri özetle şunlardır:
Şeriatın birliğini muhafaza etmek vacibtir, o halde hükümler nesilden nesile değişmemelidir. Şeriatın kudsiyeti muhafaza edilmelidir. Öyleyse şeriat hakkında arzulara, heva ve heveslere göre bir şey söylenmez. Ayrıca din mesâ-lihi mürseleye, itibar çeşitlerinden hiç biriyle itibar etmemiştir1.
Bu delillere şu şekilde cevap verilebilir: Hükmün sebebi veya maslahatın değişmesi hükmün değişmesini gerektirir ki bu şer’an güzel bir ameldir. Mesâ¬lih-i mürsele ile amel etmek râcih (kuvvetli) bir maslahatla amel etmektir. Bu, kişinin hevesâtına göre hüküm koyma değildir. Çünkü maslahatla amel edile-bilmesi için bununla dinin maksatları ve hedefleri arasında mülayemetin = uygunluğun bulunması şarttır.
Maslahatı hüccet kabul edenler de buna dair pek çok delil gösterirler, en mühimleri şunlardır:
1- Hayat devamlı bir gelişme içindedir, insanların maslahatları her zaman değişir. Bu maslahatlara uygun hükümler konulmayacak olursa sıkıntıya düşerler, çeşitli yer ve zamanlarda maslahatlarını kaybedebilirler, teşri’ zamana, gelişmelere ayak uyduramaz, masâliha riayet edemez olur. Bu ise dinin, insanların maslahatlarını gözetme ve bunu gerçekleştirme gayesine ters düşer.
2- Şer’î hükümler, bir rahmet olarak maslahatlara itibar edip riâyet etme ve onları gerçekleştirme esası üzerine bina edilmiştir. Nitekim bir ayet-i kerimede Rasûlullah’a hitaben “Ben ancak seni âlemlere rahmet olarak gönderdim” (Enbiya: 21/107) buyrulmuştur. Diğer bir ayette “Allah size kolaylık ister, size zorluk istemez” (Bakara: 21/185) buyrulmuştur. Umumiyetle hükümlerde maslahatın cinsine itibar edilmiş olması, hükümlerin ta’lilinde bu maslahatların cinsinden olan her maslahata itibar edildiği zannı ile hareket etmeyi vacib kılmaktadır. Çünkü zan ile amel etmek vaciptir.
3- Sahabe, tabiîn ve müctehid imamlann ictihadlannda, maslahata kıyas¬tan daha geniş bir şekilde riayet edilmiştir. Öyle ki bu artık icmâ derecesine gelmiştir. Buna dair pek çok delil zikredilebilir:
Hz. Ebubekir (r.a.) Hz. Ömer (r.a.) in işaretiyle dağınık sayfalarda bu¬lunan Kur’an-ı Kerîmi bir mushafta toplamış ve “.Vallahi bu İslâm için hayır ve maslahattır” demiştir.
Yine Hz. Ebubekir zekat vermeyenlerle harp etmiş, kendisinden sonra Hz. Ömer’i halife tayin etmiştir. Daha önce bu yaptıklarına delil sayabileceği benzeri bir şey olmamıştı. Bütün bunlara “maslahat” tan başka bir mesned yoktur.
Hz. Ömer müslümanların umumi maslahatını düşünerek, fethedilen arazileri sahiplerinin elinde bırakmıştı. İslâm kuvvetlendikten sonra artık telif (ısındırma) e ihtiyaç kalmadığı gerekçesiyle müellefe-i kulûba zekat vermedi. Kıtlık senesinde umumî bir fakr u zaruret bulunması sebebiyle hırsızlara hırsızlık cezası uygulamadı. Divan (Dosya ve kütükler) ve hapishaneler ihdas etti. Talakın çok kullanılmasına mani olmak için bir kelimede söylenen üç talakı üç saydı. Kısastan kaçma yolunu kapatmak için tek kişiyi öldüren gurubun hepsinin öldürülmesini emretti. Başka bir kocadan iddet bekleyen bir kadınla nikahlanan erkeğe bu kadını haram kıldı. Maksadı böyle bir fiile mani olmak ve onun bu niyetini aleyhine çevirerek cezalandırmaktı.
Hz. Osman (r.a) Kur’an-ı Kerîmi bir harf (lehçe) üzere yazıp çoğaltarak mühim merkezlere gönderip diğer mushaflan imha etti. Cuma namazı için ilk ezanı ileve etti. Ölüm hastalığında hanımını mirastan mahrum etmek maksa¬dıyla üç talakla boşayan kocanın bu niyetini aleyhine çevirerek hanımını ona varis kıldı. Ve buna “Firar talakı” ismini verdi.
Hz. Ali (r.a.) kendisini ilahlaştıran Şia’nın aşın kolu râfızîleri yaktırmıştı. Halkın malları zayi olmaması için zanaatkarın (usta ve işçinin) elinde telef olan malı ashabı kiram tazmin ettirmişler ve Hz.Ali (r.a.) “İnsanları ancak bu ıslah eder” demişti.
Hanefîler cahil doktoru, fâsık müftüye, iflas etmiş kervancı (nakliyeci) ye hacir koymuşlar, Malikîler, ikrar ettirebilmek için zan altındaki kişinin hapsedi¬lip tazir uygulanmasına cevaz vermişlerdir. Hanbelîler izin almak mümkün ol¬madığı takdirde ihtiyaç durumunda başkasının malında tasarruta bulunmaya cevaz verdiler.
Şâfiîler ve diğer âlimler, bir kişiyi öldüren gurubun hepsine kısas yapıl¬masını farz kılmışlardır. Sâri’ tarafından itibar edilmiş olması şartıyle İmam Şafiî’nin maslahatla amel ettiği pek çok cemaat tarafından nakledilmiştir.
İşte bütün bunlar münasib mürsel veya mesâlih-i mürsele ile amel etmek¬tir. Çünkü bu, sâri’ tarafından ilga edildiğine dair bir delil bulunmayan ve şer’î hükümlerin maslahatlarına da uygun olan bir maslahattır. İmam Gazalî şöyle der: “Maksud olduğu kitap, sünnet ve icmâ ile bilinen şer’î bir maksadı muhafaza etmeye matuf her maslahat bu asılların haricinde değildir. Ancak buna “kıyas” değil maslahat-ı mürsele denir. Maslahatı “dinin maksudunu = gayelerini muhafaz etmek” şeklinde tefsir ettiğimiz zaman bununla amel etmeğe muhalefet etmenin hiç bir izahı yoktur, bilakis onun hüccet olduğunu kat’î ola¬rak kabul etmek vacib olur” [1]

Maslahatla amel etmenin şartlan:

Masâlih-i mürseleyi hüccet kabul edenler bununla amel etmek için şu üç şartı getirmişlerdir:
1- Maslahat şâri’in maksadına uygun olmalıdır. Yani dinin esaslarından birine, bir nassa veya kat’î delillerden birine ters düşmemeli, bilakis şâri’in mu¬radı olan maslahatlardan birinin cinsinden olmak suretiyle ona muvafık olmalı, husûsî bir delil onu muteber olduğuna delâlet etmese de tamamen uzak olma¬malı. Buna göre, ramazanda gündüz hanımıyle mukârenette bulunan zengin bir kişiye keffaret olarak, daha caydırıcı olur diye köle azad etme yerine iki ay peşpeşe oruç tutmasına fetva verme gibi özel durumlara göre fetva vermek caiz olmaz. Zira bu, keffaret hakkındaki nassa muhaliftir.
2- Maslahat, maslahat esas alınarak konulan hükümle yarar sağlayacak veya bir zararı defedecek şekilde hakikaten mevcut ve anlaşılır olup vehim mahsulü olmamalı. Meselâ: Yapılan gayri menkul satışlarının ilgili dairede resmî olarak tescil edilmesi yalan şahitliğini azaltacak ve muamelata bir istikrar getirecekse bunu vacip kılmakta şer’an bir mani yoktur. Aynı şekilde gerekli görüldüğünde fiyatların devlet tarafından tesbiti, fiyatlardaki aşın aldanmaya engel olma,.halka gelecek zarar ve sıkıntıyı defetme ve maslahatlarını koruma gibi faydalan varsa bunun yapılmasında şer’an bir mani yoktur.
3- Bu, şahsî bir maslahat değil umuma ait bir maslahat olmalıdır. Çünkü şeriat bütün insanlara gelmiştir. Bundan dolayı özellikle bir emîrin veya başkanın veya bunların yakınlarının maslahatı göz önünde bulundurularak verilen bir hükümle amel etmek caiz olmaz. Aynı şekilde bir kaledeki düşmanın bir müslümanı siper edinmesi halinde onlan muhasara etmek mümkün oldukça ve onların müslüman topraklanna musallat olmalarından korkulmadıkça o müslümanın öldürülmesine fetva verilmez.

________________________________________

YEDİNCİ DELİL

ÖRF

Tarifi

Örf insanların âdet haline getirip yaşattıkları her şeydir. Bu yaygın hale gelmiş bir fiil veya dilde kullanımına alışılmamış özel bir manada kullanılan ve işitildiği zaman başka mana akla gelmeyen bir söz olabilir. Bu tarif amelî örfe de kavlî örfe de şâmildir. Birincisine misal: İnsanların her hangi bir söz konuşmadan yaptıkları alış-veriş (bey’ul-muâtât), mehri müeccel ve muaccel diye taksim etmeyi âdet haline getirmiş olmaları, buğday, pirinç, koyun ve sığır eti yemenin âdet olması gibi fiillerdir.
Kavlî örfe misal: insanların “veled” kelimesini kız için değil sadece erkek için kullanmaları, “et” kelimesini balık için kullanmamaları, “dâbbe” kelimesini sadece at için kullanmaları buna misaldir.
lcmâ ile Farkı: İcmânın esası ümmetin müctehidlerinin ittifakıdır. Ama örfte böyle bir ittifak şart koşulmamıştır. Avamdan ve havastan insanların içinde bulunduğu ekseriyetin yapagelmiş olması kâfidir.

Çeşitleri

Amelî ve kavlî kısımlanyle örf ya âm olur veya hâs olur.
Örf-i âm: Her hangi bir zamanda belde ahâlisinin çoğunluğunun örf haline getirdiği şeydir. Meselâ: İstisna akdini örf haline getirmeleri, “haram” kelime¬sini nikah akdine son verdiği için “talak” manasına kulllanmaları, içeride ne ka¬dar kalınacağı belirlenmediği halde ücretle hamama girmenin yaygın hale gel¬mesi gibi.
Örf-i hâs: Bu bir belde veya bölge halkının veya belirli bir gurup insanın adet haline getirdiği şeydir. Meselâ dâbbe kelimesinin Irak ahalisi arasında sadece “at” için kullanılması, tüccarın tuttuğu defterlerin borç isbatı için bir hüccet sayılması gibi.
Dinin kabul edip etmemesi açısından ise örf, örf-i sahih ve örf-i fâsid olmak üzere iki kısma ayrılır.
Örf-i Sahih, bir haramı helâl veya bir helâli haram yapmadan insanların örf haline getirdiğidir. Meselâ: İstisna’ akdinde kapora verilmesi, hanımın mehrinden birazını almadan kocasının evine gitmemesi, mehrin müeccel ve muaccel diye iki kısma ayrılması, erkeğin nişan döneminde kız tarafına takdim ettiği şeylerin mehirden sayılmayıp hediye sayılması gibi.
Örf-i fâsid: Bazı haramların helâl, bazı helâllerin haram sayılarak örf haline getirilen şeylerdir. Meselâ: Faiz yemek, faizli bankalarla faiz muame¬lesinde bulunmak, merasimlerde kadın-erkek karışık bulunması, ziyafetlerde içki takdim edilmesi, düğün merasimlerinde dans edilmesi, merasimleı esnasında namazların terkedilmesi gibi.

Hüccet Oluşu

Şer’î delillere ve hükümlere ters düştüğü için örf-i fâsidle amel edilmez. Bu sebeple, şeriatın naslarıyle çatıştığı için faizli veya garara = aldanmaya se¬bep olan akidlere şer’an müsamaha gösterilmez.
Örf-i sahihe gelince bu hüküm koymada, kazâî meselelerde ve ictihadda makbuldür. Çünkü şer’î hükümlere muhalif olmaz ve şer’î esaslara ters düş¬mez. Onun için âlimler “Şer’î hükmü isbat için örf hakem kılınır” ve “Örfle sabit olan nasla sabit olmuş gibidir” demişlerdir.
Örf-i sahih ile amel edilebileceğine dair delil, onun insanların ihtiyaçlanna uygun olması ve meşakkat ve sıkıntılarını izale etmesidir. Aksi halde sıkıntıya ve darlığa düşerler. İslâm, kendi prensipleri ve umumi kaideleri ile çatışmayan bazı arap adetlerini kaldırmamıştır. Meselâ, hata ile öldürmelerde diyeti âkileye yüklemek, evlilikte denkliliğe riayet etmek, mirasta ve velayette asabe olan ak-rabaların takdim edilmesi gibi.
Fasid ve zararlı örfe gelince şeriat bunları kaldırmıştır. Meselâ, faiz, kumar, kızları diri diri toprağa gömmek, kadınları mirastan mahrum bırakmak bunlardan bazılarıdır.
Örf başlıbaşına bir delil değildir. Çoğu zaman örfle amel maslahatı mür-sele ile amel etmektir. Nasların tefsirinde ona müracaat edilerek meselâ âmmı tahsis edilir, mutlak takyid edilir. Bazan örf alınarak kıyas terkedilir, ortaya çı¬kan yeni meseleler hakkında ictihad yapılırken örfün muktezası alınır. [1]
Bu sebeple fukaha şunu söylemiştir: Naslann mutlak vârid olduğu her meselede, o nassda ve dilde herhangi bir sınırlayıcı kaide de yoksa örfe müra¬caat edilir. Meselâ: Hırsızlıktaki hırz = malın koruma altında olması meselesi, ahş-veriş akdinin bitmiş olması için “ayrılma”dan ne anlaşıldığı, teslim ve te¬sellüm, hayız zamanı ve miktarı, ölü araziyi ihya, gasbda “istîlâ” dan ne anla¬şıldığı gibi meseleler bu kabildendir.

Tatbikatı

Fukaha örfle bir çok meselede amel etmişlerdir [2] Bazıları şunlardır:
“Yok olan şeyi satmak” demek olmakla beraber halkın ihtiyacı olduğu ve örf haline geldiği için istisna’ya (bir işin, ürünün imâli için siparişe) cevaz verilmesi, zifaftan önce satın alınan ev (cehiz) eşyasının hanımın sayılması, ev satışında çatıdan yukarısının da satışa dahil olması, carî olan örf icabı akitte zikredilmese dahi irtifak haklarının dahil olması hep örfle ameldir.
Bir kısmı henüz mevcut olmadığı için yok olanı satmış olmakla beraber, zaıuretten dolayı, örfle amel edilerek karpuz, incir, üzüm, patlıcan, kabak gibi sebze ve meyvaların bir kısmı meydan çıkmışsa dallan üzerinde satışları caiz¬dir.
Şartlı satış hakkında şer’an yasak bulunmakla beraber anlaşmazlığa da sebep olmadığı için yine örfle amel edilerek buzdolabı, saat, radyo, çamaşır makinesi gibi bir takım aletler muayyen bir müddet içinde bozuldukları takdirde tamir masraflarının satıcı hesabına şart koşulması sahihtir.
Vakıf yapanların sözleri zamanlarında carî olan örfe göre anlaşılmalıdır. Hanefîlerde vakfın ebedî, kalıcı olması vakfın gereği olmakla beraberki bu şart sadece gayri menkule uygundur- İmam Muhammed örfle amel ederek akara tâbi olmasa da menkul bir eşyanın vakfına cevaz vermiştir.
ÖNCEKİ ŞERİATLER

Tarifi

Bizden önceki şeriatlardan maksat, İbrahim, Musa, Davud ve İsa aleyhi-müsselam gibi peygamberler vasıtasıyle Allah (c.c.) in geçmiş ümmetlere gön-derdiği hükümlerdir. Burada sadece bu hükümlerin bizim şeriatımızın bir par-çası olup olmadığından, dolayısıyle bizim de bunlarla mükellef olup olmadı-ğımızdan bahsedilecektir.

Kısımları

Geçmiş peygamberlerin şeriatleri iki kısımdır:
Birinci kısım: Bizim şeriatımızda -ne Kur’anda ne de sünnette- zikredil¬memiş olan hükümler. İttifakla biz bunlarla mükellef değiliz.
İkinci kısım: Kur’anda ve sünnette zikri geçen hükümler. Bunlar üç çe¬şittir.
1-Bizim şeriatımızda neshedjlip, hükmü sona erenler. İttifakla biz bun¬larla mükellef değiliz. Meselâ: “Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram et¬tik. Sırtlarının yahut bağırsaklarının taşıdığı ya da kemiğe karışan yağlar ha¬riç, sığır ve koyunun iç yağlarını da haram kıldık. Böylece onları isyanları yü¬zünden cezalandırdık. Biz elbette doğru söyleyenleriz.” (En’am: 6/146) ayet-i kerimesinde deve, kaz, ördek gibi tırnaklı hayvanlar ve pençeli kuşların yen-mesi, bağırsak yağları hariç diğer iç yağlarını yenilmesi haram kılındığı halde bunlar şu ayet-i kerime ile neshedilmiştir: “De ki, Bana vahyolunanda onu yiye-cek kimse için leş veya akıtılmış kan, yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir-ya da Allah’tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka haram edilmiş bir şey bulamıyorum.” (En’am: 6/145).
Savaşta düşmandan alınan ganimet mallarının haram olması da böyledir. Yani Rasûlullah (s.a.) in “Ganimet bana helal kılındı, halbuki benden önce hiç kimseye helal kılınmamıştı” hadisi şerifi ile bizim şeriatımızda helal kılınmış¬tır. Tevbe için kişinin kendini öldürmesi, elbisesinin necasetten temizlenmesi için necasetin bulaştığı yerin kesilmesi de aynı şekilde bizden kaldırılmıştır.
2- Bizim şeriatımızda ibka edilen hükümler. Bunlarla biz de müükellefiz. Meselâ oruç. Allah (c.c.) “Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş üm¬metlere yazıldığı gibi sizin üzerinize de yazıldı.” (Bakara: 2/183) buyurmuştur. Kurban konusunda da Rasûlullah (s.a.): “Kurban kesin çünkü o ceddiniz İbrahim’in sünnetidir” buyurmuştur.
3- Red veya kabul edildiği beyan edilmeksizin Allah (c.c.) in Kur’an-ı Kerîm’de kıssa halinde naklettiği veya Rasûlullah’m lisanıyla anlatılan hüküm¬ler. İşte bunlar ihtilaflıdır. Meselâ yahudilerin şeriatmdaki kısas ayeti: “Tevratta onlara şöyle yazdık. Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş. Yaralar da kısastır” (Maide: 5/45). Suyun Salih (a.s.) ile kavmi arasında taksim edildiğini beyan eden ayet-i kerime: “Onlara, suyun aralarında paylaştınldığım haber ver. Her içene düşen miktar hazır kılınmıştır” (Kamer: 54/28) buyurulmuştur.

Hüccet Olması

Bu son kısmın hüccet olup olmamasında âlimlerin iki görüşü vardır [1]
Hanefî ve Malikîlerin çoğunluğu, Şafiîlerden bazıları ve Ahmed bin Han-bel’den gelen râcih kavle göre, eski ümmetlerin tahrif edilmiş kitapları yoluyle değil de Rasûlullah (s.a.) a gelen vahiy ile bize sahih olarak ulaşan eski ümmet¬lerin hükümleri bizim için de geçerlidir. Onlarla amel edilir ve onlara ittiba et¬memiz vacibdir. Meselâ Hanefîler ayet-i kerimede kısas ile ilgili “cana can” lafzını, zimmîyi öldüren müslümanın, kadını öldüren erkeğin kısâsen öl¬dürülmesinin caiz olduğuna delil saymışlardır.
Şafiîlerde râcih olan görüşe ve Eş’arî, Mu’tezile ve Şîaya göre biz önceki şeriatlerle mükellef değiliz.
Birinci görüşün delilleri şunlardır: O da Allah’ın indirdiği şeriatlerden bi¬ridir, neshedildiğini gösteren bir delil de yoktur. Allah (c.c.) m nakletmesi onun zımmen ikrar ettiğine delildir. Öyleyse onunla amel etmek vacip olur. Şu ayet-i kerimeler de bunu ifade etmektedir:
“işte o peygamberler Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy” (Enam: 6/90).
“Sonra da sana “doğru yola yönelerek İbrahim’in dinine uy, zira o müş¬riklerden değildir”diye vahyettik.” (Nahl:16/123).
“Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin ” diye din olarak Nuh ‘a tav¬siye ettiğini sana vahy’ettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve isa’ya tavsiye ettiğimizi sizin için de din kıldık.” (Şura: 43/13).
İbni Abbas (r.a.)’ın Sâd süresindeki “Davud kendisini denediğimizi sandı da Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapandı, tevbe edip
Allah’a yöneldi” (Sad: 24/38) ayetini okuduğunda secde yaptığı ve delil olarak da “işte o peygamberler Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir, sen de onların yoluna uy” (Enam: 6/90) ayet-i kerimesini okuduğu sabittir.
Rasûlullah “Kim bir namazı unutur veya uyursa hatırladığı zaman kılsın” dedikten sonra “Beni hatırladığın zaman namaz kıl” (Taha: 20/14) ayet-i kerimesini okumuştu. Alimler farz namazların kazasının da farz olduğuna bu hadisi ve ayeti delil kabul etmişlerdir. Halbuki ayet-i kerimede hitap Musa (a.s.) yadır. Rasûlullah (s:a.) önceki şeriatlarla da muhatap olmasaydı onun bu ayet-i kerimeyi okumasının bir faydası olmazdı. Yine Rasûlullah (s.a.) zina eden evli bir yahudinin recmedilmesi kıssasında Tevrat’a müracaat etmiştir.
Fukaha, Salih (s.a.) m şeriatı hakkında varid olan “Onlara, suyun arala¬rında paylaştınldığını haber ver. Her içene düşen miktar hazır kılınmıştır” (Kamer: 54/18) ayet-i kerimesini “mühâyee” (bir şeyi sırayla kullanma) yolu ile ortak malın taksim edilmesinin caiz olduğuna delil saymışlardır.
Yine Yusuf (a.s.) un kıssasında varid olan “Kralın su kabını getirene bir deve yükü (bahşiş) var” (Yusuf: 12/72) ayet-i kerimesini fukaha ödül vaadetmenin caiz olduğunu delil kabul etmişlerdir.
Hanbelîler de menfaatin = emeğin mehir olabileceğine Şuayb (a.s.)ın şe¬riatı hakkında varid olan şu ayet-i kerimeyi delil kabul etmişlerdir: “Dedi ki: Bana sekiz yıl çalışmana karşılık şu iki kızımdan birini sana nikahlamak istiyo¬rum” (Kasas: 28/27).
“Önceki şeriatlerle biz mükellef değiliz” diyenler ise şu ayet-i kerimeyi delil getirdiler: “… Her birinize bir şeriat bir yol verdik” (Maide: 5/48). Yani Allah (c.c.) her ümmete o ümmete mahsus müstakil bir şeriat vermiştir. “Bizim şeriatımızda da ibka edilenler müstesna, bizim şeriatımız geçen bütün şeriatları neshetmiştir. Bunda icmâ vardır” dediler. Bunlara şöyle cevap verilebilir: Bizim şeriatımız sadece muhalif olanları neshetmiştir. Ama neshetmeyip sükût ettik¬leri zımnen bizim için de şeriattır, çünkü o da ilâhî bir hükümdür. Ve Kur’an-ı kerim daha önce gelen Tevrat ve İncili tasdik etmektedir. Kısasın, zina ve hır¬sızlık cezası gibi cezalann meşru olarak kalması da buna bir delildir.
Yazarların çoğu birinci görüşü tercih etmektedirler. Ancak ben ikinci gö¬rüşü benimsiyorum Çünkü bu geçmiş hükümlerin bizim için de meşru kılın¬ması ya Kur’an’da veya sünnett-i Nebevî’de varid olan müstakil delillerle ol¬muştur.
Bizden önceki şeriatların müstakil teşri’ delillerinden bir delil olmadığı, bilakis bunun Kur’an veya sünnetin muktezası ile amel etmekten ibaret olduğu unutulmamalıdır. Çünkü bunlarla amel edilebilmesi için Allah (c.c.) m ve Ra-sûlünün, red etmeden veya neshetmeden onu bize kıssa etmiş olması şarttır. Dolayısıyle aslında bu Kur’ana veya sünnete dayanır.
DOKUZUNCU

DELİL SAHABE MEZHEBİ

Manası

Sahabe mezhebinden maksad Rasûlullah’m ashabından birinden nakledi¬len ictihadî görüş ve fıkhî fetvalann toplamıdır. Usülcülere göre sahabi mümin olarak Rasûlullah’ı gören ve uzun bir müddet beraber bulunan kişidir.
Görüş ve içtihada mecal olmayan hususlarda sahabe kavlinin (görüşünün) delil olarak alınmasında âlimlerin ittifakı vardır. Çünkü bu Rasûlullah (s.a.) tan ‘* nakledilen tevkifi haber kabîlindendir.
Yine açıkça sahabenin icmâ ettiği veya meselâ ninenin mirasta altıda bir alması meselesinde olduğu gibi her hangi birinin muhalefet ettiği bilinmeyen hususların alınmasında da ihtilaf yoktur.
Aynı şekilde ictihadla söylenmiş bir sahabe kavlinin bir başka sahabe kavline karşı hüccet olmayacağında da ihtilaf yoktur. Çünkü sahabe pek çok meselede ihtilaf etmişlerdir. Birisinin sözü diğerine karşı hüccet olsaydı arala¬rında bu farklı görüşler meydana gelmezdi. Âlimlerin ihtilafı, sadece tabiîn ve sonrakiler açısından sahabinin sırf ictihadıyle verdiği fetvalann şer’î hüccet sayılıp sayılmayacağı üzerinedir.

Sahabe Mezhebi Hakkında Alimlerin Görüşleri

Sahabe kavli ile amel edip etmeme hususunda iki meşhur görüş vardır:
Şafiîlere, Eş’arî, Mu’tezile ve Şia’nın cumhuruna ait olan birinci görüşe göre sahabe mezhebi hiç bir şekilde hüccet değildir.
Hanefî, Malikî ve Hanbelîlere ait olan görüşe göre sahabe kavli şer’î bir delildir. [1]
Birinci gurup görüşlerine şu delilleri serdettiler: Sahabe kavli, masumiyeti olmayan bir kişiden sadır olan mücerred ferdî ve ictihadî bir görüştür, her müctehidin hata etmesi ve yanılması mümkündür. Sahabe-i kiram tabiînin icti-
hadlarım tasvib ederlerdi. Halbuki tabiînin sahabe mezhebine muhalif görüşleri bulunabilirdi. Sahabe kavli başkalarına karşı delil sayılsaydı tabiînin bu ictihadları yapması caiz olmazdı ve sahabe onun muhalefetine karşı çıkardı. İşte Hz. Ali (r.a.), bir yahudinin elinde gördüğü kalkanı hakkında kendi tayin ettiği kadısı Şurayh’a dava açtığında kâdî Şurayh, yakınlığından dolayı oğlu Hasan’ın babası lehindeki şahitliğini kabul etmeyerek Hz. Ali’ye muhalefet etti. Halbuki Hz. Ali oğulun babası lehinde şahitliğinin caiz olduğ görüşünde idi.
Çocuğunu kurban etmeyi nezretme konusunda Mesrûk, İbni Abbas’a mu¬halefet etmişti: İbni Abbas bu kişi nezrini ifa için yüz deve kesmesi vacib olur dediği halde Mesrûk “Onun çocuğu Hz. İsmail’den daha hayırlı değildir” diye¬rek sadece bir koyun kesmesi vaciptir demiş. Neticede İbni Abbas da onun gö-rüşünü kabul etmiştir.
Enes bin Malik’e bir mesele sorulduğunda “Onu efendimiz Hasan Basr-î’ye sorun” der idi. Bu da gösteriyor ki sahabe kavli bir başkasına karşı delil değildir.
İkinci görüş sahipleri de şu delilleri serdettiler. Sahabe, her ne kadar diğer müctehidler gibi içtihadında hataya maruz ise de ancak o, dili çok iyi bilmesi, adalet ve fazilet sahibi olması, ayet-i kerimelerin nüzul, hadisi şeriflerin-vürûd sebeplerine muttali olması, Rasûlullah (s.a.) in tasarruflarına şahid olması, şeriatın yüce maksadlarını bilmesi gibi sebeplerden dolayı çoğunlukla onun sözü hakka ve doğruya uygun olur. Halbuki onun bu özellikleri başka bir müctehidde bulunmaz. Bu sebeple onun sözü diğer müctehidlere nisbetle râcih olur dolayısıyle onunla amel edilir.
Buradan şu anlaşılıyor ki sahabe kavli bir içtihadı diğerine tercih etme hususunda tercih sebebidir, ancak Kitap ve Sünnet gibi kendisiyle amel edilmesi farz olan şer’î bir hüccet sayılmaz. Çünkü “hüccet olma” Kur’andan veya Sünnetten açık bir delil ister. Sahabe kavline ittiba etme hususunda Kur’anda ve sünnette bir delil bulunmamaktadır. Yukarda da geçtiği gibi tatbikat ferdî ictihadlannda tabiînin sahabeye muhalefet ettiğini göstermektedir. Sahabe mezhebi bir hüccet olsaydı tabiînin ona uyması vacib olurdu ve muhalefet ettikleri takdirde günahkar olmaları icab ederdi.
ONUNCU DELİL
ŞEDDİ ZERÂYİ’
Tarifi
Zerîa lügatta kendisiyle bir şeye ulaşılan vasıta demektir. Usûlcülere göre zerâyi’ : Mefsedet veya mazarrat ihtiva edene, yasak olana ulaştıran her şeydir. Buna göre nasıl ki vacibe vasıta olan vacib ise harama vasıta olan da haramdır. Meselâ zina haramdır, zinaya vasıta olduğu için yabancı kadına bakmak da ha¬ramdır. Hac farzdır, hac için Beytullah’a ve hac yapılan mekanlara gitmek de farzdır. Çünkü sâri’ kulunu bir şeyle mükellef kılmışsa ona vasıta olarak taay¬yün eden her şeyi taleb etmiş demektir. Aynı şekilde bir şeyi haram kılmışsa ona götüren her şeyi haram kılmış demektir.
Zerîa ile Mukaddime Arasındaki Fark
Bir şeyin mukaddimesi o şeyin varlığı kendisine bağlı olan şeydir. Mu¬kaddimede aslolan, maksadın elde edilmesi kendisine bağlı olması ve o ol¬mazsa hiç kimsenin varılmak istenen hedefe varmasının mümkün olmamasıdır. Zerîa ise bir şeye ulaştıran vasıtadır. Bunda aslolan hüküm yolu ile maksada ulaştırma ve götürme manasının bulunmasıdır. Meselâ duvarın temeli duvarın mukaddimesidir, çatıya ulaştıran merdiven ise zerîadır.
Buna göre “Gizlemekte oldukları linetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar.” (Nur: 243/31) ayet-i kerimesi mukaddime kabilinden değil zerîa babından bir ayettir. Çünkü erkeğin kadının fitnesine kapılması ayakla vur¬maya bağlı değildir, ancak bu o fesada bir vasıtadır. Çünkü ayakla vurma ge¬nelde o fesada sebep olabilir.
Yine “Onların Allah’ı bir tarafa bırakarak taptıkları (putları) na sövme¬yin, sonra onlar da bilmeyerek Allah’a söverler” (Enam: 6/108) ayet-i kerimesi bir mukaddime değil bir zerîadır. Çünkü müşriklerin Allah’a sövmesi, mümin¬lerin onların ilah ve putlarına sövmelerine bağlı değildir, ancak onların ilahla¬rına yapılacak bu sövme, müşriklerin Allah’a sövmelerine sebep olabilir [1]
.
Zerîanın Çeşitleri

Şâtıbî zerîayı neticeleri ve getireceği zarar veya mefsedetleri itibarı ile üç çeşide ayırmıştır: [2]
Birincisi: Mefsedete sebep olması kesin olan. Meselâ kapının arkasına çukur kazma bu kabildendir, zira içeri girenin ona düşeceği kesindir. Bu yasak¬tır ve verilen zarar tazmin ettirilir.
İkincisi: Nadiren mefsedete sebep olan. Meselâ: İçine birinin düşme ihti¬mali çok az olan bir yere çukur kazmak, çoğu zaman kimseye bir zararı olma¬yan gıda maddelerini satmak gibi. Bunlara şer’an izin verilmiştir, çünkü sâri’ hükümleri maslahatın nadiren görülmesine değil çoğu zaman bulunur olmasına bina etmiştir. Zaten âdeten mefsedetten tamamen arınmış bir maslahat bulun¬maz.
Üçüncüsü: Çoğu zaman mefsedete sebep olan, Meselâ: Harbîye silah satma, şarap imal eden kişi ve kuruluşlara yaş üzüm satma bu kabildendir. Gü¬nah ve masiyette yardımlaşmaya sebep olduğu ve zannı galib kat’iye dahil ol¬duğu için bu satışlar nehyedilmiştir.
Büyû’1-âcâl da bu cümledendir. Büyû’1-âcâl şartları itibariyle sahih olan fakat aslında haram olan ve nehyedilen bir neticeye ulaşmak için vesile yapılan alış-verişlerdir ki bunlar çoğu zaman faize götürdüğü için Malikî ve Hanbelîlere göre haramdır. Nitekim bu vasıfta olan pek çok fiil haram kılınmıştır. Meselâ: Sırlı desti gibi içine konulan şırayı çoğu kere şaraba çeviren kaplarda nebîz yapmanın nehyedilmesi, yabancı kadınla halvetin haram kılınması, bir kadının yanında mahremi olmadan yolculuk yapmasının haram olması, kabirler üzerine mescid yapılmasının, kabre doğru namaz kılmanın nehyedilmesi, bir kadını halası ve teyzesiyle aynı nikah altında bulundurmanın, iddet bekleyen kadına evlilik teklif etmenin ve bu halde onu nikahlamanın nehyedilmesi, vefat iddeti bekleyen kadının koku sürünmesi, süslenmesi gibi evlenme tekliflerini celbe-dici filleri yapmasının haram kılınması, ödünç para verme şartıyle satış, borç¬lunun alacaklısına hediye vermesi, bayram günü oruç tutmanın nehyedilmesi, katilin mirastan mahrum edilmesi… hep bu kabildendir.
Mefsedete götüreceği hakkında kesin bilgi veya zan bulunmadığı için İmam Şafiî (r.a.) “büyû’1-âcâl” in zahirde sıhhatine hükmetmiştir. Çünkü bu¬rada mücerred mefsedetin vaki olup olmaması ihtimalinden başka bir bilgi, bu ihtimallerden birini tercih ettirecek herhangi bir karine bulunmamaktadır. Ay¬rıca kişinin amelini, niyet etmediği, kaçınma için ihtiyatta kusur etmediği bir mefsedetten dolayı, günaha hamletmemiz sahih olmaz. Çünkü bu mefsedet her ne kadar çoğu kere vaki olsa da kesine yakın değildir.

Sedd-i Zerayi’ Hakkında Alimlerin Görüşleri

Maliki ve Hanbelîlere göre şeddi zerâyi’ fıkıh usûlünün esaslarından biridir. îmam. Ebu Hanîfe ve İmam Şafiî de bazı hallerde kabul edip amel etmişler diğer bazı hallerde amel etmemişlerdir [3]
Sedd-i zerâyi’i asıl kabul edenler Kur’andan ve sünnetten şu delilleri ge-tirmişlerdir:
Allah (c.c.) “Ey iman edenler! (Hz. Peygambere) “Râınâ” demeyin “un-zurnâ” deyin. Söylenenleri dinleyin” (Bakara: 2/104) buyuruyor. Çünkü “râınâ” kelimesini yahudiler sövmek için kullanırlardı. Ve yine ayet-i kerimede: “Onlara, deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu sor. Hani onlar cumartesi gününe saygısızlık gösterip haddi aşıyorlardı. Çünkü cumartesi tatili yaptıkları gün balıklar meydana çıkarak akın akın onlara gelirdi, cumartesi tatili yapmadıkları gün de gelmezlerdi. İşte böylece biz, yoldan çıkmalarından dolayı onları imtihan ediyorduk” (Araf: 7/163).
Sünnetten delilleri ise şu hadisi şeriflerdir: “Seni şüpheye düşüren şeyi şüpheye düşürmeyeni yap!”, “Koruluğun (haramın) etrafında dolaşan kişinin oraya düşmesi yakındır.”, “Kişinin ana-babasına lanet etmesi büyük günahların en büyüklerindendir. Denildi ki: Ya Rasûlallah kişi anasına babasına nasıl lanet eder? Buyurdular ki: Birisinin babasına söver, o da onun babasına söver; annesine söver o da onun annesine söver”.
Kur’an’dan ve sünnetten gösterilen bu delillerde ittifak vardır.
Ayrıca âlimler şu hususlarda da ittifak etmişlerdir: Günah ve zulümde yardımlaşma asla caiz değildir. Umuma ait yollar üzerine kuyu açmak, yiyeceklerine zehir atmak gibi müslümanlara eziyete sebep olacak bir şey yapmak haramdır. “Onların Allah’ı bir tarafa bırakarak taptıklarına sövmeyin, sonra onlar da bilmeyerek Allah’a söverler” (Enam: 6/108) ayet-i kerimesinden dolayı müşriklerin önünde putlara sövmek caiz değildir, tâ ki bu sövme Allah’a sövmeye bir sebep olmasın.
Şunda da ittifak ettiler: Yapılan amel hayra da şerre de sebep olacak cins¬ten ise bakılır. Bağ yetiştirme gibi yapılması insanlara bir menfaat getiriyorsa şarap imaline sebep olsa da haram olmaz. Çünkü onu yetiştirmekteki asıl gaye bu değil idi. Ondan elde edilen fayda meydana gelen zarardan daha büyüktür. İtibar galibedir. Zinaya sebep olması konusunda evlerin bitişik olması da buna bir başka misaldir.
İhtilaf ettiklerine gelince: Bu, Şatıbî’nin de beyan ettiği gibi, zahiri itiba¬riyle caiz olan vesilelerin bir harama ulaşmak için kullanıldığı töhmeti kuvvet kazandığı takdirde bunların hükmü hakkında ihtilaf edilmiştir. Meselâ îne veya ecel satışı. îne şudur: Satıcı bir malı veresiye on dirheme satar, sonra bunu
hemen peşin beş dirheme müşteriden satın alır. Böylece satıcı beş dirhemi ödünç vermiş olur. Sonra ondan on dirhem geri alır. İşte bu iki fiyat arasındaki fark faiz olur. Cumhura göre “büyû’1-âcâl” ile “îne” satışı arasında fark yoktur. Ancak Malikîler bu ikisini ayrı mütalaa ettiler ederek demişlerdir ki:
“Büyû’1-âcâl” şudur: Müşterinin satın aldığı şeyi satıcısına veya vekiline veresiye satmasıdır: “îne” satışı: Birinin diğerine “benden peşin on dirheme bir mal satın al, ben onu senden on iki dirheme veresiye geri alayım” demesidir ki bu haramdır. Çünkü bunda bir menfaat için ödünç verme töhmeti vardır.
Malikîler ve Hanbelîler bu satışları batıl sayarlar. Çünkü bizzat akid faiz niyeti olduğu delilini taşımaktadır. Yani bu akdin sonucu, peşin beş dirhemi veresiye on dirheme satmaktır, aradaki mal lüzumsuz ve manasızdır. Dolayı-sıyle bu akid, fasid ve haram olduğunda icmâ edilen zerâyia kıyas edilerek ha¬ramdır denilir. Çünkü her ikisinde de bu akdi yapmaya sevkeden şey fâsid gaye ve maksâdlardır.
Ebu Hanîfe her ne kadar “sedd-i zerâyi’” kaidesi ile amel etmese de şu esasa binaen bu akidlere cevaz vermemektedir, “kabzedip temellük tamamlan¬madan bir şeyde tasarruf caiz değildir”.
İmam Şâfiîye gelince o bu satışları hukukî olarak şeklen sahih kabul et¬mekte, niyet ve gizli maksat tarafını ise günaha ve uhrevî cezaya bırakmakta¬dır. Yani bu akid haramdır veya nehyedildiği için mekruhtur, ancak bu nehiy, kişinin haram olan faizi elde etme niyetiyle bunu yaptığına dair delil bulunma¬dıkça akdi batıl yapmaz.
Şu rivayetler de birinci görüşü teyit etmektedir: Rasûlullah îne satışını nehyetti. Ayrıca bu satış muamelesinde bulunu Zeyd bin Erkam hakkında Hz. Ayşe (r.a.): Eğer tevbe etmezse Rasûlullah’la beraber yaptığı cihadını iptal etmiştir.” demişti.

ONBİRİNCİ DELİL

İSTİSHAB

Tarifi

İstishab lügatta beraber olmayı istemektir. Usûlcülere göre: Geçmişte bir şeyin var veya yok olduğuan binaen -değiştiğine dair delil bulunmadıkça- hali hazırda da varlığına veya yokluğuna hükmetmektir.
Meselâ bir şeyin var olduğu sabit olduktan sonra yok olup olmadığında şüphe edilse onun devam ettiğine hükmederiz. Bir şeyin yokluğu sabit olduktan sonra varlığında şüphe edilse yok olduğuna hükmederiz. Bundan dolayı bir akdin veya tasarrufun hükmünü öğrenmek istesek, hükmüne delâlet eden bir nas da bulunmasa “Eşyada aslolan ibahadır” kaidesine binaen mubah olduğuna hükmederiz. Bir canlının veya bitkinin veya cansızın veya yemeğin, içilecek şeyin veya herhangi bir işin hükmünü öğrenmek istesek, naslarda hükmüne dair de bir delil bulunmasa mubah olduğuna hükmedilir, çünkü aslolan ibâha (mübahlık)’tır. .
Kızlarda aslolan bakire olmalarıdır ki, aksi bir iddia ancak beyyine ile kabul edilir. Avcı kuşlarda aslolan eğitilmemiş, olmalarıdır, eğitilmiş olduğu ancak bir beyyine ile sabit olur.
Eşyada aslolanın ibaha olduğuna dair delil: “O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı.” (Bakara: 2/29) ayet-i kerimesi ve “Kainatta var olan her şeyin insanın hizmetine verildiğini” ifade eden diğer ayet-i kerimelerdir. Özellikle in¬sanın zikredilip onun hizmetine verilmesi ancak bunlar ona mubah kılınırsa bir mana ifade eder.

Çeşitleri

İstishabın çeşitleri vardır, en mühimleri şunlardır [1]
1- Haram olduğuna dair herhangi bir delil bulunmayan eşya hakkında asi olan onun mubah olmasıdır. Yarji usûlcülerin cumhurunca kabul edilen esas şudur: Nasıl ki zararlı şeyler hakkında aslolan haram olmaları ise faydalı şeyler
hakkında da aslolan ibahadır. İbahanın delilleri: “O, yerde ne varsa hepsini si¬zin için yarattı” (Bakara: 2/29); “De ki: Allah’ın kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram kıldı?” (A’raf: 7/32); “Bu gün size tayyib olanlar he¬lal kılındı” (Maide: (5/5) gibi ayet-i kerimelerdir. Tayyibden maksad gönlün hoşlandığı şeylerdir, mubahlar değildir. Zararlı olanlar hakkında aslolan haram olduğunun delili de “Zaraı vermek yoktur, zarara zararla mukabele etmek yok¬tur” hadisi şerifidir. Yani mutlak surette zarar vermek caiz olmadığı gibi zarara zararla mukabele etmek de caiz değildir.
Bu kısım âlimler tarafından ittifakla kabul edilmiştir.
2- Berâet-i zimmet esastır: Meselâ: Mükellef sayıldığına dair şer’î şer’î bir delil bulunmadıkça insanın zimmetinin şer’î mükellefiyetlerden ve bunlara terettüp eden haklardan uzaktır. Buna göre bir şahıs diğerinde alacağı olduğunu iddia etse onun zimmetinin bu borçlu meşgul olduğuna dair delil getirmesi gerekir. Bunu ispat edemezse o şahsın zimmeti beri olur. Din bize beş vakit namazı farz kılmışsa altıncısı vardır demek aslın hilafına bir sözdür, ondan delil istenir. Din bize ramazan orucunu farz kılmışsa şevval ayında da oruç farzdır diyen aslın hilâfına bir söz söylemiştir, ondan buna delil istenir. Ortak, şirketin malı kar etmemiştir diye idda etse, kâr ettiği bir delil ile sabit olmadıkça “aslolan kâr etmeme” olduğu için istishaben onun bu iddiası kabul edilir.
Bu kısım da ittifakla kabul edilmiştir.
3- Sabit olup halen devam ettiğine aklın ve dinin delâlet ettiği istishab; Meselâ sebebin bulunduğu yerde -ki bu sebep akittir- mülkiyetin sabit olması, nikah akdinden sonra eşlerin birbirine helal olması, borçlanan kişinin borcunu ödeyinceye kadar zimmetinin bu borçla meşgul kalması hep istishaba binaendir. Aynı şekilde abdest alan kişinin halen abdestli sayılması, o abdestin istishaben devam ediyor kabul edilmesindendir. Bozulup bozulmadığı hakkındaki şüphenin tesiri olmaz.
İbnülkayyım’ın zikrettiğine göre bu kısımda da ihtilaf yoktur. Ancak ba¬zılarına göre bu ihtilaflıdır. Zira Hanefîlere göre istishab “def” için hüccettir “ref” için değildir. Yani var olanı olduğu gibi bırakmak hususunda hüccet ol¬duğu halde olmayan bir şeyi (hakkı) isbat için hüccet değildir. İmam Malik de bazı hallerde bununla amel etmemekte ve meselâ olup olmadığında şüphe bu¬luna abdestle kılınan namazı sahih görmemekte, bir talak ile mi üç talak ile mi boşadığında şüphe eden kişiyi üç talak ile boşamış kabul etmektedir.

Hüccet Oluşu Hakkındaki Görüşler

Başka bir delil yoksa istishab ile amel edilir, yani fetva için en son delil budur. İstishab, değiştiğine dair bir delil bulunmadıkça var olduğu bilmen şe¬yin varlığına hükmetmektir. Meselâ öldüğüne dair delil bulunmadıkça kişinin hayatta olduğuna hükmedilerek tasarrufları sahih kabul edilir, sona erdiğine dair bir delil bulunmadıkça evliliğinin devam ettiğine hükmedilir.
İstishabın hüccet oluşuna dair âlimlerin çeşitli görüşleri vardır. İkisi en önemlisidir:
Hanefîlerin müteahhirlerine göre istishab “def ve nefy” için hüccettir “is-bat ve istihkak” için hüccet değildir. Yani sabit olmayan bir şeyi isbata hüccet ve delil olmayıp ancak sabit olan bir şeyin aksine delil bulunmadıkça devamına hükmetmek için bir hüccettir. Önceki halin değiştiğini iddia edene karşı o hali olduğu gibi ibka için delil olur, yeni kazanılan bir hakkın isbatı için delil olmaz. Bir zimmetin berâeti için olan istishab aslında onun berâeti için bir hüccet olma-yıp belki sadece, elinde davasını isbat edecek delil olmadığı halde bu zimmetin borçlu olduğunu iddia eden kişinin bu iddiasını reddetmek için bir delil olabilir. Aynı şekilde istishab, önceden yapılan bir akidle sabit olan mülkiyetin devam ettiğine dair bir hüccet olmaz, lakin elinde delil olmadan bu mülkiyetin bittiğini iddia edenin bu iddiasını reddetmek için bir delil olur [2].
Özetle: Hanefîlere göre istishab yeni bir hüküm getirmez ancak, “adem-i aslî” veya “ibâhat-i aslıyye” gibi bir delille sabit olan hükmün devam ettiğini ifade eder. Yani istishab var olduğu bilinenin ibkası için delildir olmayan şeyin isbatı için değildir.
Malikî, Şafiî, Hanbelî, Zahirî ve Şia’nın cumhuruna göre istishab değiş¬tiğine dair delil bulunmadıkça sabit olan hükmün devamına dair mutlak bir hüc¬cettir. Def için hüccet olduğu gibi istihkak için de hüccet olabilir. Yani istishab devamına mani bir delil bulunmadıkça hem selbî hem icâbı (leh ve aleyhindeki) her iki hakkın da isbatında hüccettir.
Bu ihtilafın semeresi mefkûdun halinde görülür. Mefkûd, memleketinden ayrılıp giden ve uzun bir zaman geçtiği halde izine rastlanmayan kişidir. Ha¬nefîlere göre başkasından buna gelecek miras ve vasiyet malı gibi icabî (lehinde) olan haklar sabit olmaz, sadece selbî (aleyhine) hakları muhafaza edilirki bu, kaybolmadan önce var olan mülkiyetinin zimmetinde kalmasıdır. Meselâ terekesi varislerine dağıtılmaz, hanımı onun nikahında devam eder. Yani vefatına dair delil bulunmadıkça veya mahkeme ölümüne karar vermedikçe sadece mallan ve hanımı açısından hayatta kabul edilir, lâkin başkasından miras alamaz ve kendisi için vası.yyet edilen mala malik olmaz. Yani ne başkasına varis olur ne de varis olunur.
İkinci görüşün sahiplerine göre ise mefkûd başkalanndaki haklarını alır, yani istishaben hayatta kabul edilerek meselâ başkalarına vâris olur, kendisine yapılan vasıyyet sabit olur, eski haklan mülkü üzre devam eder. Yani bu âlim¬ler, öldüğü tesbit edilinceye kadar kaybolduğu müddet içinde hayatta olduğuna ve sağ olmanın getirdiği bütün hakların devam ettiğine hükmederler. Çünkü aslolan sağ olmasıdır, dolayısıyle aksi sabit olmadıkça bu asıl istishab edilir, o başkasına vâris olur, kimse ona varis olamaz. Hanbelîlere göre kayboluşundan
itibaren dört yıl geçtikten sonra başkasına varis olamasa dahi başkası ona varis olur.
Bu görüş sahiplerinin delili, ortadan kaldıran sebebin varlığında şek varsa abdestin, abdestsizliğin, nikahın ve mülkiyetin devam ettiğine hükmedil-mesi gibi fıkha dair, pek çok fer’î meselede istishaba itibar edildiği üzerinde vaki’ olan icmâdır.

İstishaba Bina Edilen Fıkıh Kaideleri

Âlimler istishaba bazı kaideler veya şer’î esaslar bina etmişlerdir ki şun¬lardır:
1- Değiştiği sabit olmadıkça bir şeyin bulunduğu hal üzere kalması asıl¬dır. Meselâ vefat ettiğine dair delil bulununcaya kadar mefkûd hayatta kabul edilir. İttifakla malı miras olarak dağıtılmaz, cumhura göre başkasına vâris olur Hanefîlere göre olmaz.
2- Eşyada aslolan ibâhadır: Dinde fesadına ve butlanına dair delil bulun¬madıkça yapılan bir tasarrufun veya akdin sıhhatine hükmedilir. Din bize ha¬ram olduğunu bildirmedikçe her şey mubahtır.
3- Berâet-i zimmet asıldır. İşte bu “berâet istishabı” kaidesidir ki buna göre bir şahsın zimmetinde her hangi bir şey isbat etmek veya bir şahsa bir şey nisbet etmek delil bulunmadıkça caiz olmaz.
4- Şek ile yakîn zail olmaz. Yani tereddütle yakînin hükmü kalkmaz.Buna göre, bir insan abdest aldıktan sonra bozulup bozulmadığında şek = şüphe etse Malikîler hariç cumhura göre abdestin varlığına hükmedilir. Bir insan gecenin sonuna doğru yemek yese, fecrin doğup doğmadığında şüphe etse ve bunu kesin tesbit edemese orucu sahih olur. Çünkü aslolan gecenin devam etmesidir fecrin doğması ise şüphelidir.Fakat günün son vakitlerinde güneşin batıp bat-madığını araştırmadan yese ve güneşin battığında şüphe etse orucu fâsid olur, Çünkü aslolan gündüzün devam etmesidir, yakîn olan budur. Batmış olması ise şüphelidir.

TEKLİFİ HÜKMÜN ÇEŞİTLERİ

Teklîfî hüküm beş çeşittir:

Bir fiilin yapılması talebi kat’î ise bu icab’dır, kat’î değilse nedb’dir. Fi¬ilin yapılmaması talebi kat’î ise bu tahrim (haram) dir, kat’î değilse kerahet’tk. Hitap “tahyîr” şeklinde ise ibaha’dır.
Böylece yapılması veya yapılmaması istenen ve ikisi arasında muhayyer bırakılan fiiller beş çeşit olmaktadır. Yapılması istenenler “vacib” ve “mendub” olmak üzere iki kısımdır. Terki istenenler de “haram” ve “mekruh” olmak üzere ikidir. Yapıp yapmamakta serbest bırakılan ise birdir o da “mübah”tır.
İKİNCİ BÖLÜM

AHKÂM-I ŞER’İYYE (ŞER’Î HÜKÜMLER)

Tarifi

Hüküm lügatta men etmek demektir.Usûlculere göre ise Allah’ın iktiza veya tahyîr (.r-^JI )veya vaz (j^1 )yolu ile mükellefin fiillerine taal¬luk eden hıtabıdır.Fukahâya göre hüküm ise: Vücub, hürmet ve ibaha gibi sâri’in hitabının fiilde bulunmasını iktiza eden eseridir [1]
Meselâ “Akidlere vefa gösterin” (Mâide: 5/1) ayet-i kerimesi. Akidlerin îfâ edilmesi ile ilgili bu nas usûlcülere göre şer’î hükmün kendisidir.Fukahaya göre ise bu nassın eseri ve muktezâsı olan “Akidleri ifa etmenin vacib olması” dır.
“Namazı doğru kılın, zekâtı verin ” (Bakara: 2/43) ayet-i kerimesi de böyledir.
Zinayı nehyetmeye yönelik “Zinaya yaklaşmayın” ayet-i kerimesi usûlcü¬lere göre hükümdür. Fukahâya göre ise bu nehyin neticesi olan “zinanın haram olması” hüküm’dür. “Bir kavim bir kavimle alay etmesin” (Hucurât: 49/11) ayet-i kerimesi de böyledir.
Kocanın hanımını boşamasına mukabil ondan mâlî bir bedel alması ile ilgili olan “Allanın sınırlarını hakkıyle yerine getirememelerinden korkarsanız erkeğe fidye vermesinde her iki taraf için de günah yoktur ” (Bakara: 2/229) ayet-i kerimesi usûlcülere göre hükmün kendisidir. Halbuki fukahâya göre bu¬rada hüküm bu ayetin neticesi olan “hul’ bedelinin mubah olması” dır. “ihram¬dan çıkınca avlanın” (Maide: 5/2) nassı usûl açısından hükmün kendisi olduğu halde bunun fıkhî hükmü “ihramdan çıktıktan sonra avlanmanın mubah olması” dır.
“Allah’ın hitabı” veya” kelâmı” ifadesi doğrudan hitabı olan Kur’an’a şâmil olduğu gibi sünnet, icmâ, kıyas ve diğer deliller gibi bir vasıta ile bu hı-
taba râci olanlar da şâmildir. Bu delillerden her biri usûlcülere göre şer’î hü-kümdür.
Meselâ “Katil miras alamaz” mealindeki öldürmenin mirasa mani bir fiil olarak vaz edilmesiyle ilgili hadis-i şerif usûlcülere göre, vaz’î hükmün kendisi¬dir. Fukahaya göre ise bu hadisin muktezası olan “katilin mirastan mahrum ol¬ması” dır. Namaz kılınabilmesi için abdestin bir şart olduğunu ifade eden “Al¬lah (c.c.) abdestsiz kılınan bir namazı kabul etmez” mealindeki hadis-i şerifde böyledir.
Tarifte geçen “iktiza”dan maksad “talep, istemektir” Bu, ister bir şeyin yapılmasını isterse terkedilmesini talep etmek olsun aynıdır. Yapılmasını taleb eğer kat’î bir ifade ile olursa “icab”, kat’î olmayan bir ifade ile olursa “nedb” olur. Terkini talep etme eğer kesin bir ifade ile olursa “tahrim”, kesin olmayan bir ifade ile olursa “kerahet” olur.
Tarifteki “tahyîr” den maksat “ibaha” dır, yani yapmakla terketmenin mü-sâvî olmasıdır, “iktiza” ve “tahyir” kaydıyle beş teklîfî hüküm tarife girmekte¬dir.
Vaz’ dan maksat ise bir şeyi bir başka şeye sebep veya şart veya ruhsat veya azîmet kabul etmektir. İşte bunlar vaz’î hükmün çeşitleridir. Me¬selâ: “Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar (belli vakit-lede) namaz kıl.” (İsra: 17/78) ayet-i kerimesi bizatihi sâri’ tarafından konulan vaz’î usûlî hükümdür. Namazın farz olup mükellefin zimmetinin bununla meş¬gul olması için güneşin dönmesini sebep saymak ise fıkhî hükümdür.
Böylece usûlî hükmün şer’î nassın kendisi olduğu, fıkhî hükmün ise bu şer’î nassın muktezası olan neticesi olduğu ortaya çıkıyor. Birinci mana gü¬nümüzdeki hukukçuların ıstılahına uygun düşmektedir. Zira onlar “hüküm” ile hâkimden sadır olan nassı kastediyorlar. Onun için “hükmün mantığı şöyle, hükmün mantığı böyle” gibi ifadeler kullanırlar. Ancak fukahânın ıstılahı, biz¬zat nas ile eseri = neticesini veya şer’î hükümle ona delâlet eden Kur’an veya sünnet veya icmâ veya kıyas delili arasını tefrik ettiği için daha açık ve daha uygundur.

Hükmün Kısımları

Tarifinden de anlaşılacağı gibi şer’î hüküm Teklîfî ve Vaz’î olmak üzere iki kısma ayrılır. Çünkü şâri’in, mükellefin fiillerine taalluk eden sözü ya talep yolu ile veya tahyir yolu ile veya vaz’ yolu ile olur. Eğer mükellefin fiiline talep veya tahyir yolu ile taalluk ederse bu teklîfî hükümdür; vaz’ cihetiyle taalluk ederse vaz’î hükümdür.

/- Teklîfî hüküm:

Mükelleften bir fiili yapmasını veya yapmamasını talep etmeyi veya yap¬makla yapmamak arasında muhayyer bırakmayı gerektiren hükümdür. Meselâ:
“Namazı dosdoğru kılın” (Bakara: 2/43). “Size oruç yazıldı” (Bakara: 2/183), “Onların mallarından zekat olarak al” (Tevbe: 9/103), “Beyti haccetmeleri Alla-h’ın insanlar üzerinde hakkıdır.” (Âli imran: 3/97), “Akidleri yerine getirin” (Maide: 5/1) gibi ayet-i kerimeler fiili taleb eden ayetlerdir.
“Haksız, yere Allah’ın haram kıldığı cana kıymayın.” (Enam: 6/151), “Size leş, kan ve domuz eti haram kılındı” (Maide: 5/3), “Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın.” (Hucurât: 49/11), “Zinaya yaklaşmayın.” (İsra: 17/32) gibi ayet-i kerimeler de yapılmamasını taleb eden ayetlerdir.
“Kadının erkeğe (huV bedeli olarak) fidye vermesinde her iki taraf için günah yok.” (Bakara: 2/229), “Namazı sefer halinde kısa kılmanızda bir günah yoktur.” (Nisa: 4/101), “ihramdan çıktığınız zaman avlanınız.” (Maide: 5/2), “Namaz eda edildikten sonra yeryüzüne dağdın.” (Cuma: 62/10) gibi ayet-i kerimeler de yapmakla yapmamak arasında serbest olmayı ifade eden ayetlerdir.
Buna teklîfî hüküm denilir, çünkü bu bir şeyi yapmak veya terketmek mükellefiyetini getiren veya ikisi arasında muhayyer bırakmayı tazammum eden bir hükümdür. Ancak “mübâha” “teklif” denilmesi tağlib yoluyladır.
2- Vaz ‘î hüküm:
Bu, bir şeyi bir şeye sebep veya şart veya mâni saymayı iktiza eden hü¬kümdür. “Sizden aya şahid olanlar oruç tutsun.” (Bakara: 2/185) ayet-i kerimesi sebebe misaldir. Zira hilâlin görülmesi orucun farz olmasının sebebidir. “Güneş meylettiği vakit namaz kılın.” (İsra: 17/78) ayet-i kerimesinde de vaktin girmesi öğle namazının farz olması için bir sebebtir ve bu mükellefin kudreti dışında olmaktadır.
“Namaza kalktığınız zaman yüzünüzü ve dirseklere kadar ellerinizi yıka¬yın.” (Maide: 5/6) ayet-i kerimesinde “Namaz kılmak isteme” abdestin farz olmasının sebebidir. “Hırsız erkek ve kadının ellerini kesin.” (Maide: (/138) ayet-i kerimesinde “hırsızlık yapma” hırsızın elinin kesilmesinde sebep sayılmıştır. “Kim bir düşman öldürürse selebi onundur” yani “üzerindeki silahı, malı, metâı onundur” hadisi şerifinde onu “öldürme” selebine hak kazanmasında sebep sayılmıştır. Bütün bunlar mükellefin kudreti dahilinde olan sebeplerdir.
Şarta misal “Ona yol bulup gidebilenlerin o evi haccetmesi Allah’ın insan¬lar üzerinde bir hakkıdır.” (Âli imran: 3/97) ayet-i kelimesidir. Burada mâlî ve bedenî gücün bulunması haccın farziyeti için şart kılınmıştır. “Allah abdestsiz namaz kabul etmez” hadisinde abdest namazın kabulünde bir şart sayılmıştır. “Velisiz ve iki âdil şahid bulunmadan nikah olmaz” hadisi şerifinde velinin ve iki şahidin hazır bulunması nikah akdinin sıhhatinde şart kılınmıştır. Bütün bu şartlar mükellefin kudreti dahilindedir.Çocuğun zatı üzerindeki velayetin kalkması için buluğa ermesi, akidlerin geçerli olması için rüşd çağına gelmesi gibi bazı şartlar da vardır ki bunlar mükellefin kudreti dışındaki şartlardır.
Mükellefin kudreti dahilindeki “mâni” ye misal “Katil miras alamaz” hadisi şerifidir. Burada sâri’ “öldürme” yi mirasa bir mâni, engel saymıştır ve bu mükellefin kudreti dahilindedir. Kudretinde olmayana misal ise “babalık” tır. Babanın oğlunu amden öldürmesi halinde Malikîler hariç cumhura göre katilin, maktulün babası olması kısasa mânidir.
Teklifi Hüküm ile vaz’îhüküm arasındaki fark:
Hükmün bu iki kısmı arasında üç fark vardır:
1 – Teklîfî hüküm ile mükellefin bir fiili yapması veya yapmaması istenir veya yapmakla yapmamak arasında muhayyer olduğu beyan edilir. Vaz’î hükümle ise teklîf veya tahyîr kastedilmez. Belki biri diğerine sebep veya şart veya mâni kılınan iki şeyin aralarındaki irtibat kastedilir.
2- Teklîfî hükümdeki “bir fiili yapmayı veya yapmamayı taleb etme veya ikisi arasında muhayyer kılma” dan şu anlaşılır: Mükellefin bu talebi yerine getirebilmesi için yapmak veya terketmek onun kudreti ve istitâati dahilinde olması lazımdır. Vaz’î hükümler ise yukarıda geçtiği ve aşağıdaki misallerde de geleceği gibi bazıları mükellefin kudreti dahilinde olur bazıları olmaz. Me¬selâ akit ve tasarruflardaki lafızlar, suçların irtikap edilmesi mükellefin kudreti dahilindedir. Bu lafızlar, ahkamın terettübü için bir sebebtir, cinayetler cezaları hak etmiş olmak için bir sebebtir. Şunlar da mükellefin kudretinde olmayan vaz’î hükümlerdir. Akrabalığın miras almak için bir sebep olması, mirasın mülkiyet için bir sebep olması, öğle namazının farz olması için güneşin zeval vaktine gelmesinin bir sebep sayılması gibi. Bunlar mükellefin elinde olmayan sebeplerdir.
Mükellefin kudreti dahilindeki şart: Nikah akdi için iki şahit bulundur¬mak, namazın sıhhati için şart olan taharet gibi. Mükellefin kudretinde olmayan şartlar ise: Küçüğün zatı üzerindeki velayetin (velâye ale’n-nefs) sona ermesi için buluğa ermesinin şart sayılması, tasarrufların geçerli olması için rüşd çağma gelmenin şart olması gibi. Bunlar mükellefin elinde olmayan şartlardır.
Mükellefin kudreti dahilindeki mâniye misal ise vârisin kendisine miras bırakacak yakınını öldürmesidir. Kudreti dahilinde olmayana misal de “baba-lıktır. Cumhura göre katilin, maktulün babası olması kısasa mânidir. Kendi¬sine vasiyyetle mal bırakılmak istenen kişinin mirasçı olması vasiyete mânidir. Her ikisi de mükellefin elinde olmayan mânilerdir.
3- Teklîfî hükümler sadece “mükellefi ilgilendirir. Vaz’î hükümler ise “insan”ı ilgilendirir. İster mükellef olsun ister sabi ve mecnun gibi mükellef olmasın müsavidir, her ikisi hakkında da vaz’î hükümler geçerlidir. Meselâ çocuğun ahş-verişi sahihtir. Sabi ve mecnun bir şey itlaf ederlerse tazmin ettirilirler ve zimmetlerin de borç sabit olur.
VACİB

Tarifi: Vacib, sâri’in kesin bir şekilde mükelleften yapılmasını talep et¬tiği şeydir. Talebin kesin ve ilzam edici olduğu ya bizzat talep sığasından veya mükellefin bunu yapmaması halinde cezaya müstehak olacağının bildirilmesi gibi haricî bir karineden anlaşılır. Meselâ namaz kılmak, zekat vermek, haccetmek, akidlerin icabını yerine getirmek vacibtir.
Vücub ya “Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin” ayetinde olduğu gibi emir siğasindan anlaşılır veya “Kâfirlerle karşılaştığınız zaman boyunları vur-maktır (yani vurun)” (Muhammed: 2/43) ayetinde olduğu gibi fiilin yerinde masdarın kullanılmasında veya “İmkanı geniş olan nafakayı imkanlarına göre versin” (Talak: 65/7) ayetinde olduğu gibi muzari fiilinin başına lâm gelmesi (yani emr-i ğâib siğası) ile veya “Size oruç yazıldı” (Bakara: 2/183) ayetindeki gibi fiil ile veya Arap dilinde kesin talebi gösteren meselâ: “Beyti haccetmek Al¬lah’ın insanlar üzerinde hakkıdır.” (Âli imran: 3/97) ayetindeki üzerinde harfinde olduğu gibi diğer üslublardan anlaşılır.
Hükmü: Vacib, yapılması lazım gelen, yapanı sevap terkedeni ceza gören, kat’î bir delil ile sabit ise inkar edeni kâfir olan bir hükümdür [1].
Cumhura göre farz ile vacib aynıdır, müteradif kelimelerdir. Her birini terkeden şer’an zemme (İcmâmaya) müstehak olur. Hanefîlere göre ise farz, şüphe bulunmayan kat’î bir delil ile sabit olan hükümdür. Meselâ Kur’an-ı Kerîm’le sabit olan İslâmın beş rüknü veya mütevâtır veya meşhur sünnetle sabit olan namazda kıraatin hükmü böyledir. Vacib ise hakkında şüphe bulunan
zannî bir delil ile sabit olan hükümdür. Meselâ zannî birer delil -ki haberi vahiddir- ile sabit olan sadaka-i fıtır, vitir ve bayram namazları böyledir.
Namaz kılmak “namazı dosdoğru kılın” gibi kat’î bir delil ile sabit ol¬duğu için farzdır. Namazda fatiha okumak Hanefîlere göre vacibdir, çünkü zannî bir delil ile yani “Fatihayı okumayanın namazı yoktur” hadisi ile taleb edilmiştir. Ancak doğrusu bu hadis mütevatirdir.
Vacibin Kısımları: Çeşitli açılardan vacibin dört taksini vardır.
Birinci taksim- Edasının Vakti itibariyle:
Edasının vakti itibariyle vacib, mutlak ve mukayyed veya muvakkat diye iki kısma ayrılır. [2]
1 – Mutlak vacib Şâri’in edası için bir vakit tayin etmeden kesin olarak yapılmasını talep ettiği şeydir. Meselâ keffâretler. Bunlardan yemin keffaretinin edası için tayin edilmiş bir vakit yoktur. Yeminini bozan kişi keffareti ya hemen veya daha sonra eda eder. Hac herhangi bir sene tayin edilmeden gücü yetene vacibtir = farzdır.
2- Mukayyed veya muvakkat vacib Şâri’in muayyen bir vakit içinde yapılmasını kesin olarak taleb ettiği şeydir. Meselâ beş vakit namaz, her biri için muayyen bir vakit vardır. Meselâ ramazan orucu.
Bu taksime şunlar terettüp eder: Mukayyed vacibi bir özrü olmadan vak-tinden sonraya bırakan mükellef günahkar olur. Muayyen bir vakti olmayan mutlak vacibi ise istediği her hangi bir vakitte eda etmesi caizdir.
Hanefîlere göre mukayyed vacib üç kısma ayrılır:
a- Vacib müvessa’: Bu, şâri’in tayin ettiği vaktin hem bu ibadeti hem de aynı cinsten başkasını kapsadığı vacibdir. Meselâ: öğle namazının vakti böy¬ledir.
b- Vacib mudayyak Bu, kendisi için tayin edilen vaktin sa¬dece onu kapsayıp o cinsten başkasını kapsamayan vacibdir. Meselâ ramazan ayı. Bu vakte miyarda denilir.
c- Vacib zûşebeheyn = Her ikisine de benzeyen vacib Bu, vaktinin bir açıdan başkasını da kapsayıp bir başka açıdan kapsamadığı vacibtir. Meselâ hac. Vakti olan hac ayları başkasını kapsamaz yani mükellef bir yılda ancak bir hac eda edebilir. Bir açıdan da başkasını da kapsar yani hac amelleri “Hac bilinen aylardır.” (Bakara: 2/197) ayetinde beyan edilen ayların hepsini kapsamaz. Bu aylar Şevval, Zilkade ve Zilhicceden on gündür.
Bu taksime şu hükümler terettüp eder: Vacib müvessa’ın niyetle tayin edilmesi lazımdır. Buna göre öğle vakti, dört rekat namaz kılan kişi eğer öğle namazına niyet ederse bu namazın edası olur, niyet etmezse öğleyi eda etmiş
olmaz. Öğleyi tayin edilen vaktinden sonra kılarsa kaza olur. Vakti içinde na¬mazı bozan herhangi bir sebebten dolayı tekrar eda ederse bu da iade olur.
Vacib mudayyak’da, Hanefîlere göre mükellefin bunu niyetle tayin etmesi lazım gelir. Buna göre kişi ramazan ayında mutlak olarak oruca niyet etse bu orucu farz oruca sayılır, nafileye niyet etse nafile olmaz, sadece farz oruç ye-rine geçer. Çünkü bu ay başka hiç bir orucu kapsamaz.
ikinci Taksim- Sâri’ Tarafından Mikdarı Beyan Edilmiş Olması İtibariyle: Vacib, matlub olan mikdan bakımından da muhadded ve gayri muhadded kısımlara ayrılır.
1- Muhadded vacib Sâri’in belirli bir miktar tayin ettiği vacibdir. Mükellef bunu ancak sâri’in tayin ettiği şekilde eda ederse zimmeti berî olur. Beş vakit namaz, zekât, mâlî borçlar, satın alınan malların semenleri bu cümledendir. Buna göre mükellef namazları ancak rekatları sayısınca eda ederse, zekatı mikdarmca verirse, satın alınan malın bedelini, ödünç verenin borcunu, kiraya tuttuğunun ücretini üzerinde ittifak edildiği mikdarda eda ederse zimmeti berî olur. Bir şey nezretmek de böyledir.
Vacib muhaddedin hükmü: Zimmette borç olarak vacib olur. Hâkim ka¬rarı veya rızaya bağlı olmaksızın edasını talep etmek sahih olur. Şer’an tahdid edildiği şekilde eda etmedikçe mükkellefin zimmeti berî olmaz.
2- Muhadded olmayan vacib Şâri’in miktarını tayin etmeden mükelleften yapmasını talep ettiği vacibdir. Meselâ Allah yolunda infak etme, birr = iyilk üzere yardımlaşma, nezir sebebiyle vacib olduğu zaman fakirlere tasadduk etme, açı doyurma, felaketzedeye yardım etme gibi sâri’ tarafından sınırlandırılmayan vacibler bu kabildendir. Çünkü bunlardan maksad ihtiyacın giderilmesidir, o da duruma göre değişir. Vacibin bu kısmından sayılan eşin ve akrabanın nafakası da ancak mahkeme kararı veya rıza ile vacib olur ve ancak bundan sonra talep edilebilir.
Muhadded olmayan vacibin hükmü: Mahkeme karan veya rıza olmadıkça zimmette sabit olmaz. Çünkü zimmet ancak tayin edilmiş bir şeyle sorumlu olur.
Bu taksime şu hükümler terettüp eder: Vacib muhadded borç olarak zim-mette vacib olur, borçludan ödemesini talep etmek caiz olur. Vacib gayri mu-hadded ise zimmette borç olarak sabit olmaz, ödemesini talep etmek caiz olmaz, çünkü zimmet ancak tayin edilmiş bir şeyle sorumlu olur ve taleb de ancak mik¬dan muayyen bir şey için yapılır. Hanefîlere göre bunlar mükelleften ancak mahkeme kararı veya rızadan sonra talep edilmesi caiz olur.
Üçüncü taksim: Yapılması Her Mükellefe Lazım Olup Olmaması itiba¬riyle:
Edası talep edilmesi itibariyle de vacib ayn ve kifaye olmak üzere iki kısma ayrılır.
1- Vacib-i ayn: Şâri’in her mükelleften yapmasını talep ettiği şeydir. Başka bir mükellefin yapması ile eda edilmiş sayılmaz. Meselâ namaz, zekât, hac gibi ibadetlerin edası, içki, kumar, zina ve faiz gibi haramlardan kaçınmak vacibi ayndır. Bunun hükmü: Her mükellefin yapması lazımdır, bazılarının yapması ile diğerlerinden sakıt olmaz.
Ancak Malikîler hariç cumhura göre hac vecîbesinde niyabet caizdir. Çünkü hacda ekseriyetle yol masrafı olduğu için mâlî ibadete de şâmil olması hasebiyle namazdan farklıdır.
2- Vacib-i kifaye: Şâri’in yapılmasını mükelleflerden ayrı ayrı değil toplumundan istediği vacibdir. Bir kısmının eda etmesiyle diğerlerinden sakıt olur. Cenaze namazı, selâm almak, cihad, kaza ve fetva verme vazifeleri, emri bil maruf nehyi anilmünker, boğulanı kurtarma, yangın söndürme, şahitlik yapma, çeşitli sanat ve meslekleri öğrenme birer vacib-i kifayedir.
Hükmü: Vacib-i kifaye herkese vacibdir, ancak mükelleflerden birisi ya¬parsa günah ve mesuliyet diğerlerinden sakıt olur. Vacib-i kifayenin edası bir şahsın üzerine kalırsa vacib-i ayn olur. Meselâ iyi yüzme bilen bir şahısın birinin suda boğulmak üzere olduğunu görse onu kurtarmak ona vacib olur. Tek başına bir olayı gören şahıs şahitlik için çağnlsa gidip eda etmesi vacib olur. Bir beldede sadece bir doktor olsa acil müdahaleler ve tedaviler ona vacib olur.
Dördüncü taksim: Taleb Edilenin Taayyün Edip Etmemesi İtibariyle: Vacib, talep edilen şeyin tayin edilip edilmemesi bakımından muayyen vacib ve muhayyer vacib kısımlarına ayrılır.
1- Muayyen vacib: Şâri’in, o şeyle başkası arasında muhayyer bırakmadan tayin ederek taleb ettiği şeydir. Namaz, oruç, gasbedileni geri verme, semeni ve ücreti eda etme gibi vacibler muayyen vaciblerdir. Hükmüne gelince: Mükellef bizzat onu eda etmedikçe zimmeti berî olmaz.
2- Muhayyer veya mübhem vacib: Şâri’in, muayyen sınırlar içinde mübhem bir şekilde talep ettiği şeydir. Meselâ zengin bir insana yemin keffaretinde vacib olan şu üç şeyden birini yapmaktır. Ya on fakir doyurur veya giyindirir veya bir köle azad eder. Bunların hiç birini yapamayan kişi ise üç gün oruç tutar.
Bunun hükmü: Mükellefin üzerine vacib olan şâri’in serbest bıraktığı bu üç şeyden sadece birini yapmasıdır. Yapmazsa günahkar olur ve azaba duçar olur.

HARAM

Tarifi: Şâri’in kat’î şekilde terkini talep ettiği şeydir [1]. Terkin kat’î şe¬kilde talep edilmesi ya “Allah ahş-verişi helâl faizi haram kıldı.” (Bakara: 2/275); “Anneleriniz size haram kılındı” (Nisa: 4/23), “Kadınlara zorla miras olmanız size helal olmaz” (Nisa: 4/193); “Gönül rızası ile olmadıkça hiç bir müslümanın malı helal olmaz” ayet-i kerime ve hadisi şeriflerinde olduğu gibi “haram kılındı, helal olmaz” gibi haram kılındığına delâlet eden bir fiil sîğa-sıyle veya “Zinaya yaklaşmayın.” (İsra: 17/32); “Çocuklarınızı öldürmeyin” (İsra: 17/31) ayetlerinde olduğu gibi katiyyete delâlet eden nehiy siğasıyle veya “O halde pislikten, putlardan sakının, yalan sözden kaçının.” (Hac: 22/30); “Şarap, kumar, dikili taşlar, fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir, bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide: 5/90) ayetlerinde olduğu gibi yine katiyyete delâlet eden kaçınıp uzak durmayı ifade eden emir siğasıyle; veya “haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınınış olurlar, zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir.” (Nisa: 4/10), “Hırsız erkek ve kadının ellerini kesin.” (Maide: 5/138), “Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup sonra dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun.” (Nur: 24/4) ayet-i kerimelerinde olduğu gibi yapılan fiile ceza terettüp ettirilmesiyle anlaşılır.
Çeşitleri: Haram, lizâtihî ve liğayrihî olmak üzere iki kısma ayrılır [2]
1- Haram lizâtîhî: Zina, hırsızlık, abdestsiz namaz kılma, murdar hayvan eti yeme, mahremi nikahlama, içki içme, hınzır eti yeme, haksız yere adam öl-dürme, batıl yollarla insanların malların yeme… gibi bizzat fiilin kendisinde bir mefsedet bulunması sebebiyle sâri tarafından doğrudan haramlığına hükmedi¬len şeydir.
Hükmü: Bu hiç bir şekilde meşru değildir, mükellef yaparsa bâtıl olarak vâki olur. Buna göre meselâ zina neseb ve mirasın sübûtu için bir sebep olmaz. Aynı şekilde mahrem ile nikahlanma nesebin ve mirasın hırsızlık mülkiyetin sübûtu için bir sebep olamaz. Abdestsiz namaz batıldır, murdar hayvan satışı bâtıldır. Batılın üzerine hiç bir hüküm terettüp etmez.
2- Haram liğayrihî: Bu, aslında meşru olup ona ânz olan bir vasıftan dolayı haram olan şeydir. Meselâ, gasbedilen evde namaz kılma, hileli satış, cuma için ezan okunduğu sırada yapılan satış, bayram günü oruç tutma, iftar etmeden peşpeşe oruç tutma, hülle nikahı, bîd’î talâk… gibi arızî bir vasıftan dolayı haram kılınan ameller liğayrihî haramdır. Yani fiilin kendisi haram değildir ancak mefsedet veya mazarrat getiren haricî bir sebepten dolayı haram kılınmıştır.
Hükmü: Asıl ve zatı meşru, vasfı gayri meşrudur. Bu Hanefîlere göre şer’î bir sebep olur ve üzerine neticeleri terettüp eder. Meselâ gasbedilen bir elbise ile kılman namaz sahihtir ve bu farz sakıt olmuştur, ancak o kişi günah¬kardır. Çünkü gasb fiilini işlemiştir. Faizli ve fâsid bir şartla yapılan satış fâsiddir batıl değildir. Yani kabzedildiği zaman her iki bedel akdi yapanların mülkü olur. Ancak bu habis bir mülkiyettir, sâri’ nehyettiği için fesad sebebinin bu mülkiyetten izâlesi vacibdir.
Bir hüküm ifade etmesinin sebebi şudur: Burada haramlık arizî bir vasıf¬tan dolayıdır, amelin rükünleri var oldukça asıl sebebe bir halel gelmez ancak vaasfına gelir. Lizâtîhî haram da ise rüknünü veya şartlarından birini kaybet-mesinden dolayı sebebin aslına da vasfına da halel gelir, dolayısıyle meşru ol¬maktan çıkar. “Asıl”: Akdin rüknüne yani sigasına veya üzerine akid yapılana veya akid yapanların ehliyetine taalluk eden şeydir. “Vasıf” ise satılan malın veya semenin belirsiz olması veya bir akdin iki akid ihtiva etmesi veya ribevî mallarda fazlalık bulunması gibi akdi ikmal eden tâli hususlara taalluk eden şeydir.

MEKRUH

Tarifi: Sâri’in, kat’iyyet ifade etmeyen bir üslub ile terkini talep ettiği şeydir [1] Kerahet ya “Allah analara âsi olmayı, kız çocuklarım diri diri toprağa gömmeyi ve vermesi vacib olanı vermemeyi hakkı olmayanı istemeyi haram kıldı. Ve üç şeyi de size mekruh kıldı: Kîl ü kâl, çok suâl sorma ve mal zayi etme.”, “Allah (c.c.) in en çok gazabını celbeden helal talaktır” hadisi şe¬riflerinde olduğu gibi kerahete delâlet eden bir fiil siğasıyle veya “Açıklanırsa hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın” (Maide: 5/101) ayet-i kerimesinde ol¬duğu gibi kerahete delâlet eden bir karine ile varid olan nehiy siğasıyle anlaşı¬lır. Burada nehyi kerahete çeviren karine “Eğer Kur’an indirilirken onu sorarsa¬nız size açıklanır. Allan onları affetmiştir. Allah çok bağışlayıcıdır, aceleci değildir” mealindeki yukarıdaki ayetin devamıdır. Yine “sarahate hamledilir, çünkü mesele bizatihi açık değildir; “haram” veya “helal” ile tavsif olunmaz.
Hükmü: Mekruhu işleyen ikâba müstehak olmaz ancak levm ve itaba maruz kalabilir.
Hanefîlere göre mekruh iki kısımdır [2]
1 – Tahrimen mekruh: Şâri’in haberi vâhid gibi zannî bir delil ile kat’î şe¬kilde terkini talep ettiği şeydir. Meselâ, başkasının pazarlığı üstüne pazarlığa girmek, birisinin dünürü üstüne dünüre gitmek gibi. Bu iki fiil, âhâd tarikiyle haklarında nehiy varid olduğu için her ilcisi de mekruhtur.
Haram ile tahrîmen mekruh farklıdır. Şöyle ki: Haram, Kur’andan veya mütevâtir veya meşhur sünnetten kat’î bir delil ile sabit olmuştur, inkar eden küfre girer. Meselâ: Hırsızlık, faiz, zina, içki, erkeklerin ipek giymesi, altın
takması bu cümledendir. Tahrimen mekruhu inkar eden ise küfre girmez. Ebu Hanife ve Ebu Yusuf un dediği gibi aslında tahrimen mekruh harama daha ya¬kındır.
2- Tenzîhen mekruh: Bu şâri’in kat’î olmayan bir ifade ile terkedilmesini talep ettiği şeydir. Savaşlarda kullanıldığı için at eti yemenin mekruh olması, kedinin ve yırtıcı kuşun artığı su ile abdest almanın mekruh olması, sünneti müekkede ve diğer sünnetlerin terki bu cümledendir.
Hükmü: Tenzihen mekruhu işleyen ne ikâba ne de zemme maruz kalmaz. Ancak efdal ve evlâ olanın aksine hareket etmiş olur.
Buna göre Hanefî mezhebinde teklîfî hüküm yedi kısım, cumhura göre beş kısım olmaktadır. Râcih olan cumhurun mezhebidir.

MUBAH

Tarifi: Mubah, lügatta ilan edilen, müsade edilen manasınadır. Usûlcü-lere göre ise şâri’in mükellefi yapıp yapmamakta serbest bıraktığı şeydir [1]
Bu “Bu gün size güzel olan (yiyecek) lar helâl kılındı” (Maide: 5/5) ve “Bunların dışındakiler (in nikahı) size helal kılındı” (Nisa: 4/24) ayetlerinde olduğu gibi ya “helal” ve “ibâha” kelimelerinden anlaşılır veya günahın veya vebalin kaldırılmış olmasıyle bilinir. Meselâ: “Allah’ın sınırlarını (emir ve nehiylerini) yerine getirememelerinden korkarsanız kadının fidye vermesinde her iki tarafa da günah yoktur” (Bakara: 2/229); “Kadınlarla evlenme hususun-dflki düşüncelerinizi üstü kapalı biçimde anlatmanızda size günah yoktur” (Bakara: 2/235); “Köre vebal yoktur, topala da vebal yoktur, hastaya da vebal yoktur” (Fetih: 48/17) gibi ayet-i kerimeler hep ibaha ifade eder.
İbâha bazan da karine ile vücûbdan ibahaya sarfedilmiş emir siğasından anlaşılır. Meselâ: “ihramdan çıktığınız zaman avlanın” (Maide: 5/2); “Cuma namazı eda edildiği zaman yer yüzüne dağdın” (Cuma: 62/103) ve “Sabahın beyaz ipliği siyah ipliğinden ayırt edilinceye kadar yinin için” (Bakara: 2/187) ayet-i kelimelerindeki emirler ibaha ifade eder.
Bazan da ibaha aslın istishabı yolu ile de bilinir. Çünkü faydalı şeylerde asıl olan ibahadır. Çünkü Allah (c.c.) ” Yerdeki her şeyi sizin için yaratan odur” (Bakara: 2/29) buyurmuştur.
Hükmü: Yapılmasına sevap terkedilmesine itab/kınama yoktur.

VAZ’Î HÜKÜM VE KISIMLARI
Vaz’î hüküm bir şeyin sebep veya şart veya mâni veya sahih veya fasid veya azimet veya ruhsattan biri olduğunu beyan eden Allah’ın hitabıdır. Tariften de anlaşılacağı gibi yedi kısımdır:
1- Sebep
Sebep lügatte ip ve kendisiyle başkasına ulaşılan şey manasına gelir. Ni¬tekim “Artık o kimse tavana bir sebep uzatsın” (Hac: 22/15) ayetindeki “sebep” ip manasınadır. Usülcülere göre ise: Naklî delilin, bir şer’î hükme alâmet olduğuna delâlet ettiği zahir ve munzabit bir vasıftır [1]. Kıyas bahsinde de gör¬düğümüz gibi “sebep” “illet”ten daha umumidir. Yani her illet bir sebeptir ama her sebep bir illet değildir.

Çeşitleri:
Bazan sebep hükme münasib olur; o takdirde buna “illet” denir. Meselâ “sefer” ramazanda oruç tutmamanın cevazı için bir sebeptir. Bu, ruhsat gerekti¬ren meşakkati ihtiva ettiği için münasip ve zahir bir vasıftır. “Sarhoş etme” iç¬kinin haram kılınması için bir sebeptir ve bu münasib bir vasıftır, çünkü alkol aklı gidermektedir. “Taammüden öldürme” kısasın farz olması için münasib bir sebeptir. Çünkü kısas insan hayatına yönelen cinayete mani olur; canı ve kanı korur. Bu “sebebe” de illet denir.
Bazan da münasib olmaz. Meselâ güneşin zeval vaktine gelmesi. “Güneş döndüğü vakit namazı kılın” (İsra: 17/78) ayet-i kerimesinde beyan edildiği gibi güneşin dönmesi öğle namazının farz olması için bir sebeptir. Halbuki bizim aklımız bu hükümle sebep arasında açık bir münasebet bulamamaktadır. “Sizden kim o aya şahit olursa oruç tutsun” (Bakara: 2/185) ayeti ve “Hilal”i gördüğünüz zaman oruç tutun, gördüğünüz zaman (bayram yapın)” hadisi gereğince hilalin görülmesi orucun farz olması için bir sebeptir. Halbuki asıl hükümle bu sebep arasında açık bir münasebet bulunmamaktadır. “Hac bilmen aylardadır. Kim o aylarda hacca niyet ederse hac esnasında kadına yaklaşmak, günah sayılan davranışlara yönelmek, kavga etmek yoktur.” (Bakara: 2/197) ayetinin beyanına göre hac aylan, gücü yetene hac farz olması için bir sebeptir.
Halbuki biz hükümle sebebi arasında makul bir münasebet göremiyoruz. Buna sebep denir, illet denmez.
İster münasip ister gayri münasip olsun -yukardaki misallerde de geçtiği gibi- sebep bazan teklîfî hüküm için de bir sebep olabilir. Meselâ şer’î nisaba malik olmak zekâtın farz olması, hırsızlık elin kesilmesinin vacib olması, has¬talık ramazanda oruç tutmamanın caiz olması için birer sebeptir.
Sebep bazan da mülkiyetin veya hellalhğın isbatı veya bunların izalesi için bir sebep olur. Meselâ satış mülkiyetin isbatı ve izalesi, vakfetme ve âzâd etme mülkiyetin, nikah hellalhğın isbatı, talak bu helalliğin izalesi için bir se¬beptir. Akrabalık miras alabilmek, telef etme telef edene tazmin ettirmek için bir sebeptir.
Sebep ya mükellefin kudreti dahilinde olur veya olmaz. Kısasın vücû-buna sebep olan amden öldürme, ilgili ahkamın terettübüne sebep olan satış, kira ve nikah gibi akidler mükellefin kudreti dahilinde olduğu halde, namazın farz olması için vaktin girmesi, küçük çocuk üzerinde velayetin sabit olması için “küçük” olma, miras almak için akrabalık mükellefin kudretinde olmayan sebeplerdir.

Sebebin Hükmü:

Müsebbeb (netice) ister bir teklîfî hüküm olsun veya bir mülkiyetin veya helalliğin isbatı veya bunların izalesi olsun, ister sebebi ortaya koyan buna te-retttüp edecek müsebbebi kasdetsin ister etmesin sebep bulunursa mutlaka ona terettüp eden müsebbeb bulunur. Buna göre sefere çıkan kişi istese de istemese de onun için ramazanda oruç tutmama ruhsatı sabit olur, nikah akdi yapan er-keğe mehir ve nafaka vacib olur, hanımını ric’î talakla boşayan kişi “Benim için dönüş yok” dese bile hanımına dönüş (ric’at) hakkı vardır. Çünkü müsebbeb insan tarafından değil sâri’ tarafından terettüp ettirilir ve sebeple müsebbeb arasındaki bu irtibat Allah’ın iradesiyle t anlamlanır.

2- Şart

Şart masdardır. Lügatta bir şeyi ilzam etme ve iltizam etme = kabul et¬tirme ve kabullenme manasına gelir. Çokluk hali “şurût” tur. Râ’nın harekesiyle “alâmet” manasına gelir, çoğulu “eşrât”tır. Nitekim ayet-i kerimede “Eşrâtı geldi” (Muhammed: 47:18) denilmiştir, yani kıyamet alâmetleri geldi demektir. Usûlcülere göre şart: Varlığına tesir etmeksizin hükmün üzerine tavakkuf ettiği şeydir [2] “Varlığına tesir etmeksizin” kaydı ile “sebeb” i dışarda bırakmıştır. Çünkü yukarıda gördüğümüz gibi sebep müsebbebin varlığında müessirdir, zira sebebin varlığı müsebbebin varlığını, yokluğu da yokluğunu getirir. Meselâ namaz kılmak için taharet, abdest, zekatın farz olması için havli havalan, satış akdinin sahih olması için malı teslim edebilme kudreti, talak vaki
olması için evliliğin bulunması, zinanın recme sebep olması için “ihsan” vasfı, yetimin malının kendisine verilebilmesi için rüşdüne gelmiş olması hepsi birer şarttır. Bu şartlar bulunmazsa hüküm bulunmaz, ancak şartın bulunmasından meşrutun = hükmün bulunması lâzım gelmez.
Şart sebebi tamamlar ve üzerine terettüp edecek neticeyi gerçekleştirir. Meselâ satış akdi -şartlan tam bulunursa- mülkiyetin intikali için bir sebepdir. Şartlan tahakkuk ettiği takdirde nikah akdi cinsel yönden istifadenin helal olması için bir sebepdir. Bu şartlardan birisi de nikahın iki şahidin huzurunda yapılmasıdır. Taammüd ve haksız yere olmak şartıyle öldürme kısas için bir sebepdir.
Şartla rükün arasındaki fark: Bir şeyin varlığı hem rüknün hem de şartın varlığına bağlıdır. Ancak Hanefîlere göre rükün “bir şeyin varlığı kendine bağlı olup onun hakikatından bir cüz olan şeydir”. Meselâ rükû’ namazın bir rüknüdür çünkü onun bir parçasıdır. Aynı şekilde “kıraat” namazda bir rükün-dür. İcab-kabul akdin rüknüdür. Çünkü onun hakikatinden bir parçadır. Şart ise “bir şeyin varlığı kendine bağlı olup onun hakikatından hâriç olan şeydir” Meselâ abdest namazın şartıdır ve namazın hakikatından hâriç bir şeydir. Ni-kahta iki şahidin bulunması, satış akdinde iki bedelin de tayini şarttır, her ikisi de akidden hariç şeylerdir.
Rükündeki halel, yapılan akdi iptale götürür. Şarttaki yani akdin hakikatından hariç olan akdin vasfındaki halel ise Hanefîlere göre akdi fesada götürür.
Şartın Çeşitleri:

Şart bazan hükmün şartı bazan da sebebin şartı olur. Zekatın farz olması için malın üstünden bir yıl geçmesi, satış akdinin oluşması için teslim etme kudreti hükmün şartıdır. Zinanın recmin vücûbuna sebep olması için ihsan, öldürmenin kısasın vücûbuna sebep olması için amden ve zulmen olması da sebebin şartıdır [3]
Şart ya şer’î olur veya caiî olur. Şer’î şart, akidlerin ibadetlerin ve hadler ikâme etmenin şartlan gibi sâri’ tarafından konulan şartlardır.
Ca’lî şart ise mükellefin kendi tasarruf ve iradesiyle konulan şartlardır. Meselâ vakıf yapanın, hibe ve vasiyet edenin koştuğu şartlar, kocanın hanı¬mını boşamak için koyduğu şartlar, alış-verişte taraflardan birinin diğerine karşı ileri sürdüğü -mesela ev satarken bir müddet oturma şartıyle satma gibi-şartlar ca’lî şartlardır.
Caiî şartın muteber olanı akdin hükmüne ters ve muhalif olmayan şarttır, böyle olursa akid bâtıl olur. Buna göre bir şarta bağlı olan veya ilerdeki bir vakte izafe edilen satış veya nikah akdi batıl olur. Meselâ “başarılı olursam bu kitabı sana sattım, görev alabilirsem seninle evlendim” dese akid sahih olmaz,
çünkü akdin hükmü akidden sonraya kalmaz. Ve bu şart akdin muktezası (olan derhal mülkiyetin intikali) na ters düşer. İşte bu şartı muallak ve istikbale izafe edilen şarttır. Şart akdin muktezasını ortadan kaldırmazsa akid sahih olur ve neticeleri terettüp eder. Meselâ evi bir sene oturma şartıyla satma, hanımın babasının evinde oturma şartıyle onunla evlenme gibi. Bu da taraflardan birine bir menfaat temin edecek, akidle beraber zikredilen mukayyed şarttır.
Yukarıda görüldüğü gibi ca’lî şart, sâri’ nazarında muteber olursa şer’î şart gibi olur, muteber olmazsa batıl olur.

3- Mani’

Mani’, varlığı hükmün olmamasını veya sebebin butlanını gerektiren şeydir1. Buna göre mâni, hükme mâni olan, sebebe mâni olan olmak üzere iki çeşittir [4].
Hükme mâni: Bu, sebep var olduğu halde hükmün bu sebebe terettübüne mâni olan şeydir. Meselâ haddin infazına mâni olan şüphe, Malikîler hariç cumhura göre katil babaya kısas tatbik edilmesine mâni olan “babalık vasfı”, mirasa mâni olan din farkı bu kabildir.
Sebebe mâni: Varlığı, sebebin var olmasına mani olan şeydir. Meselâ borç. Şafiîler hariç cumhura göre zekâtın farz olmasına mânidir. Çünkü sebebin tahakkukuna yani nisaba malik olmaya mânidir. Zira bu mala alacaklı¬ların hukukunun taalluk etmesi itibariyle borçlu aslında borca tekabül eden ka¬darına malik değildir. Hür insanın satılması halinde hürriyet, mülkiyetin sebe¬binin tahakkuku olan satışın sıhhatine mânidir ve satış batıldır.

4, 5- Sahih ve Bâtıl

Sahih, rükünleri ve şer’î şartlan tam olup, üzerine şer’î neticeleri terettüp eden şeydir. Fukahaya göre ibadetlerde sahih, fiilin kazayı düşürecek şekilde yapılmasıdır. Buna göre abdestli olduğunu zannederek namaz kılanın namazı fasiddir, çünkü kaza sakıt olmamıştır. Muamelâtta sahih ise üzerine şer’î eseri terettüp eden şeydir. Meselâ satış akdinin şer’î eseri satın alınan maldan intifa-nın helâl olması, nikahda istimtanın helâl olmasıdır.
Gayri sahih, rükünleri ve şartları tam olmayıp üzerine şer’î neticesi teret¬tüp etmeyen şeydir. Cumhur buna bâtıl ve fâsid demektedir. İster ibadetlerde ister muamelatta olsun cumhura göre bu ikisi aynı manaya gelir. Meselâ “namaz batıldır” ile “fasiddir” aynıdır, vacib sakıt olmamış zimmet beri olmamıştır. Batıl satış ile fasid satış aynıdır. Mal ve semende mülkiyet intikaline sebep ol¬maz ve üzerine şer’î bir hüküm terettüp etmez [5]
Hanefîlere göre de ibadetlerde batıl ile fâsid arasında fark yoktur. İbadet¬ler ya sahih veya gayri sahih olur. Nikahta da aynıdır. Bâtıl nikah fasid nikah gibidir, her ikisi de eşlerin birbirinden istifadesinin helalliğini ifade etmez ve üzerine eseri terettüp etmez. Akid ve tasarruflarda yani muamelât-ı medeniyye-de ise akid ya sahihtir ya batıldır veya fasiddir [6]
Bâtıl: Siğa veya akdi yapanlar veya üzerine akid yapılan şey gibi asıl ve esasından halel bulunan ve üzerine şer’î bir netice terettüp etmeyen akiddir. Meselâ mecnunun veya gayri mümeyyiz kişinin yaptığı satış akdi batıldır. Veya satılan şeyin ma’dum = yok olması, nikah akdinin mahremlerden (nikah düşmeyenlerden) biri ile olması halinde batıldır.
Fâsid: Vasıflarından birinde halel bulunan akiddir. Yani akdin tamamlayıcısı sayılan, mahiyet ve rükünlerinin haricindeki şartlardan birinde bir halel bulunup tasarrufun esas ve rükünleri tamam olduğu için üzerine bazı neticeleri terettüp eden akiddir. Meselâ fiyat tesbit edilmeden yapılan veya fâsid bir şartla yapılan satış, şahitsiz nikah akdi fasiddir. Hanefîlere göre faside bazı neticeler terettüp eder. Meselâ fasid satışda mal kabzedilirse mülkiyet intikal eder, fâsid nikah akdinde mehir ve iddet vacib olur, duhul ile neseb sabit olur.

6, 7- Azîmet ve Ruhsat

Usûlcülere göre azimet: Her mükellef için her durumda umumî bir kanun olarak meşru kılınan hükümdür. Namaz, zekat, hac ve diğer şeâiri İslâmın hükümleri böyledir. Azimet ya vacib olur, veya mendub veya haram veya mekruh veya mubah olur. Alış-veriş, kira, mudârebe ve kısas gibi maslahatı âmmenin ibtidaen meşru kılınmasını gerektiren hükümleri de azimet cümlesindendir.
Usûlcülere göre “ruhsat” ciddî bir özre binâen, asıl hükmü icab ettiren sebep mevcud olmakla beraber insanların ihtiyaçlarını gözetmek kastiyle veya öze] hallerde mükellefe kolaylık göstermek için meşru kılınan hükümlerdir [7]Özür: Izdırar, sefer meşakkati, bir rahatsızlıktan dolayı cemaatle namazı terketmenin caiz olması ve benzeri hallerdir. Tehdit altında küfre götüren bir söz söylemek, zaruret halinde murdar et yemek gibi hükümler de ruhsata misaldir. Birincisinde özür tehdit, ikincisinde ölümden kurtulma zaruretidir. Bu hallerde aslî hükmün sebebi de ortadan kalkmamıştır ki, bu birincisinde imanın farz küfrün haram olduğuna dair delillerin mevcudiyeti ikincisinde meyte = ölmüş hayvan etinin zararlı oluşudur. Ama aslî hükmü icab eden sebep ortadan kalk-mışsa -meselâ bir müslümanın cephede karşısındaki küffarın sayısı bire on dahi olsa sebat etmesi vacib iken daha sonra çekilmesine cevaz verilmiş ise-buna ruhsat denilmez. Çünkü aslî hüküm yani on kişiye karşı sebat etmenin vacib olması hükmünün sebebi ortadan kalkmıştır ki müslümanlann azlığıdır.
Zira bu sebatı terketmeleri mubah kılındığı zaman artık az değillerdi, sayıları çoğalmıştı.
Ruhsatın Çeşitleri:
Hanefîler ruhsatı dört kısma ayırmışlardır
[8] 1- Zaruret ve ihtiyaç halinde haram olan bir fiilin mubah olması. Meselâ ölüm veya bir uzvunun kesilmesi gibi bir tehdit altında kalan kişinin kalbinde imanın varlığına mutmain olarak “küfür” kelimesini söylemesi mubahtır. Ni-tekim Allah (c.c.) “Kalbi iman ile mutmain olduğu halde zorlanan hariç, kim, iman ettikten sonra Allah’ı (c.c) inkar ederse (ona Allah’ın gazabı vardır)” (Nahl: 16/106) buyurmuştur. Ramazanda tehdit altında oruç bozmak, tehdit al¬tında başkasının malını telef etmek, şiddetli açlıktan dolayı meyte = ölmüş hayvan eti yemenin helâl olması, şiddetli susuzluktan dolayı şarab içmenin mu¬bah olması, zalim bir idareciden hayatî tehlike derecesinde korktuğu zaman emri bilmaruf nehyi anilmünker vazifesini terketmenin mubah olması birer ruh¬sattır. Bunun hükmü cevazdır. Ancak kişi öldürülmekten veya herhangi bir uz¬vunu kaybetmekten korkarsa o takdirde ruhsatla amel etmesi vacib olur. Çünkü Allah (c.c.) “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.” (Bakara: 2/195) bu-yurmuştur. Nitekim Müseylemetülkazzab’a şirin görünerek onun bir pey-gamber olduğu iddiasını kabul eder görünen bir sahabe hakkında Rasûlullah (s.a.) “Hakkı haykırmıştır, ona tebrikler” diyerek bunu beyan buyurmuştur. Ancak bilhassa küfür kelimesini söyleme tehdidi karşısında azimetle hareket etmek evladır. Lakin şu üç şey: Küfür, öldürme ve zina bazı hallerde ruhsat verilse de hiç bir şekilde helâl olmaz. Küfür söylenmesine ruhsat verilse dahi bizatihî küfür asla helâl olmaz. Diğer ikisi de böyledir.
2- Yapılması halinde mükellef meşakkata düşecekse vacib işlememenin mubah olması. Meselâ “Sizden kim hasta veya yolcu olursa tutamadığı günler kadar diğer günlerde oruç tutsun” (Bakara: 2/184) ayeti gereğince ramazanda yolcu ve hastanın oruç tutmamasının caiz olması böyle bir ruhsattır.
3- Selem akdi gibi mukarrer kaidelere muhalif olmakla beraber insanların ihtiyacı olan akid ve tasarrufların mubah kılınması. Zira selem, olmayanı, sat-maktır, bu batıldır. Ancak insanların ihtiyaçlarına binaen din buna cevaz ver-miştir. İstisna’ akdi de böyledir.
4- Geçmiş şeriatlerde meşru olan ağır hükümlerin kaldırılması ve İslâm ümmeti hakkında bunların hafifletilmesi. Meselâ günahtan tevbe etmişolma için kişinin kendisini öldürmesinin şart kılınması, necaset bulaşan elbisenin temizlenmesi için o kısmın kesilmesinin vacib olması, ibadete mahsus yerlerin dışında kılınan namazın batıl olması… kaldırılan veya hafifletilen hükümler¬dendir.
Özetle: Hanefîlere göre ruhsat ya mubahtır veya vacibdir. Ayrıca ruhsatı, terfih ruhsatı ve iskât ruhsatı olmak üzere ikiye ayırmışlardır.
Terfih ruhsatı: Birinci kısımda beyan ettiğimiz tehdit altında kelime-i küfrü söyleme, başkasının malını telef etme, ramazanda oruç bozma misalle¬rinde olduğu gibi azimetin delili ve hükmü bakî kalmakla beraber mükellefe kolaylık olması için terkedilmesine müsade edilen ruhsatlara denir. İskat ruhsatı ise azîmetin hükmü baki kalmayan ruhsattır. Meselâ şiddetli açlık veya susuzluk halinde meyte yenilmesinin veya şarab içilmesinin mubah kılınması. Zira meyte yemenin veya şarab içmenin haramlığı mecburiyet halinde sakıt olur.
Aslında bu taksim manasızdır, çünkü şer’î naslar ikrah = tehdit hali ile izdırar (mecburiyet) halini ayırmamıştır. Çünkü ikrah bir nevi izdırardır, her iki halde de zarurete binaen haram mubah kılınmaktadır. Bütün ruhsatlar, haram hükmü ve delili baki kalmakla beraber terfih ve tahfîf için meşru kılınmıştır.
Ruhsatın vaz’î hükmün kısımlarından biri olduğu açıktır. Zira zaruret haramın mubah kılınmasında bir sebepdir. Bir özrün ortaya çıkması da vacibin terkedilmesindeki tahfîf = kolaylaştırma konusunda bir sebebdir. Meşakkatin defi bazı akidlerin sahih kabul edilmesine bir sebebdir.
HAKİM

Hükmü ister vahiy ister ictihadla bilinsin şeriatta hâkim Allah’dır. Bunda âlimlerin ittifakı vardır. Onun için “Hüküm Allah’ın, mükellefin fiillerine taal¬luk eden hitabıdır” demişlerdir. Buna delil”Hüküm ancak Allah’ındır. O hakkı anlatır, o sağlam hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” (En’am: 6/57) ayet-i kerimesidir.
Âlimler arasındaki ihtilaf sadece Allah’ın hükmünün ne ile bilineceği hu-susundadır: Bunun için mutlaka din lazım mıdır yoksa peygamber gönderme¬den de aklın bu hükümleri idrak etmesi mümkün müdür? İşte bu hüsn (doğru, iyi ve güzel) ve kubhün (yanlış, kötü ve çirkin) aklî olup olmadığı meseledir.
Bu hususta üç mezheb vardır [1]
Birincisi – Ebulhasen el-Eş’arî’ye (v.324 H.) tâbi olanların mezhebi olan Eş’arî mezhebi: Buna göre hüsn-kubüh şer’îdir. Kitaplar ve peygamberler ol-madıkça akıl, Allah (c.c.) in mükellefin fiilleri hakkındaki hükmünü idrak edemez. Çünkü bu fiiller hakkında akıllar çok farklı olur. Bazı akılların güzel bulduğu fiilleri diğer bazıları kabih bulur. Onun için iman, namaz, hac gibi di¬nin emrettiği her şey hasen, küfür ve diğer haramlar gibi nehyettiği şeyler de kabih olur. “Aklın güzel kabul ettiği Allah nezdinde de hasen = güzeldir, ya¬pılması matluptur, yapan sevab alır. Aklın kabih gördüğü şey de Allah nez¬dinde kabilidir, terkedilmesi matluptur ve yapan ceza görür” demek caiz değil¬dir.
Bundan dolayı kendisine din gelmeyen ve bir peygamberin daveti ulaşmayan insan her hangi bir şeyi yapmakla veya terketmekle mükellef olmaz. Ona ne sevap ne de ceza vardır. İnsanlardan uzak tam bir uzlet içinde yaşayan ve kendisine ne bir din ne de bir peygamber daveti ulaşmayan kişi kurtulmuştur, mükellef değildir. İki peygamberin geliş dönemi arasında yaşayan fetret insanı da kurtulmuştur. Hiç bir şeyle mükellef değildir, ne bir sevap ne bir ceza hak etmezler. Nitekim: “Biz bir peygamber göndermedikçe kimseye azab edecek değiliz” (İsra: 17/15) ayeti buna delildir.
ikincisi – Vasıl bin Ata (v. 131H.) ve Amr b. Ubeyd’e (v. 144 H.) tâbi olanların mezhebi olan Mutezile mezhebi: Buna göre hüsn ve kubh aklîdir. Hiç bir peygamber veya kitap aracılığı olmadan, fiillerde mevcud olan fayda ve
zarar sıfatlarından hareket ederek akıl kendi başına Allah’ın, mükellefin fiilleri hakkındaki hükmünü bilebilir. Aklın güzel gördüğü şey Allah’ın taleb ettiği şeydir ve yapan sevab alır, aklın kabih gördüğü şeyin de terki vacibdir ve yapan ıkâb görür.
Binaenaleyh kendilerine peygamber daveti ve Allah’ın ahkamı ulaşmayan herkes akıllarının irşad ettiği şeylerle mükelleftir. Akıllarının güzel gördüğünü yapar, kabih gördüğünü terkederler. Çünkü her akıllı insan meselâ doğrulu¬ğun, vefanın, emanete riayet etmenin, nimete şükretmenin, güzel olduğunu, ya¬lanın zulmün, hıyanetin ve nimete nankörlük etmenin kabih olduğunu idrak eder.
Üçüncüsü – Ebû Mansûr Matürîdî’ye (v. 333 H.) tâbi olanların mezhebi olan Matürîdî mezhebi ki Hanefî âlimleri de bu mezheptendir. Buna göre hüsn-kubh aklîdir, şer’î değildir. Fiillerden çıkan neticelere bakarak akıl hüsn ve kubhu idrak eder. Aklı selîmin güzel gördüğü güzeldir, yanlış gördüğü yanlıştır. Ancak Allah’ın mükellefin fiilleri hakkındaki hükümleri bizim akıllarımızın idrak ettiği hüsn ve kubha muvafık olması lazım gelmez. Çünkü akıl yanılabilir.
Eş’arîler her ne kadar aklın bazı fiillerde sevap veya cezanın illet ve sebe¬bini idrak edebileceği hususunda Mutezile ile beraber iseler de, onlara göre din gelmeden kulun zimmeti her hangi bir şeyi yapmak veya terketmek talebi ile meşgul sayılmaz ve din gelmeden Allah tarafından asla bir ceza verilmez.
Mezhebler arasındaki bu ihtilafın neticesi sadece kendilerine peygamber daveti ve din ulaşmayan kişiler hakkında görülür. Kendilerine din gelenlerde ise fiillerdeki hüsn ve kubhun ölçüsü şeriatta bulunan şeydir, alimlerin itti-fakıyle onların akıllarının idrak ettiği şey değildir. Dinin emrettiği şey hasen nehyettiği şey kabihtir
MÜKELLEFİN FİİLLERİ

(El-MAHKÛMÜ FÎH)

Tarifi

el-Mahkûmü fih veya el-mahkûmü bih adı da verilir. Gerek iktiza, gerek tahyir gerekse vaz’ yoluyle sâri’in hitabı taalluk eden mükellefin fiilidir. Meselâ “Namazı kılın.” (Bakar: 2/43) ayetinde fiile taalluk eden bir icab vardır ki, o “namaz kılma” tır ve bu fiili vacib kılmıştır. “Akidleri yerine getirin”, (Maide: 1/5) “Ey iman edenler, belirlenmiş bir süre için birbirinize borçlandığınız vakit onu yazın” (Bakara: 2/282) ayeti kerimeleri de böyledir. “Adam öldürmeyin” (Enam: 6/151) ayet-i kerimesi de bir fiile taalluk eden bir tahrim ifade etmektedir ki o “adam öldürme” dir ve bu fiili haram kılmıştır. “Kendinizin ancak göz yumarak alabileceğiniz bayağı şeyleri vermeye yellenmeyin” (Bakara: 2/267) ayet-i kerimesi de mükellefin fiillerinden birine taalluk eden keraheti ifade etmektedir ki bu malın habis (âdî) olanını infak etmektir. Ayet-i kerime bu fiili mekruh kılmıştır. “Cuma namazı eda edildiği zaman yeryüzüne dağdın” (Cuma: 62/10) ayetinde yer yüzüne dağılmanın mubah olduğu ifade edilliyor ki mükellefin fiili ile ilgilidir. “Sizden kim hasta olur veya yolcu olur (oruç tutamaz) sa başka günler tutsun” (Bakara: 2/184) ayet-i kerimesinde de hitap bir fiile taalluk etmektedir ki bu hastalık ve seferdir. Bu hitab her iki fiili de, oruç tutmamayı mubah kılan sebep kabul etmiştir.
Teklîfî hükümde mahkûmu fih ancak mükellefin kudreti dahilindeki fiil¬lerde olur ve onu vacib veya mendub veya haram veya mekruh veya mubah kı¬lar. İşte bu sebepten “Teklif ancak fiile olur” [1] demişlerdir. Yani dinin teklîfî hükmü ancak mükellefin fiiline taalluk eder demektir. Haram ve kerahetle mü¬kellef olunan şey haram veya mekruh olan fiili işlememektir.
Vaz’î hükümde mahkûmu fîh ise mükellefe ait bir fiil olabileceği gibi mü¬kellefe ait olmayıp ona götüren bir sebep de olabilir. Meselâ zeval vaktinde gü¬neşin dönmesi mükellefin üzerine namazın farz olması için bir sebebdir. Zira vaz’î hükmün mükellefin fiiline taalluku, onun bir sebep veya şart veya mâni olarak teklîfî hükme taalluku vasıtası ile olur.

Teklifin Şartları

Bir fiil ile teklif = mükellef tutmanın sahih olması için şu üç husus şart kılınmıştır [2]
1 – Bu fiil, mükellef nezdinde malum olmalı, Taki onu bilerek yapması ve taleb edildiği gibi yerine getirebilmesi düşünülebilsin. Rükünleri şartlan ve na¬sıl eda edilleceği bilinmedikçe insan namazla mükellef olmaz. Çünkü “Namaz kılın” emri mücmeldir, mutlaka bu mücmelin Rasûlullah tarafından beyan edilmesi lazımdır. Nitekim Rasûlullah (s.a.) da bunu yapmış ve “Namazı benim gibi kılın” buyurmuştur. Zekat, oruç, hac gibi diğer farzlar da böyledir. Nasları mücmeldir. Ancak bunlar beyan edildikten sonra insanın bunlarla mükellef tutulması sahih olur. İşte Allah (c.c.) in de “Sana da Kur’an-ı indirdik ki kendilerine indirileni insanlara beyan edesin” (Nahl: 16/44) ayetinde ifade ettiği gibi Peygamber (s.a.)’in vazifesi budur.
Bu fiilin mükellef nezdinde malum olması, “mükellefin hakikaten bil¬mesi,” manasına değildir. Maksad onu öğrenme imkânına sahip olması de¬mektir. Bunun için onun îslâm beldesinde bulunması yeterlidir. Fukahanın koyduğu şu kaide bunu ifade etmektedir. Dâru’l-İslâmda ahkâmı bilmeme mazereti kabul edilmez.
2- Mükellef Allah (c.c.) m bu fiili taleb ettiğini bilmelidir ki, mükellefin ameli itaat ve Allah’ın emirlerine imtisal sayılsın. Çünkü itaat emre muvafakat¬tir, imtisal de emri uyulan bir örnek kabul etme demektir. Yine burada da mak¬sad Allah’ın taleb ettiğini bilme imkânıdır, bilfiil bilmesi değildir.
3- Taleb edilen fiil yapılması mümkün olan bir şey olmalıdır ki mükellef onu dilediğinde yapabilsin ve terkedebilsin. Bu şart şu üç neticeyi doğurmaktadır:
a) îster lizâtihî ister ligarihî olsun müstehilî teklif sahih olmaz. Lizâtîhî müstehil zıtları birleştirmek, aynı anda iki ayrı yerde bulunmak gibi varlığı aklen tasavvur edilemeyen şeylerdir. Meselâ bir şeyi aynı anda bîr şahsa hem vacib hem haram kılmak gibi.
Ligayrihî müstehil, aklen varlığı tasavvur edilebilen ancak âdeten vaki olmayan şeylerdir. Meselâ insanın aletsiz uçması, dağı taşıması gibi. Çünkü aklen veya âdeten varlığı tasavvur edilemeyen şeyi mükellefin yapması müm¬kün değildir, bu onun vüs’unda (gücü dahilinde) değildir, halbuki teklif vüs’a göredir.
b) Şer’an insanın, başkasının bir fiili yapması veya yapmaması ile mü¬kellef tutulması sahih olmaz, çünkü bu onun imkânı dahilinde değildir. Zira bu kişinin = gücü yetmeyeceği şeyle mükellef tutulması demektir. Meselâ bir insan kardeşinin namaz kılması, babasının zekat vermesi, komşusunun hırsızlık
yapmaması ile mükellef tutulmaz. Sadece ona nasihat etme ve emri bilmaruf nehyi anilmünkerle mükellef olur.
c) İnsanın kendisinin iradesiyle olmayan ve onda bir rolü de bulunmayan fıtrî şeylerle onu mükellef tutmak şer’an sahih olmaz. Meselâ utanınca yüzünün kızarması, korkması, sevinmesi, kin tutması, sevmesi, yeme-içme iştihası gibi insanın yaratılışından gelen hususlar bu kabildendir. Çünkü bunlar insanın irade ve ihtiyarına boyun eğmez, onun kudreti haricindedir. Kalbinin, hanımlanndan.birine diğerinden fazla meyletmesi de böyledir.
Zahiri bu gibi şeylerle mükellef kıldığını gösteren bir nas vârid olursa o hükmün zahirî manası alınmaz. Meselâ “ve ancak müslüman olarak ölün.” (Âli imran: 3/102) ayetiyle İslâmı teşvik kastedilmektedir. “Böylece elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenenleri sevmez” (Hadid: 57/23) ayeti ile de hüzün halinde insanların öfkelenmesi sevinç halinde böbürlenip gururlanmak¬tan menedilmesi kastedilmektedir. “Hiç biriniz, ben kendisine babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça iman etmiş olmaz” hadisi şerifi ile hakikaten “sevgi” kastedilmiştir. İtaat ve emirlerine uyma kaste-dilmiştir. “Öfkelenme!” hadisinde nehyedilen öfke değildir, çünkü öfkelenme yaratılıştan var olan bir şeydir, insanın kudreti dahilinde değildir. O halde maksad öfkenin sebeplerinden uzak durmak veya gazab halinde iken nefisle mücadele ederek onu intikam almaktan menetmektir. “Allah’ın maktul kulu ol, katil kulu olma” hadisi şerifi de “Başkasına zulmetme, hakkına tecavüz etme” manasınadır, “Sen başkasını öldürme! Başkası seni öldürsün” demek değildir.

Meşakkatli Fiillerle Mükellef Kılma:

Fiilin, mükellefin kudreti dahilinde olmasının şart kılınması, teklifin mü¬kellefe meşakkat getirecek hiç bir şey ihtiva etmemesini gerektirmez. Çünkü fi¬ilin mükellefin kudreti dahilinde olmasıyle meşakkatli olması arasında bir tena¬kuz yoktur. Zira hiç bir teklif meşakkatten hâlî değildir. Ancak Allah (c.c.) bize ihsan etti ve bizden tahammül edilemiyecek meşakkatleri kaldırdı. Buna göre meşakkat mutâd ve gayri mûtad olmak üzere iki kısma ayrılır [3].
1- Mutâd meşakkat: Bu, insanın herhangi bir zarar görmeden tahammül edebileceği meşakkattir. İşte sâri’ bu meşakkati bizden kaldırmamıştır. Zira ha-yatta her amel az-çok meşakkatten hâli değildir. Zâten “teklif” külfet ve meşakkat olan şeyin yapılmasını talep etmektir. Lâkin bu meşakkat tahammül edilebilir cinstendir.
Ancak sâri’in bizi mükellef tuttuğu amelleri koymaktan maksadı bu me¬şakkat değildir. Bilakis maksad bu meşakkate terettüp eden maslahatlardır. Me¬selâ oruçtan maksadı aç-susuz bırakarak insana elem vermek değildir. Bilakis maksad ruh safiyeti, beden sıhhati ve merhamet duygularının gelişmesidir.
Asıl maksad meşakkat değilse meşakkatleri kastedip onun artmasını is¬temek sahîh değildir. Meselâ mescide giden düzgün yolu bırakıp da bozuk yol¬dan gitse, bu fiili ile de fazla sevap beklese niyette hata etmiştir, ona sevap yoktur.
2- Gayri mutâd meşakkat: Bu, insanın âdeten tahammül edemiyeceği, tasarruflarını alt-üst edip hayatının düzenini bozan çoğu zaman faydalı amelleri yerine getirmesine mâni olan ağır meşakkattir. Şer’an bunlarla teklif vaki olma-mıştır. Çünkü Allah (c.c.) bizi sıkıntıya ve ağır meşakkate düşürmeyi kasted-memiştir. Meselâ savmi visali, (iftar etmeden ard arda tutulan oruç) her gece teheccüde kalkmayı ve yürüyerek haca gitmeyi emretmemiştir. Nitekim ayet-i kerime ve hadisi şeriflerde buna işaret edilmiştir: “Allah size kolaylık ister, zorluk istemez.” (Bakara: 2/185), “Allah sizden hafifletmek ister, çünkü insan zayıf yaratılmıştır.” (Nisa: 4/28); “Müsamahakar hanif (Hak din) le gönderildim”, “Rasûlullah (s.a.) iki şey arasında serbest bırakıldığı zaman, bir vebal olmazsa mutlaka en kolayım seçmiştir”. Seferde namazların kısaltılması, oruç tutmamanın cevazı gibi ruhsatların meşru oluşu… Bütün bunlar “teklifi mâlâyutâk”m vaki olmadığına delildir.İnsanlardan zararı defetmek ve onların vüs’ünde olmayan şeylerle telif olmaması için şer’an böyle bir teklif vaki olmamıştır.
Eğer bu meşakkat amelin kendisinde varsa Allah (c.c.) ruhsatlarla bunu kaldırmış ve ruhsatlarla amel etmeyi teşvik etmiştir: “Allah (c.c.) azimetlerinin yapılmasını sevdiği gibi ruhsatlarının yapılmasını da sever.” Amelin kendi¬sinde meşakkat olmaz da mükellef isteği ile bunu celbederse Allah (c.c.) bunu nehyetmiş ve haram kılmıştır.
Hadisi şeriflerde varid olan ibadet için ibadet mahalline gitmenin sevap olduğuna ve bunun meşakkat mikdarınca olacağına dair haberlere gelince, bunlarda asıl maksad bizzat meşakkat değil belki bu uğurda sa’yü gayreti teş¬vik, gidilecek mahallin faziletine işaret veya sevabın büyük olması için meşak¬kate sabretmek lazım geldiğini ifade etmektedir. Buna göre cihaddaki meşakkat de tâbidir metbu’ ve maksud değildir.

el-Mahkûmü fîh’in Kısımları:

Hanefîler Allah’ın hükmü taalluk eden mükellefin fiilini dört kısma ayır¬mışlardır. Bunlar halis Allah hakkı olanlar, halis kul hakkı olanlar, Allah ile kulları arasında müşterek olduğu halde Allah hakkı galib olanlar, Allah ile kul¬ları arasında müşterek olduğu halde kul hakkı galip olanlar1.
Allah hakkı: Faydası herhangi bir ferde ait olmasızın umuma taalluk edip menfaatinin şümulünden ve mevkiinin azametinden dolayı Allah’a nisbet edilen haktır. Yani bu topluma ait bir haktır ve hükmü muayyen bir ferdin maslahatı için değil umumun maslahatı için meşru kılınmıştır.
Kul hakkı: Başkasının malının haram olması gibi kendisine hususî bir maslahatın taalluk ettiği haktır. Her birini kısaca açıklayalım:
Birinci kısım: Sadece Allah’a ait olan haklar.
Bunun hükmü: İnsanın vazgeçmesi veya yerine getirmekte ihmal göster¬mesi mümkün olmayan haklardır. Meselâ hadler böyledir. Bunlar de sekiz çe¬şittir:
1 – Mahza ibadet olanlar: İman ve İslâmın beş rüknü gibi kendisiyle dinin ikâmesi kastedilendir. Bunların meşru kılınmasının hikmeti sırf mükellefin maslahatı değil umumun maslahatını gözetmektir.
2- İçinde meûnet manası olan ibadet. Meûnet: Mal veya can için verilip bunları muhafazasına sebep olan bir çeşit vergidir.
Meselâ sadaka-i fttır. Bu bir ibadettir. Çünkü muhtaç olanlara tasadduk edilerek Allah’a yakın olunur bu sebeple onda niyet şarttır. Sadaka-i fıtır, kö¬lesi ve küçük oğlu gibi başkaları sebebiyle mükellefin üzerine vacib olduğu için bir meûnettir. Nitekim bunların nafakaları da ona vacibdir. Bu sebeple sadaka-i fıtırda mahza ibadetlerde olduğu gibi kâmil ehliyet aranmaz, dolayısıyle sahi¬binin ve mecnunun malından da verilmesi vacibdir.
3- İçinde ibadet manası olan meûnet: Meselâ ziraî arazînin mahsul ve meyvasından alına öşürler. Bu, arazinin sahibinin elinde kalması ve her hangi bir tecavüze karşı onu muhafaza etmenin karşılığında alman bir meûnettir. Malların zekatında olduğu gibi bu da nema ile ilgili olduğundan bir ibadettir, bu yüzden zekatın harcandığı yerlere harcanır.
4- İçinde ukubet = ceza manası olan meûnet: Meselâ haraç. Haraç, arazi¬nin sahibi elinde kalması ve onun muhafaza edilmesi karşılığında alınan bir meûnet = vergidir. Ukubet olması ise sahibinin İslâmr kabul etmeyip araziyi işlemeye razı olması karşılığında konulmasından dolayıdır. Şu da unutulma¬malıdır. Haracı koyan Hz. Ömer’dir, bununla araziyi işletenlere ceza vermeyi kastetmemiştir.
5- Ukûbet-i kâmile: Meselâ zina, hırsızlık, içki içme cezalan, tazir ceza¬ları. Bunlar sırf Allah hakkı için tatbik edilen cezalardır. Çünkü bunlar umu¬mun maslahatı için meşru kılınmıştır birisinin vazgeçmesiyle sakıt olmaz.
6- Ukûbet-i kâsıra: Meselâ katilin, maktulün mirasından mahrum kılın¬ması. Bu, eksik bir ukubettir. Çünkü istihkak sebebi olan akrabalık mevcut ol¬duğu halde miras alamamakta ve katilin bedenine bir elem, malına bir noksanlık getirmeden sadece mirastan mahrumiyetine sebep olmakta, işte bu sebeple ukû¬bet-i kâsıra sayılmaktadır. Bu yüzden bu ukubet kendisinden ona miras kalacak şahsı öldüren sabi hakkında sabit olmaz. Hanefîlere göre vâris mülkü olmayan bir yere çukur açsa kendisinden ona miras kalacak kişi oraya düşüp ölse varis ölümüne sebep olduğu için mirastan mahrum bırakılmaz, çünkü sebep olma hakikaten öldürme değildir.
7- İçinde ibadet manası olan ukubet: Bu haklar, yemin keffareti, zıhar keffareti, hata ile öldürme keffareti gibi ibadetle ukubet arasında haklardır. İba¬det manası da vardır çünkü oruç keffareti köle azadı, fakir doyurma gibi ibadet olan şeylerle eda edilir. Aynca diğer ibadetler gibi kişi bizzat kendisi edâ eder.
8- Kimsenin zimmetine taalluk etmeyip kendiliğinden var olan haklar. Bunlar madenlerden, definelerden, ganimetlerden beşte bir olarak alınan haktır. Bunları her hangi bir insan ibadet olarak eda etmez, onun için verirken niyet şartı da yoktur, âmmenin (kamunun) maslahatına harcanır.
ikinci kısım: Kuİ hakları.
Bunlar, asıl maksad ferdin maslahatını korumak olan haklardır. Meselâ telef edilen eşyanın bedeli, satılan malın ve bedelinin mülkiyeti, rehini hap¬setme hakkı, şüf’a hakkı gibi haklardır. Hükmüne gelince: Sahibi bunlardan vazgeçebilir. Çünkü her mükellef kendisi hakkında tasarrufta bulunabilir. Ay¬rıca bu haklar âmme maslahatına ait haklar değildir.
Üçüncü kısım: Kul hakkı da bulunmakla birlikte Allah hakkı galip olanlar.
Hanefîlere göre bu haddi kaziftir. İnsanların ırzının korunmasına sebep olması onu Allah haklarından kılmaktadır. İftiraya uğrayan kişiden yüz kızartıcı durumu defetmesi ve onun şeref ve namusunu koruması sebebiyle de ferdin veya kulun haklarından sayılmaktadır. Ancak Allah hakkı gâlibdir, bu sebeple iftiraya uğrayanın affetmesiyle ceza sakıt olmaz.
Şafiîlere göre haddi kazifde kul hakkı gâlibdir. Böylece şer’î hadlerin her birinde Allah hakkının yani topluma ait hakkın var olduğu anlaşılmaktadır.
Dördüncü kısım: Allah hakkı da bulunmakla birlikte kul hakkı galip olanlar.
Meselâ kasten adam öldürene kısas tatbiki: Bu, kanın ve emniyetin muha-fazasını sağladığı için Allah hakkıdır. Aynı zamanda kul hakkıdır da. Çünkü maktulün velilerinin maslahatını sağlayıp onların içindeki kin ve gayzı sön-dürmektedir. Dolayısıyle kul hakkı ağır basmaktadır. Bu cinayet toplumdan çok maktul tarafına dokunmaktadır. Bu yüzdendir ki kısas tatbik edilmesi için mutlaka maktulün velisinin talep etmesi lazımdır. Kısastan vazgeçme veya onun yerine mâlî bir bedel isteme hakkı da ona aittir. Hâkim de kısası infaz eder. Hâkimin gözetiminde velînin de infaz etmesi mümkündür. Şeriat kısasda hem ferde hem de topluma ait olmak üzere iki hak tanımakla beşerî kanunlardan farklılık arzetmektedir. Beşerî kanunlar ise ceza verme hakkını sadece topluma ait kılmaktadır. Aynı şekilde kanun zina suçu sabit olan kadına verilecek cezayı kocaya ait şahsî bir hak olarak tanımıştır, dolayısıyle ancak şikayeti olursa dava açılabilir, icraatı durdurma hakkı da yine ona aittir. Halbuki şeriat bu cezayı tamamen Allah’a (topluma) ait bir hak olarak kabul etmiştir.
MÜKELLEF (el-MAHKÛMÜ ALEYH)

Tarifi

el-Mahkûmü aleyh, fiiline sâri’in hitabı veya hükmü taalluk eden insandır ki buna “mükellef” denir.
Mükellefte iki şart aranır [1]:
1 – Mükellef, teklifin delilini anlama kudretine sahip olmalı. Çünkü teklif bir hitabdır. Aklı ve idraki olmayana hitap etmek muhaldir. Anlama kudreti akıl ile olur. Çünkü akıl anlama ve idrak vasıtasıdır. Emre imtisal de bununla mümkün olur. Akıl gizli, görülmeyen bir şey olduğu için sâri’ teklifî hislerle anlaşılabilen değişmeyen bir şeye bağlamıştır ki o akıllı olarak buluğ çağına gelmektir. Bulûğ aklın mazinnesidir. Yani hayrı-şerri, faydalıyı-zararlıyı, kâmil ve açık şekilde anlamasıdır. Bu sebeple, teklif delilini anlamak için aranan akla tam sahip olmadıktan için ne mecnun ne de sabi mükellef tutulmaz. Uykudaki kişi de mükellef olmaz. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Üç kişiden kalem kaldırılmıştır: Uyanıncaya kadar uyuyandan, bulûğa erinceye kadar sabîden, ayihncaya kadar mecnundan.”
Sabi ve mecnuna zekatın, hanımının ve yakınlarının nafakasının telef et¬tiği malların tazminin vacib olması ise onlara bir teklif değildir, bu onların ma¬lından, malın hakkım.eda etmek üzere veliye bir tekliftir.
“Ey iman edenler siz sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.” (Nisa: 4/43)ayet-i kerimesinde sarhoşun namazdan nehyedilme-sine gelince bu sarhoş halinde onu namazdan nehyetme değildir, bu ayık iken namaz kılmak istediği sırada sarhoş olmasını nehyetmektir.
Cumhura göre sarhoşun talakının geçerli olmasına gelince, bu teklif ba¬bından bir şey değil, bilakis bu, güneşin zeval vaktine gelmesinin namazın farz olmasına bir alâmet sayılması gibi “talak” lafzını teleffuz etmesinin talakın ge¬çerliliğine bir alâmet sayılması sebebiyle bir hitab-ı vaz’î cümlesindendir. Ge¬çerli sayılmasından maksad ona ceza olup caydırıcı olmasıdır.
İslâmın bütün insanlara şâmil bir din olması itibariyle Arap olmayanların Arapça lisanını anlamadıkları halde şer’î hükümlerle mükellef olmalarına ge¬lince bu, şu iki husustan biri vasıtasıyle tamam olur: Ya şer’î tekâlîf = hüküm¬lerin yabancı dillere terceme edilmesi suretiyle veya bir gurubun esaslı bir şe¬kilde dinî tahsil yaptıktan sonra yabancı dilleri öğrenmeleri ve Allah yoluna da¬vet için bunların diğer beldelere gönderilmeleri suretiyle olur. Bu farz-ı kifaye-dir. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Sizden hayar çağıran, iyiliği emredip kötü¬lüğü /neneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âli im-ran: 3/104).
Şu da unutulmamalıdır: Kur’an naslannın bizzat tercemesi mümkün de¬ğildir, ancak Kur’an’ın manaları terceme edilir ki o da Kur’an değildir. Çünkü Kur’an-ı Kerîm Arap lisanı ile inmiştir ve Allah (c.c.) bununla Kur’anın ben¬zerini veya bir sûresinin benzerini getirmeleri için bütün insanlara meydan okumuştur. Bu, üslubu, nazmı, belagatı ile kıssaları ve gaibden haberleriyle Rasülullah’ın ebedî mûcizesidir.
2- Kişi teklîfe ehil olmalıdır. Ehil olma lügatta layık ve uygun olma de¬rnektir. Ayet-i kerimede: “Zaten onlar buna pek layık ve ehil kimselerdi.” (Fetih: 48/26) buyrulmuştur. Bu da akıl ve idrak ile mümkün olur.
Usûlcülere göre ehliyet insanın hakları elde etmek ve tasarrufları eda et¬meye uygun halde olmasıdır. Vücub ehliyeti ve eda ehliyeti olmak üzere iki çeşittir [2]
Vücub ehliyeti, insanın kendi lehine ve aleyhine olan hakların vacib ol¬masına ehil olmasıdır. Bunun esası hayatın varlığıdır. Fukaha nazarında bu¬nun adı “zimmet” tir. Zimmet, insanı leh ve aleyhinde vacib olan şeylere ehil yapan şer’î bir vasıftır. Daha teknik ifadeyle: Layık ve uygun olma manasın-daki “ehliyet” ile her insanda var olduğu takdir edilen, farz edilen itibarî bir kap manasındaki “zimmet” farklıdır. Kanunculara göre ehliyetin adı “kanunî şahsi¬yet” tir.
Vücub ehliyeti, her insanın cenin olarak tekevvün etmesinden itibaren sabit olup ölümüne kadar hayatın bütün merhalelerinde devam eden ehliyettir. Çünkü bunun esası insandaki fıtrî özelliktir.
Eda ehliyeti ise insanın, fiil ve sözlerin kendisinden şer’an muteber ola¬cak şekilde sadır olması için uygun olmasıdır. Bu ehliyetin esası akıl ve tem¬yizdir, “mesuliyet” ile aynı manadadır. Meselâ bu insan namaz kılsa, oruç tutsa, hac etse bu ibadetleri sahih olur, ondan bir akid veya tasarruf sadır olsa şer’an sahih olur ve hükümleri üzerine terettüp eder. Bir başkasının malı, canı veya ırzına karşı bir cinayet işlese cezalandırılır.

Ehliyetin Safhaları

İnsan, ana karnında cenin olarak tekevvününden itibaren bulûğ çağına kadar dört merhaleden geçer. Ehliyeti bu safhalarda ya kâmil olur veya nakıs olur. Bu merhaleler: Ceninlik devresi, sabîlik veya çocukluk devresi, temyiz devresi ve bulûğ devresidir. Sabîlik çağı doğumdan başlar yedi yaşında sona erer. Temyiz çağı yedi yaşını tamamladıktan sonra buluğa kadardır.
Ehliyet çeşitlerinin her biri bu devrelerde ya kâmil olur veya nakıs olur.
1 – Nakıs vücut ehliyeti: Bu, cenin ana karnında iken sabit olur. Canlı doğması şartıyle miras, vasiyet, vakıftaki istihkakı ve nesep gibi lehindeki haklar sabit olur. Velisi tarafından bile olsa onun hibesi, sadakası ve onun lehine bir şey satın alınması sahih olmaz. Malından akrabalarına nafaka veril¬mesi vacib olmaz. Satın alman şeylerin bedelini ödemesi lazım gelmez. Ehli¬yetinin noksan olması şu iki sebeptendir: Annesinin bir parçası olması ve müstakil bir can taşıması. Lehindeki hakların subûtu için canlı olarak dünyaya gelmesi şarttır, ölü doğarsa, miras veya vasiyet veya vakıftan her hangi bir hak sabit olmaz.
2- Kâmil vücub ehliyeti: Bu ehliyet insan için doğduğu andan itibaren sabit olur ve ömür boyu devam eder, lehinde ve aleyhinde hak ve vecibeleri kabul ve üstlenmeye yetkili olur. Bu ehliyeti olmayan hiç bir insan yoktur. Ancak yedi yaşından önce sabî sadece kamil vücub ehliyetine sahiptir, bir takım haklar kazanır, onun adına velisinin eda etmesi caiz olan nafaka, zekat ve sadaka-i fıtır gibi vecibeler üzerine vacib olur. Bedenen zayıf ve aklının olgunlaşmamış olması sebebiyle mutlak eda ehliyetine sahip değildir. Dolayısıyle bunun ve mecnunun yaptığı akidler batıldır, üzerine her hangi bir serî’ netice terettüp etmez. Başkasının malına ve canına karşı bir cinayet işlemeleri halinde sadece mâlî olarak cezalandırılır, bedenî olarak cezalandırılmazlar. Velîleri bulunan baba veya dede veya vasileri, muhtaç oldukları tasarruf ve akidleri onlar adına yaparlar.
3- Nakıs eda ehliyeti: Bu, kişinin temyiz çağından buluğa kadar geçen devrede sahip olduğu ehliyettir. Temyiz çağındaki sabinin bu ehliyete sahip olacağı açıktır. Bu konuda, temyiz ve idraki zayıf olan ancak bunaklığı aklını kaybettirecek dereye ulaşmayan matuh da sabi mümeyyiz gibidir.
Mümeyyizin iman, namaz, oruç ve hac gibi ibadetleri sahihtir, lakin mü¬kellef değildir. İnkarı da sahihtir ancak ukubeti yoktur.
Sabi mümeyyizin tasarrufları üç kısımdır:
a) Mahza faydalı ve lehine olan tasarrufları: Bunlar, velisinin izni olma¬dan hibe ve sadaka kabul etmesi gibi karşılıksız olarak mülküne bir şey girme¬sine sebep olan tasarrufları, çalışarak ücreti hak etmesi, vekalet almasının sahih olması… Bütün bunlar geçerlidir. Çünkü bunlar “Yetimleri sınayın.” (Nisa: 4/63) ayeti gereğince onu tasarrufa alıştırmaktır.
b) Bütünüyle zararlı ve aleyhine olan tasarrufları: Bunlar talak, köle azadı, hibe etme, sadaka verme, vakıf yapma, kefil olma gibi karşılıksız olarak mülkünden bir şey çıkmasına sebep olan tasarruflarıdır. Onun bu tasarrufları sahih olmaz. İsterse velinin izniyle olsun, çünkü veli bu tasarrufları yapmaya malik değildir.
c) Hem lehine hem aleyhine neticelenebilecek tasarrufları: Bunlar, alış¬veriş, kira ve evlenme gibi hem kâra hem de zarara ihtimali olan tasarruflardır. Mümeyyizden sadır olacak bu tasarruflar velinin izniyle sahih olarak münakid olur. Hanefî ve Malikîlere göre mümeyyizin ehliyeti noksan olduğu için velinin icazetine bağlı kalır, izin verirse geçerli olur vermezsa batıl olur.
4- Kâmil eda ehliyeti: Bu, aklı yerinde olarak buluğa eren kişinin sahip olduğu ehliyettir. Bulûğ ya ihtilam olma, hayız görme gibi tabiî emarelerle veya fukahanın cumhuruna göre onbeş yaşını tamamlamakla olur. Bu sıfat ile insan bütün şer’î hükümlerle mükellef olmaya ehil hale gelir ve bunları eda etmesi vacib olur, ibadeti terkettiği taktirde günahkar olur. Bütün akid ve tasarrufları sahih olur, neticeleri terettüp eder, ister cinayet ister başka tasarruflar olsun kendisinden sadır olan bütün amellerden sorumlu olur.

Ehliyete Arız Olan Haller (Avârız-ı Ehliyye)

Eda ehliyetine bazı manialar arız olup ehliyeti ya tamamen yok ederek ve noksanlaştırarak veya bazı hükümlerini değiştirmek suretiyle ona tesir edebilir. Avânz iki çeşittir.:
Semavî arızalar: Bunlar kişinin kesb ve ihtiyarı olmadan meydana gelen manialardır.
Semavî olmayan arızalar (avarız-ı müktesebe): Bunlar, ya kişinin kendi eseri veya engellemesi mümkün iken engellemediği manialardır.
Avârız-ı semaviyye onbir tanedir. Bunlar: Cinnet, küçük olma, ateh = bunaklık, unutma, uyku, bayılma, kölelik, hastalık, hayız, nifas ve ölüm.
Avarız-ı müktesebe yedi tanedir. Bunlar: Cehalet, sarhoşluk, hezl=ciddi-yetsizlik, sefeh (sefihlik), hata, ikrah (zorlama). Borçluluk da sefehden sayılır.
Cinnet, uyku ve bayılma gibi avarızdan bazıları eda ehliyetini izale eder. Onun için mecnunda, uykudaki kişide ve bayılmış insanda eda ehliyeti olmaz. Bunların tasarruflarına şer’î neticeler terettüp etmez. Mecnunun üzerine vacib olan mâlî vecibeleri onun adına velisi eda eder. Uyuyan ve baygın kişiye vacib olan bedenî veya malî vecibeleri de uyandıktan sonra kendileri eda ederler.
Hafif atehlik gibi bazı avanzlar da eda ehliyetini ortadan kaldırmaz fakat noksanlaştırabilir. Hafif atehlik: İdrak ve temyiz kudretini kaybetmeden bu-nama halidir. Bu sebeble sabî mümeyyiz de olduğu gibi matuhun da bazı tasar-rufları sahih olur, bazıları olmaz. Şiddetli ateh ise idrak ve temyizi kaybetme halidir. Böyle olan kişinin tasarrufları mecnunun tasarrufları gibi batıldır.
Arızalar, muayyen maslahatlar için sadece bazı hükümlerin değişmesine sebep olabilir. Meselâ sefîh ve gafilin muâvaza ve teberru cinsinden olan mâlî tasarruflarına hacr (tasavvuflarına kısıtlama) konulur, bu tasarrufları sahih olmaz. Maksad onların malını korumaktır.
Alacaklıların haklarına zarar verecekse onların haklarını korumak için borçlunun tasarruflarına -meselâ teberrulanna- hacr konulur.
îmam Ebu Hanifeye göre insanlık haysiyetlerini korumak için sefahet, gaflet ve borçluluk sebebiyle bu kişilere hacr konulmaz. Çünkü bu avarız insan ehliyetine tesir etmez. Hacrin insana vereceği zarar getireceği maslahattan daha büyüktür.
İster mülci’ ister gayri mülci’ olsun ikrah da böyledir, ikraha rağmen “ih¬tiyar = tercih” baki olduğu için ehliyetin her iki çeşidine de tesir etmez. Ancak ikrahın, tehdit altındaki kişiden sadır olan fiil ve sözlere tesiri vardır. Mülci ikrah, ölüm veya bir uzvunu kesmekle tehdit etmedir. Bunun hükmü “ihtiyarı” ifsad etmesi, “rıza” yi yok etmedir. Mülci olmayan ikrah ise kısa bir müddet hapsetme veya telefe götürmeyecek şekilde vurmakla tehdittir. Bunun hükmü de: “Rıza” yi yok eder, “ihtiyar” ı ifsad etmez. Şayet tehdit konusu ikrar cinsinden bir şey ise -ikrah ister mülci ister gayri mülci olsun- ikrah batıl olur. Meselâ bir malı itiraf etmesi ve nikah akdini veya talak verdiğini itiraf etmesi için tehdit edilse bu ikrarı batıl olur.
Tehdit konusu satış, kira ve rehin gibi akid ve tasarruflardan biri ise ikrah ister mülci ister gayri mülci olsun Hanefîlere göre o akdi sadece ifsad eder iptal etmez.
Ancak Hanefîler bundan bazı tasarrufları istisna ettiler ve ikraha rağmen bunların sahih olduğuna hükmettiler. Bu tasarruflar nikah, talak, köle azadı, ric’at, nezir ve yemindir.
Tehditle yaptırılmak istenen şey adam öldürme, içki içme, ve telef etme gibi bir fiil ise bakılır: ikrah gayri mülci yani nakıs ise asıl mesul tehdit edilen¬dir. İkrah mülci olursa bu fiiller üç kısma ayrılır:
a) Bir kısmı tehdit edilen kişinin yapması vacib olup yapmazsa günahkar olacağı fiillerdir. Bunlar içki içme veya ölmüş hayvan veya domuz eti yemedir. Çünkü burada tehdit altındaki kişinin hali zaruret halidir, “zaruretler haramları mubah kılar”.
b) Bir kısmı da yapılmasına ruhsat verilen ancak sabredilmesi efdal olan fiillerdir. Meselâ Allah’ı inkar etme tehdidi. Eğer kişi sabrederse dinini aziz etmiş olur. Ramazanda orucu bozma, farz namazı terketme, başkasının malını itlaf etme tehdidi de bu cümledendir.
c) Diğer bir kısmı ise yapılması asla helâl olmayan fiillerdir. Bunlar adam öldürme, organ kesme, helake götürecek şekilde vurma fiilleridir. Tehdit edilen kişi bunları yaparsa günahkar olur, çünkü kendisini başkasına tercih etmiştir. Kısasın hangisine yapılacağına gelince: cumhura göre kısas bizzat fiili işleyene yani katiledir, çünkü zulmen ve haksız yere öldürme fiilini yapan odur. İmam Ebu Hanife ve Mııhammed’e göre kısas tehdid eden üzerinedir. Ancak fail de bu fiiline mâni olunmak için hâkimin uygun gördüğü bir ceza ile tazir edilir. Zina da bu kısma dahil olabilir. Çünkü hiç bir halde ona ruhsat, verilmez. Ancak hiç birine had tatbik edilmez. Zira ikrah haddin düşmesine sebep olacak bir şüp-hedir.
DELALETLER YAHUT DİLE AİT TEMEL KURALLAR

Bu bölümde, Kur’an-ı Kerim ve hadisi şeriflerdeki şer’î naslardan hükümlerin nasıl istinbât edildiğinden bahsedilecektir. Âlimler, Arabçanın ifade tarzlarından veya şer’î hükümler ve onların illetlerinden, şeriatın esaslarından ve naslardan anlaşılan küllî esaslardan istifade ederek bir takım istinbât, kaideleri koymuşlardır.
Bu bölümün konusu, naslardan hükümleri sahih bir şekilde anlamakta yol gösterecek olan “dil kaideleri” dir. Bunlar, Arabça ifade tarzları ve bu dilin müfred ve mürekkeb bütün lafızlarıyle manaya delâlet yollan gözden geçirilerek ibareleri anlamak için konulmuş kaidelerdir. Bunlar şer’î veya sadece dinî kaideler değildir.
Âlimler bu kaideleri Arapça metinlerin dikkatle taranması neticesinde Arapçanın yapısından ve kullanılışından istifade ederek ortaya koymuşlardır.
Bunlar şer’î naslann anlaşılmasında riayet edilen kaideler halindedir. Çünkü lafızlar kapalılık ve açıklıkta aynı derecede değildir. Onun için lafızların manaya delâlet yollan, âm, has, ve müşterekin müdlûlü, tevil keyfi¬yeti; atfın mugâyaratı gerektirmesi; emrin vücub ifade etmesi, nehyin haram ve yasağa delâlet etmesi gibi hususlarda bu dil kaidelerine müracaat edilir:

BİRİNCİ KAİDE

NASSIN ŞER’Î HÜKME DELÂLET YOLLARI

Hanefîler lafzın manaya delalet yollarını dört kısma ayırmışlardır. Bun¬lar: Nassın ibaresi, nassın işareti, nassm delaleti ve nassın iktizasıdır. “Nass” dan maksad, manası anlaşılan lafızdır.

1- Nassın İbaresi

“Nassın ibaresi” demek, sözün kendisinden kastedilen manaya delalet etmesi demektir. Yani ister asıl ister ikinci derecede kastedilmiş olsun kelime¬den hemen anlaşılıveren manadır. Şer’î naslardan her birinin ibaresinin delalet ettiği bir mana vardır. Bu ya kelimeden bizzat kastedilen manadır -ki asıl kas¬tedilen budur- veya asıl olmayıp tâbi (ikinci derecede) olarak kastedilen bir mana olur. İşte buna “tebeî mana denir [1]. Bu ikisi arasındaki fark şu misallerle ortaya çıkacaktır:
“Allah alış-verişi helal faizi haram kıldı.” (Bakara: 2/275) ayet-i kerimesi¬nin bir asıl kastedilen manası vardır ki bu alış verişle faizi ayırmaktır. Çünkü ayet-i kerime yine Kur’an-ı kerimin naklettiğine göre “alış-veriş de faiz gibidir” diyen cahiliye insanı ve yahudilere cevap vermek için nazil olmuştur. Bu ayetin teb’an kastedilen başka bir manası daha vardır ki bununla asıl kastedilen mana anlatılmak istenmektedir. İşte o “alış-verişin helal faizin haram olduğunu” ifade etmektedir. Her iki manâ da murad edilmiştir. Ancak birinci mana aslî ikinci manatebe’îdir.
“Beğendiğiniz, (veya size helal olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder ni-kahlayın.” (Nisa: 4/37 ayetinin kastedilen manası vardır, birisi aslî diğeri tebe’îdir. Aslî maksud olan mana “helal olan eş sayısının dörtle sınırlı” kalma-sıdır. Çünkü bu ayet-i kerime hanımları arasında adaletsiz davranmaktan çe-kinmediği halde, mallarını yeriz de zulmederiz korkusuyle yetimlerin vesayetini kabul etmekten çekinen vasilerin durumu hakkında nazil olmuştur. Zira onlar sınırsız, istedikleri kadar kadın nikahlıyorlar ve aralarında âdil de davranmı-yorlardı.
Bu ayetten tebe’î (ikinci derecede) maksud olan mana ise nikahın mubah olmasıdır. Asıl maksud olan mananın ifedesine bununla ulaşmak için bu tebe’î olarak zikredilmiştir.
Kur’an-ı Kerîm ve sünnet-i şerifede teşrî’ için varid olan nasların ekseri¬yeti “ibâratü’n-nas” yolu ile hükümlere delalet eder. Meselâ “Akidlere vefa gös¬terin” (Maide: 5/1) ve “Bayi’ ve müşteri ayrılmadıkça muhayyerdirler” hadisi şerifi bu kabildendir.
Nassın ibaresinin delâleti haricî manialardan tecerrüd ettiği zaman kat’î hüküm ifade eder. Buna göre eğer nass tahsis edilmiş âmm ise delâlet zannî olur, kat’î olmaz.

2- Nassın İşareti

Bu sözün ne asaleten ne teb’an maksud olmayan lakin sözün bizzat ifade etmek için söylendiği mananın yani lafızdan ilk anlaşılan mananın lâzımı olan bir manaya delâlet etmesidir. Ve nassın, sözün siyakından maksud olmayan, doğrudan kastedilmeyen bir manaya delâleti, ibare ile değil işaretle olur. İşte bu mana iltizamî yani nassdan ilk bakışta anlaşılan aslî hüküm için lâzım olan bir manadır [2]
Meselâ “Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı.” (Bakara: 2/187) ayeti ibaresiyle ramazanda fecre kadar gecenin her cüzünde münasebette bulunmanın mubah olduğuna, işaretiyle de oruç halinde cünüp olarak sabahlamanın caiz olduğuna delâlet eder. Çünkü fecre kadar münasebe-tin mubah olması kişi cünüp iken fecrin üzerine doğması demektir. İşte bu mana ayetin siyakında maksud değildir, ancak bu, maksud olan mana için ay¬rılmaz bir manadır.
“Onların beslenmesi, giyimi maruf şekilde babaya aittir.” (Bakara: 2/233) nassı, ibaresiyle süt emziren annelerin nafakasının ve giyiminin anneye değil babaya vacib olduğuna delâlet eder. Buradan (nassın işaretiyle) çocukların nafakası babadan başka hiç kimseye vacib olmadığı manası da çıkar. Çünkü neseb ona aittir. Ayrıca ihtiyaç halinde babanın, evladının malından ihtiyacını giderecek kadar alabileceği manası da çıkar. Çünkü çocuk onun olduğuna göre çocuğunun malı da onundur. Zira lam harfi ihtisas ifade ettiği için çocuğun nesebi hassaten babaya aittir. “Sen de malın da babanındır.” hadisi şerifinde açıkça görülen “ihtisas = babaya ait olma” da bu manayı teyid etmektedir. Ancak bu edeb olarak böyledir yoksa mülk müstakildir.
Yine bu ayet-i kerimeden evlilik devam ederken, çocuğunu emzirmek üzere annenin süt anne gibi kiralanmasının caiz olmadığı da anlaşılmaktadır. Çünkü Allah (c.c.) “Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirsinler” (Bakara: 2/233) ayet-i kerimesi mucibince çocuklarını emziren annelerin nafakasını baba üzerine vacib kılmıştır.et
Burada başka bir “mana-yı lâzım” daha vardır ki şudur: Baba Kureyş kabilesinden ise çocuk Kureyşli olur, dayısıyle anne başka kabileden bile olsa çocuk Kureyş’ten evlenebilmek için küfüvv = denk olur. Ama anne Kureyş’ten baba başka kabileden olsa bu küfüvvü kazanamaz.
Başka bir misal: “Çocuğun hamli ve sütten ayrılması otuz. aydır” (Ahkaf: 46/15) ayet-i kerimesi ibaresiyle annenin çocuk üzerinde ne kadar hakkı oldu¬ğunu beyan eder, ayetin siyakı buna delalet etmektedir. İşaretiyle de hamilelik müddetinin en azı altı ay olduğuna delâlet etmektedir. Çünkü “Sütten ayrılması iki yıldır” (Lukman: 31/14) ayetine göre sütten ayrılma müddeti iki yıldır, geriye otuz aydan hamilelik müddeti için altı ay kalmaktadır.
Dördüncü bir misal: “İş hakkında onlarla istişare yap” (Âli imran: 3/159) ve “Bilmiyorsanız ehl-i zikre sorun” (Nahl: 16/437 ayet-i kerimelerinden her biri işaret yolu ile ümmetin içinde istişare edilebilecek ve sorulabilecek bir gurubun bulundurulmasının vacib olduğuna delâlet etmektedir.
İbarenin delâleti ile işaretin delâleti tearuz ederse, ibaresiyle sabit olan hü¬küm işaretiyyle sabit olan hükme tercih edilir, çünkü o daha kuvvetlidir. Meselâ “Kısas size farz kılındı” (Bakara: 2/178) nassı ibaresiyle amden öldürene kısa¬sın farz olduğuna delâlet ederken “Amden adam öldürenin cezası cehennemde ebedî kalmaktır” (Nisa: 4/93) nassı da işaretiyle uhrevî ceza ile iktifa edilerek kısasın terkinin caiz olduğuna delâlet etmektedir. Ancak birinci hüküm takdim edilerek kısas tatbik edilir.
İşaretin delâleti de ibarenin delâleti gibi kat’î hüküm ifade eder. Ancak bunu kat’îden zannîye çevirecek bir sebeb bulunursa zan ifade eder. Meselâ: Yukarıda geçen “onların maruf şekilde beslenmesi giyinmesi babaya aittir” (Bakara: 2/233) ayet-i kerimesinde de çocuğun babaya tâbi olduğu ifade edilme-sirfe rağmen âlimlerin kölelik ve hürriyet konusunda çocuğun anneye tâbi olma¬sında icmâ etmeleri bu kabildendir ve bu ayet-i kerime icmâ ile tahsis edilmiş olur.

3- Nassın Delâleti

Bu, lafzın ibare veya işaret yolu ile değil de hükmün menâtı veya illeti yolu ile delâlet etmesidir. Meselâ, iki hâdisenin hükmün illetinde ortak olması veya meskûtün anhın mantûktan evlâ olması (yani nassın sükût ettiği meselenin hükmü, söylediğinden daha açık olması) ve bunun kıyasa veya içtihada ihtiyaç duymaksızın lafızdan anlaşılması gibi. Buna hitabın fahvası yani gaye ve maksadı denir. İmam Şafiî bunu celî kıyasdan sayar ve Şafiîlerce buna “mefhûmu’l-muvafaka” denir. Bu delâlete “nassın delâleti” denir. Çünkü bununla sabit olan hüküm nassın ibaresi ve işaretinde olduğu gibi sadece lafızdan anlaşılmaz bilakis bu delâlet ancak hükmün menâtı ve illeti vasıtasıyle anlaşılır.
İlletle ortak olduklarına misal: “Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar, zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir.” (Nisa: 4/10) ayet-i kelimesidir. Bu nas, ibaresiyle “haksız yere yetimlerin mallarını yemenin haram olduğuna delâlet ederken delâlet yoluyla da yakmak veya dağıtmak gibi başka şekillerde itlaf etmenin de mutlak haram ol¬duğuna delâlet eder. Çünkü dili bilen herkes bu ifadeden maksadın yetimin malını zayi etmekten nehiy olduğunu anlar. Dolayısıyle itlaf etmek de hükmün illetinde yemeye müsavî olduğu için o da haram olur.
Başka bir misal: “Boşanmış kadınlar kendilerini üç kuru’ beklet¬sinler.” (Bakara: 2/228) nassı ibaresiyle rahmin ceninden temiz olup olmadığı¬nın anlaşılması için boşananın iddet beklemesi vacib olduğuna delâlet eder. İddetin illeti budur. Dili bilen herkes kadının, hıyarı bulûğ veya dengi olma¬ması gibi başka herhangi bir sebeple nikahı feshetmesi halinde de aynı illet mevcud olduğu için iddet vacib olduğunu anlar. Bu nass delâlet yolu ile bunu da ifade etmektedir.
İlletin evleviyyetine misal: “Onlara “öf bile deme onları azarlama” (İsra: 17/23) ayet-i kerimesi ibaresi ile açıkça öf demenin haram olduğuna delâlete eder. Çünkü bu onlara eza vermektedir. Yine bu nass delâlet tariki ile de onlara vurma, sövüp-sayma, aç bırakma gibi muamelelerin haram olduğuna delâlet et-mektedir, zira bunlar “öf” demekten daha ağır eza verir. Çünkü “öf demenin nehyedilmesinden, ana-babaya bundan daha çok eza veren şeylerin nehyedilmiş olması dil bakımından pekâlâ anlaşılmaktadır. O halde meskûtün anhdaki hü¬küm mantûkun hükmünden evlâdır. (Yani, nassın sükût geçtiği meselnin hük¬mü, söylediğinden daha açıktır). Zira illet birincisinde ikincisinden daha kuvvetlidir.

4- Nassın İktizası

Sözün şer’an muteber olabilmesi için takdir edilmesine ihtiyaç duyulan la¬fızdır. Bu delâlete iktiza denilmiştir, çünkü iktiza, taleb etmek ve istemek ma¬nasınadır, söz şer’an doğru ve sahih olması için o mukadder manayı taleb eder.
Bunun misali “Ümmetimden hata, nisyan, unutma ve ikrah kaldırılmış¬tır” hadisi şerifidir. Bu nass lafzı ve ibaresiyle hata, unutma ve ikrahın bu üm¬metten kaldırıldığına delâlet eder ki bu selim bir mana değildir, çünkü fiil ol¬duktan sonra kalkmaz. O halde ibareyi düzültmek için mutlaka bir şey takdir etmek lazımdır ki işte bu “günahın veya hükmün kalkması” dır. Yani hatanın, unutmanın ve ikrahın vebali kaldırılmıştır demektir. “Günahın kalkması” ik¬tiza ile anlaşılmaktadır.
Başka bir misal: “Köye sor.” (Yusuf: 12/823) ayet-i kerimesinde “köy halkına sor” şeklinde takdir etmedikçe kelam sahih olmaz.
“Bu ganimet malları yurtlarından ve mallarından çıkarılmış olan fakir muhacirlerindir” (Haşr: 59/8) ayet-i kerimesi ibaresiyle muhacirlerin fakirliğine delâlet eder. Fakirlik sıfatı ancak Mekke’de terkettiklerinden mülkiyetlerinin zail olması ve onlara istila yoluyle kâfirlerin malik olduğunun takdir edilmesiyle sabit olur. İşte bu iktiza tariki ile anlaşılmaktadır [3]
“Size anneleriniz haram kılındı” (Nisa: 4/23); “Size meyte haram kılındı” (Maide: 5/3) ayet-i kerimelerinin her biri ibareleriyle bunların zatının haram ol¬duğuna delâlet eder, halbuki haramlık fiillere taalluk eder. Bu sebeple birinci ayette “nikahlamak” kelimesi ikinci ayette de “yemek” kelimeleri takdir edilir. Yani “Size annelerinizi nikahlamak haram kılındı”, “Size meyte yemek haram kılındı” demektir. İşte bu takdir iktizanın delaletiyle sabittir.

Bu Delâletlerin Hükümleri:

Bu dört delâletle hüküm kat’î ve yakîn şekilde sabit olur. Ancak tahsis veya tevil gibi bu delâleti zanna çevirecek bir şey bulunursa zannî olarak sabit olur.
Delâlet kuvvetine göre bu delâletlerin mertebeleri şöyledir: İbare işaretten, işaret delâletten, delâlet iktizadan daha kuvvetlidir. Teârüz ettikleri zaman kuv-vetli takdim olunur.
İbare ile işaretin tearuz ettiğine misal, daha önce de geçtiği gibi “Size kı¬sas farz kılındı” (Bakara: 2/178) ayet-i kerimesi ibaresiyle kısasın vücubunu, “Kim bir mümini amden öldürürse cezası ebedî cehennemde kalmaktır” (Nisa: 4/93) ayet-i kerimesi işaretiyle uhrevî ceza ile edilip kısas yapılmamasının ifade etmektedir. Ancak nassın ibaresi takdim edilerek kısasın vücubuna hükmedil-melidir.
Bir başka misal: “Hayzın en azı üç en çoğu on gündür” hadisi şerifinin ifade ettiği hüküm “her kadın ömrünün yarısını oturarak geçirir, namaz kıl¬maz” hadisinin ifade ettiği hükme takdim edilir. Çünkü birinci hüküm yani “ha¬yız müddetinin en çoğu on gündür” hükmü nassın ibaresiyle sabittir. İkinci hü¬küm yani “en çoğu onbeş gündür” hükmü nassın işaretiyle sabittir.
Nassın işaretiyle delâletinin tearuz ettiiğine dair misal: “Kim bir mümini taammüden öldürürse onun cezası ebedî cehennenmdir” (Nisa: 4/93) ayeti işaretiyle amden öldürmede keffaret vacib olmadığını ifade etmektedir. Halbuki “Kim bir mümini hata ile öldürüşe (keffareti) bir mümin köle azad etmektir” (Nisa: 4/92) ayet-i kerimesi delaletiyle amden öldürene de keffaret vacip olaca-ğını ifade etmektedir, çünkü hata ile öldüren keffaret verirse amden öldüren öncelikle vermelidir. Ancak birinci ayetin işaret} ikinci ayetin delâletine takdim edilir, çünkü birinci ayet onun dünyada günahı için keffaret olmadığını, zira onun cehennemde ebedî kalmaktan başka bir cezası olmadığını işaretiyle ifade etmektedir. İşte bu işaret ikinci ayetin -yani amden yapan günahı için keffaret vermeye hata ile yapandan daha layıktır -delâletinden daha kuvvetlidir.^
Nassın delâleti ile iktizasının tearuzuna misal yoktur.

İKİNCİ KAİDE: ALLAH HAKKI, KUL HAKKI

Mahkûmun fîh’in (mükellefin) kısımlarından bahsederken bu kaideyi açıkladım ve Allah hakkından, mükellef kul hakkından veya toplum hakkı ve şahsî haktan ne kastedildiğini izah ettim. Birincisi ile toplumun maslahatı ikincisiyle de özellikle mükellef ferdin maslahatı gözetilmiştir. Bu kaidenin bu¬rada tekrar zikredilmesi şu münasebetledir: Kaide ilk geçtiği yerde “şer’î hü¬kümlerin gayesi insanların maslahatlarını gerçekleştirmektir” meselesini beyan için zikredildiği halde burada, “konulan hükümlerle gerçekleşmesi hedeflenen maslahat, topluma ait maslahat-ı âmme (kamu yaran) olabileceği gibi şahsa ait maslahat-ı hassa da olabilir veya her ikisi arasında müşterek olabilir” meselesini ifade etmek için tafsilat verilmeden zikredilmiştir.
Kaynak:Fıkıh Usulü,Prof.Dr.Vehbe Zühayli

25

Haziran
2012

Orucun Tanımı Ve Çeşitleri

Yazar: arafat  |  Kategori: iBADET  |  Yorum: Yok   |  1.250 Kez Okundu

A. Tanımı
İmsak vaktinin girdiği andan itibaren güneş batana kadar geçen süreyi Allah’ın emri olduğu için veya emri olmasa da O’nun tarafından beğenilen bir davranış olacağı düşüncesiyle yemeden, içmeden ve cinsî ilişkiden uzak olarak geçirmeye oruç denir. Arapça’da oruç yerine söz¬lükte “bir şeyden geri durma, yapmama” anlamına gelen “sıyâm” ve “savım”, oruçlu yerine de “sâim” kelimeleri kullanılır. Kur’ân-ı Kerîm’de oruç anlamında “siyam”[408] ve oruçlular anlamında da “sâimîn” ve “sâimât”[409] kelimeleri geçer.
Takvimlerde imsak olarak belirtilen vakit, fecr-i sâdığın doğuş vak¬tidir. İkinci fecir de denen fecr-i sâdık, ufkun altındaki güneşin ışığının ufukta fark edildiği andan itibaren başlar. Doğu ufkunda beliren bu beyazlık, zamanla kuvvetlenerek ve alanını genişleterek devam eder ve sonunda güneş doğar. İmsak ile başlayan oruç yasakları, güneş batana kadar sürer ve güneşin batımından imsake kadar geçen vakit içinde bu yasaklar tamamen kalkar.
Zamanı ve mahiyeti farklı da olsa oruç, İslâm’dan önceki dinlerde de mevcut idi. Müslümanlara farz oluşu ise hicretin ikinci yılı Şabanın¬da (Şubat 624) bildirilmiş ve bir sonraki ay olan ramazandan itibaren uygulanmıştır.
B- Orucun Çeşitleri
Oruç, hükmü itibariyle farz, vacip, sünnet, mendup ve nafile olmak üzere çeşitlere ayrılır.
1- Farz Oruç
Ramazan ayında tutulan oruç olup kazası da farzdır. İleride açıkla¬nacak özellikleri taşıyan herkesin bu ayı oruçlu geçirmesi, eğer ayın tamamını veya bazı günlerini oruçsuz geçirmişse onları kaza etmesi gerekir. Ramazan orucunun bu ayda tutulmasına edâ, daha sonra tu¬tulmasına da kaza denir.
Kefaret oruçları da farzdır. Bunların vacip olduğunu söyleyen âlim¬ler de vardır. Aslında kefaret oruçlarını ikiye ayırıp Kur’an’ın açık beya¬nına dayananları farz diğerlerini vacip saymak daha isabetli olabilir. Konuyla ilgili bilgiler ileride kefaretler başlığı altında anlatılacaktır.
2- Vacip Oruç
Adak (nezir) oruçları ve başlanıp bozulan nafile oruçların kazası olarak tutulacak oruçlar vaciptir. Belli bir vakitte veya vakit belirtmeksi-zin oruç tutmayı adayan kişi, kendisini oruç borçlusu haline getirmiş olur; dolayısıyla bunu yerine getirmesi de vaciptir. Nafile oruca başla¬yan kimse de bu davranışı ile o günün orucunu kendisine vacip hale getirmiş sayılır. Bunu bozduğu takdirde daha sonra kaza etmesi vacip¬tir.
3- Sünnet Ve mendûb Oruç
Hz. Peygamberin genellikle oruç tutmayı âdet edindiği veya tavsiye ettiği günlerde oruç tutmak sünnet veya menduptur. Muharrem ayında zaman zaman veya bilhassa dokuzuncu ve onuncu günü (aşure günü) veya onuncu ve on birinci günü, recebin birinci, şabanın on beşinci, zilhiccenin ilk dokuz günü, kamerî takvime göre her ay üç gün ve özellikle de on üç, on dört ve on beşinci günleri, şevval ayında altı gün, hafta içinde pazartesi, perşembe günleri tutulan oruç, savm-ı Davud denen ve günaşırı oruçlu olmak şeklindeki uygulama, (hac İbâ¬deti ile meşgul olanlar ve oruç tuttukları takdirde sıkıntı ve zafiyet hali yaşayacaklar hariç) kurban bayramından bir gün önceki (arefe) gün tutulan Oruç bu tanıma uymaktadır.[410]
4- Nafile Oruç
Farz, vacip ve mekruh olmayan, hakkında herhangi bir rivayet de bulunmayan günlerde sevap niyetiyle tutulan oruçlardır. Elimizde Hz. Peygamberin ramazan dışında bir ayın tamamını oruçlu geçirdiğine ait bir bilgi yoktur. Hadislerde onun ramazan dışında hiçbir ayın tamamını oruçlu geçirmediği ve her ay az çok oruç tuttuğu, en fazla oruçlu olduğu ayın şaban ayı olduğu şeklinde rivayetler vardır.[411]
C- Oruca Niyet
Niyet, bir işe kesin karar vermektir. Bir fiilin ibâdet sayılması için o niyetle yapılması şarttır. Belirtilen süre içinde yeme içme ve cinsî ilişki¬den uzak duran müslümanın bu davranışı ancak oruç niyetiyle olursa oruç kabul edilir. Niyette önemli olan kalben buna karar vermiş olmak¬tır. Ayrıca dii ile söylenmesi şart değildir. Buna rağmen genellikle dil ile de söylenir ve çoğu kere iftar (orucu açma) esnasında dua ile karı¬şık olarak ifade edilir. Meselâ iftar esnasında yapılan şu duada niyet de geçmektedir. “Allahım! Sırf senin İçin oruç tuttum. Sadece sana iman ettim ve güvendim. Senin rızkınla orucumu açtım. Yarınki ramazan orucuna da niyet ettim. Yaptıklarımdan ve yapmadıklarımdan dolayı beni affet”.176 Sahur esnasında benzer dualarla niyet edildiği de görülür.
Dinî günlerin tesbitinde kullanılan takvime göre gün, güneşin ba¬tımı ile başlar ve önce gece sonra gündüz olur. Buna göre güneşin batması ile iftar (orucu açma) vakti girerken aynı zamanda ertesi gün de başlamış olur. O andan başlayarak imsak vaktine kadar, o günün orucuna niyet edilebilir. Yapılan niyetten imsakten önce vazgeçmek de mümkündür.
Niyetin normal ve tavsiye edilen vakti bu olmakla birlikte bazı oruçlara -imsakten sonra orucu bozan herhangi bir iş yapmamış olmak şartıyla- günün yarısına kadar niyet edilebilir. Günün yarısından maksat, imsakten güneşin batımına kadar geçen sürenin yarısıdır. Ramazan oru¬cu, nafile ve mekruh oruçlarla tutulacağı gün belli edilerek adanan oruçlar günün yarısına kadar niyet edilebilen oruçlardır. Ayrıca bunlarda hangi oruca niyet edileceğinin belirlenmesi de şart değildir. Böyle bir belirleme olmaksızın sadece oruca niyet edilse ramazan ayında ise ra¬mazan orucu, günü belli adak orucu ise adak orucu ve bunların dışın¬da da nafile oruç olur. Hattâ ramazanda ve adak orucu için belirlenmiş günde başka bir farz veya vacip oruca da niyet edilse tutulan oruç, niyet edilen değil o güne ait oruç olarak gerçekleşir. Ramazan orucu¬nun kazası, günü belli olmayan (mutlak) adak orucu ve kefaret oruçla¬rında ise imsakten önce niyet edilmesi şarttır.
D- Oruç Tutmanın Yasak Olduğu Günler
Ramazan bayramının ilk günü ve kurban bayramının dört günü oruç tutmak tahrimen mekruhtur. Bu günlerde oruç tutmak bir şekilde müslümaniarın bayramına katılmamak, karşı çıkmak gibi değerlendiril-miştir.[412] Bunun dlŞinda bazi günler de vardır ki, o günlerde oruç tutmak tenzihen mekruhtur. Bun¬lardaki mekruhluğun sebebi bazan müslümanlann sevincine katılmamak bazan da o günlere kutsallık katmak veya böyle bir görüntü vermektir. Yalnız cuma veya cumartesi günü yahut muharrem ayının onunda, nevruz gününde oruç tutmak mekruh sayılmıştır.[413] Peygamberimiz ramazan orucuna bir gün önce¬den başlamayı da uygun görmemiş ancak o günün genelde oruçlu geçirdiği bir güne tesadüf etmesini bu hükmün dışında tutmuştur.[414] Diğer taraftan iftar etmeden iki veya daha fazla günü aradaki gecesi ile birlikte oruçlu geçirmek de İslâm’ın oruç anlayışına uymadığı için mekruhtur. Zaman zaman gündeme ge¬len ölüm oruçlarının da İslâm ile alakası yoktur. Zayıflık ve sıkıntı kay¬nağı olacaksa hac esnasında arefe günü ve öncesinde oruç tutulması da mekruh görülmüştür. Hz. Peygamber’in arefe günü Arafat’ta oruçlu olmadığı rivayet edilir[415]. Başkasına ait işte çalışanlar da eğer İş veriminin düşmesine sebep olacaksa ra¬mazan harici günlerde işverenin izni olmadan oruç tutmamalıdır.
2- Ramazan Orucunun Farz Oluşu Ve Delilleri
Allah Teâlâ müminlere hitap ederek; “Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı” buyurur. Sonra onun sayılı günlerde tutulacağını ifade eder ve bir âyet sonra da bizzat zamanını belirterek şöyle buyurur: “Ramazan, insanlar için bir rehber olan, ayırt edici ve yol gösterici açık deliller ihtiva eden Kur’ân’in indirildiği aydır. O aya yetişen onu oruçlu geçirsin”.
Hz. Peygamber de birçok hadiste orucun İslâm’ın temel ibâdetle¬rinden biri olarak müslümanlara farz olduğunu dile getirir:
“İslâm beş şey üzerine kuruldu: Allah’tan başka tanrı olmadığına ve Muhammed’in O’nun peygamberi olduğuna şahitlik etmek, namazı kıl-mak, zekâtı vermek, ramazanı oruçlu geçirmek ve Kabe’yi ziyaret etmek (hac)”.[416]
Hz. Peygamber “Allahin bana farz kıldığı orucu bildir” diyen birisine “Ramazan ayı”, diye cevap vermiştir.[417]
Bu ve benzeri delilleri değerlendiren İslâm bilginleri arasında rama¬zan ayında oruç tutmanın farz olduğu konusunda ittifak (icmâ, görüş birliği) vardır.
3- Orucun Fazileti
İmanın gereği olarak ve Allah için ramazan ayını oruçlu geçirenin geçmiş günahları affedilir.[418] Ramazan gelince cennet ka¬pıları açılır, cehennem kapıları kapatılır ve şeytanlar bağlanır, zincire vurulur.[419]
Hz. Peygamber cennete girecek insanların dünyadaki amellerine gö¬re değişik kapılardan hattâ bazılarının, bu kapıların her birinden ayrı ayrı davet edileceğini bildirir. O kapılardan biri de oruçluların girişine ayrılmış olan “reyyân” kapısıdır. “Oruçlular nerede?” şeklindeki çağrı üzerine onlar bu kapıdan girecekler ve daha sonra bu kapı kapatılacak, başkaları oradan giremeyecektir.[420]
Hz. Peygamber’in bir kudsi hadiste ifade ettiğine göre Allah “İnsan oğlunun her ameli kendisi içindir fakat oruç bundan hariçtir; o, benim İçindir ve onun karşılığını ben vereceğim.” buyurur. Onun ifadesiyle “Oruç, kalkandır”. Yani insanları kötülüklerden, günahtan korur. Sözüne devam ederek oruçluya şu tavsiyelerde bulunur: “Oruçlu bir kişi ahlâk dışı sözler söylemesin, cahilce davranmasın. Birisi onunla kavga edecek olursa veya ona hakaret ederse iki defa ‘ben oruçluyum’ desin. Haya¬tım elinde olan (Allah)’a yemin ederim ki oruçlunun ağız kokusu, Al¬lah’ın yanında misk kokusundan daha hoştur. Çünkü o, benim için yemesini, içmesini ve arzusunu terk ediyor”.[421]
Oruçlu için iki sevinç anı vardır: Oruçlu geçirdiği günün ardından iftar ederken sevindiği gibi âhirette Rabbi’ne kavuşunca da bu dünya¬da tuttuğu orucun mükâfatından dolayı sevinecekti.[422] Yalnız oruç, sadece yeme-içmeyi ve cinsî ilişkiyi terk etmekten ibaret sanılmamalıdır. Genelde serbest olan bu fiilleri oruçlu olduğu İçin geçi¬ci olarak terk eden müslüman, Allah’ın sürekli yasakladığı fiillerden de uzak durmalıdır. “Yalan söylemeyi ve sahtekârlığı terk etmeyen oruçlu bilmelidir ki Allah’ın onun yeme ve içmesini terk etmesine ihtiyacı yok¬tur”.[423]
Ramazan dışında da zaman zaman oruç tutmanın fazileti ve sevabı çoktur. Hz. Peygamber, Allah yolunda bir gün oruç tutmanın, o kişiyi cehennemden yetmiş yıllık mesafe kadar uzaklaştıracağını bildirir.[424]
4- Orucun Farz Olmasının Şartları
Ramazan orucu ergen ve akıllı müslümanlara farzdır. Onlar eğer oruç tutmalarına mani veya tutmamalarına izin veren herhangi bir ma¬zeret yoksa her sene ramazan ayının tamamını oruçlu geçirmelidirler.
Ramazan ayı içinde ergen olanlar veya müslümanlığı kabul edenler de o anı izleyen ilk imsak vaktinden itibaren oruca başlarlar. Oruç tutma¬ya mani veya tutmamaya izin veren durumlar bundan sonra açıklana¬caktır. Böyle bir sebeple veya meşru bir sebep olmadan ramazan oru¬cunu tutmayanların onu kaza etmeleri yani kaç gün oruç tutmamışlar-sa daha sonra ramazan dışındaki günlerde aynı sayıda gün, oruç tut¬maları gerekir.
Kabul edilebilir bir mazereti olmadığı halde orucunu vaktinde tut-mayanların ayrıca bunun büyük bir günah olduğunu bilerek tövbe etmesi ve Allah’tan af dilemesi de gerekir. Çünkü sonradan kaza edilse bile bir farz veya vacip ibâdetin, vaktinde yapılmaması günahtır, Hz. Peygamberin “Bir kimse mazereti olmadan ve hasta da değilken rama-zanda bir gün oruç tutmasa bütün zamanlan oruçlu da geçirse bu, onun yerine geçmez” buyurduğu rivayet edilir.[425]
5- Oruç Tutmaya Engel Olan Veya Tutmamayı Mubah Kılan Mazeretler
A- Oruç Tutmaya Engel Olan Haller
Ayrıntıları daha önce açıklanan aybaşı hâli oruç tutmaya mânidir. Bir kız veya kadın bu hâlde iken oruç tutamaz. Hatta o halde iken oruç tutsa bile dinen meşru sayılan oruç yerine geçmeyeceği için son¬radan o günlerin yerine kaza orucu tutması gerekir. Hz. Aişe, Hz. Pey¬gamberin, ay halinden sonra onlara orucu kaza etmelerini emrettiğini, namaz konusunda ise böyle bir isteğinin olmadığını anlatır. Tirmizî bu rivayetten sonra “Uygulama da böyledir. Ay halindeki kadının orucu kaza edeceği, namazı kaza etmeyeceği konusunda ilim ehli arasında bir
İhtilâf da bilmiyoruz” der.[426]
Doğum yapan kadın (nüfesâ) da loğusalığı müddetince ay halindeki kadın gibidir. Onun doğuma bağlı kan olayı devam ettiği müddetçe geçen süredeki durumuna nifas hali denir. Bu halde iken oruç tutmaz, namaz kılmaz. Tutamadığı bu orucu daha sonra kaza eder.
Oruçlu olan bir kadın da imsak ile güneş batımı arasında geçen sürenin herhangi bir anında aybaşı veya nifas hali bulunursa o günün orucuna başlamış da olsa bu durum orucu geçersiz kılar. Artık oruçlu olmadığı için kadın kalan süre içinde yiyebilir, içebilir. Gün içinde ay¬başı veya nifas hali sona eren kadının o günün orucunu kaza etmesi gerekirse de günün kalan kısmını oruçlu gibi geçirmesi istenir. Buna rağmen yiyip içmesi halinde bu durum ona herhangi bir ek yükümlü¬lük getirmez.
B- Oruç Tutmamayı Mubah Kılan Mazeretler
İslâm dini, insandan gücünün yetmeyeceği veya onu önemli sıkıntı¬lara düşürecek görevler istemez. Bu temel ilke ibâdetler için de geçer¬lidir. Kur’an’da ramazan ayında oruç tutmayı emreden âyetlerde hasta veya seferde (yolculukta) olanların orucu o günlerde tutmayıp daha sonra tutacakları veya tutabilecekleri bildirilir. Bundan dolayı başta has¬talık ve sefer olmak üzere ramazan ayında oruç tutmamayı mubah kılan bazı durumlar vardır.
1- Yaşlılık: Yaşlanmış, artık açlık ve susuzluğa dayanamayacak hale gelmiş kişiler oruç tutmak yerine her günün orucuna karşılık bir fakire fidye verirler. Fidye, bir insanın bir günlük yemek bedelidir ki genellik¬le ramazan ayında ilân edilen fitre (fıtır sadakası) ile aynı miktardadır. Fidye vermek yerine her gün bir fakire en az iki öğün yemek yedir¬mek de mümkündür. Yaşlılık sebebiyle artık oruç tutamayacak hale gelenlere ilmihal kitaplarında “pîr-i fânî” denir. Kendisini bu grupta gördüğü için oruç tutmayıp fidye veren kimse daha sonra oruç tutacak hale gelse bundan sonra orucunu tutmaya başlayacağı gibi önceki değerlendirmesinin isabetsiz olduğu anlaşılmış olacağından tutmayıp fidye verdiği o oruçlardan da sorumlu olur. Çok yaşlı olmasa da teda¬visi mümkün olmayan ve oruç tutmaya engel teşkil eden bir hastalığı olan kimse de “pîr-i fânî” gibi fidye verebilir.
2- Hastalık: Kur’ân-ı Kerîm’deki ilgili âyetlerde (el-Bakara 2/184, ıss) herhangi bir sınırlama getirilmeksizin hasta olanların oruçlarını daha sonraki günlerde tutacağı belirtilir. Fıkıhçılar buradaki hastalığı “oruç tutulduğu takdirde artacak veya iyileşmesi gecikecek yahut bir organın zarar görmesi neticesini doğuracak olan hastalık” şeklinde anlarlar. Has¬ta bu konuda işinin ehli, güvenilir bir doktorun sözüne itimat edebile¬ceği gibi daha önceki tecrübelerine ve bilinen bazı işaretlere de itimat edebilir. Bu ve benzeri sebeplerle oruç tuttuğu takdirde hastalığının artacağı veya tedavisinin gecikeceği kanaatinde olan insan orucunu bugünlerde tutmayıp daha sonra iyileşince geciktirmeksizin kaza eder. İyileşme olmaksızın hastalık hali ölümle sonuçlanırsa bu günler için herhangi bir sorumluluk da yoktur. İyileştiği ve kaza etme imkânı bul¬duğu halde kaza etmeden ölmüşse o günlerin orucundan sorumlu olarak ölmüş sayılır. Bu durumda her günün orucu için bir fitre verilir.
Burada anlatıldığı şekilde hasta olan birisi oruca hiç niyet etmeye¬bileceği gibi oruca başladıktan sonra gün içinde hasta olmuşsa da orucunu bozabilir ve daha sonra sadece kaza eder.
3- Aşırı Açlık veya Susuzluk: Oruca başlamış bir insan akıl veya vü¬cut sağlığına zarar verecek derecede açlık veya susuzluk hali ile karşı¬laşırsa orucunu açar ve daha sonra kaza eder. Böyle ciddi bir tehlike karşısında orucunu bozduğu için günahkâr olmaz. Açlık veya susuzlu¬ğun sağlığına bu derecede zarar vereceği güvenilir bir doktor tarafın¬dan söylenmişse o zaman oruca hiç başlamaz ve ileride bu durum geçince onu kaza eder.
4- Hamilelik veya Emzirme: Oruç, hamilenin kendisine veya karnın¬daki çocuğa zarar verecekse o da hasta gibi kabul edilir ve ramazanda oruç tutmayıp sonra kaza eder. Kendi çocuğunu veya süt anne olarak başkasının çocuğunu emziren kadın, eğer oruç tuttuğu takdirde çocuk bundan zarar görecekse orucu tehir eder ve sonra bu durum ortadan kalkınca kaza eder.[427]
5- Sefer (Yolculuk): Hastalık sebebiyle oruç tutulmayacağını bildiren âyetlerde “sefer” de oruç tutmama mazereti olarak zikredilmiştir. Hangi yolculukların bazı dinî hükümlerde değişikliğe sebep olan “sefer” kap-samında olacağı âlimler arasında tartışmalı bir konudur. Daha önce namaz konusunda geçen açıklamalara göre “sefer” sayılan yolculuk, oruç tutmamak için de bir mazerettir. Bunlar oruçlarını daha sonra kaza ederler.
Peygamberimiz ve ashabının seferlerde oruç tuttukları da tutmadık¬ları da olmuştur. Tutanlar da tutmayanlar da diğerlerini anlayışla ve saygıyla karşılamışlardır. Diğer taraftan oruç, seferdeki insana çok sıkıntı verecekse bu durumda oruç tutmamak tercih edilmelidir. Hz. Peygam¬ber bir sefer sırasında arkadaşlarının başına toplanarak, gölge altına alındıkları adamı görünce “Bu ne?” diye sormuş ve “oruçlu” cevabını alınca “Seferde oruç tutmak bir fazilet değildir” demiştir.[428]
6- Savaş: Ramazanda düşman karşısında savaşan bir müslüman eğer oruç tuttuğu takdirde zayıf düşecekse o günlerde oruç tutmayıp sonra kaza edebilir. Fiilen savaş başlamamış da olsa o gün başlayaca¬ğını biliyorsa bu durumda da oruç tutmayıp sonra kaza edebilir.
7- Tehdit: Oruçludan, ölüm tehdidi veya vücut organlarından birine ciddi manada zarar verme tehdidi altında orucunu bozması istenirse orucunu bozar ve sonra kaza eder.
Farz veya vacip oruca başlayan birisinin ziyafet sebebiyle orucunu bozmasına izin verilmez. Sünnet, mendup veya nafile oruca başlayan birisinin sonra kaza etmek üzere orucunu açmasının mubah olup ol¬madığı ise Hanefî mezhebi içinde ihtilaflı bir konudur. Bir görüşe göre böyle bir oruca başlayan kişi herhangi bir mazereti olmasa da sonradan kaza etmek üzere orucunu bozabilir. Fakat mezhep içinde daha yaygın görüş, bir mazereti olmadan orucunu bozmaması yönündedir. Bu görüşe göre ziyafete davet edilmiş olmanın mazeret sayılıp sayıla¬mayacağı da ayrıca tartışmalıdır. Kimine göre bu, uygun bir mazeret iken kimine göre değildir. Kimine göre günün ilk yarısında (zevalden önce) mazeret sayılırsa da daha sonra mazeret sayılmaz. Bir kısım âlim davet sahibinin üzülecek olmasını dikkate alır ve oruca devam edip ziyafete katılmamak onu rahatsız edecekse bunu bir mazeret olarak kabul eder. Oruca devam etmek anne ve babadan herhangi birini üze-cekse bu da nafile orucu bozmak için bir mazeret kabul edilir.
C- Vaktinde Tutulmamış Oruçların Kazası Ve İskât-ı Savm
Yukarıda açıklanan mazeretler dolayısıyla veya herhangi bir mazere¬te bağlı olmaksızın vaktinde tutulamayan, başlanıp da bozulan oruçlar daha sonra kaza edilir. Kaza orucu için belli bir vakit yoktur. Ramazan bayramının ilk ve kurban bayramının ilk üç günü dışında senenin her¬hangi bir gününde kaza edilebilir. Hiçbir mazereti olmadığı halde oru¬cu vaktinde tutmamış olanlar hem kaza etmeli hem de tövbe ve istiğ¬far edip Allah’tan af dilemelidir. Çünkü onlar orucu vaktinde tutma¬makla günah işlemişlerdir.
Bir mazeretten dolayı orucu vaktinde tutamamış bir insan söz ko¬nusu mazereti sona erip onu kaza fırsatı bulamadan ölmüşse oruç borçlusu olarak ölmüş sayılmaz ve bundan dolayı günahkâr olmaz. Ama kaza için fırsat bulduğu halde yapmamışsa oruç borçlusu olarak ölmüş olur. Kaza oruçlarını, nasıl olsa vakti geçti deyip günlerin kısa, havaların serin olduğu mevsimlere bırakmak doğru ve dürüstçe bir davranış değildir.
Bir insan, kaza etmesi gereken oruçlarını kaza etmeden yukarıda açıkladığımız mazeretler arasında sayılan “yaşlılık” dönemine girmiş ola-bilir. Bu durumda orada anlatılan bilgilere göre hareket eder ve her gün için bir fidye verir. Bu, oruç tutacak gücü olmayanlarla ilgili âyetin[429] açık hükmü olarak kabul edilir. İnsanların Allah’a karşı borçlan olan ibâdetleri sağlıklarında bizzat ve istendiği şekilde yapma¬ları esastır. Buna rağmen onların bir kısmını vaktinde yapamadan ölme-ieri de mümkündür. Bu ihtimale karşı tedbir olarak bu kişilerin, borçlu öldükleri takdirde bunların gereğinin, bırakacağı mirastan karşılanmasını vasiyet etmeleri gerekir. Böyle bir vasiyeti olduğu takdirde, -ileride açıklanacağı gibi- bıraktığı malın, öncelikli harcama ve ödemelerden sonra kalan kısmının üçte birinden, bu ve diğer vasiyetleri yerine geti¬rilir. Bazı âiimlerce böyle bir vasiyeti olmasa da eda/tasarruf ehliyetine sahip mirasçıların, onun bıraktığı mirastan veya kendi mallarından, bu tur borçlarının gerektirdiği ödemeleri yapmaları halinde bunun da kendi vasiyeti üzerine yapılmış ifa yerine geçebileceği şeklinde bir qö’ ruş geliştirilmiştir. Fakat Hanefî mezhebinde daha kuvvetli sayılan görü şe göre ibâdetlerde, yükümlünün kasıt ve tercihi esas olduğundan ve bu konuda vasiyeti olmayanın bir tercihinden de söz edilemeyeceğin den vârislerin ödemesi, o insanı sorumluluktan kurtarmaz. Ölünün oruç borcunun bu şekilde düşürülmesi işlemine “iskât-i savm” (orucu düşür-mek) denir.
6- Orucun Farz Olmasının Sebebi Ve Ayın Görülmesi (Rü’yet-i Hilâl) Meselesi
Diğer ibâdetler gibi oruç da Allah’ın emri olduğu için farzdır. Bu mânada ramazan orucunun farz olmasının sebebi, Allah’ın onu emret¬miş olmasıdır. Fakat fıkıh usulünde “sebep” kelimesinin özel bir anlamı vardır. Meselâ sabah namazının farz olmasının sebebi, vaktinin girmesi¬dir. Bunun gibi ramazan orucunun farz olmasının sebebi de ramazan ayının başlaması ve her günkü orucun vaktinin girmesidir. Belirtilen vakit girince oruç tutmak farz hale gelir. Ramazan ayının başlaması, hilâlin doğması ile belli olur. Dinî günlerin tesbitinde gökyüzündeki ayın hareketleri esas alınır. İlk gün güneş battıktan sonra küçük bir hilâl şeklinde kısa bir süre görülen ay, günden güne büyüyerek ve görülme süresi de uzayarak ayın ortasında dolunay halini alır. Bundan sonra tekrar küçülmeye başlar ve bazan yirmi dokuz, bazan da otuz gününü tamamlayınca yeni hilâl görülür.
Hz. Peygamber zamanında ayın bu hareketi gözle izlenir ve buna göre ramazan ayı başlayınca oruç tutulur ve şevval ayı başlayınca da oruca son verilip bayram yapılırdı.
Onun zamanındaki bu uygulama yine onun hadislerine ve uygula¬malarına bağlı olarak ve benzer ortamda oluşan Hanefî fıkhına şöyle yansımıştır: Müslümanlar ramazandan önceki ay olan şaban ayının 29. gününü takip eden akşam yeni ayı gözlerler. Eğer yeni ay görülürse ramazan ayı girmiş olduğundan o gece teravih namazına başlarlar ve ertesi gün de oruç tutarlar. Yeni ay görülmezse ertesi günü, şaban ayının otuzuncu günü kabul ederler ve ondan sonra oruca başlarlar. Ramazanın 29. gününü takip eden akşam da aynı şekilde yeni ay göz¬lenir. Eğer görülürse ramazan sona ermiş olduğundan ertesi gün bay¬ram yapılır. Yeni ay görülmezse ertesi gün ramazanın otuzuncu günü sayılır ve ondan sonraki gün bayram olur. Ramazanın başlangıcı ve sonu ile İlgili bu tesbit, müslüman toplumun en üst temsilcisinin (gü¬nümüz Türkiye’sinde Diyanet İşleri Başkanlığı) onayı ile yapılır. Böylece müsiümaniar ramazana birlikte başlarlar ve yine birlikte bayram yapar¬lar. Bu onay için gökyüzünün berrak olduğu zamanlarda bir iki kişinin görmesi yeterli sayılmaz, çok sayıda kişinin görmesi şartı aranır. Hava bulutlu ise ramazanın başlangıcında İslâm dininin emir ve yasaklarına uymada hassasiyet sahibi (âdil) bir müslümanın yeni ayı gördüğüne dair şahitliği kabul edilerek ramazanın başladığı ilân edilir. Fakat rama¬zanın sonunda hava bulutlu ise en az iki kişinin şahitliği aranır.[430]
Uzun yıllardır ayın hareketleri, uzman kişiler tarafından ve teknolo¬jiden yararlanılarak önceden tespit ve ilân edilmektedir. Hattâ yeni ayın fiilen doğuş zamanı (kavuşum anı) ile gözle görülebilecek hale geleceği zaman ayrı ayrı tesbit edilebilmektedir. Müslümanların bu tesbit karşı¬sındaki tutumlarının ne olacağı meselesi son zamanlarda fıkıh bilginleri arasında tartışılmaktadır. Kimi ülkelerde uzmanların raporlarına dayanan takvimlere kimi ülkelerde ise gözle görmeye itibar edilmektedir. Türki-ye’deki takvimler yeni ayın çıplak gözle görülebilecek hale geleceği an esas alınarak hazırlanmaktadır. Bu durumda takvime esas alınan ölçüm ve hesaplamalar doğru olduğu takdirde yeni ayın belirtilen zamandan önce doğmaması gerekir. Müslümanların çoğunluk teşkil ettiği ülkeler¬de, ramazana birlikte başlamak ve hep beraber bayram yapmak için devlet tarafından ilân edilen ve halk tarafından kabul gören günlerin esas alınması, ferdî tercihlerin müsiümaniar arasında huzursuzluk vesile¬si yapılmaması tavsiye edilir.
Her ülke veya şehrin kendi görmesine mi itibar edeceği, yoksa bir yerde görülmüşse bundan haberdar olan başka şehir ve ülke müslümanlarının da ona göre hareket etmesi gerekip gerekmeyeceği İslâm hukukçuları arasında eskiden beri tartışılan bir konudur. Fıkıh kitaplarında “ihtilâf-ı metâli’a itibar edilip edilmeyeceği” şeklinde tartışı¬lan bu konu, zamanımızdaki iletişim imkânlarının ve teknolojilerinin gelişmişliği, dünya müslümanlarının ortak heyecan ihtiyacı, “dünyanın küçük bir köye” dönüştüğü gerçeği karşısında uygulamada eski önemi¬ni kaybetmiştir.
7- Orucun Rüknü, Şartları Ve Mustehapları
A- Orucun Rüknü
Orucun rüknü, oruç için belirlenen süre içinde oruçlunun cinsî iliş¬kiden uzak durması ve vücudunun içi hükmünde sayılan kısmına her¬hangi bir şey girmemesidir. Vücuda giren şeyin tabiî kanallardan (menfezlerden) girmesi esas alınır, derinin gözeneklerinden girenler orucu bozmaz. Boğaz tabii giriş kanalıdır. Burun, kulak vs. gibi vücudun içine açılan bazı kanallar da fukaha tarafından aynı hükme tâbi tutulmuş ve buralardan girecek maddelerin de orucu bozacağı kabul edilmiştir. Ay¬rıca tabiî kanalların haricinden meselâ, vücutta açılan bir yaradan içeri¬ye giren veya iğne vasıtasıyla vücuda verilen İlâçların yahut başka maddelerin rüknüne aykırı olduğu için orucu bozup bozmayacağı tartı¬şılmıştır. Bu konular ileride “Oruç ve Tedavi” başlığı altında ele alına¬caktır.
Fıkıh kitaplarının tesbitine göre orucun bozulması için bir şeyin vü¬cuda şeklen veya manen girmesi yeterlidir. Şeklen girme boğaz yoluyla olur ve boğazdan giren her şey orucu bozar. Manen girme ise vücuda yararı olan, gıda veya tedavi maddesi olarak kullanılan bir şeyin her¬hangi bir yerden vücut içine girmesidir. Buna göre meselâ, bir demir parçasının veya kurşunun vücuda saplanıp içeride kalmasının, taharet¬lenirken aşırı titizlikten dolayı anüsten bir miktar su girmesinin, kadının cinsel organına koyacağı bir bez parçasının içeri gitmesinin vücuda bir yararı olmayacağı için orucu bozmaması gerekir. Fakat buna rağmen Hanefî mezhebi âlimleri vücuda tamamen girip içeride kalan bir demir parçasının orucu bozup bozmayacağı konusunda farklı görüşler ileri sürerken diğer maddelerin girmesinde genellikle orucun bozulacağını savunurlar.[431] Ayrıca cinsel tatmini sağlayan veya keyif veren maddeler, vücuda bir yararları olmasa hattâ zararları bile olsa orucun bozulması¬na sebep olurlar.
B- Orucun Şartları
Orucun şartları deyince farz olmasının şartlan, edasının (yerine geti-rilmesinin) farz olmasının şartları ve geçerli (sahih) olmasının şartları ayrı ayrı ele alınır.
1- Ramazan orucunun farz olmasının şartları; akıllı, baliğ (ergen) ve müslüman olmaktır. Bu konuda “Orucun Farz Olmasının Şartları” başlığı altında bilgi verilmiştir. İslâm dünyasında yaşamayan ve sonradan müslüman olan şahsa ramazan orucunun farz olması İçin onun ayrıca orucun farz olduğunu da bilmesi gerekir. Eğer orucun farz olduğunu bilmiyorsa müslüman olduktan sonraki ramazan ayından başlayarak değil bunu öğrendiği anı izleyen ramazan ayından itibaren oruç mükel¬lefi olur ve geçen günlerin orucunu kaza etmez. Ama İslâm dünyasın¬da yaşarken müslüman olmuşsa ramazan orucunun farz olduğunu bilmemesi bir mazeret sayılmaz ve bilmese bile müslüman olduktan son¬raki tutmadığı ramazan oruçlarını kaza eder.
2- Edasının farz olmasının şartlan; sağlıklı ve mukim (yolcu olma¬yan) olmaktır. Ramazan orucu hasta veya sefer halinde olanlar için de farz ise de onun içinde bulunulan gün edâ edilmesi farz değildir. Bun¬lar, gününde tutamadıkları oruçları daha sonra kaza ederler.
3- Orucun geçerli (sahih) olmasının şartları da niyet etmek ve ka¬dınlar hakkında ay halinde ve loğusalık halinde olmamaktır.
C- Orucun Sünnetleri Ve Müstehaplan
Sahur yemeği yemek ve bunu imsak vaktine yakın zamanlarda yapmak, akşam olunca da orucu vaktinde açıp iftarı geciktirmemek sünnet ve müstehaptır. Hz. Peygamber “Sahur yeyin; sahurda bereket vardır”[432] buyurur ve Ehl-i kitabın orucu ile bizim orucumuz arasındaki önemli farkın sahur yemeği olduğunu söyler[433]. İnsanların iftarda acele ettikleri müddetçe hayır üzere olacaklarını açıklar.[434] Sahur yeme¬ği doktorlar ve beslenme uzmanları tarafından da tavsiye edilir.
Ramazan ayında toplumun yoksul kesimiyle ilgilenmek, onların İhti-yaçlarını gidermek de ayrıca sevaptır. Yoksul olsun olmasın oruçlulara İftar yemeği vermek tavsiye edilir. Hz. Peygamber “Kim bir oruçluyu iftar ettirirse ona o oruçlunun sevabı kadar sevap olur. Bu, oruçlunun sevabından hiçbir şey de eksiltmez”[435] buyurur. İhtiyaç sahiplerine ulaşmak ve onlara iftar vermek daha da faziletlidir.
Bir sıkıntıya sebep olmayacaksa iftarın hurma ve benzeri yiyecekler¬le veya su ile yapılması, bu esnada dua edilmesi sünnettir. Hz. Pey¬gamber, varsa yaş hurma (rutab), yoksa hurma (temr), o da yoksa su ile iftar ederdi[436] ve “Susuzluk gitti, damarlar ıslandı ve inşallah sevap da oldu”[437], “Allah’ım! Senin için oruç tuttum ve senin rızkınla iftar ettim”[438] derdi. Bu gibi konularda ısrarcı olarak ev halkına veya başkalarına sıkıntı vermek ise doğru değildir. Çünkü Hz. Peygamber’in süt-su karışımı veya şekerli un özemesi gibi şeylerle iftar ettiği de bilinmektedi[439] ve Buhârî’nin bab başlıklarından biri (“Savm” 44) “Kolay gelen şeylerle, su vb. ile iftar etmek” şeklindedir.
Ramazanda Kur’an ile meşgul olmanın, onu okumanın, ezberleme¬nin, mânasını anlama hususunda çaba harcamanın, ilim ehlinin bu hu¬susta müzakerede bulunmasının da ayrı bir sevabı vardır. Hz. Peygam¬ber’in her sene ramazan ayında Cebrail ile buluşup Kur’an’ı ona arz ettiği, onun üzerinde bir nevi ders yaptıkları bilinmektedir[440]. Günümüzdeki mukabele geleneğinin esasını da bu uygulama oluşturur.
Ramazanın bilhassa son on gününde itikâfa girmek de orucun sünnetierindendir.
Ayrıca orucun mekruhlarından kaçınmak da sünnettir.
8- Orucu Bozup Bozmayan Ve Oruçluya Mekruh Olan Şeyler
Orucun rüknü, oruç için belirlenen süre içinde oruçlunun cinsî iliş¬kiden uzak durması ve vücudunun içi hükmünde sayılan kısmına her¬hangi bir şey girmemesi şeklinde açıklanmıştı. Orucun rüknünün ihlâl edilmesi orucu bozar ve bozulan orucun daha sonra kaza edilmesi gerekir. Bu rüknün meşru bir mazeret olmadan ihlâl edilmesi günahtır ve bundan dolayı tövbe edip Allah’tan af dilemek de icap eder. İhlâl gayet açık ve net ise o zaman tövbe ve orucun kaza edilmesi yanında kefaret de gerekir. Yapılan fiil, rüknün ihlâli sayıimadığı halde oruçluya yakışmayan veya onu ihlâl ortamına çekebilecek türden ise o da mek¬ruhtur.
A- Orucu Bozup Sadece Kazayı Gerektiren Durumlar
Orucu bozup sadece kazayı gerektiren hususlar; yeme içme ile ilgili olanlar, cinsel hayatla ilgili olanlar ve diğerleri diye üçe ayrılabilir.
Yeme İçme ile İlgili Olanlar: Beslenmede veya tedavide kullanılması âdet olmayan bir şeyin yenilmesi, içilmesi veya yutulması sadece kaza gerektirir. Bu mânada misal olarak zikredilen bazı maddeler şunlardır; Kabuklu fındık ve badem, çekirdek, taş, toprak, çamur, un, hamur, pi-rinç, tuz, kağıt, pamuk. Eğer bir kişi bunlardan birini yemeyi adet hali¬ne getirmişse ve bunları zevkle yiyorsa o zaman bunların yenmesi de kefaret sebebi olur.
İmsak vakti girmedi veya iftar vakti girdi kanaatiyle yiyip içen ve daha sonra da bu konuda yanıldığı anlaşılan insan orucuna devam eder ve aynı zamanda o orucu kaza eder.
Oruca imsakten sonra günün yarısına kadar geçen süre içinde ni¬yet eden birisi, daha sonra orucunu normal hallerde kefareti gerektire¬cek şekilde de bozsa kefaret değil kaza gerekir.
Unutarak yiyen veya içen ve bununla orucunun bozulduğunu zan¬nederek daha sonra bile bile yiyip içenin o günün orucunu kaza et¬mesi gerekir.
Hata ile bir şey yiyenin veya içenin orucu bozulur. Hata ile unut¬manın hükmü farklıdır. Meselâ abdest esnasında ağzını çalkalarken is¬temediği halde boğazına su kaçan kimse -eğer o sırada oruçlu olduğu hatırında ise- hata iie su içmiş gibi sayılır ve orucu bozulur. Oruçlu olduğu hatırında olmaksızın su içenin veya yemek yiyenin durumu bundan farklıdır. O kana kana su içse de, doyuncaya kadar yemek yese de orucu bozuimaz.
Boğazına kar veya yağmur tanesi kaçan oruçlu bunu istemeye is¬temeye yutmak zorunda kalsa eğer o esnada oruçlu olduğunun bilin¬cinde ise orucu bozulur ve bunun yerine de kaza etmesi gerekir. Oruçlu olduğunun bilincinde olmadan yutmuşsa bu, unutarak yeme sayılacağından orucu bozulmaz.
Dişler arasında kalmış az miktardaki artığın yutulması halinde oru¬cun bozulmayacağı kabul edilmiştir. Fıkıhçılar bu konuda nohut tanesi¬ni öiçü alırlar ve bu kadar olan kalıntıyı çok, ondan az olanları da az sayarlar. Ağza dışarıdan alınarak yutulacak bir madde ise susam tanesi kadar olursa orucu bozar. Susam tanesinin, buğday tanesinin veya no¬hut tanesinden küçük bir şeyin yutulmayıp ağızda çiğnenmesi halinde dağılıp yok olacağı için orucu bozmayacağı şeklindeki görüşe bazı ki¬taplarda sınırlama getirilerek bu hükmün, susamın tadının boğazda hissedilmemesi halinde böyle olacağı ifade edilir ve İbnü’l-Hümâm da bu görüşü benimser.
Tozlu, dumanlı bir ortamda bulunduğu için istemeyerek duman ve¬ya toz yutan, boğazına sinek kaçan insanın orucu bozulmaz,
Cinsel Hayatla İlgili Olanlar: Cinsel ilişki olmaksızın öpüşme, sevişme gibi durumlarda boşalma (inzal) olması halinde oruç bozulur ve kazası gerekir. Aslında bu gibi fiiller oruçlu için mekruhtur ve bunlardan uzak durulması tavsiye edilir. İstimna (el iie tatmin sonucu boşalma) da oru¬cu bozar ve kazayı gerektirir.
Uykuda iken ihtilâm olan insanın orucu bozulmaz. Dokunma ol¬maksızın karşı cinse şehvetle bakmak haram ise de, bu bakma veya bu esnada boşalma orucu bozmaz.
Orucu Bozan Diğer Şeyler: İsteyerek ağız dolusu kusmak orucu bo¬zar. Eğer oruçlu kendi müdahalesi olmadan kusmak zorunda kalmışsa bunun miktarı ne kadar çok da olsa hattâ ağzına kadar gelenlerin bir kısmı yine onun isteği dışında geri gidecek de olsa orucu bozulmaz.
Herhangi bir dumanı içine çekmek veya kaçınması mümkün olduğu halde kaçınmayarak solumak orucu bozar. Bunlar bir çiçeği koklamak gibi değildir.
Vücuda ağız dışı yollardan besleyici veya keyif verici mahiyette ilâç yahut herhangi bir madde verilmesi halinde oruç bozulur, kazası gere¬kir.
Orucunu, dînen geçerli bir tehdit sebebiyle bozmak zorunda kalan kimse bozmanın şekli ne olursa olsun onun kazası ile yükümlü olur, bu durumda kefaret gerekmez.
Vücuda parfüm veya krem, yağ vb. sürmek, göze sürme çekmek, saç boyamak orucu bozmaz.
B- Orucu Bozup Hem Kazayı Hem Kefareti Gerektiren Durumlar
Ramazan ayında, günün orucuna imsakten önce niyet ederek oruca başlamış olan erkek veya kadın oruçlu olduğunu bile bile cinsel ilişki¬de bulunursa orucu bozulur ve kaza yanında kefaret ile de mükellef olur.
Aynı şartlar altında gıda veya tedavi amacıyla kullanılması âdet olan bir şeyi yiyen veya içene de kaza ve kefaret gerekir.
Sigara, nargile, enfiye gibi keyif verici maddelerin bile bile kulla¬nılması da kefaret sebebi olarak kabul edilmiştir. Uyuşturucu ve diğer keyif verici maddeler de bu grupta mütalaa edilir.
Ramazan ayı dışındaki orucun bozulması kefaret sebebi değildir.
Aynı senenin ramazan ayında birden çok günde kefaret gerektire¬cek .şekilde orucunu bozan bir insana her gün için bir kefaret mi ge¬rekeceği yoksa (daha önce kefareti yerine getirilmemişse) hepsi için bir kefaretin yeterli mi olacağı tartışmalı bir konudur. Hanefî mezhebinde daha doğru kabul edilen görüşe göre kefaretin gereği yapılmadan aynı ramazanın bir başka gününde, kefaret gerektirecek şekilde oruç tekrar bozulmuşsa bu durumda bir kefaret yeterlidir.
Orucunu kefaret gerektirecek şekilde bozan birisi aynı gün, oruç tutmamaya engel olan veya ona izin veren ve elinde olmayan bir ma-zeret ile karşı karşıya kalsa kefaret düşer. Meselâ o gün iftardan önce orucunu bozmasına izin verecek derecede hastalansa, bir kadın normal seyri içinde âdet görse veya doğum yapsa kefaret düşer. Fakat kendi kendini yaralaması, hasta etmesi, yolculuğa çıkması kefareti düşürmez. Kefaretin çeşitleri ve uygulanması hakkında İleride “Kefaretler” konu-sunda bilgi verilecektir.
C- Orucu Bozmayan Fakat Oruçluya Mekruh Olan Davranışlar
Orucu, bozulma tehlikesi ile karşı karşıya getirebilecek davranışlar mekruhtur. Meselâ abdest veya gusül için ağız çalkalanırken boğaz kısmının da iyice ıslanması için aşın hassasiyet gösterilmesi böyledir. Bu esnada boğaza su kaçarsa oruç bozulur. Buruna su çekmedeki aşın hassasiyet de aynıdır.
Genç oruçlunun eşini öpmesi, kucaklaması, ona sarılması mekruh sayılmıştır. Çünkü bu davranış orucun bozulmasına sebep olabilecek neticelere doğru gidebilir. Hz. Peygamberin oruçlu iken eşini öptüğü¬ne, öpmenin oruca zarar vermeyeceğini söylediğine dair rivayetler ya¬nında genç birisinin, oruçlu İken eşine sarılma ile ilgili sorusuna bunu yasaklayıcı mahiyette cevap verdiğine dair rivayetler de vardır.[441] Genç olmasa bile nefsine hakim olamayacak kişiler bu bakımdan genç hükmünde sayılır ve aynı fiiller onlar için de mekruh olur. Eğer insan, orucun bozulma¬sına vesile olacak kadar ileri gitmeme hususunda kendine ve eşine güveniyorsa o zaman eşini öpmesinin mekruh olmayacağı kabul edil-miştir. Bu konuda daha ileri gidilerek çıplak halde sevişmek veya du¬dak dudağa öpüşmek ise yaşlı ve kendine güvenen kimseler için de mekruhtur.
Şekersiz ve ağızda dağılmayan sakız çiğnemek mekruhtur. Ama sa¬kız, çiğneniyorken parçalanıyor ve bir kısmı boğazdan içeri gidiyorsa o zaman oruç bozulur.
Annenin, katı bir yiyeceği ağzında çiğneyerek küçük çocuğu tara¬fından yenebilecek hale getirmesi eğer buna mecbur değilse mekruh¬tur. Anne başka çare bulamadığı için mecburen bunu yaparsa mekruh da olmaz. Çünkü çocuğun beslenmesi önemlidir. Yalnız bu sırada o yiyecekten herhangi bir şey yememiş olmalıdır. Eğer yerse orucu bozu¬lur.
Yemeğin yutmadan sadece tadına bakmak, eğer bir mazerete da-yanmıyorsa mekruhtur. Kadının, kocası geçimsiz ve bu bakımdan anla-yışsız ise onun, yutmaksızın yemeğin sadece tadına, tuzuna bakması mekruh sayılmamıştır. Satın alınacak yiyecek maddelerinin yutulmaksızm tadına bakılması da eğer aldanma endişesi varsa mekruh sayılmamıştır.
Oruçlunun sağlığını bozacak veya kendisini zayıf düşürecek işler yapması mekruhtur. Sağlığını tehdit edecek ağır işler yapmak ve eğer vücudu zayıf düşecekse kan aldırmak da böyledir.
D- Orucun Bozulmadığı Bazı Haller
Oruçlu olduğunu unutarak yiyip içen veya cinsî ilişkide bulunanın orucu bozulmaz. Hz. Peygamber “Unutup da yer içerse orucunu ta¬mamlasın. Şüphesiz ona Allah yedirmiş ve içirmiştir” buyurmuştur[442]. Unutarak yemek yiyen bir oruçluyu görenin onu uyarması gerekir. Eğer oruçlu küçük veya yaşlı olup oruca zor katlanan birisi İse onun uyarılmaması, yemesine veya içmesine im¬kân sağlanması da tavsiye edilir.
Oruçlunun gündüz uyuyup ihtilâm olması (rüyasında boşalması) orucunu bozmaz. İmsakten önce cünüp olan birisinin o haliyle oruca başlaması da orucunu bozmaz. Hz. Peygamberin eşi ile ilişkisinden dolayı cünüp olarak imsak vaktine girdiğini ve oruca başladığını, sonra gusül ettiğini ifade eden hadisler vardır.[443]
Oruçlunun gusül maksadıyla veya başka sebeple yıkanması orucunu bozmaz. Boğazından su kaçmadığı takdirde denize veya havuza girme¬si, yüzmesi de böyledir. Serinlemek maksadıyla ağzına, burnuna su alması, soğuk su ile yıkanması Ebû Hanîfe’ye göre mekruh sayılırsa da Ebû Yûsuf bunun mekruh olmadığı kanaatindedir ve fetva da Ebû Yû¬suf’un görüşüne göredir.
Ağza, dişe konan ilâcın kendisi boğazdan geçmedikten sonra sırf tadının boğazda hissedilmesi orucu bozmaz. Meselâ ağrıyan dişe konan karanfilin tadı boğazda hissedilse bile kendisi boğazdan geçmezse oruç bozulmaz. Diş kanamasından dolayı tükürük ile boğaza giden kan, eğer tükürükten az ise bundan dolayı oruç bozulmaz.
Dişleri fırçalamak, misvak kullanmak orucu bozmaz ve mekruh da değildir. Boğazdan gitmemek şartıyla macun da kullanılabilir. Aslında temizlik amaçlı bu işlem, peygamberimizin genel olarak üzerinde titiz¬likle durduğu ve tavsiye ettiği bir husustur.
E- Oruç Ve Tedavi
Hastalık halinde oruç tutmamaya izin verilmiştir. Hattâ hastalığın durumuna göre bu, iznin ötesinde bir mecburiyet halini de alabilir. Serahsî “Orucunu bozmadığı takdirde gözündeki ağrının artacağından veya ateşinin şiddetleneceğinden korkan oruçlunun orucunu bozması . (veya oruç tutmaması) gerekir”[444] der. Oruç tuttuğu takdirde sağlığı zarar görecek kimselerin bir an önce tedavileri ile meşgul olup sağlık¬larına kavuştuktan sonra oruç tutmaları uygun olur. Diğer taraftan bazan oruç, uygulanan tedavi programını aksatmayabilir veya oruç dik¬kate alınarak yapılacak bir tedavi programı ile de hasta, sağlığına ka¬vuşabilir. Bu durumda kullanılacak ilâçların oruca etkisinin bilinmesi gerekir.
Boğazdan geçen gıda maddeleri gibi ilâçlar da orucun bozulmasına sebep olur. Buna göre katı veya sıvı ilâçların yutulması halinde oruç Dozulur. Ancak ağız içerisine az miktarda ilâç damlatılması veya sıkılması, meselâ dil veya damakta oluşan yaralara İlâç sürülmesi, dişe ilâç konulması, dişin doldurulması veya kaplanması orucu bozmaz. Çünkü bu uygulamalarda boğazdan herhangi bir madde ya hiç gitmez veya dikkate alınacak kadar bir miktar gitmez. Ağza konulan ilâcın kendisi boğazdan geçmediği takdirde sırf tadının boğazda hissedilmesi orucu bozmaz.[445]
Diğer taraftan astım hastalarının ve benzerlerinin kullandıkları spreylerde de ağza sıkılan ilâcın bir kısmı ağız cidarı tarafından emilir¬ken bir kısmı da boğazdan nefes borusu yoluyla bronşlara ve akciğere gider. Boğazdan geçse bile mideye gitmediği bilinen bu tür ilâçların kullanılmasının orucu bozmaması gerekir. Bu konuda farklı görüşler varsa da Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, bu tür spreylerin orucu bozmayacağı görüşünü benimsemiştir.[446]
Fıkıh kitaplarında buruna damlatılan ilâcın orucu bozacağı söylenir ve delil olarak da Ebû Ya’lâ el-Mevsılî’nin Müsnecfdç (VIII, 75, 365, nr: 4602, 4954) anlattığı şu olay zikredilin Hz. Peygamber bir gün Hz. Âişe’nin yanına gelir. “Ya Âişe! Bir parça (ekmek) var mı?”, diye sorar. O da bir yuvarlak (küçük ekmek) getirir. Onu ağzına koyar ve “Ya Âişe! Karnıma ondan bir şey girdi mi?”, diye sorduktan sonra “Oruçlu¬nun öpmesi de böyle. Orucun bozulması, sadece giren şeylerdendir, çıkanlardan değil”, der.[447]
Kulak, burun ve boğaz uzmanı doktorların bildirdiğine göre buruna damlatılan ilâç veya sprey burun içinde isabet ettiği noktalarda etkisini gösterir ve burun akıntısı ile birlikte o ilâcın tadı veya kendinden az bir miktarı boğaza ulaşır. Boğaza ulaşan bu miktar da genelde oruçlu¬nun açlık veya susuzluğunun giderilmesine katkıda bulunmaz. Benim bu konudaki kanaatim şudur ki, burun spreylerinin ve buruna damlatı¬lan az miktarda ilâcın orucu bozmayacağını söylemek mümkündür. Orucun bozulacağına dair hükmün delili olarak anlatılan olay ve bu konuyla ilgili olarak söylenen “Orucun bozulması, sadece giren şeyler¬dendir, çıkanlardan değil” cümlesinden kasdın “boğazdan geçen şeyler” olması kuvvetle muhtemeldir, en azından bunun buruna damlatılan ilâçları da kapsadığı kesin değildir.
Kulağa damlatılacak yağ gibi sirayet edici (sızıcı) maddelerin de zamanla boğaza ulaşabileceği için orucu bozacağı ama kulağa su gir¬mesinin veya damlatılmasının İse orucu bozmayacağı söylenmiştir. As¬lında kulak, burun, boğaz uzmanı doktorların bildirdiğine göre kulağa damlatılan ilâç veya başka bir madde kulak zarında yırtık olmadığı takdirde boğaza geçmez. Bu bilgiye göre zan sağlam kulaklı kişiye damlatılan ilâcın onun orucunu bozmaması gerekir. Bu konuda farklı görüşler varsa da Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, bu yönde görüş belirtmiştir.
Göze ilâç damlatılmasının orucu bozmayacağı söylenirken, bir taraf¬tan Hz. Peygamber’in oruçlu için göze sürme çekilmesine izin verdiği şeklinde ve genelde zayıf bulunan rivayetlere, diğer taraftan da göz ile boğaz arasında irtibat olmadığı veya olsa bile bunun derideki gözenek¬ler gibi dar kanallar yoluyla olduğu bilgisine dayanılır. Her ne kadar göz ile burun arasında ve burun ile de boğaz arasında irtibat varsa da normal hallerde göze damlatılan bir ilâcın kendisinin boğaza gitmesi ve bunun, oruçlunun açlık veya susuzluğunu etkileyecek boyutta olma¬sı mümkün görülmemektedir. Bazı hallerde göze konulan ilâcın tadının boğazda hissedilmesine de itibar edilmez ve bundan dolayı oruç bo¬zulmaz. Mâliki ve Hanbelî mezhepleri ise göze sürülen sürmenin veya damlatılan ilâcın tadı boğazda hissedildiği takdirde orucun bozulacağını kabul eder.
Cilt üzerine veya ciltteki yüzeysel yaralara ilâç konulması oruca za¬rar vermez. Fakat Ebû Hanîfe bazı derin yaraları bunlardan farklı kabul eder. Arapça’da karın boşluğuna (cevf) kadar varan derin yaraya “câife”, baş bölgesinde de beyne (dimağ) kadar varan yaraya “âmme” denir. Böyle derin bir yaraya konulan ilâç Ebû Hanîfe’ye göre orucu bozar, Ebü Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre bozmaz. Yara o kadar derin olmasa bile konulan ilâç, karın boşluğuna yahut beyne ulaşırsa yine oruç bozulur. Ebû Hanîfe, nereden girdiğine bakmaksızın vücudun içine bir maddenin girmesini, diğerleri ise onun doğal menfezlerden (kanal, delik) girmesini oruca aykırı bulurlar.
Derin yaralara konulan ilâçla ilgili olarak Ebû Hanîfe ve İmâmeyne (Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed) nisbet edilen görüşleri iğne mesele¬sine uygulayanlar, iğnenin Ebû Hanîfe’ye göre orucu bozacağı, İmâmeyne göre bozmayacağı sonucuna varırlar. Vücuda girip dışarısı ile irtibatı kesilen herhangi bir maddenin, meselâ bir yaydan atılan ve madenî kısmı vücuda tamamen girip dışarıdan görülmez olan ok tem¬reninin bile orucu bozacağını söyleyenlerin iğne ile de orucun bozula¬cağını söylemeleri gayet doğaldır. Fakat bu konunun da yeniden ele alınıp değerlendirilmesinde fayda vardır. Nitekim Fetvâhâne-i âlî ve Mısır’daki Ezher Üniversitesi Fetva Komisyonu (1948 yılı) doğal menfez¬ler dışından vücuda giren bir şeyin orucu bozmayacağına dair fetva vermiştir.
Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun deri altına ya¬hut adaleye zerkedilen veya damardan yapılan iğnenin orucu bozup bozmaması hususuna ilişkin 9.11.1956 tarih ve 630 sayılı kararı şöyle-dir:[448]
Muhtelif hastalıkların tedavisinde doktorlarca oruç halindeki hasta¬nın vücuduna zerk olunan iğnenin içindeki madde dimağa (beyin) da¬hil olduğu veyahut cevf-i batna (karın boşluğuna) giderek karaciğer ve böbrekler ve mesane (idrar organı) vasıtasıyla bedenden çıktığı takdirde bu iğneyi yaptıran oruçlu şahsın orucu bozulup yalnız kaza lâzım gel-diğinin;
“İğne içindeki maddenin tesiri (etkisi) yalnız vücut derisinin altında kalıpta dimağa veya cevf-i batna vâsıl olmadığı surette o oruçlu şahsın orucuna bir gûna (hiçbir şekilde) zarar vermeyeceği…”
IX. İTİKÂF
Arapça bir kelime olan itikaf, ‘”akefe” fiilinden türetilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu fiilin çeşitli türevleri kullanılır.[449] İslâmî literatürde itikâf, “Bir mescitte Allah’ın rızâsını kazanma niyetiyle bir süre kalmak” anlamında kullanılır ve farklı görüşlere göre bu tarife, kalınacak sürenin miktarı, caminin durumu ve orada kalan kişinin oruç¬lu olması gibi diğer unsurlar ilâve edilir.
İslâm öncesi Mekke toplumunca da bilinen itikâf, Hz. Peygamber’in uygulamalarıyla sünnet vasfı kazanmıştır. O, zaman zaman ve çoğun¬lukla da ramazan ayının son on gününde Mescid-i Nebevî’de itikâfa girer, yani günün bütün saatlerini orada geçirirdi, Kendisine bu maksat¬la mescid içinde bir çadır kurulduğu, zorunlu ihtiyaçları dışında mescidden çıkmadığı bilinmektedir.[450]
Kur’ân-ı Kerîm’de itikâfi doğrudan teşvik eden bir âyet yoktur. Al¬lah’ın Hz. İbrahim’e ve oğlu Hz. İsmail’e hitap ederek “Tavaf edenler, itikâf edenler (el-âkifîne=orada kalanlar, ikamet edenler) ve rukû-secde edenler için beytimi temizleyin”[451] demesi, camilerde itikâfta olan müslümaniarın eşleri ile temasta bulunmamalarını istemesi[452] ve Hz. Peygamber’in uygulamaları onun meşru olduğunu göster¬mektedir.
İtikâf niyetiyle bir camide bulunan kimse, oradan ancak tuvalet, abdest, gusül gibi zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak için çıkar ve bu ihti¬yaçlarını giderince derhal geri döner. İtikâftaki kişiyle kesinlikle yasak olan cinsel ilişki itikâfı iptal eder. Yeme, içme, uyku gibi ihtiyaçlarını caminin içinde uygun bir yerde giderir. Bu esnada temizlik kurallarına riâyet etmesi ve namaz kılanlara mâni olmaması tavsiye edilir. Konuş¬mak serbesttir, hatta ibâdet telakkisi ile susmak mekruh sayılmıştır. Yine de lüzumsuz konuşma ve gevezelikten uzak durmaya, günah ola¬cak şeyler konuşmamaya her zamankinden daha fazla özen gösterir. Zamanını daha çok ibâdetle geçirir; namaz kılar, Kur’ân-ı Kerîm okur, dua ve istiğfarda bulunur, Allah’ı hatırından çıkarmamaya çalışır.
İslâm âlimleri itikâfın hükmünü sünnet olarak tesbit ederler. Bir müslümanin adak yoluyla onu kendisi için vacip hale getirmesi de mümkündür. Ramazan ayının son on gününde sünnet (bazılarına göre sünnet-i kifâye), diğer günlerde müstehap diyenler de vardır. İ’tİkâfın en az süresi, itikâf esnasında oruçlu olmanın gerekliliği, kadınların ne¬rede itikâfa girecekleri gibi konularda farklı görüşler vardır.
Hanefî, Şafiî ve Hanbelî mezheplerinde tercih edilen görüşe göre camide kalmanın itikâf sayılması için herhangi bir süre yoktur ve bu sırada oruçlu olunmak şart değildir. Dolayısıyla itikâfa niyet ederek kısa bir an camide kalmak da bu sünnetin yerine gelmesi için yeterlidir. Hanefîler adak yoluyla vacip olan itikâfı sünnet olanından ayırırlar. On¬lara göre itikâf adayan bir insanın en az bir gün oruçlu olarak camide kalması gerekir.
İtikâfın sahih olması için ona niyet edilmesi ve guslü gerektirecek bir halin olmaması şarttır. İtikâfa girilecek cami, en azından içinde vakit namazları cemaatle kılınan bir yer olmalıdır. Cuma namazı kılınmayan bir mescitte itikâfa giren kişi, cuma namazı için en yakın camiye gider ve bu durum itikâfa zarar vermez.
Çoğunluğa göre itikâf konusunda erkeklerle kadınlar arasında önemli bir fark yoktur. Yalnız kadınların, özel hallerinde camiden ayrıl¬maları gerekir. Hanefîler’e göre ise kadınların, kendi evlerinde namaz için tahsis ettikleri yerler varsa orada itikâfa girmeleri daha iyi olup camide itikâfa girmeleri mekruhtur.

________________________________________
[1] ei-A’lâ 87/1-5
[2] Furkan 25/2
[3] er-Ra’d 13/8
[4] ei-Kamer 54/49
[5] ei-Hicr 15/21
[6] el-Mü’minûn 23/18
[7] ez-Zuhmf 43/n
[8] ei-Müzemmü 73/20
[9] Abese 80/18-19
[10] el-İsrâ 17/4
[11] el-Hicr 15/66
[12] Gâfir 40/20
[13] Fussıiet 41/12
[14] es-5âffât 37/96
[15] Buhârî, “iman”, 37
[16] Müslim “iman”, 1
[17] Müslim “iman”, i
[18] Buhârî bu rivayeti Sahih’ine almazken, Müslim birinci sıraya koyarak kendi tercihi olduğunu ortaya koymuştur
[19] Buhârî, “Kader”, i
[20] Halbuki Kur’an, Hz. Âdem’in çocuklarının yaşadıklarının, babaları yüzünden olmadığını ve Hz. Âdem’in hatasının affedildiğini bildirir, bk. el-Bakara 2/37; Tâhâ 20/122
[21] Buhârî, “Kader”, 3.Müşriklerin çocuklarını yaşamadıkları bir hayattan sorumlu tutan bu rivayet Buhârî, “Kİtâbü’t-Ta’bîr” 48′deki İbrahim ve etrafındaki çocuklarla ilgili hadise uygun düşmemektedir
[22] Müslim, “Kader, 3
[23] Müslim, “Kader”, 31
[24] Buhârî, -cenâiz”, 92; Müslim, “Kader”, 25
[25] el-Hadid 57/22-23
[26] el-İnsan 76/3
[27] el-Kehf 18/29
[28] ei-Müddessir 74/38
[29] el-A’râf 7/178
[30] el-İnsan 76/30
[31] et-Tekvîr 81/29. Bu anlamdaki diğer âyetler için bk. el-En’âm 6/148; et-Tevbe 9/51- es-Secde 32/13; ez-Zümer 39/62
[32] es-Saf 61/5
[33] ei-isrâ 17/n
[34] ez-züzâi 99/7-8
[35] el-Bakara 2/216
[36] el-Bakara 2/6-7
[37] el-A’râf 7/179
[38] ei-AVâf 7/101
[39] el-Ankebût 29/69
[40] Fussıiet 41/5
[41] el-A’râf 7/79
[42] fussılet 41/5
[43] Gâfir 40/35; Muhammed 47/16
[44] Hûd n/6; er-Rûm 30/40
[45] eş-şûrâ 42/12
[46] en-Necm 53/39-41
[47] ei-Enrâm 6/2
[48] Âl-i imrân 3/145
[49] en-Nisâ 4/78
[50] ei-A’râf 7/34; Yûnus 10/49; ei-Münafıkûn 63/11; Nûh 71/4
[51] en-Nahi 16/61
[52] ei-En’âm 6/2
[53] Beyhâkî, Şuabü’i-îmân, Beyrut 1990, III, 244-245; Aclûnî, Keşfü’i-hafâ, Haleb ts., II, 28-29
[54] Yûnus 10/84
[55] âi-i imrân 3/159
[56] ibn Mâce, “Zühd”, 14; Tirmizî, “Zühd”, 33; Ahmed b. Hanbel, Müsned, ı, 30, 52
[57] Tirmizî, “Sıfatü’i-münafıkin”, 60
[58] ez-zâriyât 51/56
[59] el-isrâ 17/44
[60] el-Hâc 22/18
[61] en-Nûr 24/41
[62] Beyhakî, es-sünenü’l-kübrâ, v, 82
[63] Ebû Dâvud, Taharet”, 62
[64] Buhârî, “Ezan” 18
[65] Nesâî, “Menâsik”, 220
[66] en-Nisâ 4/59
[67] Semerkandî, Mîzânu’l-usûl, Katar 1997, s. 35-36.
[68] el-Hicr 15/98-99
[69] Buhârî, “iman”, 32; Müsüm, “Müsâfirîn”, 215
[70] Bk. el-Bakara 2/68; el-İsrâ 17/110; el-Furkân 25/67
[71] Ahmed b. Hanbel, Müsned, v, 32
[72] Buhârî, “Nikâh”, i; Müslim, “Nikâh”, 5
[73] Tâhâ 20/132; Lokman 31/17; Ebû Dâvud, “Salât”, 26; Tirmizî, “Mevâkît”, 182
[74] el-Hâc 22/37
[75] ef-Mâûn 107/4-7
[76] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 11, 373, 441
[77] ibn Mâce, “Sıyâm”, 21
[78] Serahsî, Mebsût, I, 36-37; İbn Kudâme, Muğnî, I, 486; Ferhat Koca, “İbadet” D/A, XIX, 245-246.
[79] Ali Hasebullah, Usûiü’t-teşriî’l-İslâmî, Kahire 1982, s. 106.
[80] Güncel Dinî Meseleler İstişare Toplantısı-I, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları Ankara 2004, s. 786.
[81] el-Müddessir 74/1-7
[82] el-Bakara 2/222
[83] et-Tevbe 9/108
[84] el-A’râf 7/31
[85] el-Bakara 2/125
[86] Müslim, ‘Taharet”,
[87] Tirmizî, “Edeb”, 41
[88] el-A’iâ 87/14-15
[89] Bk. Kâsânî, Bedâyi’, I, 114-115.
[90] el-Mâide 5/27
[91] Bk. ef-Bakara 2/22, 164; ei-Enfâi 8/ıi; el-Enbiyâ 21/30; en-Nûr 24/45; el-Furkân 25/48, 54
[92] Bk.Müsüm, “Taharet”, 94
[93] Ebû Dâvud, ‘Taharet”, 38; Tirmizî, ‘Taharet”, 69
[94] Ebû Dâvud, ‘Taharet”, 50
[95] el-Bakara 2/185
[96] Buhârî, “iman”, 29
[97] Kâsânî, a.g.e., I, 83-87.
[98] Müslim, ‘Taharet”, 57-58
[99] Buhârî, “Vudû”, 55; Müslim, ‘Taharet”, 34; İbn Mâce, ‘Taha¬ret”, 26
[100] Buhârî, “Vudû”, 28
[101] Müslim, ‘Taharet”, 32
[102] Kâsânî, Bedâyi’, 114-115.
[103] Buhârî, “Vudû”, 2
[104] el-Mâide 5/6
[105] Buhârî, “Vudû”‘ 27
[106] Şirbînî, Muğnî’l-muhtâc, I, 47.
[107] İbn Rüşd, Bidâyeîü’i-müctehid, I, 7-17.
[108] Bk. Molla Husrev, Dürer, Fazilet Neşriyat, İstanbul 1976, I, 12.
[109] el-Bakara 2/286
[110] en-Nûr 24/6
[111] el-Hâc 22/78
[112] el-Mâide 5/6
[113] el-Bakara 2/222
[114] en-Nisâ 4/43
[115] Bk. Buhârî, “Gusüi”, 28; Müslim, “Hayız”, 87, 88
[116] Bk. Buhârî, “ilim”, 50; Müslim “Hayız” 32; Tirmizî, ‘Taharet”, 82
[117] İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, I, 51-52.
[118] Ebû Dâvud, ‘Taharet”, 77
[119] el-Mâide 5/6
[120] en-Nisâ 4/43
[121] Ebû Dâvud, “Salât”, 85; Tirmizî, “Salât”, 277; Ibn Mâce, ‘Taha¬ret”, 132
[122] Ebû Dâvud, “Libâs”, 31
[123] el-Bakara 2/222
[124] el-Bakara 2/228
[125] et-Talâk 65/4
[126] el-Bakara 2/222
[127] Müslim, “Hayız”, 16
[128] Buhârî, “Hayız”, 2
[129] Müslim, “Hayız”, 14
[130] Zeylaî, Nasbü’r-râye, I, 191
[131] Serahsî, ei-Mebsût, III, 152; fbn Kudâme, Muğnî, I, 306.
[132] Ebû Dâvud, ‘Taharet”, 105; krş., Buhârî, “Hayız”, 20; Müslim, “Hayız”, 69
[133] Buhârî, “Hayız”, 24
[134] Buhârî, “Hayız”, 1, 7; Müslim, “Hac”, 120
[135] el-Vâkıa 56/79
[136] Tirmizî, ‘Taharet”, 98; ibn Mâce, ‘Taharet”, 105
[137] İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, I, 52; Karâfî, Zahîre, Beyrut 1994, I, 315
[138] İbn Âbidîn, Reddü’i-muhtâr, I, 172 ve devamı.
[139] ibn Mâce, ‘Taharet”, 92
[140] el-Bakara 2/222
[141] Ebû Dâvud, “Taharet”, 18; krş, Buhârî, “Hayız”, 5
[142] el-Bakara 2/222
[143] el-Bakara 2/195
[144] İbn Kudâme, el-Muğnî, I, 368; el-Mevsûatü’l-fıkhiyye, XVIII, 327
[145] ibn Mâce, Taharet”, 128
[146] İbn Mâce, ‘Taharet”, 128
[147] et-Talâk 65/4
[148] İddet için bk. Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuku fslâmiyye, İstanbul 1968, II, 371.
[149] Buhârî, “Hayız”, 8, 25; krş., Müslim, “Hayız”, 63
[150] Tirmizî, ‘Taharet”, 95
[151] İbrahim 14/40
[152] Lokman 31/17
[153] el-Ankebût 29/45
[154] el-Bakara 2/110
[155] el-Bakara 2/112
[156] el-Mü’minûn 23/1, 2, 9
[157] el-Bakara 2/45
[158] el-Hac 22/78
[159] Buhârî, “îmân”, 1, 2
[160] Tirmizî, “iman”, 8
[161] en-Nisâ 4/103
[162] el-İsra 17/78
[163] Tâhâ 20/130
[164] er-Rûm 30/17-18
[165] el-Bakara 2/238
[166] el-Cum’a 62/9
[167] Buharı, “imarı”, 34; Müslim, “İman”, 2
[168] Buhârî, “Zekât”, 1, 41, 63; Müslim, “İman”, 7
[169] el-isrâ 17/70
[170] et-Tîn 95/4
[171] Hüccetü’llâhi’l-bâliğa, (trc. M. Erdoğan), I, 268.
[172] Al-i imrân 3/190-191
[173] en-Nîsâ, 4/103
[174] Hûd 11/114
[175] Buhârî, “Mevâkît”, 6
[176] Müslim, “Taharet”, 6
[177] Ekmeleddin Bâbertî, İnâye, I, 221; İbn Nüceym, el-Bahrü’r-râik, I, 343; Dâmâd, Mecma’u'l-enhur, I, 97.
[178] Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, (trc. S. Tuğ), I, 135-138; a. mlf., İslâm’a Giriş, (trc. C. Aydın), Ankara 1996. s. 87-88.
[179] Nesâî, “Mevâklt”, 46
[180] ei-Ankebût 29/45
[181] Ebû Dâvud, “Vitir”, 2; Nesâî, “Salât”, 6
[182] Tirmizî, “Cum’a”, so; bk., Kâsânî, Bedâyi’, I, 90
[183] el-Bakara 2/285-286
[184] Bk. el-Bakara 2/238-239; en-Nisâ 4/101-103
[185] en-Nisâ, 4/102-103
[186] el-Müddessir 74/40-43
[187] Meryem 19/59-60
[188] en-Nisâ 4/142
[189] el-Mâûn 107/4, 5
[190] Buhârî, “Salât”, 188
[191] bk. Debûsî, Esrar, (thk. S. Özer), Kayseri, 1997, I, 1, 151, 156; Akseki, İslâm Dini, s, 135.
[192] Buhârî, “Salât”, 188
[193] el-Enfâl 8/38
[194] Ahmed b. Hanbel, Müsned, iv, 199, 204
[195] Ebû Dâvud, “Salât”, 26; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 180, 187
[196] Tâhâ 20/132
[197] et-Tahrîm 66/6
[198] Ebû Dâvud, “Salât”, 11
[199] en-Nisâ 4/43
[200] Kâsânî, Bedâyı”, I, 245-246; Zeylaî, Tebyîn, I, 201-204; Şirbînî, Muğnî’l-muhtâc, I, 130-131; İbn Âbidîn, Heddü’i-muhtâr, II, 102-103; el-Mevsû’atü’l-fıkhiyye, XVII, 56-59.
[201] Şevkânî, Neylüi-evtâr ı, 351; bk. Buhârî, “Bed’ü’l-halk”, 6; Müslim,” Mesâcid”, 166; Ebû Dâvud, “Salâî”, 2; Tirmizî, “Mevâkît”, 1
[202] Meydânı, Lübâb, Kahire 1961, s. 60.
[203] Meydânı, a.g.e., aynı yer.
[204] el-Mevsûatü’l-fıkhiyye, VII, 175.
[205] Serhsi,Mebsutl, I, 145, Meydânı, Lübâb, aynı yer.
[206] İbn Âbidîn, Reddü’I-muhtâr, I, 362-365; Muhammed Hamidullah, “Kâtib Çelebi, el-İlhâm’ul-mukaddes min’el-Feydil-Akdes”, İslâm Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, is¬tanbul 1971, sayı 3-4, s. 153 ve dev.
[207] el-Bakara 2/110
[208] Müslim, “Fiten”, 110
[209] Muhammed Hamîdullah, İslâm’a Giriş, s.90-91, 296-299; a. mlf. İslâm Peygambe¬ri, (trc. S. Tuğ), Ankara 2003, II, 795-800; Hayreddin Karaman, İslâmın Işığında Günün Meseleleri, I, 95-103
[210] Müslim, “Salâtü’l-müsâfirîn”, 293; Tirmizî, “Mevâkît”, 31, 34
[211] el-A’râf 7/31
[212] Ebû Dâvud, “Salât”, 85; Tirmizî, “Salât”, 277; İbn Mâce, ‘Taha¬ret”, 132
[213] Ebû Dâvud, “Libâs”, 31
[214] Ahmed Naim, Tecrîd-i Sarih,II,234-238
[215] Buhârî, “Salât”, 3-9
[216] Serahsî, Mebsût, I, ,33-34
[217] el-Bakara 2/144
[218] el-Bakara 2/115
[219] el-Bakara 2/286
[220] el-Bakara 2/239
[221] el-Bakara 2/238
[222] Buhâri, ‘Taksir”, 19; Ebû Dâvud, “Salât”, 175; Zeylaî, Nasbü’-r-râye, 11, 175
[223] Kâsânî, Bedâyi’, I, 105-107.
[224] el-Müzzemmil 73/20
[225] Müslim, Salar, 42
[226] Tirmizî, “Mevâkît”, 69
[227] İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, I, 124-125; İbn Kudâme, Muğnî, I, 476; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, I, 155.
[228] el-A’râf 7/204
[229] İbn Mâce, “ikame”, 18
[230] el-Hâc 22/77
[231] en-Necm, 53/62
[232] Müslim, “Salar, 215
[233] Buharı, “Ezan”, 133-137
[234] Serahsî, Mebsût, I, 27.
[235] İbn Kudâme, Muğnî, I, 540-541; Şirbînî, Muğni’I-muhîâc, I, 173-175.
[236] İbn Rüşd, Bidâyetü’i-müctehid, I, 138-140; bk. Kâsânî, Bedâyi’, 1, 213.
[237] Ebû Dâvud, “Salât”, 178
[238] Serahsî, Mebsût, I, 227; Zeylaî, Tebyîn, I, 196.
[239] Buhârî, “Ezan”, 95, 122,Müslim, “Salât”, 45; Ebû Dâvud, “Salât”, 164; Tirmizî, “Mevâkıt”, 110
[240] Halebî, Gunyetü’l-mütemeili, İstanbul 1281, s. 160; bk. Kâsânî, Bedâyi’, I, 162.
[241] Ebû Dâvud, “Salât”, 73
[242] İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, I, 140; İbn Kudâme, Muğnî, I, 551-552.
[243] Tirmizî, “Salât”, 298
[244] Halebî, Gunyetü’l-mütemellî, s. 158; bk. Serahsî, Mebsût, I, 125.
[245] Bk. Kâsânî, Bedâyı”, I, 160-163; İbn Rüşd, Bidâyetü’i-müctehid, I, 130 ve dev.
[246] Kâsânî, a.g.e., I, 213.
[247] el-Bakara 2/238
[248] Buharı, “el-’Amel fi’s-salât”, 2; Müslim, “Mesâcid”, 35
[249] Şevkânî, Neyim-evtâr, II, 374
[250] İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, II, 52; M. Zihni Efendi, Ni’met-İ islâm, s. 385-387.
[251] İbrahim Halebi,Gunye,s.250-252; Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, s. 205.
[252] Yûnus 10/57
[253] el-isrâ 17/82
[254] Fussüet 41/44
[255] Buhârî, “Fezâilü’l-Kur’ân”, 21
[256] el-Mâide 5/58
[257] el-Cum’a 62/9
[258] İbn Nüceym, el-Bahrü’r-râik, I, 279.
[259] Buhârî, “Ezan”, 4; Müslim, “Salât”, 19
[260] Kâsânî, Bedâyi’, I, 146.
[261] Buhârî, “Ezan”, 5
[262] İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, I, 389.
[263] bk. a.g.e., I, 390
[264] Buhârî, “Ezan”, 8
[265] Zeylaî, Tebyîn, I, 92
[266] İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, I, 385.
[267] en-Nisâ 4/102
[268] Ebû Dâvud, “Salât”, 46
[269] Buhârî, “Ezan”, 29
[270] Buhârî, “Ezan”, 30; Müslim, “Mesâcid”, 345
[271] Buhârî, “Ezan, 9, 32; Müslim, “Salât”, 129, 131
[272] Buhârî, “Ezan”, 34; Müs¬lim, “Mesâctd”, 260
[273] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, III, 131; Şevkânî, Neylü’I-evtâr, III, 148
[274] Ahmed b, Hanbel, Müsned vı, 297, 301
[275] Müslim, “Salât”, 141-142
[276] Buhârî, “Ezan”, 74
[277] Müslim, “Saiât”, 122
[278] Nevevî, Riyâzü’s-Sâlihîn Peygamberimizden Hayat Ölçüleri, trc. ve şerh. M.Y. Kandemir ve diğerleri, İstanbul 1998, V, 270-279.
[279] Müslim, “Salât”, 132
[280] Buhârî, “Salât”, 20, “Ezan”, 161; Müslim, “Mesâcid”, 266; Tirmizî, “Salât”, 59; Muvatta’, “Sefer”, 31; Zeylaî, Nasbü’-r-râye, II, 35
[281] Bidâyetü’l-müctehid, I, 159.
[282] İbn Rüşd, a.g.e., I, 158-159; Kâsânî, Bedâyi’, I, 158-160; Şirbînî, Muğnî’1-muhtâc, I, 246-247.
[283] İbrahim Halebî, Gunyetü’l-mütemellî, s. 259.
[284] İbn Kudâme, Muğnî, II, 203-204.
[285] Bâbertî, İnâye, I, 256; İbn Nüceym, el-Bahrü’r-râik, I, 377; Şirbinî, ag.e., I, 246.
[286] Molla Husrev, Dürer, I, 90; Haddâdî, Cevheretü’n-neyyire, I, 78
[287] Zeylaî, Teybîn, I, 136-137, İbrahim Halebî, a.g.e., s. 259.
[288] İbnü’l-Hümâm, Feîhü’i-kadîr, I, 256; İbn Nüceym, a.g.e., I, 375-376; Ahmed Şelebî, Hâşiyetü Zeyiaî (Tebyînü’l-hakâik’in kenarında), I, 137.
[289] Buhârî, “Ezan”, 62-63; Müslim, “Salât”, 183-186
[290] Buhârî, “Ezan”, 61, 163
[291] el’Fetâva’l-Hindiyye, I, 90-91.
[292] Al-i imrân 3/96
[293] Euhârî, ‘Teyemmüm”, 1
[294] et-Tevbe 9/15
[295] Buhâri, “Ezan”, 108; Müslim, “Müsâfirîn”, 213; Tirmizî, “Salât”, 203
[296] Buhâri, “Salât”, 52
[297] Ebû Dâvud, ‘Taharet”, 93
[298] Müslim, ‘Taharet”,100
[299] “Allahım! Seni kendine lâyık olmayan noksanlıklardan uzak bilir, teşbih eder ve Seni Övgüyle yüceltirim. Senin adın mübarektir. Senin şanın çok yücedir. Senin ululuğun çok muhteşemdir {vecelle senâüke). Senden başka tanrı yoktur.” “Vecelle senâüke” cümlesi sadece cenaze namazında okunur.
[300] “Allâhümme salli ‘alâ Muhammed’in ve ‘ala âli Muhammed kemâ salleyte ‘alâ İbrahim’e ve ‘alâ âli İbrahim. İnneke hamîdün mecîd. Allâhümme bârik ‘alâ Muhammed’in ve ‘alâ âli Muhammed kemâ bârekte ‘alâ İbrahim’e ve ‘alâ âli İbrahim. İnneke hamîdün mecîd.” (Allahım! Efendimiz Muhammed’e ve Mu¬hammed’in ailesine rahmet et, onların şeref ve kıymetlerini yükselt. İbrahim’e ve İbrahim’in ailesine rahmet edip şeref ve kıymetlerini yüksettiğin gibi. Kuş kuşuz övgüye lâyık olan Sensin, şanı yüce, iyiliği bol olan Sensin. Allahım! Efendimiz Muhammed’e ve Muhammed’in ailesine feyiz ve bereket ver. İbra¬him’e ve İbrahim’in ailesine feyiz ve bereket verdiğin gibi. Kuşkusuz övgüye lâyık olan Sensin, şanı yüce olan Sensin.)
[301] “Rabbena âtina fî’d-dünyâ haseneten ve fî’l-âhireti haseneten ve kına azâbe’n-nâr. Rabbenâğfir lî ve li-vâlideyye ve li’l-mü’minîne yevme yekümu’l-hisâb.” (Yâ Rabb! Bize dünyada da İyilik ver, âhirette de iyilik ver, bizi cehennem azabın¬dan koru. Yâ Rabb! Beni, anne-bababımı ve bütün müslümanları hesap verile¬ceği gün af ve mağfiret et),
[302] Tekbir “Aflahüekber”, teşbih “Sübhâne rabbiye’l-azîm” ile “Sübhâne rabbîye’l-a’lâ”, tesmi’ “Semi’allâhü li-men hamiden”, tahmîd “Rabbena leke’l-hamd” de¬mektir.
[303] Zeylaî, Tebyîn, I, 172.
[304] Seransı, Mebsut, 1,32; Namaz kılan kişi, namazın oturuşlarında (ka’delerinde) “salli-bârik” duasıyla Hz. Peygamber’e, “rabbenâ âtinâ” duasıyla kendisine, aile¬sine ve bütün müminlere duada bulunmuş olur. İmam Şafiî’ye göre, teşehhüdden sonra Peygamber’e salât okumak farzdır (İbn Rüşd, Bidâyetü’S-müctehid, I, 139-140)
[305] Kasanı, Bedâyİ’, I, 159. i3a R…
[306] Bilindiği gibi, müslümanlar Hz. Peygamber’in ismini duydukları zaman ona
salât u selâm getirirler. Bir âyette: “Allah ve melekleri, Peygamber’e çok salevât getirirler. Ey müminler! Siz de ona salevât getirin ve tam bir teslimi yetle selâm verin” {el-Ahzâb 33/56) buyrulmaktadır. Allah’ın salâtı rahmet et¬mek ve kulun şanını yüceltmektir. Meleklerin salevâtı peygamberin şanını yü¬celtmek ve müminlere bağış dilemektir. Müminlerin salâtı ise dua anlamına gelmektedir. Yani “salât”. Peygamberimiz için hayır duada bulunmak ve ona saygı ve bağlılığı göstermek amacıyla söylenen söz demektir. “Allahümme sallı alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed” gibi. “es-Selâmü aleyke eyyühe’n-nebiyyü” vb. sözleri söylemek de selâmdır.
[307] Kâmil Miras, Tecrîd-i Sarih, III, 239
[308] Dâmâd, Mecma’u'l-enhur, I, 129; Kâmil Miras, Tecrîd-i Sarih, III, 239; IV, 494.
[309] Buhârî, “Cum’a”, 6, 19
[310] Buhârî, “Cum’a”, 3; Müslim, “Cum’a”, 15
[311] el-Cum’a 62/9-10
[312] Ebû Dâvud, “Salar, 204; Tirmizî, “Cum’a”, 4
[313] Müslim, “Cum’a”, 40
[314] Serahsî, Mebsût, II, 22; İbn Rüşd, Bidâyetü’I-müctehid, I, 168; İbn Kudâme, Muğnî, II, 327; Şİrbînî, Muğnî’l-muhtâc, f, 276; İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, II, 153.
[315] Dârekutnî, Sünen,III, 3
[316] Ebû Dâvud, “Salât”, 209
[317] Serahsî, a.g.e., II, 23.
[318] Kâsânî, Bedâyi’, I, 262.
[319] Müslim, “Cum’a”, 47
[320] Müslim, “Cum’a”, 41-42
[321] A. Hamdi Akseki, İslâm Dîni, Ankara 1970, s. 173.
[322] Tecrîd-i Sarih, III, 101
[323] el-Cum’a 62/9
[324] a.g.e., III, 65.
[325] Mevsılî, İhtiyar, I, 84.
[326] İbn Rüşd, Bidâyetü’I-müctehid, I, 172.
[327] İbrahim Halebî, Gunyetül-müteme/iî, s. 269; İbn Âbidîn, a.g.e., II, 145-146; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, s. 150; bkz. Nuh b. Mustafa, el-Lum’a fî âhiri zühri’I-cum’a fnşr. Ali Kaya), Bursa 2005.
[328] Nesâî, ideyn”,1
[329] Serahsî, Mebsût, II, 37.
[330] Serahsî, Mebsût, II, 144.
[331] Buhârî, “iman”, 37
[332] İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-kadîr, I, 333-334.
[333] Tecnd-i Sarih, IV, 70-96.
[334] Mekkeliler Harem-i Şerîfte teravih namazı kılarken teravihin her dört rekatın¬dan sonra bir defa tavaf etmeyi ve arkasından da iki rekat tavaf namazı kıl¬mayı âdet haline getirmişlerdi. Mekkeliler’in bu faziletli amellerine gıpta eden Medineliler de Mekkeliler’in tavaflarına ve tavaf namazlarına denk olmak üzere teravihin her dört rekatından sonra tek başlarına dörder rekat nafile namazı kılmayı âdet haline getirmişlerdir. Ancak Mekkeliler teravihin beşinci dört rekat¬tan sonra yani teravihin sonu ile vitir namazı arasında tavaf etmediklerinden dolayı Medineliler de teravihin sonunda nafile namaz kılmamışlardır. Böylece on altı rekat nafile, yirmi rekatlık asıl teravihe eklenince otuz altı rekata^ ulaşır ve üç rekat vitirle birlikte otuz dokuz rekat eder (İbnü’l-Hümâm, Fethu’I-kadîr, I, 334; Tecnd-i Sarih, IV, 96).
[335] İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-kadîr, I, 333-334
[336] Merğlnânî, Hidâye, I, 335.
[337] Buhârî, “Ezan”, 8i, 108; Müslim, “Müsâfirîn”, 213
[338] Muhammed 47/33; krş. Nahi 16/92
[339] İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 11, 18-19.
[340] bk. ibn Mâce, “ikâme”, 187
[341] a.g.e., II, 22-23.
[342] el-Bakara 2/222
[343] el-isrâ 17/25
[344] Tirmizî, “Salât”, 202
[345] el-lsrâ 17/79
[346] bk. el-Müzzemmil 73/20; es~Secde 32/16; Furkân 25/63-64; ez-Zâriyât 51/17-18; Âl-i İmrân 3/16-17; Müslim, “Siyam”, 202; Tirmizî, “Mevâkft”, 207, Da’avâî, 101
[347] a-g.e., II, 26-27.
[348] bk. İbn Mâce, “İkâme”, 187
[349] bk. Tecrîd-i Sarîh, IV, 132-133, 139-142.
[350] İbn Âbidîn, Reddü’i-muhtâr, W, 27; el-Mevsû’atü’I-fıkhiyye, XXVII, 150 ve dev.
[351] Ebû Dâvud, “Tatavvu”‘, 14; İbn Mâce, “İkâme”, 190
[352] İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 11, 28
[353] Kâsânî, Bedâyi’, I, 282 ve devamı.
[354] a.g.e., I, 283.
[355] Buharı, “Küsûf”, 1
[356] Buhâri, “Vudû”, 14
[357] İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, II, 25-26; Faruk Beşer, “Mübarek Geceler”, İslâm’da İnanç İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, III, 356.
[358] el-lsrâ 17/1
[359] Hüseyin Algül, “Mevlid-i Nebî”, İslâm’da İnanç İbadet ve Günlük Yaşayış Ansik¬lopedisi, III, 228-230.
[360] el-Bakara 2/286
[361] el-Hâc 22/78
[362] en-Nûr 24/61
[363] Al-i imrân 3/191
[364] Buhârî, Taksir”, 19; bk., Ebû Dâvud, “Salât”, 175; Zeyiaî, Nasbü’r-râye, ıı, 175
[365] Zeylaî, Tebyîn, I, 199-200; İbn Âbidîn, Reddü’i-muhtâr, II, 202.
[366] Buhârî, “Umre”, 19
[367] Ahmed b. Hanfaei, Müsned, II, 380
[368] Buharı, “Nikâh”; Müslim, “Hac”, 424
[369] İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, I, 348; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, I, 467; Fazla bilgi için bk., Fahrettin Atar, “Genel Olarak Seferîlik ve Hükümleri”, Seferîlik ve Hü¬kümleri, (İSAV), İstanbul 1997, s. 29.
[370] Müslim, “Taharet”, 24
[371] Dârekutnî, Sünen, I, 387
[372] en-Nisâ 4/101
[373] el-Bakara 2/173
[374] en-Nisâ, 4/101
[375] İbn Kesîr, Tefsir, I, 545
[376] Müslim, “SaIâtü’l-mü safirin”, 4
[377] İbn Mâce, “İkâmetü’s-salât”, 75
[378] Buhârî, “Salât”,1
[379] Müslim, “Salâtü’l-müsâfirîn”, 1
[380] Müslim, “Salâtü’l-müsafirîn”, 39
[381] el-Bakara 2/239
[382] el-Bakara 2/239
[383] en-Nisi 4/101-104
[384] Buhârî, “Bed’ü’l-haik”, 6
[385] Buhârî, “Mevâkîîü’s-saiât”, 5
[386] Buhârî, “Hac” 99
[387] Beşir Gözübenli, “Cem”, İslâm’da, İnanç İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, I, 280-281.
[388] Tirmizî, “Mevâkît”, 18
[389] Tirmizî, “Mevâkit”, 16
[390] İbn Âbidîn, Reddül Muhtar, II, 77
[391] Buhârî, “Salât”, 31
[392] Zeylaî, Tebyîn, I, 196.
[393] el-Bakara 2/285
[394] Ebû Dâvud, “Ghâd”, 152
[395] el-Ankebût 29/57
[396] ibn Mâce, “zühd”, 31
[397] Buharî, “Cenâiz”, 2
[398] Ebû Dâvud, “Cenâiz”, 16
[399] el-Bakara 2/156
[400] Ebû Davud, “Cenâiz”, 73
[401] Müslim, “Cenâiz”, 1
[402] el-Mevsû’atü’l-fıkhiyye, XIII, 295
[403] İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, II, 240.
[404] Buhâri, “Cenâiz”, 31
[405] el-Bakara 2/154
[406] Âl-i imrân 3/169-170
[407] el-Bakara 2/184
[408] el-Bakara 2/183, 187, 196; en-Nisâ 4/92; el-Mâide 5/89, 95; ei-Mücâdele 58/4
[409] el-Ahzâb 33/35
[410] Bazısı sadece mubahlığa delâlet eden bu rivayetler için bk. Buhârî, “Savm”, 60, 69; Müslim, “Siyam”, 113-137, 194-204. Ayrıca bk. İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-kadîr, II, 234-235, 271-272.
[411] bk. Buhârî, “Savm”, 52, 53; Müslim, “Sıyâm”, 172-180
[412] bk. Buhârî, “Savm”, 67-68; Müslim, “Sıyâm”, 138-145
[413] bk. Buhârî, “Savm”, 63; Müslim, “Sıyâm”, 146-148
[414] Tirmizî, “Savm”, 2-3; Nesâî, “Sıyâm”, 37-38
[415] Buhârî, “Savm”, 65; Müslim, “Sıyâm”, ııo-m
[416] Buhârî, İman”, 1; Müslim, “îman”, 19-22
[417] Buhârî, “Savm”, 1
[418] Nesâî, “Sıyâm”, 38
[419] Müslim, “Sıyâm”, 1, 2
[420] Buhârî, “Savm”, 4
[421] Buhârî, “Savm”, 2, 9
[422] Buhârî, “Savm”, 9
[423] Buhârî, “Savm”, 8
[424] Nesâî, Sıyâm”, 44
[425] Buhârî, “Savm”, 29; “Savm”, 27
[426] Tirmizî, “Savm”, 68; ayrıca bk. Buhârî, “Savm”, 40
[427] bk. Ebû Dâvud, “Savm”, 43; Tirmizî, “Savm”, 21; Nesâî, “Sıyâm”, 51, 62
[428] Buhârî, “Savm”, 36
[429] el-Bakara 2/184
[430] Merginani, el-Hidaye,I, 119-122
[431] Ibnü’l-Hümâm, Fethu’I-kadîr, II, 260, 266.
[432] Buhârî, “Savm”, 20; Müslim, “Sıyâm”, 45
[433] Müslim, “Sıyâm”, 46
[434] Buhârî, “Savm”, 45; Müslim, “Sıyâm”, 48
[435] Tirmizî, “Savm”, 82; ibn Mâce “Sıyâm”, 45
[436] Ebû Dâvud, “Savm”, 21
[437] Ebû Dâvud “Savm”, 22
[438] Ebû Dâvud, “Savm”, 22
[439] Buhârî, “Savm”, 33, 43-45; Müslim, “Sıyâm”, 52-53
[440] Buhârî, “Bed’üivahy”, I, “Savm”, 7; Müslim, “Fezâü”, 50
[441] Müslim, “Sıyâm”, 62-74; Ebû Dâvud, “Sıyâm”, 32-35; Tirmizî, “Savm”, 31-32
[442] Buhârî, “Savm”, 26; Müslim, “Sıyâm”, 171
[443] bk. Buhârî, “Savm”, 22, 25; Müslim, “Sıyâm”, 75-80
[444] Serahsî, el-Mebsût, III, 127.
[445] Zeylaî, Tebyînü’l-hakâik, I, 323; İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, II, 396.
[446] www.diyanet.gov.tr/turksh/default.asp (27.09.2005).
[447] Merğlnânî, el-Hidâye, !, 125; İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr, II, 266.
[448] Akseki, İslâm Dini, s. 208.
[449] el-Bakara 2/125, 187; el-A’râf 7/138; Tâhâ 20/91, 97; el-Enbiyâ 21/52; el-Hac 22/25; eş-Şuarâ 26/71; ei-Feth 48/25
[450] el-Muvatta’, ttikâf”, 7, 9; Buhârî, “İtikat”, ı, 6-9; Müslim, ‘Ttikâf, 1-6; Ebû Dâvud, “Savm”, 77-78; Tirmİzî, “Savm”, 79; İbn Mâce, “Sıyâm”, 58-59, 61, 65
[451] el-Bakara 2/125
[452] el-Bakara 2/187
Kaynak:İslam İlmihali,Kollektif M.Ü. İLAHİYAT FAK. VAKFI

25

Haziran
2012

ORUÇ İBADETİ SORULU-CEVAPLI İSLÂM FIKHI (1)

Yazar: arafat  |  Kategori: iBADET  |  Yorum: Yok   |  1.029 Kez Okundu

Orucun Hikmeti
SORU: Oruç Kur’an’ın ifadesiyle İslâm’ın ana temellerinden birisi¬dir. Cenab-ı Hak Kur’an’da şöyle buyuruyor:
Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de oruç farz kılındı.
CEVAP: Bu ayetten oruç ibadetinin ilk olarak İslâm’da ortaya çık¬madığını anlıyoruz. Aksine oruç tüm ilahî dinlerde bilinen bir ibadet olup, bu dinlerin bağlılarınca çeşitli sistem, şekil ve yollarla tutulagel-miştir. Bunun anlamı şudur: Hz. Allah oruç ibadetinin, insanlığın en eski çağlarından beri insan oğlunun ortak dinî bir görevi olduğunu bil¬dirmektedir. Orucun felsefesine gelince:
1. Oruçta Allah’a tâat ve O’nun emrine uymak vardır. Bu tâat in¬sana sürekli olarak, kendisini yönlendirenin ve üstündeki gücün Allah olduğunu hatırlatır.
2. Oruç insanı kul köle eden âdet ve geleneklere karşı bir çeşit in¬san kişiliğinin baş kaldırmasıdır;
Oruç gelmeden önce insan dilediği gibi yemekte, hoşlandığı şey¬leri istediği kadar içmekteydi. Oruç ayı gelince otuz gün boyunca bu keyfilik ortadan kalkmaktadır. Her gün tan yerinin ağarmasından gü¬neşin batışına kadar devam eden bu disiplin insanı birtakım âdetlerin baskısından kurtarıp özgürleştirmektedir. Şunu da hatırlayalım ki hayat şartları çeşitlidir. Eskilerin dediği gibi “Bir hâlin aynen devamı imkânsızdır.”
Zengin, fakir, tok, aç, varlıklı, muhtaç, yolcu, yerleşik çok çeşitli durumlar sözkonusudur. İnsan bu çeşitli ortamları göğüslemeye alışa-mazsa, çeşitli yönleriyle hayatı göğüslemeye gücü yetmez.
3. Orucun bir de sağlık yönü var. İslâm’ın bakışma göre mide dert yuvasıdır. Aşırı yemek en kötü sonuçlan hazırlar. İnsanlar için en uy¬gun davranış, yemede içmede normali aşmayanıdır. Bunun içindir ki Hz. Peygamber: “Biz, acıkmadıkça yemeyen, yeyince tıka basa doy¬mayan bir topluluğuz” .buyurmuştur.
Çoğu kere -pek çok kimsenin yaptığı gibi- oburluk insan vücu¬dunda fazlalıklara yol açar. Bu fazlalık insanı bitkinleşitirir ve ona ezi¬yet eder. Oruç insanı bu fazlalıktan kurtarmak için gelmiştir. Oruç tu¬tan kişinin sağlığı normalleşir, bedeni doğru bir yönde gelişir. Doktor¬lar pek çok hastalıkta tedavi, şifa ve afiyete ulaşmak için oruç tutmayı Önermektedirler.
4. Oruç insana sabırlı olmayı öğretir, iradeyi güçlendirir. Oruçlu -iftar yaklaştıkça- sağında solunda çeşitli yemekler görür. Arzu ettiği¬ni almak için elini uzatabilir. Fakat serbest iradesiyle onları yemekten vazgeçer. Zira bu davranışı ile rabbine itaat ettiğini, O’nun kontrolü al¬tında olduğunu biliyor. Bu, insanda iradeyi güçlendirir, kararlılık nuru¬nu aydınlatır.
5. insan oruç sayesinde açlığı oranında mahrumiyetin ne demek olduğunu anlar. Kendi veya toplum fakirlik ve çaresizlik içine düşerse o durumdaki insanın vaziyetini ve duygularını daha güçlü bir şekilde anlar. Bu anlayış onu yardıma muhtaçlara el uzatmaya ve bu hayatta gözetilmesi gerekenleri gözetmeye sevkeder.
Bu bakımdan insan oruçta da İslâm’ın gösterdiği yoldan sapma-malı savurganlığa kaçmamalıdır. Aksi halde savurganlığı sebebiyle oruç ile elde ettiği güzellikleri ortadan kaldırır, yok eder.
Oruç Bir Temizlik Ve Hazırlıktır
SORU: Allah orucu niçin emretmiş ve kullarına oruç tutmayı niçin farz kılmıştır?
CEVAP: Hz. Allah ramazan ayını ibadet ay’ı kılmıştır. Mübarek ra¬mazan ayı her gelişinde toplumda bir etki bırakır. Müslümanların ne¬fislerinde bir edep, şuurlarında bir uyanma olur. Ne zaman gelirse gel¬sin, sanki ramazan bir ilkbahardır. Kalplerde bir canlılık, nefislerde bir pırıltı meydana gelir.
Hayat insanlarda bir takım dünya malı ve şehvet tortuları, kanşık-lıklar bırakır. Böylece imanda bir gevşeklik ve tenbellik, bir çeşit aldır¬mazlık oluşur. Bu ortamda ramazan ayı; orucu, teravihi, ibadeti ve Kur’an’ı ile gelir. Ramazanın getirdiği bu gönül dünyasındaki değişik¬lik ve üflediği ruh ile içinde bulunduğu gevşeklikten silkinir. Ramazan müslümanların hayatında edep ocağını yakar, güzel ahlâk ışığı ile on¬ları aytmlatmaya başlar. Sonunda Allah’ın lütuf ve keremi ve başarı vermesi ile duyguları ıslah olur, ruhu uyanır, nefsi berraklaşır. Yaptığı bu hazırlıkla gelecek yıl ramazana kadar yolunda yürümeye devam eder. Böylece ramazanın getirdiği takva ve hidayet ile ıslah pekişir dü¬zelme yenilenir. Sonuçta Hz. Allah’ın “…oruç size farz kılındı. Umu¬lur ki muttakilerden olursunuz” (Bakara/183) sözü gerçekleşmiş olur.
Dünya insanlardan çoğunu etkisi altına alan maddî bir çılgınlık tu¬fanından şikayet ediyor. Bu insanlar hep alır vermez. Hep canının çek¬tiğini elde eder veya etmek ister, sabır nedir bilmez. Ne elegeçirdi ise toplar, biriktirir, paylaşma nedir bilmez. Sonuçta pek çoğunda arzu ve isteklere gem vurma ruhu ölür. Bu bakımdan oruç, bir ay boyunca ge¬ce ve gündüz süren bir okul gibi gelir. İhlasla oruç tutan müslüman bu okuldan uygulamalı dersler alır. Aldığı bu dersler ile isteklerine karşı durmayı ve üstün gelmeyi öğrenir. Hatta nefsini güçlendirir ve ona kıymet kazandırır.
Hayatın sonunda ne olacağı belli değildir. Hayat bir gün insanı güldürür, bir gün ağlatabilir. İnsan hep lükse ve nimet içinde yaşamaya alışır da, ansızın bir sıkıntı ile karşılaşırsa perişan olur. Zira hayatın katı yönlerini yaşamaya alışmayan, kıt imkânla geçinmeyi, az eşya ile hayatı sürdürmeyi bilmeyen kimsenin sonu budur.
Bunun içindir ki Hz. Ömer şöyle demiştir: “Katı hayat şartlarına alışın. Zira nimetler sürekli değildir.” İşte oruç bir çeşit insanı bu şart-lara alıştırma eğitimidir. Üstelik bu şartlar aniden ve zorunlu değil is¬tekle arzu ile yaşanıyor.
Oruç insanın nefsini ve duyglarını temizleyip, ruhu berraklaştırdı-ğı ve gönlü kuvvetlendirdiği kadar aynı zamanda güçlü bir hazırlanma biçimdir. Zira oruç ibadeti dosdoğru yerine getirildiği zaman irade gü¬cünü geliştirir. Oruçlu insan kendi isteği ile Allah’tan ecir bekleyerek arzularına gem vurur. Hayatın zorluklarına karşı sabır ahlâkını kulla¬narak direnir ve üstün gelir.
Oruç insana düzenli yaşama alışkanlığı kazandırır. Çünkü orucun başlangıcı ve bitişi düzenli bir zamana bağlıdır. Oruç tutan insan cema¬at ruhu bilincine erişir. Zira kendisi ile birlikte milyonlarca insanın oruçlu olduğunu, gene milyonlarca insanın aynı anda iftar etmekte ol-duğunu düşünmek bu toplum bilincini oluşturur. Bunda garip bir taraf yoktur. Çünkü o milyonların hepsi aynı inancı paylaşıyor, aynı ibadete birlikte katılıyorlar. Yüce Allah: “Mü’minler ancak kardeştir” (Hucu-rat/10) buyurmuyor mu?
Orucun bu güzelliklerine rağmen bazı insanların ne temizlik ne de hazırlık yönünden oruçtan faydalanamadığı seyrek de olsa vakidir. Zi¬ra bu kimseler orucu İslâm’ın istediği doğrultuda tutmamaktadır. Bun¬lar durumu tersine çevirip, hedefi şaşırıyor ve oruçtaki planı bozuyor¬lar. Zira bunlar ramazanda aşırı bir yemek savurganlığına giriyor, san¬ki midelerini çeşitli yiyeceklerin deposu haline getiriyorlar. Sonuçta hazım zorlaşıyor, mide bozuluyor. Ayrıca geceleri çok geç vakitlere ka¬dar uyanık kalıp gündüzü uyku ile geçiriyorlar. Ortaya çıkan sonuç hantal bir vücut, pasif bir yaşantı ve tenbellikten ibarettir. Fakat bu ne ramazanın kusuru, ne orucun ayıbıdır. Bu durum, orucun ardında yatan hikmeti idrak edememekten kaynaklanıyor.
Ramazan israf ayı değil, infak ayıdır. Ramazan ibadet ayıdır, ap¬talca şeyler yapma ayı değildir. Ramazan güzellikler ve güzel şeyler yapma ayıdır. Vazifeleri, ibadetleri ziyan etme ayı değildir.
İnsanı güzelliğe ve ıslaha yaklaştırması ve kötülüklerden uzaklaş¬tıran takvanın gerçekleşmesi için orucu Allah’ın istediği gibi tutalım.
Ramazan Ve İbadette İhlas
SORU: Bazı kimselerin “Ramazan ibadet ve ihlas ayıdır” dediğini işittim. Bunun manasî nedir?
CEVAP: Ramazan akıllı mü’minlere göre gerçekten ibadet ve ihlas ayıdır. Yapılan ibadetlerin sırf Allah rızası için olması gerçeğinin ya¬şandığı aydır. O Allah ki gönüllerde saklı olanı, gözlerin haince bakı¬şını bilir.
Ramazan ruhun ve duyguların şahlandığı aydır. Ramazanda pek çok değişiklikler yaşanır. Dolu karınlardan boş midelere, kana kana içilen sulardan dudakları çatlatan susuzluklara, her isteğin karşılandığı serbestlikten isteklerin frenlendiği bir ortama, gaflet ve eğlencenin ya-şandığı bir âlemden Kur’an ve zikir âlemine geçiş bu ayda yaşanır. Sanki oruç mide ve şehevî arzular için ilahi bir kanundur. Nefsi dışar¬dan değil, içerden yöneten bir kumandandır. Yeryüzünün zahiri kanun¬larına boyun eğip, perde arkasından o kanunların maksatlarını alt üst edip bozanlar ne çoktur!
Fakat orucun kanunu böyle değildir. Çünkü onun hakimiyeti gön¬lün derinliklerinden, vicdanın enginliklerinden gelmektedir. Bunun içindir ki oruç mü’minin iç dünyasına emanet edilmiş bir sırdır. İnsa¬nın gerçekten oruçlu olup olmadığını ancak gönüllerde saklananları, vicdanlarda gizlenenleri bilen Allah bilir. Bunun için olmalı ki kudsi hadiste Hz. Allah: ‘İnsan oğlunun tüm yaptıkları kendisi içindir. Oruç böyle değildir. Oruç sadece benim içindir. Orucun mükafatım ben ve-nrim” buyurmuştur.
İnsanların yönetimi için birtakım hüküm ve yasaklar getiren ka¬nunlar yapılır. İnsanın nefsi bu kanunları benimsemiş görünür. Fakat bu kanunlar güç kullanarak uygulanır. Ve beraberinde yasakçı bir uy¬gulama da olursa insan bu kanunlardan sıkılmaya başlar.
Fakat oruçla ilgili ilâhi kanun insanın içindedir ve ruhundan gelir. İnsan, nefsinin derinliklerinden fışkırıp gelen bu kanunu isteyerek uy¬gular. İnsan içinden gelen bir istekle nefsinin gemini eline alırsa, Al¬lah’ın emirlerine uyup iman ile nefsine hakim olursa artık nefsini itaat, ihlas ve hayırlar işlemeye yöneltebilir. Zira o yeryüzünde sadece Al¬lah’ın kuludur. İşte bu insan için manevî gücün, şerefin doruğudur.
Oruçta bulunan bu örtülü iç dünya, ihlası ve arı duru olmayı öğre¬tir. Oruçtaki iman ve Allah’ın kontrolünde olmaktan kaynaklanan bu iç dünya için Hz. Allah, oruca sınırlı ve belirli bir sevap bildirmemiş, oru¬cun sevabının, sınırı olmayan fazl u keremine ve hesapsız nimetine bı-rakıldığına kudsi hadiste işaret edilmiştir.
İnsanın ibadetlerinde bir çeşit gösteriş bulunabilir. Çünkü bu iba¬detler herkes tarafından görülebilir özeliğe sahiptir. Fakat oruçta riya bulunmaz. Çünkü oruç Allah ile kul arasında bir sırdır.
İnsan Allah’ın gösterdiği doğrultuda orucu tutabilir, tüm âdabına riayet ederek oruç tutmayı alışkanlık haline getirebilirse Allah’a itaat yolunun devamlı bir yolcusu olur. Toplumun beklediği görevleri yeri¬ne getirir. Bunu yaparken bir yöneticiye, bir gözetleyiciye, bir kayna¬ğa ihtiyaç duymaz. Çünkü böyle bir insan kendisini hesaba çekip gere¬ken kontrolü yapar. Böylece mükemmel bir vatandaş, her hal ve du¬rumda güvenilir bir kimse olur. İhtimal ki Hz. Ömer’in aşağıdaki sözü ile demek istediği budur: “Hesaba çekilmeden, kendinizi hesaba çeki¬niz. Tartıya çekilmeden, kendinizi tartınız. Hiç bir gizlinizin kalmaya¬cağı Allah ile buluşma gününe kendinizi hazırlayınız.”
Oruçlu seher vaktinde ramazan gecelerinin ortasında sahura kal¬kıp hiç kimsenin görmediği sahur sofrasında orucuna niyetlenir. Sonra gün doğar işine gücüne gider gelir. O hâlâ ibadetine devam etmektedir. Gündüz vakti arada bir nefsi ile başbaşa kalır; yemekler önünde, bir gözetleyeni yok. Bu durumda Allah ile kendisi arasında sır olan ibade¬ti ziyan etmekten korur. İbadetini, iyilik yapanların iyiliğini ziyan et¬meyen yüce yaradanın sevabına ulaşmak için, mal ve evladın bir fay¬da vermeyeceği, sadece kalb-i selimin fayda vereceği kıyamet günü için muhafaza eder.
Oruç tutan kimsenin edindiği bu ihlas alışkanlığının nuru her yap¬tığı işi aydınlatır. Her ibadet ve görevini bu duygu ve güzel düşünceler ışığında yapar. Bunda bir gariplik yoktur. Zira oruç onun kalbine tak¬va damgasını vurmuş, ihlas alışkanlığı kazandırmıştır. Toplumumuz ihlaslı insanlara ne kadar muhtaçtır!
Ramazanın Başlangıcı Nasıl Tesbit Edilir?
SORU: Ramazanın başlangıcını astronomi ile belirlemek caiz midir? Yeni hilâli çıplak gözle görmeden, bu konuda hesaba güvenilebilir mi?
CEVAP: Bu, ilim adamalarının çokça görüş ayrılığına düştüğü bir konudur. Hatta bazıları konuyu başlı başına bir kitap yazarak ele almış¬lardır. Takiyyuddin Sübkî’nin Beyan’ul Edille fl İsbat’il Ehille isimli eseri, Muhammed Bahit’in İrşad’ul Mille, fi İsbat’il Ehille isimli kitabı bunlardan biridir.
Geçmiş dönemin fıkıh âlimlerinin çoğunluğu “ramazan ayının başlangıcı ya çıplak gözle hilâli görerek veya şaban ayı otuza tamam¬lanarak bilirlenir” demişlerdir.
Bu husustaki delilleri şu hadistir:
“(Ramazan) hilâli(ni) görünce oruç tutunuz. (Şevval) hilâli(ni) gö¬rünce de bayram ediniz. Eğer hava bulutlu olur (da ay görünmez) ise şaban ayını otuz güne tamamla(yıp oruca baş)layınız.” (Buha-rî ve Müslim)
Fıkıh âlimleri bu görüşün gerekçesini şöyle ifade ediyorlar: Ra¬mazan ayının başlangıcının belirlenmesinde sadece ay ve yıldız hesap¬larına dayanmak caiz değildir. Çünkü bu bir sezgi ve tahminden ibarettir, kesinliği ve güvenirliliği yoktur. Bu konuda ilim sahibi fıkıh erba¬bının görüş birliği vardır.
İbn Teymiye şöyle diyor: Mutlaka hilâl ortaya çıkmalı ve insanlar onu görmelidir. Çünkü hadiste şöyle buyurulmuştur:
“Orucunuz oruç tuttuğunuz günde, ramazan bayramınız, oruç aç¬tığınız günde, kurban bayramınız, kurbân kestiğiniz gündedir.”
Hadiste denmek işeniyor ki oruç ve bayram vaktinin olduğunu bildiğiniz günde oruçlu olur veya bayram yaparsınız.
Gene İbn Teymiye şöyle diyor: Yıldız hesaplarına güvenmek, sa¬habenin ve sünnet (hadis)in ittifakı ile caiz değildir.
Çünkü yıldızlar üzerinde çalışan bilginler hilâlin durumunu sade¬ce hesapla belirlemekte kesin bir sonuca varamazlar. Zira bulut, duman ve buharlaşma buna engel olur.
Fıkıh âlimlerin çoğunluğu (cumhuru) şöyle diyor: Hilâlin görül¬mesi İslâm ülkelerinden bir bölgede gerçekleşirse, tüm müslümanlann oruca başlaması gerekir. “Ayı görünce oruç tutun ay’ı görünce bayram yapın” hadisi bunu gerektirir. Hadisteki emir tüm müslümanlara yöne¬liktir. Şehir, bölge ayrımı yapılmamıştır.
Her bölgenin, kendi gözetleme siyle ayı görerek oruç tutacağını ya da bayram yapacağını söyleyen âlimler de vardır.
Son devir âlimlerinden bazıları vakti belirlemede bu konuda uz¬man olan kimselerin hesaplamalarım dikkate almanın iyi olacağı görü¬şündedirler. Bu husustaki gerekçeleri şudur: Ramazan veya şevval ayı-mn belirlenmesi, namaz vaktinin belirlenmesi gibidir. Bütün müslü-manlar ve ilim adamaları bilgi yönünüden, anlayış yönününden, uygu¬lama yönünden her gün beş vakit namazın belirlenmesinde gökbilim¬cilerin hesaplarına güvenmenin caiz olduğu görüşündedirler.
İslâmiyetin hedeflerinden biri de mümkün oldukça tüm müslüman¬lann ibadetlerinde birlik halinde olmalarını sağlamaktır.
Eğer devlet yöneticileri oruç ayı, hac, namaz vakitleri gibi zaman belirlemekle ilgili problemlerin çözümü için uzmanlarca yapılmış tak¬vimleri kullanmayı kararlaş tır salar, bu uygulama müslümanlar arasın¬da birlik ve uyum meydana getirir.
Bu meselede iki durum arasındayiz:
Ya ayet ve hadislerdeki ifadeye bağlı kalarak tüm ibadetlerin va¬kitlerini bizzat görerek belirleyeceğiz veya kesinlik ifade eden hesaba uyup ona göre hareket edeceğiz.
Birinci durumda pekçok güçlükle karşılaşacağız. Zira bu nokta¬dan yola çıkarsak müezzinlerin, şafağın attığını görmeden sabah ezanı, zevalin başladığını görmeden öğle ezanı, güneşin battığını görmeden akşam ezanı okumamaları gerekir.
Oysa ikinci durumda (matematiksel) kesinlik vardır. Takvimle be¬lirlenen vaktin girişinde görüş ayrılığı sözkonusu değildir.
Buna göre her ülkede hicri aylardan her birinin ilk gününün han¬gi güne denk geldiğini gösteren, dünyanın heryerini içine alan bir tak¬vim yapılıp tüm dünyadaki İslâm ülkelerine dağıtılmalıdır. Buna ek olarak her yerdeki müslümanlar bir de hilâli gözetleme görevi yapar-larsa bu duruma güç kazandırır.
Fakat hilâlin tesbiti dışındaki dinî vakitlerin belirlenmesinde, de¬lilleri bırakıp hesabı esas alma konusunda görüş ayrılığı olmadığı gibi buna gerek de yoktur, bunun bir dedili de yoktur.
Takiyy’üd-Din Sübki ayın ilk gününün belirlenmesi konusunda şunları söylemektedir:
“Teknik hesaplama ay’ı çıplak gözle görmenin imkânsızlığını gös¬teriyor, bu husus kesin bir şekilde belgeleniyorsa, bu durumda ay, gü¬neşe çok yakın demektir. Bu vaziyette gerçekten hilâl görülemez. Bu¬na rağman bir veya bir kaç şahıs hilâli gördüğünü iddia ederse, şöyle bir durum değerlendirmesi yapılır:
Hilâli gördüğünü söyleyenlerin sözü bir haberdir. Doğru olabile¬ceği gibi yalan veya yanlış da olabilir. Böyle üç ihtimalli bir haberi ka¬bul etmek caiz olmayacağı gibi, bu haber kesin hesaba göre öncelikli de olamaz. Çünkü hesap kesin, haber zan ifade etmektedir. Zan ifade eden birşey, kesinlik ifade edenden öncelikli olamaz, hatta kesin olan¬la karşılaştırılmaz.”
Ayrıca pek çok kimse hilâli görmekte hataya düşmektedir. Riva¬yet olunduğuna göre Enes b. Mâlik beraberinde bir grupla hilâli gözet¬lemeye gitmişler. Aralarında İyas b. Muaviye de varmış. Hiç birisi hi-lâl’i görememiş. Ancak Enes gördüğünü söylüyormuş. Kendisinden daha keskin görenlerin bulunması ve Enes’in ihtiyar olmasına rağmen hilâli sadece kendisinin gördüğünü söylemesi dikkati çekmiş.
Topluluğun arasındakilerin zekilerinden birisi olan İyas, Enes’in gözlerine dikkatlice bakınca, bir gözünde kaşından aşağıya sarkan bir kıl görmüş. Eliyle onu düzelttikten sonra “Hilâli bana da göster” de¬miş. Enes’in cevabı: “Şimdi onu görmüyorum” olmuş.
Bu meselede inasanın gönlü iki şeyi birlikte yapmaya meyledi¬yor. Hem hilâli gözetlemeli, hem bu konuda gerekli hesaplamalar ya¬pılmalıdır.
Hilâl gözetlenmelidir. Çünkü fıkıh âlimlerinden bazıları bunun farz-ı kifâye olduğunu söylemişlerdir. Eğer müslümanların hepsi bu gözetleme işini terkederlerse günahkâr olurlar. Hesaba da itimat etme¬lidir. Çünkü kesindir, şüphe yoktur. Eğer hesabın söylediği gözetleme¬de gerçekleşirse nur üzerine nur olur. Hilâl görülemez ise, hesaba uy¬makla kesin olan şeyi almış oluruz.
Bu konu, müslümanların âlimleri ve uzmanları ile idarecilerinin ilgi göstermeleri ve belli bir plan dairesinde gerekli harcamaları yap¬maları gereken bir konudur. Müslümanlar vakit belirleme hususunda görüş ayrılığına düşerek, içinde bulundukları höş olmayan durumu sür-dürmemelidir.
Oruç Ay’ına Çıkmak
SORU: Ramazan orucuyla ilgili âyette “Sizden her kim ay’a şahit olursa, o ay’ı oruçlu geçirsin” buyuruluyor. Bu ayetteki “şahit olma” ve “ay” kelimeleri hakkında çeşitli tefsir kitapları okudum. Fakat net bir sonuca ulaşamadım. Gene ayetteki “o ay’ı…” ifadesindeki “o” zamiri neyi gösteriyor?
CEVAP: Ayetteki şahit olmaktan maksat hazır olmaktır. Buna göre mana: “Sizden biriniz ramazan ayının girişinde hazır bulunur, yolculu¬ğa çıkmamış olursa, gücü yettikçe ve oruç tutmamayı gerektirecek bir özürü de yoksa, bu ayda oruç tutmak ona farzdır, demektir. “Ayda ha¬zır almak” o ayın başlangıcı olan hilâlini görmekle olur. Buradaki ay’dan maksat soruda bir kısmı yer alan ayetin başında geçen ramazan ayıdır. O ayetin tamamı Şöyledir:
Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğri¬den ayırmanın açık delilileri olarak kendisinde Kur’an indirilen aydır. Sizden her kim (ramazan) ay(ının hilâl)ini görürse o ay(m tamamın)ı oruç tutsun. Kim o ayda hasta veya yolcu olursa tuta¬madığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah size kolay¬lık ister, zorluk istemez. O, sayıyı tamamlamanızı, size doğru yo¬lu gösterdiği için Allah’ı tazim etmenizi ister. Umulur ki şükreder¬siniz. (Bakara/185)
Demek oluyor ki ramazan ayının hilâlini gören, oruç tutma gücü¬ne sahip ise orucu tutmalıdır. Hilâli bizzat göremeyen kimse, şahitler aracılığı ile veya şaban ayının otuz olduğunu bilmek suretiyle ramaza¬nın girdiği bilgisi kendisine ulaşırsa gene oruç tutmalıdır.
Buna göre ayetteki “ay”dan maksat, ramazan ayıdır. Gene ayete-ki “O ay’ı…” ifadesindeki “o” zamiri ramazan ayına işaret etmektedir.
Ramazan Hilâlinin Belirlenmesi
SORU: Ramazan bayramının cumartesi gününe denk geldiğini bil¬diği halde bayrama bir gün kala hâlâ fitresini vermemiş olan kişi, bay¬ramın cuma günü olduğunu öğrendiğinde günahkâr olur mu? Orucun ve bayramın başlangıcını belirlemek teknik hesaplamalarla mı, yoksa sadece hilâli çıplak gözle görerek mi olmalıdır?
CEVAP: Bir kimse yarınki günün ramazanın son günü olduğunu bi¬lerek, fitresini ramazanın 30. günü vermeye karar verir de sonra o gü¬nün ramazanın son günü olmadığını öğrenirse, henüz fitresini verme¬miş olmaktan dolayı günahkâr olmaz. Kur’an’da: “Allah her şahsa an¬cak gücü yettiği kadar sorumluluk yükler” (Bakara/286) ve “O, din hu¬susunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi” buyurulmuştur.
Evet bu kimse fitresini bir-iki gün önceden verebilirdi. Çünkü fı¬kıh âlimlerinden, fitreyi ramazan günlerinden her hangi bir günde ver¬menin farz olduğunu söyleyenler vardır. Hatta bazıları ramazandan ön¬ce bile vermenin caiz olduğunu söylemişlerdir.
En iyisi fitrenin ramazan ayı sona ermezden birkaç gün önce ve¬rilmesidir. Zira son güne kalmakta, ramazanın son günü mü, şevval’in ilk günü mü şüphesi vardır. Soru sahibinin başına gelen durum gibi bir olayla karşılaşılabilir.
Her ne kadar fitreyi verme vakti bayram namazı öncesine kadar uzamakta ise de önceden vermekte fayda vardır.
Oruç ve bayramın başlangıcını belirleme meselesine gelince: Bu konuda eski devir ve yeni devir âlimleri görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Özellikle eskiler bu belirleminin hilâli görmekle olacağı görüşündedir¬ler. Bu görüşün delili “Hilâli görüp oruç tutunuz. Hilâli görüp bayram yapınız” hadisdir.
Fakat son devir fıkıh ve tefsir âlimlerinden bazıları vakit belirle¬me işleminde bu konuda uzman kimselerin hesaplamalarım dikkate al¬manın iyi olacağı görüşündedirler. Bu husustaki gerekçeleri şudur: Ra¬mazan veya şevval ayının belirlenmesi namaz vakitlerinin belirlenme¬si gibidir. Tüm müslümanlar ve ilim adamları beş vakit namaz vakti¬nin, güm :? ın doğuş ve batışının hesapla belirlenmesinin caiz olduğu görüşündedirler.
İslâm dininin hedeflerinden birinin de tüm müslümanları, müm¬kün olduğu kadar ibadetlerinde birleştirmek olduğunda şüphe yoktur.
Eğer devlet yöneticileri oruç ve hac ayının başlangıcını belirleme¬yi, tıpkı namaz vakitlerinde olduğu gibi bir takvim ve teknik hesapla yapsalar, müslümanlar arasında birlik ve uyum meydana gelir.
Gönül, hem hesabı, hem hilâli gözetlemeyi birlikte yapmaya mey¬lediyor- Hilâl gözetleme bırakılmamalıdır. Zira fıkıh bilginlerinden ba¬zıları bunun farz-ı kifaye olduğunu söylemektedir. Farz-ı kifaye olan bir şeyin ihmali caiz değildir. Fakat bununla birlikte teknik hesaplama da yapılmalıdır.
Müslümanlar bu konuyu birlik içinde bir sonuca ulaştırmak için çalışmalıdırlar. Tâ ki bu konudaki görüş ayrılıkları aralarında üzüntü ve çekişmeye sebep blmasın.
Oruca Nîyet
SORU: Ramazan ayında sabah namazını kılmaya başlayan ve bir¬den oruca niyet etemediğini hatırlayan, fakat namazı kesip oruca niyet ettiğinde, namaz vaktinin çıkacağını, namaza devam ettiğinde oruca niyet vaktinin çıkacağını farkeden kimse namazı bozup oruca niyet ederek namazı sonradan kaza mı etmeli, yoksa namaz kılarken, kalbin¬den oruca niyet mi etmelidir?
CEVAP: Soruda ifade edildiği tarzda oruç gerçekleşmez. Çünkü ra¬mazan orucunun niyeti sabah namazından önce yapılmalıdır.
Sabah namazının vakti tanyerinin ağarması ile güneşin doğması arasıdır. Ramazan orucunun niyet vakti ise, gecenin başlangıcından tanyerinin ağarmasına kadardır. Demek oluyor ki oruç için niyetin vak¬ti sabah namazının vakti girmezden önce bitmektedir.[1]
Niyet orucun şartlarından biridir. Bazı mezheplere göre rükündür. ter §art densin, ister rükün densin niyet mutlaka gereklidir. Niyet etmeksizin oruç tutulmuş olsa bu oruç geçerli olmaz. Çünkü Kur’an’da: “Dinî yalnız Allah’a halis kılarak Allah’a kulluk etmeleri emredilmişti”
(Beyyine/5) buyuruluyor.
İhlasla yalnız Allah’a ibadet etmek, kişinin “Allah rızası için oruç tutumaya” niyet etmesi ile gerçekleşir. Nitekim Hz. Peygamber de; “Yapılan işler niyetlere göredir. Her kişiye ancak niyet ettiği vardır” buyurmuştur.
Niyetin anlamı kasdetmektir. Oruç tutmayı kasdetmek, geceden niyet etmek demektir. Zira bir hadiste : “Tan yeri ağarmazdan önce oruç tutumaya kesin karar vermeyenin orucu yoktur” buyurulmuştur.
Niyetin yeri kalptir. Niyeti dil ile söylemek şart değildir. Niyet ak¬şamdan itibaren gecenin herhangi bir kısmında: “Allah rızası için ya¬rın oruç tutumaya niyet ettim” şeklinde kalpten geçirmek suretiyle ya¬pılır. Bunu dil ile söylemekte bir sakınca yoktur. Zira bunu söylemek sünnet olup, kalpteki niyeti pekiştirmekte yardımcıdır.
Bir kimse şafak vaktinde yemekten çekinse bu niyet yerine geçer. Ertesi günün orucu için güç kazanmak niyetiyle sahurda kalbinden oruçlu olmayı geçirerek birşeyler yemek de niyettir.
Bu farz olan ramazan orucu, adak orucu, keffaret orucu gibi oruç¬lar içindir. Nafile oruçlarda gündüz dahi niyet edilebilir. Gündüz oruç bozacak yeme içme gibi bir hal olmadıkça nafile oruç tutmak isteyen kimse oruca niyet edebilir. Bazı meheplere göre bu niyet öğleden önce gerçekleşmiş olmalıdır. En iyisi nafile de olsa tan yeri ağarmadan ön¬ce niyet etmektir.
Balgam Rahatsızlığı Ve Oruç
SORU: Ben yaşlı bir kimseyim. Fakat hamdolsun sağlığım iyidir, oruç tutmaya gücüm yeter. Ancak sürekli balgam çıkarmak gibi bir ra¬hatsızlığım var. Acaba balgam çıkarma esnasında balgamın bir parça¬sını yutmuş olsam orucum bozulur mu?
CEVAP: Kur’an’da: “Allah (c.c) hiçbir şahsa gücünün üstünde so¬rumluluk yüklemez” (Bakara/286) ve “Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez” (Bakara/185) buyuruluyor.
Oruç, yenilip içilen bir şeyin olağan yoldan vücuda girişiyle bo¬zulur. Soruda geçen balgam, vücudun içinde olan bir maddedir. Vücu¬dun 1 elli bir kesiminde oluşur. İnsan, iradesi ile balgamı kontrol altına alamaz. Bunun için fıkıh âlimleri balgam yutmanın orucu bozmayaca¬ğım bildirmişlerdir. Tükrük, yoldaki toz, un gibi maddelerin elenmesi sırasında uçuşan şeyleri yutmak da orucu bozmaz. Oruçla ilgili bu ka¬bil meseleleri, fıkıhta şu kural çözmüştür: “Kaçınılması mümkün ol¬mayan şeyler (orucu bozucu değil) oruçlu için mubahtır.” Nitekim ab-dest alırken kasıt ve aşırılık olmaksızın ağza veya burna alınan su bo¬ğaza kaçsa oruç bozulmaz.
Oruçta Mazeret
SORU: Ben kansızlık rahatsızlığı olan bir hastayım. Doktorlar oruç tutmamamı söylediler. Arkadaşlarla aramızda geçen tartışmada arka¬daşlarımı ikna edemedim. Konuyu sorduğum bir din adamı “dinimizde hastaya göre oruç tutmakta bir sıkıntı yoktur” dedi. Fakat bir başkası oruç tutmama halinde hergün için çeyrek Kuveyt dinarı vermem gerek¬tiğini söyledi. Ben on nüfuslu bir aileye sahibim. Bu miktarı veremece-ğimi söyledim. Bu konuda dinin hükmünü bildirmenizi istiyorum.
CEVAP: Allah kullarına lütufkârdır. Aşağıdaki ayetler bunu ifade ediyor:
Allah hiç bir şahsa gücünün üstünde sorumluluk yüklemez. (Ba¬kara/286)
Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. (Bakara/185) Allah din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi. (Hac/78)
A mâya (köre) güçlük yoktur. Topala güçlük yoktur. Hastaya güç-!ük yoktur. (Bakara/286)
Hz. Allah oruç tutmayı farz kılınca bu farzı, gücü yetenlerin yeri¬ne getirmesini istemiştir. Küçük olmak, yolcu olmak, hasta olmak gibi bir sebeple oruca gücü yetmeyene oruç farz değildir. Bundan dolayıdır ki fıkıh âlimleri orucun ergenlik çağına gelen, yolcu olmayan ve sağ¬lıklı kişilere farz olduğunda görüş birliği etmişlerdir.
Bunu Kur’an desteklemektedir. Zira orucun farz olduğunu bildi¬ren âyette: “Ey iman edenler! Oruç, sizden önce gelip geçmiş ümmet¬lere farz kılındığı gibi sizin üzerinize de farz kılındı. Umulur ki koru¬nursunuz. Oruç size sayılı günler olarak yazıldı. Sizden her kim, hasta yahut yolcu olursa, tutamadığı günler kadar diğer günlerde oruç tutar. (İhtiyarlık veya şifa umudu kalmamış hastalık gibi devamlı mazeret olup da) oruç tutmaya gücü yetmeyenlere fidye (vermeleri) gerekir” (Bakara/183-184) buyurululuyor. Devamında ise “…sizden her kim o aya (ramazan) çıkarsa, o ay’ı oruçlu geçirsin. Allah size kolaylık ister, zorluk istemez” (Bakara/185) buyurulmuştur.
Fıkıh âlimleri bu ayetlerden şunu anlamışlardır: Hasta veya yol¬cu olan kimse oruç tutmayabilir. Hastalık veya yolculuk hali sona erince tutulmayan oruçlar kaza edilir. Oruç tutmaya gücü yetmeyen veya son derecede güçlük ve zahmet içerisinde oruç tutabilen kimse orucu yer ve her gün için bir yoksula yemek yedirir (veya yemeğin be¬delini verir.)
Fıkıh âlimlerinden bazısı oruç tumak insanın ölümüne yol açacak ise, bu durumada oruç tutmanın haram olduğunu söylemişlerdir. Oru¬cun kendisi için bu derece sakıncalı olması sözkonusu olan kimse ca¬nını korumak için orucu yer. Hz. Allah: “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız” (Bakara/195) buyuruyor.
Şifasız bir hastalığa tutulan veya iyileşme ümidi olmayıp, oruçtan zarar gören kimse için de hüküm böyledir. Bu durumda olan kimse orucunu yer ve fidye olarak hergün için bir yoksula yemek yedirir.
Bir kişiye yemek yedirmenin bedeli şehirden şehire değişir. Sanı¬rız ki soruda ifade edilen çeyrek dinar fidye için yeterlidir.
Müslüman ve güvenilir doktor, bir kimseye, mevcut hastalığının zarar vereceğini bildirse, o kimse oruç tutmaz. Eğer belirli bir süre son¬ra hastalığı iyileşirse oruç tutamadığı günleri kaza eder. Hastalığı hiç geçmezse fidye verir. Fidye vermeye gücü yetmezse bir günah olmaz.
Orucun Kazası
SORU: Ramazanda beş gün oruç tutmadım. Bu günleri kaza et¬mek istiyorum. Bugünleri kaza ederken aralıksız, peşpeşe tutmam şart mıdır?
CEVAP: Önce şımu bilmeliyiz: Ramazan orucu İslâm dininde farz¬lardan biri, ana kurallardan bir kuraldır. Bu hususta ihmallik etmek, orucu hafife almak caiz değildir.
Kur’an orucun müslümanlara farz olduğunu, oruç tutacak günle¬rin sayılı olan ramazan ayının günleri olduğunu bildirmiştir. (Bkz. Ba¬kara/183-185) Hz. Peygamber de İslâmiyet’in beş temel üzerine kurul¬duğunu, bunlardan birinin oruç olduğunu açıklamıştır.
Mükellef (yükümlülük çağında) olan bir müslümanm ramazanda, bir özrü olmaksızın oruç yemesi asla caiz değildir. Aksi halde hem çir¬kin bir iş yapmış, hem büyük günah işlemiş olur.
Hz. Peygamberin şöyle, buyurduğu rivayet edilmiştir:
Ramazanda Allah’ın verdiği bir ruhsat olmaksızın bir gün oruç yi¬yen kimse (onun yerine) bir yıl oruç dahi tutsa, onu ödemiş olmaz.
Bir diğer rivayette de şöyle buyurulmuştur:
Ramazanda bir özrü veya hastalığı olmadığı halde bir gün oruç yi¬yen kimse, (onun yerine) bir yıl oruç dahi tutsa, onu ödemiş ol¬maz.
Bu hadisteki ifade şiddetli bir korkutma ve tehdidin son derecesi-dır- Bundan maksat İslâmiyet’in bu değerli farzının ihmal edilmesine engel olmaktır.
Eğer soru sahibi hastalık veya yolculuk gibi bir özür sebebiyle ra¬mazanın bir kısmını tutamamış ise bunda bir günah yoktur. Zira özür sahibidir. Fakat tutamadığı oruçları kaza etmesi farzdır. Bu günleri yı¬lın belirli bir ayında kaza etmesi şart değildir. Ramazandan sonra önünde onbir ay vardır. Tutamadığı oruçları bunlardan herhangi birin¬de kaza edebilir. Fakat en güzeli ve evlâ olanı, borcundan kurtulmak üzere geçen günleri kaza etmekte acele etmektir. Gaybı (gelecekte ne olacağını) Allah bilir. Tutulmayan günlerin kazasında oruçları peşpeşe tutmak da şart değildir. Bir gün oruç tutup bir-iki gün oruç yiyebilir. Sonra tekrar oruç tutar. Böylece kazaya kalan günleri bitirene kadar devam eder. Hz. Allah kitabında kulları için kolaylık istediğini, zorluk istemediğini, kullarına çok merhametli olduğunu bildiriyor.
Oruçlunun İğne Yaptırması
SORU: Hastalanan oruçlunun iğne yaptırması caiz midir? Rama¬zan başlangıcının ve bayramın hesapla belirlenmesine güvenmek caiz midir? Bizler günlük yaşantımızda bu takvimlere güvenmekteyiz. Ne dersiniz?
CEVAP: Oruçlu kimsenin oruç tuttuğu sırada iğne yaptırması mu¬bahtır. İğne deriden de yapılsa, adaleden de yapılsa, ağrı kesici olarak veya başka bir tedavi için yapılsa da orucu bozmaz. Vücudun neresine yapılırsa yapılsın, iğne orucu bozmaz.
Nitekim Hanefî âlimleri vücuda giren şey, ağız yoluyla karma ve¬ya dimağa ulaşmazsa veya bunlardan birine deri yoluyla ulaşırsa oru¬cun bozulmayacağını ifade etmişlerdir.
Ezher’den de 1948 yılında bu şekilde fetva verilmiştir. Ezherin fet¬vasında karın boşluğuna ulaşsa bile doğal giriş yerinden alınmayan herhangi bir şeyin orucu bozmayacağı ifade edilmiştir.
Buna göre günümüzde tedavi amaçlı kullanılan iğneler orucu boz¬maz. Karın boşluğuna ulaşsa da ulaşmasa da hüküm aynıdır. İğne ile alınan madde karın boşluğuna ulaşmazsa orucun bozulmayacağı açık¬tır Ulaştığı takdirde doğal giriş yerinden alınmadığı için gene oruç bo-zulmaz Ayrıca iğne yaptıran kişi zaten hastadır. Hasta olan kimse iyi¬leşinceye kadar oruç tutamaz. Daha sonra tutamadığı oruçları kaza eder.
Ramazan başlangıcının ve bayram gününün hesapla belirlenmesi meselesine gelince: Fıkıh âlimleri oruca başlamak için hilâlin görül¬mesini şart koşmuşlardır. Buna göre bu konuda hesapla veya takvimle yetinilmez. Aynı şey orucun bitip bayramın başlaması için de sözkonu-sudur. Çünkü Hz. Peygamber hilâl’den söz ederken: “Hilâli görüp oruç tutunuz, hilâli görüp ^bayram yapınız” buyurmuşlardır.
Bu, âlimlerin çoğunluğunun görüşüdür. Bununla beraber bu ko¬nuda takvime ve teknik hesaplara göre hareket etmenin caiz olduğunu söyleyen âlimler de vardır. Gerekçeleri namaz da oruç gibi İslâm’ın farz kıldığı bir ibadet iken onda takvime göre uygulama yapılmasıdır.
Hem ayı gözetlemek, hem de teknik hesaplama yapmak mümkün¬dür. Zaten bunlar çok nadir olarak çelişir, hesapla belirlenen vakitte hi¬lâl görünür.
Orucun Kazası
SORU: Hastalık sebebiyle tutulamayan ve üzerinden yıllar geçen on iki gün oruç borcu olan kimse, ne yapmalıdır?
CEVAP: Oruç akıllı, baliğ ve sağlıklı olan, yolcu olmayan her müs-lümana farzdır.
Bir adam Hz. Peygamber’e gelerek: “Oruç olarak Allah’ın bana ne farz kıldığını haber ver” deyince, Rasûlullah: “Ramazan ayı orucu” bu¬yurdu.
Hz. Allah oruç ile ilgili düzenlemeyi getiren ayetlerde (Bkz. Ba-8/185) hasta ve yolcu olanlara oruç tutmamalan hususunda müsade vermiştir. Bu durumda olanlar oruç tutmadığı takdirde sonra kaza ederler.
Ramazan ayında bazı günlerde oruç tutmayan kişinin ramazandan sonra onları kaza etmesi farzdır. Fakat âlimler bu günlerin kazasının hemen yerine getirilmesinin gerekmediğini, geniş bir zaman dilimi içe¬risinde kaza etmenin farz olduğunu bildirmişlerdir. Ramazanda tutul¬mayan günleri, yılın herhangi bir ayında kaza etmek mümkündür.
Ahmed b. Hanbel ve Müslim, Hz. Aişe’nin ramazandan olan oruç borcunu şaban ayında kaza ettiğini rivayet etmişlerdir.
Ramazan orucundan borcu olan kimse bu günleri peşpeşe kaza edebileceği gibi ayrı ayn günlerde de tutabilir. Abdullah b. Ömer, Hz. Peygamber’in ramazan orucunun kazası hakkında: “Dilerse ayrı gün¬lerde, dilerse arka arkaya tutar” buyurduğunu rivayet etmiştir.
Ramazana ait oruç borcunu bir sonraki ramazan ayına kadar ge¬ciktiren kimse, yeni gelen ramazanın sona ermesini bekler, sonra bor¬cunu kaza eder. Alimler, bu gecikmenin bir özürden dolayı da, özürsüz de olsa fidye gerektirmediğini bildirmişlerdir. Bazıları gecikme özür¬süz olmuş ise fidye gerektiğini söylemişlerse de meşhur olanı fidye ge¬rekmediğidir.
Bir kimse hastalık sebebiyle ramazanın bazı günlerinde oruç tut¬mamış ise, hastalık geçip şifaya kavuşunca bu günleri kaza eder. Şayet hastalık sürekli ise veya şifa ümidi yok ise, böyle bir hasta oruç tutmaz. Ramazanın her bir günü için bir yoksula yemek yedirir (veya yemek bedelini verir.)
Fakat en faziletlisi ramazan orucu borcu olan kimsenin, bunu gü¬cü yettiğince acele edip ödemesidir. Tâ ki üzerinde Allah’a ait borç kal¬masın. İnsan geleceğin ne getireceğini bilmez. Hz. Allah şöyle buyurur:
Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilmez. Şüphesiz Allah, herşeyi hakkıyle bilendir, herşeyeden haberdardır. (Lokman/34)
Oruç Ne Zaman Farz Olur?
SORU: Çocuklara oruç tutturmak için baskı yapmak doğru mudur? Çocuk ne zaman oruca başlamalıdır?
CEVAP: Cenab-ı Hak: “Allah size kolaylık ister, zorluk istemez” (Bakara/185) buyuruyor.
Bir başka ayette: “Allah din hususunda size zorluk yüklemedi” (Hac/78) buyurulmuştur.
Bir başka ayetle ise: “Allah hiçbir şahsa gücünün yettiğinden baş¬ka, yük yüklememiştir” (Bakara/286) buyurulmuştur.
Hz. Peygamber de: “Bu din sağlam bir dindir. Onda bir şeye (iba¬det veya uygulamaya) girişirken kolaylıkla (işe) başlayınız” buyuru¬yor. Çünkü insan kendisine ağır gelecek şeylere girişirse kendisini yo¬rar. Dolayısı ile Allah’ın kullarına lütfettiği rahmet ve kolaylıktan mah¬rum olur.
Şüphe yok ki oruçta bir çeşit zorluk ve yorgunluk vardır. Zira oruç tutan kimse tanyerinin ağarmasından itibaren, güneş batana kadar ye-yip içmeyi bırakmak durumundadır. Henüz ömrünün ilk yıllarında olan çocuğun buna gücü yetmez. Bunun için İslâmiyet, ergenlik yaşının al¬tındaki çocuğa orucu farz kılmamıştır. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
Üç kişiden (sorumluluğu yazan) kalem kaldırılmıştır: Ergenlik ya¬şına gelene kadar çocuktan, uyanmcaya kadar uyuyan kimseden ve aklı başına gelene kadar deliren kişiden.
Demek oluyor ki bu kimseler dinî görevlerle yükümlü değildir. Bu kimseler dinî bir görevi yapmamaktan dolayı Allah tarafından hesaba Çekilmez. Bunlar ehliyet sahibi olana, gücü yetecek hale gelene kadar sorumlu tutulmazlar.
Fıkıh âlimleri çocuğun on yaş civarlarında oruçla yükümlü tutula-Cagını söylemişlerdir. Zira çocuğun oruca gücü yetecek çağa gelmesi yetiştiği çevrenin durumuna ve gelişme durumuna göre değişiklik ar-zeder. (Bu nedenle de âlimler kesin bir yaş tesbit etmemişlerdir).
Hz. Allah insanları bir takım görevlerle yükümlü tutumakla onla¬rı bitkin hâle getirmek, yorgun düşürmek istememiştir. Aslında Al¬lah’ın kullarına bir takım görevler yüklemesi onları daha güçlü, daha sıhhatli ve fazilet sahibi kimseler yapmak istemesindendir.
Bu bakımdan en iyisi velinin çocuğu oruca alışürmasıdır. Bunu yapareken baskı ve şiddete başvurmamalı, yumuşak ve ibadeti sevdiri-ci bir yol izlemelidir. Böyle yapılmasından maksat, çocuğu oruçtan nefret ettirmemek ve orucu sevimsiz hâle getirmemektir.
Siyerden öğreniyoruz ki Hz. Peygameber döneminde müslümanlar, çocuklarını gücü yetecek çağa gelince oruca alıştırırlardı. Yemeği unutturmak ve oruca teşvik etmek için bir takım oyuncak ve hediyeler hazırlarlar, bunlarla açlığa karşı çocuğu teselli ederlerdi.
Bu konuda güvenilir bir doktorun görüşünü almak iyi olur. Belki çocukta bizim bilmediğimiz bir hastalık veya gelişme bozukluğu ola¬bilir. Doktor çocuğun oruca dayanabileceğini söyleyince artık ona oruç tutmak farz olur.
Üniversite öğrencisine gelince; onun oruç tutması farzdır. Çünkü o yaştaki bir kimse oruca dayanabilir. Ders çalışacağı gerekçesi ile böyle bir kimsenin orucu tutmaması caiz değildir. Zira üniversite öğ¬rencisi hem oruç tutup, hem dersine devam edebilir. Gündüz ilgilen¬mediği dersini geceleyin yapabilir. Zira ramazan gecelerinde genellik¬le uzun süre bos vakit olmaktadır.
Oruç Vaktinin Hesaplanması
SORU: Ramazan orucuna başlamak ve iftar etmek için yapılan he¬saplamalara güvenmek caiz midir?
CEVAP: Hz. Peygamberin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
Hilâli görerek oruç tutunuz. Hilâli görerek bayram ediniz. Eğer hava bulutlu (olduğu için hilâli göremez) ise(niz) şaban ayını otu¬za tamalayınız.
Rivayet olunduğuna göre Hz. Aişe şöyle demiştir:
Peygamber (s.a) hiç bir ayda yapmadığı derecede şaban ayının hi¬lâlini görmek için titizlik gösterirdi. Sonra ramazanın hilâli görü¬lünce oruç tutmaya başlardı. Eğer hava bulutlu olur (da ramazan ayının hilâli görülmez) ise şaban’ı otuza tamamlar, ondan sonra oruç tutardı.
Hz.Aişe’nin sözlerinden şu mana çıkıyor: Hz. Peygamber günleri iyi hesap edip ramazana tam vaktinde başlamak için şabanın hilâlini görmeye titizlik gösterirmiş. Şaban ayına bu sebepten dolayı diğer ay¬lardan daha çok önem verirmiş. Şabanın 29′unu 30′una bağlayan ak¬şam, ramazan hilâli görünmezse şabanı otuza tamamlar, ramazan oru¬cuna öyle başlarmış.
Hz. Peygamber’in bu uygulamasından istifade ederek biz de rama¬zan hilâli görülünce -Şaban ayı 29 gün de olsa- oruca başlarız. Şevval ayının hilâli görülünce de -Ramazan ayı 29 gün de olsa- bayram ya¬parız. Fıkıh âlimleri hilâlin tesbiti hususunda takvim hesabının yeterli olmadığını bildirmişlerdir. Zira bu Peygamber’in yaptığına aykırıdır. O, bu konuda: “Hilâli görmeden oruç tutmayınız. Hilâli görmeden de bayram yapmayınız” buyurmuştur.
Fıkıh âlimleri bu meselede hesabın yeterli olmadığını şu gerekçe¬ye dayandırmışlardır: Çünkü insanların pek çoğu bu hesabı yapmasını bilmez. Hilâli çıplak gözle görmek şüpheyi ortadan kaldırır.
Bunun içindir ki Hanefî âlimlerinden İbn Abidin şöyle der: “İn¬sanlara orucun farz olması hususunda -âdil kimseler de olsalar- bir ta¬kım hesaplar yaparak tavimle ortaya konan belirlemeler dikkate alın¬maz. Bu hesabı yapan kimsenin bile, yaptığı hesaba göre oruca başla-ması caiz olmaz.”
Bu bilgiler ışığında deriz ki: Müslümanlar hilâlin belirlenmesinde yapılan hesaplarla yetinmemeli, ayı görme çalışması yapmalıdırlar. Ay’ı görürlerse oruç tutmalı, görmezlerse şaban’ı otuza tamamlayarak oruca başlamalıdırlar.
Değişik Yerlerde Oruç Tutmak
SORU: Bir Türk dostum, bana gönderdiği mektupta şöyle diyor: İs¬tanbul’da imsak vakti Trabzon’dan kırk dakika önce başlıyor. Bir kim¬se İstanbul’da imsak vakti oruca başlasa ve Trabzon’a gitse Trabzon’a göre mi, yoksa İstanbul’a göre mi orucunu bozmalıdır?
CEVAP: Oruçlu imsakta da, iftarda bulunduğu yere göre hareket eder. Bir kimse bulunduğu yerin imsak vaktine göre oruca başlasa son¬ra bir başka yere yolculuk yapsa, yoluculuk yaptığı yerde güneş battı¬ğı vakit iftar eder. Kısacası oruçlu oruca tan yeri ağardığında nerede ise orada başlar. Akşam güneş nerede batarsa orda iftar eder.
Burada şunu da gözönünde bulundurmalıyız. İstanbul’dan Trab¬zon’a giden kişi seferi olmaktadır. Yolcuya oruç tutmama müsadesi vardır. Yolculuk sırasında oruç tutmak farz değildir. Yolcu olan kimse bu sebeple tutamadığı orucunu sonra kaza eder. Oruçla ilgili hükümle¬ri düzenleyen Bakara/184-185 ayetlerinde bu husus bildirilmiştir.
İmsak Topu Ve Oruç
SORU: İmsak’m başladığını bildiren top atıldıktan sonra bir kimse¬nin yeyip içmesi caiz midir?
CEVAP: Oruç tutan kimse oruca niyet etmiş de olsa, tanyeri ağarın-caya kadar yeyip içebilir, oruç tutmayana serbest olan her şeyi yapar. Tanyeri ağarınca orucu bozan şeyleri yapmaktan kaçınmalıdır. İnsan ağzında çiğnemekte olduğu bir lokma var iken tanyeri ağarmış olsa, o anda ağzındaki lokmayı çıkarması gerekir. O sırada az bir miktar bek¬leyip ağzındaki lokmadan bir parça yutsa orucu bozulur.
İslâm dininde orucun vakti tan yerinin ağarması ile başlar, güne¬şin oatması ile sona erer.
Çünkü Cenab-ı Hak bu hususu şu ayette açıkça bildirmiştir:
Oruç (tutarken ramazan) gecesinde hanımlarınızla cinsel ilişkide bulunmak size helâl kılındı. Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbise (gibi)siniz. Allah sizin kendinize ihanet et¬tiğinizi bildi ve tevbenizi kabul edip, sizi bağışladı. Şimdi (bun¬dan sonra ramazan gecelerinde) onlara yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazdığını isteyin (arayın). Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı) gecenin siyah ipliğinden (karanlığından) sizce ayırt edilinceye kadar yeyin için. Sonra geceye (akşama) kadar orucu tamamla¬yın. Mescidlerde ibadete (itikâfa) çekildiğiniz anlarda kadınlara hiç yaklaşmayın. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Bu sınırları aşma-yın. İşte böylece Allah ayetlerini insanlara açıklar. Umulurki ko¬runurlar. (Bakara/187)
Buharî’nin Sahih’inâe rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber saha¬beye, Abdullah b. Ümmü Mektum sabah namazı için ezan okuyunca-ya kadar yeyip içmeye devam edebileceklerini bildirmiştir.
Yerleşmiş bir âdet olarak sahur vakti gece yarısından tanyeri ağarana kadar olan vakittir. Bu sebepledir ki sahur topu şafak vaktinden çok önce atılır. Bu ilk top sahurun başladığını, şafak vakti için daha çok geniş bir zaman olduğunu bildirir. Bu erken atılan toptan maksat, herkesin acele etmeksizin sahura hazırlanabilmesidir.
islâm dinî sahuru teşvik etmiştir. Hz. Peygamber şöyle buyurur: Sahur yemeğine kalkınız. Çünkü sahurda bereket vardır.
islâm dinî sahuru geciktirmeyi (son âna kadar yeyip içmeyi) de teşvik etmiştir. Hz. Rasûlullah şöyle buyurmuştur:
Ümmetim, sahuru geciktirdiği, iftar için acele ettiği sürece hayır üzeredir.
Fakat sahur konusunda ihtiyatlı olmak en iyisidir. İnsan sahur yemeğini uygun bir zamanda yemeli, şafağın atacağı kadar dar vakte sıkıştırmam alıdır. Şüpheye düşmektense, ondan uzaklaşmak daha ef-daldir.
İmsak topu genellikle imsak vaktinden 15-20 dakika önce atılır. Bunun sebebi insanlar için bir ihtiyat payı bırakmaktır.
Ancak insan imsak topundan sonra tan yeri ağarana kadar yeyip içme ihtiyacı duysa -her ne kadar ihtiyatlı davranmak dahi iyi ise detop ile tan yerinin ağarması arasında yeyip içmek caiz olur.
Sakız Çiğnemek Ve Oruç
SORU: Sakız çiğnemenin orucu bozmadığını işitince hayrete düş¬tüm. Bu konuda dinin hükümü nedir?
CEVAP: Fıkıh âlimleri sakızın ağızda dağılıp, bir parçasının (veya yeni olup şekerli sakızın şekerinin) vücuda girmesi halinde orucu bo¬zacağını bildirmişlerdir. Şayet sakızdan bir parça yutmazsa sakız çiğ¬nemeyi mekruh saymışlardır. Çünkü (her ne kadar bir şey yutulmasa da) sakız çiğneyen kimsenin dış görünüşü oruç yiyen kimsenin görü¬nümüdür. Şüpheye ve tereddüde yol açar. Oysa, İslâm insanın şüphye yol açacak şeylerden kaçınmasını dinî bir edep saymıştır.
Rivayet olunduğuna göre Hz. Ali şöyle demiştir:
Her ne kadar sence mazereti bulunsa da dış görünüşü hoş olma¬yan bir şeyi yapma!
Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
Allah’a ve âhiret gününe inanan kimse şüphe uyandıracak durum¬da bulunmasın.
Beyhâkî’nin rivayetine göre Hz. Aişe şöyle diyor: Oruçlu sakız çiğnemesin!
Genellikle sakızın içinde küçük parçacıklar bulunur veya eskiden enenmiş bile olsa, çiğnerken dağılır. Çiğnenmemiş bir sakız çiğnen-ek için ağıza alındığında, ilk anda katı bir şekildedir. İlk ısırışta ağız cinde dağılır ve ağızdan içeriye gidecek küçük parçacıklar oluşur.
Sakızın çok çeşidi vardır. Pek çoğunun içinde yutulabilecek par¬çacıklar vardır. İnsan parçacıkların dağılmayacağına güvenemez. Nite¬kim sakız çiğnemek haddi zatında hoş bir görüntü ve alışılmış bir man¬zara değildir. Bunun içindir ki fıkıh âlimleri (oruçlu olmak sözkonusu olmasa da) erkek için mekruh, kadın için caizdir, demişlerdir. Ancak midedeki bir rahatsızlıktan dolayı, gaz çıkarmak veya ağız kokusunu gidermek gibi gerekçelerle olursa erkek için de sakız çiğnemek caiz olur. Erkek yalnız başına olursa da sakız çiğneyebilir.
Bu bilgilerin ışığında şunu söyleyebiliriz: ‘Sakız çiğnemek orucu bozmaz’ demek, gelişi güzel söylenmiş bir sözdür. Dinî açıdan cüretli bir iddiadır. Şerrinden ve tehlikesinden emin olunamayacak bir kapı¬nın açılmasıdır.

25

Haziran
2012

Oruç İbadeti Soru -Cevaplı İslam Fıkhı(2)

Yazar: arafat  |  Kategori: iBADET  |  Yorum: Yok   |  970 Kez Okundu

Kadın Ve Oruç
SORU: Koca, karısının orucuna engel olabilir mi? Kadın oruç tuta¬cak güçte iken, kocası ramazan orucu tutmamasını emretse kadının bu emre karşı gelmesi caiz midir?
CEVAP: Cenab-ı Hak: “Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı…” (Bakara/l83) buyururken hem erkekleri, hem kadınları yükümlü tutmayı murad etmiştir. Kadın da er¬kekler gibi Allah tarafından oruç tutmakla yükümlü kılınmıştır. Yeter ki orucuna engel olacak kadına mahsus bir özrü bulunmasın.
Kocanın karısının ramazan orucu tutmasına engel olması caiz de-gıldır. Zira oruç farzdır ve kadının bu farzı yerine getirmek için koca¬lından izin almaya ihtiyacı yoktur. (Buna rağmen) koca karısına orucu °zmasını emretse, kadın bu emre karşı gelip uymaz. Zira Hz. Peygamber : “Allah’a isyanın sözkonusu olduğu hususta kula itaat edil¬mez” buyurmuştur.
Fakat kadın hasta olup oruca gücü yetmiyorsa, oruç hastalığını ar¬tırıyor veya tedaviyi etkisiz hale getiriyorsa kocasının bu durumda oruç tutmaması tarzındaki nasihatini dinlemelidir. Kendisini tehlikeye atmayıp orucu yemesi lazım gelir. Hz. Allah orucu emrettiği ayetin de-vamında hasta veya yolcu olanların orucu tutmayacakları, sonra bu günleri başka günlerde kaza etmeleri gerektiğini bildirmiştir. (Bkz. Ba¬kara/184-185)
Fakat kadının tutacağı oruç farz değil, sünnet veya nafile ise, ko¬cası izin vermedikçe oruç tutamaz. Çünkü evliliğin gerektirdiği görev¬ler farz olmayan oruçla çelişebilir. Ayrıca Hz. Peygamber: “Kocası ya¬nında olan kadın, onun izni olmadıkça nafile oruç tutmasın” buyur-muştur.
Aslında akıllı bir eşten beklenen, nafile de olsa karısının oruç tut¬masına engel olmamasıdır. Yeter ki oruç tutmaktan dolayı bir zarar meydana gelmesin. En iyisi nefsini ve duygularını düzeltiyorsa koca¬nın karısını ibadet yapmaya teşvik etmesidir.
Burada bir hususu ifade etmeliyiz. Nafile oruç tutan bir kimsenin başlamış olduğu orucu bozması caizdir. Gerçi nafile bir ibadete başla¬dıktan sonra onu tamamlamak faziletli bir şeydir. Zira Cenab-ı Hak: “İşlerinizi iptal et(mek suretiyle boşa çıkar)mayın” (Muhammed/33) buyurmuştur.
Başlanan nafile orucu bozmanın caiz oluşunun delili şudur:
Rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber (bir gün) Hz. Aişe’nin yanma girmiş ve sormuş: “Yanında (yiyecek) bir şeyler var mı?” Hz. Aişe “Hayır, yok!” cevabını verince: “Öyle ise oruç tutarım” buyur¬muştur. Bir başka gün Rasülullah gene Hz. Aişe’ye aynı şeyi sormuş, “Evet” cevabını alınca: “Oruca niyetlenmiştim ama, öyle ise yemek yi¬yeceğim!” buyurmuştur.
Bir başka hadiste şöyle Duyurulmuştur:
Nafile oruç tutan kimse kendisinin kumandanıdır. Dilerse oruç tu¬tar, dilerse yer.
Erkeğin de kadının da dinî konuları öğrenmei görevidir. Eğer ka¬dın dinî konularda bilgi sahibi değilse, kocasının ona gerekli dinî hü¬kümleri öğretmesi gerekir. İslâm’ın ilk devirlerinde âdet haline gelen uygulama şöyle idi: Erkek, bir ilmî konu veya fıkıh meselesi dinlediği zaman, herkesin dinî bilgide eşit olması için duyduklarını eşine ve ço¬cuklarına aktarırdı.
Hasta Kadın Ve Oruç
SORU: Hastalığı sürekli olduğu için doktorun oruç tutmasına izin vermediği kadın hakkında dinin hükmü nedir?
CEVAP: Müslüman, uzman ve güvenilir doktor bu kadının oruca gücünün yetmediğini bildiriyorsa bu kadın oruç tutamaz. Hatta böyle bir kimseye oruç tutmak haram olur. Zira bu durumda oruç tutmak, in¬sanın kendisini tehlikeye atması ve kendisine eziyet etmesi demektir. Oysa Cenab-ı Hak: “Kendinizi elinizle tehlikeye atmayınız” (Baka¬ra/195) buyuruyor.
Buna göre soruda sözü edilen kadın tutmadığı her ramazan günü orucu için bir yoksul yedirir veya yemeğin bedelini verir.
Bayramda Oruç Tutmak
SORU: Bayramda oruç tutmak caiz midir? Eyyam-ı Bıyz orucu hakkında hüküm nedir?
CEVAP: Razaman ve kurban bayramı günlerinde oruç tutmak ha¬ramdır. Hadiste bildirildiğine göre Hz. Peygamber iki günün orucunu yasaklamıştır. Bunlardan biri ramazan bayramı günü, diğeri kurban ayramı günüdür. İkinci gün büyük bayram günüdür.
Bu yasağın sebebi şudur: Hz. Allah ramazan bayramını oruçtan sonra ziyafet günü, yeme içme günü kılmıştır. Büyük bayram günü de hac sonrası ziyafetidir.
Hz. Ömer diyor ki:
Peygamber (s.a) şu iki (bayram) günü oruç tutulmasını yasakla¬mıştır. Ramazan bayramı orucun açılışının bayramıdır. Kurban bayramı da kurban etlerinden yeme gününüzdür.
Bir kimse bayram günü oruç tutmak üzere adakta bulunsa, bu oru¬cu tutmaz. Adadığı orucu bir başka günde kaza eder. Bir adam Abdul¬lah b. Ömer’e şöyle bir soru sormuş: “Birisi filan gün oruç tutacağım diye adak yapsa^ o gün de bayrama denk gelse bu adam adak gereği bayramda oruç tutar mı?”
Abdullah b. Ömer bu soruya şöyle cevap vermiş: “Allah (c.c) ada¬ğı yerine getirmeyi emrediyor. (Bkz. Hac/29) Peygamber de böyle bir günde oruç tutmayı yasaklıyor!”
Abdullah b. Ömer bu cevabı ile o kimseye Allah’ın emrine uyarak adak orucunu kaza etmesini, Peygamber’in yasağına uyarak da bayram günü oruç tutmaması gerektiğini dolaylı olarak söylemiştir.
Büyük bayram olan kurban bayramında ilk gün olduğu gibi, ilk günün devamı olan üç günde de oruç tutmak haramdır. Bu günlere Teş¬rik günleri denir. Teşrik günleri, yüksek sesle tekbir getirilen ve Hicaz¬da Arablarda âdet olduğu üzere güneşte kurban etlerinin kurutulduğu günler demektir.
Hz. Peygamber bu günler hakkında şöyle buyurmuştur: Bu günler, yeyilip içelecek gündür. Bu günlerde oruç yoktur.
Eyyarh-ı Biyz orucuna gelince bu günler, ramazan bayramının ilkgününü izleyen altı gündür. Bu günlerde oruç tutmak müstehabtır. Bu günlerde oruç tutma hakkında Hz. Peygamber şöyle buyurmuş¬tur:
Her kim ramazan ayının orucunu tutar ve (ramazan ayından sonra gelen) şevval ayından altı gün ramazan orucuna ilave olarak oruç tutarsa, hayat boyu oruç tutmuş gibi olur.
Keffaret Orucu
SORU: (Herhangi bir sebeple gecikmiş bulunan) kefaret orucunu peşpeşe tutan kişi, orucunu tamamlamazdan bir kaç gün önce rama¬zan ay’ı geldiğinde ne yapacaktır? Oruçta keffaret gerektiren hususlar nelerdir?
Keffaret (ashnda)-müslüman bir köleyi hürriyetine kavuşturmak¬tır. Âzad edecek köle bulamayana göre peşpeşe iki ay oruç tutmaktır. Bu iki aylık süre, içerisinde ramazan ayı ve bayram ve teşrik günleri bulunmayan bir süredir. Keffaret gereken kimsenin oruç tutmaya gücü yetmezse, 60 yoksula iki öğün yemek verir. Veya yemek yerine parası¬nı verir.
Oruç tutmakta olan kimse kasıtlı olarak cinsel ilişkide bulunursa hem kendisine, hem kadına kaza ve keffaret gerekli olur.
Ebu Hüreyre bu konuyu açıklığa kavuşturan şu rivayeti naklet¬mektedir:
Bir adam Hz. Peygamber’e gelerek: “Helak oldum” dedi. Rasûlul-lah: “Ne oluyor?”,diye sorunca: “Ramazan (orucu tutmak)da iken eşimle cinsel ilişkide bulundum” dedi. Bundan sonra Peygam¬berle adam arasında şu konuşma geçti:
Azad edecek bir köle bulabilir misin?
Hayır!
Aralıksız iki ay oruç tutmaya gücün yeter mi?
Hayır!
60 yoksula yemek yedirmeye gücün yeter mi?
Hayır!
Bu konuşmadan sonra Hz. Peygamber adama: “(Yanımdan ayrıl¬ma, şurada) otur!” buyurdu. Bir süre sonra bir yerden Peygam-ber’e (bir miktar) hurma gelmişti. Rasûlullah adama: Hurmayı alıp sadaka olarak vermesini söyledi. Adam Medine’de kendisinden daha fakir birisinin bulunmadığını, çocuklarından daha muhtaç kimse olmadığını haber verince Peygamber güldü ve adama hur¬mayı alıp, çocuklarına yedirmesini emretti.
Bu hadisten şunu anlıyoruz: Keffaret sıra gözeterek, hadiste bildi¬rilen üç şey ile yerine getirilmektedir:
a. Köle azad etmek,
b. Aralıksız iki ay oruç tutmak,
c. Altmış yoksula yemek yedirmek.
Keffarette bu sıraya uyulmasının sebebi şudur: Peygamber’e (s.a) gelen kimse Peygamber’in kendisine yapmasını emrettiği birinci şey¬den aciz olduğunu söyleyince diğerine, ondan da aciz olduğunu söyle¬yince diğerine geçmiştir.
Oruçlu iken kasıtlı olarak oruç bozucu bir şeyi yeyip içen kişiye de kaza ve keffaret gerekir. Bu hüküm Hanefî ve Mâlikî mezheplerine göredir. Bunun delili, Âmir b. Sa’d'dan naklolunan şu rivayettir:
Bir adam Hz. Peygamber’e gelerek: “Ramazanda bir gün bilerek orucumu yedim” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah: “Bir köle azâd et ve¬ya iki ay aralıksız oruç tut veya altmış yoksula yemek yedir” buyurdu.
Denildiğine göre keffaretin bu üç şey ile Ödenmesinin hikmeti şu¬dur: Orucun saygınlığını oruçlu iken kasıtlı olarak cinsel ilişkide bula-narak hiçe sayan kimse, işlediği bu günahla nefsini helak etmiştir. Mü¬nasiptir ki nefsini kurtarmak için bir fidye versin. Bu ya bir köle âzad ederek, ya iki ay oruç tutarak veya altmış yoksula yemek yedirerek olacaktır.
Keffaret için gücü yeten köle azâd etmelidir. Çünkü köle âzad et¬mek çok sevaptır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
Müslüman bir köleyi azad eden kimsenin; azad ettiği kölenin her bir organı karşılığında bir organı cehennemden azad olur.
İki ay aralıksız oruç tutmanın sebebi ise şudur:
Farz olan ramazan orucunu bilerek bozan kimse oruca karşı bir ci¬nayet işlemiştir. Bunun cezası olan keffaret ise iki aydır. Zira bir gün orucunu bozan kimse, sanki bir ayın tamamını bozmuş gibidir. Çünkü ramazan ayının tamamında oruç tutmak tek bir ibadet gibidir. Rama¬zanda bu suçu işleyenlerden, Allah’ın iki ay oruç tutmasını istemesi, onu hem cezalandırmak, hem de bir daha benzeri bir suçu işlemekten caydırmak içindir.
Atmış yoksula yemek yedirmeye gelince: Her bir yoksula verilen yemek, 60 günlük keffaret orucumuzdan bir günün karşılığıdır.
Keffaretle ilgili bir takım şartlar vardır. Şöyle ki:
a. Oruçlu yükümlülük (mükelleflik) çağında olmalıdır. Orucunu bozan çocuk ise ona keffaret gerekmez.
b. Orucu bozan kimse bunu özgür iradesi ile yapmış olmalıdır, bir baskı ve tehdit sonucu oruç bozana keffaret yoktur.
c. Orucu bozan kimsenin ramazanda oruç yemenin haram olduğu¬nu biliyor olması gerekir.
d. Oruçlu için yolculuk veya hastalık gibi, oruç yemeyi mubah kı¬lan bir durum olmalıdır.
e. Orucu bozan madde oruçlunun karnına ağız yoluyla ulaşmış ol¬mamalıdır.
f. Oruçlu orucuna geceden (veya kuşluk vaktine kadar) niyet et¬miş olmalıdır.
g. Oruç bozma olayı ramazan ayında olmalıdır.
Soruda ifade edildiği üzere keffaret orucu kesintisiz iki ay olmalı¬da Bu iki aylık orucun mutlaka aralıksız tutulması gereklidir. Keffaret orucu tutmakta olan kimse, mesela yolculuk gibi meşru bir özürle keffaret orucuna ara verse, o güne kadar tuttuğu oruçlar nafile olur. Yeni-den keffaret orucu tutmaya başlaması gerekir. Zira daha önceki keffa-ret orucu kesintiye uğramıştır.
Keffaret orucu tutmakta iken ramazan orucu keffaret orucunun arasına girse de durum aynıdır. Zira ramazan orucu farzdır. Soru sahi¬binin ifade ettiği gibi bir süre oruç tuttuktan sonra ramazan ayı gelirse, daha önce tutulan oruçlar nafile olur. Bu kimse farz olan ramazan oru¬cunu tutmalıdır. Zira o farzdır. Daha sonra keffaret orucunu tutmaya dönmesi lazım gelir.
Böyle bir uygulamanın katı olduğu söylenemez. Zira keffaret oru¬cu tutacak kimsenin bunun için uygun bir vakit seçmesi gerekir. Kef¬faret orucunun içerisine, ramazan orucu veya keffaretin kesintisizliği¬ni ortadan kaldıracak birşey girmemelidir.
Keffaret orucu tutacak kimse şiddetli bir güçlük sebebiyle buna güç yetiremezse, keffaret görevini yerine getirebileceği diğer çözüme; 60 yoksula yemek vermeye baş vurabilir.
Yukarda söylediğimiz gibi 60 günlük keffaret orucu tutacak kim¬se öylesine uygun bir zaman seçmelidir ki araya ramazan günleri veya bayram yahut teşrik günleri girmemelidir.
Kaldı ki Cenab-ı Hak keffaret orucunun hemen tutulmasını iste¬miyor. Bu orucu, kefffareti ödemeye uygun olacak vakte kadar ertele¬mek caizdir.
Visal Orucu
SORU: İftar etmeyip tutuğu orucu, (iftar ve sahurda) birşey yeme¬yerek bir sonraki günün orucu ile birleştirmenin hükmü nedir?
CEVAP: Soruda ifade edilen şekilde tutulan oruca visal orucu de¬nir. Visal orucu üzerinde görüş ayrılığı vardır.
Bazıları, oruç tutanın gücü yetiyorsa (gücünün yettiği kadar günü) birieştirererk tutabileceğini söylemişlerdir.
Bazıları sahurdan sahura yemek yiyerek yapılmasının caiz oldu¬ğunu söylemiştir.
Üçüncü bir görüş ise ki biz bunu tercih ediyoruz- visal orucunun caiz olmayıp haram olduğu yolundadır.
Visal orucununun caiz olmadığını bildiren hadisler vardır. Hz. Peygamber buyuruyor ki:
Gece şu taraftan (batıdan) gelmeye, gündüz gitmeye başlayınca oruçlu iftar eder.
Ümmetim, iftar etmekte aceleci oldukça, fıtrat üzere ve hayır için¬de olmaya devam eder.
Burada şöyle bir soru sorulabilir: Hz. Peygamber bazen iftarda birşey yemeden oruca devam ederdi. Öyleyse visal orucu nasıl caiz olmaz?
Bu sorunun cevabı şudur: Visal orucu Hz. Peygamber’e mahsus¬tur. Allah ona, başka hiç kimseye vermediği beden ve ruh gücü vermiş¬tir. Allah başka hiçbir kimseden istemediği ölçüde ondan geniş ve bü¬yük çapta sorumluluk istemiştir.
Hz. Peygamber ashabına visal orucunu yasaklamıştı. Onlar: “Ey Allah’ın Rasûlü! Sen visal orucunu tutuyorsun. Bize yasaklıyorsun ni¬çin?” diye sorduklarında şu cevabı verdi:
Ben sizin gibi değilim. Ben rabbimin katında yediriliyor ve içiri-Hyorum.
Hz. Peygamber’in Allah tarafından yedirilip içirilmesinin anlamı şudur: Peygamber (s.a) oruçlu iken tüm varlığı ile rabbine öyle bir yö¬nelirdi ki, Allah ile olan ilişkisinden ve O’nun lütuf ve marifet nurları¬na dalmış olmaktan öyle bir tad alırdı ki yemeye ve içmeye ihtiyaç duymazdı. Zâd’ul Meâd isimli eserde bu hususu anlatan nefis ve güzel bır ifade vardır:
Allah tarafından yedirilip içirilmesi O’na Allah’ın ma’rifet gıdası vermesi ve kalbine Allah’a yalvarıp yakarışın lezzetini bir çağlayan gi¬bi dökmesi, O’na yakın olmanın içine ferahlık vermesi, kendine arzu duyup sevgi nimetini vermesi demektir. Bunun tabiî sonucu ruh nime-tine ve gönül gıdasına ulaşmaktır. Böylece ulaşılan iç ferahlığı, ruh ve gönül berraklığı en büyük, en bol ve en yararlı gıdadır. Böyle manevî gıdalarıma bir süre beden gıdasına ihtiyaç bırakmaz. Nitekim bir şair şöyle diyor:
Öyle sözler var ki seni bunlarla anarken doğrusu Ne azığa ihtiyaç kalır, ne de insan ister su Senin yüzüne bakınca parlayıverir bir nur Çünkü senin sözünden onun yanında bahsolunur. Şikayet başlayınca halsizlikten, dizinden derman silinir Gelmeyi vaadettiğin zamanı düşününce ruhu dirilir.
Bu konuda en basit bir deneyim ve arzu sahibi olan kişi bilir ki kalp ve ruh gıdası bedeni hayvansal gıdalara ihtiyaç bırakmayacak şe¬kilde besler.
Hele dileğine eren, böylece ferah ve sevince kavuşan kimse artık sevgilisine kavuşmaktan gözü aydın olmuş, onun yakınında olmanın ve hoşnutluğuna ermenin nimetine kavuşmuştur. Bir de sevgilinin lü-tufları ve armağanları her vakit gelmeye devam ediyorsa, sevgilinin yanı başında olup o da kendisini tam manasıyle seviyor, ona nice ik¬ramlarda bulunuyor ve onunla övünç ve kıvanç duyuyorsa durum bam¬başka olur. Böyle bir manevî yaşantı sevgili için en büyük gıda değil midir?
Kendisinden daha yüce, daha büyük, daha güzel, daha mükemmel ihsan ve ikram sahibi bulunmayan bir sevgilinin sevgisi ile kalp dolu ise, O’nun sevgisi kalbin ve bedenin her parçasını kaplamış ise, o sev¬gi muazzam bir şekilde vücudunda yerleşmiş ise sevgilinin seveni ile hâli böyle olur; gece-gündüz, sevdiğini yedirir içirir.
Rasûlullah “Ben rabbim katından yedirilip içirilirim” buyurmuştur. U Peygamber’in ifade ettiği bu yeme içme manevîdir. Eğer maddî bir j da olsaydı oruçlu bile sayılmazdı. Nerede kaldı ki visal orucu olsun?
Bu hal Peygamber’e mahsusutur. Sıradan insanlar bu dereceye Ükselemez. Bu itibarla iftarı terkederek yemeden içmeden oruç üstü¬ne oruç tutarak insan kendisine karşı katı davranmamalıdır. Hz. Allah insanlara şefkatli ve merhametlidir.
Orucun Dereceleri
SORU: Orucun dereceleri var mıdır? Varsa bu dereceler nelerdir?
CEVAP: Evet, orucun dereceleri vardır. Bazı insanlar sadece yeme ve içmeyi bırakarak oruç tutar. Kimileri yeyip içmeyi terketmekle be¬raber, kötü işlere ve çirkin sözlere karşı da oruç tutar. Bu düzeyde tu¬tulan bir oruç, öteki oruçtan daha üstündür.
Çok seçkin bir grup daha vardır ki bunlar yemez içmez, kötü şey¬ler yapmaz, çirkin sözler söylemez, kalbi ve gönül dünyası ile de oruç tutar. Oruçlu olduğu sürece gönlünde Allah’tan başka hiçbir şeye yer vermez. Bu, oruçta en yüksek derecedir.
İmam Gazali orucu üç dereceye ayırmaktadır:
1. Herkesin tututuğu oruç.
Bu, yeme-içme ve cinsel ilişki arzusuna engel olmak suretiyle tu¬tulan oruçtur.
2. Özel kimselerin tutuğu oruç.
Bu yeyip içmeyi bırakmanın yanısıra gözü, kulağı, dili, eli, ayağı ve diğer organları günahtan alıkoyarak tutulan oruçtur.
3- Çok özel kimselerin tuttuğu oruç.
Şu, kalbi değersiz düşünce ve dünyaya ait fikirlerden arındırıp, tan başka hiçbir şeye kalpte yer vermemekle tutulan bir oruçtur.
Bu konuyu Gazali bu oruç türlerinin hepsine dair uzun açıklama¬larla güzel bir şekilde İhya isimli eserinde anlatmıştır. Oraya başvuru¬labilir.
Oruçlunun Ahlâkı
SORU: Bazı kimseler yaptıkları hoş olmayan şeylere orucun sebep olduğunu söylüyorlar. Öfke halinde çirkin sözler söylediğinde “Ben oruçluyum. Onun için böyle söylüyorum, mazeretim var” diyorlar.
Bazı haram şeylere bakınca: “Orucumu açayımda…” diyerek te¬selli buluyorlar. Böyle bir davranış oruçluya yakışır mı?
CEVAP: Ramazan, duygu ve nefis temizliği, ibadet ve tâat bakı¬mından büyük bir mevsimdir. Hz. Peygamber ramazan ayında ibadeti¬ni çoğaltır, bu ay boyunca ibadet ve tâat yolunda çalışmayı ve iyilik yapmayı teşvik ederdi.
Rivayet olunduğuna göre Cebrail (a.s) her ramazan Peygamber’e gelir, onun ezberinde olan Kur’an’ı kuvvetlendirmek için karşılıklı Kur’an okurlardı.
Hz. Peygamber (s.a) müslümanlar için bir örnektir. Müslüman ra¬mazanda Kur’an okur. Rabbini anar ve namaz kılar. Dinini ve dünya¬sını ilgilendiren konularda bilgisini artırır. Kendisini faziletlerle dona¬tır, rezilliklerden uzaklaşır. Kahve ve benzeri yerlerde oturup İslâm’ın yasakladığı kumarı oynayarak ahlâkını bozmaz, orucunu zedelemez. Yoldan gelip geçen kadınlara bakıp, bakışını kirletmez ve onlar hak¬kında çirkin şeyler söylemez.
Hz. Peygamber “Oruç koruyucu bir kalkan (gibi)dir. Sizden biri¬niz oruç tuttuğunda cahillik edip çirkin şeyler söylemesin. Eğer birisi kendine çatar veya söver(ek kötü şeyler söyler)se “ben oruçluyum, ben oruçluyum!” desin.” buyurmuştur.
Allah da şöyle buyuruyor:
İnsan her bir söz söylediğinde yanında (onu) gözetleyen, dedikle¬rini zapteden (bir) melek hazır bulunur. (Kaf/18)
Peygamber (s.a) bir diğer hadisinde: “Her konuşanın yanında Al¬lah vardır. Kul Allah’tan korksun ve ne söylediğine baksın” buyur-muşt Jr.
Oruçlunun görevi dilini yalandan, iftiradan ve çirkin sözlerden alıkoymaktır. Çünkü bir hadis-i şerifte: “Kim ki (oruç tutarken) yalanı ve yalana dayalı şeyler yapmayı bırakmazsa Allah’ın o kimsenin yeme¬yi içmeyi terk etmesine ihtiyacı yoktur” Duyurulmuştur.
Bir diğer hadisin anlamı da şöyledir:
Oruç sadece yemeyi içmeyi bırakmak değildir. Gerçek oruç boş ve çirkin sözden uzak durmaktır. Eğer birisi size söver veya bir cahillik ederse “ben oruçluyum ben oruçluyum” deyin.
Bu hadislerdeki ifadelere dayanarak fıkıh âlimleri sadece yeme-iç-meyi terk edip bu günahları işleyen kimseye sevap yoktur, demişlerdir.
Edepli bir müslüman gelip geçen kadınlara bakmaz. Oruçlu bir kimsenin böyle bir davranışı hiç yapmaması gerekir. Oruçlu orucunu sağlıklı bir şekilde tutmalı ve orucunun Allah katında makbul olması¬na çalışmalıdır.
Şeytan oraya buraya bakmayı oruçluya hoş gösterip süsleyince, oruçlu şu hadisi hatırlamalıdır:
(Harama) bakmak şeytanın oklarından bir oktur. Kim onu Allah korkusu ile terk ederse, Allah ona tadını kalbinde duyacağı bir iman verir.
Oruç ayrıca insana sabrı ve tahammülü öğretir. Sıkıştıkları veya öfkelendikleri zaman “oruçluyum da ondan böyle oluyor” gibi mazere sığmanlar orucun neticesini ve hikmetini ziyan ediyorlar. Oysa uçluya layık olan daha çok sükûnet içinde bir hayat yaşamak, bilgi¬sini ve güzelliklerini artırmaktır. Allah sabredenlerle beraberdir.
Oruç Ve Lohusalık
SORU: Ramazandan önce doğum yapan kadının ramazanda oruç tutması caiz midir?
CEVAP: İslâm âlimleri âdet gören ve lohusa olan kadının oruç tut¬masının caiz olmadığı hususunda görüş birliği etmişlerdir. Lohusalık hali, doğumdan sonra kan gelmesidir. Adet gören ve lohusa olan kadı¬na oruç tutmak haramdır. Zaten oruç tutmuş olsalar bile bu oruç bâtıl (geçersiz) olur. Kadının âdet ve lahusa olup da oruçsuz geçirdiği gün¬leri sonra kaza etmesi farzdır.
Oruç tutmakta iken âdet gören ve lohusa olan kadının orucunun bozulacağı hususunda fıkıh âlimlerinin görüş birliği vardır. Bu hâl gü¬neş batmazdan az önce dahi olsa hüküm aynıdır.
Lohusalık hali ramazan günlerinde veya öncesinde vuku bulan ka¬dına, lohusalık hali bitinceye kadar geçen günlerini kaza etmek farz olur.
Lohusalık -ki buna nifas da denir sözlükte doğum anlamına ge¬lir. Fakat dinî bir terim olarak doğumdan sonra kadının üreme organın¬dan gelen kandır.
Nifas’ın en az süresi bir andır. Nitekim mezhep imamlarından bazıları böyle söylemiştir. En çok süresi altmış gündür.[2] Lohusalıkta en çok süre genellikle kırk gün olmaktadır. İhtimal ki Hz. Aişe’den ri¬vayet edilen: “Lohusa kadınlar Peygamber zamanında kırk gün (iba¬det etmeksizin) otururlardı” hadisindeki maksat budur. Bu hadisle il¬gili açıklamalarda “Genellikle bu sürenin kırk gün oluşundandır” denmiştir.
Buraya kadar söylediklerimizden sorunun cevabı ortaya çıkmak¬tadır. Soruda konu edilen kadın ramazandan önce doğum yapmış ve rada lohusalık hali sürmüş ise lohusalık hali sona erene kadar c tutması caiz olmaz. Ramazan girmeden önce lohusalık du sona ermiş ise (oruç tutması bebeğine zarar vermiyorsa) oruç tut¬ması caizdir.
Oruç Yiyenlerin Sorumsuzluğu
SORU: Çok sayıda kimsenin oruç tutmadığını görmekteyiz. Bu kimseler oruç tutanların Önünde açıktan oruç yemektedirler. Bunlar hakkında dinin hükmü nedir?
CEVAP: Bir müslümanın ramazan ayında oruç yemesi büyük gü¬nah; çirkin bir âdet ve kötü bir görünümdür.
Bu oruç yeme işinin caddelerde, bürolarda veya diğer yerlerde Allah’ın hakkına, ramazanın saygınlğına, müslümanların duygularına aldırmaksızın yapıldığı oluyor. Ramazan orucunu yemek büyük gü¬nah ve Allah’a isyandır. Fakat bu günah açıktan açığa yapılınca gü¬nah daha büyük, suçu daha çirkin olmaktadır. Hz. Peygamber şöyle buyuruyor:
Ümmetimin (günahkarlarının) açıktan açığa günah işleyenlerin dışında, hepsi affa nail olacaktır.
Orucu açıktan yiyen kimsenin; “Ben nasıl olsa oruç yemekle gü¬nah işliyorum. Bunu gizleyip örtmeye gerek yoktur” diyerek kendisini mazur göstermesi sözkonusu olamaz.
Çünkü gizli işlenen günah ile açıktan açığa işlenen günah arasın¬da fark vardır. Zira günahın açıktan işlenmesi başkalarının da aynı gü¬nahı işlemesine cesaret verir. Bir hata yaygınlaşır, açıktan açığa işlen¬meye başlarsa, artık bunların yapılması kolaylaşır. İnsanlar arasında bu hatayı işleyenler çoğalır.
Bunun içindir ki Kur’an’da şöyle buyurulmuştur:
İnsanlar arasında kötü söz ve davranışların yayılmasını arzu edenler için dünya ve ahirette çetin bir ceza vardır. Allah bilir, siz bil¬mezsiniz. (Nur/19)
Hikmet dolu İslâmî bir deyim şöyledir:
Bir günah işleme musibetine uğradığınız zaman (onu) örtünüz. (Yani gizleyiniz.)
İslâmî bir kuraldır ki, her ne kadar ikisi de cezayı gerektiriyorsa da gizli işlenen günahın cezası, açık işlenenden daha hafiftir. Bunun sebebi şudur: İslâmiyet toplumun selâmeti ve insanların sağduyusunu koruma hususunda titizdir. İslâmiyet, iyi ahlâklı kimselerin günah ve kötülüğe maruz bırakılmasına, toplumun kötüye yönelmesine, yöne¬timdeki kimseler eliyle engel olur. Birtakım kimseler oruç görevini ye¬rine getirmiyorlarsa, en azından insanların duygularını açık bir şekilde oruç yiyerek incitmesinler.
Hz. Allah şöyle buyuruyor:
İyilik ve (Allah’ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlasın. Günah ve düşmanlık hususunda yardımlaşmayın. (Maide/2)
Öte yandan Hz. Peygamber de şöyle buyurmaktadır:
Sizden kim bir kötülük görürse (gücü yetiyorsa) onu eliyle düzelt¬sin. Eğer gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin. (Buna da) gücü yet¬miyorsa kalbiyle buğzetsin. Bu, (yani son aşama) imanın en zayıf mertebesidir.
Orucu açıktan yiyen günahkârlar Hz. Peygamber’in şu sözünü ha¬tırlasınlar:
Ramazan ayı hakkında (Allah’tan) korkunuz. Çünkü o Allah’ın ayı¬dır. Bu ayda oruç yemeyiniz. Hz. Allah nimetlerden yararlanmanız için size onbir ay vermiş, ramazan ayını kendisine seçmiştir. Ra¬mazan ayında (bir yanlışlık veya kötülük yapmaktan) sakınınız!
Yani bu aydaki görevlerinizde kusur etmekten ve onun saygınlığı¬nı hafife almaktan sakınınız.
Îtikaf Sünneti
SORU: İtikaf nedir? Müslüman nasıl itikaf yapar?
CEVAP: İtikaf, nefse ve duygu dünyasına kazandırdığı faydalarına rağmen, neredeyse müslümanlarca terkedilmeye yüz tutmuş İslâmî bir sünnettir.
Belki şu maddeci çağımızda başka zamanlardan daha çok itikafa muhtacız. Maddeciliğin taşkınlığını hafifletmek, benliğimizdeki ruh yönünü uyandırmak, Allah ile olan ilişkimizi yönlendirmek gibi bir so¬nucu vardır. Böylece dinimize yeni bir azimle sarılırız. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) âhiret yur¬dunu gözet. Ama, dünyadan da nasibini unutma! (Kasas/77)
İtikaf sözlükte (bir yerde) durmaya, doğru dürüst olmaya, bir şeye devamlı ilgi gösterip kendini ona âdeta hapsetmeye denir.
Dinî bir terim olarak itikaf, Allah’a ibadet etmek niyetiyle, taharet üzere ve iyiyi-kötüyü ayıracak yaşta olan müslüman bir kimsenin bir süre camide durmasına denir. Nevevî ve Şevkânİ’nin ifadesine göre, fı¬kıh âlimleri itikafın meşru olduğunda görüş birliği etmişlerdir.
İbn’ul Arabi itikafın sünnet olduğunu söylemiştir.
İbn Bastal “Peygamber’in itikafa devam etmiş olmasında, itikafın sünnet-i müekkede olduğuna işaret vardır” demiştir.
Ebu Dâvud, Ahmed b. Hanbel’den naklen: İlim adamlarından hiç¬birinin “itikafın sünnet olduğu” hususunda görüş ayrılığına düştüğünü bilmiyorum, diyor.
Şevkâni: Bir kimse itikaf etmeyi adamadıkça itikaf vacib olma¬yacağı hususunda görüş ayrılığının olmadığını söylüyor.
İtikafın hikmetini İbn’ul Kayyım Zâd’ul Meâd isimli eserinde şöyle anlatmaktadır:
“Kalbin dürüst ve Allah’a giden yol üzere olması, tüm varlığı ile Allah’a yönelmesine ve dağınıklığını bir bütün halinde Allah’a dö¬nerek toplamasına bağlıdır. Kalbin dağınıklığını Allah’a yönel¬mekten başka hiç birşey derleyip toplayamaz. Fazla yeyip içmek, insanlarla fazla düşüp kalkmak, çok uyumak kalbi fazlası ile da¬ğıtır. Onu paramparça eder ve Allah’a doğru giden yolu keser. Kal¬bi zayıflatıp (manevî gelişmesini) felç eder.
Hz. Allah’ın engin rahmeti oruçla fazla yeme içmeyi ortadan kal¬dırarak kalbi Allah’a giden yolda engelleyecek çeşitli şehvetlerden arıtmıştır. Cenab-ı Hak orucu farz kılarken Öyle bir ölçü koymuş¬tur ki oruç tutan kul hem dünya hem ahiret yönüyle faydalanıyor. Oruç, onu tutana bir zarar vermiyor. Hem dünya, hem âhirete ait maslahatı kesintiye uğramıyor.
Hz. Allah kullarına itikafı meşru kılmak suretiyle onlara başka bir imkân daha tanımıştır; itikafın maksadı ve özü, kalbi Allah’a yö¬neltmek, onu bu hedefe toplamak ve bu duygu ile başbaşa bıra¬kıp, mahlukat ile uğraşmak yerine onları yaratan ile meşgul ol¬maktır. Böylece itikaf yapan kimsenin kalbindeki tüm düşünce ve duygular, yerini Allah’ı anmaya, O’nun sevgisine, O’na yönelme¬ye bırakır. Dünya telaşı yerine, Allah düşüncesi itikaftaki kimse¬yi kaplar. Artık tüm düşüncesi Allah olur, hep O’nu anar, meramı¬nı elde etmek ve O’na yaklaşmak için düşünmeye başlar. Yoldaşı Allah olur. Buna dünyada alışarak kabir yanlızlığına hazırlamış olur. O kabir ki orada hiçbir yoldaş bulunmaz. Orada insanı fera¬ha kavuşturacak tek varlık Allah’tır. İşte itikafın en büyük gayesi budur.[3]
Buharı ve Müslim’in Abdullah b. Ömer’den rivayet ettikleri; “Peygamber (s.a) ramazanın son ongününde itikâfa çekilirdi” hadisi Pey¬gamber efendimizin ramazanın son on gününde itikafa devam ettiğini ifade etmektedir. Peygamber’in (s.a) vefatına kadar bunu uygulamış ol¬ması itikâfa ramazanın son on gününde çekilmenin müstehab olduğu¬nu göstermektedir. RasûluUah bir keresinde bazı sebeplerden, itikafı bırakmak zorunda kalmış, şevval ayında itikafını kaza etmiştir.
Hz. Peygamber vefat ettiği sene yirmi gün itikaf yapmıştır. Rasû-lullah bu davranışı ile rabbine kavuşmasının yaklaştığı sırada daha çok amel işlemek istemiştir.
Hadisler arasında şöyle bir rivayete rastlıyoruz:
Hz. Peygamber bir keresinde itikaf etmek istemiş, tek kişilik ça¬dırının itikaf için kurulmasını istemişti. (Bunu gören Hz. Peygam¬ber’in eşi) Hz. Zeyneb de çadırının itikaf için kurulmasını istedi. Rasûlullah’ın diğer eşleri de itikaf için çadınlarını kurdular. Sabah namazından sonra çadırları gören Hz. Peygamber durumu hoş görmediğini ifade etmek için “Bunlar iyi bir şey mi yapmak isti¬yorlar? Onları sökünüz, görmeyeyim!” buyurmuştur. Kendi çadı¬rının da sökülmesini emretmişlerdir. Hz. Peygamber bu (ramazan ayındaki itikafı terketmiş, (ramazandan sonra gelen) şevval ayının son on gününde itikaf etmiştir.
Hz. Peygamber’in böyle yapmasının sebebi ihtimal ki şudur: Eşle¬rinin hep birden itikaf için çadır kurmaya kalkmalarını kendisine yakın olmak hususunda yarışmak ve bununla övünmek istemelerinden kay¬naklandığını düşünmüştür. Buna rağmen Peygamber itikafa devam et¬seydi, itikaf gayesinden uzaklaşırdı.
Bir de Hz. Peygamber eşleriyle birlikte itikâfa devam etseydi, ha-mmlarıyla birlikte evinde oturuyor gibi olacaktı. Bu durum, kendini itikafa vermekten alıkoyacaktı. Veya eşlerinden herbiri mescide çadır kurdurunca mescid daraldığı için çadırların yıkılmasını emretmişti.
Müslim ve Ahmed b. Hanbel’in rivayet ettiklerine göre Hz. Pey¬gamber (ramazanın) son on gününde her zamankinden daha fazla Al¬lah’a yakın olmak ve ibadet için gayret ederdi.
Hz. Aişe’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah ramazanın son on gününde geceleri ibadet eder, eşlerini (ibadet etmeleri için) uyandırır, vakitlerini eşlerinden ayrı geçirirdi.
Ümmü Seleme (r.a) şöyle diyor: Ramazandan on gün kalınca ge¬ce namazı kılmaya gücü yeten ailesini mutlaka namaz için uyandırırdı.
Müslim’in rivayet ettiğine göre Nâfi şöyle demiştir: Abdullah ba¬na Peygamberin itikaf ettiği yeri gösterdi.
Bunun anlamı Rasûlullah’ın itikâf etmeyi adet haline getirdiği bir yeri olduğudur. Bu, camide tek başına itikâf için bir yer edinmenin ca¬iz olduğunu göstermektedir.
Bundan, sürekli aynı yerde itikâf etmenin caiz olduğu da anlaşılı¬yor. Yeter ki böyle bir yer ayırmakla camiye gelen insanlara darlık ol¬masın. Yeter ki böyle ayrı bir yer belirlemek dikkatleri çekmek ve gös¬teriş arzusunu tatmin etmek için olmasın.
Bazı fıkıh âlimleri itikâf yerinin caminin arka tarafında bir köşe¬de olmasının iyi olacağını söylemişlerdir. Böyle olması diğer insanlar için camiyi daraltmaz, tek başına kalmaya yardımcı olur.
İtikaf nafile olarak, Hz. Peygamber’e uyup Allah’a yakın olmak için yapılırsa sünnettir. Ramazan’ın son on gününde itikâf etmek sün-net-i müekkededir. Çünkü Hz. Peygamber bu günlerde itikafa devam
etmiştir.
Fakat bir kimse itikaf yapmayı adarsa itikaf vacib olur. Zira Hz. Peygamber: “Kim Allah’a itaat etmek üzere bir adakta bulunursa, ada¬ğını yerine getirsin” buyurmuştur. Hz. Peygamberin bir diğer hadisi de şöyledir: Hz. Ömer;’
“Ey Allah’ın peygamberi! Ben Kabe’de bir gece itikaf yapmayı adacum” deyince Hz. Peygamber ona: “Adağını yerine getir” buyurdu.
Bir kimse itikaf yapmayı adayıp, bu adağını yerine getirmek üze¬re itikafa başlayıp sonra (bir sebeple veya sebepsiz) bu itikafı bozarsa onu kaza etmek vacib olur.
İtikaf için müslüman olmak, rüşde ermek ve cünüplükten, lohusa-İjk ve âdet kanamasından sonra guslederek temiz olmak şarttır.
îtikaf yapılacak yer hususunda farklı görüşler vardır: Âlimlerden bir gruba göre, hiçbir ayırım sözkonusu olmaksızın her camide itikaf yapmak sahihtir. Bazı âlimlere göre beş vakit namaz kılman camide iti¬kaf yapmak sahih olun
Üçüncü bir gruba göre itikaf cuma ve bayram namazı kılınan ca¬mide yapılır.
Âlimler kadının evinde namaz kılmayı âdet edindiği yerde itikaf etmesinin caiz olduğunu söylemişlerdir.
İtikafın belirli bir vakti yoktur. İtikâf bir gün veya bir kaç saat olabilir.
Ya’lâ b. Ümeyye şöyle diyor: ”Benim camide bir süre durmam iti¬kaf içindir. İtikâftan başka bir maksat için camide durmam.”
Atâ da şöyle diyor: “Camide kalındığı müddetçe itikaf olur. İnsan mescidde hayır niyetiyle durursa itikaf olur. Böyle bir niyet bulunma¬dıkça itikaf olmaz.”
Fıkıh âlimlerinden bazıları oruçlu bulunmadıkça itikaf gerçekleş¬mez görüşündedir. İtikâf edildiği müddetçe oruçlu olmak gerekir. Ak¬si halde itikaf sahih olmaz.
Ibn’ul Kayyım’m ifadesine göre Hz. Peygamberin oruçsuz itikaf yaptığı hiç nakledilmemiştir. Hz. Aişe’nin “Oruçsuz itikaf etmem” de¬diği rivayet edilmiştir.
Buna dayanarak İbn’ul Kayyım itikafta orucun şart olduğu görü-Şünü tercih etmiştir.
Fakat fıkıh âlimlerinden bazıları: “Bir kimse oruç tutmaksızm iti¬kaf etse caiz olur” demişlerdir. Bazıları da oruç tutup tutmamanın iti¬kaf edecek kimsenin isteğine kalmış birşey olduğunu, oruç tutarsa iyi olacağını, tutmazsa bir şey lazım gelmediğini söylemiştir.
İtikafta orucun şart olmadığını, yukarda Hz.Ömer’in Peygamber’e (s.a) “Kabe’de bir gece itikaf etmeyi adadım” demesi üzerine Hz. Pey¬gamberin: “Adağını yerine getir” dediğini görüyoruz. Görülüyor ki Hz. Peygamber Hz. Ömer’in gece itikaf yapmasını uygun görmüştür. Oysa gece oruç tutma zamanı değildir. Öyle ise bu, itikafta orucun şart olmadığını göstermektedir.
Aşağıdaki şeylerle meşgul olmak itikaf yapan kimse için müste-habtır:
a. Namaz kılmak,
b. Kur’an okumak
c. Teşbih, tekbir, hamd edip “Lâilâhe illallah” demek,
d. İstiğfar etmek,
e. Çok nafile ibadet etmek,
f. Hz. Peygamber’e salât u selam getirmek,
g. İhtiyaç duyduğu konularda dua etmek,
h. Dinî konularda; tefsir, hadis, fıkıh, siyer kitaplarını mütalaa etmek.
İtikaf için belirli bir dua şekli yoktur. İtikaf yapan kimse dilediği şekilde dua eder.
İtikaf yapmakta olan kimse için yıkanmak, temizlenmek, traş ol¬mak, güzel koku sürünmek ve saç taramak caizdir.
Hz. Aişe’nin hayız halinde olup, Hz. Peygamber mescidde itikaf¬ta iken Peygamber’in başını uzattığı Hz. Aişe’nin de onun saçlarını ta¬radığı rivayet edilmiştir. Alimlerin çoğunluğu camide mekruh olan şeylerin, itikafta da mekruh olduğunu söylemişlerdir.
İtikaf yapan kimseye aşağıdaki şeyleri yapmak mubahtır:
1. Tuvalete gitmek, yıkanmak veya temizlenmek gibi bir ihtiyaç veya görev için mescitten dışarı çıkmak.
2. İtikaf yaptığı yerde yemek, içmek ve uyumak.
3. Beden temizliği yapma, güzel ve yeni elbise giyinmek.
4. Evlenme ve alış veriş gibi akitleri yapmak.
Eşlerden kadın itikaf yapacağı zaman kocasından izin ister. Çün¬kü itikaf farz olan bir ibadet değildir. Koca izin verdikten sonra eşinin itikafına engel olması doğru değildir. Bazı fıkıh âlimleri kocanın bu durumda itikafa engel olma hakkı olmadığını bildirmişlerdir.
Aşağıdaki haller itikafı bozar:
1. İhtiyaç olmaksızın camiden çıkmak,
2. Delirmek veya sarhoş olmak suretiyle aklını kaybetmek,
3. Kadının âdet kanaması veya lohosalık hali sebebiyle taharet ha¬linin ortadan kalkması,
4. Sevişerek de olsa kadınla ilişkide bulunmak.
Uzun süren açıklamaların sonunda şunları ifade ediyoruz:
İtikaf-ne yazık ki- terk edilmeye yüz tutmuş, insanlar muhtaç ol¬dukları halde itikaftan yüz çevirmişlerdir.
Bir konferansımda dinleyicilerden birisi şöyle bir soru sordu: Çağdaş hayatın uğraşılan ve bir sürü istekleri ile itikaf nasıl mümkün olur? Bu soruya şöyle cevap verdim: Evet, itikaf günümüz şartlarında da mümkündür. Hatta bazı hallerde günümüzde gerekli hâle gelir. Çün¬kü taşkınlık içerisindeki maddeci hayatın yükünü hafifletmek ve ruhta Meydana gelecek manevî esintilerle bu hayatı latif bir hale getirmek gerekebilir.
Bilindiği üzere itikaf için belirli bir zaman şart değildir. Caminin bir kenarında dinî bir kitabı mütalaa etmek suretiyle dahi itkâf yapılabilir. Meşguliyeti ve işleri çok olan bir kimse itikaf şemsiyesi altında geçireceği sakin anlara ne kadar muhtaçtır? Bu kimse bu süre sayesin¬de kendisini toparlayacak, sükûnete kavuşacak ve hayata daha güçlü ve aktif bir şekilde yeniden dönecektir. Hayatımızı Hz. Peygamber’in hayatının aydınlığında yönlendirelim. Onda bizim için güzel örnekler vardır. Allah çalışanları hidayete erdirir.
Ramazanın Özellikleri
SORU: Ramazan ayını diğer aylardan ayıran özellikleri anlatır mı¬sınız?
CEVAP: Ramazan ayı oruç, gece ibadeti (teravih), zekât, mübarek vakitler ve Allah’a çok yakın olmak gibi ayrıcalıklı özelliklere sahiptir.
Ramazana mahsus farklılıkların bir kısmı müslümanların çoğun-luğunca bilinen alışılmış durumlardır. Oruç, teravih, zekât, kadir gece¬sini beklemek ve kadir gecesi olarak kabul edilen gecede merasime ka¬tılmak gibi.
Fakat ramazan ayının bu özellikleri yanında bir özelliği daha var¬dır ki nerede ise unutulmuş veya tüm müslümanlarca ihmal edilmiştir. Bu itikaf ibadetidir. Çünkü inanıyorum ki müslümanlardan gerçekten pek azı bu ibâdeti bilmektedir. Bunlardan da çok azı itikaf ibadetini yapmaktadır.
İhmal edilmiş veya unutulmuş ibadetleri münasebet düştükçe ha¬tırlatmalıyız. Belki bu hatırlatmalar, bizim ve müslüman kardeşlerimiz için bu ibadeti diriltme ve yeniden onlara dönme imkânı vercektir. Umarız böylece Allah’ın, kulları için hemen ve gelecekte hayır murad ettiği bu ibadetler yapılmaya başlanır.
İtikafın derin hikmetleri vardır. Bu hikmetleri yoğun bir gayretle anlatmalıyız. Çünkü günümüzde felsefeden dem vuran pek çok kimse itikaf ibadetinin, medenî ve çağdaş hayata veya aydınlık ve ilerici ça¬ğa uymadığını söylemektedirler.
Onların iddiasına göre dünyanın istekleri pek çoktur. Dünyaya yö¬nelik maddî görevler önemlidir. Tüm vakitler ve gayretler dünyaya yö¬nelik olmalıdır. Bu noktadan hareketle zaman zaman itikaf gibi ibadet¬lerin vakit ve gayret ziyanından ibaret olduğunu, ibadet ve istiğfar ede-rek bir kenara çekilmenin faydasız olduğunu söyler dururlar. Ayrıca “meşgul olunması gereken bir sürü iş varken bu çalışma ve teknoloji asrında itikafın ne faydası var?” derler.
Gerçek odur ki yaşanmakta olan hayatın meşguliyeti çoğalıp, için¬den çıkılmaz hal aldıkça ruhî konulara önem vermek ve onu güçlendir¬mek lazım gelir. Böylece insandaki madde yönü ile ruh yönü arasında bir denge kurulmuş plur.
İtikafın hikmeti konusunu fazla uzatmayacağım. Ancak bu İslâmî ibadetin hükümleri ile ilgili fikir verici bilgiler sunmak istiyorum.
İtikafa Kur’an’da: “Mescidlerde itikafa çekilmiş olduğunuz anlar¬da, kadınlara yaklaşmayın” (Bakara/187) ayeti ile işaret edilmiştir.
Buharî’nin rivayet ettiği hadiste Hz. Peygamber’in ramazan ayının son on gününde itikafa girdiği bildirilmektedir.
Rasûlullah vefat ettiği yılın ramazanında yirmi gün itikaf yapmıştır.
Fıkıh âlimleri itikafın insan üzerindeki madde yükünü hafiflettiği¬ni, Allah’a tam bir yönelmeyi sağladığını, insana Allah’a yakarış zevki¬ni tattırdığını, zikir yoluyla kalbi canlandırıp, oruç yoluyla da duygu¬ları temizleyip berraklaştırdığını söylemişlerdir.
Bu konudaki delilleri şu hadislerdir:
Camilerin direği (gibi devamlı camide olmak âdeti) olan (kim¬seler vardır. Bunların sohbet arkadaşları meleklerdir. Bu kimseler camiye gelmeseler melekler onları arar, hasta olsalar ziyaretine gi¬der, bir ihtiyaçları olsa yardım ederler.
Cami her takva ehli kimsenin evidir. Allah, camiye ev(i gibi de¬vamlı gitmeyi âdet) edinenlere ferahlığı, rahmeti, Allah’ın hoşnut¬luğu olan cennete girmeyi garanti etmiştir.
Bu iki hadis göstermektedir ki camide durmayı alışkanlık haline getiren ve orada geçirdiği zamanı değerlendiren kimseler, Allah’ın rah¬metine ve hoşnutluğuna başkalarından daha yakın olmaktadırlar.
Âlimler itikafın süresinden de söz etmişlerdir. Adak halinde olma¬mak kaydı ile itikafın belirli bir süresi yoktur.
İnsan bir süre camide kalacak olsa bunun itikaftan sayılması mümkündür. Yeter ki camide kaldığı sürede itikafla ilgili hükümlere uymuş olsun.
Adak itikaf, insanın bir işi olduğu takdirde, bir zarardan kurtuldu¬ğunda veya bir fayda elde ettiğinde veya benzeri durumlarda itikaf et¬meyi adamakla olur. Bunun en az süresi bir gündür. Zira itikafta oruç¬lu olmak şarttır.
İtikafın hükmüne gelince: İtikaf ya müstehab, ya sünnet-i müek-kede veya vacib olur.
Yılın herhangi bir gününde itikafa girmek müstehabtır.
Mübarek ramazan ayınm son on gününde itikaf etmek sünneti-i müekkededir.
Adamak halinde ise itikaf vacibtir.
Hadis rivayetleri arasında yer aldığına göre daha müslüman ol¬mazdan önce Hz. Ömer Kabe’de bir gün itikaf etmeyi adamış.
Hz. Ömer meseleyi Peygamber’e anlatınca Rasûlullah: “Adağını yerine getir” buyurmuş. Buradaki emrin vaciblik ifade ettiğini fıkıh âlimleri ifade etmişlerdir.
İtikaf yapan kimsenin zamanını itikaftan beklenen faydayı sağla¬yacak şekilde geçirmesi münasip olur. Bu sebeple fıkıh âlimleri itikaf yapan kimsenin uzun süre hiç birşey yapmadan susmasının mekruh ol¬duğunu söylemişlerdir. Bir zorunluluk olmadıkça itikaf süresinde dün¬ya meseleleriyle ilgili konuşmak veya dünyevî bir iş ile meşgul olmak mekruhtur.
İtikafta bulunan kimsenin nafile namaz kılması, Kur’an okuması; tefsir, hadis, siyer kitapları okuması veya teşbih, istiğfar, dua, “Lailahe illallah” zikri gibi şeylerle meşgul olması müstehab görülmüştür.
Fıkıh âlimlerinden bir grup itikaf sırasında dünyevî ilimlerle ilgi¬li kitap okunmasını mekruh saymışlardır. Aslında din bu tür ilimleri faydalı görmektedir. İtikafta bu tür kitaplarla uğraşmanın mekruh sa¬yılmasının sebebi, insanın itikaf dışındaki normal zamanlarında yete¬rince bunlarla meşgul olma imkânı bulmasıdır. Artık itikafta bulunan kimseye nefsini güçlendirmek, ruhunu güzelleştirmek, gönlünü ihya etmekle uğraşmak kalıyor.
itikafın birtakım şartları vardır. Şöyle ki:
İtikaf yapan kimse müslüman ve iyiyi kötüden ayırma gücünde olmalıdır. İtikafa niyet etmiş olmalıdır. Cünüplükten ve kadının âdet kanamasından ve lohusalıktan temizlenmiş olması gerekir. İtikaf sıra¬sında cinsel ilişkide bulunmamalıdır. Kendisine güvenmiyorsa cinsel ilişki dışında sevişmek de haramdır. Ayrıca tuvalete çıkma gibi ihtiyaç dışında itikaf yapılan yerden çıkmamalı ve itikaf yapılan yer cemaatle namaz kılman bir cami olmalıdır. İtikaf adanmış ise oruç tutarak yapıl¬ması da şarttır.
Camide sırf vakit geçirmek için itikaf yapan kimse, itikaftan bek¬lenen yaran sağlayamaz, ruhu güçlendiremezse, şekil bakımından iti¬kafın tüm şartları yerine gelse de faydasız bir itikaf yapılmış olur.
İnanıyoruz ki insan hem dünyaya ait işlerini yapıp hem de itikaf ibadetini yerine getirebilir. Dünya işlerinden sıkıldıkça bunların verdi¬ği ağırlığı hafifletmek için kısa kısa itikafa çekilerek hem bedenin, hem ruhun istekleri yerine getirilmiş olur. Her itikaftan sonra hayata dönünce yeni bir şevkle ve Allah’ın hidayeti üzere ç,4ışmak ve yaşa¬mak mümkün olur.
Buraya kadar verilen bilgilerden itikaf yapılacak yerin cami oldu¬ğunu anlamış bulunuyoruz. Bu caminin cemaatle namaz kılman bir ca¬mi olması gerekir.
Beş vaktin tamamının cemaatle kılındığı bir cami olması şart de¬ğildir. Caminin cemaatle namaz kılınmak için hazırlanması yeterlidir.
Bazı fıkıh âlimleri kadının eşinin evinde itikaf yapmasını güzel görmüşlerdir. Gerçi sağlıklı bir ortam olur ve kadın fitneden güvende olursa camide itikaf yapmak kadın için caizdir. Fakat zamanla birtakım bozukluklar ortaya çıkıp kadının camiye gitmesi güvenli olmaktan çı¬kınca kadının evinde devamlı namaz kıldığı yerde itikaf yapması daha güzel olur, denmiştir. Zira kadına göre böylesi hem itikafm hedefini gerçekleştirme, hem de güven ve gönül huzurunu daha iyi temin etme açısından uygun bir yoldur.
Fıkıh âlimleri itikaf yapan kimse için temizlenmek, yıkanmak, traş olmak, süslenmek gibi şeylerin mubah olduğunu, çok olmamak ve caminin saygınlığını korumak kaydı ile alış veriş yapmanın caiz olduğunu söylemişlerdir. Ayrıca camiyi kirletmemek şartı ile yeyip içmesi, ihtiyaç oranında konuşması, kendisini ziyarete gelen kimse¬yi uğurlaması, tuvalet gibi ihtiyaçları sebebiyle camiden çıkması da caizdir.
Bazı fıkıh âlimleri, vacib olmayan yani adak sebebiyle olmayan itikafta hasta ziyareti ve cenaze merasimine katılmak gibi sebeplerle itikaf yerinden çıkmanın caiz olduğunu söylemişlerdir.
Buraya kadar söylediklerimiz özet bir şekilde itikafın hükümleri¬ni anlatmaktadır. Ümidimiz odur ki müslüman evlatları bu ibadeti ih¬ya etmeye yönelecektir. Böylece İslâm ümmetinin kendisi için İslâmi¬yet’in gösterdiği ibadet, âdet ve gelenekleri titizlikle yerine getirerek kişiliği ortaya çıkacaktır. Yolun doğrusunu gösterecek olan Allah’tır.
Oruç Allah İçindir
SORU: “İnsanoğlunun her yaptığı iş kendisi içindir. Oruç böyle de¬ğildir. Oruç benim içindir. Orucun mükafatını ben veririm” hadis-i kudsisinin anlamı nedir? Ramazan orucu günahları siler mi?
CEVAP: Evet, Hz. Peygamber rabbinin hükmünü bildirdiği kudsi hadiste şöyle buyurmuştur:
Âdemoğlunun tüm işleri kendisi içindir. Oruç böyle değildir. O benim içindir. Onun mükâfatını ancak ben veririm. Kulum benim için yemesini ve içmesini terk etmektedir.
Gerçekte yapılan tüm işler Allah içindir. Zira Kur’an’da şöyle buyuruluyor:
Ben cinleri ve insanlan ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. Ben onlardan nzık istemiyorum. Beni doyurmalarını da istemiyorum. (Zariyat/56^57)
Oysa kudsi hadiste “Âdemoğlunun tüm işleri kendisi içindir. Oruç böyle değildir…” buyuruluyor.
Çünkü oruç dışındaki diğer ibadetlere gösteriş, övünme veya baş¬kası ile yarışma gibi haller karışabilir. Bunun sebebi bu ibadetlerin açıkta, başkalarının göreceği şekilde yapılmış olmasıdır; namaz rükû-su, secdesi, cemaate gidilmesi ile başkalarınca görülür. Zekât verilir¬ken verilen mal görülebilir. Hac için yapılan yolculuk, tavaf, s a’y ve vakfe gibi bölümler yerine getirilirken görülür.
Oruç ise böyle değildir. Onda bir iç dünya vardır. Onun durumun¬dan Allah’tan başka hiç kimse haberdar olamaz. Bundan dolayı Cenab-ı Hak gerçek orucu kendi rızası için yapılmış bir ibadet saymakta, se¬vabının kat kat fazla verileceğini, rahmeti ve nimeti ile kulu kaplaya¬cağını bilidirmektedir.
İhtimal ki kudsi hadisteki “.. .çünkü kulum yiyeceğini ve içeceği¬ni benim için terk etmektedir” ifadesinde bu sınırsız mükâfatın sebebi¬ne işaret edilmektedir.
İmam Gazali hadisin şerhinde şu yorumu yapmaktadır:
Kudsi hadiste “Oruç benim içindir” Duyurularak oruca bir şeref kazandırılmıştır. Gerçi tüm ibadetler Allah içindir, ama hadiste böyle buyurulması orucun diğer ibadetler arasındaki yerinin fark¬lı olduğunu göstermektedir.
Nitekim yeryüzünün her tarafı Allah’ın olmasına rağmen Kabe’ye Beytullah (Allah’ın evi) denmesi sebebiyle Kabe ayrı bir şeref ka¬zanmıştır.
Orucun böyle olmasının iki sebebi vardır:
Birincisi: Oruç bir şeyleri yapmakla ilgilidir. Aynı zamanda diğer ibadetler herkesin gözü önünde yapılırken oruç bir sır olup onu Allah’tan başka kimse görmez, bilmez. Oruç insanın sabrederek iç dünyasında gerçekleştirdiği bir ibadettir.
İkincisi: Oruç Allah düşmanı şeytanı kahreden bir ibadettir. Zira arzular şeytanın araçlarıdır. Arzuların güçlenmesi yeme içme ile olur. Oruç tutmakla şeytanın araçları yok edilmiş olur. Hz. Pey¬gamber şöyle buyuruyor:
Şüphe yok ki şeytan insanın damarlarında dolaşır. Aç kalmak (oruç tutmak) suretiyle şeytanın dolaşacağı yeri daraltınız.
Bu hadis, ramazanın Allah’a dönmek, günahlar için istiğfar etmek ve hatalara tevbe etmek için bir fırsat olduğunu gösteriyor. İnsan Al¬lah’a yönelip samimi bir şekilde orucunu tutar, tevbe ve istiğfar eder, halis niyet ve güçlü bir iman ile silahlanırsa Allah (c.c) onun günahla¬rını affeder.
Oruç sayesinde affedileceği ifade edilen günah kul ile Allah ara¬sındaki günahtır. Kul hakkına ilişkin işlenen günahlar, sahibine ulaş¬tırma imkânı olduğu takdirde sahibinden helâllik dilenmedikçe affe¬dilmez.
Âlimlerin bildirdiğine göre tevbe edip pişman olmak, işlenen gü¬nahı bırakmak, aynı günaha tekrar dönmemeye azmetmek ve (hak ye¬mek sözkonusu ise) hakkı sahibine iade etmekle gerçekleşir.
Orucunu ihlasla ve inançla tutan kimse (günahının affedilmesi için de) mutlaka samimi bir şekilde tevbe etmiş olmalıdır.
Oruç Fidyesi
SORU: “Oruç tutmaya gücü yetmeyenler fidye versin” ayetini açıklar mısınız?
CEVAP: Evet Kur’an’da “Oruç tutmaya gücü yetmeyenler fidye versin” buyurulmuştur.
Ayetteki Gücü yetmeyenler ifadesiniden maksat, oruç tuttuğu tak¬dirde bitkin hale düşmektir.
Gücü yetmeyenler; çok ileri yaşlarda ve beden yönünden zayıf ih¬tiyar kimseler, iyileşmesi umulmayan hastalar ve yorucu güç işlerde çalışan kimselerdir.
Fidye insanın kendisini bir eziyetten veya takipten kurtarmak için verdiği şeydir. Ayette sözü edilen fidyeden maksat, müslümanın her¬hangi bir sebep veya mazeretle tutamadığı orucun karşılığı olarak ver¬diği şeydir. Burada fidye orucun bedeli olmakta ve oruç sahibini, yeri¬ne getiremediği dinî görevinin sorumluluğundan kurtarmaktadır.
Fidyenin miktarı bir yoksulu sabah-akşam doyuracak yemektir.
Fidyenin para olarak değeri her ülke ve yörenin para biriminin alım gücüne göre değişir. Mısır lirası olarak bu değer 10 Mısır kuruşu¬dur. Bu miktar her gün için ayrı ayrı verilir.
Bazı tefsir kitaplarında şöyle denmektedir: “Oruç tutmaya gücü yetmeyenler her gün için bir yoksula yemek yedirirler. Bu yemek, ken¬di ailesine yedirdiği yemeğin orta derecesinde olmalıdır. Bu eskiden sa’ denilen Ölçeğin 1/4 ü kadar -iki avucu dolduran- buğday veya hurma olarak verilirdi.”
Kur’an’da ifade edildiği gibi fidye yoksul kimselere verilir. Yok¬sul ihtiyaç içerisinde olup kendisine yetecek kadar malı olmayan kim¬se demektir. Yoksul ihtiyacın kendisini aciz bıraktığı, utandığı için baş¬kasından birşey istemeyen kimsedir.
Fidye verecek kimse muhtaç olanı iyi seçmelidir. Fidyeyi çalışabileceği halde veya kendisine yetecek kadar malı bulunduğu halde di¬lencilik yapan kimselere vermemek lazımdır.
Allah Yolunda Cihad Ve Oruç
SORU: Allah yolunda cihad etmekte olan kimse oruç yiyebilir mi?
CEVAP: Cihad, gerekli ve hep var olan, var olmaya da devam ede¬cek olan bir farzdır. Zira hak ve hürriyet uğrunda inanç ve prensip için Allah ve Rasülüne has olan izzete ulaşmak için cihad gereklidir. Ce-nab-ı Hak bunu şu ayetle bildiriyor:
İzzet ancak Allah’ın, Peygamberi’nin ve mü’minlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler. (Münafikûn/8)
Cihad (ki lüzum olduğu zaman savaşmak dahi söz konusudur) güç ve yorucu bir iştir. Genellikle cihad eden kimse bedenen güçlü olmak zorundadır. Cihad görevini yerine getirecek kimse, bolca yeyip içmek suretiyle cihadın güçlüğünü göğüsleyecek gıdayı almak zorundadır. Bu noktadan hareketle İslâmiyet savaşan askerlere oruç yemeye müsaade etmiştir. Hatta bu durumda orucu yemek vacib bile olur.
Ebu Said’il Hudri’den rivayet edilen şu hadis bu hususu güzel bir şekilde aydınlatıyor:
Ebu Said (r.a) diyor ki “Hz. Peygamberle birlirkte Mekke’ye sefe¬re çıkmıştık. Oruçlu idik. Bir yerde konakladık. Hz. Peygamber şu konuşmayı yaptı: “Düşmana yaklaşmış bulunuyorsunuz. Orucu ye¬mek sizi daha kuvvetli yapacaktır.” Rasûlullah bu sözü ile bize oruç tutmama hususunda ruhsat verdi. Kimimiz oruç tuttu, kimi¬miz orucu yedi. Daha sonra bir konak yerine daha vardığımızda şöyle buyurdu: “Yarın düşmanla karşılaşacaksınız. Oruç tutmamak sizi daha güçlü kılacaktır. Oruç tutmayınız.” Hz. Peygamber’in bu sözü savaş sebebiyle oruç yeme hususunda İdesin bir emirdi. Bunun üzerine biz o gün orucu yedik. Daha sonraları Hz. Peygamber’le yaptığımız yolculuklarda (seferi olmamıza rağmen) oruç tuttuk.
Gene Ebu Said’il Hudri şöyle anlatıyor:
Hz. Peygamber’le birlikte ramazanda gazaya (savaşa) çıkmıştık. İçimizde oruçlu olanlar da, orucunu yiyenler de vardı. Oruç tutan¬larımız, oruç tutmayanları ayıplamazdı. Oruç tutmayanlar da (sa¬vaşta olduğumuz için) oruç tutanları ayıplamazdı. Şu kanaatta idik ki gücü olan oruç tutar, bu güzeldir. Zayıf olan da orucunu yer, bu da güzeldir.
Bu rivayetlerden şunu çıkarıyoruz:
Allah yolunda vuruşan mücahid, orucunu yiyebilir. Oruç tutmaya gücü yetse de yetmesade hüküm böyledir. Aslında zorluk cihadın Özel¬liğidir. Mücahidin güçlü kuvvetli olması gerekir. İyi savaşmak orucu yemeye bağlı ise ve galibiyet için orucu bozmak gerekiyorsa, bu tak¬dirde orucu yemek farz olur. İsterse kişisel olarak mücahidin oruç tut¬maya gücü yetsin. Bunun sebebi, Allah’ın dini en üstün olsun diye tüm £Ücün vuruşmak için sarf edilmesi ve savaşın kazanılmasını garanti et¬mektir.
Esasen cihadın vakti sınırlıdır. Mücahid cihad sırasında tutamadı¬ğı oruçları daha sonra kaza edebilir. Fakat cihad uzun süreli olup, de¬vam ederse veya mücahid ömrünü cihad meydanında geçirir, sürekli işi bu olursa, bu durum insanı bitkin hale getiren yorucu iş gibi sayılır. Bu amse tutamadığı her gün için bir yoksulu doyuracak fidye verir.
Bir İslâm ülkesini işgal edenlerle savaşmak da Allah yolunda ci¬had sayılır. Yeter ki asker görevini iyi niyetle ve ihlasla yapsın, maksa¬dı Allah rızasını elde etmek olsun.
Oruçlunun Diş Macunu Kullanması
SORU: Oruçlu iken diş macunu kullanmak caiz midir?
CEVAP: Oruçlunun midesine tabii yoldan yiyecek, içecek veya enzeri bir şeyin ulaşması orucu bozar. Cinsel ilişki ve mukaddimelerı de orucu bozar.
Fakat diş ve ağız temizliği için misvak, fırça ve macun gibi şeyle¬ri kullanmak orucu bozmaz. Şu şartla ki macundan en küçük bir parça¬nın dahi karın boşluğuna gitmemesi gerekir. Bu bakımdan diş macunu kullanarak diş temizliği yapan kimsenin çok dikkatli olması ve temiz¬lik esnasında karın boşluğuna bir şeyin kaçmamasına itina göstermesi gerekir.
Bu şekilde macun kullanmanın, bazı yönleriyle göze çekilen sür¬meye veya göz için kullanılan merheme benzediği söylenebilir. Fıkıh âlimleri bunların orucu bozmadığını söylemişlerdir. Göze kullanılan şeylerin tadı oruçlunun boğazında hisedilse de edilmese de hüküm aynıdır.
Hadis âlimleri Hz. Enes’in oruçlu iken sürme kullandığını rivayet etmişlerdir.
Orucu Bozan Şeyler
SORU: Orucu bozan şeyler nelerdir?
CEVAP: Orucun “tanyerinin ağarmasından güneşin batmasına ka¬dar orucu bozan şeylerden kaçınmak” olduğunu hatırlarsak, orucu bo¬zan şeyleri anlamamız kolaylaşacaktır.
Fıkıh âlimleri orucu bozan şeyleri tesbit etmişlerdir. Bunların başlıcaları aşağıdadır:
a. Kasıtlı olarak birşey yeyip içmek. Yenilip içilen şey az da olsa oruç bozulur. Unuturak birşey yeyip içmek -yenilip içilen miktar çok da olsa orucu bozmaz.
Zira hadiste: “Oruçlu iken unutarak yeyip içen orucunu tamamla¬sın. Onu ancak Allah yedirip içirmiştir” buyurulmuştur. Bir diğer hadi¬sin anlamı da şöyledir:
Ramazanda unutarak orucunu açana kaza da, keffaret de yoktur.
b. Kasıtlı olarak kusmak suretiyle mideden birşeyler çıkarmak. Nitekim bir hadiste şöyle buyurulumuştur:
Bir kimse elinde olmadan kusarsa (orucunu) kaza etmesi gerek¬mez. Fakat her kim kasıtlı olarak kusar ise (orucunu) kaza etsin.
Oruçlunun balgam çıkarması ve onu dışarıya atması orucu boz-
c. Kadının hayız görmesi orucu bozar.
Hatta güneşin batmasına az bir zaman kala kadın kanama görürse orucu bozulur. Pek £ok kadın cahilce hareket ederek kanamaya rağ¬men, âdet günlerinde oruç tutmaya devam eder. Oysa kanaması gelen oruçlu kadının kan kesilene kadar oruç tutmayıp yemesi vacibtir.
d. Doğumla meydan gelen lohusalık hali de orucu bozar. Lohusa kadının oruç tutması sahih olmaz.
e. Ramazan günü oruçlu iken cinsel ilişkide bulunmak orucu bozar.
Mezhep imamları oruçlu iken cinsel ilişkide bulunmanın orucu bozduğu hususunda görüş birliği etmişlerdir. Orucu bu şekilde bozulan kimseye orucunu bozduğu günün karşılığında bir gün kaza orucu tut¬mak farz olur. Fıkıh kitaplarında açıklandığı üzere bu kimseye keffaret de gerekir. Şu şartla ki cinsel birleşmenin kasıtlı ve haram olduğu bili¬nerek yapılmış olması şarttır. Keffaret cezasının gerekmesi için cinsel ilişkinin hata ile değil, kasıtlı olması şarttır. Böyle bir ilişki şafak vak¬tinde gecenin devam etmekte olduğu veya akşam sırasında güneşin battığı zanm ile yapılsa, daha sonra vaktin gündüz olduğu ortaya çık¬sa, fıkıh âlimlerinin çoğunluğuna göre sadece kaza gerekir.
Orucu bozulan kimsenin onu kaza etmesi gerekir. Kaza orucunu aYn ayrı veya peşpeşe tutmak mümkündür. En faziletlisi bu kaza işini uzatmamak ve geciktirmemektir. Böylece yeni bir ramazan ayı gelmeden
geçen ramazandan olan borcun ödenmesi mümkün olur.
Hz. Peygamber’in Orucu
SORU: Hz. Peygamber’in orucu hakkında genel bilgi almak istiyo¬rum. Aydınlatır mısınız?
CEVAP: Hz. Peygamber her müslüman için en güzel örnektir. Ce-nab-ı Hak şöyle buyuruyor:
Andolsun ki Allah’ın Rasûlü’nde sizin için, Allah’a ve ahiret günü¬ne kavuşmayı umanlar ve Allah çok zikredenler için güzel bir ör¬nek vardır. (Ahzab/21)
Hz. Peygamber’in oruçla ilgili uygulamasını inceldiğimizde şunu görüyoruz:
O iftar etmekte acele eder, güneş batınca iftar ederdi. Orucunu ak¬şam namazının farzını kılmadan önce açardı. Orucunu, bulunursa taze hurma ile, o bulunmazsa kurutulmuş hurma ile, o da bulunmazsa bir miktar su ile açardı. Orucunu açarken: “Allahım! Senin rızan için oruç tuttum. Senin rızkınla orucumu açtım, ibadetimi kabul eyle! Sen her şeyi hakkıyla işiten ve bilensin” derdi.
Bazı kereler oruç açarken: “Susuzluk sona erdi, damarlar ıslandı. Mükâfat kesinleşti inşaallah” derdi.
İftar konusunda şöyle buyururdu:
İnsanlar oruç açmakta aceleci oldukları sürece hayır üzeredirler.
Sahur yemeğini (sahurun son ânına kadar) ertelerdi. Sahurla ilgili olarak şöyle buyurmuşlardır:
Sahur yemeği ile gündüzün orucuna, kuşluk uykusu ile gece iba¬detine yardım ediniz.
Sahur yemeği yeyiniz. Çünkü sahurda bereket vardır.
Hz. Peygamber oruçlu iken misvak ile dişlerini temizler, (sıcağın etkisini azaltmak için) başına su dökerdi. Ramazan gecelerinde teravihi kılmaya özen gösterirdi, bir kerenin dışında hiç teravihi bırakmamıştır. (son on gününde) ibadeti daha da çoğaltıldı. İyilikleri ve sadaka
Hz Peygamber, ramazanda çok namaz kılar, Allah’ı çok zikreder, Kur’an okur ve itikafa girerdi. Özellikle ramazanın son üçte birin¬de ( vermeyi artımdı.
İ! n’ul Kayyım Zâd’ul Meâd isimli esirinde şöyle diyor:
Hz. Peygamber ramazanda çeştili ibadetleri çokça yapardı. Cebra¬il (a.s) ramazan ayında Rasülullah’a gelir ve birlikte Kur’an okur¬lardı. Efendimiz ramazanda Cebrail ile karşılaştığında hayır husu¬sunda rüzgârdan hızlı olurdu. Kendisi zaten insanların en cömer¬di idi. Ramazanda daha da cömertleşirdi. Sadaka, iyilik etme, Kur’an okuma, namaz, zikir, itikaf gibi ibadetleri ramazan ayında çoğaltırdı. Ramazanda ibadet için diğer aylardakinden daha fazla zaman ayırırdı. İbadete daha çok zaman ayırabilmek için iki gün¬de bir iftar ettiği olurdu. Böyle yapmayı ashabına yasaklardı. Ken¬disine: “Fakat siz yapıyorsunuz?” dendiğinde “Benim yapım (du¬rumum) sizin gibi değildir. Ben rabbimin katında geceliyorum. O beni yedirip içiriyor” derdi.
Peygamberimizin bu sözünden maksadın manevî gıda olduğu söylenmiştir. Marifet, kalbe dökülen yakarış lezzeti, Allah’a yakın ol¬manın verdiği gözaydınlığı, O’nun sevgisi ve O’na arzu duyma nimeti gibi kalbin ve ruhun gıdası olan benzeri durumlar kasdedilmiştir.
Hz. Peygamber’in bu mübarek aya bu kadar özen göstermesinde bir tuhaflık yoktur. Çünkü aşağıdaki sözleri söyleyen odur:
Size bereket ayı ramazan geliyor. Bu ayda Hz. Allah sizi (rahmetıyle) kuşatır. Üzerinize rahmetini indirir. Hatalarınızı siler, duala¬rınızı kabul eder. Hayırdaki yarışmanıza bakar da meleklere karşı sizinle övünür. (Ramazan ayında) bol hayır yapın! Ramazanda Al¬an m rahmetinden mahrum olan kişi âhireti harab olmuş kimsedir.
Ümmetim ramazan ayında bulunan hayırları bilseydi, senenin ta¬mamının ramazan olmasını temenni ederdi.
Oruç Ve Cihad
SORU: Allah yolunda cihad eden kimseye oruç tutmak farz mıdır? Mücahide oruç yemek, ne zaman gerekli olur?
CEVAP: Oruç İslâmiyet’in üzerine kurulduğu beş temeleden biridir. Oruç, gücü yeten her mükellefe farzdır. Allah kelâmı Kur’an bunu açıkça bildirmektedir. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere (farz olarak) yazıldığı gibi sizi de yazıldı. Umulur ki takva ehlinden olursunuz. (Bakara/143)
Bir diğer ayet de şöyledir:
Sizden kim o (ramazan) ay(m)a ulaşırsa o ayda oruç tutsun. (Ba¬kara/185)
Rivayet olunduğuna göre Ebu Ümame şöyle demiştir:
Hz. Peygamber’e gelerek şöyle dedim: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bana öyle bir iş emret ki beni cennete soksun.” Bunun üzerine Hz. Pey¬gamber: “Oruç tut. Çünkü onun dengi yoktur” buyurdu. Sonra ikinci kez geldim, gene: “Oruç tut” buyurdu.
Cihad da Allah’ın farz kıldığı görevlerden birisidir. Gerektiği va¬kit, cihadı icap ettiren durum olduğunda cihad etmek farz olur.
Bu hususta şu ayeti bilmek yeterlidir:
(Ey mü’minler!) Gerek ağırlıksız gerek ağırlıklı olarak savaşa çı¬kınız. Mallarınızla, canlarınza Allah yolunda cihad ediniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. (Tevbe/41)
Allah yolunda savaşmak durumunda kalan kimsenin orucu husu¬sunda kısaca şunu söyleyebiliriz: Mücahidin cihad veya savaş sırasın¬da orucunu yemesi caizdir. Zaferi kazanmak, mücahid (asker)in oruç tutmamasına bağlı ise veya oruç tutarsa zayıf düşeceğinden emin olur veya böyle olacağı zannı ağır basarsa ve mücahid oru .
akat ordu savaş durumunda olmakla birlikte güvencede iseler oruç tutmaları gerekir.
Siyercilerin rivayetine göre Mekke’nin fethi hicretin sekizinci yı¬lında ramazanda gerçekleşmişti. Hz. Peygamber ve askerleri oruçlu olarak sefere çıkmışlardı. Kedid denilen yere geldiklerinde orucunu açtı ve bunu açıkladı. Maksadı, çevresindekilerin bunu görüp kendisine uyması ıdı.
Ertesi gün insanlardan kimisi oruç tutmaya devam etti, kimisi if¬tar etti. Hz. Peygamber düşmanla karşılaştığı yere yaklaşınca hâlâ ba¬zı kimselerin oruç tutmaya devam ettiği haberi kendisine gelmişti. On¬ları kastederek: “Bunlar günahkârdır!” buyurdu.[4]
Abdullah b. Abbas bu olayı şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber, Mek¬ke’nin fethine ramazanda kendisi ve müslümanlar oruçlu olarak çık¬mıştı. Kedid denilen yere geldiğinde bir kapta su getirilmesini istedi. Bineği üzerinde bulunuyordu. İnsanların gözü önünde getirilen suyu içti. Bu durumu ile herkese oruç tutmadığını bildirmek istemişti. Bu¬nun üzerine müslümanlar da oruçlarını açtılar.
Said b. Cübeyr’in rivayet ettiğine göre Hz. Ömer bir kaleyi kuşatmış olan askerlerin yanma gelmiş ve askerlerine oruçlarını açmayı emretmiş¬ti. (Bkz. ibn Hacer, Zevâid’ul-Mesanid es-Semâniye)
Taberi Tarih İbn Kesir Bidaye ve Nihaye isimli eserinde Küfe ya¬kınlarındaki Büveyb denilen yeri fetheden İslâm kumandanı İbn Hari¬se eş-Şeybâni’nin asrkerlerine iftar etmelerini emrettiğini ve askerlerin hepsinin, daha güçlü olmak için iftar ettiklerini bildirmektedir.

25

Haziran
2012

Oruç İbadeti Sorulu-Cevaplı İslam Fıkhı(3)

Yazar: arafat  |  Kategori: iBADET  |  Yorum: Yok   |  522 Kez Okundu

Kadir Gecesi
SORU: Kadir gecesi ne zamandır? Kadir gecesinin İslâm’daki yeri nedir? Bu geceye niçin “kadir gecesi” adı verilmiştir? Kadir gecesi ne¬ler yapmalıyız?
CEVAP: İlim adamalarının çoğunluğu, kadir gecesinin ramazanın 27. gecesi olduğu görüşündedir. Bu görüşlerini de pek çok hadis riva¬yetine dayandırmaktadırlar.
Günler ve geceler arasında birbirinden faziletli ve üstün olanlar vardır. Bu fazilet ve üstünlük ya birtakım hatıralarla veya meydana ge¬len mucizelerle veya o gece ya da gündüzde eda edilen görevin özelli¬ği ile ilgilidir.
Bu noktadan bakıldığında kadir gecesi gecelerin en hayırlısıdır. Zira kadir gecesi, tarihteki en büyük olayla bağlantısı olan bir gecedir. Bilindiği üzere bu olay, Allah katından Hz. Muhammed’e Kur’an’ın in¬dirilmesi olayıdır.
Kur’an insanlığın önderi, beşeriyetin yönlendiricisidir. Kur’an hakkında ne dediğine kulak verelim:
Ne yüce ne mübarek O ki bütün âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Kur’an indirdi. (Furkan/1)
Kur’an-ı Kerim’in indirilme zamanına Kur’an’da üç yerde işaret edilmektedir:
Hâ mim ve kitab-ı mübin hakkı için, gerçekten biz onu (Kur’an’ı) mübarek bir gecede indirdik. Gerçekten biz uyarıcı göndeririz. Bir gece ki her hikmetli iş, o gecede ayırt edilir. (Duhan/1-5)
Biz onu kadir gecesinde indirdik. (Kadir/1)
O ramazan ayı ki insanları aydınlatmak için, doğruyu yanlıştan ayıran açıklayıcı Kur’an bu ayda indirildi. (Bakara/185)
Birinci ayetten Kur’an’ın büyük ve mübarek bir gecede indirildiğini, ikinci ayetten bu gecenin kadir gecesi olduğunu, üçüncü ayetten bu gecenin ramazan ayının gecelerinden biri olduğunu anlıyoruz.
Bu geceye bizzat Allah “kadir gecesi” adını vermiştir. Zira bu ge¬ce Allah’ın şereflendirdiği, değer verdiği bir gecedir. Öyle ki kadr ü kıymeti yüce olan bir kitabı, Allah’ın melekleri arasında kadr ü kıyme¬ti ve şerefi yüce olan Cebrail ile, kadr ü kıymet ve şerefi yüce olan bir peygamber’e indirmiştir. Kitabın hidayeti için gönderilen ümmet de yüksek bir şeref ve kadr ü kıymet sahibi olsun diye bu gecede Kur’an gönderilmiştir.
Kadir gecesi Kadir suresinde üç defa tekrar edilmiştir. Bu dikkati çeken noktalardan biridir.
Kadir gecesine nur gecesi diyebiliriz. Zira Hz. Allah bu gecede peygamberi Hz. Muhammed’i indirdiği Kur’an ile nurlandırmış dola-yısıyle onun ümmeti de bu nur ile nurlandırılmıştır.
Allah’ın farzl u keremi ve rahmeti ümmet-i Muhammedi hidayete sevk edip irşad ederek ve onların işlerini düzenleyerek onları nurlan-dırmıştır.
Bu gecede Kur’an’ın nuru dünyaya yayılmıştır. O Kur’an ki insan¬lığı sapıklıktan kurtarıp hidaye sevk etmiş, daha önceleri aşağılanmış iken şeref sahibi kılmıştır.
Bu gecede Allah’ın izin (ve emri) ile yeryüzüne melekler iner. Bu gece selamettir.
Bu nur ufukları doldurur ve aydınlatır. Zira Cenab-ı Hak: “O ge¬ce selâmet gecesidir” (Kadir/5) buyuruyor.
Bu gecede şafak vaktinin nuru vardır. Bu şafak, artık tüm zaman¬lar boyunca en şerefli ve mübarek olan kadir gecesinin sona erdiği an¬dır. Cenab-ı Hak: “Bir selamdır o (kadir gecesi) ta şafak batana kadar”
(Kadir/5) buyuruyor. (İşte bu özellikler sebebiyle bu geceye nur gecesi dense yeridir.)
Allah bu geceye böylesine değer vermekle bizim anladığımıza göre -gerçek muradı Allah bilir ya- biz müslüinanların dikkatini çek¬mek istemiştir. Tâ ki bu gecede indirilen nûr’a yönelelim; bu geceye gereken Önemi vererek onunla bağımızı güçlendirelim ve görevimizi yerine getirelim. Bu gecenin işaret ettiği güzelliklerden sıdk ve ihlas ile faydalanalım ve Kur’an sofrasına dönelim; tüm davranış ve işleri¬mizde Allah’ın kitabı ile yaşayalım ve onun gösterdiği hidayet üzere olalım. Böylece: “Ne yüce ne mübarek O ki bütün alemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Kur’an’ı indirdi” (Furkan/1) ayetini daha iyi anlayalım.
Oruçtaki Kolaylıklar
SORU: Orucu bozmayan, yapılması serbest olan şeyler nelerdir?
CEVAP: Allah (c.c) kullarına lütufkârdır. Yarattıklarına merhamet eder ve onlara acır. Bunun içindir ki: “Allah din hususunda üzerinize bir güçlük yüklememiştir” (Hac/78) buyurmuştur.
Bir diğer ayette: “Allah sizden ağır yükleri hafifletmek istiyor” (Nisa/28) buyurulmuştur. Bir başka âyet de şöyledir:
Allah (c.c) size kolaylık ister, zorluk istemez. (Bakara/185)
Orucu bozmayan ve oruçluya yapması caiz olan birtakım şeyler vardır. İnsanlardan bazıları bunların orucu bozduğunu sanırlar. Şimdi bunları görelim:
1. Banyo yapmak veya suya dalıp yüzmek.
Bu, susuzluğun veya sıcağın şiddetini gidermek için bile olsa, ya¬pılması caizdir. Rivayet olduğuna göre Hz. Peygamber, ramazanda Mekke’nin fethine giderken Sükyâ denilen yere geldiğinde üzerine su dökmüştür.
2. Göze sürme çekmek veya gözdamlası damlatmak. Rivayete göre Hz. Peygamber oruçlu iken gözüne sürme çekmiştir.
3. İğne yaptırmak.
İğnenin her çeşidini; deriden, damardan veya kabadan yaptırmak oruçluya caizdir.
1351 hicri yılında Mısır müftüsü vücudun neresinden olursa ol¬sun, iğne yaptırmanın orucu bozmadığına dair fetva vermiştir.
Nitekim 1948 yılında Ezher Fetva Komisyonu verdiği fetvada ta¬bii yolun haricinde vücuda giren şeylerin orucu bozmadığını bildirmiş¬tir. Buna göre iğne yaptırmak orucu bozmaz. İster tedavi, ister gıda amacıyla olsun iğne ile alman madde karın boşluğuna ulaşsın veya ulaşmasın hüküm aynıdır. Madde karın boşluğuna ulaşmamış ise oru¬cun bozulmayacağı açıktır. Ulaşmış ise giriş tabii yoldan olmadığından oruç gene bozulmaz.
4. Aşırı olmamak üzere ağıza buruna su almak. Ancak bunu aşırı yapmak oruçluya mekruhtur.
5. Misvak veya diş ve ağız temizliği için yapılmış olan araçları kullanmak.
6. Ağızda oluşan tükrüğü yutmak.
Tükrüğün çok olması veya tekrarlanması durumunda da hüküm aynıdır. Zira bundan kaçınmak zordur.
7. Kadının pişirdiği yemeğin tuzuna bakması.
Ancak kadın bunu dili ile yapar ve tattığı şeyi yutmaz. Böylece tatma yolu ile yemeğin kıvamında olup olmadığını kontrol eder.
8. Esans, çiçek, bahar gibi güzel kokuları koklamak.
9. Esans vaya başka güzel kokuları sürünmek.
ihtiyaç oldukça oruçlu bunu yapabilir. Ancak bu erkelere göredir, birilerinin bulunduğu yere çıkmayacaksa (evinde) tek başına da koku sürünebilir.
10. Gusül farz olmuş halde iken imsak vaktinin sona erip şafak vaktinin girmesi.
Bunlar orucu bozmayıp oruçlu için yapılması caiz olan şeylerdir. Ancak burada bir hususu hatırlatmalıyız. Orucun sırlarını dikkate alan ve ihlaslı bir şekilde oruç tutmak isteyen kimseler, ‘caizdir ve orucu bozmuyor’ diye bu sayılan şeyleri yapmaya meyletmemelidir. Zira de¬ğerli sonuçlara azim ve kararlılıkla ulaşılır.
Pazartesi Ve Perşembe Orucu
SORU: Pazartesi ve perşembe günleri ve receb ayının 27. günü oruç tutmanın hükmü nedir?
CEVAP: Fıkıh kitaplarında anlatıldığı üzere her hafta pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmak mendubtur. İmam Gazali İhya isimli eserinde şunları söylemektedir:
Haftanın fazilteli günlerinden biri de pazartesi ve perşembe günü¬dür. Bu günlerde insanların işlediği ameller Allah’a sunulur.
Gazali adı geçen kitabında haftanın başka günleri arasında da oruç tutmanın müstehab olduğu, vaktin bereketi sebebiyle mükâfatın kat kat olduğu günlerin bulunuduğunu bildirmektedir. Gazali devamla şunları söylemektedir:
Bir gün yeyip bir gün oruç tutmak suretiyle yılın yarısını oruçlu geçirmek hakkında hadisler vardır. Zira böyle oruç tutan kimse bir gün oruç ibadeti yapar, bir gün Allah’ın verdiği nimetlere şükre¬der. Bu hususta bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:
Bana dünyanın ve yeryüzü hazinelerinin anahtarları sunuludu. (Bir diğer rivayette bu cümle şöyledir: Rabbim bana Batha deni¬len yeri altına çevirmeyi teklif etti…). Ben onları reddettim ve şöyle dedim: Bir gün aç bir gün tok olurum. Yarabbi tok günüm¬de sana hamdeder, aç günümde sana niyazda bulunurum.
Bu hususta bir başka hadiste şöyle buyuruluyor:
Oruçların en faziletlisi kardeşim Davud’un orucudur. O bir gün oruç tutar, bir gün yer idi.
Gazali devamla şöyle diyor:
Yılın yarısını oruç tutmaya gücü yetmeyen üçtebirini tutsun. Bu, bir gün oruç tutup iki gün yemekle gerçekleşir. Her ayın başında, ortasında ve sonunda üçer gün oruç tutmak da yılın üçtebirini oruçlu geçirmektir. Böyle oruç tutmak da faziletli günlerde oruç tutmak demektir. “
Her pazartesi, perşembe ve cuma günlerini oruçlu geçirmek yılın üçtebirini oruçlu geçirmeye yakındır.
Faziletli günler ortaya çıkınca artık mükemmellik, insanın orucun manasını anlamasına kalmıştır.
İnsanın oruç tutmaktan maksadı kalbi arıtmak, tüm düşüncesini Allah’a yöneltmek olmalıdır. İç dünyasının inceliklerini hakkıyle bilen kimse durumuna bakar; bazen durumu oruca devam etmeyi gerektir, bazen iftar etmeyi gerektirir. Bazı durumlar arada bir ye¬yip arada bir oruç tutarak oruçla iftar halini birlikte götürmeyi ge¬rektirir. Artık insan oruçlu olmanın anlamını kavrar ve ahiret yo¬lunu tutmada muradını gerçekleştirirse kalbinin düzgün bir halde olup olmadığı ona gizli kalmaz. Buna göre (nafile) oruç tutmak hususunda devamlı bir düzen içinde olmak gerekmez.
Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber bazen öylesine devamlı oruç tutardı ki hiç bırakmayacak sanılırdı. Bazen de oruca öylesine ara verirdi ki hiç oruç tutmayacak sanılırdı.
Bazen geceleri öylesine uykuya çekilirdi ki hiç gece ibadeti yap¬mayacak sanılırdı. Bazen de öylesine gece ibadetine koyulurdu ki hiç uyumayacak sanılırdı. Böyle olması peygamberlik nurunun aydınlatması ile vakitlerin hakkını vermekten kaynaklanmaktadır.
Miraç kandilinde yapılmasından söz edilen ibadet hakkında ise Hz. Peyganıber’in sünnetinde hiç birşey varil olmamıştır. Gazâli’nin bu konuda rivayet ettiği haber sağlıklı değildir, böyle hadis yoktur. Aksi¬ne bu rivayet, zayıf ve münkerdir.
Nitekim Gazâli’nin İhya isimli eserindeki hadisleri tetkik eden Ira-kî bunu ortaya koymuştur.
Güya hadis olduğu söylenen söz şudur:
Bu gece (recebin 27. gecesi) ibadet edene yüz yıllık sevap vardır. Her kim bu gecede iki rekatta bir selam vererek her bir rekatında Fatiha veya zammı sure okur ve ikinci rekatta Tahiyyat okuyup sonunda selam verir ve yüz kere “Sübhânallahi velhamdülillâhi velâ ilahe illellahü vellahu ekber” yüz kere “Esteğfirullah” der, yüz kere Peygamber’e salavat okur ve dilediği duayı yapıp sabah da oruç tutarsa, bir günahla ilgili olmamak şartı ile Allah bu kim-senin yaptığı tüm duaları kabul eder.
Irakî’nin bu hadis hakkında söyledikleri ise şöyledir:
Recebin yirmiyedinci gecesi kılınacak namazla ilgili hadisi Ebu Musa el-Medini Fezâil’ul Eyyam Velleyâli isimli eserinde zikret¬miştir. Hadisi Ebândan Muhammed b. Fadl, Hâkim Ebu Abdillah yoluyla merfu olarak rivayet etmiştir. Muhammed b. Fadl ve Ebân gerçekten zayıftır. Hadis de münkerdir.
Müslümana böyle aslı olmayan rivayetlere aldanmak yaraşmaz. Mü’min kimseye Kur’an ve hadisin gösterdiği ibadetlerle meşgul ol¬mak yeter. Oysa görünene bakılırsa bazı kimseler aslı olmayan rivayet¬lere farzlardan fazla önem vermektedirler.
Ramazan Ayında Karı-Koca Arasında Cinsel İlişki
SORU: Ramazan ayında cinsel ilişki ne zaman caiz olur?
CEVAP: Cenab-ı Hak şöyle buruyor:
Oruç gecesinde kadınlarınızla cinsel ilişkide bulunmanız size he¬lâl kılındı. Onlar sizin için bir giysi, siz de onlar için bir giysi du¬rumundasınız. Allah nefsinize emniyet edemeyeceğinizi bildiği için müracaatınızı kabul buyurdu ve sizi affetti. Şimdi onlarla cin¬sel ilişkide bulununuz (bulunabilirsiniz) ve Allah’tan sizler için yazdığını isteyiniz. Şafağın beyaz ipliği siyah ipliğinden sizce ay¬rılıncaya kadar yeyin için. Sonra da (ertesi) geceye kadar orucu ta¬mamlayın. Bununla beraber siz mescidlerde itikaf halinde iken onlarla (kadınlarla) ilişkide bulunmayın. Bunlar Allah’ın sınırları¬dır. Sakın bunlara yaklaşmayın. Allah âyetlerini insanlara böylece açıklıyor ki sakınıp korunsunlar. (Bakara/187)
Ayet-i kerimeden müslümanın ramazan gecelerinde karı-koca ilişkisinde bulunmasının serbest olduğunu anlıyoruz. Ramazan ayında güneş battıktan sonra tanyeri ağarıncaya kadar cinsel ilişkide bulun¬mak helâldir. Sahâbîlerden bazıları akşamleyin uyuduğu takdirde ar¬tık ilişkinin haram olduğunu kabul ederlerdi. Bu sebeple bu ayet nazil olmuştur.
Buharî’nin Berâ b. Azib’ten rivayet ettiğine göre sahabeden bir adam iftar vakti yaklaştığı sırada uyaya kalmıştı. İftar etmeden uyu-du(ğu için) gece ve ertesi gün de bir şey yemedi. İkinci gün güneş aşa¬na ka’dar oruca devam etmişti.
Gene aynı zâttan rivayet olunduğuna göre ramazan orucu farz kı¬lındığında tüm ramazan boyunca müslümanlar eşleri ile cinsel ilişkide bulunmazlardı. Bazıları geceleyin eşi ile işikide bulunur, sonra buna pişman olurdu. Hz. Allah kullarına hafiflik murad edip ramazan gece-lerinde; güneş battıktan sonra yemenin içmenin ve cinsel ilişkide bu¬lunmanın serbest olduğunu bildirmiştir.
Bir hususu hatırlatmamız gerekiyor; oruçlu müslümanın eşi ile ilişkide bulunması asla caiz değildir. Zira karı-koca arasında vuku bu¬lacak cinsel ilişki orucu bozar.
Ömür Boyu Oruç Tutmak
SORU: Ömür boyu oruç tutma konusunda İslâm’ın hükmü nedir?
CEVAP: Soruda ifade edilen şekilde oruç tutmaya dehr orucu denir. Bunun yasak olduğuna dair hadisler vardır.
Abdullah b. Amr’ın rivayetine göre Hz. Peygamber şöyle buyuru-muştur:
Sürekli oruç tutanın orucu yoktur! (Buharı ve Müslim)
Ebu Katâde’nin rivayetine göre Hz. Peygamber’e (s.a), “Ömür bo¬yu oruç tutanın durumu nedir?” diye soruldu. Rasûlullah: “O kimse oruç da tutmamıştır, iftar da etmemiştir” buyurdu. (Buharı ve İbn Mâ-ce dışında bir topluluk rivayet etmiştir.)
Fıkıh âlimleri bu hadislere dayanarak hayat boyu oruç tutmanın mekruh olduğunu söylemişlerdir. Alimlerden İshâk ve Zahirî mezhebi¬ne mensup olanlar mutlak olarak böyle oruç tutmayı mekruh kabul et¬mişlerdir. Ahmed b. Hanbel’den rivayet edilen bir görüşe ve Hazm’a göre böyle oruç tutmak haramdır.
Ancak böyle oruç tutmakta zorluk çekmeyen ve bu oruç sebebiy¬le bir başkasının hakkını üzerine geçirmeyen kimse için bu orucu tut¬mak müshtehabtır diyenler vardır. Bunlara göre bu orucun haram ol¬ması hakkındaki hüküm gücü yetmeyenlere ve bu orucu tutacağım der¬ken başkalarının hakkını çiğneyenlere mahsustur.
Aslında insanın gönlü, ömür boyu orucun caiz olmaması hükmü¬ne daha çok meylediyor. Zira İslâm kolaylık dinidir. Her şeyde orta olanı benimsemek İslâm’ın parolasıdır.
Abdullah b. Amr şöyle anlatıyor:
Hayat boyu oruç tutacağımı, yaşadığım sürece geceleri namaz kı¬lacağımı, mutlaka bunları yapacağımı söylemiştim. Bunu Hz. Peygamber’e haber vermişler. Hz. Peygamber’le aramızda şu ko¬nuşma geçti:
– Bunları sen mi söyledin?
– Evet ben söyledim.
– Buna gücün yetmez! Bazen oruç tut, bazı günler de ye. Gecele¬ri ibadet yap, fakat uyumayı ihmal etme. Her ayda üç gün oruç tut. Hz. Allah iyilikleri on katı ile mükafatlandırır. İşte bu ömür boyu oruç gibi olur.
– Ben bundan daha çoğunu yaparım.
– Öyle ise bir gün oruç tut, iki gün oruca ara ver.
– Bundan daha çpğuna gücüm yeter.
– Bir gün oruç tut, bir gün ye. Bu, Davud’un (a.s) orcudur. (Nafi¬le) oruçların en güzeli budur.
– Bundan daha fazlasına gücüm yeter.
– Bundan fazlası yoktur!
Abdullah b. Amr bu olayı anlatır ve ömrünün sonlarında zayıf düştüğü sıralarda: “Hz. Peygamber’in (ilk defa söylediği her ayda) üç gün orucu kabul etseydim, benim için servetimden ve çoluk çocuğum¬dan daha sevimli olurdu” derdi.
Bir başka rivayette Hz. Peygamber Abdullah b. Amr’a şöyle bu¬yurmuştur:
Ömür boyu oruç tutup, gece boyunca namaz kılma! Oruç da tut,
yemek de ye.
Namaz da kıl, uyu da. Çünkü vücudunun sende hakkı vardır. Göz¬lerinin sende hakkı vardır. Hanımının sende hakkı vardır. Seni zi¬yaret eden misafirinin sende hakkı vardır. Her aydan üç gün oruç tutman sana yeter.
Bir başka rivayet ise şöyledir:
Hz. Peygamber bana dedi ki: “Sen mi hayat boyu oruç tutacak, (yaşadığın sürece) gece namazı kılacaksın?” Ben evet, deyince:
“Eğer böyle yaparsan gözlerin zayıflar, (bir gün) nefsine bıkkınlık gelir. Ömür boyu oruç tutanın orucu yoktur. (Her aydan) üç gün oruç tutmak yılın tamamını oruçlu geçirmek gibidir.” (Neseî)
Ramazan Hilalinin Görülmesi
SORU: Her hangi bir İslâm ülkesinde ramazan hilâli görülse diğer ülkelerdeki müslümanlara oruca başlamak farz olur mu?
CEVAP: İslâm âlimlerinin çoğunluğu görüş birliği etmişlerdir ki ra¬mazan ayının başlangıcı şu iki şeyden birisi ile tesbit edilir:
1. Gökyüzünde bulut, duman, sis gibi görüşü engelleyecek bir şe¬yin bulunmaması halinde hilâli çıplak gözle görmek.
2. Görmeyi engelleyecek bir şey var ise ramazandan bir önceki ay olan şaban ayını otuza tamamlamak.
Şaban’ı otuza tamamlamakla onun bitip sona erdiğinden kesin bir şekilde emin olunur.
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
Ramazan hilâlini görerek oruç tutunuz. (Şevval) hilâli(ni) görerek bayram yapınız. Eğer hava bulutlu olursa şaban’ı otuza tamamla¬yınız.
Kur’an’da da “Her kim (ramazan) ayı(nı) görürse onu (ramazan ayını) oruçlu geçirsin” (Bakara/185) buyuruluyor.
Hilâlin görülmesinin isbatı iki âdil müslümanın şahitliği ile olur. Zira hadiste şöyle buyuruluyor:
Eğer iki müslüman şahit (ay’ı gördüğüne dair) şahitlik ederse (buna dayanarak) oruca başlayın ve(ya) bayram edin.
Hilâlin isbatı bir adaletli şahitle de mümkün olur. Rivayet olundu¬ğuna göre Hz. Peygamber’e bir bedevi gelip: “Ben hilâli gördüm” dedi.
Hz Peygamber ona: “Allah’ın birliğine şahitlik eder misin?” diye sor¬du Bedevi “Evet” dedi. Rasûlullah: “Muhammed’in Allah’ın Rasûlü ol¬duğuna şahitlik eder misin?” diye sordu. Bedevi “Evet” deyince Hz. peygamber: “Ey Bilâl! İnsanlara ilan et. Yarın oruç tutsunlar” buyurdu.
Hilâli gören kimseye veya hilâli gördüğünü söyleyen kimseyi tas¬dik eden kişiye oruç tutmak farz olur. Zira oruç tumanın farz olduğu bilgisi dahilindedir.
Ramazan hilâlinin bir yerde görülüp, hilâlin görülmediği yerlerde¬ki duruma gelince:
Bu mesele ilim adamları arasında ihtilaflıdır. Fakat fıkıh âlimlerinden şöyle söyleyenler de vardır: “Bir bölgede hilâl görüldüğünde di¬ğer bölgelerde bulunanlara oruç tutmak lazım olur. Yeter ki onlara bu ilgi orucu gerektirecek şekilde ulaşmış olsun. Hilâlin görülmediği yerlerin, hilâl görülen yere uzak veya yakın olması arasında bir fark yoktur.”
İmam Şevkâni Neyl’ül Evtâr isimli eserinde şunları söylüyor: “Fı¬kıh âlimlerinden bir grup şöyle demektedir: Bir yer halkı hilâli gördü¬ğü zaman diğer yerlerdeki tüm insanlara oruç tutmak lazım olur.”
Bir yerin yöneticisi ayın görülmesi veya şabanın otuza tamamlan¬ması üzerine orucun başladığım ilan ettiği zaman insanlara oruç tut¬mak farz olur. Ayrıca ramazanın veya şabanın 29. günü müslümanların hilâli gözetlemesi farz-ı kifayedir. Tâ ki oruç tutup tutmayacakları, bayram yapıp yapmayacakları ortaya çıkmış olsun.
Fıkıh ve fetva üzerine çalışan ilim adamlan ramazan ve bayramın başlangıcını belirlemede her yerde aynı sistemin takip edilmesini ve tüm müslümanların aynı günde oruca başlayıp aynı günde bayram yap¬malarını uygun görmektedirler. Bir yerde hilâl görülünce diğer İslâm ülkeleri buna uyarak aynı günde ramazan ve bayram yaparlar. Böyle bir uygulama müslümanların birliğini, aynı günde oruca başlayıp aynı günde bayram yapmalarını hedefleyen bir uygulamadır.
Ramazanda Oruca Niyet
SORU: Ramazanda her gün oruca niyeti tekrarlamak gerekir mi? Yoksa ramazan ayının tamamı için bir niyet yeterli midir?
CEVAP: İslâmiyet’te niyetin yeri büyüktür. Çünkü niyet, insanın hedefini, neye yöneldiğini ve bir iş yaparken maksadının ne olduğunu gösterir. Bu sebepledir ki Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
Yapılan işler ancak niyetlere göredir. Her insan için ancak niyet ettiği vardır. Her kim Allah ve Rasûlü için hicret etmişse onun hicreti Alllah’a ve Rasûlü’ne olur. Her kim dünyalık isteyerek hic¬ret ederse onu elde eder. Her kim de bir kadını elde etmek için hicret etmiş ise onu elde eder. Herkesin hicreti ne için yapıldıysa ona göredir.
Oruçla ilgili olarak Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Şafak vaktinden önce niyet etmeyenin orucu yoktur. Niyet kalb ile yapılır. Niyeti dil ile söylemek şart değildir.
Fıkıh kitaplarında yazdığına göre fıkıh âlimlerinin farklı değerlen¬dirmelerine rağmen oruçta niyet rükün veya şarttır. Bazılarına göre ra¬mazan günlerinin her biri için niyet etmek gerekir. Niyeti şafak önce¬sinde geceden belirlemek mutlaka lazımdır. Tutulan oruç farz ise onu “Yarının ramazan orucuna niyet ettim” diyerek kalbinden geçirip belir¬lemelidir.
Bazı mezheplerde yarın ramazan orucunu tutacağını kalbinden bilmek niyet için yeterlidir. Bunlara göre niyetin vakti akşam güneşin batışından ertesi günün yarısına kadar devam eder. Geceleyin niyet et¬meyi unutan kimse ertesi günün yansından Önceye kadar niyet edebi¬lir. Niyet edildikten sonra günün geri kalan vakti, geçenden çok olma¬lıdır. Ramazanın her günü için niyet edilmesi lazımdır.
Mâlikî mezhebine göre ramazan orucu gibi ara vermeden peş pe¬şe tutulan oruçların tümü için bir niyet yeterlidir. Zira arada kesinti Ramazan orucunda hükmen niyet de yeterlidir. Mesela bir kim-nin sahura kalkması niyet hükmündedir. Zira bu adama “Niçin sahukalkıyorsun?” diye sorulsa: “Yarın oruç tutmak için” cevabını ver-cektir. Niyet olarak bu, ona yeter.
Bu bilgiler ışığında niyet konusunda şunu söyleyebiliriz: İnsan ra¬mazanda her gece oruç için niyet edebilirse bu en faziletli sidir. Asıl olan da budur. Niyeti unutmaktan korkan kimse ramazanın ilk gecesin¬de “Allah’ın izni ile bu yılın ramazan orucunun tamamını tutacağım” diyerek niyet eder ve sonra her günün orucunu tutarak ramazanı ta¬mamlar,
Ezan Bitmeden İftar Etmek
SORU: İftar sırasında oruçlunun ezanın bitmesini beklemesi gere¬kir mi? Ezanı bekleyip, ezan bittikten sonra mı iftar etmelidir?
CEVAP: İftarda acele etmek sünnettir. Bu da güneşin batması ile beraber, akşam namazından önce iftar etmekle olur.
Oruçlunun orucunu açarken Hz. Peygamber’den rivayet edilen şu duayı yapması iyi olur:
Allahım! Senin rızan için oruç tutum. Senin rızkınla orucumu aç¬tım. Sana inandım, sana dayandım. Susuzluk gitti, damarlar suya kandı. Mükafat da inşaallah kazanıldı. Ey bağışlaması bol olan Allahım! Beni bağışla. Allah’a hamd ü sena olsun ki bana yardım etti, orucumu tuttum. O bana rızık verdide iftar ettim.
Müzzin ezanım bitirinceye kadar oruçlunun beklemesi gerekmez. ıra orucun zamanı tanyerinin ağarması ile güneşin batması arasında-kı vakittir. Güneş batınca orucu açmak oruçlunun hakkıdır. Ezanı ku¬lakları ile işitmesi şart değildir. Saate göre iftar edebilir.
Hz. Peygamber akşam namazından önce iftar ederdi. Zira o şöyle buyurmuştur. Gece şuradan (batıdan) yöneldiği ve gündüz buradan (batıdan) gittiği vakit oruçlu mutlaka iftar etmiş olmalıdır.
Ezanın bitmesini beklemek düşüncesinde olanlar için en güzeli, müezzinin söylediklerini tekrarlamaktır.
Bilindiği üzere müezzinin söylediklerini tekrararlayarak müslü-manlar müezzinin ezan davetine cevap verirler. Sadece “Hayye ales-salâh” ve “Hayye alel-felâh” ibarelerinin aynısını söylemeyip “Lâ havlç velâ kuvvete illâ billâh” demek gerekir. Buna ezana icabet et¬mek denir.
Ezana icabet etmek Hanbelî mezhebine göre, insanın namaza çağ¬rılması durumundadır. Oruçlu ise bu ezan ile iftara çağınlmaktadır. Zi¬ra Hz. Peygamber iftarda acele etmeyi teşvik etmiştir. Hz. Peygam-ber’in namazdan önce hurma ile iftar ettiğini bildiren hadis de buna de¬lildir. Bazı mezheplerdeki “Ezana, meşru bir işle meşgul olan kimse icabet etmez” sözü de bu hususta delildir. Nitekim bazı mezheplerde: “Yemek yemekte olan kimse ezana icabet etmez” denmiştir.
Bunlardan anlıyoruz ki iftar edecek kimsenin ezanın sonuna kadar beklemesi gerekmez.
Bu hususta müslümanlarca uygulanan âdet şudur: Oruçlu ezan okununca iftarım açar. Arkasından akşam namazını kılar. Namazdan sonra yemeğini tamamlar.
Oruç İçin Fidye Vermek
SORU: Doktorun, orucunu yemesini emrettiği şeker hastası, kimle¬re ve ne kadar fidye vermelidir?
CEVAP: Bazı Özürlerin bulunması halinde orucun tutulmaması hükmü Allah’ın rahmetindendir. Bir kimse hasta olsa, oruç tuttuğu tak¬dirde hastalığının artmasından veya iyileşmesinin gecikmesinden kor-karsa veya oruç tuttuğu takdirde bir takım güçlüklerle karşılaş acaks bu kimse hastalığı geçinceye kadar orucunu yer. Daha sonra hastalığı sırasında tutamadığı günleri kaza eder.
Kur’an bu konuda şöyle buyuruyor:
Sizden her kim o aya yetişirse, o ayda oruç tutsun. Kim o ayda hasta veya yolcu olursa tutamadığı günler sayısınca başka günler¬de tutsun. Oruç tutmaya güçleri yetmeyenlere fidye gerekir. (Ba¬kara/184-185)
Oruç tutmaya gücü yetmeyenler demek oruç tutarken aşırı derece¬de zorlukla karşılaşanlar, demektir. Nitekim aşırı derecede yaşlı olan kadın ve erkekler bu durumdadır. Veya insan uzun süre hasta olup iyi¬leşme ümidi olmadığında veya tedavi uzun sürüp hastalık kronik hale geldiğinde ramazan orucunu tutmaz. Bundan dolayı kaza da gerekmez. Ancak her gün için bir fakiri doyuracak yemek verir.
Abdullah b. Abbas “Oruç tutmaya gücü yetmeyenler…” ayeti hakkında şöyle dimiştir: “Bu, yaşı ilerlemiş kimselere bir ruhsattır. Onlar zorlukla karşılaşmaksızın oruç tutamazlar. Bunlar oruçlarını ye-yip, her gün için bir yoksulu doyururlar. Gebe ve emzikli kadınlar (oruç tuttuğu takdirde bir zarardan) korkarlarsa orucu yeyip yoksul doyururlar.[5]
Fidye, özrü sebebiyle orucunu yiyen kimsenin her gün için yoksul bir kimseye iftar ve sahura bedel olacak şekilde iki öğün yemek yedir-mesidir. Bunun zahire cinsinden değerlendirilmesinde Mısır ölçeği ile 1/8 ölçek zahire (buğday, arpa v.s) takdir edilmiştir. Bu demektir ki bir Mısır ölçeği zahire sekiz günlük oruç için fidye olarak yetecektir. Fid¬ye zahire olarak verildiği takdirde, veren kişinin çoğunlukla yediği cinsten verilir.
Fidye, yoksul veya fakir kimseye verilir.
Fidye veren kimse, bakmakla yükümlü olduğu kimselere fidye ve¬remez. Ana-baba, evlat ve torun gibi yakınlara da veremez. Koca karısına da fidye veremez. Zira bunlar fidye verecek kimsenin dinî yönden bakmak zorunda olduğu kimselerdir.
Fidyeyi bakmak zorunda olmadığı yakınlara vermek caizdir.
Fıkıh âlimlerinden bazıları fidye olarak verilecek şeyin fakire, mülkü olacak şekilde vermek gerektiği görüşündedir. Bununla beraber bazı fıkıh âlimlerine göre yemek yedirmek suretiyle veya parasını ve¬rerek fidye görevini yerine getirmek caizdir. İhtimal ki bu daha kolay ve pratiktir.
Ramazanda Açıktan Oruç Yemek
SORU: Ramazanda bir özür sebebiyle oruç yiyen kimse bunu in¬sanlardan gizli olarak mı yemelidir? Yoksa özürden dolayı oruç tutma¬dığı için açıktan yeme hakkı var mıdır?
CEVAP: Ramazan ayı çok değerli, büyük bir aydır. Onun İslâm’da yüksek bir yeri ve değeri vardır. Bu ayın bir heybeti ve kerameti var¬dır.
Çünkü ramazan ayında milyonlarca müslüman oruç ibadetini eda etmeye katılıyorlar ve kendilerini bambaşka güzellikte bir ruhî ortam¬da hissediyorlar. Ramazan ayının durumu, öteki aylara göre değişiktir. Zira bu ayda oruç Allah tarafından farz kılınmış, teravih Hz. Peygam¬ber tarafından sünnet kılınmıştır. Bu ay ibadet ve Kur’an, iman ve ih¬san ayıdır. Bu sebeple müslümanlara yaraşan, bu ayın saygınlığını ko¬rumaktır. Bundan dolayıdır ki ramazan gelince bu ayda açık olması hoş olmayan yerlerin çoğunun kapanmış olduğunu görüyoruz. Bir İslâm toplumunda ramazan gününde açıktan açığa oruç yemekten daha çir¬kin bir şey yoktur. Oruç tutanların gözünün içine bakabaka yemek ye¬mek onlara eziyet verir, duygularım incitir, hislerini yaralar ve onların şüplenmesine yol açar. Hz. Peygamber şöyle buyurur:
Bir kimse bir özür ve gerekçeye dayalı olarak dahi orucunu yemiş olsa, diğer oruç tutanların duygularını dikkate alıp açıktan oruç yeme¬melidir. Hem, açıktan yediği takdirde hakkında kötü düşünülmesine sebep olur. Onun bir özürden dolayı oruç yediğini kim bilecek?
Kendisini yemek yerken gören herkese bir mazeret yüzünden oruç yediğini anlatıp izah edemez.
Bir sebep yüzünden oruç yemek durumunda olan kimse evinde, gözlerden ırak, kendisi ile ilgili kötü düşüncelere sebep olmayacak şe¬kilde yemeğini yemelidir. Sürekli birlikte olduğu kimselere, ne sebep¬le oruç tutmadığım anlatması mümkündür.
Bu noktada şuhu hatırlatalım: Fıkıh bilginleri diyor ki: Bir kimse¬nin iradesi dışında bir sebeple orucu bozulursa, günün geri kalan kıs¬mını, ramazan gününe saygının gereği olarak bir şey yemeden tamam¬lamalıdır.
Bu konuda insanların en kötüsü, müslümanım deyip, kendisini müslümanlardan saydığı, oruç tutmaya gücü yettiği ve oruç yemeyi ge¬rektirecek bir mazereti de olmadığı halde açıktan oruç yiyen kimsedir. Bunlar mazereti yok iken açıktan oruç yiyen kimselerdir. Bunlar ma¬zeret sahibi olmadıkları halde bir Özür sebebiyle oruç yediklerini söy¬lemekten çekinmezler.
Açıktan oruç yiyenler hem farz olan oruç emrini çiğniyor hem de mübarek ramazan ayının saygınlığını hiçe sayıyorlar. Açıktan oruç yi¬yerek kullandıkları sigara, yeyip içiktikleri meşrubat ve keyif verici maddelerle özellikle insanların toplu bulundukları yerlerde oruç tutan¬ları sıkıntıya düşürmektedirler.
Ramazanla İlgili Hz. Peygamberin Uygulamaları
SORU: Hz. Peygamber’in ramazan ayında yaptığı uygulamalarla il¬gili bilgi verirmisiniz?
CEVAP: Hz. Peygamber’in ramazan ayında ibadetlerini artırdığı rivayet edilmiştir. Bu cümleden olarak o, ramazanda Kur’an okuma¬yı, sadaka vermeyi, namaz kılmayı çoğaltır ve itikafa girerdi. Hz. Peygamber cömert bir insan idi. Ramazanda ise alabildiğine cömert olurdu.
Başka aylarda ayırdığından daha ziyade ibadet için vakit ayırır, başka aylarda yapamadığı ibadetleri ramazanda yapardı. Hatta bazen iftar etmeden oruca devam eder iki günde bir iftar ederdi. Kendisi rab-bine çok yakın olduğu için bundan güç alır, iki günde bir iftar eder, fa¬kat çevresindekileri böyle yapmaktan menederdi. Onlara olan merha¬metinden dolayı bunu yapmalarına müsaade etmezdi. Kendisine ‘Fakat siz böyle yapıyorsunuz?’ dendiğinde: “Benim durumum sizinkine ben¬zemez. Ben rabbimin katında geceliyorum. O beni yedirip içiriyor” bu-yururdu.
Rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber akşam namazını kıl¬madan taze hurma ile iftarını açardı. Taze hurma bulamazsa kuru hur¬ma ile iftarım açar, onu da bulamazsa avucuna aldığı su ile orucunu açardı.
Orucunu açtığında: “Susuzluk gitti, damarlar suya kandı. İnşallah mükâfat kazanıldı” derdi. Bazen orucunu açarken: “Allahım! Senin rı¬zan için oruç tutum. Senin rızkınla orucum açtım” derdi.
İftar ettiği zaman: “Allahım! Her şeyi kaplayan rahmetinle senden beni bağışlamını istiyorum” diye dua ederdi.
İftarda acele etmek Hz. Peygamber’in uygulamalanndandı. Bu ko¬nuda şöyle buyururdu:
Ümmetim iftarda acele etmeye devam ettiği sürece fıtrat ve hayır üzeredir. İnsanlar iftarda acele ettiği müddetçe din ayakta kalır.
Bazen şöyle derdi:
Allah buyuruyor ki: Kullarımın bana en sevimli olanı iftar için en çok acele edenidir.
Sahuru geciktirme hususunda ise Zeyd b. Sabit’in şöyle dediğini görmekteyiz: “Biz Hz. Peygamber’le birlikte sahur yemeği yedik. Son¬ra sabah namazını kıldık.” Zeyd b. Sabit’e ‘Sahur yemeği ile sabah na¬mazı arasında ne kadar vakit vardı dendiğinde: “Elli âyet okuyacak ka¬dar zaman vardı” demiştir.
Hz. Peygamber’in iki müezzini vardı. Hz. Bilâl ve Abdullah b. Ümmü Mektum. Hz. Bilâl tan yeri ağarmazdan az önce ezan okur, Ab¬dullah b. Ümmü Mektum ise tam şafak attığında ezan okurdu. Bu iti¬barla Hz. Peygamber “Bilâl vakit gece iken ezan okur. Siz yeyip içiniz. Tâ ki Abdullah ezan okuyana kadar” derdi.
Hz. Peygamber ramazanda sefere (yoculuğa) çıktığı zaman bazen oruç tutar, bazen yerdi. Ashabını bu durumda oruç tutup tutmamakta serbest bırakırdı. Ramazan ayında düşmanla karşılaşıp savaş durumu olursa çevresindekilere oruç tutmamalarını emrederdi.
İbn’ul Kayyım’ın Zâd’ül Meâd isimli eserinde şu ifadeleri görü¬yoruz:
Düşman karşısında cihad için oruç tutmamak, sadece seferilikten dolayı oruç tutmamaktan daha faziltelidir. Bunda şüphe yoktur. Hatta yolcuya oruç yeme hususundaki müsadenin yolculuk haline mahsus olduğuna dair bir uyan vardır. Düşman karşısında cihad halinde oruç tutmamak daha iyidir. Çünkü yolculukta oruç tuma-makla elde edilen güç, sâdece yolcuya ait olur. Düşman karşısın¬da cihad halinde oruç tutmamakla elde edilecek güç hem mücahi¬de hem mü slü manlaradır.
Üstelik düşman karşısında vuruşmak, yolculuk yapmaktan daha zordur. Cihadın zorluğu, yolculuğun zorluğundan daha çoktur. Ci¬had yapanın oruç yemesiyle elde edilecek yarar, yolcunun oruç yemekle elde edeceği yarardan daha büyüktür. Hz. Allah Kur’an-ı Kerim’de: “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın” buyuruyor.
Düşmanla karşılaşma sırasında oruçlu olmamak, kuvvetli olmanın en önemli sebeplerindendir. Hz. Peygamber ayette geçen kuvvet’i atmak ile tefsir etmiştir. Atmak, gıda almak ve yemek ile hasıl olur. Çünkü bunlar kuvvetli olmaya yardımcı olur. Hz. Peygam¬ber, sahabenin düşmana yaklaştığı sırada: “Siz düşmana yaklaşı¬yorsunuz. Oruç tutmayınız. (Bu) sizin için daha kuvvet vericidir” buyurmuştur. Rasûlullah’m bu buyruğu asker sahabiler için bir ruhsat idi. Daha sonra bir başka konaklama yerine indiklerinde: “Siz yarın düşmana hücum edeceksiniz. Oruç tutmamak sizin için daha kuvvetli (olmak demek)dir. (Yarın) oruç tutmayınız!” buyur¬muştur. Hz. Peygamber’in bu ikinci emri oruç konusunda bir ser¬bestlik olmayıp kesin emir idi.
Hz. Peygamber’in ramazandaki uygulamalarından biri de ağız te¬mizliği için misvak kullanması idi. Denebilir ki oruçlu iken insan ağız temizliğine daha çok ihtiyaç duyar. Zira uzun süre yemeye ara verince ağız kokusu değişebilir. Hele insanlarla fazlaca içli dışlı olanlar ağız kokusundan başkalarının eziyet görmemesi için oruçlu iken ağız te¬mizliğine daha fazla ihtiyaç duyarlar.
Hz. Peygamber ramazanın şanını yüceltir, üstün bir yeri olduğunu söylerdi. Onun ramazan konusunda pek çok hadisi vardır. Bunlardan bazılarını aşağıya alıyoruz:
Cennetin Reyhan denilen bir kapısı vardır. Kıyamet günü: ‘Nere¬de oruç tutanlar? diye sorulur. Oruç tutanların en sonunucusu bu kapıdan girince kapı kapanır.
Oruç ve Kur’an kula şefaat edecektir. Oruç (kıyamette) der ki: Ey rabbim ben onu (oruç tutan kulunu) gündüzleri yemeden içmeden alıkoydum. Beni onun hakkında şefaatçi kıl.
Kur’an da derki: Allahım! Ben onun geceleri uyumasına engel ol¬muştum. Beni onun hakkında şefaatçi kıl!
Hz. Peygamber sonra şöyle buyurdu: “Oruç ve Kur’an kul hak¬kında şefaatçi olurlar.”
İşte bunlar Hz. Peygamber’den nakledilen ve onun uygulamasını yansıtan rivayetlerdir.
Şüphe yok ki bunda ibâdet edenler için yeterli bir öğüt vardır (En¬biya/106)
Oruç Ve Hastalık
SORU: Sekiz yıldan beri süren hastalığım yüzünden oruç tutmaya gücüm yetmiyor. Bu hususta dinin hükmü nedir?
CEVAP: Allah’ın dinî kolaylık üzerine kurulmuştur. Kur’an’da bu hususları ifade eden ayetler vardır:
Hastaya güçlük ) oktur. (Nur/61)
Herkim (ramazanda) yolcu veya hasta olursa (oruç) tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah size kolaylık ister, zorluk istemez. (Bakara/185)
Hz. Allah orucu sağlıklı ve gücü yeten kimselere farz kılmıştır. Hastaya, ramazanda hastalığı sürdüğü müddetçe oruç tutmama müsa¬adesi verilmiştir. Daha sonra hastalık geçince yıl içerisinde, hasta iken tutamadığı oruçları kaza eder. Böyle bir kimse ikinci bir ramazana ka-lar oruç borçlarını kaza etmemiş ise, önce yeni ramazanın orucunu tu¬tar, ondan sonra kaza oruçlarını öder. Bu durumda ayrıca fidye verme¬si gerekmez. Her ne kadar bazı âlimler bu gecikmeden dolayı fidye ge¬rekir demişlerse de doğrusu, bundan ötürü fidye gerekmemesidir.
Şu kadar varki hastalık kronik hal alıp uzun süre devam ederse ve¬ya hastalığın iyileşmesi umulmuyor ise bu durumdaki hasta oruç tut¬maya gücü yetmediği için oruç tutmaz, fidye verir. Fidye ramazan ayı¬nın her günü için bir yoksula yemek yedirmektir. Yemek yedirmek ye¬rine parasını vermek de olur.
Oruç Ve Ağız Temizliği
SORU: Ramazan ayında sahur yemeğinden sonra ağzını çalkalayıp temizlemeden uyuyan, sabah uyanınca bunun farkına varan kişinin orucu sahih midir?
CEVAP: Bilindiği üzere oruç, şafak vaktinden güneşin batmasına kadar oruç bozucu şeylerden kaçınmaktır. Güneş battıktan sonra oruç¬lu kimse şafak vaktine kadar dilediği gibi yeyip içebilir.
Hatta fıkıh âlimleri şöyle demiştir: Tam şafak vaktinde müezzin ezan okumaya başlasa bu sırada oruç tutacak kimsenin ağzında çiğne¬mekte olduğu bir lokma olsa; lokmayı ağzından attığında oruç sahih olur. Ezam işittikten sonra lokmayı yutarsa batıl (geçersiz) olur.
Yemekten sonra ağız çalkalamak, oruca başlamak için farz da de¬ğildir, şart da değildir. Özellikle ağızda yemek artıkları, diş aralarında kırıntılar, ağızın iç kısımlarında yemek kalıntıları yok ise ağızı çalka¬layıp temizlemek şart değildir.
Aslında müslüman yemeğini yedikten sonra ağzını ve dişlerini te¬mizler. Tâ ki diş aralarında kalıp, sonra karın boşluğuna giden yemek artıkları orucunu bozmasın.
Soruda sözü edilen kimse sahur yemeğini şafak atmadan önce ye¬yip bitirmiş, ağzında yemek artığı kalmamış, ama ağzını çalkalama¬dan uyumuş. Bu durumda oruç bozulmaz. Zira ağız çalkalamak ağız¬da yemek artığı kalmadıkça şart ve mutlaka yapılması emredilmiş bir-şey değildir.
Fakir ve kültür düzeyi düşük müslüman topluluklarında pek çok kimse ağız ve diş temizliğine özen göstermez. Ne yazık ki bu çok yay¬gın bir haldir.
Oysa İslâm terbiyesi müslümanlan her fırsatta ağız ve diş temiz¬liğine teşvik ediyor.
İslâm dini temizliğe özen göstermeyi teşvik eden bir dindir. Ağız ve diş temizliği özen gösterilecek temizliğin en önde gelenidir. Bakın Hz. Peygamber ne buyuruyor:
Ümmetime zorluk çıkarmış olmasam, her namazda (dişlerin) mis¬vakla temizlenmesini) emrederdim.
Hz. Peygamber’in yaşantısı ile ilgili olarak sahih bir rivayette “Gece namazına kalktığı zaman ağızını misvakla ovalayarak temizle¬diği” bildirilmektedir.
İshâk, Gazali ve Mâverdî her namaz (öncesin)de misvak ile dişle¬ri temizlemenin vacib olduğu görüşündedirler. Dâvud-u Zahirî bunun şart olduğunu söyler.
İslâmiyet misvak -veya onun yerine geçecek bir şey- ile ağız te¬mizliğini, sağlık yönünden vücuda olan faydaları sabebiyle istemekte¬dir. Ayrıca bu Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya da sebeptir.
Hz.Peygamber: “Misvak (kullanmak) ağızı temizler, Allah’ın rıza¬sını kazandırır” buyurmuştur.
Demek oluyor ki misvak dişlerde, dilde ve damakta bulanan pis¬likleri temizlemektedir. Allah’ın (ve Rasûlü’nün) emrettiği bir temizlik ibadetini yapmak suretiyle Allah’ın rızasını kazanmaya da sebep ol¬maktadır.
Ramazanda Gündüzleri Lokantayı Açik Tutmak
SORU: Ramazanda gündüz vakti bir müslümanm lokantasını açık tutmasının hükmü nedir?
CEVAP: Oruç Kur’an’ın ve hadisin açıkça bildirdiği farzlardan biri¬dir. İlk farz olduğundan beri müslümanlar bunda görüş birliği (icma) etmişlerdir. Yeryüzünde hiç kimse kalmaymcaya kadar böyle devam edecektir.
Bu hususta şu âyet kâfidir:
Ey imân edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de oruç farz kılındı. (Bakara/183)
Kur’an ayrıca sayılı oruç günlerinin çok değerli muazzam bir ay¬da, ramazan ayında olduğuna da işaret etmiştir. (Bakara/185) Hz. Peygamber ramazanda oruç yiyenler hakkında şiddetli bir ifa¬de kullanarak onların çok kötü bir iş yaptıklarını bildirmiştir. Efendi¬miz buyururlar ki:
Her kim ramazanda Allah’ın verdiği bir müsade olmaksızın oruç yerse, bunun yerine ömür boyu oruç tutsa o yenilen oruç kaza edilmiş olmaz. (Ebu Dâvud, Tirmizî ve İbn Mâce)
Müslümanlar asırlardan beri ramazan ayına layık olduğu şekilde saygı göstermek gayreti içerisindedirler. Zira bu ay mübarek ve değer¬li bir aydır. Oruç ayıdır. İhsan ve iman ayıdır. Kur’an ve ibadet ayıdır. Ramazanın müslümanlarca böyle karşılanması onların şeref duyduğu ve Hz. Peygamber’in yolundan giden herkesin titizlik gösterdiği güzel bir uygulamadır.
Ramazanda lokantasını açık tutan müslüman bu davranışı ile açık¬ça oruç yiyenlere yardımcı olmaktadır. Hayra aracı olup onun yapılma¬sına yol gösteren hayrı yapan gibidir. Allah’a itaat edilmesine yardım¬cı olan Allah’tan sevap kazanır. Kötülüğe aracı olup onun yapılaması¬na yol gösteren de kötülüğü yapan gibidir. Günah ve isyan yapılması¬na yardımcı olan Allah’ın gazabına uğrar. Özellikle bu lokantayı rama¬zan gününde açık tutan bir müslüman ise!
Bu kimseye yaraşan ramazan ayında gündüzleri lokantasını açık tutmamaktır.
iftar ve sahur yemekleri için hazırlık yapacak malzemeleri sat¬mak, iftar ve sahurda lokantayı açık tutmakta sakınca yoktur. Nitekim fırın ve diğer iftar ve sahur malzemeleri satan ticaret yerlerinde durum böyledir.
Lokanta ve benzeri yerler, eğer oruç tutacak yaşa gelmemiş ço¬cuklara satış yaparlarsa bunda bir sakınca yoktur. Müslüman olmayıp oruç tutmakla yükümlü olmayanların gittiği lokantalar da açık tutula¬bilir. Şu kadar ki oruç tutanların gözü önünde açıkça yemek yenmeme-lidir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
Ümetimin -açıkça günah işleyenler dışında- hepsi affolunacaktır.
İslâm dünyasında yetkililer, ramazan ayının saygınlığını sağlaya¬cak, onu hafife almayı engelleyecek çalışmalar yapmalıdırlar.

25

Haziran
2012

Oruç İbadeti Sorulu-Cevaplı İslam Fıkhı(4)

Yazar: arafat  |  Kategori: iBADET  |  Yorum: Yok   |  1.150 Kez Okundu

Oruçlu İken Banyo Yapmak
SORU: Ramazan günlerinde öğleden sonra, uyuşukluğu, tembelli¬ği gidermek için banyo yapmanın hükmü nedir?
CEVAP: İslâmiyet temizlik dinidir. Temizlik imandan gelir. Allah temiz kimseleri sever. Banyo yapmak yasaklanmış bir davranış değil, aksine meşru bir şeydir. Uzun süre vücut temizlenmemişse banyo yap¬mak mendub ve güzel birşeydir. Temizlenilmediği takdirde hasta ol¬mak sözkonusu ise banyo yapmak farz olur. Cinsel ilişki gibi bir se¬beple cünüp olma halinde Allah gusletmeyi farz kılmıştır.
Banyo yapmanın oruca bir zararı yoktur. Şimdiye kadar İslâm âlimleri arasında banyo yapmanın orucu bozduğunu söyleyen olma¬mıştır. Oruçlu iken birden çok, tekrar tekrar banyo alınabilir.
Ahmed b. Hanbel, Mâlik ve Ebu Dâvud Hz. Peygamber’in oruçlu iken susuzluk veya şiddetli sıcak sebebiyle başından aşağı su döktüğü¬nü rivayet etmişlerdir.
Buharî ve Müslim Hz. Aişe’nin şöyle dediğini rivayet ediyorlar:
Hz. Peygamber’in oruçlu iken cünüp olarak sabahladığı olur, son¬ra guslederdi.
Bundan anlıyoruz ki oruçlunun öğleden sonra banyo yapması oru¬cu bozmadığı gibi, mekruh da değildir. Tembelliği gidermek için ban¬yo yapmakla, temizlenmek için banyo yapmak arasında fark yoktur. İs¬lâmiyet en büyük ibadet olan namazı -ki namaz günde beş kere tekrar-lanmaktadır- bedenin, giysinin ve namaz kılınan yerin temiz olması Şartına bağlamıştır.
Namaz Kılmadığı Halde Oruç Tutup, Zekât Vermek
SORU: Orucunu tutup zekâtını veren, fakat namaz kılmayan kişi hakkında dinin hükmü nedir?
CEVAP: İslâmiyet bir bütündür, parçalanmaz. Akıllı bir müslüman kendisi için dinin bazı emirlerini kabul edip diğer emirleri karşısında serbest olduğunu kabul edemez. Çünkü bu durumda Allah’a karşı gel¬miş olur.
Hz. Peygamber İslâmiyet’in üzerine bina edildiği temelleri şu sö¬zü ile beyan etmiştir:
İslâmiyet beş şey üzerine kurulmuştur:
a. Allah’ın birliğine, Hz. Muhammed’in O’nun peygamberi oldu¬ğuna şahitlik etmek,
b. Namaz kılmak,
c. Zekât vermek,
d. Ramazan orucu tutmak,
e. Yoluna gücü yettiğinde haccetmek.
Aslında namaz en Önemli farzlardan ve ibadetlerdendir. Bunun içindir ki namazdan söz ederken Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
Namaz dinin direğidir. Onu kılan dinini ayakta tutar. Onu yıkan (kılmayan) dinini yıkmış olur.
Fıkıh âlimleri, insan oruç tutup zekat verince, -namazını kılmasa da- oruç ve zekat farzlarının borcu ve yapmama cezası ondan düşer, demişlerdir. Fakat şöyle bir soru akla geliyor: Allah, şiddetle emrettiği namazı ihmal eden kimsenin oruç ve zekatını kabul edecek midir? Al¬lah böyle bir kimseden hoşnut olacak mıdır?
Ayrıca yarın Allah’a kavuştuğunda namaz kılmamanın acı cezası ile karşılaşmak kaçınılmazdır.
Kulak Temizliği Ve Oruç
SORU: Oruçlu kimsenin kulağını temizlemesi caiz midir?
CEVAP: Pek çok fıkıh âliminin bildirdiğine göre kulaktaki pisliği temizlemek orucu bozmaz.
Çünkü kulak temizliği, kann boşluğuna bîr şeyin gitmesine yol açmaz. Karın boşluğuna birşeyin gittiğini varsaysak bile, bu doğal gi¬riş yerinden değildir.
Ancak Mâlikî mezehibine göre bir sıvı ağız, kulak, göz veya bu¬rundan boğaza ulaşırsa oruç bozulur. Bu sıvı su olabileceği gibi başka bir şey de olabilir. Bu sıvı kasıtlı alınsa da unutarak alınsa da -ağız çalkalarken veya diş fırçalarken- yutulsa da hüküm aynıdır. Hata ile boğaza birşeyin ulaşması da böyledir. Vaktin gece olduğunu veya gü¬neşin battığını zannederek veya bundan şüphelenerek bir şeyler yeyip de kesin durumu belli olmazsa oruç bozulur. Ama yediği sırada vak¬tin gece olduğu veya güneşin batmış olduğu kesinlik kazanırsa oruç bozulmaz.
Buharlaşan sıvı ve (kaynamakta olan) tencerenin buharı buma çe¬kilir de boğaza ulaşırsa oruç bozulur. Sigara dumanı da böyledir. Du¬manın boğaza varması -mideye kadar ulaşmasa da- orucu bozar.
Gündüz vakti gözüne sürme çeken kimse (göz pınarları kanalı ile) sürmenin tadını boğazında hissederse oruç bozulur. Saçını yağla¬yan kimse veya kaşına kına yakan kadın, yağın veya kınanın tadını kıl delikleri, yahut gözenekler vasıtası ile boğazında hissederse oruç bozulur.
Burada söylediklerimiz Mâlikî mezhebine göredir.
Oruçlunun Göz Tedavisi Ve Kan Aldırması
SORU: Doktorun izniyle göz damlası kullanan kişinin orucu bozu¬lur mu? Göze sürme çekmek veya kan aldırmak orucu bozar mı?
CEVAP: Orucu bozmayan birtakım şeyler vardır. Göze sürme çek¬mek bunlardandır. Sürme çeken kimse sürmenin tadını boğazında his-setse de hissedilen tat, doğal giriş yerinden girmediği için, oruç bozul¬maz. Rivayet olunduğuna göre Hz. Enes oruçlu iken gözlerine sürme çekermiş. Anlaşılan odur ki bu sürme (süs için değil), göze kuvvet ver¬mesi için sürülen bir çeşit ilaçtır.
Çeşitli türleriyle göze damlatılan damla da orucu bozmaz. Mer¬hem de böyledir. Zira göz, mideye ulaşan yiyecek ve içeceklerin doğal giriş yeri değildir.
İbn Teymiye sürme, damla ve mak’attan ilaç alma gibi şeylerin orucu bozmadığını söyledikten sonra şöyle der:
Doğrusu bunlarla orucun bozulmamasıdır. Zira oruç İslâm dinin¬de özel-genel, herkesin bilmeye muhtaç olduğu bir ibadettir. Eğer bunlar oruçta Allah’ın ve Peygamber’in yasakladığı şeyler olsaydı, şayet bunlar orucu bozan şeyler olsaydı, Peygamber’in bunu açık¬laması gerekirdi. Peygamber böyle bir açıklamada bulunsaydı sa¬habenin bunu bilmesi ve ümmet-i Muhammede -diğer hükümleri bildirdikleri gibi- bildirmeleri gerekirdi.
İlim ehlinden hiç bir kimse Hz. Peygamber’den bu konuda ne sa¬hih, ne zayıf, ne müsned, ne de mürsel birşey nakletmemiştir. Öy¬le ise Rasûlullah’ın bu kabil şeyleri oruçlu için sakıncalı saymamış olduğu anlaşılır.
İbn Teymiye daha sonra şöyle demektedir:
Herkesi ilgilendiren hükümleri Hz. Peygamber mutlaka açıkla¬mıştır. Hz. Peygamber’in açıkladıklarını da onun ümmeti mutlaka (diğerlerine) aktarmıştır.
Bedeni yağlamak, yıkanmak, güzel koku sürmek, tüm insanların yaptığı şeylerdendir. Eğer sürme çekmek orucu bozsa idi, diğer oruç bozucu şeyleri bildirip açıkladığı gibi, Hz. Peygamber bunu da açıklardı. Böyle bir açıklama olmadığına göre sürme çekmek de güzel koku sürmek, yağlanmak buharlaşan bir şey cinsinden-dir. Aslında buharlaşan (uçucu) şeyler burundan dimağa ulaşır. Yağlama ile beden gözeneklerden bunu içeri alarak insana güç ve¬rir. Güzel koku sürmek de böyledir. Hz. Peygamber bunları oruç¬luya yasaklamadığına göre güzel kokular sürmenin, uçucu şeyler sürmenin, yağlanmanın caiz olduğu anlaşılır, sürme çekme de böyledir.
Hacamat -ki tedavi için baştan kan aldırmaktır- orucu bozmaz.
Buharî’nin kaydettiği rivayete göre Hz. Peygamber oruçlu iken haca¬mat yaptırmıştır.
Fıkıh âlimlerinin bildirdiğine göre hacamat denilen bu işlem oruç¬lu k imse için mubah ve caizdir. Şu kadar ki zayıf düşmeye sebep olur¬sa, oruç mekruh olur. Çünkü oruçlu kimse bu durumda orucun verdiği zayıflık ve kan aldırmanın verdiği zayıflık olmak üzere iki zayıflık ile karşı karşıya kalır.
Sabit el-Benâni Enes’e: “Hz. Peygamber zamanında kan aldırma¬yı mekruh görür müydünüz?” diye sormuş, o da: Zayıf düşürücü olma¬dıkça mekruh görmezdik” cevabını vermiştir.
Kafa’dan olmayan -ki buna fad denir vücudun herhangi bir ye¬rinden kan aldırmak dahi orucu bozmaz. Bu da hacamat gibi zayıf düşürürse sadece mekruh olur.
Oruçlunun Unutarak Yemesi
SORU: Oruçlu iken unutarak birşey yeyip içen kişi hakkında hü¬küm nedir?
CEVAP: Bilindiği üzere oruç tanyerinin ağarmasından başlayıp, güneş batana kadar Allah rızası için oruç tutmak niyetiyle oruç bozucu şeylerden kaçınmaktır.
Bir kimse unutarak, kasıtlı olmaksızın birşey yeyip içerse, orucu bozulmaz. Şu kadar ki böyle bir kimse oruçlu olduğunu hatırlar hatır¬lamaz yeyip içmeyi bırakmalı, ağzında bulunan şeyi çıkarıp atmalıdır.
Bu konuda Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
Her kim oruçlu olduğunu unutarak yeyip içmiş ise, orucunu ta¬mamlasın. (Unutarak yeyip içmesi) ancak Allah’ın ona bir yemek ve su ikramıdır.
Nitekim bir başka hadiste: “Her kim ramazanda unutarak orucunu açarsa ona kaza da, keffaret de gerekmez” buyurulmuştur.
Bu konuda asıl olan tolerans dinî olan İslâm’ın kolaylık kaidesidir. Yani yükümlülük güç ve takat oranında olur. Unutma konusunda insa¬nın yapabileceği birşey yoktur.
Nitekim Kur’an’da şöyle buyuruluyor:
Allah her şahsa ancak gücünün yettiği kadar sorumluluk yükler.
Bir diğer ayet de şöyledir:
Allah size kolaylık ister zorluk istemez.
Hz. Peygamber de şöyle buyurur:
Allah (c.c) ümmetimden hata, unutma ve tehdit yoluyla yaptıkla¬rının sorumluluğunu kaldırmıştır.
Pazartesi Ve Perşembe Orucu
SORU: Pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmak vacib midir?
CEVAP: İslâmiyet’te farz olan oruç ramazan orucudur. Ramazan orucu yükümlülük çağında olanlara ve gücü yetenlere farzdır. Bununla beraber ramazan orucundan başka sünnet veya müstehab oruçlar vardır. İnsan bu oruçları nafile bir ibadet olarak tutarsa kendisine Al¬lah’tan sevap vardır. Tutmazsa bir ceza sözkonusu değildir. Allah (c.c) çok şefkatli ve çok merhametlidir.
Ebu Hüreyre’nin rivayetine göre Hz. Peygamber ramazan ayından sonra en çok pazartesi ve perşembe günleri oruç tutardı. Sahabeden ba¬zısı bunun sırrını sorunca Hz. Peygamber şöyle cevap verdi:
Yapılan işler her pazartesi ve perşembe günü Allah’a sunulur. Al¬lah Teâlâ her mü’min ve müslüman’ı bağışlar. Ancak “birbirine
düşman olanların bağışlanmasını erteleyin!” buyurur.
Müslim’in rivayet ettiği sahih bir hadiste, pazartesi orucu soruldu¬ğunda şöyle cevap vermiştir:
Bu(gün) benim doğduğum ve bana vahiy gelen gündür. Bazı rivayetlerde şu izahat vardır:
Hz. Peygamber bir ayda cumartesi, pazar ve pazartesi günleri oruç tutar, bir sonraki ayda ise salı, çarşamba ve perşembe günleri oruç tutardı.
Bir başka rivayette: “Perşembe günü orucunu (hicri) ayın ilk per¬şembesinde, pazartesi orucunu da ikinci ayda tutardı” denilmektedir.
Burada bir hususu göz önünde bulundurmalıyız: Earz oruç, rama¬zan orucudur. Bir kimse bu orucu tutmadığı takdirde -mazereti olsa da olmasa da kaza etmelidir.
Sünnet veya mendub olan orucun kazası yoktur. Hadis kaynakla¬rında bildirildiğine göre Ebu Said el-Hudri Hz. Peygamber için yemek hazırlamış ve bazı arkadaşları ile birlikte Rasûlullah’ı davet etmişti. Yemek getirildiğinde orda bulunanlardan birisi: “Ben oruçluyum” de¬di. Hz. Peygamber “Kardeşiniz sizi davet edip, sizin için (yemek ha¬zırlama) zahmetine girmiş… Orucunu aç! Dilersen yerine bir gün oruç tutarsın” buyurdu.
İlim adamları bu hadisten şu hükmü çıkarmışlardır: “Bir kimse nafile oruç tuttuğu zaman dilerse bu orucu yiyebilir. Bunun yerine oruç tutması güzel görülmüştür. Fakat bu farz değildir.”
Kutuplarda Oruç
SORU: Kuzey ve güney kutbunda yaşayan kimseler nasıl oruç tu¬tarlar? Bu insanlar imsak ve iftar vakitlerini nasıl bilecekler?
CEVAP Herkesçe bilindiği üzere oruç insanlar için kolay bir iba¬dettir. Bu özellik gecesi ve gündüzü normal olan veya gündüz ve gece¬si uzunluk-kısalık bakımından birbirine yakın olan veya biraz farklı olan yerlere göredir.
Fakat gündüzü yahut gecesi günlerce, haftalarca, hatta aylarca sü¬ren yerlerde yaşayanların önünde iki seçenek var:
a. İftar ve sahur vaktini belirlemek için oruç ve yemek yeme za¬manının süresini, vahyin indiği, Kur’an’ın geldiği yerdekiler gibi belir¬lemek.
Böylece kutup halkı veya durumu kutuplara benzeyen yerlerin halkı Mekke ve Medine’deki iftar vakitlerini bildiren bir imsakiye dü¬zenleyerek oruçlarını tutarlar.
b. Veya kutup halkı, kendilerine en yakın gece gündüzün oluştuğu yerdeki imsak ve iftar vakitlerine uyarak oruç tutarlar.
İslam’da Ve Hrıstiyanlıkta Oruç
SORU: Hristiyanlar orucun başladığını ilan etmiyorlar. Müslüman¬lar orucun başlangıcım niçin ilan ediyorlar?
CEVAP: Böyle bir karşılaştırmaya gerek yoktur. İslâm dini müslü-mana orucunun başladığım ilan etmek gibi bir görev yüklemiyor. Ak¬sine İslâmiyet insanlara ibadetlerinin kendisi ile Allah arasında olmasın salık veriyor. Zira gönüllerdekini bilen, gizlilerden haberdar olan, fısıltı ve niyetleri işiten ve bilen Allah’tır.
İslâm dini insana ihlas yolunu ve rabbinin kontrolü altında oldu¬ğu bilincini aşılıyor. Hz. Peygamber, aziz ve celil olan yüce Allah’ın her şeyi inata etIIUŞ olduğuna işaret ederek şöyle buyuruyor:
İhsan Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan O seni görüyor!
Fakat İslâm dininde orucun bir başlangıcı, bir de sonu vardır. Bu başlama ve bitme, kameri ay ile bağlantılıdır. Bu ise ramazan ayıdır.
î Müslümanlar oruca başlayabilmek için ramazan ayının hilâlini,
bayram yapabilmek için şevval ayının hilâlini görmek ve bunu isbat et¬mek ihtiyacındadırlar. Yukarda işaret ettiğimiz gibi oruç ve bayram hi¬lâlin görülmesine bağlıdır. Tüm müslümanlarm oruca başlayabilmesi bunun ilan edilmesi ile mümkündür.
Bakara suresi 183, 184 ve 185. ayetlerinde bu hususa işaret vardır. Bu ayetlerde orucun vaktinden söz edilmektedir ki bu, ramazan ayıdır. Aynı zamanda ayın görülmesine ve başlangıcına da işaret ediliyor ki tüm bunlar araştırmaya ve isbata ihtiyaç gösterir.
Ote yandan Hz. Peygamber de oruçtan söz ederken ramazan ayı¬nın hilâlinin görülmesi gerektiğini söylemiştir. O şöyle buyurur:
Onun (ramazan hilâlinin) görülmesi ile oruç tutunuz ve onun (şev¬val hilâlinin) görülmesi ile de bayram yapınız. Eğer hava bulutlu olur (veya herhangi bir sebeple hilâl görünmez)se şaban ay’ını otuz güne tamamlayınız.
Ayın başladığını ilan ettikten sonra İslâm dininde oruç Allah ile
Fıtır Sadakası
SORU: Fıtır sadakası ne zaman ve niçin meşru kılınmıştır?
CEVAP: Hz. Allah fıtır sadakasını hicretin ikinci yılında ramazan ayında meşru kılmıştır. Fıtır sadakasının emredilmesi ramazan bayra¬mından iki gün öncedir. Fıtır sadakası denmesi, her yılın ramazan ayı sonunda iftar edilip orucun açıldığı bayramda verilmesi emredildiğin-dendir. Baş sadakası da denir. Çünkü hanede yaşayan tüm müslüman bireylerin başı sayısınca verilmesi vacibtir. Oruç sadakası da denir. Zi¬ra oruç ayı olan ramazan ile bağlantılıdır.
A’lâ/14-15 ayetlerinde fıtır sadakasına işaret edildiği söylenmiştir.
Hz. Peygamber de fıtır sadakasının emredilmiş olduğunu kesin ifade ile bildirmiştir. Buharı ve Müslim’in Abdullah b. Ömer’den riva¬yet ettikleri hadiste şöyle buyurulmuştur:
Peygamber ramazanda hür-köle, kadın-erkek, küçük-büyük müslümanlara hurmadan ve arpadan bir sa’ olmak üzere fıtır sadakası¬nı emretti.
Fıtır sadakasının birden çok hikmeti vardır. Fıtır sadakası oruçlu¬nun temizlenmesini tamamlar. Bazen oruçlu oruç tutarken kusur işle¬yebilir. Fıtır sadakası bu kusuru telâfi eder, eksiklikleri giderir.
Fıtır sadakası, gücü yeten müslümanının, ihtiyaç içinde olan fakir müslüman kardeşine küçük de olsa hemen yaptığı bir yardımdır. Bu yardım tüm müslümanların katıldığı sevinç ortamının yaşandığı bay¬ramda yapılmaktadır. İhtimal ki bu sırrı Hz. Peygamberin şu hadisi ifade etmektedir:
Onları (fakirleri) bu (bayram) gün(ün)de istemekten kurtarınız.
Fıtır sadakası konusunda Abdullah b. Abbas şu hadisi rivayet et¬mektedir:
Rasûlullah oruçluyu (oruç tuttuğu sırada söylemiş olabileceği) lü¬zumsuz ve hoş olmayan sözlerden temizlemek ve yoksullara bir gıda olmak üzere fıtır sadakasını emretti. Her kim onu (bayram) namaz(ın)dan önce veririse (Allah katında) makbul bir zekâttır. Her kim de onu namazdan sonra verirse sadakalardan bir sadaka olur.
Fıtır sadakasını ramazan günlerinden her hangi bir günde vermek caizdir. Fakat fıtır sadakasından gözetilen maksadın gerçekleşmesi için ramazan ayının sonuna ertelemek daha faziletlidir.
Âlimlerden bazıları, fakirin bayram dolayısıyle gerekli ihtiyacını karşılayabilmesi için ramazanın son iki gününde fıtır sadakasını ver¬meyi güzel görmüşlerdir.
Hilalin Görülmesi Ve Oruç
SORU: Yirmidokuz gün ramazan orucu tutmuştuk. Devlet başkanı (ertesi gün) bayram namazı kılınmasını emretti. Orucu bırakıp bayram namazını kılmalı mıyız? Yoksa orucu otuz güne tamamlamalı mıyız?
CEVAP: İslâm’da farz olan oruç ramazan orucudur. Bu Kur’an ile sabit olmuş bir husustur. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de oruç farz kılındı umulur ki muttakilerden olursunuz. Sayılı günlerde… (Bakara/183-184)
Kur’an’da bildirilen bu sayılı günlerin zamanı şöyle açıklanıyor:
Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğri¬den ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın inidirildiği aydır. ise sizden ramazan ayını görenler onda oruç tutsun. (Baka-ra/185)
Hilâl hakkında Hz. Peygamber: “Onu (ramazan hilâlini) görüp oruç tutunuz. Onu (şevval hilâlini) görüp bayram ediniz. Eğer hava bu¬lutlu olur (veya başka bir sebeple hilâl görünmez) ise şaban ayını otuz güne tamamlayınız” buyurmuştur.
İlim adamları (bunlara dayanarak) şöyle demişlerdir: İlim ehlinin çoğunluğunca (hilâl konusunda) uygulama şöyledir: Oruca başlamayı gerekli kılan hilâlin görülmesinde bir şahidin şahitliği kabul edilir.
Orucu sona erdiren şevval hilâline gelince; mesele (bir ihtimale göre) otuz güne tamamlama ihtiyacı gösterebilir. Bu itibarla bunda fı¬kıh âlimlerinin çoğunluğunca adaletli tek şahidin şahitliği kabul edil¬mez. Bu hususta adaletli iki şahit şart koşulmuştur. Alimlerin bazıları¬na göre şevval hilâlinde de tek şahidin şahitliği kabul edilir.
Soruda ifade edilen meseleye gelince; sorudan anlaşıldığına göre insanlar 29 gün oruç tutmuşlar, hilâli de bir gören olmamış. Onlara ge¬reken ramazanı otuz güne tamamlamaktır. Ondan sonra oruçlar açıla¬cak ve bayram yapılacaktır.
Hiç bir idarecinin, hilâl görülmedikçe veya ramazan ayı 30′a ta¬mamlanmadıkça insanlara bayram yapmayı emretmesi caiz olmaz.
Oruç Çeşitleri
SORU: Farz olan ramazan orucundan başka oruç çeşidi var mıdır?
CEVAP: Bilindiği üzere Allah (c.c) müslümanlara her yılın rama¬zan ayında oruç tutmalarını farz kılmıştır. Bu husus Bakara suresi 183, 184 ve 185 ayetlerinde açıkça ifade edilmiştir.
Ayrıca çeşitli şekilleri ile keffaret oruçları da Allah’ın farz kıldığı oruçlardır.
insanın adak yapmak sureti ile kendisini yükümlü tuttuğu oruç vacibtir.
Bunlardan başka nafile oruçlar vardır. Hz. Peygamber şu oruçla-rın tutulmasını teşvik etmiştir:
– Şevval ayından altı gün oruç tutmak,
– Zilhicce ayının başından 10. gününe kadar tutulan oruç,
– Hacda olmayanlara göre kurban bayramının arefesinde tutulan oruç
– Bir gün öncesi ve bir gün sonrası ile birlikte muharrem’in onun¬da tutulan oruç,
– Şaban ayının çoğunda tutulan oruç,
– Pazartesi ve perşembe günleri tutalan oruç. Aşağıdaki hadis nafile oruçlar için bir fikir vermektedir:
Ebu Seleme b. Abdurrahman’ın rivayetine göre Abdullah b. Amr şöyle demiştir:
Peygamber (s.a) bana şöyle dedi: “Bana gelen habere göre sen ge¬celeri namaz kılar (her) gün oruç tutarmışsın?” Ben: ‘Evet’ deyin¬ce Hz. Peygamber: “Oruç tut. (Fakat aradabir) orucunu ye! Bede¬ninin, hanımının, misafirinin senin üzerinde hakkı vardır. Her ay¬dan üç gün (nafile) oruç tutman sana yeter” buyurdu. Ben ısrarla sürekli oruç tutmaya dayanabileceğimi söyledim. Peygamber de bana söylediğinde ısrar etti. Sonunda “Ey Allah’ın Rasûlü! Söyle¬diklerimi yapmaya gücüm yetiyor” dedim. Bunun üzerine Hz. Peygamber “haftada üçgün oruç tut” buyurdu. Sonunda: “Ey Al¬lah’ın Rasûlü! Söylediğimi yapmaya gücüm yetiyor” dedim. Bu¬nun üzerine Rasûlullah: “Allah’ın Peygamber’i Davud’un tuttuğu gibi oruç tut bundan fazlasını tutma! buyurdu. Ben Davud’un oru¬cu nedir?” deyince: “O birgün yer birgün oruç tutardı” buyurdu.
Oruç Ve Suni Oksijen
SORU: Oruçlu iken gündüz uçan pilotun orucunu açması caiz midir? Çünkü pilot yükseklere çıkınca oksijen teneffüs etmek zorunda kalıyor.
CEVAP: Benim bu konuda İslâm’ın ruhundan anladığım şudur: Oruç tutmakta olan pilotun sunî oksijen kullanması orucu bozmaz. Çünkü yapay oksijen karın boşluğuna giden yiyecek veya içecek bir madde değildir. Bir gıda olmadığı gibi vücudu güçlendiren bir madde de değildir.
Oysa orucu bozan şeyin az önce söylediğimiz özellikleri bulunan bir madde olması gerekiyor. Oksijen ise teneffüs işlemini yaptıran ha¬va özelliği olan bir maddedir. Bu bakımdan insanın (doğal) oksijenin olmadığı veya azaldığı yerlerde yapay oksijeni teneffüs etmek zorun¬da kalması orucu bozmaz. Zorluğun ötesinde Allah’ın kullarına acıma¬sı ve rahmeti vardır.
Bununla beraber pilot sefer esnasında oruç tutmakta zorlanırsa, bu seferi mutlaka yapmak zorunda ise oruç yemesi caiz olan bir mazeret sahibi durumundadır. Daha sonra uçtuğu sırada tutamadığı orucu kaza eder.
Cenab-ı Hak: “Allah size kolaylık ister, zorluk istemez” (Baka¬ra/185) ve “Allah hiç bir şahsa gücünün üstünde sorumluluk yükle-mez” (Bakara/286) buyurmuştur.
Oruç Ve Sağlık
SORU: Orucun sağlıkla ilişkisi hakkında bilgi verimlisiniz?
CEVAP: Oruç İslâm’ın farzlarından bir farz, kurallarından bir kural, ibadetlerinden bir ibadettir. Hz. Allah, sadece dinî bir ayin olsun diye, sadece İslâmiyet’in bir belirtisi olsun diye orucu farz kırmamıştır.
Oruç ibadet edenin anlamaksızın, farkında olmaksızın yerine ge¬tirdiği, taat olarak boyun eğip teslim olduğu bir ibadet değildir. Bilakis oruç ahlâkî güzellikleri olan, insan bedenini temizleyen ve onaran bir ‘hadettir. İnsan dinî ibadetlerini yerine getirirken Allah’ın lütuf ve ihsakrar eder ve Allah’ın verdiği nimetlere şürkederse, bu ibadetlerde , ndisi için maddî ve manevî, kişisel ve sosyal, sağlık ve ahlâk yönün¬den birçok yararlar görür. İhtimal ki bu özellik, Allah’ın yılda bir ay çullarına farz kıldığı oruçta daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
Hz. Allah oruçtan söz ederken: “Ey iman edenler! Sizden önceki¬lere farz kılındığı gibi size de oruç farz kılındı. Umulur ki muttakilerden olursunuz” buyurumuştur.
Ayetteki “…muttakilerden olursunuz” ifadesinde orucun hikmeti¬ne veciz ve belâğatlı bir işaret vardır. Bu, takva kelimesidir.
Takva geniş ve genel manası ile insan için yararlı olan iki sonucu gerçekleştirir. Bunlardan biri korunmaktır.
Dosdoğru ve sağlıklı tutulan orucun insanı pek çok hastalık ve za¬rardan koruduğunda şüphe yoktur.
Takvanın insana sağladığı ikinci sonuç (kelimenin sözlük anla¬mında bulunan) kuvvettir.
Her ne kadar oruç dış görünüşü itibariyle yemeyi azaltmak ve gı¬dadan mahrum olmak gibi görünse de, gerçekte -doğru dürüst tutuldu¬ğu takdirde- vücuda sağlık, korucuyu özellik ve kuvvet kazandırır. Bu açılardan bakıldığında sanki takva, kuvvet ve koruma demektir.
Bir insanda kuvvet ve korunma faktörleri bir araya gelince o kim¬se mükemmel bir sıhhat ve afiyete sahip demektir.
Oruç cahillerin sandığı gibi insanın takatini aşan ve onu bitkin dü¬şüren birşey değildir. Çünkü Cenab-ı Hak orucu yükümlülük ve ergen-”K çağında bulunup sağlık yönünden gücü yeten ve ikamet halinde olan kimselere farz kılmıştır.
Oruç tutmaya gücü yetmeyen çocuğa oruç farz değildir.
Hasta iyi oluncaya kadar oruç tutmaz. Şifa bulduktan sonra tuta macığı orucu kaza eder. Yolcu da yolcu iken oruç tutmakla yükümlü değildir. Yolculuk ha¬li sona erdikten sonra tutamadığı günleri kaza eder. Öyle ise oruç tut¬makta bir zorluk ve insanı perişan eden bir durum yoktur.
Orucun felsefesi, ihtiyaç fazlası yiyecekle mideyi yorgun düşür¬mek ile bağlantılıdır. Zira mideyi bu hale getirmek genellikle vücudu kötü duruma düşürür ve çeşitli hastalıklara yol açar. Bunun içindir ki Cenab-ı Hak: “Yeyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez” (A’raf/31) buyurmuştur. Hz. Peygamber de bu konu¬da şöyle buyuruyor:
İnsanın canının her çektiğini yemesi israftır.
Vücudun ihtiyacı oranında orta derecede yemek yemek en sağ¬lıklı olandır. Bu konuda hadisler vardır. Bunlardan bazıları aşağıya alınmıştır:
(Aşırı derecede yemeyip bazen) aç durun ki sıhhatli olasınız. Mide hastalık yuvasıdır. Pehriz ilacın başıdır.
İnsanoğlu midesinden daha kötü bir kap doldurmamıştır. İnsana belini dik tutabileceği kadar yiyecek yeterlidir. Şayet bir kimse mutlaka bir şeyler yiyecekse, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefes almaya ayırsın.
Bilindiği üzere mide, durup dinlenmeksizin çalışır durur. Midenin bir süre dinlenmeye ihtiyacı vardır. Eğer kişi midesine bu istirahatı sağlamaz ise mide sahibine rağmen hastalık yoluyla bu istirahatı ger¬çekleştirir. Sonuçta normale dönebilmek için tedavi masrafı olarak bir hayli ağır külfetler yükler. Bunun içindir ki din, oruç tutmak suretiyle her yılda bir kere, bir ay boyunca mideye istediği sakinliği ve istiraha-ti bahsetmiştir.
Nitekim doktorlar şişmanlık, karaciğer yorgunluğu, damar sertli¬ği, yüksek tansiyon gibi hastalıklara tutulan kimselere oruç tutmayı öğütlemektedir.
Hastalık hallerinden pek çoğunda doktor hastaya çok çeşitli ve fazmemeyi salık verir. Mideyi ve bedeni hafifliğe kavuşturmak için a ereklidir. İşte doğru dürüst tutulduğunda oruç bunları gerçekleşti-’ Demek oluyor ki oruç insanlar için bir tedavi ve şifa kaynağıdır.
Allah Teâlâ -Kur’an’da da belirtildiği üzere- kullarına orucu se-v. helirli günlerinde farz kılmıştır. Bunun hikmeti şudur: İnsan derecede aç bırakırsa bedenini zayıf düşürür ve gücünü kay¬meler Böylece çalışması ve hareket etmesi için ihtiyaç duyduğu yakı-vok olur. Özellikle zor işlerde çalışan kimseler, kas gücü harcarken daha güçsüz hale düşerler.
Bunun içindir ki İslâmiyet orucu oniki aylık sürede bir ay olarak belirlemiş, oruç tutarken sahur ve iftar yemeklerinin yenmesini teşvik etmiştir. Sahuru teşvik etmesi gündüz vakti oruca karşı güç kazanma¬sı içindir. İftara teşvik etmesi de vücuda tekrar canlılığım ve aktivite-sini kazandırmak içindir. Ayrıca İslâm dini bir sahurla arada sahur ve iftar etmeksizin oruç tutmayı (visal orucunu) yasaklamıştır. Zira bu in¬sanın bedenini bitkin hale getirir. Oysa Allah insanlar için zorluğu de¬ğil, kolaylığı ister. Hz. Peygamber de devamlı oruç tutacağını söyle¬yen bir sahabîye “Oruç tut, fakat iftarını da et. (Geceleri) namaz kıl, fakat uyumayı da ihmal etme. Vücudunun senin üzerinde hakkı var¬dır” buyurmuştur.
Çağdaş insanın yaşaması kompleks bir hal almıştır. Yiyecek ve içecek çeşitleri öylesine çoğalmıştır ki neredeyse çekiciliği sebebiyle insan onların kölesi haline gelmiştir. İnsanlar sürekli yeyip içmelerini artırmakta aşın tüketime yönelmektedir. Bu savurganlığın sonucunda vücudu ve mideyi perişan eden kötü sonuçlar meydana gelmektedir. u bitabımda bir münasebetle şöyle demiştim: “Dünya pek çok insa-n başında bulunan maddecilik alevinin yangınlarının meydana getir¬di kasırgadan şikayet etmektedir. Bu maddeciliğe olan düşkünlük, in¬an ^eP isteyen, fakat vermeyen, hep arzu eden, fakat sabretmeyen le getirmiştir. Artık insanlar hep toplayıp biriktirmeye şartlanmış, ^ a§ma nedir unutmuşlar, pek çoğunda şehvet ve arzulara karşı dur-hu Ölmüştür. İşte böyle bir ortamda ramazan ayı 30 gün, geceli gündüzlü devam eden bir okul gibi senede bir kere insanların ayağına gelen güzel bir fırsattır. Samimi duygu ve inançla oruç tutan kimse bu okuldan uygulamalı dersler almakta, kendisini arzuların üstesinden ge¬lecek, onlara direnecek güce ulaştıran bir ruh elde etmektedir.
Hayat, sonu garanti altına alınmamış bir yaşantıdır. Bir gün kaza¬nan, öteki gün kaybedebilir. Lüks ve nimetler içinde yaşamaya alışan insan bir düşme sürprizi karşısında boynu bükük, perişan vaziyette ka¬lır. Zira böyle bir insan hayatın katı yüzünü görmeye alışmamış, basit eşya ve edavatla yaşamamıştır. Bunu içindir ki Hz. Ömer’in şu sözü çok önemlidir: “Katı şartlar içerisinde yaşamaya kendinizi alıştırınız. Çünkü nimet sürekli olmayabilir.” İşte oruç süpriz ve zorunlu bir şekil¬de yokluğun içerisine düşmeden insanı yokluk ve katı şartlar içerisin¬de yaşamaya kendi isteği ile alıştırmaktadır.
Ne acı ve tuhaftır ki pek azı dışında insanlar orucun felsefesini unutmuş ve onu amacından saptırmışlar veya orucun sahip olduğu gü¬zellikleri tersine çevirmişlerdir.
Bunlar güzelim ramazan ayını çeşit çeşit yiyecek, içecek ve tatlı türlerinin tüketimiyle israf ayma çevirmektedirler. Temini zor da olsa ilgililerden bu tür maddeleri ramazan dolayısıyle çarşıda bol bol bu¬lundurmalarını istemekte, haftalar öncesinden ramazan için yiyecek¬ler hazırlamaktadırlar. Çok önemli ve kıymetli amaçlan ise göz ardı etmektedirler.
Aslında ramazan ayında yiyecek yönünden az tüketim, hafif gıda, basit yaşamak müslümanların görevi olması gerekirken, yukarda söy¬lediklerimiz -ne yazık ki- olmaktadır. Ramazan bolluk ve bereket ayı¬dır fakat israf ayı değildir. Ramazan az ile yetinme ayıdır, savurganlık ayı değildir. Ramazan iktisat ayıdır, fesat ayı değildir.
Bizi en çok üzen şey oruçlunun gündüz boyunca tuttuğu oruçla kazandığını iftar sofrasında kaybettiğini görmektir. Çünkü o güneş batınca iftar sofrasına oturur oturmaz ağzını açabildiğince açar, mide¬sine öylesine yiyecek ve içecek gönderir ki adeta şişer kalır. Bu duru-mu ile kaldıramayacağı yükün altına giren kimse gibi olur. Böylece ya kımıldayamaz veya sağında-solunda, organlarında ağrılara sebep olur.
Doktorlar derler ki: “İnsanın midesi belirli bir genişliğe ve çalış¬ma gücüne sahiptir. Normalin üzerinde yemek yenirse midenin çalış¬ma gücü ° oranda zorlanır ve o oranda mideye acı verir. Neticede bu aşırılık mideyi yorar ve hasta eder. O kadar ki içine aldığı besinleri hazmedemez duruma gelir. Sonuçta içerisindeki yemek, sıvı ve gaz bi¬rikintileri ile mide uzayıp sarkar. Bunun sonucunda kalp baskı altında kalır. Kalp midenin üzerinde olup mide ile arası diyafram gibi bir per¬de ile ayrılmıştır. Midenin kalbe baskı yapması nefes alma güçlüğüne ve kalp çarpıntısına sebep olur. Bu rahatsızlık daha sonra bağırsaklara uzanır. Özümlenmemiş ve hazmedilmemiş besinlerin bağırsaklara in¬mesi, onlara öyle bir yük yükler ki insan ya kusar veya ishal olur. Ya¬hut kabızlık, baş ağrısı veya halsizlik meydan gelir.”
Hiç tartışmasız günümüzde gördüğümüz gerçek odur ki -pek ço¬ğumuz- oruçlarımızı berbat ediyoruz. Nasıl mı: kimimiz sahurda, ki¬mimiz iftarda tıkabasa oburcasına yemek yiyor, kimimiz çay-kahve ve diğer keyif verici şeylerle gece yarılarına kadar sohbet ve eğlence ile uyanık kalıyor, sonra da bunun neticesinde gündüzün pek çok kısmını uyuyarak geçiriyoruz!
Böylece oruç dolayısiyle yapmamız gereken görevlerimizi yapa¬mıyoruz, bünyemizde bozukluk baş gösteriyor. Sonra da (bir şeyle kar¬şılaşırsak) “oruç başıma vurdu” diyerek orucu kötülüyoruz. Oysa oruç, bizim işlediğimiz suçtan uzaktır!
islâm dini bize dosdoğru olmayı, her işin normalini yapmayı, ne •inte, ne de ifrata sapmayıp mutedil davranmayı emretmiştir.
Kur’an şu âyetleriyle buna ne güzel işaret ediyor:
Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma! Sonra kınanır (kaybettik¬lerinin hasretini çeker) kalırsın. (İsra/29)
onlar (mü’minler) ki harcadıklarında ne savurganlık, ne de cımrilik ederler. İkisi arasında orta bir yol tutarlar. (Furkan/67)
Yeyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz. Allah israf (savurganlık) edenleri sevmez. (A’raf/31)
Allah savurganlık edenleri sevmez. Çünkü onlar savurganlıkla iki günah birden işliyorlar. Öncelikle kendi nefislerine karşı aşırı davranı¬yor, bedenlerine ihtiyacından fazla, kaldıracağının üstünde yiyecek ve¬riyorlar. Bununla kendi bünyelerinde bozukluğa sebep oluyorlar. Şayet orta yolu izleyip dosdoğru olsalar hiç bir problem olmayacak ve selâ¬mette olacaklar.
İkinci günahları, yaptıkları savurganlıktır, bu da fakir insanlara zarar vermektedir. Savuranlar bunu yapmasalar fakirler de orta düzey¬de bir hayata kavuşacaklar. Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki beslenme bozukluğu ve açlık yüzünden hasta olanlar da var; aşırı beslenme ve oburluktan hasta olanlar da var!
İnsanlar insafı elden bırakmasa, normal ve orta düzeyde ihtiyaçla¬rını karşılamakla yetinse, hem kendisi selâmet bulacak, hem de fakir¬ler orta düzeyde bir hayat sürecek. Böylece herkesin üzerinde mutlu¬luk bayrağı dalgalanacaktır.
İslâm dininin fıtır sadakasını ramazanın sonunda verilmesini em¬retmesi bir hususa işaret ediyor: Oruç tutan kimse (çok zengin olmasa bile) ramazan sade, basit ve hafif geçirilmesi gereken bir ay olduğu için tutumlu davranacaktır. Ramazan boyu bu davranışından meydan gelen bolluktan hem kendisi, hem bakmakla yükümlü olduğu aile bi¬reyleri adına fitresini vererek başkalarının da ramazanın bolluk ve be¬reketinden faydalanmasını sağlayacaktır.
Oruç sağlığa giden bir yoldur. Onu kötü davranışımızla hastalığa giden yol yapan biziz.
Ramazan ayı temizlik, ibadet ve irade gücü kazanma ayıdır. Onu yanlış davranışlarımızla tembellik ve uyuşukluk ayına dönüştüren biziz.
İslâm dini bizim için orucu emretmekle, bedenî yönden sağlıklı olmamızı, uyanık bir imana ulaşmamızı, canlı bir dinî hayata ermemian sahibi olmamızı ve Adem oğulları arasında Hımlaşmanın hakim olmasını istemektedir. Bizim görevimiz orucun bulamaçlarını gerçekleştirmek olmalıdır.
Niyetin gerisinde ne olduğunu ancak Allah bilir.
Oruç Ve Tıp
SORU: Tıbbî yönden orucun faydası nedir?
CEVAP: Orucurı sıhhat ve tıp yönünden faydalarından söz edenler sadece din adamları değildir. Doktorlar ve tıp uzmanları orucun sağlık ve tıp yönünden yararlarını geniş bir şekilde anlatmaktadırlar. Doktor¬lar pek çok hastalık için tedavi yolu olarak oruç tavsiye etmektedir. Onların bu tavsiyedeki çıkış noktası şu hikmetli sözdür: “Mide hasta¬lık yuvası, pehriz ise ilaçların başıdır.”
Mideyi aç bırakmanın faydası ile ilgili pek çok hadisten söz edil¬mektedir. Bunlardan bazılarının gerçekten hadis olduğu sabit değilse de şurası kesindir ki mide ve bağırsakları hafif tutmak çok önemlidir. O derecede ki pek çok rahatsızlıkta koruyucu olarak bu husus neredey¬se bir zorunluluk olmaktadır.
Orucun sağlık yönünden yararlarını bundan önceki sorunun ceva¬bını verirken geniş bir şekilde anlattık.
Kaç Yaşında Oruç Tutmalı
SORU: Yirmi yaşında olan bir delikanlı oruç tutmalı mıdır?
EVAP: Oruç, kadm-erkek sağlıklı olan ve yükümlülük çağında an her müslümana farz olan bir ibadettir. Bakara/183 ayetinden bunu anlıyoruz.
Uca gücün yetmesi kuvvetli ve zayıf bünyelere, oruç tutulan günün uzunluğuna kısalığına göre değişir. Bu sebeple oruç tutmaya baş¬lamakta yaş olarak bir sınır belirlemek zordur. Fakat kız olsun, erkek olsun baliğ olma (ergenlik) yaşı, genellikle oruca başlama yaşıdır.
Sahabe-i kiram hazretleri çocuklarını oruç tutmaya teşvik eder¬lerdi. Teşvik için oruç tutan çocuklara hediyeler verir, onları sevindi¬rirlerdi.
Gücü yetmeyen çocuklara ana-babanın zor kullanarak oruç tuttur¬ması uygun değildir. Böyle bir uygulama, hastalığa ve zayıflamaya se¬bep olur. (Hem de çocukta dine karşı antipati doğar). Çocuk yaşta oru¬cun tutulup tutulmaması hususunda dindar ve uzman bir doktorun fik¬rini almak iyi olur. Belki gücü yeten bir çocuk, başkasından daha iyi oruç tutabilir.
Sigara Ve Oruç
SORU: Sigara içmek orucu bozar mı?
CEVAP: Oruç tutmaktan maksat nefsi yiyecek içecek ve cinsel ar¬zulardan mahrum etmektir. Bu sebeple, doğal yoldan karın boşluğuna ulaşan her şey orucu bozar. Sigara (orucu bozmakla ilgisi bir yana dur¬sun) aslında bir felâkettir. Hiç bir faydası olmayan, bilakis zararlı olan birşeye para harcamaktır. Doktorlar sigara tiryakilerinin tutulduğu pek çok hastalıktan, özellikle -Allah korusun- kanserden söz etmektedir¬ler. Bu sebeple ilim adamları sigaranın orucu bozduğunu söylemişler¬dir. Her şeyden önce içilen sigaranın dumanı karın boşluğuna ulaşmak¬tadır. Eğer bir tiryakinin ciğerlerinin içine bakma imkanımız olsa, ora¬da tabakalar halinde duman oluştuğunu görürüz.
Bundan öte (oruçlu bir kimsenin) sigara içmesi, şeytanın vesvesi-ne kapılmaktan, zayıf iradeli ve Allah’a ve O’nun emri olan oruca say¬gısı olmayan biri gibi pis bir arzuya kapılmak istemesinden ibarettir.
Ramazan Günlerinden Bir Günün Orucunu Yemek
SORU: Bir kimse ramazanın 29 gününü oruçlu geçirse, fakat bir gününü tutmasa, oruç tuttuğu diğer günlerden sevap kazanabilir mi?
CEVAP: Ramazan ayında oruç tutmak Kur’an, hadis ve icma (gö¬rüş birliği) ile farzdır.
Kur’an’da Bakara 183, 184 ve 185 ayetlerinde bu husus açık bir şekilde bildirilmiştir.
Rivayet edildiğine göre bir adam Hz. Peygamber’e gelip şöyle dedi:
“Ey Allah’ın peygamberi! Oruç olarak Allah’ın bana neyi farz kıl¬dığını haber ver.” Peygamberimiz: “Allah’ın farz kıldığı, ramazan ayı orucudur” buyurdu. Adam: “Bundan başka var mı?” diye tek¬rar sordu. Hz. Peygamber “Hayır, farz olarak yok! Nafile olarak tutarsan tut” buyurdu.
Muhammed ümmeti (asırlardan beri) görüş birliği etmiştir ki ra¬mazan ayında oruç tutmak farzdır ve oruç İslâm dininin esaslarından biridir.
Ramazan ayında oruç yemenin tehlikesini bildiren hadisler vardır. Bunlardan ikisini aşağıya alıyoruz: Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
İslâm dininin üzerine kurulduğu üç esas ve bağ vardır. Bunlardan birini terk edip koparan kâfir olur. Onun kanını dökmek helâldir. Bunlar:
a. Allah’ın birliğine inanmak,
b. Farz olan namazı kılmak,
c. Ramazan orucunu tutmak.
Her kim ramazandan bir günün orucunu Allah’ın verdiği bir ruh¬sat olmaksızın yerse, ömür boyu oruç da tutsa onu ödemiş olmaz. İlim adamları şöyle der: “Bir hastalık veya mazeret olmaksızın ra¬mazan gününden birinde oruç tutmayan kimsenin müslümanlığı şüp¬helidir. O kişinin inkarcı ve sapık olması söz konusudur.
Ramazan orucundan 29 gün tutan kimseden bu günlerin sorumlu¬luğu düşer. Geriye kalan bir günü mazeret sebebiyle yemiş ise bu onun borcu olur. Daha sonra mazereti kalkar, oruç tutmaya gücü yeterse bu günü kaza eder. Fakat, bu bir günlük ramazan orucunu bilerek, kasıtlı ve bir mazeret olmaksızın yemiş ise büyük bir suç ve iğrenç bir günah işlemiştir. Yukarda verdiğimiz hadislerde böyle yapan kimsenin duru¬mu anlatılmıştır.
Oruçlunun Cinsel İlişkide Bulunması
SORU: Oruçlunun ramazan gününde hanımıyla cinsel ilişkide bu¬lunmasının hükmü nedir?
CEVAP: Ramazan gününde oruçlu kimse hanımı ile cinsel ilişkide bulunursa orucu bozulur. Kendisine hem kaza hem de keffaret gerekir.
Rivayet olunduğuna göre bir adam Hz. Peygamber’e gelerek: “He¬lak oldum ey Allah’ın Rasûlü!” dedi. Hz. Peygamber: “Seni helak eden şey nedir?” diye sordu. Adam: “Ramazan gününde hanımım ile cinsel ilişkide bulundum” cevabını verdi. Adam ile Hz. Peygamber arasında şöyle bir konuşma geçti:
– Azâd edecek bir köle bulabilirmisin?
– Hayır.
– Ara vermeden, peşpeşe iki ay oruç tutmaya gücün yeter mi?
– Hayır.
– Atmış yoksula yemek yedirecek gücün var mı?
– Hayır
Adam orada oturdu. Bu arada Hz. Peygamber’e bir ölçek hurma Hz Peygamber adama: “Bunu al, sadaka olarak dağıt” bu¬rdu Adam: “Medine’nin iki ucunda (yani bu şehir içerisinde) benden A ha fakir, bu hurmaya benden daha çok ihtiyacı olan biri var mı?” de-ince Rasûlullah güldü ve adama: “Bunu al git çoluk çocuğuna yedir?”
Fıkıh âlimlerinden pek çoğu (kadın istemeden ilişki olmuş ise) keffaret cezasının yalnız erkeğe gerektiği görüşündedirler. Keffaretin gerekmesi için ilişkinin unutarak yapılmaması şarttır.
Keffaret, yukarda geçen hadisteki sıraya göre olur. Yani keffaret gereken kişi gücü varsa bir köleyi hürriyetine kavuşturur. Bunu yapa¬mazsa, iki ay aralıksız oruç tutar. Buna da gücü yetmezse çoluk çocu¬ğuna yedirdiği orta derecede gıdadan altmış yoksula yemek yedirir.
Buruna Duman Kaçması Ve Oruç
SORU: Fabrikada çalışmakta olan kimsenin iş yerinde ağzına-bur-nuna giren duman orucu bozar mı?
CEVAP: Kendisinden kaçınmak mümkün olmayan şeylerden oru¬cun bozulmayacağını fıkıh âlimleri bildirmişlerdir.
Ağızda biriken tükrüğü yutmak, ocaktaki dumanın, yolda uçuşan tozun, (evde veya değirmende uçuşan) un tozunun yutulması, güzel koku koklamak ve kadının (yutmamak şartı ile) yemeğin tadına bak¬ması âlimlerin bildirdiğine göre orucu bozmaz. Eğer bunlar oruçlu için Allah’ın haram kıldığı şeyler olsaydı, Peygamber (s.a) mutlaka ümme¬tine bunları bildirirdi.
Peygamber’den hiç bir yol ile böyle birşey aktarılmadığına göre unların oruçlu için zararlı olmadığını anlamış oluyoruz. Dumandan, ardan ve güzel kokusu olan şeyin kokusundan kaçınılması müm¬kün değildir.
Ramazan Nasıl Başlar?
SORU: İnsan oruca nasıl başlar? Oruca ne zaman nihayet verir? Mutlaka devlet yönetisicinin orucun başladığını ilan etmesini bekle¬mek gerekir mi?
CEVAP: Hz. Allah Kur’an’da: “…Sizden her kim o (ramazan) ayı(nı) görürse o ayda oruç tutsun” (Bakara/185) buyuruyor. Ramazan ayının girdiğinden bilgisi olup yolcu olmayan ve gücü yeten her mü¬kellefe mazereti bulunmadıkça oruç tutması farz olur. Ramazan ayının girmesi hilâlin görülmesi ile olur. Hilâl ramazan ayı girince (batı uf¬kunda) çıkar. Onu görene ve her gücü yetene oruç farz olur.
Ramazanın sona erdiğini şahitlerin tanıklığı ile veya şaban ayının 30′a tamamlanması ile bilen kimseye de oruç tutmak farz olur.
Ramazan ayının sona ermesi ile oruç tutma da sona erer. Bu da şevval ayının hilâlinin görüldüğünün belirlenmesi ile olur.
Anlattığımız bu uygulama Hz. Peygamber’in: “Ramazan hilâlini görüp oruç tutunuz, şevval hilâlini görüp bayram yapınız” hadisine da¬yanmaktadır.
Ramazanda Sahur
SORU: Ramazanda sahura kalkmak vacib midir? Yoksa sünnet midir?
CEVAP: Sahur orucun sünnetlerindendir. Sahuru geciktirerek (yani son ânına kadar yeyip içerek) yapmak da ayrıca sünnettir.
Sahurla ilgili hadisleri aşağıya alıyoruz:
Ümmetim sahuru geciktirip, iftarda acele ettiği müddetçe hayır üzeredir.
Sahur yemeği ile gündüz tutacağınız oruca yardım ediniz.
Hurma mü’minin ne güzel sahurudur?
İsterse bir yudum su içerek olsun, sahura kalkınız.
Sahur yemeği yeyiniz. Zira sahurda bereket vardır.
İbn’ul Münzir sahurun mendub olduğuna dair icma (görüş birliği) olduğunu söylemiştir. Hz. Peygamber’in ve ashabının (bazen) sahur yapmaksızın iki gün üstüste oruç tutmaları gösteriyor ki sahur vacib değildir. Sahur, çok az bir şey yeyip içmekle bir yudum su da olsa gerçekleşir.
Ramazan Ve Oruç
SORU: Hz. Allah niçin ramazanı oruç ayı olarak seçmiştir?
CEVAP: İnsan gönül rahatlığı ile kolayca bu soruya “Bu Allah’ın iradesidir. O her şeyi bilir. Biz ise bilmeyiz. Her şeyden haberdar olan hikmet sahibi mevlânın böyle hükmetmiş olması yeterlidir.” “Allah yaptığından sorumlu tutulmaz. Onlar (insanlar) ise sorguya çekilecek¬lerdir” (Enbiya/23) şeklinde cevap verilebilir.
Bu soruya uzunca bir cevap da verilebilir:
Hz. Allah bazı günleri ve bazı mekânları diğer gün ve mekânlar¬dan üstün kıldığı gibi bazı ayları da üstün kılmıştır.
Ramazan ayının diğer aylara göre bir takım ayrıcalıkları vardır:
1. Her şeyden önce Allah ilmi ve hikmeti ile bu ayı yüce kitabı Kur’an’ı kendisinde indirmek üzere seçmiştir. (Bkz. Bakara/185)
2. İman ile küfür ve Allah’ın kullan ile şeytan taraftarları arasın-akı ilk savaş olan Bedir savaşı bu ayda olmuştur. Kur’an buna ayırım
günü anlamına gelen Yevm’ul Furkân adına vermiştir. (Bkz. Enfal/41)
3. Ramazan ayı ki zafer ve fetih ayıdır. Cenab-ı Hak Mekke’nin ‘ ıni bu ayda lütfetmiştir. Kur’an’da bu zaferin geleceği özel bir sure ile müjdelenmiş ve insanların alay alay islâm dinine girecekleri bil¬dirilmiştir. (Bkz. Nasr suresi)
4. Ramazan ayı içerisinde bulunan kadir gecesi ile bu ayın tüm ge¬celerini süsleyip güzelleştirmiştir. Kadir gecesi ki Allah onun şanını yüceltmiş, dindeki ulu mertebesini özel bir sure ile anlatmıştır. (Bkz. Kadr suresi)
5. Ramazan ayı günler ve yıllar boyunca büyük olaylara, muaz¬zam barış ve savaşlara sahne olmuş, nice topluluk ve halkların haya¬tında önemli rol oynayan olaylara tanık olmuştur.
Bu özellik, Ramazandaki Büyük Olaylar adında bir çalışma yap¬mama ve yayınlamama sebep olmuştur. Bu çalışmamda İslâm tarihin¬de ramazan ayında meydana gelen büyük olayları anlattım. Bunu bu kitabımızda da bulacaksınız. İnşallah bu çalışmanın ilaveleriyle gerisi gelecektir.
Ramazan ayında meydana gelen olayların feyiz ve bereketi bol ve çoktur.
Bu kadar sebep akıl ve gönül için ramazan ayının Allah ve kul ka¬tında farklı bir yeri olmasına yetmez mi?
İnsanların sormaktan bıkmadığı bir soru daha var: Allah’ın bize farz kıldığı orucun faydası nedir?
Orucun akla ilk gelen faydası sağlık yönünden olan yararıdır.
Orucun sıhhat ve tıp yönünden faydalarından söz edenler sadece din adamaları değildir. Doktorlar ve tıp uzmanları orucun tıp ve sağlık yönünden yararlarını geniş bir şekilde anlatmaktadırlar. Doktorlar pek çok hastalık için tedavi yolu olarak orucu tavsiye etmektedirler. Onla¬rın bu tavsiyedeki çıkış noktaları şu hikmetli sözdür:
Mide hastalık yuvası, pehriz ise ilaçların başıdır.
Mideyi aç bırakmanın faydası ile ilgili pek çok hadisten söz edil-
mektedir. Bunlardan bazısının gerçekten hadis olduğu sabit değilse de şurası kesindir ki mide ve bağırsakları hafif tutmak çok önemlidir. O derecede ki pek çok rahatsızlıktan koruması açısından bu husus nere¬de ise bir zorunluluk olmaktadır.
Orucun dile getirebileceğimiz başka faydaları da vardır. Şöyle ki:
a. Oruç insanın azim ve iradesini güçlendirir.
İnsan oruç tutmakla âdet ve geleneklerin insanı köleleştirmesine karşı koyar. İnsan nerdeyse âdet ve alışkanlıklarının esiri olmuştur. Onlardan aynlmaya gücü yetmeyecek derecededir. Oruç mü’mine bir güç ve kuvvet verir ve oruç sayesinde müslüman esiri olduğu alışkan¬lıklarına karşı koyar.,
b. Dosdoğru ve hakkiyle tutulan oruç, insana başkalannın elemi¬ni hissettirir, zorunlu olarak açlık içerisinde yaşayan fakirlerin duru¬munu öğretir.
Göklerin ve yerin hâkimi olan yüce Allah itaatkâr kuluna, şafak vaktinden gün batana kadar yemeden içmeden uzak durmasını emret¬miştir. Oruçlu iken zaman ilerledikçe açlığın acısını tadar. Böylece din ve insanlık kardeşi olan pek çok kimsenin açlık içerisinde yaşadığını hatırlar ve vicdanında onlara katkıda bulunma duyguları kabarır. Allah Teâlâ’mn kendisine nice nimetler verdiğini, kendisini böyle durumlara düşmekten koruduğunu düşünür. Rabbi Teâlâ kendisini kardeşlerine yardım elini uzatmaya, onlara şefkatli davranmaya davet etmektedir, ihtimal ki ramazanın sonunda fıtır sadakası verme emrinin sırrı burda-dır. Çünkü bu ramazan boyunca açların hâline vakıf olan müslümana en süratli şekilde onlara yardım imkânı vermektedir. Yoksullara yardım eli uzatmada orucun ve ramazanın faydası böylece ortaya çıkmaktadır.
c- Orucun bir faydası da şudur: Otuz gün boyunca müslüman gün-ı yemeyi içmeyi keserek, belli saatlerde yemek yemektedir. Otuz Jn süren bu uygulama fazlasıyle düzenli ve tertipli olma eğitimi ve-öır kurs faaliyetine bezemektedir. Kur’an-ı Kerim oruç emrinin ayetin sonunda (Bkz. Bakara/183) “Umulur ki muttakilerden unuz” buyurarak orucun faydasını kısa fakat ne güzel anlatmıştır!
Menâr tefsirinde orucun insanı takvaya hazırlaması hususunda şunlar anlatılmıştır:
Orucun insanları Allah’ın istedeği takvaya hazırlaması pek çok yönden ortadadır.
Bunların durum itibariyle en büyüğü, delil olarak en inandırıcısı, etki olarak en açığı ve şeref yönünden en yükseği oruç ibadetinin Allah’tan başka bir gözetleyicisı olmayıp insanın kendisine bıra¬kılmasıdır. Oruç kişi ile Allah arasında bir sırdır. İnsanın oruçlu olup olmadığını Allah’tan başka kimse bilmez.
İnsan bir ay boyunca sırf Allah’ın emrine riayet edip O’nun buyru¬ğuna boyun eğmek için yılda bir ay süreyle zevk ve arzulara yö-nelmiyor. Yanı başındaki en nefis yiyeceklere, en tatlı içeceklere el sürmüyor. Hayat arkadaşı ve gönülyoldaşı sevgili eşi ile bir ara¬da, karşı karşıya duruyor, bir engel bulunmadığı halde ona el sür¬müyor. Kendisini Allah’ın gördüğünü bilmese, Allah’ın kontrolü altında olduğuna inanmasa bu zevk ve arzulara karşı asla sabret mczdi. En şiddetli arzu halinde bile bu inanç ve duygu oruçluyu alıkoy ar.
Şüphe yok ki bir ay boyunca her gün yaşanan bu durum oruçluda “Allah’ın kontrolü altında” olduğu inancını geliştirir, pekiştirir. Bu duygu imanın kemâline işarettir.
İşte Allah’ın kontrolü altında olduğu duygusunun insanı kaplama¬sı, nefisleri en büyük hazırlayıcı, dünyaya bağlanmaya karşı insa¬nı en güzel zabt-u rabt eden özelliktir.
Bu özelliğe sahip olan kişi dünyada mutlu yaşadığı gibi âhirette de mutlu olur.
Sürekli Allah’ın kontrolü altında olduğunu gönlüne yerleştiren kimse insanları aldatıp kandırabilir mi? Allah kendisini görüp du¬rurken haksız yere insanların malını yiyebilir mi? Zekâtı verme¬yerek Allah’ı aldatmaya, dinin önemli bir rüknünü yıkmaya kalkı¬şabilir mi? Hileli yollara başvurarak faiz yiyebilir mi? Allah ile arasına bir perde koyarak günah işlemeye, açıktan kötülük etme¬ye kalkışabilir mi?
Asla! Böyle bir insan kendisini günah içerisine salıveremez! Zira Allah’tan uzun süre gaflet içerisinde olamaz. Unutup bu yasaklı¬dan birine yönelse, süratle Allah’ın kontrolünü hatırlar, tevbeye Allah’a dönmeye can atar. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
Takvaya erenler varya; onlar şeytan tarafından bir vesvese dokun¬duğunda (Allah’ın emir ve yasaklarım) hatırlayıp, hemen gerçeği görürler. (A’raf/201)
Demek oluyor ki oruç en büyük irade terbiyecisi ve arzuların di¬rencini kırıcı bir faktördür. Oruçluya yaraşan, inancı gereği yap¬tıklarının hayırlı olduğuna inanarak özgür olması, arzuların köle¬si olmamasıdır. İşte orucun ruhu ve sırrı yukardan beri anlattığı¬mız ilâhi kontroldedir. İşte kudsi hadiste söylenen “Oruç Allah içindir” ifadesinin analamı budur.
Ramazan oruç ayıdır, onun diğer aylara göre ayrıcalıkları vardır.
Ramazan orucu her şeyden evvel insanı Allah’ın emrine uyduğu bilincine vardınr. Zira oruç tutan kimse Allah’ın emrine uyduğu için aslında haram olmayan yiyecek ve içeceklerden vazgeçmektedir.
Gündüz sona erip güneş batınca o günün orucunu edâ etmenin se¬vinci başlar. İftar sırasında aile veya tanıdık ve dost grubu bir arada oruçlarını açarlar. Allah’a hamd edip, verdiği başanya şükrederek, ni¬metlerin devamı ve ibadetlerinin kabul edilmesi için birlikte dua ederler.
a Gecenin ilk yansında, akşamla yatsı arasında veya yatsıdan sonra dmî dersler-konuşmalar yapılır.
Kamazanın bir ayrıcalığı da teravih namazıdır. Teravih namazı kı-arken vücuttaki organların bir çoğu hareket eder. Bu bedenî hareket, am daki beş vakit namazda vardır. Bu özellik hususi bir araştırma yaPmaya müstehaktır.
Ramazan ayının ayrıcalıklarından birisi de bazı gönül gözü açık Allah kullarının ramazan gecelerinde Kur’an okuma ve okutma faali¬yetinde bulunmasıdır.
Ramazan Kur’an gecelerinin tertip edildiği tek aydır. Hâli vakti yerinde olan müslümanlar evinde güzel sesli ve Kur’an’ın hakkını ve¬rerek okuyan bir okuyucu bulundurur. Aynı zamanda evini Kur’an din¬lemek isteyen herkese açar. Bu Kur’an ziyafeti gece yarılarına kadar sürer. Bu adet özellikle aşağı Mısır’da olmak üzere müslümanlar ara¬sında yaygın idi. Fakat zamanla bu güzel âdetin bir parça kaybolduğu¬nu görmekteyiz. Allah’tan bu güzel âdetlerin tekrar yaşanmasını lütfet¬mesini ümid ediyoruz.
Ramazanın bir diğer özelliği de hayır ve ihsan ayı olmasıdır. İna-sanın eli bazen sıkı olur. Veya el hep almaya, tutmaya alışmıştır. Ra¬mazan gelince, gücü yettiğince hayır yapmaya, imkânı varsa oraya bu¬raya yardımlar yapmaya başlar. Çok kere “Ramazan ihsan ayıdır” den¬diğini duymuşuzdur. Bu cümledeki ihsan kelimesinden maksat, cö¬mertlik ve çok hayır yapmaktır.
Ramazanın bir diğer özelliği de muttakilerin ve gönül gözü ile gö¬renlerin kötü söz ve çirkin hareketle karşılaştıklarında örnek davranış¬larda bulunmalarıdır. Bunların hareket noktalan eşsiz örnek ve lider Hz. Muhammed’in şu sözüdür:
Sizden biriniz oruçlu iken çirkin bir şey yapmasın ve söylemesin, günaha girmesin. Eğer kendisine bir çatan kötü söz söyleyen olur¬sa ben oruçluyum, ben oruçluyum desin.
Ahmet Şevki oruçtan söz ederken ne güzel söylemiştir: Oruç meşru bir mahrumiyet, açlık ile terbiye ve Allah’a boyun eğmedir. Allah’ın em¬rettiği her farzın bir hikmeti vardır. Orucun dıştan bakışta eziyet gibi ol¬duğu görülse de içinde rahmet vardır. Oruç şefkat duygusunu geliştirir, hayır yapmaya teşvik eder, kibri kırar, sabrı öğretir ve iyiliğe alıştırır.
Sürekli tok olan ve lüks içinde yaşayan kimse oruç tutunca acıkıp mahrumiyet içinde kaldığı vakit, yokluğun ve açlığın acısının nasıl ol¬duğunu tam anlamı ile bilir.
Bütün bu anlattıklarımız kudsi hadisteki “Orucun Allah ile kul sında bir sır” olduğunu bildiren ifadenin ne kadar yerinde olduğunu rtava koymaktadır. Yaratıcısı ile arasındaki bu sırra riayet eden oruç-sevabını bol bol vermeyi Cenab-ı Hak üstlenmektedir.
Teravih Namazı
SORU: Ramazanda kılanan teravih namazının hükmü nedir?
CEVAP: Teravih namazı ramazan gecelerini ihya etmek için kılman bir namazdır. Bu namafc farz olmayan, nafile ve sünnet bir namaz olup yatsı namazından sonra kılınır.
Teravih namazı kadın ve erkek için sünnet-i müekkededir.
Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber emir söz ko¬nusu olmaksızın ramazan gecesinde kılınan bu namaza teşvik ederdi. Hz. Peygamber: “Her kim inanarak ve mükâfatını Allah’tan bekleyerek ramazan gecelerinde namaz kılarsa, geçmiş günahları affolunur” bu-yurmuştur.
Hz. Peygamber döneminde uygulama böyle idi. (Yani bu teşvike uyarak ramazan gecelerinde teravih namazını kendileri kılarlardı.) Hz. Ebubekir’in halifeliği döneminin ilk yıllarında da böyle idi. Daha son¬raları Hz. Ömer teravih namazının cemaatle kılınmasını emretti.
Hz. Aişe Rasûlullah zamanında teravih namazının durumunu şöy¬le anlatıyor:
Ramazan gecelerinden birinde Hz. Peygamber mescide gelip na¬maz kıldı. Orada bulanlar da ona uyup namaz kıldılar. Sabahleyin insanlar bunu aralarında konuştular. Bu sebeple ikinci gece daha Çok insan toplanarak onunla birlikte namaz kıldılar. Üçüncü gece »undan haberi olanların gelmesiyle daha kalabalık bir şekilde na-naz kıldılar. Dördüncü gece mescid gelen cemaate yetmedi. Tera-namazı için çok insan toplanmıştı. Fakat Hz. Peygamber onların yanına çıkmadı. Sabah namazını kıldıktan sonra onlara şöyle buyurdu: “Sizin dün gece teravih için toplanmanızdan haberim var. Fakat ben farz olurda kılmaya güç yetiremezsiniz korkusuyla sizin yanınıza çıkmadım.” Hz. Peygamber’in vefatına kadar du¬rum böyle devam etti.
Nafile Oruç
SORU: Hangi günlerde nafile oruç tutmak daha faziletlidir?
CEVAP: Nafile oruç, sünnet veya mendub olduğu söylenen ve tutana sevap verilip, tutmayana bir ceza gerekmeyen oruçtur.
Bunlardan birisi şevval ayında tutulan altı gün orucudur. Hz. Pey¬gamber bu oruç hakkında şöyle buyurmuştur:
Ramazan orucunu tuttup, buna bayramdan sonra altı gün daha ila¬ve eden yılın tamamını oruç tutmuş gibi olur. Bir iyilik yapana on misli sevap vardır.
Nafile oruçlardan biri de zilhicce ayının ilk on günü tutulan oruç¬tur. Hz. Hafsa diyor ki: “Şu dört şeyi Rasûlullah hiç terk etmemiştir: Aşura orucu, zilhicenin ilk on günü orucu, her aydan üç gün oruç tut¬mak ve sabah namazından (farzından) önce iki rekat namaz kılmak.”
Aşura orucu muharrem ayının onuncu günü tutulan oruçtur. Çün¬kü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
Yapılan işler (Allah’a) pazartesi ve perşembe günleri sunulur. Yap¬tığım iş sunulurken oruçlu olmayı severim.
Hz. Peygamber pazartesi ve perşembe günlerini oruçlu geçirirdi.
Oruç Ve Zina
SORU: Ramazanda oruç tutup iftar ettikten sonra zina eden kimse nedir? Bu kimsenin tuttuğu oruç (olay iftardan sonra oldu-”una göre) bozulur mu?
CEVAP Soruda ifade edilen olay gerçekten olmuş ise bu, bir çeşit ile alay etmek ve onun hükümlerini hiçe saymak demektir. Bir başdeyişle bu hareket dinin hükümlerini ve genel ruhunu hiç bilmemek demektir. Çünkü din parçalanmaz bir bütündür. Dinin emir ve yasaklatüm hükümleri içice olup birbirine yardımcıdır. Bunlardan biri çiğnenirse din çiğnenir, onda bir eksiklik meydana gelir.
Zina eden kimse çirkin günahlardan en büyüğünü işlemiştir. Bu suçu r^nazanda işlemek onun çirkinliğini ve rezaletini, bir kat daha ar¬tırır. Çünkü ramazan oguç, ibadet, iman ve ihsan ayıdır. Bu şahsa yara¬şan şey (madem oruç tutan bir insandır) zinadan kaçınmak ve Allah’tan korkmak olmalı idi.
Zina suçu iftardan sonra olduğu için oruç zahiren sahih ise de oru¬cunun bir kıymeti ve faydası kalmamıştır. Zira ramazan ayına ve bu aydaki orucun saygınlığına aldırış etmeden zina yapan kimse değer ve¬rilmeye, yaptığı iş kıymetlendirilmeye müstehak değildir. En iyisini gene Allah bilir ya, ramazan ayında iftardan sonra bu çirkinliği gerçek¬leştiren kimsenin orucunu Allah kabul etmez.
Aşure Orucu
SORU: Aşure gününde oruç tutmanın hükmü nedir?
CEVAP: Aşure, muharrem ayının onuncu günüdür. Muharremin okuzuncu gününe de aşure denilmiştir. Hz. Peygamber şöyle buyur¬muştur: gelecek seneye çıkarsam muharremin dokuzunda aşure oru¬cu tutmaya kesin karar verdim. Pev§anıber’in bundan maksadı müslümanların yahudilere mu-davranmasını temin etmektir. Çünkü yahudiler muharremin onun-gunü oruç tutuyorlardı.
İlim adamalarının çoğunluğuna göre aşure muharremin onuncu günüdür. Bu günde oruç tutmak müekked sünnettir
Buharı ve Müslim’in rivayet ettiği hadiste aşure orucu şöyle anla¬tılıyor:
Hz. Peygamber Medine’ye geldiğinde yahudilerin aşure günü oruç tuttuklarını gördü. (Onlar buna gerekçe olarak şöyle diyorlardı.): Çünkü Allah Hz. Musa’yı bu gün kurtarmıştır. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Musa peygamberin kurtuluşuna sevinmekte ben in¬sanlardan daha çok hak sahibiyim” buyurarak bu günde oruç tut¬tu ve bu günde oruç tutulmasını teşvik etti.
Hz. Peygamber, ramazan orucu farz kılınmadan önce aşure orucu üzerinde sıkı bir şekilde dururdu. Ramazan orucu farz kılındıktan sonra aşure orucu sünnet olarak kaldı.
Rivayet olunduğuna göre Arablar cahiliyye döneminde aşure gü¬nünde Kabe’nin örtüsünü yeniler ve bu gün oruç tutarlardı.
Şafiî âlimlerinden Nevevî’nin el-Mecmu isimli kitabında bu konu¬da şu açıklama vardır: Mezhebimizin âlimleri aşure orucunun İslâm’ın ilk yıllarında farz olup, sonra kaldırıldığı veya hiç bir vakit farz olma¬dığı konularında ihtilaf etmişlerdir.
Şafiî’nin bu meseledeki sözü açıktır:
Aşure orucu hiç bir zaman farz olmamıştır. Aşure orucunun farz olduğu görüşü Hanefîye göredir. (Daha sonraki durum itibariyle) onun farz olmayıp sünnet olduğunda müslümanlann görüş birliği vardır.
İslâm’ın ilk yıllarında farz olduğu görüşü şu hadise dayanır: “Hz. Peygamber bir adamı halkına göndererek onlara aşure günü oruç tutmalarını emretmesini, (aşure olduğunu bilmeden) o gün bir şeyler yiyen olursa, günün geri kalan kısmım oruçlu gibi geçirmesi¬ni emretti.”
Hz. Aişe de şu olayı naklediyor:
Hz. Peygamber, ramazan orucu farz kılınmazdan önce aşure orucunun tutulmasını emretmişti. Ramazan orucu farz olunca dileyen aşure orucunu tuttu, dileyen tutmadı.
İbn Ömer’den rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber ve müslü-manlar ramazan orucu farz olmazdan önce aşure orucunu tutarlardı. Ramazan orucu farz olunca Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
Dileyen (aşure orucunu) tutsun, dileyen tutmasın.
İbn Mes’ud aşure orucu hakkında şöyle diyor: Aşure orucu Hz. Peygamber’in ramazan orucu farz olmazdan önce tuttuğu bir oruç idi. Ramazan orucu farz olunca onu bıraktı.
Obir b. Semure şöyle diyor:
Hz. Peygamber aşure orucunu tutmaya bizi teşvik eder ve bu ko¬nuda bizden söz alırdı. Ramazan orucu farz olunca aşure orucu hakkında emir vermediği gibi yasaklamadı da. Bizden onu tutaca¬ğımıza dair söz de almadı.
Ebu Musa da: “Peygamber bize aşure orucunu tutmayı emretmiş idi” demiştir.
Hanefî mezhebi âlimleri: Bu konuda verilen emrin, aşure orucu¬nun farz olduğunu gösterdiğini ileri sürüyorlar. Buna delil olarak da şöyle diyorlar: “Dileyen tutsun, dileyen tutmasın ifadesi bu gün için sünnet olmakla beraber bir,serbestliği ifade etmektedir. Daha önce farz olmasaydı serbestlikten söz edilmesi doğru olmazdı.”
Şâfiîlerin buna cevabı şöyledir: Daha önceleri de aşure orucu hiç farz olmamıştır. O sahih hadislerle sünnettir.
Muaviye b. Ebu Süfyan minberde iken şöyle demiştir: Rasûlul-lah’ın şöyle dediğini işittim:
gun aşure günüdür. Bu günün orucu size farz kılınmamıştır. Dileyen onu tutsun, dileyen tutmasın.
Dişteki nadis aşure orucunun farz olmadığını göstermektedir. Zira ha-sıze farz kılınmadı ifadesinin Arabça’sındaki Lem edatı geçmiş zamanda hiç farz olmadığını ifade ediyor.
Abdullah b. Ömer de şöyle diyor:
Aşure günü cahiliye (zamanı) insanlarının oruç tuttuğu bir gündür. Ondan hoşlanan oruç tutsun, hoşlanmayan tutmasın.
Hz. Aişe de şöyle diyor:
Aşure günü cahiliye döneminde Kureyş’in oruç tuttuğu bir gün idi. İslâmiyet gelince Rasûlullah: Dileyen onu tutsun, dileyen bıraksın buyurdu.
Aşure orucunun emredildiğini bildiren hadislerin, müstehablığı te’kid ettiği şeklinde yorumlanması gerekir. Hadislerin hepsini birbiri ile uyumlu olarak açıklayabilmek için böyle anlamaya ihtiyaç vardır.
Abdullah b. Mesud’un hadisindeki: “Ramazan orucu farz olunca onu bıraktı” ifadesi de aşure orucunun müstehab olduğunu te’kid etmek¬tedir. Nitekim: “Dileyen tutsun, dileyen bıraksın” ifadesi de böyledir.

Kaynak:Sorulu-Cevaplı İslam Fıkhı,Ahmet Şerbasi,Oruç Bahsi

25

Haziran
2012

Oruç İbadeti

Yazar: arafat  |  Kategori: iBADET  |  Yorum: Yok   |  633 Kez Okundu

I. İLKELER VE AMAÇLAR
Allah’ın buyrukları ve yasakları elbetteki kulların iyiliği içindir. İslâm bil¬ginleri bütün hükümlerin insanların yararlarını gerçekleştirme amacına yö¬nelik olduğu konusunda görüş birliği etmişlerdir. Bu bakımdan, Allah’ın yapılmasını istediği şeylerde kullar için çok büyük faydalar, yasakladığı şeylerde ise büyük zararlar bulunduğu kesindir. Kur’ân-ı Kerîm’de akla ay¬kırı hiçbir emir ve yasak bulunmamakla birlikte, bütün emir ve yasakların yarar ve hikmetlerini bilmek de mümkün değildir. Kaldı ki, ibadetler dinin bir yönüyle akıl üstü ve bir yönüyle sembolik törenleri kapsamında değer¬lendirildiği vakit, o dinin mensupları, benimsemiş oldukları dinin bu gereklerini bir hikmet, bir yarar arama telâşına düşmeden yerine getirmek duru¬mundadırlar. Bununla birlikte öteden beri İslâm bilginleri çeşitli ibadetlerin yarar ve hikmetleri konusunda kafa yormuş, bunların kişisel pratik yararla¬rından çok, insan nefsinin arındırılması ve yükseltilmesi yolunda fonksiyo¬nel hale getirmeye çalışmışlardır. İbadetleri, bir hedefe erişmenin yolu olarak görebilenler için bu kulluk görevleri, artık sırtta taşman ve bir an önce indi¬rilmeye çalışılan bir yük olmaktan çıkar ve âdeta üzerinde yükseklere ulaşı¬lan bir araç haline gelir. İbadet esasen Hakk’ın emrine riayet olduğu gibi, sonuç itibariyle, halkın hakkına riayeti de içerir. Bu sebeple de ibadette Hakk’ın ve halkın hukukuna riayet birlikte gerçekleşir.
İslâm dini ferdin toplum içinde uyumlu, güvenilir ve hoşgörülü olmasını sağlamaya yönelik düzenlemeler getirdiği gibi onun yaratıcı ile olan bağlantı¬sını daha derinden hissetmesine, devam ettirmesine ve geliştirmesine hizmet edecek düzenlemeler de getirmiştir. Hukuka riayet bakımından halkı ve Hakk’ı birbirinden ayırmak isabetli olmadığı gibi, halk ile ilişkilerin Hakkı ilgilendirdi¬ğini göz ardı etmek de mümkün değildir. Peygamberimizin
“İnsanlara teşek¬kür etmeyen Allah’a şükretmez” [544]
“Merhamet etmeyene merhamet olunmaz” [545]ve
“Hakkın¬da üç komşusunun olumlu tanıklıkta bulunduğu kişiyi Allah, affetmiştir” [546]gibi ifadeleri bu bağlantıyı işaretlemektedir. Yûnus da her halde “Yaratılanı sevdik yaratandan ötürü” derken vurguyu aynı noktaya yapıyordu. Bu itibarla İslâm, kişinin yaratanı ile gönül bağına, kendisiyle banşık olmasına önem verdiği gibi insanlarla “iyi geçiririne de aynı önemi vermiştir.
Gazzâlî orucun üç derecesinden bahsederken, bedende iştah ve şehvetin tatmin yeri ve aracı olan iki azayı yani mide ve cinsel organı, iştah ve şeh¬vet duyduğu şeylerden mahrum etmekten ibaret olan orucu, “sıradan in¬sanların orucu” (avam orucu) olarak; buna ilâveten gözü, kulağı ve diğer azaları günahtan korumayı “özel kişilerin orucu” (havas orucu) olarak ve tüm bunlara riayet ettikten başka, kalbini düşük emellerden, dünya düşün¬celerinden kısaca, mâsivâdan arıtarak bütün varlığıyla Allah’a bağlanmayı ise “daha özel kişilerin orucu” (ehassü’l-havâs orucu) diye tanımlar. Orucun hangi derecesi alınırsa alınsın, ibadetin toplumsal ilişkilere, toplumsal haya¬ta, kısaca “iyi geçim”e yönelik olumlu sonuçları açıkça görülecektir.
İnsanların arasındaki çekişmenin, kavganın temel sebeplerinden biri in¬sanların, iştah ve şehvetlerini ölçüsüzce tatmin etmeye çalışması ve belki bu amacı gerçekleştirmek üzere mal ihtiraslarıdır. Birinci kademedeki oruç bile bu ihtirası dizginlemenin, iştah ve şehveti kontrol altına almanın bizzat ger¬çekleştirilen ve tecrübe edilen bir yolu olmaktadır. İştah ve şehveti alabildi¬ğine ve ölçüsüzce tatmin peşinde koşmak şeytanî bir tutum olup oruç tut¬mak bu anlamda şeytanı zincire vurmak anlamına gelir.
Peygamberimiz’in, orucun ikinci yönünü vurgulayan “Oruç bir kalkandır; sakın, oruçluyken, cahillik edip de kem söz söylemeyin. Birisi size sata¬şacak veya dalaşacak olursa, ‘ben oruçluyum, ben oruçluyum’ deyin” sözü[547], izaha gerek bırakmayacak şekilde, “iyi geçim”i vurguluyor. Oruç, sadece iştah ve şehveti dizginlemek değildir, ayrıca ağzını ve dilini kötü ve çirkin söz söylemekten korumaktır.
İbadetlerin sırlarını, gerçek mâna ve önemini kavrayan kimi âlimler na¬maz kıldığı, oruç tuttuğu halde, hâlâ çirkin işler yapan ve fenalıktan sakın¬mayan kimseyi, abdest alırken yüzünü, eline su almadan üç kere yıkayan kimseye benzetmişlerdir: Uzaktan bakan onun abdest aldığını zannetse de o gerçekte abdest almamaktadır. Peygamberimiz “Oruç tutan öyle insanlar nardır ki, kârları sadece açlık ve susuzluk çekmektir” [548]derken bu durumu kastetmiş olmalıdır.
II. ORUCUN MAHİYETİ VE ÖNEMİ
Oruç Farsça’daki rûze kelimesinin Türkçeleşmiş şeklidir. Arapça’sı savm ve sıyâmdır. Savm kelimesi Arapça’da “bir şeyden uzak durmak, bir şeye karşı kendini tutmak, engellemek” anlamında kullanılır.
Fıkıh terimi olarak ise, imsak vaktinden iftar vaktine kadar, bir amaç uğ¬runa ve bilinçli olarak, yeme içme ve cinsel ilişkiden uzak durmak demektir.
İmsak, Arapça’da, “kendini tutmak, engellemek” anlamına gelir. Orucun temel unsuru da (rükün) bu anlamdır. İmsak vakti tabiri, dilimizde, oruç yasaklarından (yeme içme ve cinsel ilişki) uzak durma vaktinin başlangıcı anlamında kullanılır. İmsak vakti, tan yerinin ağarması (fecr-i sâdık; bk. Namaz Vakitleri bölümü) vakti olup, bu andan itibaren yatsı namazının vakti çıkmış, sabah namazının vakti girmiş olur; bu vakit aynı zamanda sahurun sona erip orucun başlaması vaktidir.
İftar vakti ise, oruç yasaklarının sona erdiği vakit anlamında olup, güne¬şin batma vaktidir. Bu vakitle birlikte akşam namazının vakti de girmiş olur. Gündüz ve gecenin teşekkül etmediği bölgelerde oruç süresi, buralara en yakın normal bölgelere göre belirlenir.
İmsakin, ikinci fecirle başlayacağı konusunda fakihler arasında görüş birliği olmakla birlikte, kimi fakihler bu hususta, daha ihtiyatlı olduğu gerek¬çesiyle fecr-i sâdıkın ilk doğuş anma, kimileri ise oruç tutanlar lehine olduğu gerekçesiyle ışığın biraz uzayıp dağılmaya başladığı zamana itibar edilmesini önermişlerdir.
Âyette orucun başlangıç ve bitiş vakti, mecazi bir anlatımla şöyle belirti¬lir: “…Fecrin beyaz ipliği (aydınlığı) siyah ipliğinden (siyahlığından) ayırt edilecek hale gelinceye kadar yiyip içiniz; sonra, akşama kadar orucu tamamlayın…” [549]
İmsak vaktinden iftar vaktine kadar yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durmanın bir amacı olmalı ve bu iş bilinçli olarak yapılmalıdır. Bu amaç ve bilinç, orucun Allah rızâsı için tutuluyor olmasıdır ki kısaca “niyet” tabiri ile anlatılır. Bu amaç ve bilinç olmadığı zaman, meselâ imkân bulamadığı İçin veya perhiz, re¬jim, zindelik gibi başka amaçlar için bu üç şeyden (yeme, içme, cinsel ilişki) uzak durmak oruç olarak değer kazanmaz.
Oruç, Peygamberim iz’in hicretinden bir buçuk sene sonra şaban ayının onuncu günü farz kılınmış olup, İslâm’ın beş şartından biridir. Peygamberi¬miz bu hususu “İslâm beş şey üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka Tanrı olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna tanıklık etmek; namaz kılmak, zekât vermek, ramazan orucunu tutmak ve gücü yetenler için Beytullah’ı ziyaret etmektir (hac)” diyerek bildirmiştir. [550]
Orucun farz kılındığını bildiren âyetler de şunlardır:
“Ey iman edenler! Sizden öncekilere olduğu gibi, size de oruç tutma yü¬kümlülüğü getirilmiştir; bu sayede kendinizi koruyacaksınız. Oruç sayılı günlerdedir, içinizden hasta veya yolculukta olanlar başka günlerde tutabilirler; hasta veya yolcu olmadığı halde oruç tutmakta zorlananlar ise bir fakir doyumluğu fidye vermelidir. Daha fazlasını veren, kendine daha fazla iyilik etmiş olur; fakat yine de, eğer bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayır¬lıdır.” [551]
Oruç tutmak, diğer ibadetlere nazaran biraz daha sıkıntılı olduğu için Allah, orucun farz kılındığını bildirirken, psikolojik rahatlatma sağlayacak ve emre muhatap olan müslümanların yüksünmesini engelleyecek bir üslûp kullanarak, oruç tutmanın önceki ümmetlere de farz kılındığını belirtmesi yanında, ayrıca orucu daha sıkıntılı hale getirmesi muhtemel iki durumu (hastalık ve yolculuk) oruç emrinin hemen peşinden geçerli mazeret olarak zikretmiştir. Bu üslûp, meselâ öteki ümmetlerde de bulunduğu anlaşılan namaz için kullanılmamıştır.
Oruç riyanın en az karışacağı bir ibadet olduğu için sevabı en fazla olan ibadetlerden sayılmıştır. Peygamberimiz’den nakledildiğine göre, orucun bu yönüne ilişkin olarak, “Allah, “Oruç benim içindir; onun karşılığını ben verece¬ğim” [552]buyurmuştur. Bu bakımdan oruç tutmanın sevap olarak karşılığı oldukça yüksektir. Cennetin özel olarak oruç tutanların girmesi için ayrılmış bulunan “reyyân” adlı kapısından girme hakkı [553]bu karşılığın mukaddimesi sayılmıştır.
Oruç, nefsin isteklerinden iradî olarak uzak durma olması yönüyle bir irade eğitimine, açlık ve susuzluğun verdiği sıkıntıya dayanma yönüyle de bir sabır eğitimine dönüşmektedir. İnsanın hayatta başarılı olabilmesi için irade hâkimiyeti ve güçlükler karşısında dayanabilme gücü de önemli bir role sahiptir. Nefsin isteklerinin kontrol altına alınmasında, ruhun arındırılıp yüceltilmesinde oruç etkili bir yoldur. Bu orucun değişik biçimlerde de olsa hemen bütün din ve kültürlerde riyazet ve mücâhede yolu olarak mevcut olmasını da açıklar.
Toplumsal hayatta huzursuzluklara yol açan taşkınlıklar, büyük ölçüde insanın hayvanı yönünü tatmin eden maddî zevklere düşkünlükten kay¬naklanır. Maddî zevk deyince de akla, yeme içme ve cinsel ilişki gibi zevkler gelir. İşte oruç, insanı maddî zevk ve şehvetler peşinde koşturan, dolayısıyla da, Allah’ın haklarına riayet edemediği için kendisine zulmetmesine, insan¬ların haklarına riayet edemediği için onlara zulmetmesine sebep olan nefs-i emmâreyi teskin etmenin de bir ilâcı, aşırılıkları törpülemenin bir çaresidir.
Oruç, yoksulların durumunu daha iyi anlamaya, dolayısıyla onların sı¬kıntılarım giderme yönünde çaba sarfetmeye de vesile olur. “Tok, açın halin¬den anlamaz” atasözü de bunu ifade eder.
Orucun, dinimizde önemli bir yeri olan sabır konusuyla irtibatı da burada hatırlanmalıdır. “Namaz ve sabırla yardım isteyin” [554]ve “Sabredenlere ecirleri hesapsız olarak tastamam verilir” [555]gibi âyetler, “Oruç sabrın yarısıdır” [556]diyen ve orucun Allah için olup mükafatım da kendisinin hesapsız olarak vereceğini bildiren hadislerin ortak anlamı, orucun sabır boyutunu ve bunun fazilet ve sevabı¬nın yüksekliğini anlatır.
Bütün bunlara ilâveten orucun sağlık açısından pek çok yararları bulun¬duğu da uzman hekimler tarafından ifade edilmektedir. Ramazan orucu zahiren bakıldığında, bir yıl boyunca çalışan vücut makinesinin dinlenmeye ve bakıma alınması gibidir. Oruç, özellikle mide ve sindirim organlarının dinlenmesi için iyi bir moladır.
Oruçla ilgili olarak ilki kutsî hadis olmak üzere Peygamberimiz’in bazı sözleri şöyledir:
“Her bir iyilik için on mislinden yedi yüz misline kadar karşılık olabilir; fakat oruç başkadır. Çünkü oruç benim içindir ve onun ecrini ben vereceğim.” [557]
“Kim iman ederek ve sevabını Allah’tan umarak ramazan orucunu tutar¬sa önceki günahları affedilir.” [558]
“Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki; oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha hoştur; Allah der ki: Ağzı kokan şu kul şehvetini, yemesini, içmesini benim için terk ediyor. Mademki sırf benim için oruç tutmuş, o orucun ecrini ben veririm.” [559]
“Oruçlu için birisi iftar ettiği vakit, öteki Rabbi ile karşılaştığı vakit olmak üzere iki sevinç vardır.” [560]
“Oruç bir kalkandır.” [561]
Rivayet edildiğine göre saçı başı dağınık bir adam Hz. Peygamber’e gelerek,
“Ey Allah’ın elçisi! Allah’ın beni yükümlü tuttuğu orucun miktarını söyle” demiş, Peygamberimiz
“Ramazan ayını oruçlu geçir” buyurmuş, adam bu defa
“Bunun dışında başka oruç tutmam gerekiyor mu?” diye sor¬muş, Peygamberimiz de
“Hayır, yükümlü olduğun başka oruç yoktur. Fakat nafile olarak tutabilirsin” cevabını vermiştir. Adam aynı şekilde sorularına devam ederek zekât, namaz ve hac konusunda bilgiler aldıktan sonra
“Sana ikramda bulunan Allah’a yemin olsun ki, bu söylenenlerden fazla bir şey de yapmam, eksik de bırakmam” diyerek çekip gitmiş, Peygamberimiz de arkasından şöyle söylemiştir:
“Şayet dediğini yaparsa bu adam kurtulmuştur.” [562]
III. ORUCUN ÇEŞİTLERİ
Hanefîler’e göre diğer ibadetler gibi oruç da farz, vacip ve nafile çeşitlerine ayrılır. Bu üçlü ayırım Hanefîler’in, dinen yapılması gerekli olan şeyleri farz ve vacip şeklinde iki kademeli bir ayırıma tâbi tutmuş olması sebebiyledir. Diğer mezheplerde “vâcib” terimi ise her iki kategoriyi de içine alır. Nafile ise farz ve vacip dışında kalan dinî ödevlerin genel adıdır.
A) FARZ ORUÇ
Farz olan oruç denince, ramazan orucu kastedilir ve zaten tayin edilmiş, önceden belirlenmiş (muayyen) olan oruç da budur. Mazeretli veya mazeretsiz olarak tutulamadığı zaman, başka bir zaman kaza edilmesi de aynı şekil¬de farzdır.
Bunun dışında bir de kefaret olmak üzere tutulan oruç vardır. Ramazan orucunun bozulması sebebiyle tutulması gereken kefaret orucu yanında ayrıca, zihâr, yanlışlıkla ve kaza ile adam öldürme, hacda ihramlı iken vak¬tinden önce tıraş olma (halk) ve yemin için tutulacak olan kefaret oruçları da farz oruç kapsamında değerlendirilmiştir. Kefaret orucu, yapılan bir hatanın cezası veya telâfisi anlamını taşıdığından kişi için baştan belirlenmiş bir yükümlülük olmayıp, buna sebebiyet vermesi halinde gündeme gelebilen arızî bir yükümlülük niteliğindedir. Bu bakımdan ramazan orucu “muayyen farz”, diğerleri ise “gayr-i muayyen farz” olarak nitelendirilir. Ramazan orucu sadece belirli bir vakitte, yani ramazan ayında tutulabilirken, diğerleri oruç tutmanın mubah olduğu her zaman tutulabilir.
Ramazan orucunun kazası da istenilen mubah günlerde tutabilir. Fakat İmam Şafiî’nin kazaya kalan orucun aynı yıl içerisinde kaza edilmesi gerek¬tiğine ilişkin görüşü de dikkate alınarak, herhangi bir sebeple kazaya kalan orucu mümkün olan en kısa zamanda tutmaya çalışmak uygun olur.
B) VACİP ORUÇ
Nezir (adak), kişinin dinen yükümlü olmadığı bir ibadeti yapmayı kendi¬si için bir yükümlülük haline getirmesidir. Kişi, oruç tutmayı adamışsa, bu adak orucunu tutması vaciptir. Adak adanırken, orucun tutulacağı gün belirlenmişse, meselâ falan ayın falan günü gibi, bu muayyen bir vacip olur ve orucun belirlenen günde tutulması gerekir. Nezredilen itikâf orucu da belirli günde tutulacağı için muayyen vacip sayılır. Orucun tutulacağı gün belirlenmemişse gayr-i muayyen vacip olur ve dilediği mubah bir günde tutabilir.
Başlanmış nafile bir orucun bozulması durumunda bunun kaza edilmesi Hanefîler’e göre vaciptir. Mâlikîler ise kazanın farz olduğunu söylemişlerdir. Şafiî’ye ve Mâlik’ten başka bir rivayete göre ise, nafile orucun kazası gerekmez.
C) NAFİLE ORUÇ
Farz ve vacip olan oruçların dışında tutulan oruçlar nafile oruç olarak isimlendirilir. Daha önce namaz çeşitlerini ele alırken belirttiğimiz gibi, nafile, gereksiz anlamına değil, farz ve vacip olanın dışında, kısaca gerekenin dışında yapılan anlamına gelir. Daha fazla sevap kazanmak maksadıyla yapıldığı için tabir caizse nafile ibadet, bir bakıma fazla mesai yapmaktır. Nafile oruçların sünnet, müstehap, mendup veya tatavvu olarak adlandınldıkları da olur.
Nafile oruç, mubah olan tüm günlerde tutulabilir. Ancak bazı günlerde oruç tutmak daha faziletli görülerek bugünlerde oruç tutmak sünnet veya mendup kabul edilmiştir. Peygamberimiz’in sıklıkla oruç tuttuğu veya oruç tutulmasını tavsiye ettiği günler, kısaca oruç tutmanın mendup kabul edildi¬ği belli başlı günleri görelim.
Oruç Tutmanın Mendup Olduğu Günler
1. Şevval Orucu. Ay takviminde ramazan ayından sonraki ay, şevval ayıdır. Şevval ayında altı gün oruç tutmak müstehaptır. Bu oruçların bayra¬mın hemen arkasından peş peşe tutulması daha faziletli olmakla birlikte ay içerisinde aralıklı olarak tutmak da mümkündür. Kaza veya adak oruçlarının bugünlerde tutulmasıyla da aynı sevap elde edilir. Peygamberimizin, rama-zanı oruçla geçirip buna şevvalden altı gün ilâve eden kişinin bütün yılı oruçlu geçirmiş olacağı yönündeki ifadesini[563], “Kim iyi bir amel işlerse, kendisine bunun on katı ecir vardır” [564]âyetiyle birlikte değerlendiren kimi âlimler, bire on hesabıyla, ramazan orucu¬nun on aya, altı gün şevval orucunun da altmış güne karşılık olduğunu ve bu suretle bütün yılın oruçlu geçirilmiş sayılacağını söylemişlerdir.
2. Aşure Orucu. Muharrem ayının onuncu gününe “âşürâ” denilir. Hz. Peygamber’in bugünde devamlı olarak oruç tuttuğu rivayet edilmiştir. Fakat sadece o günde oruç tutulması doğru görülmemiş, bunun yanında bir önceki veya bir sonraki günün de oruçlu geçirilmesi tavsiye edilmiştir. Bir rivayete göre Peygamberimiz Medine’ye geldiğinde yahudilerin aşure gününde oruç tuttuklarını görünce, bu orucun anlamını yani ne için tutulduğunu sormuştu. Yahudiler, bugünün büyük bir gün olduğunu; Allah’ın Musa’yı ve İsrâiloğulları’nı düşmanlarından bugünde kurtardığını ve Musa’nın bu sebeple bugün¬de oruç tuttuğunu, kendilerinin bugünde oruç tutmalarının da bundan kay¬naklandığını söyleyince, Peygamberimiz “Ben Musa’ya sizden daha yakı¬nım” demiş ve bugünlerde oruç tutulmasını emretmiştir. [565]Aşure orucunu Câhiliye döneminde Araplar’ın tuttuğu ve Hz. Peygamber’in de ramazan orucunun farz kılınmasına kadar bu orucu tutmayı emret¬tiği rivayetleri de vardır. [566]Daha sonra ramazan orucu farz kılınınca aşure orucu bir yükümlülük olmaktan çıkarılmış, fakat aşure günü oruç tutulması tavsiye edilmiş ve bugün oruç tutmak sünnet olarak devam etmiştir.
3. Her Ay Üç Gün Oruç. Her aydan üç gün oruç tutmak, bunu özellikle her ayın 13, 14 ve 15. günlerinde yapmak müstehap kabul edilmiştir. Ka¬merî takvim (ay takvimi) hesabına göre bugünlere “eyyam-ı bîd” denir. Peygamberimizin özellikle ayın 13, 14 ve 15. günlerinde olmak üzere her ay üç gün oruç tutmayı tavsiye ettiği rivayeti [567]ya¬nında Hz. Âişe’nin, Peygamberimiz’in her ay üç gün oruç tuttuğuna dair rivayeti de bulunmaktadır.
4. Pazartesi-Perşembe Orucu. Her hafta pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmak da teşvik edilmiş bir nafiledir. Peygamberimizin pazartesi ve perşembe günleri oruç tuttuğu ve soruya cevaben de “İnsanların amelleri Allah Teâlâ’ya pazartesi ve perşembe günleri arzolunur; ben amelimin arzı sırasında oruçla olmayı tercih ediyorum” [568]dediği rivayet edilmektedir.
5. Zilhicce Orucu. Zilhicce ayının ilk dokuz gününde oruç tutmak tav¬siye edilmiştir. Zilhicce ayının 10. günü kurban bayramının ilk günüdür. Peygamberimizin zilhiccenin ilk dokuz günü oruç tutmayı sürdürdüğü riva¬yet edildiği için zilhiccenin ilk dokuz gününün, yani kurban bayramından önceki dokuz günün oruçlu geçirilmesi müstehaptır. Fakat sıkıntıya ve hal¬sizliğe sebep olacağı gerekçesiyle, hacda olanların 9. günü (arefe günü) oruç tutması mekruh görülmüştür. Peygamberimiz arefe gününün faziletine iliş¬kin olarak “Arefe gününden daha çok Allah’ın cehennem ateşinden insanları azat ettiği bir gün yoktur” buyurmuş, yine “Arefe günü tutulan orucun bundan önce ve sonra birer yıllık günahları örteceği Allah’tan umulur” dediği [569]nakledilmiştir.
6. Haram Aylarda Oruç. Haram aylar olarak anılan zilkade, zilhicce, muharrem ve receb aylarında, perşembe, cuma ve cumartesi günleri oruç tutmak müstehaptır.
7. Şaban Orucu. Şaban ayında oruç tutmak müstehap sayılmıştır. Âişe validemizin belirttiğine göre Peygamberimiz en çok orucu şaban ayında tutmuş, şaban ayının tamamını oruçla geçirdiği olmuştur. Fakat, pazartesi-perşembe veya her ay üç gün ve benzeri gibi tutulagelen mûtat oruç dışında şaban ayının ikinci yarısında oruç tutmak bazı âlimlerce mekruh kabul edil¬diği gibi, Şafiî mezhebine göre haram sayılmıştır.
8. Dâvûd Orucu: Gün aşırı oruç tutmak yani bir gün oruç tutup ertesi gün tutmamak, Peygamberimiz tarafından “savm-ı Dâvûd” olarak nitelenmiş ve bu şekilde oruç tutmanın faziletli olduğu ifade edilmiştir. Peygamberimiz
bu şekildeki oruç hakkında “En faziletli oruç Dâuûd’un tuttuğu oruçtur; o bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı” demiştir. Sahabeden Abdullah b. Amr, “Ben daha fazlasını tutabilirim” deyince, Peygamberimiz bunun faziletli bir şekil olduğunu ve daha fazlasını tutmaya çalışmamayı tavsiye etmiştir. [570]Bu bakımdan gün aşın oruç tutmak, en faziletli nafile oruç olarak değerlendirilmiştir.
Yukarıda belirtilen günlerde oruç tutmanın fazileti ve kişiye kazandıra¬cağı sevaplar konusunda birçok hadis rivayet edilmiştir. Oruç tutmanın tav¬siye edildiği günler incelendiğinde bunların belirlenmesinin gelişigüzel olma¬yıp, belli bir periyoda göre düzenlendiği görülür. Bu bakımdan oruç tutma¬nın ruhî ve bedenî yararları göz önüne alındığında yılın belli zamanlarında oruç tutmak oldukça yararlı, tutulacak oruçları Peygamberimizin önerdiği günlerde tutmak ise oldukça sevaplıdır. Bununla birlikte, oruç tutulması haram ve mekruh olmayan günlerde kişi kendi durumuna ve tercihine göre istediği zaman nafile oruç tutabilir.
D) ORUÇ TUTMANIN YASAK OLDUĞU GÜNLER
Dinimizde, oruç tutmanın emredildiği, tavsiye edildiği günler olduğu gibi, oruç tutmanın yasaklandığı veya hoş karşılanmadığı günler de vardır. Bazı belli günlerde oruç tutmanın hoş karşılanmayısın in çeşitli sebepleri bulunmaktadır. Yasağın mahiyetine ve ağırlık derecesine göre, bugünlerin bir kıs¬mında oruç tutmak haram veya tahrîmen mekruh sayılırken, diğer bir kıs¬mında ise tenzîhen mekruh sayılmıştır.
Oruç tutmanın yasak olduğu günlerin başında bayram günleri gelir. Peygamberimiz iki vakitte oruç tutulmayacağını bildirmiştir ki birisi ramazan bayramının birinci günü, diğeri kurban bayramı günleridir. [571]Ramazan bayramının sadece birinci gününde ve kurban bayramının dört gününde oruç tutmak haramdır (bir görüşe göre tahrîmen mekruh). Bu-günlerde oruç tutmanın hoş karşılarım ayıp yasaklanmasının anlamı açıktır. Bayram günlerinin yeme, içme ve sevinç günleri olması yanında, her birinin ayrı bir anlamı da bulunmaktadır. Ramazan bayramı, bir ay boyunca Allah için tutulan orucun arkasından verilen bir “genel iftar ziyafeti” hükmündedir ve bu anlamından ötürü ona “fıtır bayramı (iftar bayramı)” denilmiştir. Ra¬mazan bayramının ilk günü bu yönüyle bir aylık ramazan orucunun iftarı olmaktadır. Böyle toplu iftar gününde oruçlu olmak, Allah’ın sembolik ziya-fetine katılmamak anlamına gelir ki bunun en azından edep dışı olduğu ortadadır. Allah için kurbanların kesildiği kurban bayramı günleri de ziyafet günleridir. Peygamberimiz teşrik günlerinin yeme, içme ve Allah’ı anma günleri olduğunu belirtmiştir. [572]
Hayız veya nifas halinde kadınların oruç tutmaları haramdır; oruç tut¬maları halinde tuttukları oruç geçerli olmayacağı gibi günah işlemiş olurlar. Onlar bugünlere denk gelen ramazan oruçlarını daha sonra kaza ederler. Esasen şevval ayından altı gün oruç tutmanın tavsiye edilmesinin altında, kadınların ay hali nedeniyle tutamadıkları oruçları derhal kaza etmelerine bir fırsat hazırlama düşüncesi bulunmaktadır. Şevval orucunun erkekleri de içine alacak şekilde genelleştirilmesi ise, hem kadınların bu durumlarının dikkatten kaçırılması hem de orucun herkesle birlikte tutulmasının kolay oluşuna matuf olmalıdır.
Bazı günlerde oruç tutmak ise çeşitli sebeplerle mekruh sayılmıştır. Meselâ; sadece aşure gününde oruç tutmak yahudilere benzemek ve onları taklit et¬mek anlamını içerdiği için mekruh sayılmıştır. Kimi âlimlere göre sadece cuma gününde veya sadece cumartesi gününde oruç tutmak, nevruz ve mihrican günlerinde oruç tutmak tenzîhen mekruhtur. Ancak kişinin öteden beri alış¬kanlık haline getirdiği oruç bugünlere rastlarsa, özel olarak bugünlerde oruç tutma kastı bulunmadığı için, bunun bir sakıncası yoktur. Oruç tutmak için özellikle cuma gününü seçmenin mekruh oluşu, bugünün müslümanların haftalık bayram günü kabul edilmesidir. Peygamberimiz, mûtat orucun denk gelmesi dışında, özellikle cuma günü oruç tutmamayı tavsiye etmiştir.
Şek günü oruç tutmak mekruhtur. Havanın bulutlu olması gibi sebepler yüzünden şaban ayının yirmi dokuzundan sonraki günün şaban ayma mı yoksa ramazan ayına mı ait olduğu konusunda şüphe meydana gelirse, bugüne “şek günü” denilir. Bugünün ramazan ayına ait olup olmadığında kuşku bulunduğu anlamına gelir. Bugün herhangi bir oruç tutmak mekruh-tur. Şaban ayını oruçla geçiren kimsenin şek gününde orucu bırakmaması daha faziletli olduğu gibi, mûtadı şek gününe denk gelen kimsenin bugünde oruç tutmasında da bir sakınca yoktur. Peygamberimiz ramazanı bir veya iki gün önceden oruç tutarak karşılamayı yasaklamıştır. [573]Âlimler bu yasaklamaya se¬bep olarak ramazan orucuna ilâve yapılması endişesini göstermişlerdir. Bu bakımdan şek günü ramazan orucuna niyetle oruç tutmak tahrîmen mek¬ruhtur. Fakat bugünde oruç tutmak genel olarak mekruh olmakla birlikte nafile niyetiyle tutulan orucun geçerli olacağı, hatta bugünün ramazanın birinci günü olduğunun anlaşılması halinde farz olan oruç yerine geçeceği söylenmiştir. Ancak ramazanın başlama ve bitiş günlerinde müslümanlar arasında fitne ve uyumsuzluk sokacak tutum ve davranışlardan şiddetle kaçınmak gerekir. Gerekirse bir gün oruç sonradan kaza edilebilir ama sebep olunan fitneyi ve huzursuzluğu telâfi etmek, ortadan kaldırmak kolay olmaz.
İki veya daha fazla günü, arada iftar etmeksizin birbirine ekleyerek oruç tutmak mekruhtur. Buna visal orucu (savm-i visal) denir. Âişe validemizin belirttiğine göre Peygamberimiz müslümanlara acıdığı için visal orucu tutmalarını yasaklamış; kendisinin bu şekilde oruç tuttuğu hatırlatılınca da “Siz benim gibi değilsiniz; beni Rabbim yedirir, içirir.” [574]diye cevap vermiştir.
Kadınların aile ve toplum içerisindeki statülerine ilişkin olarak oluşan anlayış doğrultusunda, kadının kocasından izinsiz olarak nafile oruç tutma¬sının hoş olmayacağı yönünde görüşler ileri sürülmüştür. Bu gibi anlayışla¬rın günümüz sosyal ve aile ilişkileri açısından yerinde olmadığı açıktır.
Maaş veya ücret karşılığı çalışan kimseler, iş veriminin düşmesine yol açması durumunda nafile oruç tutmamalıdır. Buna mukabil işverenlerin ramazan ayında, oruç ibadetinin kolay ve rahat biçimde yerine getirilebilme¬si için birtakım önlemler almaları ve düzenlemeler yapmaları gerekir.
Hacılar, oruç tuttukları takdirde güçsüz ve yorgun düşme ihtimalleri bu¬lunduğu takdirde, zilhiccenin 8 ve 9. günleri olan “terviye” ve “arefe” günlerin¬de oruç tutmamalıdır. Çünkü hac ibadetini yaparken daha zinde ve canlı ol¬maları, öncesinde nafile oruç tutmuş olmalarından hayırlıdır.
IV. ORUCUN RÜKÜN VE ŞARTLARI
İbadetlerde rükün, o ibadetin meydana gelmiş sayılabilmesi için bulun¬ması zorunlu olan ana unsurlar demektir. Orucun rüknü, oruç süresince yeme içme ve cinsî ilişkiden uzak durma anlamına gelen “imsak”tır. Niyet de, aşağıda açıklanacağı üzere bazı mezheplerce rükün sayılmaktadır. Hangi durumlarda rüknün ihlâl edilmiş olacağı konusu, ileride orucun şartları ve orucu bozan davranışlar bahsinde ayrıntılı şekilde incelenecektir.
İbadetin vücûb sebebi, o ibadetin mükellef tarafından bizzat yerine geti¬rilmesi yükümlülüğünün başladığını gösteren maddî göstergelerdir (alâmet). Meselâ vaktin girmesi namaz yükümlülüğünün, zenginlik zekât yükümlülü¬ğünün sebebi sayılmıştır. Orucun vücûb sebebi ise vakittir, yani ramazan ayının girmesidir. Buna göre, yükümlülük şartlarını taşıyan kimsenin ramazan ayma ulaşması oruç emrinin fiilen ona yönelmesi anlamına gelir. Vücûb sebebi tabiriyle kastedilen budur. Nitekim “… ramazan ayına yetişen onu oruçlu geçirsin” [575]âyeti de bu yükümlülük-sebep ilişkisini göstermektedir.
Namaz ibadetinde vakit, namazın hem vücûb sebebi hem de sıhhat şartı olduğundan onun sebep yönü üzerinde ayrıca durulmamıştır. Ramazan ayı ise, orucun sadece vücûb sebebi olduğundan ayrıca üzerinde durulmasına ihtiyaç vardır. Konuyu önemli hale getiren bir diğer sebep de ramazan ayı¬nın başlangıç ve bitişinin tesbitinin nasıl yapılacağı konusunun öteden beri tartışmalı oluşudur. Literatürde bu konu “rü’yet-i hilâl” yani hilâlin görülmesi meselesi olarak adlandırılır.
A) HİLÂLİN GÖRÜLMESİ
Kamerî aylar, adından anlaşıldığı gibi başlangıcı ve bitişi ayın hareketle¬rine göre belirlenen aylardır. Ramazan orucu, ramazan ayında tutulduğun¬dan ve ramazan ayı da ay takvimine göre her sene değiştiğinden, oruca başlayabilmek için öncelikle, ramazan ayının başladığını tesbit etmek ge¬rekmektedir. Peygamberimiz “Hilâli (ramazan hilâli) görünce oruca başlayı-nız ve hilâli (şevval hilâli) görünce bayram ediniz. Hava bulutlu olursa içinde bulunduğunuz ayı otuza tamamlayınız” buyurmuştur. [576]Bir başka hadiste de “Hilâli görmedikçe başlamayınız, hilâli görmedikçe bayram etmeyiniz. Hava bulutlu olur da hilâli göremeyecek olursanız, ayı otuza tamamlayın” [577]buyurulmuştur. Bunun için şaban ayının 29. gününden itibaren hilâli görme araştırmaları yapmak gerekmiştir. Aynı şekilde, ramazan ayının çıkıp şevval ayının girdiğini anlamak, dolayısıyla bayram günü oruç tutmuş olmamak için bu defa ramazanın 29. gününden itibaren hilâl gözetlenir ve görülmeye çalışılır. Şaban ayının yirmi dokuzunda hava bulutlu olur da ay görülemezse, kamerî aylar bazan 29 bazan 30 çektiğinden, Peygamberimiz’in direktifi doğrultusunda şaban ayının otuz çektiği farz edilerek ona göre davranmak gerekir.
Bir hadislerinde Peygamberimiz “Biz ümmî bir toplumuz; hesap ve oku¬ma yazma bilmeyiz. Şunu biliriz ki ay, ya 29 ya 30′dur.” [578]buyurmuştur.
Rivayet edildiğine göre Peygamberimiz hilâli gördüğü vakit ramazanın bereketli ve huzurlu geçmesi için dua ederdi.
a) Hilâlin Görülme Vakti
Hem güneş battıktan sonra daha kolay görüleceği, hem de hesabın netle¬şeceği düşüncesinden dolayı âlimlerin büyük çoğunluğu hilâlin gündüz değil, güneş battıktan sonra görülmesine itibar edileceğini söylemişlerdir. Ebû Hanîfe, İmam Muhammed, bir sonraki geceye ait olma ihtimalinden dolayı, zeval vaktinden önce veya sonra olmasına bakmaksızın, gündüzün görülen hilâl ile ramazan orucuna başlanamayacağı gibi ramazan orucunun bittiğine de hükmedilemeyeceği görüşündedir. Diğer mezheplerin görüşü de bu yönde¬dir. Ebû Yûsuf ise zevalden sonra görülecek hilâli sonraki geceye; zevalden önce görülecek hilâli ise, iki gecelik olmayan hilâlin zevalden önce görüleme¬yeceğine ilişkin câri tecrübî bilgiye dayanarak, önceki geceye ait saymıştır.
b) Rü’yet-i Hilâl Meselesi
Rü’yet-i hilâl (hilâlin görülmesi) meselesi öteden beri üzerinde durulan ve sonu gelmeyen tartışmalara yol açan bir konudur. Tartışmanın esası şudur: Ramazan hilâlinin görülmesinde baş gözüyle görmeye mi itibar edilecektir, yoksa bu hususta astronomik hesaplara dayanmak caiz midir?
Hilâlin, güneş battıktan sonra görülmesi, kamerî takvime göre içinde bulunulan ayın sonunu, bir sonraki ayın başlangıcını gösterir. Hilâl ilk doğ¬duğunda çok ince olduğu ve çok kısa bir süre sonra kaybolduğu için, ilk günün hilâlini görmek büyük bir dikkat ve tecrübeyi gerektirir. O anda hafif bir sis bulunması durumunda hilâlin görülmesi mümkün olmaz. Bunun için Peygamberimiz bu gibi durumlarda içinde bulunulan ayı, otuz güne ta¬mamlamayı emretmiştir.
Dünyanın yuvarlak olması sebebiyle hilâlin bir yerde görülürken başka yerde görülmemesi mümkündür. Buna “ihtilâf-ı metali’“ yani ayın doğuş yer ve vakitlerinin değişmesi denilir. Oruca başlarken, ihtilâf-ı metâlie itibar edilip edilmeyeceği hususunda Şâfiîler, ihtilâf-ı metâlie itibar edileceğini, dolayısıyla bir yerde görülen hilâlin oraya uzak yerler için geçerli olmayaca¬ğını söylemişlerdir. Şâfıîler’in bu konuda sağlam dayanakları bulunmamak¬tadır. Onlar ihtilâf-ı metalim oruca başlamada dikkate alınmasını, güneşin hareketlerinin namaz vakitlerinin belirlemesinde dikkate alınmasına ben¬zetmişlerdir: Namaz vakitleri belirlenirken nasıl güneşin hareketleri esas almıyor ve meselâ akşam namazı her bölgede aynı anda kılınmıyor ise, oru¬ca başlama vakti de böyle olabilir. Fakat bu oldukça isabetsiz bir benzetme¬dir. Çünkü; ayın bir aylık hareketi, güneşin bir günlük hareketine benzetil¬mektedir. İkincisi ihtilâf-ı metali’ dikkate alınacak olsa bile bu en fazla bir, çok istisnaî durumlarda iki günlük fark ortaya çıkaracaktır. Nitekim astro¬nomik verilere göre ayın ilk kez görüldüğü yerle, buraya en uzak yerdeki görülüşü arasındaki süre farkı dokuz saatten ibarettir. Halbuki güneşin ha¬reketinde, belki de her anına göre yüzlerce farklı anlarda, belki farklı bölge¬lerde günün her anında namaz kılınmış olmaktadır.
Ulaşım ve iletişim imkânlarının son derece yavaş ve yetersiz olduğu dö¬nemlerde, ihtilâf-ı metâliin dikkate alınması anlaşılabilir, izah edilebilir ve savunulabilir bir durum olsa bile iletişim imkânlarının son derece süratli olduğu günümüzde, böyle bir görüşün savunulması imkânsızdır. Kaldı ki, fakihlerin büyük çoğunluğu, ilk dönemlerden beri, ihtilâf-ı metâlie itibar edilmeyeceğini, bir yerde görülen hilâlin diğer yerler için de geçerli olacağını söylemişlerdir. Bu görüş, savunanlarının ve delillerinin güçlülüğü bir yana, bütün müslümanların aynı zamanda oruç tutmaları ve aynı zamanda bay¬ram etmeleri sonucunu doğurduğu ve zahiren de olsa bir birlik sağladığı için bile daha isabetli sayılmaya lâyıktır.
Asıl tartışma astronomi ilminin verilerine göre hareket edilip edilmeyece¬ği noktasında toplanmaktadır. Bu konuda, astronomi ilminin verilerine itibar edilmeyeceğini savunanların argümanları oldukça zayıf görünmektedir. Bir kere, Peygamberimiz “Hilâli görünce oruç tutan…” dediğine göre, aslolan hilâlin görülmesidir; görmenin nasıl olduğu değil. Hadiste geçen rü’yet keli¬mesinin “baş gözüyle görmek” anlamına geldiğini iddia etmek ise bir zorla-madır; çünkü o kelimenin klasik Arapça’da anlamak, bilmek gibi anlamları vardır. Öte yandan, astronomik verilere itibar edilmeyişi, Peygamberimiz’in yukarıda geçen “Biz ümmî bir toplumuz, hesap, okuma yazma bilmeyiz” sözüne dayandırılıyorsa, bu takdirde, müslümanlar ne kadar cahil kalırlarsa o kadar iyi müslüman olurlar gibi bir anlam çıkarılması kaçınılmaz olur. Esasen Peygamberimiz’in bu sözü, o toplumun bilgi ve tecrübe birikiminin ince hesaplar yapmaya yetmeyeceğini, fakat bu işin özünde hesap meselesi olduğunu da göstermiş olmaktadır,
Hz. Peygamber tarafından hilâlin çıplak gözle görülmesi gibi bir ölçünün ge¬tirilmiş olması, bu yöntemin kameri ayın başlangıç ve bitişini belirlemede yegâne yol olduğunu belirlemek için değil, belki de öteden beri kullanılagelen mûtat yol, her türlü şartta ve imkânsızlık içinde uygulanabilir bir yöntem olması sebebiyle¬dir. İbadetlerin ifasında kolaylık esastır. İslâm’daki bütün ibadetlerin ortak özelli¬ği, sade, kolay anlaşılır ve kolay tatbik edilebilir olmasıdır. Bu bakımdan İslâm’¬daki ibadetler, hiçbir uzmanlık ve bilim dalının gelişmediği toplumlarda bile, tarihte görüldüğü gibi, en sıradan insanlar tarafından bile kolaylıkla yerine getirilebilir. Sabah namazı kılacak olan kişi, kafasını uzatıp doğu tarafina baktığı zaman, güneşin doğup doğmadığını görebilir. Ama işin özü itibariyle yalın ve kolay olması, hiçbir zaman, bilimsel verilerin ve gelişmelerin dikkate alınmaması gerektiği anlamına çekilemez. Tam tersine bilimsel gelişmelerden, her konuda olduğu gibi, ibadetler konusunda yararlanmak gerekir.
Günümüzde astronomi ilmi oldukça gelişmiş, ayın ve güneşin hareketle¬rinin hassas bir şekilde tesbiti mümkün hale gelmiştir. Artık ince astronomik hesaplar sayesinde, gelecek birkaç yıllık namaz vakitlerini gösteren takvimler bile hazırlanabilmektedir. Astronomik hesap, ayın çıplak gözle görülebilir olmasını esas aldığına göre, en doğrusu bu esasa göre hazırlanan takvimlere göre hareket etmektir. Bu konuda dünya müslümanları arasında devletler düzeyinde bir görüş birliğine varılıp, her yıl müslümanların lâhûtî bir at¬mosfere girmeye hazırlandıkları ramazan ayında onları tereddüte düşüren ve ibadet şevklerini kıran rü’yet-i hilâl tartışmasına bir son verilmesi günümüz müslümanlarının ortak dileğidir. Bu suretle, hiç değilse oruç ve bayram mü¬nasebetiyle bir birlik ve beraberlik içinde olunmuş, ideolojik söylemler için istismar edilen bir konu olmasının önüne geçilmiş, İslâm ülkelerinin anlam¬sız bir rekabet ve gruplaşma içine girmesi de önlenmiş olur.
Klasik dönem fakihleri de, rüyet-i hilâl tartışmasını kesmek maksadıyla, kamu otoritesinin (hâkim) bu konudaki kararını herkes için bağlayıcı kabul etmişlerdir. Ülkemizde, her yıl yaşanan anlamsız ve lüzumsuz tartışmalara son vermek için, bu alanda kamu otoritesi sayılan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın astronomik veriler esas alınarak kabul ve ilân ettiği takvime uyulması en doğrusudur. Bu suretle müslümanlar arasında gereksiz yere oluşturulan ger¬ginlik ve soğukluk ortadan kalkacak ve bayramın bütün ülkede aynı günde yapılmış olması, birlik ve beraberlik ruhunun kuvvetlenmesine katkıda bulu¬nacaktır. Bununla birlikte, astronomik hesapla tatmin olmayıp hilâlin gözle görülmesi gerektiğini düşünenler, meseleyi tabii mecramdan saptırmamak ve fitneye sebep olmamak şartıyla sadece kendi nefislerinde gözle görmeyi esas alarak davranabilirler. Unutmamalı ki müslümanlar arasında fitneye sebep veya alet olmak büyük günahtır. Kur’an diliyle ifade etmek gerekirse, “Fitne, savaştan (öldürmekten) bile kötüdür.” [579]
B) YÜKÜMLÜLÜK ŞARTLARI
Orucun yükümlülük şartlan denince, bir kimsenin oruç ibadetiyle yü¬kümlü (mükellef) sayılması, farz veya vacip bir orucun bir kimsenin zimme¬tinde borç olarak sabit olması için aranan şartlar kastedilir. Fıkıh literatüründe bu şartlar, orucun vücûb şartlan” olarak da anılır. Oruç tutmamayı mubah kılan mazeret halleri de, bu yükümlülük şartlarını açıklayan ilâve bilgilerdir.
a) Yükümlülük Şartları
Namaz mükellefiyeti için gerekli olan şartlar yani Müslümanlık, ergenlik (bulûğ) ve belli bir aklî olgunluk düzeyinde olmak (akıl), oruç için de gerekli ve geçerlidir.
Ergenlik yaşına gelmeyenler ibadetlerle yükümlü olmamakla birlikte, alıştırmak ve ısındırmak maksadıyla, aile büyükleri onlara ara ara namaz kılmalarını ve oruç tutmalarını söyleyebilir. Peygamberimiz, yedi yaşından on yaşına kadarki sürede çocuğun namaza alıştırılmasını önermiştir. Bedenî durumları dikkate alınmak şartıyla çocukların 8-9 yaşlarından itibaren oruca alıştırılmaları da uygundur.
Genel vücûb şartları yanında kişinin ayrıca oruç tutmaya güç yetirecek durumda olması ve yolcu olmaması da şarttır. Bu şartlar orucun edasının vâciplik şartları olarak da adlandırılır. Oruç bahsinin başında zikrettiğimiz âyetin belirttiğine göre, hasta ve yolcu olan kişiler isterlerse oruç tutmayabi¬lirler. Fakat tutmadıkları oruçları normal duruma döndükten sonra kaza ederler. Hasta için normal durum iyileşmek, yolcu için ise, yolculuğun bitmesidir (ikamet). Oruç tuttuğu takdirde kendisinin veya çocuğunun zarar görmesi muhtemel olan gebe veya emzikli kadınlar da oruç tutmayabilirler. Hatta zarar görme ihtimali kuvvetli ise tutmamaları gerekir. Durumları nor¬male döndüğünde tutamadıkları oruçları kaza ederler.
Yaşlılık sebebiyle oruç tutmaya artık gücü yetmeyenler, bunun yerine bir fakir doyumluğu olan fidye verirler.
b) Oruç Tutmamayı Mubah Kılan Mazeretler
Kur’an’da ve hadislerde, dinde insanlara zor gelecek hiçbir yükümlülü¬ğün bulunmadığına sıklıkla işaret edildiğini, herhangi bir sıkıntı ve meşak¬katin bulunduğu durumda da mükelleflere birtakım kolaylık ve ruhsatların tanınmış olduğunu biliyoruz. Bu genel ilkenin bir parçası olarak, bazı du¬rumlarda farz olan ramazan orucunu tutmamaya da müsaade edilmiştir.
Ramazan orucunu tutmamayı mubah kılan mazeretler (özürler) genel hatlarıyla şunlardır:
1. Sefer. Namaz bölümünde belirtildiği üzere sefer (yolculuk) hali, ge¬nellikle, sıkıntı ve meşakkatli olduğu için yolcu olanlara birçok konuda kolaylıklar getirilmiştir. Yolcu olanlar için, namazın terkine değil, kısaltılmasına veya cemedilmesine ruhsat verildiği halde, namaza göre daha yorucu ve yıpratıcı olduğu için orucun terk edilmesine ruhsat verilmiştir.[580]Bununla birlikte yolcu sayılan kimsenin, eğer gerçekten bir sıkıntı yoksa ve zarar da görmeyecekse oruç tutması daha faziletli görül¬müştür.
Geceden niyetlendiği orucu tutarken, gündüzün yola çıkmak durumunda kalan kimse, Hanefîler’e göre, bu orucunu tamamlasa daha iyi olur; fakat bozması durumunda kefaret gerekmez. Şâfıî ve Hanbelîler ise, ramazan ayında Hz. Peygamberin Mekke fethine çıktığında Kadîd denilen yere varın¬caya kadar oruçlu olup orada orucunu bozduğuna dair rivayete dayanarak, geceden niyet edilmiş orucun bile sefer durumunda bozulabileceğini söyle-mişlerdir. Savaş durumu veya cephede uzun süre çatışma durumu da aynı şekilde bir mazerettir. Bu durumlarda kalan kişi, sağlığına ve görevine uy¬gun düşen seçeneğe göre hareket etmelidir.
2. Hastalık. Hastalık da birtakım ruhsatların sebebi olan bir durumdur. Yüce Allah, bölüm başında zikredilen âyette hiçbir kayıt getirmeden hasta olanların, iyileştikleri bir vakitte oruç tutabileceklerini ifade etmiştir. Bu ba¬kımdan oruç tuttuğu takdirde hastalığının artmasından veya uzamasından endişe eden yahut böyle olmamakla birlikte oruç tutmakta zorlanacak olan kimseler oruç tutmayabilir veya başlamış bulundukları orucu bozabilirler. Oruç tuttuğu takdirde hasta olacağı tıbbın verilerine göre kuvvetle muhtemel olan kişinin de hasta hükmünde olduğu söylenmiştir.
3. Gebelik ve Çocuk Emzirmek. Gebe veya emzikli olan kadınlar, kendilerine yahut çocuklarına bir zarar gelmesinden korkmaları halinde oruç tutmayabilirler. Bunlar bir yönüyle hasta hükmünde oldukları gibi, onlara bu ruhsatı tanıyan hadisler de bulunmaktadır. [581]
4. Yaşlılık. Dinimiz oruç tutmaktan âciz olan yaşlı kimselerin oruç tut¬masını istememiş, bunun yerine, tutamadıkları her gün için bir yoksulu do¬yuracak kadar fidye vermelerini öngörmüştür. Bölüm başında zikredilen âyette oruç tutmaya güç yetiremeyenlerin veya tutmaya çalıştıkları takdirde büyük bir sıkıntı çekecek olanların fidye vermeleri gerektiği ifade edilmekte¬dir. İyileşme ümidi bulunmayan hastalar da bu hükümdedir. Ancak rama-zanda oruç tutma gücüne sahip olmayıp da, daha sonra kaza edebilecek durumda olanlar fidye vermeyip tutamadıkları oruçları kaza ederler.
İyileşmeyen sürekli bir hastalık nedeniyle oruç fidyesi veren kimse daha sonra oruç tutmaya güç yetirecek olsa fidyenin hükmü kalmaz; oruç tutması ve önceki tutamadığı oruçları kaza etmesi gerekir.
5. İleri Derecede Açlık ve Susuzluk. Oruçlu bir kimse açlıktan veya susuzluktan dolayı helak olacağından, beden ve ruh sağlığının ciddi boyutta bozulacağından endişe ediyorsa veya böyle bir şeyin olması tecrübeye veya doktor raporuna göre kuvvetle muhtemel ise, orucunu bozması caiz olur. Hatta ölüm tehlikesi açıksa oruç tutması haram olur.
6. Zor ve Meşakkatli İşlerde Çalışmak. Esas itibariyle bir insanın ibadetlerini normal bir şekilde yapmasını engelleyecek zor ve ağır işlerde çalışması veya çalıştırılması doğru değildir. İnsanın ibadetini sağlıklı bir şe¬kilde yapmakla geçimini temin ikilemi arasında bırakılması insan hakları açısından kesinlikle kabul edilebilir bir durum değildir. Böyle bir durumda bırakılan kişi, eğer toplum kendisine daha iyi iş imkânları sağlayamıyorsa, dolayısıyla işinden ayrıldığı takdirde geçim sıkıntısı çekmesi kesin veya kuvvetle muhtemel ise, bu durumda oruç tutmayabilir. Geçici bir süre ağır bir işte çalışmak durumunda kalan ise bu durumda oruç tuttuğu takdirde sağlığına bir zarar erişeceğinden endişe ediyorsa oruç tutmayabilir. Bunlar oruç yerine fidye verirler.
Kur’an’da oruç tutmamayı mubah kılan mazeretler olarak hastalık, yol¬culuk ve oruca güç yetirememeden söz edilmiştir. [582]Fakihler de oruç tutmama ruhsatını bu üç durumla sınırlı tutmayı tercih et¬miş, bu üç durumun ortak özelliği meşakkat olsa bile, her meşakkat halinde oruç tutulmayabileceğini söylemekte mütereddit davranmışlardır. Bunun en başta gelen sebebi, mükelleflerin sübjektif ve değişken bir durum olan me¬şakkati belirlemede ölçüsüz veya mütesâhil davranıp olur olmaz bahanelerle orucu terketmesine yol açma, yani bu ruhsatı kötüye kullanma endişesidir. Bununla birlikte oruç ibadeti, netice itibariyle kul ile Allah arasında kalan bir yükümlülük ilişkisi olduğundan, mükelleflerin yukarıda sayılan mazeretler ışığında kişisel insiyatiflerini kullanması, mazeretleri içlerine sinmediği süre¬ce orucu terketmemesi, haklı ve geçerli bir mazeretlerinin bulunduğuna iyice kani olduklarında da anılan ruhsattan yararlanması isabetli bir tutum olur.
Sıralanan bu mazeretlerden biri sebebiyle oruç tutamayan kimse, oruca, o-ruçlulara ve ramazan ayma hürmeten, mümkün oldukça bunu belli etmemelidir.
Canına veya bir uzvuna yönelik bir tehdide mâruz kalan kimsenin nasıl davranacağına ilişkin olarak kimi âlimler, zorlama karşısında ramazan orucunu bozmayıp zulmen öldürülen kimsenin günahkâr olmayacağını; tersine dinine bağlılığını gösterdiği için büyük bir sevap kazanmış olacağını söylemişlerse de ağırlık kazanan görüş bu durumda orucu bozmanın daha doğru olacağı yönündedir. Hatta tehdit altında kalan kişi, oruç için tanınan yolcu¬luk, hastalık gibi bir mazerete sahip ise, zorlama karşısında orucunu boz¬mazsa günahkâr olur.
Düğün veya sünnet yemeği gibi bir ziyafete çağrılan kimsenin, genel ola¬rak diğer davetlerde olduğu üzere bu davete icabet etmesi, dostluk bağlarının güçlendirilmesi veya ilişkilerin geliştirilmesi vb. amaçlara hizmet edeceği için teşvik edilmiştir. Nafile oruç tuttuğu bir günde böyle bir ziyafete çağrılan kim¬se, sözü edilen olumlu amaçlara hizmet edeceğinden eminse, bu davete icabet etmesinin yerinde bir davranış olacağı; fakat yine de beklenmedik yararlara ve güzelliklere yol açabileceği mülahazasıyla genel olarak bu tür davetlere icabet edip orucunu bozmasında bir beis bulunmadığı ifade edilmiştir. Başlan¬mış olan nafileyi tamamlamak gerektiği kuralı sebebiyle bozduğu bu orucu daha sonra kaza eder.
C) GEÇERLİLİK ŞARTLARI
Orucun sahih (geçerli) olması için, oruç tutmaya niyet etmiş ve orucu bozacak şeylerden kaçınmış olmak şarttır. Esasen orucu bozacak şeylerden kaçınmak, teknik anlamda rükün olmakla birlikte, ibadetin sahih olması için kaçınılmaz bir şart olduğu için burada sıhhat şartı olarak ele alınmıştır. Ka¬dınlar için ilâve şart ise, onların hayız veya nifas durumunda olmamalarıdır. Peygamberimiz’in hanımlarından gelen bütün rivayetler, onların aybaşı hallerinde namaz kılmadıkları ve oruç tutmadıkları yönündedir.
Daha önce namaz bahsinde ve bu bölümün başında da belirtildiği gibi hayız veya nifas halinde bulunan kadının oruç tutması haram olduğu gibi, tutacağı oruç da geçerli olmaz. Kadınlar bu durumları sebebiyle tutamadık¬ları oruçları daha sonra istedikleri bir zamanda kaza edebilirler. Fakat şevval ayı içinde tutarlarsa hem borçlarından kurtulmuş, hem de Peygamberimiz’in şevvalde oruç tutmaya ilişkin tavsiyesine uymuş olurlar.
Cünüplük, hayız ve nifastan farklıdır. Çünkü cünüplüğün gerçekleşmesi ihtiyarî olduğu gibi, gusletmek suretiyle cünüplükten temizlenmek de müm¬kündür. Bu bakımdan cünüplük oruca başlamaya engel görülmemiştir. Bununla birlikte mümkün olan en kısa zamanda cünüplükten temizlenmek gerekir.
a) Niyet
Diğer ibadetlerde olduğu gibi oruç ibadetinde de niyet şarttır. Şâfiîler ve bazı Mâlikîler niyeti rükün saymışlardır. Her ikisine göre de, niyet edilmediği takdirde sabahtan akşama kadar aç durmak oruç yerine geçmez. Bu bakım¬dan, ister farz veya vacip, isterse nafile olsun her tür oruçta niyet şarttır. Her¬hangi bir oruca kalben niyet etmek, hangi orucu tutacağını kalbinden geçir¬mek yeterlidir. Bu niyetin dil ile ifade edilmesi, onun teyit edilmesi ve perçin¬lenmesi anlamına geldiğinden mendup sayılmıştır.
aa) Niyetin Vakti. Her türlü oruç için mümkün oldukça, sabah vakti girmeden önce veya geceden niyet etmek en faziletli olanıdır. Çünkü bu suretle hem mezheplerin bu konudaki ihtilâflarının dışında kalınmış, hem de niyet ibadetin başlama vaktiyle aynı zamana getirilmiş olur. Nitekim niyetin hangi vakitte yapılacağı konusu mezhepler arasında ihtilaflı olduğu gibi, niyetin vakti açısından oruç türleri arasında da fark gözetilmektedir.
1. Hanefîler’e göre ramazan orucu, nafile oruçlar ve vakti belirtilmiş adak (nezr-i muayyen) oruçlarının niyet etme vakti gün batımından başlayıp ertesi günün kuşluk vaktine hatta öğle namazı vaktinin girmesinden az önceki vakte kadar devam eder. Öğle vakti girdikten sonra artık hiçbir oruca niyet edilemez.
Zevalden önce nafile oruca niyet etmenin câizliğini gösteren hadisler bulunmaktadır. Bunlardan birinde, Peygamberimiz’in bir gün Âişe validemi¬ze öğle yemeği hazırlayıp hazırlamadığını sorduğu, Hz. Âişe’nin yiyecek bir şey olmadığını söylemesi üzerine Peygamberimiz’in o gün oruç tuttuğu ri¬vayet edilir.
Mâlikîler’e göre niyetin geçerli olması için güneşin batmasından itibaren gecenin son kısmına kadar veya fecrin doğması ile birlikte yapılması gerekir. Çünkü sabahleyin, yani oruç ibadetinin başlama vaktinde niyet edilmeyince o günün oruçlu geçirilmeyeceği belirli hale gelmiş olur.
Şâfıîler’e göre İse ramazan orucu, kaza orucu ve adak orucuna geceden niyetlenmek şarttır. Fakat nafile oruca zevalden önceye kadar niyetlenmek caizdir.
2. Zimmette sübût bulmuş oruçlara ise en geç imsak vaktine kadar niyet edilmiş olması ve orucun belirlenmesi gerekir. Orucun zimmette sübût bulma¬sı, oruç borcunun kaçınılmaz bir şekilde kesinleşmiş, sabit hale gelmiş olması demektir. Meselâ başlanmış fakat bir sebeple tamamlanamamış nafile orucun kazası zimmette sabit olmuş, borçluğu kesinleşmiştir. Ramazan orucunun kazası da böyledir. Fakat ramazan orucunun kendisi henüz zimmette sabit borç sayılmaz; çünkü meselâ, kişinin ertesi gün yaşayıp yaşamayacağı belli değildir. Kişi ertesi günün herhangi bir vaktinde ölecek olsa, o günkü oruç zimmetine borç yazılmaz. Ancak daha önceki günlerde kazaya kalan ramazan orucu zimmetinde mevcuttur. Kefaret oruçları ile mutlak adak oruçları da zimmette sübût bulmuş borç kapsamına girmektedir. Bu çeşit oruçlara geceden veya en geç ikinci fecrin başlangıcında niyet etmek gerektiği gibi niyet eder¬ken tutulan orucun mutlak nezir mi, bir orucun kazasını olduğunu da belirt¬mek gerekir. Zimmette sabit olması kesinleşmiş oruçların ifa zamanı için dinde belirlenmiş muayyen bir zaman olmadığı için, mükellef bu oruçları kendi be¬lirleyeceği bir zamanda tutabilir. Öyle olunca da, hangi orucu tutacağını belir¬lemesi şarttır. Şayet bir kaza orucuna ikinci fecrin doğmasından sonra niyet edilse, bununla kaza geçerli olmayacağı için, oruç nafileye dönüşür.
bb) Niyetin Şekli. Ramazan, belirli adak veya herhangi bir nafile oruç için mutlak niyet yeterlidir. Meselâ; “yarın oruç tutmaya” veya “yarınki günün orucunu tutmaya” niyet edilse, ertesi gün ramazan ise, bu niyet ramazan oru¬cuna niyet yerine geçer; ertesi gün, daha önce oruç tutmak için vaktini tayin etmiş olduğu gün ise bu defa adak orucuna niyet etmiş olur. Hatta ramazan günleri ramazan orucu için ve oruç tutulması adanan gün, adak orucu için belirli hale geldiği için, kişi bugünlerin öncesinde niyet ederken “Yarın nafile oruç tutmaya niyet ettim” dese bile, tutacağı oruç nafile oruç değil, vakti belirli olan oruç yerine geçer. Çünkü orucun ifa edilmesi için belirlenen vakit içinde yine aynı cinsten ikinci bir ibadet yapılamayacağından, yani oruç dar zamanlı bir vacip olup vakit de bunun miyarı olduğundan, niyet asıl yapılması gereken ibadete râci olur. Bununla birlikte bunlar için geceleyin niyet edilmesi ve ne orucu olduğunun belirlemesi (tayin) daha faziletlidir. Meselâ “Yarınki ramazan orucunu tutmaya niyet ettim” demekle belirleme yapılmış olunur.
Fakihlerin çoğunluğuna göre ramazanın her günü için ayrı ayrı niyet edilmesi şarttır. Çünkü her bir günün orucu kendi başına bir ibadet olup, öteki günlerde tutulan veya tutulacak olan oruçla ilişkisi yoktur; dolayısıyla bir günün orucu bozulduğu zaman sadece o günün orucu bozulmuş olur, öteki günlerin orucu bundan etkilenmez.
Mâlikîler’e göre ise, ara vermeksizin peş peşe tutulması gereken oruçlarda en başta yapılacak tek niyet yeterlidir. Zihâr, kati kefareti ve ramazan orucunun kefaretinde olduğu gibi ramazan orucunda da tek niyet yeterlidir. Ancak bu oruçlara yolculuk, hastalık, hayız ve nifas gibi zorunlu sebeplerle ara verilecek
olursa, engel kalktıktan sonra yeniden niyet gereklidir. Tek bir niyetin yeterli olduğu oruçlarda her gece niyetlenmek ise menduptur. Mâlikîler’in bu konudaki gerekçesi ilgili âyette geçen “Sizden her kim ramazan ayma yetişirse onu oruçlu geçirsin” ifadesidir. Ay, tek bir zamana verilen isimdir, dolayısıyla ay süresince oruç tutmak bütün bir ibadet hükmünde olup namaz ve hacca benzer, tek bir niyet ile eda edilebilir.
cc) Niyetle İlgili Bazı Ayrıntılar. Oruca niyetin vaktiyle ve şekliyle il¬gili ayrıntı sayılabilecek bazı bilgiler de bu ibadetin geçerliliğini yakından ilgilendirir. Bunlar şu şekilde sıralanabilir:
1. İçinde bulunulan gün, güneş batmadan önce ertesi günün orucuna niyet edilemez.
2. Güneş battıktan sonra herhangi bir oruca niyet edilmesi halinde, ikin¬ci fecre kadar yeme, içme ve cinsel ilişkide bulunmak niyete ve oruca zarar vermez. Çünkü bu niyet ikinci fecirden itibaren başlayacak olan oruç ibadeti için yapılmıştır. Nitekim bu şekilde niyet eden kimse, herhangi bir sebeple, ikinci fecrin doğmasına kadar, bu niyetini geri alabilir.
3. Oruç tutup tutmayacağında tereddüt olması durumunda veya niyetin bir şarta bağlanması durumunda niyet gerçekleşmiş olmaz. Niyet, kesin azim ve karar demektir.
4. Ramazanda, ramazan orucundan başka oruç tutulamayacağı için, hangi oruca niyet edilirse edilsin ramazan orucu yerine geçer. Fakat daha önceden oruç tutmayı adadığı belirli günde, başka vacip bir oruca (meselâ; kefaret orucuna veya bir ramazan orucunun kazasına) niyet ederek oruç tuta¬cak olsa, ağırlık kazanan görüşe göre bu oruç, niyetlendiği vacip oruç yerine geçer, belirli adak orucunu kaza etmesi gerekir.
5. Hem kefarete hem de nafileye niyet edilerek tutulan oruç, kefaret oru¬cu yerine geçer; fakat hem kazaya hem de yemin kefaretine niyet edilerek tutulan oruç, her ikisi de vâciplik açısından eşdeğer olduğu için, hiçbirinin yerine geçmez, nafile olur. Sahura kalkıp yeme ve içme de niyet yerine geçer.
6. Tutulamamış ramazan oruçlarını kaza ederken, bir belirleme yapmak¬sızın, “kazası gereken oruca” diye niyet edebileceği gibi, belirleme yaparak da niyet edebilir. Üzerinde çok sayıda kaza borcu varsa “kazası gerekli ilk oruca” diyerek niyet edilebilir.
b) Orucu Bozan Şeylerden Kaçınmak
Orucun temel unsuru ve anlamı, yeme, içme ve cinsel ilişki zevklerinden uzak durmak, nefsi bunlardan mahrum bırakmak olduğu için, bu anlama gelecek davranışlar orucun bozulmasına sebep olur. Yemek ve içmek, yeni¬lip içilmesi mûtat olan her şeyi içine alır. Sigara, nargile gibi keyif veren tütün kökenli dumanlı maddeler ile tiryakilik gereği alman tüm maddeler oruç yasakları kapsamına girdiği gibi her ne sebeple olursa olsun, ağızdan alınan ilâcın da bu kapsamda yer aldığında tereddüt yoktur. Bununla birlik¬te, tedavi maksadıyla iğne yaptırmanın hükmü tartışmalı olup, iğnenin oru¬cun bozulmasına etkisi konusu aşağıda açıklanacaktır.
Orucu nelerin bozacağı sorusuna verilecek ilk cevap “yeme, içme, cinsel ilişkide bulunma ve bu kapsamda değerlendirilebilecek şeyler” olacaktır. Bu ölçü, açık ve anlaşılabilir olmakla birlikte, orucun anlamına aykırı davranış sayılıp sayılmayacağında tereddüt edilen bazı durumlar bulunması sebebiy¬le, eskiden beri fakihler, nelerin bu kapsama gireceğini tek tek saymaya çalışmışlar, bu arada gerçekleşmesi düşünülemeyecek nâdir bazı durumların hükümlerini dahi belirleme durumunda kalmışlardır. İlmihal kitaplarında çoğu zaman tebessümle karşılanan birçok ihtimalin veya anormal durumun gündeme alınıp orucu bozup bozmadığının tartışmaya açılması da bu sebep ve gayretten kaynaklanmaktadır. Özel durumlar ve muhtemel seçenekler yan yana getirildiğinde de, zaman zaman orucun bozulmasını gerektiren aslî durumun göz ardı edildiği, bu konudaki ölçü-kuralın geri plana itildiği ol¬muştur. Biz esasen zikrettiğimiz ölçüye vurgu yapmakla beraber, haklı te¬reddüt oluşturabilecek birkaç hususa “Orucun Yasaklan” başlığı altında deği¬neceğiz.
D) ORUÇLU İÇİN MÜSTEHAP OLAN ŞEYLER
Orucun geçerliliği ile doğrudan ilgili olmamakla birlikte, oruç tutmayı biraz daha kolaylaştırmak üzere Peygamberimiz’in bazı tavsiyeleri olmuştur. Bunların başında sahur yapmak gelir. Sahur, ikinci fecirden az önceki vakit olan seher vaktinde yenilen yemek demektir. Sahura kalkmakla hem bir şeyler yenilerek oruç için enerji toplanmış, hem de bir sünnet yerine getiril¬miş, seher vaktinin feyiz ve faziletinden yararlanılmış olur. Bu bakımdan bir yudum su ile de olsa sahur yapmak ve sahur yemeğini mümkün olduğunca, gecenin son vaktine denk getirmeye çalışmak uygun olur. Peygamberimiz’in sahura kalkmayı teşvik ve tavsiye eden birçok hadisi bulunmaktadır:
“Oruç tutmak isteyen sahurda bir şeyler yesin”[583], “Sahura kalkın, çünkü sahur yemeğinde bereket vardır”[584], “Sahur yemeği ile gündüz tutacağınız oruca ve öğle üzeri uykusuyla da (kaylüle) teheccüt namazına kuvvet kazanın.” [585]
Peygamberimiz, sahuru mümkün olan son vakte denk getirmeyi teşvik ettiği gibi iftarın da vakit girer girmez yapılmasını teşvik etmiştir. Bu iki teş¬vikten çıkarılabilecek anlam, ibadetin mümkün olduğunca kolay hale getirilmesidir. İftar vakti girdiğinde yemeğe oturmadan namaz kılınmak isteni¬yorsa yine de biraz su veya bir hurma ile orucu açıp, ondan sonra namaz kılmak yerinde olur.
Oruç açılırken dua edilmesi sünnettir. Herkes içinden geldiği gibi zikrini, şükrünü ve yakarışını ifade edebilir. Örnek olması bakımından öteden beri yaygın olarak yapılan bir duayı buraya alalım.
“Allah’ım! Senin rızanı kazanmak için oruç tuttum, senin verdiğin rızıkla orucumu açtım. Sana inanıp güvendim. Ey lutuf ve ikramı geniş olan Rabbimî Beni bağışla.”
Varlıklı kimselerin, özellikle durumu iyi olmayan kimselere iftar yemeği yedirmesi güzel ve sevaplı bir davranıştır. Peygamberimiz, “Oruçluya iftar ettiren kimse, oruçlunun sevabında bir eksilme olmaksızın, oruçlunun, alaca¬ğı kadar sevap alır” [586]buyurmuş¬tur. İftar yemeklerini, zenginler arasında bir lüks ve gösteriş yarışı haline getirmekten kaçınmak gerekir. Yine varlıklı kimselerin, her zamankinden daha fazla olarak, ramazanda ihtiyaç sahiplerine yardımda bulunması bek¬lenir. Varlıklı kimselerin bulunduğu bir bölgede akşam ne ile iftar edeceğini düşünen insanların kalmamış olması gerekir. Bu hem Müslümanlığın yük¬sek bir amacı hem de oruç ibadetinin verdiği kalp inceliğinin bir gereğidir. Aksi bir durum elbette ki varlıklı kimselerin vicdanını rahatsız edecektir.
Sabah namazının vaktini geçirmemek kaydıyla cünüp sabahlamak caiz ise de ibadete başlarken temiz olmak düşüncesiyle daha önce gusletmek uygun¬dur. Hayız ve nifastan temizlenen kadınlar için de aynı durum geçerlidir. Bu¬nunla birlikte cünüp olarak sabahlayan kimsenin gerekli dikkati göstermek şartıyla, banyo yapması caizdir. Âişe validemizin bildirdiğine göre Peygambe¬rimiz, bazı kereler cünüp olarak sabah namazı vaktine girmiştir.
Oruç, kişinin Rabbiyle gönül bağını güçlendiren, ona manevî ve derunî bir haz tattıran, irade eğitimine ve kalp inceliğine yol açan ibadetlerden olduğu için oruç tutan kişi zaten dilini kötü, çirkin, başkalarını rencide edecek boş ve gereksiz sözlerden koruyacaktır. Oruç bu tesiri tam meydana getiremiyorsa, oruç tutan kimsenin bu sonucu ve etkiyi elde etmek için çalışması, oruçlu iken söz ve davranışlarına daha çok dikkat etmesi gerekir. Hele in¬sanların birbirleri hakkında kötü kanaate sevk edecek ve ilişkilerini bozacak dedikodu ve söz taşıma gibi dinimizce hiçbir zaman hoş görülmeyen davra¬nışlar, orucun mânevi haline taban tabana zıt şeylerdir. Peygamberimiz orucun bu yönünü anlatmak üzere “Yalan konuşmayı bırakmayan, yanlış davranışlardan kaçınmayan kimsenin kendini aç ve susuz bırakmasına Al-lah’ın ihtiyacı yoktur” [587]buyurmuştur. Aslolan ibadeti amacına uygun yapmak, ibadetin zevkini tatmaktır. İbadetlerin hakkı veril¬meye çalışıldığı takdirde bunun önce kişinin kalp ve vicdanındaki olumlu etkileri, sonra da toplumdaki olumlu sonuçları çok belirgin bir şekilde ortaya çıkacaktır. Peygamberimiz bu noktaya işaretle “Hiçbiriniz oruçlu iken kötü laf söylemesin; bağırıp çağırmasın, hatta kendisine ağır sözler söyleyen (küf¬reden) birine dahi sadece ‘Ben oruçluyum’ demekle yetinsin” [588]buyurmuştur.
Ramazanın mânevi atmosferini daha iyi hissedebilmek için Kur’an oku¬mak, eksikliğini hissettiği bilgileri öğrenmeye çalışmak yerinde olur. Ayrıca, her ramazanda mutlaka Kur’âıvı Kerîm’in Türkçe anlamı, mukabele okur gibi bir defa okunmalı, genel hatlarıyla Kur’ân-ı Kerîm’in içeriği hakkında biigi sahibi olunmalı, daha derin ve detaylı bilgiye ihtiyaç hissedilen konularda, o alanda yazılmış eserlere veya bizzat ehliyetli hocalara başvurulmalıdır.
E) İTİKÂF
Fıkıh terimi olarak itikâf, bir mescidde ibadet niyetiyle ve belirli kurallara uyarak inzivaya çekilmek demektir. Hadis kaynaklan Hz. Peygamber’in Me¬dine’ye hicretten sonra her yıl ramazanın son on gününde itikâfa çekildiğini, hanımlarının da genelde Resûl-i Ekrem’le birlikte itikâf yaptığını nakleder. [589]Peygamberimiz’in ramazanın son on gününde daha fazla ibadet ettiği bilinmektedir. Âişe vali¬demizin belirttiğine göre Resûl-i Ekrem ramazanın son on gününe girildiğinde bütün geceyi ihya eder; ailesini uyandırır ve kadınlardan ayrı kalırdı.
Hz. Peygamber’in bu tatbikatından hareketle âlimler, oruçlunun özellikle ramazanın son on gününde itikâfa girmesini müstehap kabul etmişlerdir. Hatta Hanefîler, Hz. Peygamber’in bunu devamlı yapmış olmasından hareketle itikâfı kifâî nitelikte müekked sünnet saymıştır. İtikâf bir ibadet nevi olduğundan itikâfa girenin mükellef olması, itikâfa bir mescidde girmesi ve niyet etmesi gerekli görülür. Kadınlar evlerinin bir odasında itikâfa girerler.
İtikâfa girmek nefsi yasaklardan korumada daha etkili bir yöntem oldu¬ğu gibi, ramazanın son on gününde olması tahmin edilen Kadir gecesine rastlama imkânı ve umudunu da arttırır. İtikâf, insanı dünyevî meşgaleler¬den uzaklaştırıp daha fazla ibadete vesile olması yanında, genel anlamda hayatın anlamı üzerinde tefekkür etme imkânı da sağlar. İnsanların zaman zaman böyle derin tefekküre ihtiyacı vardır. İtikâf bu tefekkürü gerçekleştirmek için bir fırsat olarak kullanılabilir.
V) ORUCUN YASAKLARI
Orucun yasakları, doğrudan söylenirse yemek, içmek ve cinsel ilişkide bulunmaktır; tersinden söylenirse orucun yasakları, orucun bozulmasına sebep olan şeylerdir. Bölüm başında da belirttiğimiz gibi oruç, yeme, içme ve cinsel ilişkiden kaçınmaktır. Dolayısıyla bu üç hususa dikkat edildiği takdir¬de oruç tutulmuş olur. Bununla birlikte bazı davranışların, sayılan bu üç şeyin kapsamına girip girmediği konusunda gerekli veya gereksiz tereddütler oluşabilmektedir. Yine orucun bozulmasına yol açmamakla birlikte, orucun genel havasına, anlam ve gayesine yakışmayan şeyler konusunda da dik¬katli olmak gerektiği için burada günlük hayatta karşılaşılabilecek bazı du¬rumlara kısaca işaret etmek istiyoruz.
A) ORUCUN MEKRUHLARI
Öteden beri fıkıh ve ilmihal kitaplarında mekruh olarak nitelendirilen şeylerin bir kısmı, orucun anlam ve gayesine yakışmayan şeyler, bir kısmı da biraz ileri gidildiği takdirde orucun bozulmasına sebep olabilecek şeyler¬dir. Meselâ bir şeyi tatmak ve çiğnemek mekruhtur; çünkü ağza alman bir şeyin yutulma tehlikesi bulunmaktadır. Fakihler yine aynı gerekçeyle, bir insanın eşiyle öpüşmesini, ona sarılmasını mekruh saymışlardır. Çünkü bu davranış, orucu bozacak bir fiili işlemeye götürebilir. Esasen bir insanın eşiyle öpüşmesi oruca zarar vermez. Nitekim Âişe validemiz, Peygamberimiz’in oruçlu iken hanımlarıyla elleşip şakalaştığını ve öpüştüğünü anlat¬mıştır. [590]
Aşın titizlikleri gereği misvak kullanmayı dahi mekruh sayanlar bulun¬makla birlikte, âlimlerin çoğunluğu bunu mekruh görmemişlerdir. Günü¬müzde yaygın olduğu şekliyle ağız ve diş temizliğinin diş fırçası ve diş ma¬cunu kullanılarak yapılması da oruca zarar vermez; üstelik aksatılmaması gereken yerinde bir davranış da olur. Ağız ve diş temizliğini gündüz yap-mamayı tercih edenler, bunu mutlaka sahurdan sonra yapmış olmalıdır. Oruçlunun normal temizlik için veya cünüplükten temizlenmek için yıkan¬ması mekruh olmamakla birlikte, serinlemek maksadıyla yıkanması oruç esprisine aykırılık gerekçesiyle mekruh sayılmıştır. Oruçlunun güzel koku sürünmesi veya güzel kokan bir şeyi özel olarak koklaması da mekruh sa¬yılmaz.
Ayrıca, esasen orucu bozmamakla birlikte, oruçlunun direncinin kırılma¬sına ve güçsüz düşmesine yol açan, kan aldırmak vb. şeyler mekruhtur. Konunun başında sahurun geciktirilmesi ve iftarın vakit girer girmez yapılmasının anlamına ilişkin olarak söylediğimiz hususlar burada da geçerlidir.
B) ORUCU BOZAN ŞEYLER
Yemek, içmek ve cinsel ilişkide bulunmak orucu bozan şeylerdir. Bunla¬rın hangi durumda sadece kaza, hangi durumda kaza ile birlikte kefareti gerektirdiğini görelim.
a) Kaza Ve Kefareti Gerektiren Durumlar
Orucu bozup hem kaza hem de kefareti gerektiren durumların başında ra¬mazan günü oruçlu iken yapılan cinsel ilişki gelmektedir. Zaten Peygamberi¬miz oruç kefareti hükmünü, o zaman vuku bulan böyle bir cinsel ilişki olayı üzerine vermiştir. Oruç kefareti konusunda eldeki tek örnek ve delil de budur. Bu bakımdan bütün fıkıh mezhepleri, ramazan günü oruçlu iken bilerek ve isteyerek normal cinsel ilişkide bulunmanın, hem kaza ve hem de kefareti gerektireceği konusunda görüş birliği etmişlerdir. Bir şey yiyip içmenin kefareti gerektirip gerektirmediği konusu ise mezhepler arasında tartışmalıdır. Hanefîler, bilerek ve isteyerek bir gıda veya gıda özelliği taşıyan her türlü maddeyi almayı da bu hükme kıyas ederek, bu durumda da hem kaza hem de kefaret gerekeceğini söylemişlerdir, Peygamberimiz zamanında cereyan eden ve oruç kefaretinin gerekçesi olan olay şudur:
Bir adam “Mahvoldum” diyerek Peygamberimiz’e gelmiş ve ramazanın gündüzünde eşiyle cinsel ilişkide bulunduğunu söylemiş, bunun üzerine Peygamberimiz;
“Köle azat etme imkânın var mı?”
“Hayır, yok.”
“Peş peşe iki ay oruç tutabilir misin?”
“Hayır. Bu iş de zaten sabredemediğim için başıma geldi.”
“Altmış fakiri doyuracak malî imkânın var mı?”
“Hayır.”
Bu sırada Peygamberimiz’e bir sepet hurma getirildi. Peygamber bu hurmayı adama vererek yoksullara dağıtmasını söyledi. Adam
“Bizden daha muhtaç kimse mi var?” deyince Peygamberimiz gülümseyerek
“Al git, bun¬ları ailene yedir” diyerek adamı gönderdi. [591]
Bilerek ve isteyerek kaçınılması gereken üç şey (yeme, içme, cinsel bir¬leşme) dışında bir sebeple orucun bozulması durumunda kefaret gerekmeyip sadece kaza gerekir.
b) Sadece Kazayı Gerektiren Durumlar
Oruç yasaklarının başında yeme ve içme geldiğini, oruçlunun kasten yi¬yip içmesinin kaza ve kefareti gerektirdiğini biliyoruz. Buna ilâve olarak Hanefî fakihleri, beslenme amacı ve anlamı taşımayan ve esasen yenilip içilmesi mûtat (normal, alışılmış) olmadığı gibi insan tabiatının meyletmediği şeylerin yenilip içilmesi durumunda da orucun bozulacağını, fakat bunun kefareti gerektirmeyeceğini söylemişlerdir. Çiğ pirinç, çiğ hamur, un, ham meyve yemek veya fındık, badem ve cevizi kabuğuyla yutmak böyledir. Bunlar yiyecek maddesi olmakla birlikte, bunların bu şekilde yenilmesi nor¬mal değildir ve hem de bunlar bu halleriyle insanın iştah duyacağı ve yemek isteyeceği şeyler değildir. Fakihler, şehvetin normal cinsel birleşme dışında tatmin edilmesinin de aynı kapsamda değerlendirileceğini belirtmişlerdir.
Fakihler ağza giren yağmur, kar veya doluyu isteyerek yutmayı, su içme kapsamında değerlendirerek orucu bozacağını; fakat kişinin kastı olmaksı¬zın boğaza inen yağmur, kar ve dolunun orucu bozmayacağını söylemişler¬dir.
Kusma, kasten yapılmadığı durumlarda orucu bozmaz. Kasten yapıldı¬ğında ise, sadece ağız dolusu olması halinde bozar. Baştan beri ortaya koymaya çalışılan oruç tutma esprisi ve orucun an¬lam ve amacıyla pek bağdaşmayan muhtemel bütün davranışları ve olayları tek tek sıralamak mümkün olmadığı için bu konuda şöyle bir açıklama getirmek doğru olur: Orucun anlamı, Allah rızâsı için, gerek beslenme gerekse tat ve keyif alma kasıt ve arzusu içeren yiyip içme ve cinsel ilişkiden uzak durmak, özetle nefsi iştah ve şehvet duyduğu şeylerden mahrum etmektir. Bu yasağın ihlâli sayılan her davranış orucun mâna ve gayesine aykırıdır. Yeme, içme ve cinsel ilişki sayılan her davranış orucu bozar, kaza edilmesini gerektirir. Kasıtlı olarak yapılırsa hem kaza hem kefaret gerekir.
Bayılma ve delirmenin orucu bozan şeylerden sayılması, esasen oruç yasaklarının ihlâli ile ilgili olmayıp, bütün mükellefiyetlerde ön şart olan bilinçlilik halinin geçici veya sürekli olarak yitirilmesi ile ilgilidir. Bu halin kapladığı günlerin kaza edilmesinin istenmeyişi de aynı sebebe bağlıdır.
Unutarak bir şey yemek ve içmekle oruç bozulmaz. Peygamberimiz oruçlu olduğunu unutarak yiyip içenlerin oruca devam etmelerini, onları Al¬lah’ın yedirip içirdiğini söylemiştir. [592]Fakat yanlışlıkla (hata) yiyip içmek bundan farklı olup Hanefîler’e göre orucu bozar. Meselâ; bir kimse oruçlu olduğunun farkında olduğu halde kasıtsız olarak yanlışlıkla bir şey yese veya içse, diyelim ki abdest alırken ağzına aldığı sudan yutsa veya denizde yüzerken su yutsa orucu bozulur ve kaza lâzım gelir.
Şâfiîler orucu bozma kastı bulunmadığı için yanlışlıkla bir şey yiyip iç¬menin orucu bozmayacağını söylerken, Mâlikîler orucun anlamının (imsak) ortadan kalkmış olduğu gerekçesiyle, ister unutma isterse yanlışlık sonucu olsun, bir şey yiyip içmekle orucun bozulacağım söylemişlerdir.
Sabah vaktinin girip girmediği konusunda şüphesi bulunan kimse yiyip içmeye devam ederken o esnada ikinci fecrin doğmuş olduğu ortaya çıksa oruç bozulur ve kaza etmesi gerekir, kefaret gerekmez. Buna mukabil güne¬şin battığını zannederek iftar ederken güneşin henüz batmadığı anlaşılsa bu durumda kaza yanında kefaret de gerekir. Kişi, her iki durumda da zannı ile hareket etmiş ve yanıldığı ortaya çıkmış ise de zanların kuvvet derecesi aynı değildir. Birinci durumdaki zan güçlüdür; çünkü aslolan gecenin devam edi¬yor olmasıdır. İkinci durumdaki zan ise, bunun tersine zayıftır; çünkü aslolan gündüzün devam ediyor olmasıdır. Bu bakımdan güneşin batıp bat¬madığından şüphe eden kimse hemen iftar etmemeli, durumun netleşmesini beklemelidir. İmsak ve iftar vakitlerini gösteren bir takvim ve saatin bulunmadığı durumlarda kişi, kendi bilgi ve tecrübesiyle ictihad ederek ona göre davranır.
Unutarak yiyip içtikten sonra orucunun bozulmuş olduğu zannıyla veya gece niyetleneni ey ip gündüz niyetlendikten sonra, gündüz yapılan bu niye¬tin niyet sayılmayacağı zannıyla günün geri kalan kısmında bilerek bir şey yiyip içmek veya cinsel ilişkide bulunmak orucu bozar.
Orucu bozacak fakat kefareti de gerektirmeyecek bir davranıştan sonra, kişinin yiyip içmeye başlaması halinde, kural olarak kefaretin gerekmeyece¬ği belirtilmişse de, burada aslolan kişinin oruç tutma veya bozma konusundaki gerçek niyetidir. Amellerin niyetlere göre olduğu şeklindeki genel dinî ilkenin anlamı da budur.
Bir şey yiyor veya içiyorken imsak vaktinin girdiğini anlayan kimse derhal yemeyi ve içmeyi bırakmalıdır. Bile bile yemeye veya içmeye devam etmesi halinde Hanefi imamlara göre bu kişiye kefaret gerekir.
c) İlâç Kullanmanın Ve İğne Yaptırmanın Hükmü
Ağızdan alınacak hap, şurup ve pastil gibi şeylerin orucu bozacağında görüş birliği bulunmaktadır. Çünkü bunlar doğrudan mideye inmekte, esa¬sen tedavi amaçlı olsa bile dolaylı olarak beslenme niteliği de taşımaktadır.
Göze, burun veya kulağa damlatılan ilâcın orucu bozup bozmayacağı konusu İse tartışmalıdır. Kimi âlimler, göze damlatılan ilâcın orucu bozma¬yacağı, kulak ve burna damlatılanın bozacağı görüşünde ise de, bunlardan burun içinin yemek borusuyla ve mideyle doğrudan bağlantısının bulundu¬ğu, gözün dolaylı olarak boğaza açıldığı, kulağın ise mideyle böyle bir bağ¬lantısının bulunmadığı düşünülürse, bunlardan sadece buruna konan ilâçlar hakkında ihtiyatlı olmak gerektiği sonucu çıkar. Böyle olunca, burna enfiye çekmek, boğaza inecek şekilde bol miktarda su çekmek gibi davranışlar orucu bozar. Bu organlara konan ve tamamen tedavi amaçlı ilâç ve damlalar ise orucu bozmaz. Çünkü bu son sayılan davranışın yeme ve içme, yani beslenme ve oruca karşı direnç kazanma faaliyeti sayılması isabetli olmaz.
İğne yaptırma meselesine gelince: Deri altına veya adaleye zerkedilen veya damardan yapılan iğnenin orucu bozup bozmayacağı konusu, ilk fakihlerin, yaralayıp vücuda giren bıçak vb. katı cisimler ile derin yara üze¬rine sürülen merhemin orucu bozup bozmayacağına ilişkin tartışmalarına göre belirlenmeye çalışılmıştır. Şöyle ki;
a) Ebû Hanîfe’nin “derin yara üzerine sürülen ve karın veya beyne ula¬şan ilâcın/merhemin orucu bozacağı” yönündeki görüşünü alanlar, iğneyle vücuda bir şey zerkedilmesi durumunda orucun bozulacağını ileri sürmüşlerdir. Bu görüşte hareket noktası, tabii yollar dışından da olsa vücuda bir şeyin girmiş olmasının orucu bozacağı fikridir. İğne veya damar yoluyla alman ilâç, serum veya aşı vücudun içine akıtılmış olmakta ve bütün vücu¬da yayılmaktadır. Beslenme sayılıp sayılmayacağı tartışılsa bile, bunların vücudu güçlendirdiği ortadadır. Bu şekilde alınan ilâç, gerek ağızdan alınsın gerekse iğneyle zerkedilmiş olsun, hiçbir şekilde kefaret gerektirmese de orucu bozar ve kazayı gerektirir. İlâç almak veya iğne yaptırmak durumun¬da olan kimselerin ya o gün oruç tutmamaları ya da ilâç almayı ve iğne yaptırmayı sahur ve iftar vakitlerine almaları gerekir.
b) Buna mukabil Ebû Yûsuf ve Muhammed’in “derin yara üzerine sürü¬len merhemin orucu bozmayacağı” yönündeki görüşünü esas alanlar ise iğneyle vücuda bir ilâcın zerkedilmesi durumunda orucun bozulmayacağını söylemişlerdir. Ebû Yûsuf ve Muhammed, oruca “normal yollardan vücuda bir şey almaktan kaçınmak” şeklinde bir anlam yükledikleri için yaraya sü¬rülen merhemin, karna veya beyne ulaşmış olmasının bir önemi olmayacağını, dolayısıyla bu durumda orucun bozulmayacağını söylemişlerdir. Eski¬den fetvahane ve daha sonra 1948 yılında Ezher Üniversitesi Fetva Komis¬yonu tabii delikler dışından vücuda giren bir şeyin orucu bozmayacağı yö¬nünde fetva vermiştir. Çünkü bu tedavi yönteminin, ağız yoluyla ilâcın yu¬tulmasına benzemediği açıktır. Bu noktadan hareketle, astım ve nefes darlığı sebebiyle ağıza sıkılan spreyin zerrecikler halinde içeri gittiği doğru olsa bile bunların akciğerden öteye geçmediği ve mideye ulaşmadığı, gıda ve susuz¬luk giderme özelliği de taşımadıkları; bu sebeple bunların da orucu bozma¬yacağı ileri sürülmüştür. Ayrıca belli hastalıklara karşı korunmak maksa¬dıyla yapılan aşıların hükmünde de tartışma bulunmakla birlikte, bu tür aşılarla vücuda mikrop verilerek bağışıklık kazandırmaya çalışıldığı, dolayı-sıyla bunların beslenme amaçlı olmadığı söylenerek oruca zarar vermeyeceği görüşü ağırlık kazanmıştır.
Hangi görüş alınırsa alınsın, burada inisiyatif, tercih, karar ve tabii ki sorumluluk mükellefe ait olacaktır. Söz konusu olan şey bir ibadettir ve Al¬lah rızâsı için yapılmaktadır. Bu bakımdan, oruç tutan bu şuurdaki insanla¬rın gerekmediği halde, hiç açlık, susuzluk ve sıkıntı hissetmeden oruç tut¬mak için bu yola tevessül edeceklerini düşünmek son derece anlamsızdır. Çünkü aklı olan herkes gayet iyi bilir ki içeriği boşaltılmış ve anlamı yozlaştırılmış ve göstermelik hale getirilmiş bir ibadetin hiçbir faydası olmadığı gibi, böyle yapan kişi sonuçta sadece kendi kendisini kandırmış olacaktır. Esasen dinimiz hasta olan veya tedavi sürecinde olan kişilerin oruç tutma¬masına ruhsat vermektedir. Bu bakımdan ilâç kullanmak veya iğne yaptır¬mak durumunda olan kimseler, hem iyi bir tedavi görüp sağlığına kavuş¬mak, hem de ibadetlerini ileride huzûr-ı kalp ile ve içe sinerek yapabilmek gayesiyle tedavileri tamamlanıncaya kadar oruç tutmayabilirler. Bu tama¬mıyla kendilerinin karar vereceği bir konudur. Bununla birlikte bu kimseler, ramazan ayında herkesle birilikte oruca devam etmeyi arzu ediyor ve bu ibadet ayının manevî havasından kopmak istemiyorlarsa, oruç için başka bir engelleri de yoksa ikinci grup fakihlere ait olan ve ağırlıklı bulunan fetvayı esas alabilir, oruçlu oldukları halde tedavi ve aşı amaçlı iğneleri yaptırabilir¬ler.
VI. ORUCUN KAZASI
A) RAMAZAN ORUCUNUN KAZASI
Ramazandan bir gün veya daha fazla oruç tutmayan kimselerin, bunları kaza etmeleri gerektiğinde görüş birliği vardır. Tutmama hastalık, yolculuk, hayız, nifas ve benzeri özürler sebebiyle yahut kasten veya yanılarak niyeti terk etmek suretiyle olabilir. Her ne sebeple olursa olsun gününde tutulamamış ramazan orucunun kaza edilmesi gereklidir. Aynı şekilde kefaret, adak veya başlanıp bozulmuş nafile oruçların kazası da gereklidir. Başlanıp tamamlanmamış nafile oruç meselesinde, Şâfiîler hiçbir şekilde kazayı gerekli görmezken, Mâlikîler sadece kasten bozma durumunda kazayı gerekli gör¬müşlerdir.
Ramazan orucunun kazası yasak günler dışında her zaman yapılabilir. Şâfıîler’e göre ise bir ramazanda kazaya kalmış orucun, gelecek ramazana kadar kaza edilmesi gerekir. Bir ramazanın kaza borcu yerine getirilmeden, öteki ramazan gelecek olursa, kaza borcuna ilâveten bir de fidye ödeme yükümlülüğü ortaya çıkar.
B) KEFARET ORUCU
Ramazanda özürsüz olarak oruç tutmamak büyük günahtır. Müslüman kişinin mazeretsiz olarak oruç yemesi son derece uzak ihtimaldir. Bununla birlikte ramazanda mazeretsiz olarak kasten oruç yemek, ramazanın say¬gınlığını ihlâl etmek anlamına geleceği için kefaret ödemek gerekir. Kefaret için genel olarak önerilen üç seçenekten sadece ikisinin günümüzde tatbik imkânı vardır ki bunlardan birisi iki ay peş peşe oruç tutmak, ikincisi 60 fakiri doyurmaktır. Toplumsal şartlar gereği ve bir anlamda köleliğin kaldırılması hedefine yönelik olarak önerilen köle azat etme seçeneği köleliğin ortadan kalkmasıyla uygulama dışı kalmıştır.
Hanefi’ler, kefaret seçeneklerinde sıra gözetmenin gerekli olduğunu sa¬vundukları için öncelikle iki ay peş peşe oruç tutmayı, bu mümkün olmazsa diğer seçenek olan altmış fakiri doyurma seçeneğinin uygulanabileceğini ileri sürmüşlerdir. Mâlikîler ise, sıra gözetmeksizin herhangi bir seçeneğin yerine getirilmesini yeterli görmüşlerdir.
Araya hayız ve nifas gibi doğal mazeretlerin girmesi durumu kefaret orucunun peş peşe oluş özelliğine zarar vermez. Bu haller geçtikten sonra yeniden niyet edilerek kalınan yerden devam edilir.
Ramazanda oruç bozmanın kefaretle cezalandırılmasının altında, ramaza¬nın saygınlığına karşı işlenmiş bir suç bulunması yatar. Ramazanda oruç bozmak, ramazan ayına ve ramazan orucuna yapılmış bir hürmetsizlik olduğu için böyle yapan kimseler için kefaret öngörülmüştür. Bu espriyi dikkate alan bazı fakihler, kefareti oruç tutmamanın değil, orucu bozmanın cezası olarak değerlendirip, ramazan ayında ramazan orucuna niyet edilmediği takdirde oruç yemenin kefareti gerektirmediğini söylemişlerdir. Fakat bu görüş, pek anlamlı ve isabetli görünmemektedir. Çünkü niyet etsin veya etmesin, rama¬zanda mazeretsiz olarak oruç yiyen/tutmayan kişi, ramazan orucuna olmasa bile ramazan ayına saygısızlık etmiş olmaktadır. Öte yandan bir ramazanda birden fazla oruç yemek durumunda sadece bir kefaretin öngörülmesi, kefaret konusunda tek başına orucun değil, bir bütün olarak ramazanın göz önünde tutulduğunu göstermektedir. Şayet kefaretin sebebi ramazan orucu olacak olsaydı, bozulan her bir ramazan orucu için kefarete hükmedilmesi gerekirdi.
Esasen ramazan ile ramazan orucunu birbirinden ayırmak da gerçekte mümkün değildir. O halde Hanefîler’in ortaya attığı bu görüşün anlamı ne¬dir? Öyle sanıyoruz ki, ramazan ayı ile ramazan orucunun birbirinden ayrılması zihnen mümkün olsa bile gerçekte böyle bir şeyin mümkün olmadı¬ğını elbette onlar da bilmekteydiler. Fakat hukuk tekniği bakımından kendi görüşleri arasındaki tutarlılığı kaybetmemek ve bu yönden tenkide mâruz kaimamak için bu ayırımı yapmak durumunda kalmışlardır. Bu bakımdan teknik bir ayrıntının sonucu olan bu görüşü, aslî bir görüş gibi değerlendirip, “canım, niyet etmediğimiz zaman kefaret gerekmiyormuş” düşüncesiyle, işi hafife indirgeyerek, ramazanda oruç tutmamak yanlış olduğu gibi, böyle yapan kişi, kendi kendini kandırmış olur. Bu kimse aynca, dinin temel vecî-belerinden birini hafife aldığı, gerek ramazana gerek oruca saygısızlık ettiği için büyük günah işlemiş olur. Kefaretin gerekip gerekmemesi teknik bir konudan ibaret olup, mazeret olmadıkça, ramazan orucu konusunda titiz davranmak gerekir. Ramazanda özürsüz olarak oruç tutmayan kimse gü¬nahkârdır. Peygamberimiz mazeretsiz olarak ramazanda bir gün oruç yiyen kimsenin ömür boyu oruç tutsa da o günün borcunu gerçekten ödemiş ol-mayacağını ifade etmiştir.
C) FİDYE
Fidye konusunu içeren âyetteki “ve ale’llezîne yutikünehû” ifadesinin[593], dil açısından oruca güç yetiremeyenler anlamına gelebile¬ceği gibi zorlukla güç yetirenler anlamına da gelebileceği dile getirilmiştir. Hatta kimi rivayetlerde, “Sizden ramazan ayına yetişenler o ayda oruç tut¬sun” [594]mealindeki âyet nazil oluncaya kadar, fidye âyetin¬den hareketle, ashaptan dileyenin oruç tuttuğu, dileyenin de tutmayıp fidye verdiği, bu âyet nazil olduktan sonra ise oruç tutmaya gücü yetenler hak¬kında fidye hükmünün kaldırılıp sadece hasta ve yaşlılar için bir ruhsat ola¬rak devam ettirildiği belirtilmektedir. [595]Hz. Peygamber ve sahabenin uygulamasının da bir sonucu olarak âyetteki “oruç tutmakta zorluk çekenler” ifadesiyle, şeyh-i fâni (düşkün ihtiyar) denilen yaşlı kimselerin kastedildiği yaygın olarak benimsenmektedir. Buna göre âyet, oruç tutmaya gücü yetmeyen yaşlıların tutamadıkları oruç için fidye vermesi hükmünü getirmiş olmakta ve fidyenin miktarını “bir fakir doyum-luğu” olarak belirlemektedir. Ağır bir hastalığa yakalanan ve iyileşme umu¬du bulunmayan hasta, orucu ileride kaza etme ihtimali çok düşük olduğu için, bu ihtimal yok sayılarak şeyh-i fânî gibi değerlendirilmiş ve fidye hük¬mü kapsamına alınmıştır. Bu kimselerin, tekrar sağlıklarına kavuşup oruç tutabilir hale gelmeleri ümit edilmediğinden tutulamayan orucun, aynı cins¬ten bir ibadetle telâfisi talep edilmemiş, ibadet şevkinden mahrum kalma¬maları için, bunun yerine “her bir oruç için bir fakiri doyurma” şeklinde, orucun mahiyetiyle alâkalı olması yanında sosyal amacı da bulunan bir telâfi şekli önerilmiştir.
Her geçen gün bünyesi zayıflayan hasta ve yaşlılar, tutamadıkları her bir oruç için bir yoksulu doyurabilecekleri gibi, bir fakir doyumluğu fidyeyi ramazanın başında veya sonunda, nakit para veya mal olarak da verebilir¬ler. Bu fidyeyi sağlıklarında ödeyemezlerse, fidyenin ödenmesini vasiyet etmeleri gerekir. Böyle bir vasiyetin mevcudiyeti ve terekenin üçte birinin de yeterli olması halinde mirasçıların bu fidyeyi ödemeleri dinî bir vecîbedir. Vasiyeti yoksa veya terekenin üçte biri fidyeyi karşılamaya yeterli değilse, mirasçıların teberru kabilinden bunu ödemeleri tavsiye edilmiştir.
Fidye yoluyla telâfi biçimi, devamlı hastalık ve yaşlılık sebebiyle oruç tutamayanlara mahsus olup bu iki durumun dışındaki mazeretler (bk. “Oru¬cun Şartları”), oruç tutmamaya veya başlanmış bir orucu bozmaya ruhsat teşkil etse de, tutulamayan oruçlar için fidye ödenmesini caiz kılmaz. Fakat bu kimseler kaza edemeden vefat etmişlerse, mirasçıların aynı şekilde bu oruçlar için de fidye vermesi İslâm âlimlerince caiz, hatta mendup görülmüştür. Çünkü kaza borcunu geciktirmemek gerekli ise de, burada söz ko¬nusu olan terk, başlangıçta mazerete, devamında ise ileride kaza etme ümidi taşınan hoş görülebilir bir ihmale dayalıdır. Ayrıca vefat, bu kimsenin oru¬cunu kaza etme imkân ve ihtimalini ortadan kaldırdığından yaşlı ve hasta için söz konusu olan acz halinin bunlar için de söz konusu edilmesi müm¬kündür. Orucu sağlığında kasten terkeden kimseler için ölümden sonra fidye verilip verilmeyeceği, aşağıda ıskât-ı savm konusunda açıklanacağı üzere, tartışmalıdır.
Ağır işlerde çalışanların da oruç yerine fidye vermelerini caiz görenlere göre âyetin hükmü kaldırılmamıştır. Bu durumda olanlar her orucu için bir fidye ödemekle yükümlüdürler.
Tutulamayan oruçların fidyesi birçok yoksula verilebileceği gibi toplam tutar topluca bir yoksula da verilebilir. Ebû Yûsuf’a göre ise tek fidyenin birkaç yoksul arasında bölüştürülmesi de mümkündür.
Fidye olarak bir yoksulu fiilen doyurma, genellikle pratik olmadığı için, başlangıçta yoksul doyumluğunun gıda maddesine çevrilmesine ihtiyaç du¬yulmuştur. Buğday, hurma, arpa gibi gıda maddelerinin başlıca tarımsal üretimi oluşturması ve bu maddelerin yaygın olarak bulunması sebebiyle yoksul doyumluğu için başlangıçta getirilen oldukça pratik olan bu çözüm, ileriki dönemlerde, tarımsal üretim anlayışının değişmesine bağlı olarak üretim biçim ve ilişkilerinin değişmesi sebebiyle sıkıntı doğurmuş ve ülkemizde olduğu gibi fakir doyumluğu nakde çevrilmeye başlanmıştır. “Bir fakiri bir gün doyurma” şeklindeki ölçü sabit ve değişmez olmakla birlikte, bunun tekabül edeceği nakit veya mal, toplumunun üretim biçim ve ilişkilerine, geçim şartlarına ve ekonomik seviyesine göre değişebilir. Hanefî fakihlerin o dönemlerde belirle¬dikleri ölçüye göre bir fakir doyumluğu olan fidye miktarının, buğday cinsinden karşılığı ve dengi yarım sâ’; arpa, hurma veya kuru üzümden karşılığı ise
sâ’dir. Oruç fidyesinin tutarı, fitır sadakası tutarına denktir. Günümüzde fitrenin (sadaka-i fitr) miktan, mükellefe kolaylık olsun diye her yıl para ola¬rak duyurulur. Fakat “bir fakir doyumluğu” esprisi gözden kaçırılıp, fıkıh mek¬teplerinin büyük ölçüde kendi dönemlerinin üretim biçimlerini ve geçim stan¬dartlarını dikkate alarak tesbit ettikleri buğday, arpa, hurma miktarları esas alınarak her yıl, fitre miktarının buğdaydan şu kadar, hurmadan şu kadar diye açıklanması yanlış anlamalara yol açabilmektedir. “Fakir doyumluğu”nun ne demek olduğu herkes tarafından anlaşılmakla birlikte, bu doyumluğun, paraya çevrildiği vakit, hesabın yapıldığı yiyecek maddesine göre değişmesi mâkul karşılanmamaktadır. Bir fakir doyumluğunun, günümüzde, asgari geçim ve hayat standardı, asgari geçim endeksi gibi ekonomik verilerden hareketle böl¬gelere göre ayrı ayrı hesaplanması mümkün ve daha sağlıklı olmakla birlikte, hiç değilse, hesapta esas alınan buğday, arpa, hurma ve üzümün tekabül ettiği ortalama miktarın asgari tutar olarak açıklanıp, ötesinin mükelleflerin ortalama aylık veya yıllık geçim standartlarına göre ayarlamasına bırakılması daha uygun görünmektedir (bk. Fıtır Sadakası).
D) ISKÂT-I SAVM
Iskât-ı savm, birinin sağlığında iken yerine getirmediği oruç borcunun fidye yoluyla telâfi edilmesi, düşürülmesi anlamına gelmektedir. Bir önceki bölümde ibadetlerde ıskat ve devir konusu hakkında yeterince bilgi veril¬mişti. Zaten ıskât-ı savm ile ölen kimsenin namaz borcunun fidye ödenerek düşürme girişiminin adı olan ıskât-ı salât arasında sıkı bir bağ vardır.
İbadetler anlam ve amaç yönüyle, öncelikle bireysel ve kişisel fenomen¬ler oldukları için, kural olarak niyabet ve vekâlet kabul etmezler. İslâm dini her alanda olduğu gibi ibadetlerin ifasında da sadeliği, kolaylığı ve güç yetirilebilir olmayı esas almış; bu ilkenin gereği olarak, ibadetin ifasında sıkıntı doğuracak durumlar için bazı kolaylıklar tanıdığı gibi, ibadetin öngörülen ilk ve aslî biçimiyle yerine getirileni ediği durumlarda birtakım telâfi mekaniz-maları ve nadiren de olsa alternatif ifa biçimleri önermiştir. Bazı istisnaî du¬rumlarda niyabete izin verilmesi (bedel haccı), söz konusu durumun İbadet içeriğinin dışında kalan başka mülâhazalarla açıklanabilmektedir. Kural, ibadetlerin özellikle ve sadece mükellef tarafından ve öngörülen biçimlere uyularak yerine getirilmesidir.
Esasen, tekrar sağlığına kavuşup oruç tutabilir hale gelmeleri ümit edil¬meyen hasta ve yaşlı kimseler için ilgili âyette önerilen fidye yoluyla telâfi şekli, sonraları hükmün konuluş amacına uygun görülmeyebilecek zorlama yorumlarla ıskat-ı savm (ve arkasından iskat-i salât) anlayış ve tatbikatına dönüşmüştür.
Fidye hükmü, ilk olarak bir mazeret sebebiyle oruç tutamayan ve bunu kaza etmeden ölen kimseleri içine alacak şekilde genişletilmiş ve mirasçıların bu oruç¬lar için de fidye vermesi caiz, hatta mendup bir davranış olarak görülmüştür. Bu meselede, fakihler kaza etmemenin nedenleri üzerinde durarak, kişinin ölmeden önce orucu kaza etme imkânına sahip olması durumu ile bu imkâna sahip olma¬sına rağmen ihmal sebebiyle tutmamış olması durumu arasında ayınm yapma eğilimi göstermişlerdir. Kimi fakihler, orucunu kaza etme imkânı bulamadan vefat eden kimseyi yaşlı ve sürekli hasta kimselerin durumuna kıyas ederek, mirasçılarının fidye vermesini vacip görmüşse de, fakihlerin çoğunluğu mazeret sebebiyle bu kimseden mükellefiyetin ve kaza borcunun sakıt olduğu ve miras-çılann da fidye vermesinin gerekmediği görüşündedir. İmkân bulduğu halde orucunu kaza etmeden vefat eden kimse hakkında ise, fakihlerin çoğunluğu, Hz. Peygamberin oruç borcuyla ölen kimse adına her bir gün için bir fakirin doyu¬rulmasını emreden hadisinin[596] genel ifadesinden hareketle mirasçılarının fidye ödemesini gerekli görürler. Bir grup fakih de, Hz. Peygamber’in, oruç borcuyla ölen kimse adına velisinin oruç tut¬masını tavsiye etmesini veya buna izin vermesini [597] esas alarak ölenin yatanlarının onun adı¬na oruç tutmasının caiz olduğunu söylerken, Zahirîler bunun caiz değil vacip olduğunu ileri sürmüşlerdir. Fakihlerin çoğunluğu ise, Ölen adına fidye verilmesi¬ni emreden hadisi ve kimsenin bir başkası namına namaz kilamayacağı ve oruç tutamayacağı yönündeki sahâbî görüşlerini [598] esas alarak ve namaz, oruç gibi bedenî ibadetlerde hiçbir şekilde -mükellefin hayatında veya ölümünden sonra- niyabetin geçerli olmayacağı genel kaidesini işleterek, ölen adına yakınlarının veya üçüncü şahıslann oruç tutmasını, namaz kılmasını uy¬gun görmemişlerdir. Bunlar mezkûr hadisteki “yerine oruç tutma” ifadesiyle oruç yerine geçecek olan fidye vermenin kastedildiğini, Hanbelîler başta olmak üzere fakihlerin bir kesimi de bu istisnaî hükmün ramazan orucu için değil de ölenin adayıp da yerine getiremediği adak oruç borcu için geçerli olabileceğini söylerler.
Mükellefin oruç borcunun vefatından sonra fidye ödenerek düşürülmesi (ıskat-ı savm) arzu ve teşebbüsünün, sürekli mazereti sebebiyle oruç tuta¬mayan veya geçici mazereti sebebiyle oruç tutamayıp daha sonra da bu orucunu kaza edemeden vefat eden kimselerin durumuyla sınırlı kalması beklenirken hangi dönemde başladığı tam olarak bilinemeyen fakat hicrî II. asrın sonlarına doğru ortaya çıkmış olması muhtemel olan bir yorum ve kıyaslama ile, sağlığında mazeretsiz olarak oruç tutmamış ve kaza da etmemiş kimse adına vefatından sonra fidye verilebileceği ve bu fidyenin ölenin oruç borcunu ıskat etmesinin muhtemel olduğu görüşü gündeme gelmiş ve uy¬gulama alanına girmeye başlamıştır. Bu görüş, sağlığında mazeretsiz olarak oruç tutmayıp kaza da etmeyen kimsenin vefat etmekle kaza etme imkânını yitirdiği için, mazerete binaen oruç tutamayan kimsenin durumuna kiyasen bu kimse adına da fidye verilebileceği, vasiyeti varsa kıyasın daha güçlü olacağı gerekçelerine sahiptir.
Hanefî kaynaklarında, İmam Muhammed’in ölenin vasiyeti olmasa bile mirasçıların onun oruç borcu için fidye vermesinin Allah’ın dilemesine bağlı olarak yeterli olacağını söylediği rivayet edilir. Ölen adına yakınlarının oruç tutabilmesinden söz eden hadisin ve İmam Şafiî’nin bu yöndeki eski görü¬şünün daha sonraki dönem Şâfıî literatüründe geniş bir yoruma tâbi tutulup kasten terkedilen ve kaza da edilmeyen oruçlar dahil her türlü oruç borcu için söz konusu edildiği, ölen kimse adına oruç tutacak kimsenin onun ya¬kını olmasının şart görülmediği, yakınların bilgisi olsun olmasın üçüncü şahısların da ücretli-ücretsiz böyle bir oruç tutabileceği görüş ve tartışmala¬rının yer aldığı görülür. Sonuç itibariyle, âyette sadece oruç tutmaya gücü yetmeyen sürekli mazeret sahibi kimseler için öngörülen fidye yoluyla telâfi mekanizması, konuluş amaç ve anlamını aşarak, mazeretli veya mazeretsiz olarak orucu terkedip, kaza edemeden ölen herkese teşmil edilmiştir.
Her ne kadar içerisinde masum ve insancıl duygular barındırdığı iddia edilebilirse de ıskât-ı savm ve ıskât-ı salât anlayışının yeşerip, her türlü man¬tıkî ve dinî ölçüler zorlanarak oldukça geniş bir kullanım alanına kavuşturulması, ibadetlerin aslî fonksiyonlarının göz ardı edilip, nasıl birtakım şeklî şart ve gösterilere indirgenmiş “borçtan kurtulma törenleri”ne dönüştüğünün bir göstergesi mesabesindedir. Ruhun Allah’a yükselişini sembolize ettiği gibi, kişinin kendini geliştirip ispat etmesine katkı sağlayan ve insan için daha birçok manevî ve derunî yararlar içeren ibadetlerin sıradan bir borç ödeme çerçevesinde değerlendirilmesi, ibadetlerin ruh ve amacına aykırı olduğu gibi, insanların sağlıklarında ibadetleri ifada tembellik etmesine ve ihmalkâr davranmasına da yol açabilmektedir.
Vefat eden kimsenin yakınlarının müteveffanın uhrevî mesuliyetini azalta¬cak bir şeyler yapabilme yönündeki iyi niyeti anlaşılabilir bir durumdur; fakat bu niyetin doğru kanalize edilerek sâri’ tarafından öngörülmüş genel ölçüleri aşmayacak biçimlerde gerçekleştirilmesi gerekir. Şâri’, mevcut bi¬çimlerin saptırılması neticesinde oluşan biçimlere göre değil, kendi önerdiği ölçülere göre davranılmasını ister.
Kaynak:T.Diyanet Vakfı,İslam İlmihali,Cid:1,Oruç Bahsi

25

Haziran
2012

ORUÇ VE İLGİLİ HÜKÜMLER

Yazar: arafat  |  Kategori: iBADET  |  Yorum: Yok   |  770 Kez Okundu

Oruç, İslâm’ın beş şartından biridir. Fert, aile ve toplum üzerine-deki olumlu te’sirleri anlatılamıyacak kadar çoktur. Her şeyden ön¬ce insanı hayvanı sıfatlardan uzaklaştırıp melekleştirmesi, bu ibâ¬detin dindeki yerinin önemini belirtmeye yeterli sebebtir. Hz. Âdem’¬den Peygamberimiz (A.S.) Efendimize kadar gelip geçen bütün pey¬gamberlere namaz farz kılındığı gibi oruç ta farz kılınmıştır. Ancak nicelik ve nasıllık bakımından farklı devreleri olmuştur. Dinlerdeki tekâmül ibâdet bölümünde de câridir.
Oruç Kitap ve Sünnetle sabit olmuştur. İnkârı küfrü gerektirir : Âyet :
«Ey imân edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı; gibi size de sayılı günlerde farz kılındı. Ola ki korunup sakınasınız.»
«Sizden kim hasta ya da yolculuk halinde bulunursa (tutamadı¬ğı) günler sayısınca diğer günlerde tutar. (Fazla yaşlılıktan veya iyi¬leşmesi umulmayan bir hastalıktan dolayı) oruç tutmaya güç geti-remiyenlere bir yoksulu (sabahlı akşamlı) doyuracak fidye gerekir.»
«Kim de gönülden (fidyeyi artırıp) hayır yaparsa, bu onun daha hayırlıdır. Bununla beraber oruç tutmanız, eğer bilirseniz sizin için hayırlıdır.» [1]
Oruç hicretin ikinci yılında farz kılınmıştır. İslâm’ın ilk yılların¬da her ay üç gün oruç tutulurdu. Bizden önceki ümmetlerin de aynı sayıda oruç tuttuğu söylenir. Muaz bin Cebel, İbn Mes’ud ve İbn Abbas (Allah hepsinden razı olsun) gibi Ashabın ileri gelenlerinden yapılan rivayete göre, Nuh Peygamberden Resûlüllah CA.S.) Efen¬dimize kadar gelip geçen bütün peygamberler ve ümmetleri her ay üç gün oruç tutmuşlardır. Cenab-ı Hak bunu yukarıdaki âyetle hü¬kümsüz bırakarak sadece Ramazan ayının tamamında oruç tutma¬yı farz kıldı. [2]
Ramazan orucu bu ümmete farz kılındığında Ashab-ı Kiram akşam iftarından sonra uyumadan önce yer içer ve gerekirse cinsel yaklaşmada bulunurdu. Uyuduktan sonra fecir doğmadan önce uyansalar bile artık bir daha yiyip içemez ve cinsel yaklaşmada bu¬lunamazlardı. Cenâb-ı Hak bunu hafifleterek : Oruç tuttuğunuz gün¬lerin gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız size helâl kılındı.» mealinde¬ki âyeti indirdi.
Dağfel bin Hanzele’nin Resûlüllah (A.S.) Efendimizden yaptığı rivayete göre, Hıristiyanların da yılda bir ay oruç tutmaları kendi¬lerine farz kılınmıştı. Hükümdarları hastalanınca» şifa bulduğu tak¬dirde buna on gün daha ilâve edeceklerini adamışlardı. Hükümdar¬ları iyileşti ama ağzındaki bir ağrı kesilmedi, devam etti. Bundan da kurtulursa» oruçlarını, yedi gün daha ilâve etmek suretiyle 47 gü¬ne çıkaracaklarını adadılar. Hükümdarın ağzı da iyileşince adakla¬rına uydular. Başka bir hükümdarları ise orucu bahar mevsimine alıp 50 gün olarak tamamlanmasını emretti. Onlar da buna uyarak her yıl bahar mevsiminde 50 gün oruç tutmaya başladılar. Ne var ki onların tuttuğu bu oruçla Müslümanların tuttuğu ramazan orucu arasında hem sayı, hem sıfat ve şart bakımından bir takım farklar vardır. Tabiînden Hasan Basri ile Müfessir Süddî de aynı rivayeti benimsemişlerdir. îlim adamlarımızın çoğuna göre ise, ayda üç gün oruç tuttuklarına dair rivayet daha sıhhatlidir,
Tevrat’ta orucun farziyetine dair açık biçimde delâlet eden bir belge yoksa da orucu ve bu ibadeti yerine getirenler hakkında bir ta¬kım övgüler vardır. Musa Peygamberin 40 gün oruç tuttuğu rivayet yoluyla sabit olmuştur.
İncil’de de orucun farz kılındığını açıklayan bir belgeye rasla-mak mümkün değildir. Zekeriye bölümünde -ki bu bölüm daha çok
Tevrat’la ilgilidir, ancak Zekeriya Peygamberin Meryem’i himaye et¬mesi bakımından İncil’le de ilgisi tahmin ediliyor- onun beşinci ayda perhiz etmesinden söz edilir. Ayrıca yine bu bölümün yedinci kıs¬mında şu ifadeler yer alır : «Bu yetmiş yıldır, beşinci ayda ve yedinci ayda oruç tuttuğunuz ve dövündüğünüz zaman bana im, benim için mi oruç tuttunuz? Ve yediğiniz zaman, içtiğiniz zaman kendiniz için yemiyor musunuz?» [3]
Matta İncil’i 6/16 bölümünde oruçla ilgili şu sözler yer almak¬tadır : «Ve oruç tuttuğunuz zaman, ikiyüzlüler gibi surat asmayın; zira onlar oruç tuttuklarını insanlar görsünler diye suratlarını asar¬lar. Doğrusu size derim : Onlar karşılıklarını aldılar. Fakat sen oruç tuttuğun zaman, başına yağ sür ve yüzünü yıka, tâki insanlara de¬ğil, gizlide olan (Rabbine) oruçlu görünesin ve gizlide gören Baban (Rabbin) sana ödeyecektir.» [4]

İBÂDETTE DE EŞİTLİK

İslâm’ın en son ve en mükemmel din olma özelliği, onun her bö¬lümünde ve her konusunda kendini açıkça belli eder. Namazın gü¬neş saatma göre ayarlanıp kılınması, yeryüzündeki enlem ve ^boy-lamlar üzerinde bulunan îslâm ülkelerinde günün her saatinde ezan okunmasını ve Allah’a her an secde edenlerin bulunmasını sağlar. Çünkü güneş her yerde ne aynı anda doğar, ne de aynı anda batar. Bundaki hikmet, günün her zaman parçası içinde yeryüzünde Al¬lah’a ibâdet edilmedik bir an geçmesin diyedir.
Oruç ise, Kamerî yıla göredir. Güneş yılma göre değil. Bu ikisi arasında, biilndiği gibi 11 gün fark vardır. Böylece oruç ibâdeti her mevsimde tutulsun, mü’minler arasında uzun ve kısa sıcak ve soğuk günlerde eşitlik sağlansın diye Allah ve Peygamberi bu ibâ¬detin kamerî seneye göre yerine getirilmesini emretmişlerdir. Böyle olmasaydı, oruç farz kılındığında Ramazan ay’ı yaz mevsimine ras-lamıştı. Her sene aynı mevsimde tutulması gerekirdi. Böylece her
sene Kuzey Yarımkürede çok sıcak ve uzun günlerde oruç tutulur¬ken, Güney Yarımkürede hep kış mevsiminde ve en kısa günlerde bu ibâdet yerine getirilirdi. Bu da mü’minler arasında bölgelere gö¬re ibâdet konusunda bir adaletsizlik ve eşitsizlik doğururdu. Ama bütün dünya milletlerine gönderilen İslâm, dünyanın coğrafi duru-
munu dikkate alarak orucun her dokuz yılda ayrı bir mevsimde tu¬tulmasını ayarlamış ve ibâdette de en güzel ve doyurucu eşitliği ge¬tirmiştir. Kanaatımca İslâm’ın cihan dini olduğuna delil olarak bu yeter, başka delil aramaya gerek yok. [5]

Zaman Kavramı :

İslâm ve Onun Kitabı Kur’ân, zaman değil, zaman içinde cere¬yan eden olaylara değer verir. Kutsallık zamanda değil, onda mey¬dana gelen ve insanlıktan yana rahmet kapılarını açan olaylaradır. Çünkü zaman kavramı izafîdir. Hem bizim için hakiki zaman biyo¬lojik anlamda geliştiğiniz devredir. Diğer zaman bölümleri, yani se¬ne, ay, hafta, gün ve saat sün’î zamandır. Böyle olmasaydı, yukarı¬da da belirttiğimiz gibi Ramazan ayında farz olan ve yaz mevsimine raslayan orucu her sene yaz mevsiminde tutmamız; nisan ya da ha¬ziran ayında sabaha karşı doğan Peygamberimiz (A.S.) Efendimizin doğum gecesini her yıl aynı ay ve günde kutlamamız gerekirdi. Ama İslâm zamanı değil olayı hatırlanmasını ve değerlendirilmesini em¬reder.
İşte bütün mübarek gün ve geceler İslâm’a göre aynı hikmete dayanır. [6]

45. Dereceden Yukarıda Oruç :

45. Dereceden kutuplara doğru 90. dereceye kadar gece ile gün¬düz anormal biçimde değişmektedir. Güneşin batmasından az sonra doğduğu bölgeler bulunduğu gibi, gece ve gündüzü çok uzun süren bölgeler de var. Bu bakımdan 45-90 derece arasındaki bölgelerde na¬maz ve oruç gibi ibâdetler artık güneşin doğuş ve batışına göre de¬ğil, normal sayılacak ölçüde gece ve gündüzü olan yakın bir ülkeye göre ayarlanması gerekir.
Cihan Peygamberi Hazret-i Muhammed (A.S.) Efendimiz, Levhi-mahfuz’dan alıp öyle konuşur, ilâhî emirle hareket ederdi; bu ne¬denle diyebiliriz ki O’nun ilimle ve gelecek günlerde ortaya çıkacak olaylarla ilgili haberlerinin doğruluğu her geçen gün biraz daha an¬laşılmaktadır. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz 45-90 derece arasındaki bölgelere de işarette bulunduğu, kıyamete yakın teknik alandaki ilerleme ve gelişmeyle bu bölgelerin keşfedileceğini önceden haber vermiş ve mesafelerin kısalacağına, Deccal’ın çok kısa bir zamanda yeryüzünü dolaşabileceğine dikkatleri çekmiştir. Sahih hadîs kitapla¬rında nakledilen bu rivayetler bize kadar ulaşmış bulunuyor.
Ahmed bin Hanbel’in ve Tirmizî’nin rivayet ve tesbitlerine göre Efendimiz (A.S.) şöyle buyurmuştu :
«Zaman birbirine yaklaşmadıkça (seri vasıtalarla uzak mesafe¬ler kısalıp her şey motorize edilecek) insan gücü azalmadıkça kıya¬met kopmaz. Öyle ki, yıl ay gibi, ay hafta gibi, hafta bir gün gibi, gün bir saat gibi ve saat bir kıvılcımın parlayıp sönmesi gibi kısalacak.»
Ayrıca Nevvas bin Sem’an hadîsiyle Müslim, Ahmed bin Hanbel ve Tirmizî Resûlüllah (A.S.) Efendimizin şöyle buyurduğunu tesbit etmiştir :
«Deccal çıktığında bir gün bir sene gibi, bir gün bir ay gibi, bir gün bir hafta gibi… olacaktır.»
Bunun üzerine Ashab-ı Kiram sordu :
— Ey Allah’ın Peygamberi! O uzun günlerde sadece beş namaz kâfi gelir mi?
Efendimiz onlara şu cevabı verdi :
— Hayır, ama siz (normal güdüzü ve gecesi olan bir ülkeye göre) zamanı taktir edip ayarlama yapın ve ona göre beş vakit na¬mazınızı kılın.
Ashab yine sordu ; .
— Ya çok kısa olan günlerde beş vakit namazım nasıl kılacağız?
— Uzun günlerde yaptığınız taktir ve ayarlama gibi bir ayar¬lama yaparsınız.
Diye cevap verdi.
İşte bu hadis 45-90 derece arasında bulunan ülke ve bölgelerde ibâdetin nasıl yapılacağı, zamanın nasıl ayarlanması gerektiğini çok açık biçimde belirtmektedir.
Bu konuyu Namaz bölümünde vakitlerle ilgili kısımda açıklamış¬tık. Burada tekrarında yarar gördük. [7]

RAMAZAH HİLÂLİ

” «Sizden kim bu ay’a hazır olursa oruç utsun,» mealindeki âyet¬ten ve bir de Bakare süresindeki «Sana hilâlden sorarlar, deki : O, .insanların yararına ve de hacc için vakit ölçüleridir.» mealindeki âyetten anlıyoruz ki Ramazanın başlangıç ve bitişini belirliyen bel¬ge sadece hilâldir.
Bugünkü teknik imkânlarla rasathane hesabıyla hilâli tesbit etmek hem kolay, hem de sıhhatlidir. Ne var ki kamerî aylar 29 ile 30 arasında bir farklılık gösterir. Böylece kamerî aylar daima kesir¬lidir. Oruç için yarım ya da günün dörtte biri ya da birkaç saati de¬ğil tam güne ihtiyaç vardır. Rasathane hilâli görmek yerine Şaban’-m 29. günü akşam güneş battıktan sonra şu kadar dakika geçince ay görülebilir, der. Halbuki îslâm Dini hesaba saygılı olmakla be¬raber her mü’mine ve ülkeye kolaylık olsun diye basit bir ölçü getir¬miştir : Hava açık olursa, hilâli görmek, kapalı olursa şabanı 30 gün olarak tamamlamak. İslâm’ın koymuş olduğu bu ölçü, rasathane ve her türlü teknik imkândan yoksun sapa yerlerde oturan Müslü-’ manlar için cidden büyük bir kolaylıktır.
Oruç : Âkil, baliğ, sağlıklı ve eyleşik olan her Müslümana farz¬dır. Bu farzın gerçekleşmesi Ramazanın sübutuna bağlıdır. Sübutun her müslüman için mümkün ve kolay ölçü ve anlamda olması gere¬kir. Bu da rasathanedeki yapılan hesaplarla değil, açık havada gü¬neş battıktan bir süre sonra (yaklaşık 20-25 dakika) sonra hilâli gör¬mekle; hava bulutlu ya da sisli ise Şaban’ı 30 gün tamamlamakla mümkündür. O halde Resûlüllah (A.S.) Efendimizin hilâlle ilgili emir ve tavsiyeleri ve âyetin bir yoruma göre taşıdığı mâna da dikkate alınarak ay’m 29′da güneş battıktan sonra hilâli görmeye ça¬lışmak farz-ı kifayedir.
İlâhî maksad ve muradı en iyi bilen ve Kur’ân’m tefsirini en uy¬gun biçimde yapan Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bu konuda şöyle bu¬yurmuştur :
«Ay, yirmi dokuzdur? onu görmedikçe oruç tutmayın. Eğer ha¬va size karşı kapalı ise ona göre takdir edin.» [8]
«Allah hilâlleri insanların yararına vakit ölçüleri olarak yarat¬mıştır. O halde hilâli gördüğünüzde oruç tutun ve onu gördüğünüz¬de iftar edin. Hava size kapalı olursa fay’ı) 30 olarak sayıp tamam¬layın.» [9]

ORUCUN TARİFİ :

«Fecr-i sadık doğduktan güneş batıncaya kadar Allah’a yakın olmak niyetiyle yemek, içmek ve cinsî yaklaşmayı terketmektir.»
O halde oruca ehil olan kişinin fecr-i sadık doğduktan güneş ba¬tıncaya kadar her türlü yemek, içmek ve cinsel yaklaşmayı Allah’a yakın” olma, O’nun hoşnudluğuna erişme niyetiyle terketmesine «Oruç» denir. Bunun Arapçası savm ve siyam’dır. Bu iki terim de imsak, yani nefsi tutmak, men’etmek anlamına gelir. Bazen SÎ-yam, savm’m çoğulu olarak da kullanılır. [10]

Orucun Çeşitleri :

Orucun farz, vâcib ve nafile olmak üzere üç çeşidi vardır. Farz olan oruç da ikiye ayrılır : Biri muayyen, yani belirli olan farz, Ra¬mazan orucu gibi. Diğeri gayr-i muayyen, yani belirsiz farz, Rama¬zanda tutulmayan günleri kaza etmek ve bir de keffaret oruçları gibi.
Vâcib olan oruç da ikiye ayrılır u Muayyen ve Gayr-i muayyen, yani belirli ve belirsiz. Muayyen olan vâcib oruç, muayyen olan adak orucudur. Gayr-i muayyen olan borç, mutlak anlamda adak oruç ile nâfil olan oruçlardır. [11]

Ramazan Orucunun Sebebi :

Ramazan ayında her günün cüz’-i evvelidir ki o günden ayrılmaz. O halde Ramazanın birinci gecesinde kendine gelir, ama cinnet getirerek sabahlar ve bütün bir ay bu hal devam ederse, ileride iyi¬leşince artık kendisine kaza gerekmez. Çünkü oruca sebep olacak hiçbir günün evveline aklı başında erişmiş değildir. Sebep gerçek¬leşmeyince vücub da gerçekleşmiyor. [12] Sahih olan da budur. Şemsü’l-eimme Halvanî de aynı görüştedir. Fetva da buna göre ve¬rilmiştir. [13]
Bunun gibi Ramazanın birinci gecesinde kendine gelip cinnet getirerek sabahhyan ve aym ortasında yine gece yarısı kendisine ge¬lir ama cinnet getirerek sabahlarsa kendisine kaza gerekmez. Çünkü Oruç günlerinin cüz-i evvelini idrâk edememiştir. [14]

Orucun Başlangıç Ve Bitiş Vakti :

Orucun başlangıç vakti, fecr-i sadık, yani doğu ufkunda dikey olarak meydana gelen aydınlıktan sonra meydana gelen yatay ay¬dınlığın ortaya çıkmasıdır. Buna fecr-i sanî = İkinci fecir de deni¬lir. Güneş batı ufkunda kayboluncaya kadar devam eder. O halde Fecr4 sadık doğduğu andan itibaren bir şey yemek, içmek, cinsî yak¬laşmada bulunmak haramdır, kasden bilerek işlendiği takdirde oruç bozulur,
Fecr-i sadık doğması, doğu ufkunda önce hafif fakat yatay bi¬çimde bir aydınlığın belirmesiyle başlar, ufukta iyice yayılmasıyla belirgin hale gelir. Fukaha bu iki durum arasında farklı görüşler ortaya koymuşlardır : Bir kısmına göre, yatay olarak hafif aydınlı¬ğın belirmesiyle imsak başlar, o takdirde bir şey vemek, içmek oru¬cu bozar. Bir kısmına göre ise, iyice yayılıp belirgin hale gelmesiyle imsak başlar ve artık bir şey yemek, içmek haram olur;
Şemsül-Eimme Halvanî’ye göre, birincilerin görüşü ihtiyata da¬ha uygundur, ikincilerin görüşünde ise genişlik ve kolaylık vardır. [15]
Orucun başlangıç ve bitiş vakitleri dikkate alınarak şu hüküm konmuştur : Fecir doğmadığını sanarak sahur yer, halbuki doğmuş¬tur; güneş battığını sanarak iftar eder, halbuki güneş henüz batmamıştır; bu iki durumda da kendisine kaza gerekir, kefiaret gerek¬mez. Çünkü kasıt yoktur. [16]

Fecrin Doğup Doğmadığnda Şüphe Ederse :

Fecrin doğduğunda şüphe ederse, en uygunu, orucu bozacak her şeyi terketmesidir. Bununla beraber bir şey yer veya içer sonra da fecrin doğduğu kesin olarak bilinmezse, tuttuğu oruç tamamdır, ka¬zaya gerek yoktur. Ancak fecrin doğduğuna kesin bilgi edinirse o taktirde oruç bozulmuştur, sadece kazası gerekir. [17]
Bu konuda kesin bilgi edinemez ama zann-i gaalible fecrin doğ¬duğunu hükmederse, o taktirde ihtiyaten kaza etmesi gerekir. [18]

İki Şahit Fecrin Doğduğuna Şehadette Bulunursa :

İki şahit fecrin doğduğuna, iki şahit te doğmadığına şehadette bulunur; adam doğmadı diyenlerin sözüne itibar ederek bir şey yer veya içer, sonre da fecrin doğduğu anlaşılırsa, bu durumda kendisi¬ne hem kaza, hem keffaret gerekir. Bunda fukahanm ittifakı var¬dır. Çünkü bu konuda isbat üzere olan şehadet kabul edilir. Nefiy üzere olan şehadet onunla tearuz etmez, yani karşıtlıkta bulunmaz. Nitekim kul haklarındaki şahitliklerde de genel kaide budur. [19]

Bir Kişi Fecrin Doğduğuna Şehadet Ederse :

Bir kişi fecrin doğduğuna, bir başka kişi de doğmadığına şeha¬dette bulunur, adam doğmadı diyene uyarak bir şey yer veya içer, sonra da fecrin doğmuş olduğu anlaşılırsa, kendisine keffaret gerek¬mez, sadece kaza gerekir. Çünkü bir kişinin fecir doğduğu diye şe¬hadette bulunması tam hüccet sayılmaz. [20]

Sahur Yerken Bir Cemaat Fecrin Doğduğunu Söylerse :

Sahur yerken içeri bir cemaat girerek fecrin doğduğunu haber verir, o da, eh artık orucum bozuldu, der ve fecir doğduktan sonra da yemeğe devam eder, sonra da haber verildiğinde fecrin doğma¬mış olduğu anlaşılırsa, sadece kaza gerekir, keffaret gerekmez. Çün¬kü şehadette bulunan bir cemaattir. Bir tek kişi olsaydı, o takdirde hem kaza, hem keffaret gerekirdi. Çünkü bu gibi meselelerde bir ki¬şinin şehadeti makbul değildir. [21]

Adam Karısına : Bak Fecir Doğmuş Mu?

Adam karısına dışarı çık da bak, fecir doğmuşmu? diye sorar, kadın da bakıp, «henüz doğmamış» der ve kocası onunla cinsel yak¬laşmada bulunur, sonra da fecrin doğmuş olduğu anlaşılırsa, o tak¬dirde adama keffaret gerekmez, sadece günü gününe kaza gerekir. Kadına gelince, fecrin doğduğunu bildiği halde doğru söylememişse, kendisine hem kaza, hem de keffaret gerekir. Doğmadığına kanaat getirerek söylemişse, o takdirde ona da sadece kaza gerekir. [22]

Güneşin Battığında Şüphe Eden Kimse :

Güneşin batıp batmadığında şüphe eden kimseye iftar etmek helâl olmaz. Tabii bu durum hava kapalı olduğu günlere mahsus¬tur. Açık bir havada güneşin batıp batmadığı kesinlikle görülebilir. [23]
O halde kapalı bir günde şüphe etmekle beraber iftar ederse, kendisine sadece kaza gerekir. [24]Fakîh Ebu Cafer’e göre, keffa¬ret de gerekir. [25]Birinci görüşte kolaylık vardır, fetva verilebi¬lir. Ancak iftar ettikten sonra güneşin henüz batmadığı kesinlikle tesbit edilirse, o takdirde hem kaza, hem keffaret gerekir. Zeylaî de aynı görüştedir. Sahih olan da budur. [26]

İki Kişi Güneşin Batmadığına Şehadet Ederse :

İki kişi güneşin battığına şehadette bulunur iki ayrı kişi de bat¬madığına şehadette bulunur, adam da battı diyenlere uyarak oru¬cunu bozar, sonra da güneşin batmadığı anlaşılırsa, kendisine sade¬ce kaza gerekir. Bunda görüş birliği vardır. [27]

Horozun Ötmesiyle Sahur Ayarlanabilir Mi?

Fukahadan bir kısmına göre, horozun ötmesine itibar edilmez. Çünkü hergün aynı vakitte ötmesi mümkündür, denilemez. Diğer bir kısmına göre, horozunun her gece aynı vakitte ötmesine birkaç kez denemiş ve bu durum sıhhat kazanmışsa, o takdirde horozun ötme¬sine itibar edilir. Ama yine en sıhhatli olanı, fecrin doğup doğmadı¬ğım araştırıp bir kanaata varmaktır. [28]

ORUCUN ŞARTLARI :

Orucun şartları üçtür :
1. Vücubunun şartları : İslâm, akıl ve bulûğdur.
2. Edasının vücubunun şartları : Sıhhat ve ikaamettir.
3. Edasının sıhhatinin şartlan : Ayhali ve lohusaîıktan temiz¬lenmiş olmak ve niyet getirmektir. [29]

Niyetin Mahiyet Ve Ölçüsü :

Niyetin yeri kalbdir. O halde oruca sadece kalben niyet getir¬mek kâfidir. Ancak dil ile de niyet etmek müstehabdır. Bazısına gö¬re sünnettir. Mezhep imamlarından bir kısmına göre dil, ile niyet getirmek mekruhtur. [30]

Her Gün Niyet Getirmek Şart Mı?

HaneH fukahasmm görüş birliğiyle her gün için ayrı niyet ge¬tirmek şarttır. Çünkü her günün orucu ayrı bir ibâdettir. Şafiîlere göre, niyet rükündür ve her gün fecirden önce getirilmesi gerekir. [31]

Sahura Kalkmak Niyet Yerine Geçer Mi?

Sahura oruç tutmak için kalkılır. Bu bakımdan sahura kalkan kimse başka bir niyet getirmese bile sadece kalkıp bir şeyler yemesi oruç niyeti yerine geçer. Diğer oruçlar için de durum aynıdır. Ancak sahura kalkmakla beraber «ben yarın oruç tutmayacağım» diye ni¬yet ederse, o takdirde sahura kalkmak bu durumda oruca niyet sa¬yılmaz. [32]

İftardan Sonra Oruca Niyet Eder, Henüz Fecir Doğmadan Bu Niyetinden Dönerse :

Akşam iftardan sonra yarının orucuna niyet eder, fecir doğma¬dan bu niyetinden vazgeçerse, bu caiz sayılır. Bütün oruçlarda hü¬küm aynıdır.
Böyle yapmanın yararı nedir? İftardan sonra yarının orucuna niyet getirirken cidden oruç tutmak istiyordu. Sonra yarın oruç tu-tamıyacağmı, yani önemli bir işinden dolayı yarının orucunu kaza¬ya bırakacağım düşünerek ilk yaptığı niyetten vazgeçerse, bu du¬rumda fecir doğduktan sonra orucu bozarsa, kendisine sadece kazası gerekir. Ama ilk niyeti bozmadan böyle yaparsa, kendisine hem ka¬za hem keffaret gerekir. [33]
Allah Dilerse Yarının Orucuna Niyet Ettim : Yarın oruç tutmaya -Allah dilerse- niyet ettim, derse, bu da sa¬hihtir, niyet yerine geçer. Ama yarın bir sofraya davet edilirsem oruç tutmayacağım, davet edümezsem tutacağım, şeklinde şüphe izhar ederek niyet ederse, bu durumda oruçlu sayılmaz. O halde Oruç tutmak istiyorsa, fecir doğduktan zeval vaktine kadar geçen süre içinde yeniden niyet getirmesi gerekir. [34]

Oruç Tutmaya Hiç Niyet Getirmeden Sabahlarsa :

Bu durumda Oruçlu sayılır mı? En açık kavle göre, oruçlu sayıl¬maz. Çünkü niyet şarttır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, zevalden önce oruca niyet getirmesi gerekir. Aksi halde o gün oruç tutmamış sayılır. [35]

Akşam Henüz Güneş Batmadan Niyet Edilir Mi?

Güneş henüz batmadan, yani iftar vakti girmeden önce niyet sa¬hih değildir. Bu durumda bir kimse güneş batmadan yarının orucu¬na niyet ettikten sonra zeval vaktinden az sonra uyanır veya o vak¬te kadar baygın kalırsa, o günün orucunu tutmamış sayılır. Ama ze¬valden önce niyetini tazelerse sahih olur. O halde niyetin vakti : Her gün güneş battıktan sonra başlar, zeval vaktinden az öncesine kadar devam eder. İşte bu süre Ramazan orucuna niyet getirme zamanı¬dır. [36]
Ramazan orucu, belirli adak orucu ve bir de nafile oruç için o günün orucuna veya mutlaka oruç tutmaya veya nafile oruç tutma¬ya niyet getirilir ve bu da zevalden öncesine kadar gerçekleşirse ca¬iz olur. Çünkü o gün başka oruç tutulamaz. Bunu biraz daha açıkh-yalım :
Ramazan ayında güneş battıktan tâ zeval vaktine kadar geçen zaman içinde ister Ramazan orucuna, ister mutlaka oruca, ister na¬file oruca niyet etsin, bu niyet Ramazan orucuna yöneliktir ve sahih¬tir.
Bunun gibi, ayın beşine raslayan perşembe günü oruç tutmayı adayan kimse, o gün herhalde adak orucunu tutmakla yükümlü bu¬lunduğundan başka bir oruca veya nafile oruca ya da mutlak bir oruca niyet ederse, bütün bu niyetler sadece adak orucu yerine geçer. [37]
Bu hususta eyleşik, yolcu, hasta ve sıhhatli kimse arasında fark yoktur. [38]

Zevaldan Az Öncesine Kadar Niyet Caizdir :

Zevalden önce orucu bozacak bir fiilde bulunmayanlar için bu sürenin sonuna kadar geçen zaman içinde niyet getirmek caizdir. Ama fecir doğduktan sonra orucu bozacak bir fiilde bulunur, sonra oruca niyet getirirse, bu caiz değildir. [39]
O halde akşamdan baygın veya uykuda kalıp zevaldan az öncs uyanan kimse, orucu bozacak bir fiilde bulunmadığı için kendine ge¬lince hemen nivet ederse, yani zeval vakti geçmeden oruç tutmaya azmederse, bu niyet sahih olur. [40]

Günün Evvelinde İrtidad Eden Kimse :

Ramazanda günün evvelinde irtidad eden (dinden çıkan) kim¬se, oruca aykırı bir harekette bulunmaksızın bir süre sonra İslâm’a girer ve zeval vakti de henüz geçmemişse, oruca niyet ederse, sahih olur. [41]

Niyette Afdal Olan Şudur :

Geceden niyet getirmek ve hangi orucu tutmak istiyorsa onu belirlemek, afdal olanıdır. Çünkü niyetten maksad, yapılacak ibâde¬ti âdetten ayırmak ve onu belirlemektir. [42]Hem İmam Ebû Yu¬suf’a göre, Ramazan bile olsa, hangi oruca niyet getirilirse niyet onun için muteberdir. Gerçi fetva bu meselede îmam Ebû Hanîfe ile İmam Muhamme’din kavilerine göredir, ama buna riâyet etmek da¬ha uygundur. [43]

Hasta Olan Veya Yolculuk Halinde Bulunan Kimsenin Niyeti :

Ramazan’da hasta bulunan veya yolculuk halinde olan kimse, oruç tutmak ister de mutlaka oruca veya nafile oruca niyet getirir¬se bile tutacağı oruç Ramazan orucu yerine geçer. Sahih olan da bu¬dur. [44]

Günü Belirli Adak Orucuna Niyet :

Günü belirlenmiş adak orucuna niyet getirirken, onun yerine Ramazan orucunu kazaya veya başka bir keffaret orucuna niyet ederse, îmam Ebû Yusuf’a göre, tutacağı oruç niyet ettiği vacibin yerine geçer, adak orucunu kaza etmesi gerekir. En sahih olan gö¬rüş te budur. [45]Çünkü kaza ve keffaret oruçlarında niyetin şar¬tı, geceden getirilmesi ve bir de ta’yin edilmesidir. îmam Ebû Hanî-fe’ye göre, öyle de olsa adak orucuna niyet etmiş sayılır. [46]

Kaza Orucu İçin Nasıl Niyet Edilir?

Kaza orucunda «Kaza orucuna niyet ettim» demek şart değil¬dir; yani kaza tabirini kullanmaya gerek yoktur. «Üzerimde kalan
oruca niyet ettim» demesi kâfidir. [47]

Dar-İ Harpte Ramazan Girmeden Oruç Tutarsa :

Dar-i Harpte bir müslüman Ramazan ayı girmeden, Ramazan girdi zanniyle oruç tutar ve birkaç sene böyle devam ederse, birinci senenin orucu Ramazan orucu yerine geçmez, İkinci senenin orucu¬na kapalı biçimde, yani tam açıklık getirmeden niyet etse bile birin¬ci senenin kazaya kalan orucu yerine geçer, üçüncü senenin orucu da ikinci senenin kazaya kalan orucu yerine geçer. Sahih olan da bu¬dur. [48]

Ramazanda Kasden Orucunu Bozarsa :

Ramazanda kasden orucunu bozduğu için kendisine bir günün cazâsıyla birlikte 60 gün de keffaret orucu gerekir. Bu 61 gün orucu utarken kaza orucuna niyet getirmez, sadece keffaret orucu diye-hek tutarsa, yine de bir günü kaza orucu yerine geçer. Çünkü o mak-iatla oruç tutulmuştur. [49]

Aynı Ölçü Ve Derecede Olan İki Vacibe Birden Niyet Getirmek :

Aynı ölçü ve derecede bulunan iki vâcib oruca birden niyet getirt¬irse, tutulan oruç hiçbirinin yerine geçmez. Ama biri vücub baki-nından daha râcih durumda ise, o takdirde yapılan niyet onun ye-”ine geçer. Bu bakımdan iki ayrı oruca birden niyet getirmek uy-n değildir. [50]Buna bir örnek verelim : Adam hem Ramazan orucunun kazasına, hem üzerindeki adak oruca birden niyet ederse, Ramazan kazası daha râcih olduğundan niyet onun yerine geçer. Bunda istıhsan vardır. Belirlenmiş bir adak orucuyla nafile oruca birden niyet ederse, adak orucu yerine geçer. Çünkü adak orucu na¬file oruca tercih edilir. Aynı zamanda vâcibdir. Bunun gibi Rama¬zan orucunun kazasıyla Zihar keffaret orucuna birden niyet ederse, Ramazan orucu kazası yerine geçer, çünkü bu daha kuvvetlidir ve daha*, râcihtir. Bunda da istihsan vardır. [51]

Kadın Hen-Üz Temizlenmeden Oruca Niyet Ederse :

Ayhali bulunan kadın henüz temizlenmeden geceleyin oruca ni¬yet eder, fecir doğmadan temizlenirse, bu niyet muteber sayılır. Tu¬tacağı oruç ta sahih kabul edilir. [52]

Fecir Doğduktan Sonra Kâza Orucuna Niyet Getirirse :

Fecir doğduktan sonra kaza orucuna getirilen niyet muteber de¬ğildir. Ancak böyle bir niyetle oruç tutacak olursa, tuttuğu oruç na¬file yerine geçer, bozacak olursa kazası gerekir. [53]

RÜ’YET-İ HİLÂL

Oruç bahsinin giriş kısmında bu meseleye kısmen dokunmuş ve kısa da olsa gereken açıklamada bulunmuştuk. Ancak önemini dikkate alarak onu özel bir bölümde daha geniş ve detaylı biçimde açık¬lamayı uygun gördük.
İslâm, şer’İ bir mahzur bulunmadığı takdirde kolaylığı emreder ve ibâdette de daima kolay olanını tavsiye eder. Ramazanın sübutu hilâli görmek, hava kapalı olduğu takdirde Şaban’ı otuza tamamla¬makla gerçekleşir. Bu, dinde bir kolaylıktır.
Nitekim İbn Ömer (R.A.) diyor ki :
«Şaban’ın sonunda halk hilâli görmeye çalıştı. Ben de onların arasında bulunuyordum. HilâH gördüm ve gelip Peygamber (A.S.) Efendimize haber verdim. Benim bu şahadetimi kabul ederek Müslü¬manlara oruç tutmalarım emretti.» [54]
Ebû Hüreyre (R.A.)’m yaptığı rivayette Resûlüllah CA.S.) Efen¬dimiz :
«Hilâli görünce oruç tutun ve yine oniı görünce iftar edin. Hava kapalı olursa, Şaban ayını otuz olarak tamamlayın.» [55]
İmam Şafiî ile İmam Ahmed bin Hanbel, Abdullah bin Ömer ha¬dîsine dayanarak, oruç hakkında bir kişinin şehadeti kabul olunur, demişlerdir. İmam Nevevî’ye göre en sahih olan da budur. [56]

İHTİLÂF-İ METALİ’

Ay’ın doğuşunun farklı olduğu ülkelerde, her ülke kendi bulun¬duğu coğrafî durumuna göre ay’ı görmekle oruç tutar, yine onu gör¬mekle bayram eder mi? Bu hususta mezhep imamlarının görüş ve ictihadları farklıdır :
Cumhur’a göre, metali’a itibar edilmez. Bir beldede hilâl görül¬düğü takdirde diğer beldelerin ona uyması vâcib olur. Çünkü Resûlüllah CA.S.) Efendimiz bu hususu genel anlamda belirterek şöyle buyurmuştur :
«Ay’ı görmekle oruç tutun ve yine onu görmekle iftar edin.»
İmam Ebû Hanîfe de aynı görüştedir. İmam Şafiî’ye göre, muh¬tar olan, metali’a itibar etmektir. Daha önce görene uymaları vâcib değildir. İmam Şafiî bu konuda şunu delil olarak göstermiştir.
Hz. Küreyb diyor ki :
«Şam’a bir yolculuk yaptım. Orada bulunduğum sırada Rama¬zan hilâli görüldü. Ben de cuma gecesi (akşam namazından sonra) hilâli gördüm. Sonra ayın sonuna doğru Medine’ye döndüm. İbn Ab-bas (R.A.) benim Şam’dan döndüğümü görünce sordu :
— Ya Küreyb! Şam’da hilâli ne zaman gördünüz?
— Cuma gecesi gördük,
— Sen de gördün mü?
— Evet, oen de, halktan çok kimseler de gördük; onlar da Muâ-viye de oruç tuttu.
Bunun üzerine İbn Abbas (R.A.) :
— Ama biz cumartesi akşamı gördük. Ona göre devam edip hi¬lâli tekrar görünceye, göremediğimiz takdirde otuz günü tamamla¬yıncaya kadar tutacağız.
Dedi. Küreyb :
— Muaviye’nin görmesi ve oruç tutması kâfi değil midir? Deyince, İbn Abbas şu cevabı verdi :
— Hayır, Resûlüllah CA.S.) Efendimiz bize böyle emretti. (Ya¬ni bulunduğumuz yerde hilâli görünce oruç tutun, yine onu görünce iftar edin!) [57]

Hilâli Tesbite Çalışmak Vâcibdir :

Bunun için fukaha, Şaban ayının 29. günü güneş guruba gittikten sonra hilâli görmeye çalışmak Müslümanlara vâcibdir, demiş¬lerdir. Bu durumda hilâli görürlerse oruç tutarlar; hava kapalı ya da sisli olursa Şaban’ı otuz gün olarak tamamlarlar. [58]Aynı şe¬kilde Ramazan’m 29. günü akşamı güneş battıktan sonra hilâli gör¬meye çalışırlar.
Hilâli zeval(5en önce veya sonra görmek kâfi değildir. Çünkü bu gelecek günün gecesine ait hilâldir. Muhtar olan görüş ve tesbit te budur. [59]

Hava Kısmen Bulutlu Olursa :

Şaban’ın 29. günü akşamı hava kısmen bulutlu olur veya az sis bulunursa, o takdirde âkil ve âdil bir Müslümanm hilâli gördüğüne dair şehadette bulunması kabul edilir; bu ister erkek, ister kadın, ister, hür, ister köle olsun farketmez.
Bu konuda bir kişinin diğer kişiye şehadeti de makbuldür. Hat¬tâ.KAZF (namuslu bir kadına zina isnad edip bunu dört şahitle isbat edemiyen kişiye vurulan seksen değnek) cezası görüp tevbe eden ki¬şinin de bü konuda zahir rivayete göre şehadeti muteberdir. [60]

Âdil Olup Olmadığı Bilinmiyen Kimse :

Âdil olup olmadığı bilinmiyen kimsenin şehadetine gelince, za¬hir rivayete göre, kabule şayan görülmemişse de İmam Ebû Hani-, fe’ye göre, onun da şehadeti makbuldür. Sahih olan da budur. [61]îmam Halvanî de bu görüşü benimsemiştir. [62]

Ramazan Hilâlinde Kadının Kadına Şehadeti :

Ramazan hilâlinde kölenin köleye, kadının kadına şehadeti de muteberdir. İştiha çağma gelip henüz ergen olmayan çocuğun bu hu¬sustaki şehadeti makbul değildir. [63]

Ramazan Hilâlinde «Şehadet» Lafzı Şart Mıdır?

Ramazan hilâlini tesbitte veya tesbit edenin bu konudaki şeha-detini işitip şahid olmakta «şehadet» lafzını kullanmak şart olmadığı gibi, hâkimin hükmü de şart değildir. «Hilâli gördüm…» demek de kâfidir.
Hilâli gördükten sonra gelip hâkimin huzurunda gördüğüne da¬ir şehadette bulunurken başka biri onun bu şehadetini işitir ve onun dış görünüşü itibariyle âdil olduğunu sanırsa, o takdirde oruç tut¬ması vâcib olur; hâkimin bu konudaki hükmünü beklemesine gerek yoktur. [64]

Hilâli Nasıl Ve Nerede Gördün? Diye Sormak :

Hilâli hafif bulutlu veya sisli bir havada gören kişiden, «Onu na¬sıl ve rîerede gördün?» diye sormaya gerek var mıdır? Zahir rivayet¬te buna gerek yoktur, sadece «Hilâli gördüm.» demesiyle yetinilebilir. [65]

Beldenin Valisi Veya Kaadısı Hilâli Görürse :

Bir beldede yine hava az bulutlu veya hafif sisli iken Ramazan hilâlim, vali veya kaadı yalnız başına görürse, bu durumda isterse buna bir şahid tutar, dilerse, halka oruç ile emreder. [66]

Yine Böyle Bir Havad,A Yalnız Basma Hilâli Gören Kimsenin Kaadiya Haber Vermesi Vâcib Midir?

Âdil ve âkil olan bir Müslüman, ister erkek, ister kadın, ister kö¬le veya câriye olsun, aynı gece ilgili makama başvurup gördüğünü haber vermesi gerekir.
Açıktan günah işleyen bir kimse görecek olursa, o da hâkime başvurup şehadette bulunur; ancak hâkim onun şehadetini ya kabul eder, ya da reddedebilir.
Tabii hilâli gördüğüne dair ilgili makama gelip haber verme du¬rumu şehir ve kasabalara göredir. Hâkimi ve valisi bulunmayan köy ve kabilelerde, hilâli gören âdil ve âkil bir Müslüman, köyün camii¬ne gelip cemaate hilâli gördüğünü ve oruç tutmalarını söyler. Onla¬rın da bu haber üzerine oruç tutmaları gerekir. [67]

Ramazan Hilâlini Gören Kimseye Oruç Gerekir Mi?

Ramazan hilâlini yalnız başına gören kimsenin bu konudaki şe-hadeti kabul edilmediği takdirde, kendisinin oruç tutması gerekir. İftar ettiği, yani oruç tutmadığı takdirde kaza etmesi vâcib olur. Kef-faret gerekmez. Hattâ kaadı onun şehadetini reddetmeden önce de iftar ederse yine de keffaret gerekmez. Sahih olan da budur. [68]

Fâsık Bir Kimsenin Şehadeti Kabul Edilirse :

Ramazan hilâlinde fâsık (açıktan günah işleyen) kimsenin şe¬hadeti kaadı tarafından kabul edilir ve halka oruç tutmaları için emir verilir, bununla beraber o fâsik ve bir de belde halkından biri oruç tutmayacak olurlarsa, meşayih-i fukahanm çoğuna göre, ken¬dilerine keffaret de gerekir. [69]

Havada Bulut Ve Benzeri Bir İllet Bulunmazsa :

Ramazan hilâlini tesbitte Şaban’m 29. günü akşamı havada hiç¬bir illet ve engel bulunmazsa, o takdirde bir kişinin -âdil de olsa- şe¬hadeti kabul olunmaz. Kalabalık bir cemaatin görmesi ve şehadette bulunması gerekir. Bunun nisbeti, kaadmm takdirine bırakılmış, ke¬sin bir sayı konulmamıştır. Sahih olan da budur. [70]
Bu konuda Ramazan, Şevval ve Zilhicce ayları hakkındaki tes-bit aynı ölçü ve anlamdadır. Yani bu ayların hilâlini tesbitte, hava açık ise, kalabalık bir cemaatin görmesi ve şehadette bulunması ge¬rekir. [71]
Ancak bu konuda İmam Tehavî, şehir dışından gelen veya çok yüksekçe bir yerde bulunan bir kişinin şehadeti kabul olunur, de¬mişse de Zahir Rivayete göre, bu müftabih kabul edilmemiştir. [72]

ŞEVVAL AYININ HİLÂLİ :

Şevval ayının hilâli Ramazanın 29. günü akşamı güneş battık¬tan sonra tesbite çalışılır. Sadece bir kişinin görmesi kâfi olmadığın¬dan, ertesi gün bayram yapılmaz. Gören kişi de ihtiyaten ertesi gün oruç tutar. Bununla beraber oruç tutmayacak olursa, kendisine sa¬dece kaza gerekir, keffaret gerekmez. [73]

Yalnız Başına Şevval Hilâlini Gören :

Yalnız başına Şevval hilâlini gören ve gelip şehadette bulundu¬ğu halde şehadeti kabul olunmayan kimseye ihtiyaten oruç tutmak, yani ertesi gün oruç tutmak gerekir. Oruç tutmayıp iftar edecek olursa, kendisine sadece kaza gerekir. [74]Hilâli gördüğünü bir dostuna söyler, o da buna dayanarak eresi gün oruç tutmazsa, ken¬disine sadece kaza gerekir. [75]

Şevval Hilâlini Sadece Kaadı Görürse :

Ramazan’m 29. günü akşam güneş battıktan sonra hilâli sade¬ce kaadı veya vali yalnız başına görürse, bunu halka duyurmaz, ay¬nı zamanda kendisi de bayram yapmaz, ne gizli ne de açık orucunu bozmaz. Çünkü bu konuda bir kişinin görmesi yeterli sayılmamıştır. [76]

Havada Bir İllet (Az Bulut Veya Az Sis) Bulunursa :

Şevval hilâlini tesbitte havada bir illet bulunursa, iki erkeğin veya bir erkek iki kadının şehadeti nacak kabul edilir. Ayrıca bun¬ların hür olması ve «şehadet» lafzını kullanması da şarttır. Aksi hal¬de şehadetleri muteber değildir. [77]
Köylerde ise hava az kapalı veya az sisli olursa, iki kişinin âdil olmaları şartıyla şehadetleri kabul olunur. Ora halkı bunların şeha-detine dayanarak ertesi gün bayram yapabilirler. [78]
Hava açık olduğu takdirde ancak bir cemaatin şehadeti kabul edilir; Ramazan hilâlinde olduğu gibi.
Fukahanm ileri gelenlerinden birkaç zata göre, başka bir mem¬leketten gelen iki kişinin şehadeti bu konuda kabul edilir. Bu daha çok Hanefî mezhebinin içtihadıyla uyum sağlar. Çünkü Hanefîlere göre, bir beldede hilâl görüldüğü takdirde diğer beldelerin de ona uyması vâcibdir. Şafiî mezhebine göre, başka beldeye uymak vâcib değildir. [79]
Kurban bayramı hilâli hakkındaki hüküm de Ramazan bayra¬mı gibidir. Yani zilkaadenin 29. günü güneş battıktan sonra hilâl tes-bitine çalışılır. Âdil olmak şartıyle iki erkek veya bir erkek iki kadı¬nın şehadeti kabul edilir. Diğer ayların hilâllerinin tesbitinde de ayni şart muteberdir. Ancak sözü edilen iki şahidin ayrıca hür olma¬ları, hadd-i-kazf cezası görmemiş bulunmaları gerekir. [80]

Bir Kişinin Şehadetiyle Oruç Tutanlar :

Bir belde halkı bir kişinin şehadetrne dayanarak Ramazan oru¬cunu tutup otuzu tamamladıkları halde Şevval hilâlini göremiyecek olurlarsa, ertesi gün iftar etmeyip oruç tutarlar. Bu, İmam Ebû Ha-nîfe’nin kavlidir. El-Hasen de bu kavli ihtiyata daha uygun görmüş¬tür. İmam Muhammed’e göre, iftar ederler. [81] Bu görüş ile de amel etmek caizdir. Hattâ Nehrü’l-Faik’de îbn Nüceym bunun daha sahih olduğunu Gayetü’I-Beyân sahibinden naklen söylüyor.
Bu farklı görüş, hava açık olduğu halde Şevval hilâlini tesbit edemedikleri takdirdedir. Hava kapalı veya sisli olursa, herhalde otuz günü tamamladıktan sonra bayram etmeleri vâcibdir. [82]

Hava Bulutlu İken İki Kişi Ramazan Hilâlini Gördüklerine Şehadet Ederse :

Hava bulutlu iken iki âdil kişi Ramazan hilâlini gördüklerini gelip söyler, kaadı da onların şehadetini kabul eder ve müslüman halk otuz gün oruç tuttuktan sonra Şevval hilâlini görsünler görme¬sinler iftar ederler. Sahih olan da budur. [83]

Bir Beldede Birkaç Kişi Şehadette Bulunursa :

Bir beldede halk oruç tutmaya başladıktan sonra birkaç kişi or¬taya çıkıp, «siz oruç tutmadan bir gün önce biz hilâli gördük» der¬lerse, artık onların bu şehadeti kabul olunmaz. Ancak bunlar başka bir beldeden gelmişlerse o takdirde şehadetlerini kabul etmek caiz olur. Edilmediği takdirde ise bir şey gerekmez. [84]
Bu, daha çok Hanefî mezhebine göredir. Şafiî mezhebine göre, onların şehadeti kendi memleketleri hakkında muteberdir. Çünkü her memleket kendi coğrafi konumu içinde hilâli tesbite çalışır. [85]

Hilâli Görmeden 28 Gün Oruç Tuttuktan Sonra Şevval Hilâlini Gören Belde Halkı :

Bir belde halkı Ramazan hilâlim görmeden 28 gün oruç tutar ve akşam güneş battıktan sonra Şevval hilâlini görürse ne yapar? Sa¬dece bir günün orucunu kaza ederler. Ama 29 gün oruç tuttuktan sonra Şevval hilâlini görecek olurlarsa, kendilerine hiç bir günün kazası gerekmez.
Şaban hilâlim görmeden onu otuz gün hesaplar, sonra yine Ra¬mazan hilâlini görmeden oruç tutar ve 28. günü akşam güneş bat-j tıktan sonra Şevval’m hilâlini görecek olurlarsa, iki gün kaza etme¬leri gerekir. [86]

Oruç Tutamiyan Hasta İleride İyileşince Kaç Gün Oruç Tutar?

Bütün bir Ramazan oruç tutamıyan hasta ileride iyileşince kaç gün oruç tutması gerekir? Tutamadığı Ramazanın 29 gün sürdüğü¬nü biliyorsa, 29 gün kaza eder. Bilmiyorsa 30 gün kaza eder. [87]

ORUÇLUYA MEKRUH OLAN VE OLMAYAN ŞEYLER :

1. Sakız Çiğnemek :

Sakız çiğnemek mutlaka mekrûhsa da, fukahadan bir kısmı yaz aylarında tarla-ve bahçede veya ağır işlerde çalışan işçilerin iyice özü alınmış sakızı çiğnemelerinde kerahet olmadığını söylemiştir.
Bunun dışında içindeki özü alınmadan çiğnenen sakız orucu bo¬zar. Özü iyice alınmış olanı ise, orucu bozmaz ama mekruhtur. [88]

2. Özürsüz Gıda Maddelerinden Veya Benzeri Nesnelerden Bir Şeyi T Ad M Ak Veya Çiğnemek.

Ancak kadının kocası huysuz bir kimse ise, o takdirde evde bir olay çıkarmamak için yemek pişirirken tadına ve tuzlu olup olmadı¬ğına bakabilir. Bunda kerahet yoktur. Bunun gibi, küçük çocuğuna ağzında çiğnedikten sonra bir şeyler yedirmek zorundaysa, o tak¬dirde kerahet kalkar. Çünkü bunda zaruret vardır. Ancak kadın süt veya hazırlanmış çocuk maması bulabiliyorsa, o zaman bir şeyler çiğnemesi mekruhtur. [89]
Nafile oruçlarda ise bir şeyin tadına bakmakta kerahet yoktur. Fukahanın çoğu bu görüştedir. [90]

3. Satın Alırken Bal, Yağ Ve Benzeri Bir Şeyin Tadına Bakmak.

Çarşı ve pazardan bal, yağ ve benzeri gıda maddelerini satın alırken, bunları güvenilir kimselerden satın alıyorsa, o takdirde ta¬dına bakmak mekruhtur. Satıcılar güvenilir kimseler değilse o tak¬dirde -aldanmamak için- tadmasmda bir sakınca görülmemiştir. [91]Şu kadar ki bütün bu tadmalarda tadılan şey boğazdan aşağı girmemelidir. Aksi halde orucu bozar. [92]

4. Büyük Abdestten Sonra Aşırı Derecede İstinca Etmek.

Suyun dübürden içeri kaçma tehlikesi olduğundan gereğinden fazla istinca etmek mekruh sayılmıştır. Temizlik şarttır. Fazlası oru- cu bozabilir. [93]

5. Abdest Alırken Veya Serinlemek İsterken Ağız Ve Buruna Faz¬la Su Alıp Çalkalamak.

Bu durumda suyun boğaza kaçma tehlikesi bulunduğundan mekruh sayılmıştır. Normal biçimde su alıp gargara yapmadan ağ¬zı ve burnu yıkamakta bir sakınca yoktur. [94]

6. Nehir, Deniz, Havuz Ve Benzeri Yerlerde Yıkanırken Yellen¬mek.

Bu durumda suyun dübürden içeri kaçma tehlikesi olduğundan mekruh sayılmıştır. [95]

7. Banyo Yapmak, Başa Su Dökmek, Islak Beze Sarınmak.

Bunlar îmam Ebû Hanîfe’ye göre mekruhtur. îmanı Ebû Yusuf’a göre mekruh değildir. En zahir olan görüş te budur. [96]Fetva imam Ebû Yusuf’un görüşüne göredir. [97]

8. Ağızda Tükrüğü Biriktirip Öylece Yutmak.

Gerçi tükrüğü yutmaktan kaçınmak mümkün değildir. Ne. Var ağızda biriktirip yutmakta zaruret yok, istek vardır. Bu bakımdan mekruh sayılmıştır. [98]

9. İyice Suya Batırılmış Misvak Veya Diş ‘Fırçası Kullanmak.

Bu, îmam Ebû Yusuf’a göredir. Diğer imamlara göre, sabah ve ıkşam ağıza ıslak misvak veya fırça sürmek mekruh değildir. İkin¬cilerin görüşünde ümmet için kolaylık vardır. [99]
Sürme kullanmak veya bıyıklara yağ sürmek mekruh değildir, kncak böyle yapmakla daha çekici olmayı düşünüyorsa, Ramazan-ia bu gibi şeylerden kaçınmakta yarar görüldüğünden mekruh sa¬pılmıştır. Yok gözlerini güneşten veya hastalıktan korumak için sür¬me kullanıyorsa, bunda bir sakınca yoktur. [100]

10. Güçsüz Düşeceğini Bildiği Halde Kan Aldırmak, Yani Kan Vermek.

Güçsüz düşmüyeceğini biliyorsa, kan aldırmasında kerahet yok¬tur. Herhalde sıhhi yönden aldırması gerekiyorsa, bunu iftardan sonraya bırakması uygun olur. [101]

11. Zevcesini Şehvetle Öpmek.

Yaşlıların ve ilim adamlarının elini, küçük çocukların yüzünü Öpmekte bir sakmca yoktur. Şehvet duygusu olmaksızın kendi ka¬rısını öpmekte böyledir. Ancak şehvet duygusuyla öpmesi mekruh¬tur, orucun faziletini düşürür. [102]

12. Karı Kocanın Bedenlerini Birbirine Dokundurmak Suretiyle Sevişmesi.

Bu da mekrûhtur-, orucun hem faziletini, hem sevabını düşürür. Çünkü oruç bir bakıma melekleşmek demektir. Nefse hakimiyet, uç¬kura sahip olmaktır. [103]

Cünüb Olarak Sabahlamak :

Fecir doğmadan önce herhangi bir sebeple cünüp olmak ve bu vaziyette sabahlamakta -oruçtan yana- bir sakmca yoktur. Ancak güneş doğmadan yıkanıp sabah namazına yetişmesi gerekir. [104]

Gündüzleyin Uyurken İhtilâm Olmak :

Gündüzleyin uyurken ihtilâm olmak oruca zarar vermez. Çünkü bu elde olmayarak ortaya çıkan bir durumdur. Namaz vaktini ge çirnıeden yıkanmak gerekir. [105]

13. Sahuru Fecir Doğmak Üzere Bulunan Vakte Geciktirmek.

Sahuru gecenin üçte ikisi geçinceye kadar geciktirmek müste-habsa da fecir doğmasına pek az bir süre kalıncaya kadar gecikti¬rilmesi mekruhtur. Çünkü bu durum insanda şüphe doğurur. [106]

14. İftarı Güneş Batar Batmaz Acele Etmek.

İftarı acele etmek müstehabdır. Ancak bu acele, henüz güneş iyice batmadan gerçekleşirse, oruç şüpheye girmiş olur. O halde acelesinde vakti iyice gözetmek gerekir.

Namazdan Önce İftar :

Akşam namazından önce iftar etmek müstehabdır. Buna sün¬net diyenler de var. Ancak sofraya oturup uzun süre yemekle oya¬lanma ve bu yüzden namazı vaktin sonuna geciktirmek pek uygun sayılmaz. Bu bakımdan akşam iftar vakti girince önce su, hurma, zeytin ve benzeri şeylerle orucu bozmak, yani iftar etmek, sonra ak¬şam namazını kılıp öylece açlığı tamamen gidermek tavsiye edilmiş¬tir.
Akşam İftar Sofrasında Otururken Şu Duâ Yapılır :
Türkçe anlamı :
«Allahım! Senin (rızan) için oruç tuttum; ancak Sana imân et¬tim; ancak Sana dayanıp güvendim ve ancak Senin verdiğin rızıkla iftar ettim. Yarının orucunu tutmaya niyet ettim. Geçmiş ve gele¬cek günahlarımı bağışla…» [107]

15. Şek Günü Oruç Tutmak.

Şaban ayının sonunda «bugün şabanın son günü müdür, yoksa Ramazanın ilk günü müdür? Kesinlikle bilmez şüphe içinde olursa o takdirde oruç tutması mekruhtur. îster Ramazan orucuna, ister başka bir vacibe niyet etsin, farketmez. [108]
Ancak buna rağmen oruç tuttuktan sonra o günün Ramazan ol¬duğu belirlenirse, onun yerine geçer. Ramazan olmadığı anlaşılırsa nafile yerine geçer. Tutmaya niyet ettikten sonra bozarsa kazası ge¬rekmez. Çünkü zaten tutulması mekruhtur. [109]
Böyle bir günde sadece nafile niyetiyle oruç utarsa, bunda bir sakınca yoktur. Sahih olan da budur. Bu niyetle oruç tuttuktan son¬ra o günün Ramazan olduğu anlaşılırsa, onun yerine geçer. Şaban ayı olduğu anlaşılırsa, nafile oruç tutmuş olur. Bozacak olursa ka¬zası gerekir. [110]
Böyle bir günde mutlak niyet getirmek mekruhtur. Bununla be¬raber böyle bir niyetle oruç tutar, sonra o günün Ramazan olduğu anlaşılırsa, onun yerine geçer. Şaban olduğu anlaşılırsa, nafile yeri¬ne geçer. [111]

16. Şartlı Niyet Etmek.

Yarın Ramazan ise oruç tutacağım, değilse tutmayacağım, şek¬linde şartlı niyet etmek hem mekruhtur, hem de oruç tutacak” olur¬sa makbul değildir. «Yarın Ramazan ise onun orucunu, değilse fa¬lan vâcib orucu», «Yarın Ramazansa onun orucunu, değilse, nafile orucu tutacağım» diye niyet etmek te mekrûhsa da böyle bir niyetle tutulan oruç Ramazana raslarsa onun yerine geçer, raslamazsa ni¬yet ettiği vâcib ya da nafile oruç yerine geçer. Fukahadan çoğuna göre bu durumda niyet ettiği vâcib oruç yerine geçmez, o da nafile olarak kabul edilir. [112]

Şek Günü :

Şek gününü şöyle tarif etmişlerdir : Şabanın 29′nu 3O’na bağla¬yan gece hava sisli ya da bulutlu bulunduğu için hilâli tesbit müm¬kün olmazsa veya böyle bir havada hilâli gören bir ya da iki kişinin şehadeti reddedilirse, o taktirde o giın «şek günüdür», oruç tutmak mekruhtur. Ama hava açık olursa, artık şek günü diye bir konu kal¬maz. Çünkü açık havada hilâl görülebilir. [113]
Ancak Şaban ayını oruçlu geçiren veya bu ayın pazartesi ve perşembe günlerini oruçlu geçiren kimsenin orucu şek gününe ras-larsa bunda bir sakınca yoktur. Hattâ oruç tutması afdaldır. [114]
Bunun gibi Şaban ayının sonundan üç gün oruç tutmayı tasar-lamışsa, o takdirde üçüncü gününün orucunun şek gününe raslama-smda bir sakınca görülmemiştir. [115]

17. Ramazan Ve Kurban Bayramı Gününde Oruç Tutmak.

Bu günler mü’minlerin sofra kurma, fakirlerle, dost ve yakın¬larla oturup yemek yeme günüdür. Bu bakımdan oruç tutulması mekruhtur. Kurban Bayramı gününü takip eden Teşrîk günleri -ki bu üç gün sürer- de oruç tutmak mekruhtur. [116]O halde bu gün¬lerde oruca niyet edip başladıktan sonra iftar ederse, kazası gerek¬mez. [117]

18. Şevval Ayından Altı Gün Oruç Tutmak.

îmam Ebû Hanîfe’ye göre, ister üstüste, ister dağınık vaziyette Şevval ayından altı gün oruç tutmak mekruhtur. îmam Ebû Yusuf’a göre, üstüste tutulursa mekruhtur, dağınık tutulursa mekruh değil¬dir. Hicrî beşinci asırdan sonra gelen fakihlerin hemen hepsi bu ko¬nuda îmam Ebû Hanîfe’nin görüşüne katılmayıp sözü edilen altı gün orucun tutulmasında bir sakınca görmemişlerdir. [118]
îmam Rediyüddin Serahsi’ye göre de hüküm böyledir, yani tu¬tulmasında bir sakınca yoktur ve sahih olan da budur. Ancak her hafta iki gün tutulması tavsiye edilmiştir. Bunun müstehab olduğu¬nu söyliyenler de var. [119]

19. Bayram Günleri De Dahil Olmak Üzere Bütün Seneyi Oruçlu Geçirmek.

Bütün seneyi oruçlu geçirmek, sünnete ayları olduğundan mekrûh sayılmıştır. Ancak bayram günleri iftar edilirse, bunda kerahet soktur, diyenler çoğunluktadır. Muhtar olan görüş te budur. [120]

20. Geceli Gündüzlü Oruç Tutmak.

Geceli gündüzlü bir gün veya birkaç gün oruç tutmak ta mek¬ruhtur. Çünkü sünnete uygun değildir. Buna savm-i visal derler, Deygamberimiz (A.S.) bu tarz bir orucu makbul saymamıştır. [121]

Bir Gün Oruç Tutup Bir Gün İftar Etmek :

Afdal olanı, bir gün oruç tutup bir gün iftar etmektir. Buna Savm-i-Davud, yani Davud Peygamberin orucu denir.
«Bütün seneyi oruçlu geçiren, oruç tutmamıştır.» [122]
Ashabın ileri gelenlerinden Amir oğlu Abdullah (R.A.) anlatı¬yor : Ben geceleri namaz kılmaya, gündüzleri de oruç tutmaya baş¬ladım. Amacım, gücüm yettiği kadar bütün ömrümü böyle geçirmek¬ti. Resûlüllah (A.S.) durumu öğrenince beni çağırıp sordu .
— Geceleri namaz kılmaya, gündüzleri oruç tutmaya devam et¬tiğin bana haber verildi, doğru mu?
— Evet, dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu :
— Ya Abdellah! Hem oruç tut, hem iftar et, hem namaz kıl, hem uyu. Çünkü bedenin senin üzerinde hakkı vardır, zevcenin de senin üzerinde bir hakkı vardır, misafirin de bir hakkı vardır. Her aydan üç gün oruç tutman sana yeter.
Ben :
— Ya Resûlellah! Bundan fazlasını tutabilirim, dediğimde bu¬yurdu ki :
— O halde her hafta üç gün oruç tut.
— Daha fazlasına güç getirebilirim, dedim. Buyurdu ki :
— O halde Davud Peygamberin orucu gibi oruç tut, fazlarını yapma.
Bunun üzerine sordum :
— Ya Resûlellah! Davud Peygamberin orucu nasıldı? :
— O, bir gün oruç tutar, bir gün iftar ederdi.
Diye cevap verdi. [123]

21. Yalnız Cumartesi Günü Oruç Tutmak.

Cumartesi günü Yahudinin dinlenme ve ibâdet günü sayıldı¬ğından onlara benzememek için bu günde oruç tutmak mekruh sa¬yılmıştır.
Sahih rivayete göre; Resûlüllah (A.S.) şöyle buyurmuştur :
«Cumartesi günü oruç tutmayın; meğerki size farz olan oruç o güne raslarsa o takdirde tutabilirsiniz. Cumartesi günü bir üzüm kabuğundan veya bir ağaç ‘filizinden başka bir şey bulamıyacak olursanız, onları çiğneyip yiyin.» [124]

22. Yalnız Pazar Günü Oruç Tutmak.

Fukaha bu konuda ihtilâf etmiştir. Şemsü’l-eimme El-Halvânî, bu güne bir saygı duymaksızın oruç tutmak mekruh değildir, demiş¬tir. Sahih olan da budur. [125]

23. Yalnız Cuma Günü Oruç Tutmak.

Cuma mü’minlerin haftalık toplantı günüdür. O gün daha çok kaynaşır, ikramlarda bulunulur. Ancak her aydan üç gün oruç tutan kimsenin cuma gününe tesadüf eden orucu ile cuma günü oruç tutacağını adayanın orucu istisna teşkil eder. Bununla beraber İbn Nüceym yalnız cuma günü oruç tutmanın müstehab olduğunu kay¬deder. [126]

24. Nevruz Günü Oruç Tutmak.

Nevruz, güneşin koç burcuna girdiği 21 Mart’a tesadüf eder ve ilkbaharın başlangıcı sayılır. Daha çok Mecusîlerle Rafizîlerin kut¬sal saydığı bir gündür. Bu bakımdan dinimiz sözü edilen günde oruç tutmayı mekruh kılmıştır. Ancak âdet halinde tutmakta olduğu oruç bugüne raslarsa o takdirde kerahat yoktur. [127]

25. Mehrican Günü Oruç Tutmak.

Farsça mehrigan kelimesinden muarrabdır. Son bahar mevsimi¬nin birinci ayının 16. gününe verilen bir isimdir. Rivayete göre meş¬hur Feridun Şah bugün Dahhak’a karşı zafer bulmuştur. Bu sebeple sözü edilen güne itibar edilmemesi için oruç mekruh sayılmıştır. Ancak oruç tutmayı itiyad ettiği günler bu güne raslıyacak olursa veyat,bu günden bir gün önce başlamak suretiyle iki veya üç gün oruç tutmak mekruh değildir. Çünkü maksad o güne bir başkalık sunmaya yönelik değildir. Muhtar olan da budur. [128]

26. Hiç Konuşmamak Üzere Oruç Tutmak.

Buna «savm-i sumt» denir. Sözde orucun daha yüksek sevap ve faziletine erişmek için oruçlu bulunduğu sürece hiç konuşmamak üzere niyet eden kimsenin bu ölçü ve anlamdaki orucu mekruhtur. Çünkü Sünnete uygun değildir. [129]

27. Kocasının Müsaadesini Almayan Kadının Tuttuğu Nafile Oruç.

Bu, daha çok karı koca arasındaki hakların sağlıklı biçimde ayakta tutulmasına yöneliktir. Ancak kadının hac veya umre yapar¬ken bu sırada kocasından müsaade almadan nafile oruç tutmasında kerahet yoktur. Bunun gibi kadının kocası hasta bulunur veya oruç¬lu olursa, o takdirde kadının nafile oruç tutması için kocasından mü¬saade almasına gerek yoktur.
Bu istisnaların dışında kadın- müsaade almadan nafile oruç tutarsa, kocası onun orucunu bozdurabilir. Bu durumda kazası da ge¬rekmez. Fukahadan çoğu bu hususta görüş birliği halindedir. [130]

28. İşverenin Müsaadesini Almadan İşçinin Tutacağı Nafile Oruç.

Nafile oruç işçiyi zayıf düşürüyor, çalışmasına te’sir ediyorsa, o taktirde işverenin müsaadesini almadan tutması mekruhtur. Çünkü aldığı ücretin karşılığını emek olarak vermesi gerekir. Ancak işçi¬nin tutacağı nafile oruç işini aksatmıyor, aldığı ücret karşılığında emeğini ortaya koyabiliyorsa, o takdirde bunun için işverenden mü¬saade almasına gerek yoktur. [131]
Adamın kız kardeşi, kızı, anası, anenesi ve diğer yakın hısımla¬rından olan kadınlar müsaade almadan nafile oruç tutabilirler. [132]

29. Yolculuk Halinde -Bünyeyi Güçsüz Düşürdüğü Takdirde Nafile Oruç Tutmak.

Yolculuk halinde Ramazan orucunu bozmaya ruhsat verildiği gibi, bedenî güçten düşüreceği biliniyorsa, nafile oruç tutmak mek¬ruh sayılmıştır. Böyle bir durum yoksa, oruç tutması afdaldır. An¬cak yolculuk arkadaşlarının çoğu oruç tutmuyorsa, onlara uyması daha uygun olur. Bu da daha çok yiyeceklerini ortaklaşa kullandık¬ları takdirdedir. [133]
Yolculuk halinde iken oruca niyet edip sabahladıktan sonra ya kendi beldesine veya başka bir beldeye girip ikaamete (eyleşik ol¬maya) niyet getiren kimsenin başladığı orucu bozması mekruh olur. [134]

Üzerinde Ramazan Orucu Kazası Bulunan Kimse Nafile Oruç Tutabilir Mi?

Üzerinde Ramazan orucu kazası bulunan kimsenin bunu ilk fır¬satta yerine getirmesi gerekir. Ancak henüz kaza orucunu tutmadan herhangi bir sebeple nafile oruç tutabilir. Bunda kerahet yoktur.
Eyyamü’1-Biyd :
Kameri ayların 13, 14 ve 15. günlerine Eyyam-I Biyd denir.
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bu günlerde oruç tuttuğu için ümmeti¬ne müstehab sayılmıştır. Nitekim Ebu Zer (R.A.) diyor ki ; «Resûlül¬lah (A.S.) Efendimiz her ayın 13, 14, 15. günlerinde oruç tutmamızı emretti ve bu bir yılın orucuna denktir, buyurdu.» [135]

Pazartesi Ve Perşembe Günleri Oruç Tutmak :

Bu iki günde oruç tutmak müstehabdır. Çünkü Resûlüllah (A.S.) Efendimiz çoğu zaman bu iki günde oruç tutardı. Bununla ilgili ola¬rak da şöyle buyurmuştur :
«Şüphesiz ki ameller her pazartesi ve perşembe (Allah’a) arz-olunur. Allah her müslümanı veya her mü’mini bağışlar, ancak bir¬birleriyle küsü tutanları bağışlamaz. «Bu ikisini geciktirin…» buyu¬rur, (yani barışmcaya kadar bağışlanmaları geciktirilir).» [136]

Haram Aylarında Oruç Tutmak :

Haram ayları dörttür : Zilkaade, Zilhicce, Muharrem ve Receb. Bu ayların her perşembe, cuma ve cumartesi günleri oruç tutmak müstehabdır. [137]

Zilhiccenin İlk Dokuz Günü Oruç Tutmak :

Hacc ayı olan Zilhicce’nin ilk dokuz gününde oruç tutmak müs¬tehabdır. Müslümanların hac ibâdeti için kutsal topraklarda birara-ya geldiği bu günlerde tecelli eden ilâhî rahmet ve-gufrandan nasib almanın yollarından biri de şüphesiz ki sözü edilen günlerde Allah’a yönelip oruç tutmaktır.
Nitekim Hz. Hafsa (R.A.) diyor ki’:
«Dört şeyi Resûlüllah ÎA.S.) Efendimiz hemen hemen hiç terk-etmedi diyebilirim : Âşûrâ orucu, Zilhicce’nin ilk on gününün oru¬cu, her ayın 13, 14, 15. günlerinde oruç ve bir de sabah farzından ön¬ce iki rek’at namaz…» [138]
Ancak Arafe günü oruç tutmak hacılara mekruhtur. Bu da on¬ları güçten düşürdüğü takdirde böyledir. Gücü yerinde olup hac ibâ¬detini aksatmadan yerine getirebilenlere mekruh olmadığı fukahaca kabul edilmiştir. [139] Bunun gibi, Terviye (Zilhiccenin 8. günü) oruç tutmak ta hacılara yine aynı sebeple mekruhtur.
Konuyu Özetliyelim :
Sünnet ve müstehab oruçlardan daha çok rağbet edilmesi tavsi¬ye edilenleri şunlardır : Muharrem ayının dokuz ve onuncu veya onuncu ve onbirinci günleri oruç tutmak. Receb ayında oruç tutmak, Şaban ayının çoğunu oruçlu geçirmek. Zilhiccenin ilk dokuz günün¬de oruç tutmak. Her ayın 13, 14, 15. günlerinde oruç tutmak. Pazar¬tesi ve perşembe günleri oruç tutmak. [140]

ORUCU BOZAN VE BOZMAYAN ŞEYLER :

Orucu bozan şeyler genellikle ikiye ayrılır : Bozup yalnız kaza¬yı gerektiren sebepler; bozup hem kazayı hem keffareti gerektiren sebepler.
Orucu bozup yalnız kaza edilmesini gerektiren şeyler :
1. Yanılarak bir şey yemek, içmek veya cinsel yaklaşmada bu¬lunmak.
Bu hususta kasıt bulunmadığı için bozulan oruçtan dolayı sade¬ce kaza gerekir. Yanılarak değil de unutarak bir şey yer veya içerse ya da cinsel yaklaşmada bulunursa, o takdirde orucu bozulmadığı gibi bir şey de gerekmez.
Çünkü Resûlüllah (A.S.) Efendimiz:
«Kim oruçlu bulunduğu halde unutur da bir şey yer veya bir şey içerse, orucunu tamamlasın, çünkü bu Allah’ın onu yedirmesi ve içir-mesidir (ki kendisine sevkedilmiştir.» [141]
O halde ister farz ister nafile oruç tutarken unutarak bir şey yemek veya içmek orucu bozmaz. Ne var ki farkına vardığı an der¬hal yemeyi veya içmeği terketmesi gerekir. [142]
Unutarak orucunu yiyen adamı bu vaziyette gören kimse şu hususa dikkat etmelidir : Adam zayıf, göçsüz ya da çok yaşlı bir kimse ise ona oruçlu olduğunu hatırlatmaz. Güçlü kuvvetli ise hatırlatır. [143]
2. Silah, dayak ve ölüm tehdidiyle orucunu bozan kimseye sa¬dece kaza gerekir. Çünkü bunu kendi ihtiyarıyla yapmış değildir. [144]
3. Dışarıdan atılan bir şey oruçlunun ağzından içeri girip bo¬ğazından aşağı inerse, orucu bozulur, ancak sadece kazası gerekir. Çünkü bu hususta hiçbir kasdı yoktur.
4. Uykuda iken bir şey yer veya içerse, orucu bozulur ve sade¬ce kaza gerekir. [145]
5. Yenilmesi mutad olmayan maddelerden bir şey yer veya yu¬tarsa, orucu bozulur, ancak âdetten o tür şeyler yenilmediği için sa¬dece kazası gerekir. Buna birkaç misal verelim : Taş, toprak, maden ve benzeri şeyler bu cümledendir. [146]
O halde oruçlu kimse taş ya da bir meyve tohumu, pamuk, yün, kâğıt ve toprak gibi maddelerden birini yiyecek veya yutacak olur¬sa orucu bozulur. Bunlar yenilen maddeler olmadığı için sadece bo¬zulan orucun kazası gerekir.
Bunun gibi, henüz olgunlaşmamış yeşil cevizi veya olgunlaşıp kabuğu sertleşen ceviz veya bademi, ya da kabuğuyla birlikte yu¬murtayı yutan kimseye de yalnız kaza gerekir. [147]
Kabuğu henüz yeşil kalıp sertleşmiyen fıstık tâ ceviz gibidir. Ka¬buğu kurumuş fıstık ise o vaziyette çiğnenerek yenilirse orucu boza¬cağı gibi, hem kaza, hem de keffareti gerektirir. Çiğnenmeden yutu-lursa sadece kazayı gerektirir. [148]
Kurumuş karpuz ve kavun kabuklarını -tiksinilip yenilmiyecek bir görünüm arzediyorsa- yiyen kimsenin orucu bozulur, ancak sa¬dece kazası gerekir. Çünkü âdette bu tür kabuklar yenilmez.
Pişmedik pirinç veya darı yemek te sadece kazayı gerektiren se¬beplerdendir. Pişmedik mercimek ve benzeri maddeler de böyledir. Çamur yemek te aynı guruba girer. Ancak yenilen çamur, bazı şahıs¬lar tarafından yenilen, türden ise, o taktirde hem kaza, hem keffareti gerektirir.
6. Dişler arsında kalan yemek kırıntılarım yutmak ta orucu bozar. Ancak yutulan kırıntının en az bir nohut büyüklüğünde ol¬ması halinde hüküm böyledir. Daha az olursa, orucu boznıaz.O hal¬de nohut büyüklüğünde veya daha fazla miktarda olan kırıntıyı yut¬mak sadece kazayı gerektirir. Keffareti de gerektirir, diyenler varsa-da en sahih olanı, sadece kazayı gerektirir hususudur. [149] O hal¬de dişleri arasında kalan bir susamı yutan kimsenin orucu bozulmaz, sadece kerahet işlemiş olur. . Ama dıştan böyle bir şey alıp yutarsa, orucu bozulur. Bunda fukahamn ittifakı var. Keffareti gerektirip gerektirmediği hakkında farklı görüşler vardır; muhtar olan kavle göre, çiğnemeden yutarsa keffaret te gerekir. Çiğneyecek olur, tadı boğazında his s edilmezse, bir şey gerekmez. Hissedilirse, sadece kaza gerekir. Sahih olan da budur. [150]
Buğday tanesi de böyledir.
7. Sahur yerken lokma ağzında iken fecir doğarsa veya sahur¬da fecir doğunca bir lokma ekmek alıp ağzına kor, bunu unuttuğu için yapar ve hemen oruçlu olduğunu hatırladığı halde yutarsa ken¬disine keffaret te gerekir. Ancak ağzındaki lokmayı önce çıkarır, sonra tekrar ağzına koyup yutarsa, o takdirde sadece kaza gerekir, Sahih olan da budur. [151]
8. Başkasının tükrüğünü yutmak.
Başkasının tükrüğünü yutmak mutad olmadığı için keffaret ge¬rekmez, sadece kaza etmesi vâcib olur. Ancak sevgilisinin ve dostu¬nun tükrüğünü yutarsa, o takdirde keffaret te gerekir. [152]
9. Kendi tükrüğünü avucuna aldıktan sonra tekrar ağzına çevi¬rip yutmak.
Sırf dışarı çıkarıp tekrar ağzına aldığı için kaza etmesi gerekir. Çıkarmadan yutacak olsa bir şey gerekmez.
Bunun gibi sıcak günlerde Sultan adına İmaretlerde hizmet edip ten sonra yutarsa, yine bir şey gerekmez. Çünkü bu durumda tuk-rük ağızdan ayrılmış sayılmaz. [153]
Bir hastalıktan dolayı ağzından çıkan su tekrar geri dönüp bo¬ğaza girerse, orucu bozmaz. Çünkü bundan korunmak çok zordur. [154]Ağzı su ile çalkadıktan sonra kalan ıslaklık tükrükle birlikte yutulduğu takdirde orucu bozmaz. Zira ağıza bulaşan ıslaklığı ta¬mamen gidermek mümkün değildir. Bu bakımdan orucu bozmıya-cağma fetva verilmiştir.
Bunun gibi burnuna doğru gelen balgamı yutacak olursa, oru¬cu bozulmaz. Çünkü bu da tükrük gibidir, dışarı çıkmadığı için oru¬cu bozması söz konusu değildir. [155]
10. Kan yemek.
İslâm’da, kanın yenilmesi haram kılındığı için oruçlu ondan yi¬yecek olursa, orucu bozulur, ancak sadece kaza gerekir. Hem insan çoğu zaman kan yemekten tiksinir.
11. Dişler arasında akan kan tükrükle birlikte boğaza .girerse, bakılır : Kan tükrükten daha fazlaysa oruç bozulur, azsa bozulmaz. İkisi eşit durumda olursa, istihsanen oruç bozulur.
12. Dikiş veya dokumacılık yaparken renkli ipek ya da .pamuk ipliğini ağzına soktuğunda tükrüğü ipliğin rengini alır ve o vaziyet¬te yutulursa oruç bozulur. Ancak unutarak bunu yaparsa bir şey ge¬rekmez. [156]
Yenilmesi mutad olmayan, hatta tiksindirici olan bir şeyin ağı¬za girip boğaza kaçması orucu bozar, ne var ki sadece kaza gerekir. Ama kaçınılması çok zor olan sinek ve benzeri bir haşerenin ağız¬dan içeri girip boğaza inmesi, orucu bozmaz. [157]
Boğaza giren yağmur ve kar tanesi de orucu bozar. Sahih olan da budur.
Yemekten yükselen buhar, yerden kalkan toz ve benzeri şeyler orucu bozmaz. Çünkü bu gibi şeylerden korunmak çok zordur. [158]
Göz yaşından bir iki damlanın ağıza girmesi orucu bozmaz. An¬cak fazla miktarda olur da tadı ağızda ve boğazda hissedilirse, o takdirde bozar. Yüzden akan ter de böyledir. [159]
Derideki gözeneklerden içeri giren yağ ve benzeri şeyler orucu bozmaz. Çünkü bu gibi şeylerin orucu bozabilmesi için tabii yollar¬dan içeri girmesi gerekir.
Serinletici niteliği hissedilen soğuk su ile yıkanmak ta orucu bozmaz. Çünkü tabii yollardan içeri giren bir şey olmamıştır. [160]
Göze akıtılan ilacın eseri boğazda hissedilse bile orucu bozmaz. Bunun için öksürdüğünde ağzına gelen balgam veya tükürükte gö¬züne sürdüğü sürmenin eseri görülse, oruç bozulmuş sayılmaz. [161]Sahih olan da budur.
Ağız dolusu kusmak orucu bozmaz. Gelen bu kusuntu kendiliğin¬den geriye dönerse, îmam Ebû Yusuf’a göre bozar. İmam Muhâm-med’e göre bozmaz. Çünkü bu durumda imsak kasden terkedilme-miştir.
Kasden ağız dolusu kusmak orucu bozar. Bunda fukahanm gö¬rüş birliği var. Çünkü bu durumda geriye az veya çok bir miktar gi¬der. Bundan dolayı sadece orucun kazası gerekir.
Kasden kusar ve bu ağız dolusu olmaz da kendiliğinden geri dö¬nerse, îmam Muhammed’e göre orucu bozar; îmam Ebû Yusuf’a gö¬re bozmaz. [162]
Gelen kusuntu yenilen yemek veya safra ve acı su olursa, belir¬tilen hükümler câridir. Sadece balgam olursa, ağız dolusu olsa bile İmam Ebû Hanîfe ile îmam Muhammed’e göre orucu bozmaz. îmam Ebû Yusuf’a göre, bu da ağız dolusu olursa, orucu bozar. Bu konuda Ebû Yusuf’un görüşü daha çok uygun kabul edilmiştir. [163]
Tenasül aletine ve bir de burna akıtılan ilaç orucu bozar. Ne var ki bu sadece kazayı gerektirir. [164]
Kulağa akıtılan su veya ilaç -muhtar olan kavle göre- orucu boz¬maz. Çünkü kulak zarı akıtılan su veya ilâcın dimağa veya boğaza girmesine engel olur. [165]sahih olan da budur.
Kadının tenasül cihazına akıtılan ilaç ve benzeri şeyler orucu bozar. Fukahanın bu hususta ittifakı vardır. Sahih olan da budur. [166]
Başta veya karın nahiyesinde bulunan derince bir yaraya konu¬lan ilaç dimağa veya mideye ulaşmazsa, o takdirde orucu bozmaz. Konulan ilaç sıvı olursa, İmam Ebû Hanîfe’ye göre, oruç -ihtiyaten-bozulmuş sayılır. îmameyn’e göre, dimağa veya mideye ulaştığı bi¬linmediği takdirde bozmaz. îlaç katı veya toz halinde olursa, ittifak¬la orucu bozmaz. [167]
Vücuda isabet eden ok veya mızrak tamamen içeride kalırsa, orucu bozar; bir kısmı içeride, bir kısmı dışarıda kalırsa bozmaz. [168]
Buna kıyasla, isabet eden mermi içeride kalırsa, orucu bozar, delip geçerse, bozmaz.
Bir ucunu elinde tuttuğu halde bir ağaç çubuğunu yutan kim¬senin de orucu bozulmaz, tabii ağacı tekrar çıkarmak şartiyle hü¬küm böyledir. Çıkarmadığı takdirde oruç bozulur.
Taharet yaparken veya başka bir nedenle parmağın dübüre ve¬ya tenasül cihazına girmesi -ıslak olmadığı takdirde- orucu bozmaz. Parmak ıslak veya yağlı bulunursa, o taktirde orucu bozar. [169]
Taharet yaparken dübür dışarı çıkarsa, ıslak elle dokunulmuş-sa, o taktirde ıslaklığı kalkıncaya kadar bekleyip öylece içeri sok¬mak uygun olur, aksi halde oruç bozulur. [170]
Zorlanarak cinsel yaklaşmada bulunan kimsenin orucu bozulur, ancak keffaret gerekmez, sadece kaza etmekle yetinir. Çünkü bu ifâde dışında meydana gelmiştir. Bunun gibi karısı kocasını cin¬sel yaklaşmaya zorlar, o da karısına uymak zorunda kalırsa, oruç bozulur, yalnız kazası gerekir. Kadına ise, hem kaza hem de kef¬faret gerekir. [171]
Cinsel temasta bulunurken fecirin doğmak üzere olduğundan endişe duyarak tenasül aletini çeker ve bu sırada fecir doğarsa, me¬ni aksa bile orucu bozulmamış sayılır. Sahih olan da budur. [172]
Cinsel temasta bulunurken fecir doğar, o da o vaziyette kalırsa, hem kaza, hem keffaret gerekir. Zahir rivayet böyledir. [173]
Kadına şehvetle bakıp veya bu gibi şeyleri düşünerek menisi akan kimsenin orucu bozulmasa da faziletini yitirmiş olur. Çünkü oruçtan maksad, hayvanı sıfatlardan uzaklaşıp melekle sinektir. Bu tür hareketler ise, orucun mâna ve maksadına taban tabana zıd-dır. [174]
Karısını şehvetle öpüp okşarken menisi akarsa, orucu bozulur, sadece kazası gerekir. Kadın da kocasını şehvetle öperken tenasül cihazında ıslaklık meydana gelip dışarı çıktığını hissederse, orucu bozulur. Islaklık duymazsa bozulmaz. Bu durumda kadın ±ezzet du¬yar ama ıslaklık duymazsa, İmam Ebû Yusuf’a göre, orucu bozulur. İmam Muhammed’e göre bozulmaz. Burada fetva îmanı Muhanv med’in kavline göredir. [175]
Bu durumda elle dokunmak, kucaklamak, teni tene dokundur¬makta öpmek gibidir. Bütün bunlar şehvetle yapılırsa orucun fazile¬tini düşürür, meni akmasına sebep olursa, -orucu bozar. [176]
Kadının giyinik bulunduğu elbiseye elle dokunmak sonucu er¬keğin menisi akarsa, vücudun hararetini hissetmişse orucu bozulur, hissetmemişse bozulmaz. Her şeye rağmen Ramazan’da bu hususla¬ra çok’ dikkat etmek gerekir. [177]

Kadın Kocasına Dokunup Ta Tahrik Ederse :

Ramazan’da kartın kocasına ya eliyle, ya da bedeniyle dokunup onu tahrik eder ve bu sebeple adamın menisi akarsa, orucu bozmaz. Ancak adamın bu hususta isteksizlik göstermesi ve mümkün olduğu nisbette bu tür hareketlere fırsat vermemesi uygun olur. [178]

Herhangi Bir Hayvanın Tenasül Cihazına Dokunmak :

Hayvanların tenasül cihazına şehvetle dokunmak haramdır. Oruçlu iken ya şehvetle ya da böyle bir düşünce taşımaksızın dokun¬ma neticesi menisi akan kimsenin orucu bozulmasa bile, o orucun sevap ve faziletini yitirmiş olur, üstelik günahkâr da sayılır. [179]

Oruçlu İstimna Ederse :

Oruçlu kimse şehvetini teskin için istimna eder, yani eliyle tah¬rik edip menisini akıtırsa, orucu bozulur ve sadece kazası gerekir. Muhtar olan da budur. [180]Ancak böyle yapmak orucun sevap ve faziletini düşürür, daha doğrusu orucu hedefinden saptırır. [181]

Kadınların Sevicilik Yapması :

Oruçlu bulunan kadınlar sevicilik yaparken menileri dışarı çı¬kar, yani tenasül cihazının dışında ıslaklık hissedüirse, oruçları bo¬zulur. Aynı-zamanda büyük günah işlemiş olurlar. Meni akmadığı takdirde oruçları bozulmaz ama oruçtan elde edilecek sevap ve fa¬ziletin tamamını yitirmiş olurlar. [182]

HEM KAZA, HEM KEFFARETÎ GEREKTİREN SEBEPLER :

1. Kasden Bilerek Cinsel Yaklaşmada Bulunmak.

Kasden cinsel temasta bulunan kimsenin menisi aksın akmasın orucu bozulur ve kendisine hem kaza, hem keffaret gerekir. Lutînin de durumu böyledir. [183]Faille mef ul aynı hükme tabidirler. Yani ikisinin de orucu bozulur ve kendilerine hem kaza, hem keffaret ge¬rekir. Ama kadın bu konuda zorlanırsa, o takdirde ona sadece kaza gerekir. [184]

2. Yenilmesi Mutad Olan Bir Şeyi Kasden Yemek Veya İçmek.

Yenilmesi mutad olan gıda maddelerinden bir şey yemek veya içmek, ya da tedavi için herhangi bir ilacı içmek ya da yutmak oru¬cu bozar, hem kaza hem keffareti gerektirir. [185]
Bunu birkaç misalla açıkhyalım :
Ekmek, su, meyve ve sebze sulan, et, balık ve benzeri gıda mad¬deleri bu cümledendir. Ama kavurulmadık bir arpa danesini yut¬mak böyle değildir; yenmesi âdet olmadığı için orucu bozar ama kef¬fareti gerektirmez. Diğer maddeleri buna, kıyas edip hükme bağla¬mak gerekir. Sonra bir şeyin yenilmesinin mutad olup olmadığı bel¬denin âdetine bakılarak belirlenir. Meselâ : Bir beldede üzüm yap¬raklarını çiğ olarak yemek âdet halinde ise, o takdirde oruçlu bunu o beldede yerse kendisine hem kaza, hem keffaret gerekir. Ama bu¬nu çiğ olarak yemiyen ve böyle bir âdetleri bulunmayan bir belde halkı için hüküm değişebilir. Ne var ki, üzüm yaprağı genellikle hem çiğ, hem pişmiş olarak yenilir. Ama bu yapraklar iyice kortla-şıp yenümiyecek duruma gelirse, o takdirde oruçlu ondan yerse ken¬disine sadece kaza gerekir. Çünkü iyice kartlaşmış üzüm yaprağı¬nın yenilmesi mutad değildir. [186]
Çağla badem ister yutulsun, ister çiğnenerek yenilsin, her iki durumda da hem kaza, hem keffaret gerekir. Ama iyice sertleşip ka¬buk haline gelirse, yutulduğu takdirde sadece kazayı gerektirir. Çün¬kü bademi bu şekilde yutmak mutad değildir. [187]
Az miktarda tuz yemek te hem kaza hem keffareti gerektirir. Çünkü az miktarda tuz yemek mutaddır. Ama çok miktarda yemek mutad olmadığından sadece kazayı gerektirir. [188]Sahih olan da budur.
Konuyla İlgili Bazı Meseleler :
Unutarak bir şey yer veya bir şey içer ya da cinsel temasta bu¬lunur ve sonra hatırlayınca bunun orucu bozduğunu sanarak kas¬den bir şey yer veya içerse, kendisine sadece kaza gerekir, keffaret gerekmez. îmam Ebû Hanifeye göre, unutma neticesi bir şey yemek veya içmekle orucunun bozulmadığını bildiği halde yine de bir şey yer ve içerse, sadece kendisine kaza gerekir. Sahih olan da budur. Fetva daha çok birinci kavle göredir. [189]
Elinde olmayarak kusar ve bununla orucunun bozulduğunu sa¬narak bir şey yer veya içerse, kendisine sadece kaza gerekir. Bozma¬dığını bildiği halde bir şey yer veya içerse, o takdirde hem kaza, hem keffaret gerekir. [190]
Bunun gibi, uykuda ihtilâm olur ve uyandıktan sonra bunun orucu b.ozduğunu sanarak bir şeyler yer veya içerse kendisine sade¬ce kaza gerekir. Ama ihtilâm olmanın orucu bozmadığını bildiği hal¬de bir şey yer veya içerse, o takdirde hem kaza, hem keffaret gere¬kir. [191]
Kan aldırdıktan sonra orucunun bozulduğunu sanıp bir şey yer veya içerse, bu durumda kendisine hem kaza hem keffaret gerekir. Meğerki bu hususta kendisine fetva verilmiş ola, o takdirde sadece kaza gerekir. [192]
Gözlerine sürme çektikten veya bıyıklarına yağ sürdükten son¬ra bile bile bir şey yer veya içerse, hem kaza, hem keffaret gerekir. Ancak birisi ona bu konuda fetva verecek olursa, o takdirde sadece kaza gerekir. [193]
Yolculuk halinde bulunan kimse zevaldan önce memleketine ayak basar, bü arada hiçbir şey de yememişse, oruca niyet ettikten sonra cinsel temasta bulunursa kendisine sadece kaza gerekir.
Bunun gibi akli dengesini kaybeden kimse zevalden önce ken¬dine gelir ve orucu niyet ettikten sonra bir şey yer veya cinsel temas¬ta bulunursa, o takdirde sadece kaza gerekir. [194]
Oruca niyet etmeden sabahlar, sonra zeval vaktinden önce oruç tutmaya niyet eder, sonra bir şey yer veya cinsel temasta bulu¬nursa, kendisine sadece kaza gerekir.
Hem kaza, hem keffareti gerektirir şekilde orucunu bozduktan sonra ağır şekilde hastalanırsa, o takdirde keffaret düşer. İleride sa¬dece o günü kaza etmesi gerekir. [195]En sahih olan kavi de budur. Misvak veya fırça ile dişlerini temizledikten sonra bununla oru¬cunun bozulduğunu sanarak bir şey yer veya içerse, kendisine hem kaza, hem keffaret gerekir.
Gıybette bulunduktan sonra orucunun bozulduğunu sanarak bile bile bir şey yer veya içerse, -isterse bu konudaki hadîse dayana¬rak kendisine bu konuda fetva veren de olsun- hem kaza hem kef¬faret gerekir. [196]
Kadın orucunu bile bile bozduktan sonra ayhali veya lohusa olursa, üzerinden keffaret kalkar, sadece o günü ileride kaza etmesi gerekir. [197]
Orucunu bile bile bozduktan sonra kendi kendini yaralar ve oruç tutamıyacak kadar kan kaybederse, yine de keffaret cezasın¬dan kurtulmaz. Çünkü kendini takatsiz kılmakta kasıt vardır. Sahih olan da budur.
Bile bile cinsel yaklaşmada bulunduktan sonra sefere çıkacak olur veya hükümdarın emriyle sefere çıkarılırsa, en sahih kavle gö¬re, üzerinden keffaret kalkmaz. [198]

İFTARI MUBAK KILAN ÖZÜRLER :

L. Yolculuk Halinde Bulunmak.

Yolculuk halinde bulunan kimsenin iftar etmesi, yani oruç tut¬maması mubahtır. Ancak oruca niyet edip sabahladıktan sonra se¬fere çıkacak olursa, o takdirde o günün orucunu tutması gerekir. Bu, oruç yemesini mubah kalan bir sebep sayılmaz. Ancak ikinci ve mü¬teakip günler yolculuğu devam ederse, o takdirde oruç tutmayabi-
Bu bakımdan fukaha şöyle demiştir : Oruçlu olarak sabahlıyan kimse o gün sefere çıksa bile, bu orucu yemesini mubah kılan bir jzür sayılmaz. Şayet orucunu bozacak olursa, kendisine sadece ka-şâsı gerekir. [199]
O halde oruçlu olarak sabahladıktan sonra bilerek orucunu bo¬zar ve bu arada hükümdar onu zorla sefere çıkarırsa, kendisinden keffaret düşmez. Zahir rivayet budur. Bu durumda kendi ihtiyariyla sefere çıkacak olursa, bütün rivayetlerin ittifakıyla keffaret sakıt ol¬maz. [200]

2. Hastalanmak.

İster oruç tutmaya başladıktan sonra ister geceleyin oruç tuta-mıyacak kadar hastalanır, oruç tuttuğu takdirde ölüm tehlikesiyle [veya bir organını kaybetme durumuyla karşüacağmdan endişe [ederse, o takdirde iftar etmesi (yani oruç tutmaması) mubahtır. İle¬ride iyileşince günü gününe kaza etmesi gerekir.
Bunun gibi oruç tuttuğu takdirde hastalığının ağırlaşmasından veya yarasının kötüye gitmesinden veya iyileşmesini geciktireceğin¬den korktuğu takdirde, orucunu bozabilir. İleride iyileşince tutama¬dığı günler sayısınca kaza eder. [201]
Oruç tutmakla hastalanacağı ve endişe verici bir hal alacağı ya tecrübeyle ya da Müslüman bir doktorun haber vermesiyle belirle¬nirse, o takdirde oruç tutmayabilir. İleride iyileşince kaza etmesi ge-ırekir. [202]

3. Gebelik Hali Ve Süt Emzirmek.

Gebe kadınla süt emziren kadın oruç tuttukları takdirde ya ken¬dilerinin güçten düşüp hastalanmalarından, ya da çocuğun gıdasız kalıp ölmesinden endişeleri olursa, iftar ederler ve Ramazandan sonra müsait bir zamanda günü gününe kaza etmeleri gerekir. [203]

4. Ayhali Ve Lohusalık.

Ayhali olan veya lohusalık devresi başlayan kadınlar da iftar ederler. Ancak her iki durumda da temizlendikten sonra günü günü¬ne kaza etmeleri gerekir. [204]
Kadın ayhali günü geldi diye kan görmeden orucunu bozar da o gün kangelmiyecek olursa kendisine hem kaza, hem kefaret ge¬rekir. En zahir olan kavi de budur.
Ayhali olan kadın on günün hitamında geceleyin temizlenirse niyet edip sabahleyin oruç tutması gerekir. Ayhali süresi on gün¬den az olur da geceleyin fecir doğmadan yıkanacak kadar bir zaman bulursa yıkanıp oruca niyet etmesi gerekir. Yıkanmasının bitmesiyle fecrin doğması aynı ana raslarsa artık oruca niyet etmez. Çünkü ay-halinden dolayı yıkanmak müddeti de ayhalinden sayılır. Tabii bu, ayhali süresi on günden az olanlar hakkındadır. [205]

5. Susuzluk Ve Açlık.

Bu ikisi de had safhaya gelir de kişinin ölmesinden veya akli dengesini kaybetmesinden endişe edilirse, o takdirde orucu bozma¬yı mubah kılar. Ramazan sonrası müsait bir zamanda günü gününe kazayı gerektirir.
Bunun gibi sıcak günlerde Sultan adına İmaretlerde hizmet edip işleri organize eden kimse de sıhhatini kaybetme veya aklî denge¬sini yitirme endişesi taşırsa, o takdirde orucunu bozabilir.
Buna kıyasla çok yorucu ve yıpratıcı görevlerde bulunup sıcak bir mevsimde oruç tuttuğunda hayatını kaybetme veya aklî ve ruhî bir dengesizliğe uğrama endişesi taşıyan kimseler de oruçlarım bo¬zabilirler. [206]

6. Fazla Yaşlılık.

Bu da orucu bozma sebeplerinden biridir. Oruç tutmaya güç ge-tiremiyen yaşlı kişiler iftar eder ve her günün orucuna bedel bir fa¬kiri sabahlı akşamlı doyuracak nisbette fidye verir. [207]
Fazla yaşlılıktan veya iyileşmesi umulmayan bir hastalıktan do¬layı oruç tutamıyan kimseler, malî imkânları varsa, fidye verirler, bu imkânları yoksa istiğfar etmekle yetinirler. İleride tutma imkânlan olmadığı için tutamadıkları günleri kaza etmeleri artık söz ko¬nusu değildir. [208]
Bunlar fidyeyi önceden hesaplayıp otuz gününkünü toptan da verebilirler, her günün fidyesini ayrı ayrı da verebilirler; Ramazan sonuna bırakıp yine toptan da verebilirler. [209]
İyileşmesi umulmayan hastalıktan dolayı fidye verip oruç tut¬mayan kimse sonraları iyileşirse, herhalde tutamadığı günler sayı¬sınca kaza etmesi gerekir. Daha önce verdiği fidye kâfi sayılmaz. [210]
Üzerinde yemin veya katil (adam öldürme) keffaret orucu bu¬lunan kimse fazla yaşlanır da bu orucu tutmaktan âciz kalırsa, onun yerine fidye vermesi caiz olmaz. Çünkü bu konudaki temel kaide şu¬dur : Her oruç ki kendi ölçüsü içinde asıldır, başka bir şeye bedel de¬ğildir, tutulma imkânı olmadığında onun yerine fidye vermek caiz¬dir; Ramazan orucu gibi. Her oruç ki başka bir şeye bedeldir, kendi ölçüsü içinde asıl değildir, onu tutma imkânı olmadığı takdirde, ye¬rine fidye vermek caiz değildir; yemin ve katil keffareti gibi.
O halde keffaret-i zihar ile Ramazanda meydana gelen keffaret-i iftar’Tıususunda malî gücü olmadığından köle azâd edemez, yaşlı bu¬lunduğu için oruç tutamazsa, altmış miskini doyurması caiz olur. Çünkü bu fidye, nass ile sübut bulan oruca bedel sayılır. [211]
Hastalık ya da yolculuğun devam etmesinden dolayı Ramazan orucunu tutamıyan kimse, bu hali devam ederken ölürse, artık ken¬disine kaza gerekmez. Çünkü kaza edecek zamana erişememiştir.
Ancak kendisine vâcib olmadığı halde tutamadığı oruçlara be¬del fidye verilmesini vasiyyet ederse, bu sahih olur. Varisler onun bu vasiyyetini malının üçte birinden çıkarıp yerine getirirler.
Hasta veya yolcu Ramazan orucunu tutamaz fakat ramazandan sonra kaza edecek kadar yaşadığı halde kazasını yerine getirmezse, ölmeden önce vasiyyet etmesi vâcib olur. Vasiyyet etmeden ölürse, vârislerin sözü edilen kefareti ödemesi gerekmez. Ancak kendilerine düşen hisseden yine kendi arzularıyla murislerinin tutamadığı oruç¬ların keffaretini ödeyebilirler. [212]

Oruç Keffareti :

Her günün orucuna bedel ya yarım sâ’ (1667 kg.) buğday, ya da bir sâ’ (3334 kg) arpa ya da aynı “miktar hurma veya üzüm verilir. Bunların aynım vermek caiz olduğu gibi günün rayicine göre para olarak bedellerini vermek te caizdir. [213]
Üzerinde oruç kazası bulunduğu halde ölen kimsenin yerine ve¬lisi oruç tutabilir mi? Fukahanın hemen hepsine göre, tutamaz. Çün¬kü oruç şahsın kendisine vâcib olan bir ibâdettir. [214]
Ramazan ayı süresince hasta olan veya yolculuk halinde bulu¬nan kimse, ramazandan sonra 10-15 gün yaşadıktan sonra Ölürse, kendisine yaşadığı günler sayısınca kaza gerekir. Bu hususta görüş birliği vardır. O halde ölmeden önce bunun için vasiyyet .etmesi ge¬rekir. Sahih olan da budur. [215]

Kazaya Kalan Ramazan Orucunu Kaza Etmeden İkinci Ramazan Girerse :

Hastalık ya da yolculuk gibi bir sebeple ramazan orucunu tuta¬mıyan kimse, kaza edecek vakit bulduğu halde ihmal edip bunu ye¬rine getirmez de ikinci ramazan girmiş olursa, önce hazır olduğu ramazan orucunu tutar, sonra kazaya kalanı yerine getirir. Yani bu konuda edâ kazaya takdim edilir. [216]

Nafile Oruçlarda Ziyafet Bir Özür Sayılabilir :

Nafile oruçlarda ziyafet iftar etmeye sebep sayılabilir. Nafile oruca niyet edip oruçlu olarak sabahlıyan kimse öğle yemeğine da¬vet edilirse, orucunu bozabilir. Ne var ki bozduğu bu orucu ileride kaza etmesi gerekir. Ev sahibi, diğer bir tabirle sofra sahibi nafile oruca niyet edip oruçlu olarak sabahlar ve bazı dostlarını öğle ye¬meğine davet ederse misafirlerinin bu durumdan memnun kalmıya-caklanm tahmin ederse, orucunu bozması uygun olur.
Bu konuda Şemsü’l-Eimme El-Halvanî diyor ki : İleride kaza ede¬ceğine güveni tamsa, orucunu bozar. Şüpheli ise bozmaması uygun olur. Bu da zevalden önce ise böyledir. Zevalden sonra ise bozma¬ması daha uygundur. Ancak bozmamasında ana babaya karşı bir saygısızlık söz konusu ise, zevalden sonra da bozmasında bir sakın¬ca yoktur, bilakis bozması daha uygun olur. [217]
Vacib ve farz oruçlarda ise ziyafet bir özür sayılmaz.
Akli dengesi bozuk olan kimse Ramazan ortalarına doğru iyile¬şir, yani kendine gelirse, geçen günleri kaza etmesi gerekir. Bütün bir ay akli dengesizliği devam ederse, artık kendisine kazası gerek¬mez. [218]Ramazanın son gününde zevaldan sonra kendine gelse yine de kazası gerekmez. Sahih olan da budur.
Bütün bir Ramazanı baygın vaziyette geçirene, iyileşince kaza etmesi gerekir. Bunda icmâ’ vardır. [219]

Savaşa Giden Asker Ya Da Kumandan Orucunu Bozabilir Mi?

Savaşa giden asker veya kumandan, oruç tuttuğu takdirde kuv¬vetten düşeceğini biliyor veya böyle bir endişe taşıyorsa, o takdirde iftar eder, savaştan sonra sağ kalırsa yediği günler sayısınca kaza etmesi gerekir. [220] Orucunu bozduğu halde savaş yapılmazsa ar¬tık kendisine keffaret gerekmez. Çünkü savaşa giderken, savaşma¬dan önce iftar etmesi caizdir.
İşçi, Sanatkâr ve benzeri kişiler, güçsüz düşmedikleri veya has¬talanmadıkları sürece oruçların bozamazlar, iyi çalışamam endişe¬siyle oruçlarını bozmaları helâl değildir. Çünkü bu durumda bilhas¬sa sıcak mevsimlerde hiç kimsenin oruç tutmaması gerekir. Halbuki oruç hem beden ve ruh afiyetini kazanmak, hem sosyal bünyeye.ha¬yırlı bir unsur olmak, hem Allah’a karşı kulluk görevini yerine ge¬tirmek gibi yüce amaçlar taşımaktadır. Belirtilen zarurî haller dı¬şında iftar haramdır. [221]

Kaynak:Kaynakları İle İslam Fıkhı,C.Yıldırım,Oruç Bahsi

________________________________________

25

Haziran
2012

Dört Mezhebe Göre Oruç İbadeti

Yazar: arafat  |  Kategori: iBADET  |  Yorum: Yok   |  842 Kez Okundu

Ramazan Ayının Sübûtu

Ramazan ayı iki şeyle tesbit edilir: Birincisi hilâli görmektir. Bu da semâda görüşü engelleyen toz, duman, bulut ve benzeri şeylerin bulunmaması hâlinde mümkün olur. İkincisi ise Şaban ayını otuz güne tamamlamaktır. Bu da semâda anılan görüş engelleyici şeylerin bulun¬ması hâlinde başvurulan bir yöntemdir. Zîrâ buna ilişkin olarak Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Hilâli görmekle oruç tutunuz. Hilâli görmekle de iftar ediniz. Eğer (semâ) size kapalı olursa Şaban (ayının gün) sayısını otuza tamamla¬yın.” [166]
Hadîsten kastedilen mânâ şudur: Hava açık olursa orucu tutup tutmamak, hilâlin görülüp görülmemesine bağlıdır. Bu takdirde hilâl gö¬rülmedikçe oruç tutmak caiz olmaz. Havada bulut olursa, bu takdirde Şa’ban ayına müracaat edilir. Yani otuz güne tamamlanır. Kendi hesa¬bımıza göre bir eksiklik olursa, bu eksikliği lağvederiz. Tamam olunca da oruç tutmak vâcib olur. Bu kuralı, oruç tutmayı emreden şârî koy¬muştur. Dilediği işaret ve alâmetleri koymakta o, mutlak hak ve yetkiye sâhibtir. Bize, “hava bulutsuz olur da hilâli gözetleyip görmek müm¬kün olursa gözetin. Hilâli görürseniz oruç tutun. Aksi takdirde tutmayın” diyen de odur.
Hava bulutlu olursa, Şaban ayını hesaplamaya bakar ve onu otuz güne tamamlarız. Üç mezheb imamı bu hükmü benimsemişlerdir. Hanbelîlerse havanın bulutlu olmasıyla ilgili bu hükümde başka bir hadîsi delîl edinerek üç mezheb imamına muhalefet etmişlerdir. Bu hadîs de şudur:
“Hilâli gördüğünüzde oruç tutunuz ve (yine) hilâli gördüğünüzde iftar ediniz. Eğer hava kapalı olursa onu takdir ediniz.”
Bazıları “takdir ediniz” sözüyle, oruç tutarak tedbirli davranmamı¬zın emredildiğini söylemişlerdir. Hanbelîler, bu hususta kendilerine de¬lil olarak İbn Ömer (r.a.)’ın uygulamasını kabul etmişlerdir. Naklen sa¬bit olduğuna göre İbn Ömer (r.a.), Şaban ayının yirmi dokuzuncu gü¬nüne gelindiğinde hilâli gözetlemek için adam gönderirdi. Hilâli görür¬lerse oruca başlar, havada toz ve bulut olmadığı halde hilâli göremezlerse ertesi sabah oruç tutmazlardı. Hilâl, havada toz veya bulut bu¬lunduğu için görülmezse, ertesi sabah oruç tutarlardı. Şu halde bu güne yevm-i şek denemez. Bunlara göre yevm-i şek, ancak havanın açık ve bulutsuz olması ve insanların hilâli gözetlemekten geri durma¬ları hâlinde sözkonusu olur. Hanbelîlerin bu husustaki görüşleri aşağı¬ya alınmıştır.

Hanbeliler dediler ki: Şaban ayının yirmi dokuzuncu günü, gün batımı esnasında hilâl görünmezse, Şaban ayını otuza tamamlamak ge¬rekmez. İster Ramazandan olsun, ister Şabandan olsun bu geceyi izleyen gündüzde oruç tutmak için geceden niyet etmek vâcib olur. Buna da Ra¬mazan orucu diye niyet eder. Oruçluyken Ramazan değil de Şaban oldu¬ğu anlaşılırsa, bu orucun tamamlanması vâcib olmaz.

Hilâlin Tesbiti

Hanefiler dediler ki: Havada görüşü engelleyen şeylerin bulun¬maması hâlinde, haber vermeleriyle ilmin vukûbulacağı çok sayıdaki ce¬maatin hilâli görmeleri zorunludur. Çok sayıdaki cemaatin kaç kişiden teşekkül edeceği, imamın veya vekilinin takdirine bağlıdır. Kuvvetli görü¬şe göre, bu çok sayıdaki cemaatin belli bir sayısı yoktur. Bu durumda hilâli görenler, hilâli gördüklerini haber verirken, “tanıklık ederim ki…” demelidirler. Havada görüşü engelleyen şeylerin bulunması hâlinde akıllı, baliğ, adaletli ve müslüman bir kişi, hilâli gördüğünü haber verirse, onun tanıklığı ile yetinilir. Bu kişinin, “tanıklık ederim ki…” demesi şart de¬ğildir. Ayrıca hilâli görenlerin ifadesini kaza meclisinde alıp karar çıkar¬mak da gerekli değildir. Hâkimin hükmünü almaya da ihtiyaç yoktur. Havada görüşü engelleyen bir sebepin bulunması hâlinde, görmek çok zor olduğu için hilâli cemaatin görmesi şart değildir. Bir kişinin görmesi yeterli olur. Gören bu şahsın da kadın veya erkek olması, köle veya hür olması farketmez. Şâhidliği sahîh olan bir kişi hilâli görür de, bunu şâhidliği sahîh olan bir başka kişiye haber verirse, bu ikinci kişi de kadıya gidip birinci kişinin şâhidliği doğrultusunda şâhidlikte bulunursa kadı, onun bu şâhidliğini muteber sayabilir. Esah olan görüşe göre durumu belirsiz kişi de bu hususta âdil kimse gibidir. Hilâli görüp de şâhidliği sahîh olan kişinin şehirde bulunması hâlinde, aynı gece kadıya giderek huzurunda şâhidlikte bulunması vâcibtir. Bu kişinin, köyde bulunması hâlinde mes¬cide giderek halk içinde hilâli gördüğüne tanıklıkta bulunması vâcib olur. Hilâli gören şahıs, peçeli bir kadın olsa bile, bu tanıklığı yapmak mecbu-riyetindedir. Hilâli gören kişinin tanıklığı kadı tarafından reddedilse bile hem kendisinin hem de kendisini onaylayanların oruç tutmaları vâcib olur. Yalnız bunlar, tanıklığın reddedilmesi hâlinde oruçlarını açacak olurlarsa kefâretsiz olarak sadece kaza etmekle yükümlü olurlar.
Şafiiler dediler ki: Ramazan ayı, hâli bilinmeyen bir kimse de olsa, âdil birisinin hilâli görmesiyle sabit olur. Hava bulutsuz da olsa, görüşü zorlaştıracak şekilde tozlu veya bulutlu da olsa, bir kişinin gör¬müş olması, Ramazanın sübûtu için yeterli olur. Ramazan hilâlini gördü¬ğüne tanıklık eden kişinin müslüman, akıllı, baliğ, hür, erkek ve dış gö¬rünüşü itibariyle de olsa âdil olması şarttır. Bu kişi tanıklık ederken, “ta¬nıklık ederim ki…” demelidir. Meselâ kadı’nın huzuruna girdiğinde, “hilâli gördüğüme tanıklık ederim” demelidir. “Yarın Ramazandır” demesi¬ne gerek yoktur. Hilâlin görüldüğünü duyan kadı, hüküm çıkarmadıkça veya “bana göre Ramazan ayı sabit oldu” demedikçe halkın tümünün oruç tutması vâcib olmaz. Hilâli gözüyle gören kimsenin, gördüğünü ka¬dıya haber vermese veya haber verdiği halde haberine itibar edilmese bile oruç tutması vâcib olur. Kâfir, fâsik, köle, kadın veya çocuk da olsa hilâli gören kimseden, gördüğü haberini alan kişinin, bu habere itimâd edip doğruladığı takdirde, oruç tutması vâcib olur.
Malikiler dediler ki: Ramazan ayı, hilâlin görülmesiyle sabit olur ki, bundada üç durum sözkonusudur:
1. Hilâli iki âdil kişi görmelidir. Âdil; erkek, hür, baliğ, akıllı, büyük günahlar işlememiş, küçük günahlar üzerinde ısrar etmemiş, mü¬rüvvete halel getirecek davranışlardan sakınmış olan kişidir.
2. Hilâli, haber vermeleri ilim ifade eden, yalan üzerinde ittifak etmeyeceklerinden emin olunan çok sayıdaki bir cemaat görmelidir. Bu cemaattaki şahısların tümünün erkek, hür ve âdil olmaları gerekli değil¬dir
3. Hilâli bir kişi görmelidir. Ancak Ramazan ayı bir kişinin gör¬mesiyle topluluk için sabit olmuş sayılmaz. Sadece kendisi ve hilâli gözet¬mekle ilgilenmeyen kimselerden haber verdiği şahıs için Ramazanın sübûtu, bir kişinin görmesiyle tahakkuk etmez. Ama gören bir kişiye oruç tutmak vâcib olur. Bu bir kişinin erkek ve hür olması şart değildir. Bu şahıs yalancılıkla tanınmamış bir kadın veya köle bile olsa; hilâlin duru¬muyla ilgilenmeyen kimseler, itimad edip mutmain olmaları hâlinde bu kişinin haber vermesiyle oruç tutmaya mecbur olurlar. Ne vakit ki iki âdil kimse veya yaygın olan bir topluluk hilâli görürlerse, bunların gör¬düğünü haber alan kimselerin oruç tutmaları vâcib olur.
Birinci ve ikinci şıklarda bahsedilen kişi veya toplulukların hilâli gör¬düklerini haber alan kimselerin de oruç tutmaları vâcib olur. Ancak hilâ¬lin görüldüğünü haber verenlerin iki âdil kişi olmaları gerekir. Bunların her birinden haber nakledenlerin de iki âdil kimse olması gereklidir. Na¬kilde iki âdilin müteaddit olmaları gerekli değildir. Meselâ iki âdil kişi, hilâlin görüldüğünü bir kişiden naklederler, sonra da bir başkasından nak¬lederlerse, kendisine haber nakledilmiş her kişiye oruç tutmak vâcib olur. Veya yaygın bir cemaat, hilâlin görüldüğü haberini naklederse, oruç tut¬mak, haberi alan herkese vâcib olur. Bir kişinin nakli yeterli değildir. Haber, yaygın bir cemaatten nakledilirse, nakledenin âdil olmak kaydıyla tek kişi olması bile yeterli olur. Haber nakli; Ramazanın hâkim huzurun¬da tesbit edilmesiyle veya hâkimin, Ramazanın sübûtunu hükme bağla¬masıyla ilgili olursa, yine haberi nakledenin bir tek kişi olması yeterli olur.
Hilâli adalet sahibi veya durumu belirsiz bir kişi görürse, bunu hâki¬me arzetmelidir. Ki tanıklık müessesesi işlerlik kazansın ve hilâli gören herkes hâkime haber versin. Böyle olunca, hilâli gören bir kişi, âdil ise bir başkası, âdil değilse yaygın bir cemaat de kendisine tâbi olabilir. İki âdil kişinin veya diğerlerinin hilâli gördüklerine ilişkin tanıklıkta bulunur¬ken, “tanıklık ederim ki…” demeleri şart değildir.
Hanbeliler dediler ki: Ramazanın sabit olması, hem içsel, hem de dışsal açıdan dürüst olan mükellef bir kişinin, hilâli gördüğünü haber vermesiyle olur. Mümeyyiz olmayan çocuğun veya durumu belli olmayan bir kişinin hilâli görmesiyle Ramazan ayı sabit olmaz. Haber veren kişi¬nin erkek veya kadın olması, köle veya hür olması, hükmü değiştirmez. Haber veren kişinin, “tanıklık ederim ki…” demesi şart değildir. Verdiği haber, durumunu bilmediği gerekçesiyle hâkim tarafından reddedilen âdil kişinin hilâli gördüğüne ilişkin haberini duyan herkesin oruç tutması vâ¬cib olur. Hilâli gören kişinin kadıya gitmesi, mescide gidip haber vermesi vâcib değildir. [167]

Bir Ülkede Ramazan Ayının Sabit Olması

Herhangi bir ülkede Ramazan ayı sabit olursa, diğer ülkelerdeki müslümanların da oruç tutmaları vâcib olur. Hilâlin sabit olduğu ülke dışındaki diğer ülkeler uzakta da olsalar, yakında da olsalar, orucu icâb ettiren bir yoldan haber’aldıkları takdirde, oruç tutmak mecburiye¬ti altına girerler. Hilâlin doğuş yerlerinin (matlâlarının) ayrı olması üç mezheb imamına göre nazar-ı itibâra alınmaz. Şafiîler buna muhalefet ederek aykırı görüş beyânında bulunmuşlardır.

Şafiiler dediler ki: Bir mıntıkada hilâlin görülmesi sabit olursa, dört bir yandan oraya yakın olan mıntıkalarda da oruç tutmak vâcib olur. Bu yakınlık da, ayın matlâının aynı olmasıyla meydana gelir. Yani iki mıntıka arasında en fazla 121 kilometrelik bir mesafe bulunmalıdır. Daha uzaktaki bölgelerde, uzaklıktan ötürü ayın matlâlarının ayrı olması nedeniyle oruç tutmak vâcib olmaz. [168]

Müneccimin Sözüne İtibar Edilir mi?

Müneccimlerin [169] gözlerine itibar edilmez. Onların hesablarına gö¬re oruç tutmak vâcib olmaz. Bunların sözüne itibâr edip güvenenlerin de, onların hasabına göre oruç tutmaları vâcib olmaz. Zîrâ şerîat sahi¬bi orucu, değişmez, sabit alâmetlere bağlamıştır ki bunlar, hilâlin gö¬rülmesi veya Şaban ayının gün sayısını otuza tamamlamaktan ibarettir. Dakik esaslara dayalı da olsa, müneccimlerin sözlerini, çoğu kez kendi aralarında anlaşmazlığa düştükleri için, sağlam ve güvenilir olarak gör¬memekteyiz. Üç mezheb imamı bu görüştedirler. Şâfiîler bu görüşe muhaliftirler.

Şafiiler dediler ki: Müneccimin sözü, kendi şahsı ve kendisini onaylayanlar için muteberdir. Kuvvetli olan görüşe göre halkın tümü on¬ların haber vermesi dolayısıyla oruç tutma mecburiyeti altına girmez. [170]

Hilâli Gözetlemenin Hükmü

Oruç ve bayram durumunun açıklığa kavuşması için müslümanların Şaban ve Ramazan aylarının yirmidokuzuncu günlerinin gurûb vak¬tinde hilâli gözetlemeleri farz-ı kifâyedir. Bu hükme sadece Hanbelîler muhalefet ederek hilâli gözetlemenin mendub olduğunu söylemişlerdir. Açıkça görüldüğü gibi bu görüş, mâkul değildir. Zîrâ dinin rükünlerin¬den biri olan Ramazan orucu, hilâlin görülmesine bağlanmıştır. Böyle olunca hilâli gözetlemek nasıl olur da sadece mendub olur? Şaban ayının sonunda gündüzleyin zevalden önce veya sonra hilâl görülürse, ertesi günü oruç tutmak vâcib olur. Aynı şekilde hilâl, Ramazanın so¬nunda gündüzleyin görülürse, ertesi günü bayram yapmak vâcib olur. Hilâlin Şabanın sonunda görülmesi anında hemen imsak etmek (ye¬mekten içmekten, cimâdan geri durmak); Ramazanın sonunda görül¬mesi anında iftar etmek vâcib olmaz. Hanefîîerle Mâlikîler bu görüşte¬dirler. Şâfiîlerle Hanbelîlerin buna ilişkin görüşleri ise aşağıdadır.

Şafiî ve Hanbeliler dediler ki: Gündüzleyin görülen hilâle iti¬bâr edilmez. Muteber olan, hilâlin gurûbtan sonra görülmesidir. [171]

Orucun Başlatılması İçin Hâkimin Hükmü Gerekli midir?

Ramazan hilâlinin sübûtu ve sübût gereğince halkın oruç tutması¬nın vâcib olması için hâkimin hüküm vermesi şart değildir. Hâkim her¬hangi bir yoldan kendi mezhebine göre Ramazan ayının başlamış ol¬duğuna ilişkin hüküm verirse, bazı kimselerin mezhebine muhalif olsa bile, müslüman halkın tümünün oruca başlaması vâcib olur. Zîrâ hâki¬min hükmü, mezheb ihtilâflarını ortadan kaldırır. Şâfiîler dışındaki di¬ğer mezhebler bu hükümde ittifak etmişlerdir.

Şafiiler dediler ki: Hilâlin tesbit edilmesi ve bu tesbit gereğince insanların oruç tutmalarının vâcib olması için, hâkimin hüküm vermesi şarttır. Hüküm verince de, bu hüküm âdil bir tek kişinin tanıklığına da¬yansa bile, halkın oruç tutması vâcib olur. [172]

Şevval Ayının Tesbiti

Şevval ayı, doğal olarak Şevval hilâlinin görülmesiyle sabit olur. Bu tesbitin keyfiyetine ilişkin mezheblerin detaylı görüşleri aşağıda an¬latılmıştır.

Hanefiler dediler ki: Şevval ayının sabit olması, havanın bulut¬lu ve tozlu olması hâlinde iki âdil erkeğin veya bir erkekle iki kadının tanıklık etmeleriyle olur. Hava bulutlu olmazsa hilâli çok sayıdaki cema¬atin görmesi gerekir. Hilâli gören kişi bunu haber verirken, “tanıklık ederim ki…” demelidir.
Şafiiler dediler ki: Şevval hilâlinin sabit olması İçin âdil bir kişi¬nin tanıklık etmesi gereklidir. Kuvvetli görüşe göre sübût açısından şevval hilâli de Ramazan hilâli gibidir. Hilâli gördüğüne tanıklık eden kişinin, “tanıklık ederim ki…” sözünü telâffuz etmesi, Mâlikîler dışındaki diğer üç mezhebe göre gereklidir.
Hanbeliler dediler ki: Şevval hilâlinin tesbitinde en azından iki âdil erkeğin “tanıklık ederim ki…” diyerek tanıklık etmeleri gerekir. Da¬ha az sayıdaki kimselerin tanıklıkları kabul edilmez.
Malikiler dediler ki: Şevval hilâli, iki âdil erkeğin veya yaygın bir topluluğun görmesiyle sabit olur. Yaygın topluluktan maksat, haber vermeleri ilim ifade eden, yalan üzerine ittifak etmeleri imkânsız olan bir topluluktur. Haber verenlerin erkek ve hür olmaları şartı aranmaz. Nitekim bu, Ramazan hilâlinin sübûtunda da böyledir. Adaletli bir kişi¬nin hilâli görmesi, kendisi hakkında yeterli olur. Sadece niyetle iftar et¬mesi, oruca niyet etmemesi gerekir. Ancak yeme, içme ve benzeri oruç bozucu işleri yapması caiz olmaz. İnsanların görmeyeceklerinden emin ol¬sa bile bu işleri yapamaz. Şunu da diyelim ki: Seferi mubah kılıcı bir durumla karşılaşan veya hastalığa yakalanan kişinin yemesi, içmesi ve bunlara benzer işleri yapması caiz olur. Oruç açmayı mubah kılıcı bir özür olmaksızın yemek yiyerek veya benzeri bir işi yaparak oruç bozan kişinin, eğer iyi bir insan olduğu açıkça görülmekteyse, bu davranışından ötürü kendisine nasihat verilir; sıkıştırılır. Eğer iyi bir insan olduğu açık¬ça görülmüyorsa kadı kendi takdirine göre onu ta’zîr ederek cezalandırır.
Şevval hilâlinin görülmemesi hâlinde Ramazanı otuza ta¬mamlamak vâcib olur. Ramazan ayı otuz güne tamamlanır da Şevval hilâli görülmezse bakılır: Eğer hava bulutsuz ise, ertesi gün bayram etmek helâl olmayıp oruç tutmak vâcib olur. Ramazan hilâlini görmüş olduklarına tanıklık edenlerin tanıklıkları da yalanlanır. Hava bulutlu ise, ertesi gün bayram etmek vâcib olur. Hanefîlerle Mâlikîlere göre bu gün Şevval ayından sayılır. Şâfiîlerle Hanbelîlerin buna ilişkin görüşleri aşa¬ğıya alınmıştır.

Şafiiler dediler ki: İnsanlar âdil bir kişinin tanıkhğiyla oruca baş¬lar da Ramazanı otuz güne tamamlarlarsa esah olan görüşe göre hava açık da olsa, bulutlu da olsa, otuz birinci günü bayram etmeleri vâcib olur.
Hanbeliler dediler ki: Ramazan ayı iki âdil kişinin tanıklığıyla başlatılmış, oruç da otuz güne tamamlanmışsa, otuzbirinci gecede hilâl görülmediği takdirde, ertesi günü mutlaka bayram yapılması vâcib olur. Ama Ramazan ayı bir âdil kişinin tanıklığı ile başlatılmışsa ve Şaban ayının da havanın bulutlu oluşu nedeniyle yirmidokuz gün olarak hesablanmiş olması ihtimaline dayanarak otuzbirinci günde de halkın oruç tut¬ması vâcib olur. [173]

Yevm-i Şek Orucu

Yevm-i şekkin tanımı ve o günde oruç tutmanın hükmüne ilişkin olarak mezheblerin detaylı görüşleri aşağıya alınmıştır.

Hanefiler dediler ki: Yevm-i şek, Şaban ayının son günüdür. Bugünün Ramazan ayına dahil olma ihtimali de vardır. Şöyle ki: Şaban ayının yirmi dokuzuncu günü, gün batımından sonra havanın bulutlu ol¬ması nedeniyle hilâl görülmez de, bu günün Şaban’dan mı yoksa Rama¬zandan mı olduğu hususunda şüphe edilirse, bu güne yevm-i şek denir. Ya da tanıkların hilâli görme tanıklıklarını kadının reddetmesi veya in¬sanların hilâli görmekten bahsedip de hilâlin sabit olmaması sebepiyle şüp¬heye düşülürse bu güne yevm-i şek denir.
Bu günde oruç tutmaya gelince, bu bazan tahrîmen mekruh, bazan tenzîhen mekruh, bazan mendub, bazan da batıl olur. Bu günün kesinlik¬le Ramazan olduğunu kasdederek oruca niyet eden kişinin oruç tutması tahrîmen mekruh olur. Farzla vâcib arasında tereddüt ederek oruç tutma¬ya niyet eden kişinin oruç tutması ise tenzîhen mekruh olur. Meselâ, “ya¬rın eğer Ramazansa, Ramazan orucunu tutmaya, değilse başka bir vâcib orucu tutmaya niyet ettim” demek gibi. Yevm-i sekte bu niyetle oruç tutmak, tenzîhen mekruh olur.
Farzla nafile arasında tereddüt ederek oruç tutmaya niyet eden kişi¬nin de tuttuğu oruç tenzîhen mekruh olur. Meselâ, “yarın eğer Ramazansa, Ramazan orucu tutmaya, eğer Şabansa nafile bir oruç tutmaya niyet ettim” demek gibi. Yevm-i şekte bu niyetle oruç tutmak da tenzîhen mekruh olur.
Daha önceden nafile oruç tutmayı alışkanlık hâline getirmiş bir kim¬senin orucu bu güne rastlarsa, bu günde oruç tutması mendub olur. Yevm-i şek, âdet hâline getirilmiş oruç günlerinden birine rastlamasa bile, bu günde nafile niyetiyle oruç tutmanın bir sakıncası olmaz.
Oruç tutmakla tutmamak arasında tereddüt eden kişinin orucu batıl olur. Meselâ, “yarın eğer Ramazandansa oruç tutmaya, değilse oruç tut¬mamaya niyet ettim” diyen kimsenin orucu batıl olur.
Yevm-i şekkin Ramdan olduğu tesbit edilirse, tutulan oruç tahrîmen veya tenzîhen mekruh M olsa, mendub veya mubah da olsa, Ramazan orucu yerine geçer.
Şafiiler dediler ki: Gecesinde hilâli görmekten bahsetmelerine rağ¬men hiç kimsenin hilâli göremediği veya kadın ya da çocuk gibi tanıklık¬ları kabul edilmeyen kimselerce görüldüğü güne yevm-i şek denir ki bu, Şaban ayının otuzuncu günüdür. Önceki günün gurûb vaktinde hava açık da olsa, bulutlu da olsa, bu günde oruç tutmak haramdır. Havanın bu¬lutlu olması durumunda bu günde oruç tutmak vâcib olur diyen Ahmed İbn Hanbel’in muhalefetine riâyet edilmez. Çünkü sarîh hadise ters düş¬tüğünde, muhalefete riâyet etmek müstehab olmaz. Bu husutaki sarih ha¬dîs şudur:
“Eğer (sema) size kapalı olursa Şaban ayını otuz güne tamamlayın.” [174]
Eğer insanlar hilâlin görülmesinden söz etmiyorlarsa, bu gün kesin¬likle Şaban ayındandır. Eğer âdil bir kişi hilâli gördüğüne tanıklık ederse, bu gün kesinlikle Ramazan ayındadır. Bu günde oruç tutmanın haram olmadığı bazı istisnai durumlar vardır. Adak veya kaza, ya da itiyad gibi oruç tutmayı gerekli kılan bir sebepten ötürü bu günde oruç tutmak ha¬ram olmaz. İtiyad hâline getirme durumu da şöyle olur: Meselâ bir kişi her Perşembe günü oruç tutmayı âdet haline getirmişse, yevm-i sekte oruç tutması haram olmaz. Aksine bu oruç vâcibse bu günde tutulması vâcib, nafile ise bu günde tutulması mendub olur. Yevm-i sekte bir kişi oruçsuz olarak sabahlar da sonra bu günün Ramazan ayına dahil olduğu açığa çıkarsa, günün geri kalan kısmında oruçlu gibi hareket etmeli; yemekten, içmekten ve benzeri şeylerden geri durmalıdır. Ramazandan hemen sonra da acele olarak bu günün orucunu kaza etmelidir. Bir kişi yevm-i şekte oruca Ramazan niyetiyle niyet ederek oruç tutar da, sonra bu günün Şa¬ban ayından olduğu açığa çıkarsa, niyeti olmadığından dolayı bu orucu asla sahîh olmaz. Bu günün Ramazan ayından olduğu açığa çıkmış ve bu oruç da köle ve fâsık gibi tanıklığı kabul edilmeyen bir kişinin haberi¬ni tasdik etmekten ötürü tutulmuşsa, Ramazan orucu olarak kabul edilir. Yok, eğer bu oruç, böyle bir haberi tasdik etmekten ötürü tutulmamışsa, Ramazan orucu olarak kabul edilmez. Bİr kişi yevm-i sekte “bu gün eğer Şaban ayından ise nafile olarak oruç tutmaya, yok eğer Ramazan ayın¬dan ise Ramazan orucu olarak oruç tutmaya niyet ettim” diyerek oruç tutar da sonra bu günün Şaban ayından olduğu açığa çıkarsa, tuttuğu oruç nafile yerine geçer. Bu günün Ramazan ayından olduğu açığa çıkar¬sa tuttuğu oruç ne nafile, ne de Ramazan orucu yerine geçmez.
Mâlikîler: Yevm-i şekki iki şekilde tanımlamışlardır:
1. Gecesinde köle, fâsık ve kadın gibi tanıklıkları kabul edilmeyen kimselerin Ramazan hilâlini gördüklerini söyledikleri Şaban ayının otu¬zuncu günüdür.
2. Gecesinde, havanın bulutlu olduğu ve Ramazan hilâlinin görül¬mediği Şaban ayının otuzuncu günüdür. Mâlikîlere göre meşhur olan ta¬rif budur.
Bir kimse itiyadı olmaksızın veya sözgelimi her Perşembe günü oruç tutmayı âdet edinmiş olur da, yevm-i şek Perşembeye rastlarsa, bu günde nafile oruç tuttuğunda orucu mendub olur. Bir kişi yevm-i sekte, geçmiş Ramazandan kazaya kalan orucunu tutarsa veya yemin, ya da başka bir şeyin kefaret orucunu bu günde tutarsa, veyahut da bugüne rastlayan bir adak orucunu tutarsa, meselâ Cuma günü oruç tutmayı adayan kişi için yevm-i şek, Cumaya rastlar da o gün oruç tutarsa ve tutmuş olduğu bu günün de Ramazandan olmadığı anlaşılırsa, tutmuş olduğu oruçları hangi niyetle tutmuşsa orucu ona göre kabul edilir. Ama bir günün Ra-mazandan olduğu anlaşılırsa, Ramazana niyet etmemiş olması sebepiyle orucu, Ramazan orucu yerine geçmez. Ramazan orucu yerine geçmediği gibi diğer kaza, kefaret ve adak oruçları yerine de geçmez. Zîrâ Ramazan ayı, Ramazan orucundan başka oruçları kabul etmez. Böyle olunca da hazırdaki Ramazanın birinci gününün orucunu ve ayrıca bu günde geçen Ramazandan kazaya kalıp tutmaya niyetlendiği orucu da kaza etmesi ge¬rekir. Bu günde bir kefaret orucunu tutmaya niyetlenmişse, bu orucu da bilâhare kaza etmesi gerekir. Ama bu günde bir adak orucunu tutmaya niyet etmiş ise, bu adağı vakti belirli olduğu ve aynı zamanda geçmiş olduğu gerekçesiyle bilâhare kaza etmesi gerekmez. Bir kişi yevm-i şekte, “bugün eğer Ramazan ise Ramazan orucu yerine geçmesi için oruç tut¬maya niyet ettim” diyerek oruç tutarsa, bu orucu mekruh olur. Bu günün Ramazan olduğu anlaşılırsa, her ne kadar Ramazana saygının bir gereği olarak yeme, içme ve benzeri şeylerden geri durması vâcib olsa da, bu orucu Ramazan orucu yerine geçmez. Sonra bir gün kaza etmesi gerekir.
Yevm-i şekte güneşin yükselmesine ve Ramazanın girip girmedi¬ğinin anlaşılmasına kadar yemekten, içmekten ve benzeri şeylerden geri durmak mendub olur. Ramazanın girmiş olduğu anlaşılınca, günün geri kalan kısmında oruçlu gibi hareket etmek ve bilâhare bir gün kaza etmek vâcib olur. Ramazanın girmiş olduğu kesin olarak anlaşıldıktan sonra bi¬lerek ve kasıtlı olarak oruç bozucu işleri yapan kişinin hem kaza, hem de kefaret orucu tutması gerekir.
Hanbeliler dediler ki: Yevm-i şek, gecesinde havanın açık ve bulutsuz olmasına rağmen, Ramazan hilâlinin görülmediği Şaban ayının otuzuncu günüdür. Bu günde nafile oruç tutmak mekruhtur. Meğerki bu gün, kişinin daha önceden tutagelmekte olduğu sürekli oruçlara tesa¬düf etsin, ya da bu günden önce iki veya daha çok gün oruç tutulmuş olsun… Bu takdirde yevm-i şekte oruç tutmak mekruh olmaz. Bu günde oruç tutulur da sonra bu günün Ramazandan olduğu açığa çıkarsa tutu¬lan oruç Ramazan orucu yerine geçerli olmaz ve günün geri kalan kıs¬mında oruçlu gibi durması, bilâhare de bir gün kaza etmesi gerekir. Bir kişi yevm-i şekte, geçen Ramazandan kazaya kalan bir orucu tutarsa, bu günün Şabandan olduğu anlaşıldığında orucu sahîh olur. Ramazandan olduğu anlaşılırsa tuttuğu oruçlar sahîh olmadıkları gibi, Ramazan orucu yerine de geçmezler. Bu günün Ramazan olduğu anlaşılırsa günün geri kalan kısmında oruçlu gibi davranmalı, sonra da bu günün yerine bir gün kaza etmelidir. Bir kişi yevm-i şekte, “Eğer yarın Ramazan ise Ra¬mazan orucunu tutmaya niyet ettim” diyerek oruç tutar da, bu günün Ramazan olduğu anlaşırsa, her ne kadar oruçlu gibi davranması gerekse bile yine de Ramazan orucunu tutmuş sayılmaz. Ramazan olmadığı anla¬şılsa bile tuttuğu oruç ne nafile, ne de diğer oruçların yerine geçerli olur. [175]

Mendub Oruçlar

Zilhicce ayının dokuzuncu gününde, yani arefe gününde oruç tut¬mak mendubtur. Bu oruç, hac ibadetini edâ etmekte olmayan kimseler için mendubtur. Hac ibadetini edâ etmekte olanların bu oruç karşısın¬daki durumlarıyla ilgili olarak mezheblerin detaylı görüşleri aşağıda anlatılmıştır.

Hanbeliler dediler ki: Hac ibâdetini edâ etmekte olan kişinin geceleyin vakfede bulunması hâlinde arefe günü oruç tutması mendubtur. Ama gündüzleyin vakfede bulunursa arefe günü oruç tutması mekruh olur.
Hanefiler dediler ki: Kendisini zayıf düşürmesi durumunda, ha¬cının arefe günü oruç tutması mekruh olur. Terviye günü, yani Zilhicce’-nin sekizinci gününde oruç tutmak da böyledir.
Malikiler dediler ki: Hacmin arefe ve terviye günlerinde oruç tutması mekruhtur.
Şafiiler dediler ki: Hacı, Mekke’de mukîm ise ve Arafat’a da gündüzleyin gitmiş ise, arefe günü oruç tutması evlâ olmaz. Arafat’a ge¬celeyin giderse, arefe günü oruç tutması caiz olur. Hacı, taşradan gelen bir misafir ise, arefe günü oruç tutmaması mutlak surette sünnet olur.

Her haftanın Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutmak mendub¬tur. Bu iki günde oruç tutmanın vücûda yarar sağlayacağı, açıkça bili¬nen bir husustur.
Her halükârda Şevval ayından altı gün oruç tutmak üç mezheb imamına göre şartsız olarak mendubtur. Ancak Mâlikîler bu görüşe mu¬haliftirler. Şafiî ve Hanbelîlere göre. en faziletlisi, bu altı günlük orucu aralıksız olarak peşpeşe tutmaktır. Mâlikîlerle Hanefîlerin buna ilişkin görüşleri aşağıda anlatılmıştır.

Malikiler dediler ki: Şevval ayının altı gününde oruç tutmak şu şartlarla mekruh olur:
1. Bu orucu tutan kişi önder pozisyonunda olur¬sa veya bu orucu tutan kişinin, bu orucun vâcib olduğuna inanmasından korkulursa.
2. Bu oruca Ramazan bayramının birinci gününden hemen sonra başlanırsa.
3. Bu altı günlük oruç peşpeşe tutulursa. Bu şartlar¬dan biri ihlâl edilirse Şevval orucunu tutmak mekruh olmaz. Ancak bu orucu, bayramın birinci gününe bitiştirmenin sünnet olduğuna inanılırsa; tutulan oruç aralıklı da olsa, izhâr edilmese de mekruh olur.
Hanefiler dediler ki: Altı günlük Şevval orucunun, her hafta iki gün olmak üzere müteferrik olarak tutulması müstehabtır.

Muktedir olan kişinin gün aşırı oruç tutması mendubtur. Bildirildiğine göre mendub oruçların en faziletlisi de budur. Receb ve Şaban aylarını oruçlu geçirmek üç mezheb ima¬mına göre mendubtur. Hanbelîler bu görüşe muhaliftirler.

Hanbeliler dediler ki: Yalnızca Receb ayını oruçlu geçirmek mekruhtur. Ancak arada iftar edilirse, mekruh olmaz.

Haram aylara gelince bunlar dört aydır ki bunların üçü; Zilkade, Zilhicce ve Muharrem ayları peşpeşedir. Receb ayı ise bu aylardan olmakla birlikte bunlarla bir arada değildir. Bu aylarda oruç tutmak üç mezheb imamına göre mendubtur. Ancak Hanefîler bu görüşte değildirler.

Hanefiler dediler ki: Mendub olan, haram aylardan her birinde Perşembe, Cuma, Cumartesi olmak üzere üçer gün oruç tutmaktır. [176]

Nafile Oruca Başladıktan Sonra Orucu Bozmak

Tutmaya başlanılan bir nafile orucu tamamlamak ve bozulduğu tak¬dirde kaza etmek Şâfiîlerle Hanbelîlere göre sünnettir. Mâükîlerle Ha¬nefîler buna muhalefet ederek aykırı görüş beyânında bulunmuşlar¬dır.

Hanefiler dediler ki: Nafile bir oruca başlayan kişinin, bu oru¬cunu bozduğu takdirde onu kaza etmesi vâcib olur. Bu mezhebe göre vâcîb, müekked sünnet anlamındadır. Hanefilere göre nafile orucu boz¬mak, bozduktan sonra da kaza etmemek tahrîmen mekruhtur.
Malikiler dediler ki: Başlanan nafile orucu tamamlamak farzdır. Bu orucu bozan kişinin kaza etmesi de farzdır. Ancak nafile oruç tutan bir kişiye annesi, babası veya şeyhi, oruca devam etmesine dayanamayıp şefkat nedeniyle orucunu açmasını emrederse, orucunu açması caiz olur. Kaza etmesi de gerekmez.

Kişinin itikâfa girmeyi adadığı günlerde oruç tutması da böyledir. Meselâ bir kişi, “Allah rızası için on gün itikâfa girmek adağım olsun” derse, bu on günde oruç tutması sünnet olur. Bu günleri oruçlu geçir¬mek Şâfiîlerle Hanbelîlere göre farz değildir. Mâlikîlerle Hanefîler buna muhalefet ederek aykırı görüş beyânında bulunmuşlardır.

Hanefiler dediler ki: Adanan itikâfın sahîh olması için oruç tut¬mak şarttır.
Malikiler dediler ki: Adanan itikâfta oruç tutmak farzdır. Şöyle ki: Bir kişi birkaç günlüğüne itikâfa girmeyi adarsa, ayrıca bu itikâf gün¬lerinde oruç da adaması gerekmez. Kişinin adamış olduğu itikâfı, nafile oruçla geçirmesi sahîh olur. Ama itikâfı oruçsuz geçirmek sahîh olmaz. Çünkü Mâlikîlere göre oruçlu bulunmak itikâfın sıhhat şartlarından biridir. [177]

Mekruh Oruçlar

Aşağıda sayılan günlerde oruç tutmak mekruhtur:
1. Sadece Nevruz ve Mihrican günlerinde oruç tutmak mekruh¬tur. Ama bu günlere bir gün önce veya sonrasını da ekleyerek oruç tutulacak olursa, bu günlerde oruç tutmak mekruh olmaz. Veya kişinin âdet olarak tutagelmekte olduğu oruç günleri bu günlere rastlarsa oruç tutması mekruh olmaz. Üç mezheb imamı bu görüştedir. Şâfiîlerse hiç¬bir şarta gerek olmaksızın bu iki günde de oruç tutmanın mekruh ol¬mayacağını söylemişlerdir.
2. Yalnızca Cuma günü oruç tutmak mekruhtur. Yalnızca Cu¬martesi günleri oruç tutmak da aynı şekilde mekruhtur. Mâlikîler ne Cuma ve ne de diğer günlerin ne öncesinde, ne sonrasında değil de sadece kendilerinde oruç tutmanın mekruh olmayacağını söylemişler¬dir.
3. Ramazandan sadece bir veya iki gün önce oruç tutmak Hanefîlerle Hanbelîlere göre mekruhtur. Mâlikîler, Ramazandan bir veya iki gün önce oruç tutmanın mekruh olmayacağını söylemişlerdir. Şâfiî¬lerse bu günlerde oruç tutmanın haram olacağı görüşündedirler.
4. Şaban ayının ikinci yarısına önceden tutulagelmekte olan oruçla girilmediği takdirde, bu ikinci yarısında da oruç tutmak mekruhtur. Ama kişinin âdet olarak tutmakta olduğu veya adadığı oruçlar bu günlere rastlarsa, oruç tutmak mekruh olmaz.
5. Yevm-i şekte oruç tutmak mekruhtur. Nitekim bu günde tutu¬lan oruçlarla ilgili açıklama daha önce yapılmıştır. Diğer bazı mekruh oruçlar daha vardır ki, bunlar aşağıda her mezhebe göre detaylı olarak anlatılmıştır.

Hanefiler dediler ki: Mekruh oruçlar iki kısma ayrılırlar:
1. Tahrimen mekruh oruçlar: Bunlar, Ramazan bayramının birinci gününde ve Kurban bayramının her dört gününde tutulan oruçlardır. Bu günlerde tutulan oruçlar, günah olmakla birlikte oruç olarak gerçekleşir¬ler. Bir kişi bu günlerde oruç tutmaya başlayıp da sonra orucu bozarsa kaza etmesi gerekmez.
2. Tenzîhen mekruh oruçlar: Muharrem ayının dokuzuncu veya onbirinci günüyle birleştirmeksizin sadece onuncu gününde tutulan aşure orucu tenzîhen mekruhtur. Kişinin âdetine tesadüf etmediği takdirde sadece Nevruz ve Mihrican günlerinde oruç tutmak da tenzîhen mekruhtur. Aralıksız olarak her gün oruç tutmak, bedeni zayıf düşüreceğinden dola¬yı, tenzîhen mekruhtur. Visal orucu da bu hükme tâbidir. Visal orucunda imsak hâli gece gündüz devam eder. Savm-ı samt, yani oruçluyken hiç konuşmamak da tenzîhen mekruhtur. Kadının kocasından izin almaksızın nafile oruç tutması da bu kabildendir. Ancak kocası hasta veya oruçlu, ya da hac veya umre için ihrama girmiş olursa, kadın izinsiz olarak nafile oruç tutabilir. Oruç kendisine zahmet verdiği takdirde seferî kimselerin oruç tutması da tenzîhen mekruhtur.
Malikiler dediler ki: Kurban bayramının dördüncü gününde oruç tutmak mekruhtur. Yalnız Hacc-ı Kıran veya Hacc-ı Temettü yapmakta olanlarla hac veya umrede herhangi bir eksiklik yapanlardan Kurban (Hedy) kesmesi gereken kimselerin bu günde oruç tutmaları mekruh olmaz. Bir kişi bu günde nafile oruç tutarsa geçerli olur. Bu günde oruç tutan kişi kasıtlı olarak bu orucunu açar da, bu açısıyla yasaktan kurtulmayı kasdetmezse bir gün kaza etmesi vâcib olur. Yine bu günde oruç tutmayı adayan kişi, zâtı itibariyle bir ibâdet olduğu gerekçesiyle bu günde oruç tutmakla yükümlü olur.
Bütün zaman boyunca oruç tutmak da, bedeni zayıflatacağı ve oruç¬tan daha faziletli işlerin yapılmasına engel olacağı gerekçesiyle mekruh olur.
Bayramın benzeri olduğu gerekçesiyle Peygamber (s.a.s.) Efendimi¬zin doğum yıldönümü gününde oruç tutmak mekruhtur.
Zimmetinde kaza gibi vâcib oruçlar bulunan kişinin nafile oruç tut¬ması mekruhtur.
Ev sahibinden izin almayan misafirin de nafile oruç tutması mekruh¬tur. Kadının, kocasından izin almaksızın nafile oruç tutmasına gelince bu, daha önce de anlatıldığı gibi haramdır. Visal orucu da haramdır. Visal orucu, iftar etmeksizin geceyle gündüzü birbirine eklemektir. Seferî kimselerin oruç tutmaları, kendilerine çok zor gelmediği takdirde, tutma¬malarına nisbetle daha faziletlidir. Aksi takdirdeyse tutmamaları, tutma¬larına nisbetle daha faziletli olur.
Şâfiîler dediler ki: Şiddetli bir meşakkatten korkmaları hâlinde, hastanın, seferinin, gebe kadının, emzikli kadının, şeyh-i fâninin oruç tut¬maları mekruh olur. Gıdasızlık nedeniyle ölmekten veya bir organlarının telef olmasından korkan kimselerin oruç tutmaları haram olur. Adak ve benzeri bir sebep olmadıkça sadece Cuma, Cumartesi veya Pazar günün¬de oruç tutmak mekruh olur. Ama bir sebepe dayanarak bu günlerde oruç tutmak mekruh olmaz. Veya bu günler, kişinin âdet edinerek oruç tuttuğu günlere rastlar, ya da önceden tutagelmekte olduğu orucun uzan¬tısı bu günlere rastlarsa, o zaman bu günlerde oruç tutmak mekruh ol¬maz. Bütün zaman boyunca oruç tutmak da mekruhtur. Zimmetinde farz bir orucun kazası bulunan kişinin bir gün nafile oruç tutması mekruhtur. Çünkü farzın edası, nafileden daha önemlidir.
Hanbeliler dediler ki: Visal orucu mekruhtur. Bu, iki gün tutu¬lan orucun iftarsız olarak birbirine bitiştirilmesidir. Arada hiç olmazsa bir hurma yemekle bu kerahet giderilmiş olur. Sadece Receb ayını oruçlu geçirmek de mekruhtur. [178]

Oruç Orucu Bozan Şeyler

Orucu bozan şeyler iki kısma ayrılırlar:
1. Hem kaza hem kefareti gerekli kılanlar.
2. Sadece kazayı gerekli kılanlar. [179]

Hem Kaza Hem Kefareti Gerekli Kılanlar

Orucu bozup hem kaza hem kefareti gerekli kılan hususlara ilişkin olarak mezheblerin değişik görüşleri aşağıda anlatılmıştır.

Hanefiler dediler ki: İki şey hem kaza hem kefareti gerekli kı¬lar.
a. Oruçlu kimsenin şer’î bir özrü olmaksızın gıda veya gıda anla¬mında olan bir şeyi alması. Yemek, içmek gibi! Ki bu tür şeylere kişi tabiatı gereği meyleder ve iştahı da böylece tatmin edilmiş olur.
b. Kişinin tenasül organının şehvetini tam olarak tatmin etmesi.
Bu iki şeyden ötürü, bazı şartlarla hem kaza hem kefaret vâcib olur. Bu şartları şöylece sıralayabiliriz.
1. Ramazan orucunu edâ etmekte olan mükellef, oruca geceden niyet etmiş olmalıdır. Eğer oruca geceden niyet etmemişse, kefaret, ge¬rekli olmaz. Geçmiş bir Ramazanda tutamadığı orucu kaza etmekte olan kişi, oruca geceden niyet etmiş olsa bile orucu bozduğu takdirde kefaret gerekmez. Başka bir oruç tutmuş olan kişi de bu oruca niyeti geceden yapmış olsa bile, orucunu bozduğu takdirde kefaret gerekmez.
2. Sefer veya hastalık gibi oruç tutmayı veya tutmamayı mubah kılan bir durum vukû bulmamalıdır. Oruçlu kişi, kendisinde hastalık hâli¬nin meydana gelmesinden sonra orucunu açabilir. Ama sefere çıkmadan önce orucunu açan kişi (bundan sonra sefere çıksa bile) kefaretten kurtu¬lamaz.
3. Kişi, zorlanarak değil de kendi serbest iradesiyle, arzu ve iste¬ğiyle orucunu bozmuş olmalıdır.
4. Kişi, kasıtlı olarak orucunu açmış olmalıdır. Unutarak veya yanılarak orucunu açan kişiye kefaret gerekmez. Kasıtlı olarak cinsel temas¬ta bulunmak da yukarıdaki şartlar doğrultusunda hem edene, hem de edilene kefaret ve kazayı gerektirir. Bunun için ayrıca, edilen şahsın insan ve şehvet sahibi olması, canlı olması da aranan şartlardandır. Meni ak¬masa bile, kadınla erkeğin sünnet yerlerinin salt olarak karşılaşmaları hâ¬linde de kefaret gerekli olur. Kadın, küçük bir çocuğu veya deliyi kendi üzerine çekerse, kendisine kefaret vâcib olur ki, bunda ittifak vardır. Ama bir kadının, kendisi gibi bir kadını okşayarak menisi akarsa, kendisine kefaret değil de sadece kaza gerekir. Şehvetsiz küçük çocukla, ölü ve hayvanla cinsel temasta bulunmak kefareti gerekli kılmaz. Bu durumda meni akarsa sadece kaza gerekir. Sigara, afyon ve esrar içmek de yukarı¬da ‘a’ şıkkında bahsedilen şeylerdendir. Ki bunların iştahla içildikleri açıkça bilinmektedir. Lezzet almak için hanımının tükürüğünü yutan kişiye de hem kaza, hem kefaret gerekir. Çünkü bunlardan da lezzet alınmaktadır. Ancak buğday veya susam tanesini ağzında çiğneyip yutmayan kimsenin orucu bozulmaz. Azıcık tuz ve kilermeni yemek de böyledir.
Bir kimsenin gıybetini yapan oruçlunun, gıybet nedeniyle orucunun bozulduğunu sanarak kasten bir şeyler yemesi de kefareti ve kazayı ge¬rekli kılar. Çünkü gıybet, orucu bozmaz. Bu şüphenin bir değeri yoktur. Hacamat (kupa) vurdurduktan veya bir kadını elledikten, ya da meni ak-maksızın kadını şehvetle öptükten sonra, orucun bozulduğunu düşünerek bir şeyler yiyen kimseye de kefaret ve kaza vâcib olur.
Şafiiler dediler ki: Sadece cinsel ilişki nedeniyle hem kaza hem kefaret gerekli olur ki, bunun da bir takım şartları vardır:
1. Kişi, orucuna geceden niyet etmiş olmalıdır. Geceleyin niyet etmemiş olan kişinin orucu sahîh olmaz. Ne var ki, yine de oruçlu gibi yeme içme ve benzeri oruç bozucu şeylerden uzak durması vâcib olur. Böyle bir kişi gündüzleyin hanımıyla cinsel ilişki kurarsa, gerçek oruçlu olmadığından ötürü kendisine kefaret vâcib olmaz.
2. Oruçlu, cinsel ilişkiyi kasıtlı olarak yapmış olmalıdır. Unutarak yapanın orucu batıl olmaz ve kendisine kaza ve kefaret de gerekmez.
3. Serbest olmalıdır. Cinsel ilişkiye zorlanan kişinin orucu bozul¬maz.
4. Oruçluyken cinsel ilişkide bulunmanın haram olduğunu bilmeli, bilmediğine ilişkin kabul edilir şer’î bir mazereti de bulunmamalıdır. Me¬selâ İslâm’a yeni girmiş veya din bilginlerinden uzakta yaşamış bir kişi oruçlu iken cinsel ilişkide bulunursa orucu batıl olmaz.
5. Cinsel ilişki, Ramazan orucunu edâ ederken vukûbulmuş olma¬lıdır. Nafile, adak, kaza veya kefaret oruçlarından birini tutan oruçlu bir kişi cinsel ilişkide bulunursa, bu ilişki kasıtlı bile olsas kendisine kefa¬ret vâcib olmaz.
6. Oruç, sadece cinsel ilişkiyle bozulmuş olmalıdır. Sözgelimi oruç¬lu kişi, cinsel ilişki esnasında bir şeyler de yerse kendisine kefaret gerek¬mez. Sadece bir gün kaza etmesi vâcib olur.
7. Oruçlu kişi, bu cinsel ilişkisi nedeniyle günahkâr olmuş olmalı¬dır. Yani bu işi yapan oruçlu, mükellef ve akıllı biri olmalıdır. Ama bu işi yapan oruçlu bir çocuk ise, kendisine kefaret gerekmez. Yine bu cüm¬leden olarak seferî bir kişi, seferdeyken oruca niyet edip oruçlu olarak sabahlar da sonra cinsel ilişkide bulunarak orucunu bozarsa, sefer ruhsatı nedeniyle kendisine kefaret gerekmez.
8. Oruç tutan, orucunun sahîh olduğuna inanmış olmalıdır. Mese¬lâ oruçlu bir kişi unutarak bir şey yer de bu nedenle orucunun bozuldu¬ğunu zanneder, bundan sonra da kasıtlı olarak cinsel ilişkide bulunursa, orucu bozulup kaza etmesi gerekse bile kendisine kefaret gerekmez.
9. Cinsel ilişkiden sonra ve gün batınımdan önce oruçluya delilik isabet etmemiş olmalıdır. Bu süre içinde delilik isabet ederse kefaret ge¬rekmez.
10. Bu ilişkiye oruçlu erkek önayak olmuş olmalıdır. Ama diyelim ki uyuyan erkeğin üstüne hanımı çıkar ve cinsel ilişkide bulunursa, erkeğe kefaret gerekmez. Ama kadını bu işe erkek teşvik etmişse, erkeğe kefaret vâcib olur.
11. Yanılmış olmamalıdır. Fecrin henüz doğmadığını veya güneşin battığım sanarak cinsel ilişkide bulunur da, sonra fecrin doğduğu veya güneşin henüz batmadığı açığa çıkarsa kendisine kefaret vâcib olmaz. Ama yine de bundan sonra oruçlu gibi yeme-içme ve cinsel ilişki gibi şeylerden uzak durması ve bu günü de kaza etmesi gerekir.
12. Cinsel ilişki en azından penisin sünnet yeri veya sünnet yeri kesik olan penisin geri kalan kısmından bu kadarı karşıdaki kişinin tenâsül organına girdirilmiş olmalıdır. Penisin bu kadarı girdirilmez veya be¬lirtilen bu miktarın bir kısmı girdirilirse oruç bozulmaz. Bu durumda me-nî akarsa sadece kaza gerekir. Yine de orucunun geri kalan kısmında oruçlu gibi davranılmalıdır. Aksi takdirde günaha girilir.
13. Cinsel ilişki menî akmasa bile ön veya arka organlardan biriyle yapılmış olmalıdır. Bu organlardan başka taraflarla yapılan cinsel ilişki¬den ötürü kefaret gerekmez.
14. Oruçlu kimse, cinsel ilişkide fail durumunda olmalıdır. Yani edilen değil, eden olmalıdır. Meselâ oruçlu bir kişi bir kadınla veya başka biriyle cinsel ilişkide bulunursa, bu ilişkide fail durumunda olana kefaret gerekir. Bir kişi hanımı ile cinsel ilişkideyken fecir doğar da kendisi he¬men bu ilişkiden çekilecek olursa orucu sahîh olur. Fecir doğunca hemen çekilmez de azıcık devam ederse ve fecrin doğuş vaktini de bilirse, hem kaza hem kefaret vâcib olur. Ama fecrin doğuş vaktini bilmezse, sadece kaza etmesi vâcib olur, kefaret gerekmez.
Hanbelîler dediler ki: İki şey hem kaza, hem kefareti gerekli kılar:
1. Ramazanda gündüzleyin ön veya arka organlardan biriyle cinsel ilişkide bulunmak. Edilen diri de olsa, ölü de olsa, akıllı da olsa, hayvan gibi akılsız da olsa, hüküm aynıdır. Eden kasıtlı da olsa unutmuş da olsa, bilen de olsa, bilmeyen de olsa, serbest ve keyfî de olsa zorlanmış ve yanılmış da olsa hüküm aynıdır. Meselâ fecrin henüz doğmadığına inanarak cinsel ilişkide bulunan kişi, sonra fecrin doğmuş olduğunu an¬larsa hem kaza, hem de kefaret vâcib olur. Hanbelîler buna delîl olarak Peygamber (s.a.s.) Efendimizin Ramazanda gündüzleyin cinsel ilişkide bu¬lunan kişiye hem kaza, hem de kefareti emretmiş olmasını ve cinsel ilişki esnasındaki durumunu da sormamasını gösterirler. Kişi gerçek oruçlu da olsa, gerçek oruçlu gibi yeme içme ve benzeri şeylerden uzak durması gereken bir kişi de olsa, cinsel ilişki nedeniyle kefaretle cezalandırılır. Meselâ oruca geceden niyet etmeyen kişinin orucu sahîh olmamakla birlikte oruçlu gibi davranması vâcib olur. Bu durumdaki bir kişi, cinsel ilişkide bulu¬nursa, hem kefaret, hem de zimmetindeki kaza kendisine vâcib olur. Cin¬sel ilişkiden geri çekilmek de cinsel ilişki gibidir. Fecir doğarken cinsel ilişkide bulunan kişi geri çekilse bile, hem kaza, hem kefaretle yükümlü olur. Kendisine cinsel temasta bulunulana gelince o, bu işi kendi rızasıyla kabullenmişse ve aynı zamanda oruçla iligili hükmü biliyorsa ve ayrıca oruçlu olduğunu unutmamış ise, ona da hem kaza, hem kefaret vâcib olur.
2. Bir kadının, başka bir kadına çıplak olarak sarılması ve okşa¬ması sonucunda menîsi akarsa, kaza ve kefaret gerekir. Oruçlu bir kişi sıhhatliyken gündüzleyin cinsel ilişkide bulunduktan sonra hastalanırsa ke¬faretten kurtulamaz. Yine bunun gibi, oruçlu bir kişi mukîm iken cinsel ilişkide bulunduktan sonra sefere çıkarsa veya kadın hayızlı değilken ken¬disiyle cinsel ilişkide bulunulduktan sonra hayız kanaması başlarsa, kefa¬retten kurtulamazlar.
Malikiler dediler ki: Orucu bozan her şey hem kaza hem de ke¬fareti gerekli kılar. Tabiî bunun da kendine özgü bazı şartları vardır. Şimdi, orucu bozup hem kazayı, hem de kefareti gerekli kılan şeyleri açıklamaya çalışalım:
1. İster yapan olsun, ister yapılan olsun guslü gerekli kılan ve baliğ kimsenin orucunu bozan cinsel ilişki. Baliğ bir kimse cinsel ilişkiye müsait olmayan küçük birisiyle cinsel ilişkide bulunursa, menî akmadığı sürece orucu bozulmaz cinsel ilişkisiz olarak meni akarsa, sadece kefa¬ret gerekir. Ancak böyle bir kişinin, birisine bakmak veya birisini düşün¬mek suretiyle menîsi akarsa, kendisine iki şartla kefaret vâcib olur:
a. Bu bakma veya düşünme hâli devam etmelidir. Meselâ oruçlu kişi bir kadına bakar da sonra bu bakması uzun sürmeyip gözünü yumar, ya da gözünü başka tarafa çevirirse, menisi akmış bile olsa kefaret vâcib olmaz.
b. Bakmayı devam ettirme hâlinde menisinin akması itiyad hâline gelmiş olmalıdır. Eğer bakmayı devam ettirme hâlinde menisinin akması itiyad haline gelmemişse, bu durumda kefaretin gerekip gerekmeyeceği hususunda iki görüş vardır:
aa. Devam ettirmeksizin yalnızca bakmak veya düşünmekle alışıla¬gelmiş lezzette menî akarsa, sadece kaza lâzım gelir. Kefaret gerekmez.
bb. Bu durumda sadece mezî akarsa her halükârda kaza gerekir. Ramazan’da uyumakta olan oruçlu bir kadınla gündüzleyin cinsel ilişkide bulunan bir erkek üzerine bu kadının kefaretini ödemesi de vâcib olur. Ama kadının da bir gün kaza etmesi vâcib olur. Yine bunun gibi bir kişi, uyumakta olan oruçlu bir şahsın boğazına bir şey döker de bu şey onun midesine ulaşırsa, bu kişinin kefaretini de döken kişinin ödemesi vâcib olur. Ama boğazına dökülen kişinin de bir günü kaza etmesi vâcib olur. Çünkü kaza işi, vekâlet kabul etmez.
2. Ağız dolusu olsun veya olmasın, kasten kusmak. Hiç sebep yokken böyle yapan kişiye hem kaza, hem de kefaret vâcib olur. Ama kusuntu zorlarsa, geri dönmediği takdirde oruç bozulmaz. Kusuntu kişi¬nin elinde olmaksızın geri döndüğü takdirde oruç bozulur. Balgam ise böyle değildir. Ağzındaki balgamı dışarı atması mümkün olan oruçlu kişi böyle yapmayıp olduğu gibi bırakır ve balgam da tekrar geri dönerse, oruç bozulmaz.
3. Su veya diğer sıvılar kasıtlı olarak ağız, burun, göz veya kulak yoluyla boğaza ulaştırılırsa, hem kaza ve hem de kefaret gerekir. Su veya diğer sıvılar sehven boğaza ulaşırsa; meselâ mazmaza yapan kişinin elinde olmayarak boğazına su kaçarsa sadece kaza gerekir. Bu gibi şeylerin ya¬nılma sonucu boğaza gitmesiyle de aynı hüküm sözkonusu olur. Meselâ sahurdayken henüz fecrin doğmadığına veya iftar vakti güneşin battığına inanarak yemek yiyen kişinin durumu da aynı hükme tâbidir. Ya da fec¬rin doğup doğmadığından, güneşin batıp batmadığından şüphe eden kişi¬nin, güneşin battığı veya fecrin doğmadığı açığa çıkmadığı sürece bir şey-ler yemesi veya içmesi sonucu bozulan orucunu kaza etmesi gerekir. Ama fecrin doğmadığı veya güneşin battığı açığa çıkmışsa zaten orucu bozul¬maz.
Kişinin burnuna çekmesi ve boğazına ulaşması hâlinde tütsü veya kazanda kaynamakta olan şeylerin buharı da sıvı şeyler gibi telâkki edilir¬ler. Halkın içmeyi âdet hâline getirdiği sigara dumanı da boğazına ulaştı¬ğı takdirde -mideye ulaşmasa bile- hem kaza, hem de kefareti gerekli kılar. Odun dumanı ile yemeğin kokusu buruna çekilse bile, bunun oruca bir zararı olmaz. Gündüzleyin gözüne sürme çeken kişi, bu sürmenin ta¬dını boğazında hissederse orucu bozulur. Bunu kasıtlı olarak yapmışsa kendisine, aynı zamanda kefaret de vâcib olur. Geceleyin gözlerine sürme çeken kişi, bu sürmenin tadını gündüzleyin boğazında hissederse orucu bozulmaz. Bir mazeret olmaksızın saçını yağlayan kişinin, bu yağlar saç diplerinden sızıp boğazına ulaşacak olursa, orucu bozulur ve aynı zaman¬da kendisine kefaret de vâcib olur. Kadın da mazeret olmaksızın kasıtlı olarak saçını kınalar da bu kınanın tadım boğazında hissederse, orucu bozulur ve kefaret de vâcib olur.
4. Su veya herhangi bir şeyin alt taraftan, ya da üst taraftan ma¬zeretsiz olarak kasıtlı bir şekilde mideye ulaşması. Alt taraftan da sadece mak’ad gibi bir menfezden girerek mideye ulaşan şeyler orucu bozar. Zey-tinyağı veya benzeri bir şey derideki kılcal deliklerden sızıp mideye ulaşır¬sa oruç bozulmaz. Adaleden, damardan diğer yerlerden vurulan iğneler orucu bozmaz. Penis deliğine ilâç ve benzeri şeyleri damlatmak mutlak surette orucu bozmaz. Yalnızca ağız yoluyla girip mideye ulaşan çakıl veya madenî paralar orucu bozarlar.
Yukarıda izah edilen şekilde mideye ulaşan şeyler orucu bozarlar. Ramazanda vukûbuldukları takdirde kazayı gerekli kılarlar. Bunların mi¬deye ulaşması da ister kasıt, ister unutma, ister elde olmayarak zorla vukûbulsun, yine kazayı gerekli kılar. Nitekim bu hususu, sıvıların boğaza ulaşması paragrafında da anlatmıştık. Yalnız bu gibi şeylerin bazısını ka¬sıtlı olarak midesine ulaştıran kişiye kefaret vâcib olur. Özetle diyebiliriz ki: Yukarıdaki paragraflarda anılan oruç bozucu şeyleri alanlara hem ka¬za, hem kefaret bazı şartlarla vâcib olur. Şöyle ki:
a. Orucun açılması durumu Ramazan orucunun edası esnasında meydana gelmelidir. Ramazan orucunun kazası, adak, kefaret ve nafile gibi oruçlarda bu gibi durumlar vukûbulursa kefaret gerekmez. Sadece kaza vâcib olur.
b. Ramazan orucunda da orucunu açan kişi bu davranışında kasıtlı olmalıdır. Unutarak, yanılarak, hastalanarak, sefere çıkarak ve diğer bir özürle özürlü olarak orucunu açan kişi sadece kaza etmekle yükümlü olur.
c. Oruçlu kişi, kendi isteğiyle orucunu açmış olmalıdır. Orucunu baskı ve zorlama sonucu açan kişiye sadece kaza gerekir.
d. Orucunu açan kişi, oruç açmanın haram olduğunu bilmelidir. Bunu bildikten sonra orucunu açtığı takdirde, kendisine kefaretin vâcib olacağını bilmese bile, yine hem kaza hem de kefaret vâcib olur. Ama -yeni müslüman olmuş biri gibi- oruç açmanın haram olduğunu bilmeyen bir kişi, kendi isteğiyle kasıtlı olarak orucunu açarsa sadece kaza etmesi gerekir.
e. Ramazana hürmet hususunda lâubâlî olmalıdır ki, bu da yakın bir te’vîl ile te’vîl etmeyen kişidir. Yakın bir te’vîl ile te’vîl ederek orucu¬nu açan kişiye kefaret gerekmez. Yakın bir te’vîl ile te’vîl eden kişi, oru¬cunu açmada mevcûd bir duruma dayanan kişidir. Örneğin, unutarak ve¬ya zorlanarak orucunu açan kişi, orucunu açtıktan sonra günün geri ka¬lan kısmında anılan mazeretlerinin giderilmesinden sonra oruçlu gibi dav¬ranmak mecburiyetinde olmadığını zanneder ve yemeye-içmeye devam eder¬se, kendisine kefaret gerekmez. Çünkü bu kişi mevcûd bir duruma da¬yanmıştır. Bu durum, o kişinin daha önce unutarak, ya da zorlanarak oruç açmış olmasıdır. Yine bunun gibi oruçlu bir kişi, oruç tutmamayı mubah kılmayan bir sefere çıkar da, bu seferin oruç açmasını mubah kılan bir sefer olduğunu zannederek orucunu açarsa, kendisine kefaret gerekmez. Çünkü bu kişi orucunu açarken, şu âyet-i kerîmenin zahirî mânâsına tutunmuştur:
“Sizden her kim Ramazan ayında hasta olur yahut seferde bulunur¬sa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutsun.” [180]
Geceleyin, oruç tutmamaya niyet eden kişi, oruçsuz olarak sabahlar¬sa kendisine kefaret gerekmez. Ramazanın otuzuncu günü Şevval hilâlini görüp de günün bayram olduğunu zanneder de Peygamber (s.a.s.) Efen¬dimizin, “Hilâli görünce oruç tutun. Hilâli görünce orucu açın” hadîsi şerifine dayanarak da orucunu açarsa kendisine kefaret vâcib olmaz.
Uzak bir te’vîl ile te’vîl ederek orucunu açan kimseye, mevcûd olma¬yan bir duruma dayandığı için, kefaret vâcib olur. Bunu da şöylece örneklendirebiliriz: Meselâ belirli günlerde sıtma nöbetine tutulan kişi, oruç tutmamanın mubah olduğunu sanarak sıtma nöbeti gününün gecesinde oruç tutmamaya niyet ederse, kendisine kefaret vâcib olur. Yine bunun gibi bir kadın belli bir günde kendisinde hayız kanamasının başlıyacağını bilir ve oruç tutmamasının mubah olacağını sanarak oruç tutmamaya ge¬ceden niyet eder ve oruçsuz olarak sabahlarsa, bu günde hayız kanaması başlasa bile kendisine kefaret vâcib olur. Zîrâ kanamanın başlamasından önce oruç tutmamaya niyet etmiştir. Yine bir kişi Ramazanın belli bir gününde bir müslümanın gıybetini yapar ve bu nedenle orucunun batıl olduğunu, dolayısıyla orucunu açmasının mubah olduğunu sanarak kasıt¬lı olarak orucunu açarsa, kendisine kefaret vâcib olur.
f. Mideye ulaşan şey ağız yoluyla ulaşmış olmalıdır. Göz, kulak veya diğer yollardan ulaşan şeyler kazayı gerektirseler bile kefareti gerek¬tirmezler.
g. Vücûdun içine giren şey mideye ulaşmış olmalıdır. Bu şeyler oruçlunun boğazına ulaşır da hemen geri dışarı atılırsa, kefaret gerekmez. Bu durumda boğaza ulaşan sıvı şey her ne kadar kazayı gerekli kılarsa da, kefareti gerekli kılmaz.
Orucu iptal edip hem kazayı, hem de kefareti gerekli kılan hususları şu şekilde sıralayabiliriz:
aa. Ramazanda gündüzleyin oruç niyetini bozup bu niyetten vaz¬geçmek, geceleyin de bu niyeti bozup aynı hal üzere fecir doğuşuna kadar devam etmek.
bb. Oruçlunun kasıtlı olarak çıkarmış olduğu kusuntudan bir mik¬tarının mideye dönmesi. Kusuntunun bu geri dönüşü kasıt veya zorlama sonucu da olsa hem kaza, hem kefareti gerekli kılar. Ama unutma sonu¬cu olursa kefaret gerekmez.
cc. Ağızda çözülen yaş mİsvağın eserinin mideye ulaşması. Ceviz kabuğu da böyledir. Bu şeylerin mideye ulaşması, misvak kullanmanın Ramazanın gündüzünde kasten yapılması hâlinde elde olmayarak da olsa, geçen şartlar muvacehesinde hem kazayı hem de kefareti gerekli kılar. Misvak eserinin veya kusuntunun unutarak mideye ulaşması hâlinde ke¬faret gerekmeyip yalnızca kaza etmek vâcib olur. [181]

Sadece Kazayı Gerektiren Ve Hiçbir Şeyi Gerektirmeyen Şeyler

Hem kazayı hem kefareti gerekli kılan durumları anlattıktan sonra şimdi de sadece kazayı gerektiren ve hiçbir şeyi gerektirmeyen şeyleri anlatmaya çalışacağız ki, mezheblerin bunlarla ilgili görüşleri detaylı olarak aşağıya alınmıştır.

Hanefiler dediler ki: Üç durumda kaza gerekir:
1. Oruçlunun gıda olmayan veya gıda anlamında olan bir nes¬neyi almasıdır. Gıdalı şeyler, kişinin tabiatının meylettiği ve yemekle işta¬hının tatmin olduğu şeylerdir. Gıda anlamında olan şeylere örnek olarak ilaçları gösterebiliriz.
2. Hastalık, seferîlik, zorlanma ve yanılma gibi şer’î bir mazeret dolayısıyla oruçlunun gıda veya ilâç alması halinde sadece kaza gerekir. Meselâ rnazmaza yapan kişi ihmalkârlık ederek midesine su kaçırırsa, orucu bozulur ve kaza gerekir. Başında, ya da karnında yarası olan kişi bu yarasının üzerine ilâç koyar da bu ilâç dimağına, ya da midesine giderse orucu bozulup kazası gerekir. Unutma sonucu orucunu açan kişinin oru¬cu bozulmayacağı gibi, kendisine ne kaza ne de kefaret gerekir.
3. Tenasül organının şehvetini tam olmayarak gidermek de kazayı gerektirir.
Şimdi de bu üç kısmı detaylı olarak ele alalım:
Birinci Kısım: Pişmemiş pirinç, hamur, ya da âdet olarak yenen yağ ve balla karıştırılmamış un yemekle oruç bozulur ve kaza gerekir. Kiler¬meni dışındaki bir çamuru yiyen kişi, bu çamuru yemeyi âdet haline ge¬tirmemiş ise sadece kaza gerekir. Kilermeni -ki bu aktarlarca bilinen bir şeydir- yemekle hem kaza, hem kefaret gerekir. Fazla miktardaki tuzu bir defada yemek de kazayı gerektirir. Çünkü fazla miktarda tuz yemek, insan tabiatının kabul etmediği ve midenin iştahını tatmin etmediği bir yeyiştir. Az miktarda tuz yemekten ötürü normal olarak bir lezzet alındı¬ğı için hem kaza, hem kefaret gerekir. Bir çekirdeği veya bir deri parçası¬nı yiyen, ya da olgunlaşmadan yenilmeyen bir meyveyi yiyen; meselâ tuz¬lamadan veya pişirmeden ayva yiyen oruçlu bir kimseye kaza gerekir. Ama tuzlayıp veya pişirip yerse kefaret de gerekir. Çakıl taşı, demir par¬çası, dirhem ve dinar veya toprak yutan oruçluya da kaza vâcib olur. Mak’adtan, kadının vaginasından veya burundan pompalayarak mideye su ya da ilâç ulaştırmakla da kaza gerekir. Kulağa yağ dökmekle de oruç bozulup kaza gerekir. Ama kulağa su dökmekle oruç bozulmaz. Çünkü su, içeriye sirayet etmez. Oruçlunun ağzına yağmur damlası veya kar ta¬nesi düşer de bunları kendi fiiliyle yutmazsa yine kaza gerekir. Oruçİu kişi midesindeki kusuntuyu çıkarmaya kasteder veya kendi kasdı olmaksı¬zın baskın gelerek kusuntu çıkar da, bu kusuntuyu gerisin geri mideye iade ederse ve her iki durumda da kusuntu ağız dolusu olur, oruçlu oldu¬ğu da hatırında bulunursa, kendisine kaza lâzım gelir. Kusuntusu ağız dolusundan az olursa veya kusuntusunu mideye geri çevirirken oruçlu ol¬duğunu unutursa kaza gerekmez. Çünkü sahîh görüşe göre orucu bozul¬mamıştır. Meselâ oruçlunun geceleyin fecirden önce yemiş olduğu hurma¬ların dişleri arasında arta kalan kalıntısı fecirden sonra yenilirse ve mik¬tarı da bir nohut tanesi kadar olursa, kaza gerekir. Bundan daha az olur¬sa, ehemmiyetsiz olduğundan ötürü, orucu bozmaz. Ağızda oluşan tükü¬rükleri yutmak da orucu bozmaz. Mazmazadan sonra ağızda kalan ıslak¬lığı tükürükle birlikte yutmak da orucu bozmaz. Ama mazmazadan sonra tükürüğü yutmadan önce tükürmek gerekir. Tükürmede mübalağa etme¬ye de gerek yoktur.
İkinci kısım: Şer’î bir mazeret dolayısıyla oruçlunun gıda veya gıda anlamındaki bir şeyi almasıdır (yemesidir). Meselâ oruçlu kadın (evine) hizmet edememekten korkarak orucunu açarsa; oruçlu uykuda olduğu tak¬dirde bir başkası oruç bozacak bir şeyi onun midesine sevkederse oruçlu¬ya kaza gerekir. Şer’î bir şüpheden ötürü orucunu kasden açan, meselâ unutarak cinsel ilişkide bulunduktan sonra orucunun bozulduğunu sana¬rak kasden yemek yiyen kişiye de kaza gerekir. Geceleyin oruca niyet etmeyip de gündüzleyin niyet eden kişi orucunu bozacak olursa, kendisi¬ne kefaret gerekmez. Zîrâ bu kişinin orucunun sıhhati hususunda Şâfiîlere göre bir şüphe vardır. Geceleyin oruca niyet edip de bu niyetin gereği¬ni yerine getirmeden yolculuğa çıkan ve seferi olarak sabahlayan kişi bun¬dan sonra ikâmete niyet ederse, -her ne kadar haram olsa da- bir şeyler yiyecek olursa, kendisine kefaret gerekmez. Fecrin doğması hususunda şüpheye düşen kişi yeyip içerken veya cinsel ilişkide bulunurken fecir doğ¬muş olursa, bu kişiye, ortada bir şüphe durumu bulunduğu için kefaret gerekmez. Güneşin batması hususunda şüphe edip iftar etme hâlinde ke¬faret gerekir. Bu durumda kefaretin düşmesi için şüphe yeterli değildir. Aksine bu husustaki iki rivayetten birine göre, güneşin battığına kuvvetli bir zanla kanaat getirilmiş olmalıdır.
Fecrin doğmasından önce cinsel ilişkiye giren kişi bu ilişki esnasındayken fecir doğarsa, bu ilişkiden hemen geri çekildiği takdirde orucu bozulmaz. İlişkiye devam ederse, kendisine hem kaza hem kefaret gere¬kir.
Üçüncü kısım: Tenasül organının şehvetinin tam olmayarak tatmin edilmesidir. Bunu şöylece örneklendirebiliriz: Bir ölü, bir hayvan, ya da şehvetsiz küçük bir çocukla cinsel ilişki kurarak menî akıtan kişinin, pe¬nisini karın, ya da baldıra sürerek veya mastürbasyon yaparak veyahut da uyumakta olan kadınla cinsel ilişkide bulunarak menî akıtan kişinin orucu bozulur. Kaza gerekir. Bir kadının, kendi vaginasma yağ ve benze¬ri bir şeyi damlatmakla bozulan orucunu sadece kaza etmesi gerekir. Oruçlu bir kişi su veya yağla ıslatılmış parmağını mak’adına sokarsa, kaza etme¬si gerekir. Oruçlu bir kişi istincâ ederken mak’adına su kaçar ve bu su da hukne mahalline ulaşırsa kazayı gerekli kılar. Bu durumda orucun bozulup kazanın gerekmesi için istincâ eden kişinin mübalağada bulun¬ması ve suyun mak’adına kaçmasında kasıt bulunması gerekir. Oruçlu kişi bez ya da tahta parçasını şırınga ucu gibi mak’adına sokup tamamen içinde kaybederse orucu bozulur ve kendisine kaza vâcib olur. Ama bu sokulan parçanın tamamı içeri girmez de bir kısmı dışarıda kalırsa orucu bozulmaz. Aynı şekilde kadın da yağ veya suyla ıslatılmış parmağını ken¬di tenasül organının iç kısmının derinliklerine kadar sokar, parmağının tümü içerde kaybolursa sadece kaza etmesi vâcib olur. Kefaret gerekmez. Bu anlatılanlardan sonra şunu da söyleyelim ki; oruçlu bir kişi teda¬vi amacıyla penis deliğine yağ veya su damlatırsa orucu bozulmaz. Oruç¬lu bir kişi birisine şehvetle bakarsa, bu bakışını defalarca tekrarlasa ve menîsi de şehvetle aksa bile orucu bozulmaz. Yapmış olduğu bir cinsel ilişkiyi ve benzeri şeyleri düşünmekle menîsi akan veya ihtilâm nedeniyle menîsi akan kişinin de orucu bozulmaz. Gül ve nergis gibi esansları kok¬layan kimsenin orucu bozulmaz. Cünüblükten ötürü yapılması gereken guslü gündoğuşuna kadar yapmayıp erteleyen kişinin, gün boyunca cünüb olarak beklese bile, orucu bozulmaz. Yollardaki tozların, eleme es¬nasında un tozlarınfn, karasinek ya da sivrisineğin boğaza kaçması hâlin¬de oruç bozulmaz.
Malikîler dediler ki: Oruç bozucu işlerden birini yapan kişi ister Ramazanın edâ orucunda olsun, ister Ramazanın kazası, kefaret ve gayrı muayyen adak oruçları gibi diğer oruçlarda olsun kefareti gerektiren şart¬lar tahakkuk etmediği takdirde sadece kaza gerekir. Muayyen (vakti be¬lirtilmiş) adak orucuna gelince, bu orucu tutmakta olan kişi, mevcûd bir hastalıktan veya mevcûd olacak bir hastalıktan -bu orucun tutulması za-manında oruç tuttuğu takdirde hastalanacağını veya hastalığının artacağı¬nı, ya da şifâsının gecikeceğini zannederse- veya kadının hayız ya da nifasının başlamasından veyahut da delirme, ya da bayılmadan ötürü orucu¬nu açarsa kendisine kaza da gerekmez. Eğer orucunu bozduğu bu günde mazereti kalkarsa, günün geri kalan kısmında oruçlu gibi hareket etmesi gerekir. Muayyen adak orucunu unutarak bozan, meselâ Perşembe günü oruç tutmayı adayan kişi Perşembe sanarak Çarşamba günü oruç tutar da Perşembe günü oruç tutmazsa, kendisine kaza vâcib olur.
Farz oruçlardan biri de, Hacc-ı Kıran veya Temettü yapmakta olan kimselerin kurban kesmek gerektiği halde kesecek kurban bulamamaları durumunda, yerine oruç tutmalarıdır. Bu oruçları bozan kimselere kaza vâcib olur.
Özetle diyebiliriz ki: Yukarıda verilen tafsilât doğrultusunda muay¬yen adak orucu dışındaki diğer oruçların bozulması hâlinde kaza gerekir. Nafile oruca gelince bunu kasıtlı olarak haram bir şekilde açmadıkça, bu orucun açılması nedeniyle kaza gerekmez.
Orucu bozmayan ve kazayı da gerektirmeyen durumlara gelince, bun¬ları şöylece sıralayabiliriz:
1. Elinde olmayarak kusan ve bu kusuntusundan da bir şey yut¬mayan kişinin orucu sahihtir.
2. Yollardaki tozun veya un öğütmekle ya da elemekle meşgul olan kişinin boğazına kaçan un tozunun oruçluya zararı olmaz. Yine bu¬nun gibi oruçlu kişi her ne kadar kendini korusa da, boğazına sinek ka¬çarsa orucu sahîh olur.
3. Sahurda yemek yemekte veya bir şeyler içmekte olan kişi, fec¬rin doğması anında ağzındaki yiyecek veya içeceği hemen dışarı atarsa orucu bozulmaz.
4. Sadece bakma veya düşünme nedeniyle menisi baskın gelerek akan kişinin orucu bozulmaz. Sahîh olarak kalır.
5. Ağızda toplanan tükrüğü veya ağızdaki yemek kalıntısını yut¬mak oruca zarar vermez. Oruçlu kişi bunu kasden yapsa bile mûtemed görüşe göre orucu bozulmaz. Ancak ağızdaki yemek kalıntısı örfe göre çok sayılıyorsa, bunun elde olmayarak da olsa yutulması orucu bozar.
6. Karın üzerinde bulunan bir yaranın üstüne yağ sürmekle de oruç bozulmaz. Çünkü bu yağ, yiyecek ve içeceklerin yerleştiği yere (mideye) ulaşmamaktadır.
7. İhtilâm olan kişinin de orucu bozulmaz.
Hanbeliler dediler ki: Sadece kazayı gerektiren durumlar şöyle sıralanabilir:
Oruçlu kişi lokma gibi midede eriyen veya demir, ya da kurşun gibi erimeyen bir şeyi kasıtlı olarak ağızdan alıp midesine götürürse kefaret değil de sadece kaza gerekir. Oruçlu kişi gündüzleyin çiğnediği sakızın tadını (boğazında) hissederse, ağıza gelen balgamı geri yutarsa, şırıngayla vurulan ilâcın tadını midesinde, gözüne çektiği sürmenin tadını boğazında hissederse, ağza gelen kusuntuyu kasden geri yutarsa, tükürüğüne necaset bulaşır da bunu kasden geri yutarsa sadece kaza gerekir. Kefaret gerek¬mez. Dimağa kasden ulaştırılan şeyler de orucu bozar. Dimağ ile irtibatı olan bir yarayı tedavi etmek için üzerine konulan ilâç, dimağın yarığına ulaşırsa oruç bozulur. Oruçlu bir kişi başka birine (şehvetle) bakışını tek¬rarlayarak menisini akıtırsa, ya da kendi eliyle veya başkasının eliyle mas¬türbasyon yaparsa orucu bozulur ve kaza gerekir. Aynı şekilde başkasına (şehvetle) bakarak, ya da birine dokunarak veya öperek menîsi akan kişi¬nin, tenasül organı dışında başka yerlere temas ederek menîsi akan kişi¬nin, bunun hükmünü bilmese bile kasıtlı olarak yapması hâlinde orucu bozulur ve kaza etmesi gerekir. Kendisini zorlayarak azıcık da olsa kusan kişinin orucu bozulur ve kaza etmesi gerekir. Kasıtlı olarak hacamat (ku¬pa) vurduran kişinin, kan çıkması hâlinde orucu bozulur. Kan çıkmadığı takdirde orucu bozulmaz. Bu sayılan durumlardan birine unutarak ya da zorlanarak giren kişinin orucu bozulmaz. Zorlanan kişinin midesine ilâç ulaştırılmış olsa fcle orucu bozulmaz.
Ne kazayı ve ne de kefareti gerektirmeyen şeylere gelince, bunları şöylece sıralayabiliriz:
Neşter vurulduğunda kan çıksa bile oruç bozulmaz. Hacamatla teda¬vi yerine, bıçakla çizerek kan çıkarmakla da oruç bozulmaz. Burundan kan gelmesi ve elde olmayarak kanlı da olsa kusmakla oruç bozulmaz. Oruçlunun kasdı olmaksızın boğazına sinek veya yoldaki tozlar kaçarsa orucu bozulmaz. Çünkü bu gibi şeylerden sakınmak mümkün değildir. Ayak tabanına kına süren kişinin, kınanın etkisini boğazında hissetmesiyle de orucu bozulmaz. Oruçlu kadın, ıslak da olsa kendi parmağını veya başkasının parmağını vaginasına sokmakla orucu bozulmaz. Mazmaza veya istinşak yapmakta olan oruçlu kişinin, bu mazmazamn abes ve mekruh olmasına rağmen, orucu bozulmaz. Sahur vaktinde yemekte, içmekte ve¬ya cinsel ilişkide bulunmakta olan kişi, fecrin doğuşundan şüphe eder veya güneşin battığını zannederek bu işleri yapar da durum açığa çıkıp belirginleşmezse orucu bozulmaz. Ama her iki durumda, yani fecrin do¬ğuşunda ve güneşin batmasında durum belirginleşirse yemek ve içmekten ötürü kaza, cinsel ilişkiden ötürü de hem kaza, hem kefaret gerekir. Bir kişi gece olduğuna inandığı bir vakitte yeyip içer de sonra bu vaktin gece olmadığı anlaşılırsa veya bir kişi unutarak yemek yemekten dolayı oru¬cunun bozulduğunu sanarak artık bilerek yeyip içmeye devam ederse oru¬cu bozulur ve kendisine sadece kaza lâzım gelir.
Şafiiler dediler ki: Orucu bozup yalnızca kazayı gerektiren du¬rumları şöylece sıralayabiliriz: Az miktarda bir su da olsa, susam ya da çakıl taşı kadar bir şey, az da olsa çok da olsa oruçlunun karnına ulaşın¬ca orucu bozulur ve kaza gerekir. Bu gibi durumlarda orucun bozulması için gerekli bazı şartlar vardır. Şöyle ki:
1. Orucunu bozan kişi, yakın zamanda İslâm’a girmiş olma nede¬niyle bu konuda câhil kalmış olmamalıdır.
2. Kişi, orucunu kasıtlı olarak açmış olmalıdır. Oruçluya rağmen karına bir şey kaçması orucu bozmaz.
3. Oruçlunun karnına giden şey, şer’an muteber olan kulak, bu¬run, ağız, mak’ad, vagina ve dimağ ile bağlantılı yara gibi bir yoldan gitmiş olmalıdır. Sigara ve tömbeki içmek, enfiye kullanmak orucu bozar ve yalnızca kazayı gerektirir. Çünkü bilindiği gibi bu mezhebe göre oruç¬luyken cinsel ilişkide bulunma dışında hiçbir şey kefareti gerekli kılmaz. Tabiî onun için de bazı şartlar gereklidir ki, onların izahı daha önce ya¬pılmıştı. Oruçlu kişi, parmağının tümünü veya bir kısmını, kuru da olsa, zaruret olmaksızın önden veya arkadan sokarsa orucu bozulur. Ama bu¬nu bir zaruretten dolayı yaparsa orucu bozulmaz. Oruçlu bir kişi ağaç çöpünü kulağının içine sokarsa orucu bozulur. Zîrâ kulağın içi, şer’ân vücûdun iç kısmından sayılmaktadır. Oruçlu bir kişi mazmaza ve istinşak yaparken normalin dışına çıkarak şer’an oruçludan istenenden fazlasını yapar veya üç defadan fazla yapar da bu nedenle boğazına su kaçarsa orucu bozulur ve kaza etmesi gerekir. Ayıklayıp dışarı atmaya muktedir olduğu diş arasındaki yiyecek kalıntılarını, nohuttan az olsa bile, yiyen kişinin orucu bozulur. Oruçlu kişi kasden, kendi isteğiyle ve hükmünü bilerek kusarsa orucu bozulur ve kendisine kaza lâzım gelir. Bu kusuntu ağız dolusu olmasa bile orucu bozar. Yine bunun gibi bir kişinin karnına sinek kaçar da bunu çıkarırsa orucu bozulur ve kaza gerekir. Kasıtlı ola¬rak geğiren kişinin boğazının görünen kısmına midesindeki yiyeceklerden bir şey gelirse orucu bozulur. Boğazın görünen kısmı, noktasız “ha” har¬finin çıkış yeridir. İçerdeki balgamı ağıza getirip dışarı atmakla oruç bo¬zulmaz. Çünkü bu, defalarca yapılmasına ihtiyaç duyulan bir davranıştır. Ama ağza geldikten sonra balgamı geri yutmakla oruç bozulur. Çıplak olarak da olsa iki kişinin birbirine sarılmasıyla menî akması hâlinde oruç bozulur. Öpme, ya da elleme dolayısıyla menî akması hâlinde de oruç bozulur ve kaza gerekir. Ama birine bakma veya birini düşünme nedeniy¬le menî akarsa ve meninin bu nedenle akması da o kişinin âdeti hâline gelmemiş ise orucu bozulmaz. Bu, ihtilâm gibi kabul edilir. [182]

Oruçluya Mekruh Olan Ve Olmayan Şeyler

Oruçlunun yapması mekruh olan işler, mezheblere göre detaylı bi¬çimde aşağıda anlatılmıştır.

Hanefiler dediler ki: Oruçlunun yapması mekruh olan işler şun¬lardır:
1. İster farz bir orucu, isterse nafile bir orucu tutuyor olsun, oruç¬lunun ağzında çözülüp de bir parçası boğaza gitmeyecek olan bir şeyi tatması mekruhtur. Ancak ortada zaruret olması hâlinde bu mekruh ol¬maz. Kocası ters tabiatlı olan kadının, tadım tuzunu anlamak maksadıyla yemeği tatması mekruh olmaz. Aşçılar da bu hükme tâbi olup onların da, pişirdikleri yemeklerin tadına bakmaları caiz olur. Yiyecek veya içe¬cek bir şeyi satın alacak olan kişinin aldatılmaktan, ya da alacağı bu şeyin kendisine yaramıyacağından korkması hâlinde tadına bakması caiz
olur.
2. Mazeretsiz olarak bir şeyi çiğnemek mekruhtur. Mazeret olun¬ca çiğnemek mekruh olmaz. Meselâ çocuğuna yedireceği yemeği çiğnet¬mek için, oruç tutmaması mubah olan birini bulamayan kişinin bu yeme¬ği çiğnemesi mekruh olmaz. Kendisinden bir parçanın oruçlunun kamına gitmeyeceği sakızı çiğnemek mekruhtur.
3. Oruçlu erkeğe hanımını öpmesi mekruhtur. Bu öpüş, dudak¬larını emerek fahiş bir öpüş olsa da, olmasa da mekruhtur. Oruçlu erke¬ğin, hanımına fahiş mübaşerette bulunması de mekruhtur. Fahiş mübaşe¬ret, kadınla erkeğin arada bir perde olmaksızın tenasül organları üst üste gelecek şekilde birbirine sarılmasıdır. Bu da erkeğin, cinsel ilişkide bulun¬mayacağı veya menîsinin akmayacağı hususunda kendinden emîn olma¬ması hâlinde mekruh olur. Kendinden emîn olduğu takdirde mekruh ol¬maz.
4. Tükürüğü ağızda topladıktan sonra yutmak mekruhtur. Zîrâ bunda şüpheli bir durum mevcûddur.
5. Oruçlu kişinin, kendisini oruç tutamıyacak kadar zayıf düşüre¬cek olan işleri yapması; meselâ, kan aldırması veya hacamat vurdurması mekruhtur. Ama kendisini- zayıflatmayacağını zannederse bu mekruh ol¬maz.
Oruçlunun yapması mekruh olmayan işlere gelince bunları şöyle sıra¬layabiliriz:
1. Oruçlu kişinin, menisinin akmasından veya cinsel ilişkiden emîn olması hâlinde, öpmesi ya da fahiş mübaşerette bulunması mekruh değil¬dir.
2. Bıyıkları yağlamak mekruh değildir. Çünkü bunda oruca zıt bir durum yoktur.
3. Her ne kadar etkisi boğazda hissedilse bile, göze sürme çek¬mekte de kerahet yoktur.
4. Kişiyi oruç tutamayacak kadar zayıf düşürmeyecekse, hacamat vurdurmak ve benzeri işleri yapmak mekruh değildir.
5. Gündüzleyin her vakitte misvak kullanmak mekruh değil, aksi¬ne sünnettir. Oruçluyken kullanılan misvağın kuru ya da yaş olması, suyla ıslatılmış, ya da ıslatılmamış olması arasında bir fark yoktur.
6. Abdest için olmasa bile ağza ve burna su almak.
7. Gusletmek.
8. Suyla ıslatılmış bir elbiseyi vücûda sararak serinlemek mekruh değildir.
Malikiler dediler ki: Oruçlu kişinin, ahçı olsa bile, yemeği tat¬ması mekruh olur. Tadacak olursa, boğazına gitmesin diye tükürmesi ge¬rekir. Eğer tattığı takdirde elinde olmayarak boğazına bir şey giderse ve orucu da farz bir oruç ise, kendisine kaza lâzım gelir. Eğer boğazına gitmesinde bir kasdı bulunursa ve tuttuğu oruç da Ramazanın edası ise, kendisine hem kaza, hem de kefaret lâzım gelir. Hurma ve sakız gibi bir şeyi çiğnemek mekruhtur. Çiğnendiği takdirde hemen ağızdan atılması vâcib olur. Aksi takdirde yukarıdaki hükümler işlerlik kazanır. Oruçlu¬nun gündüzleyin dişlerine dolgu yaptırması da mekruhtur. Ancak bu te¬daviyi geceye ertelediği takdirde kendisine zarar geleceğinden korkarsa, bu durumda gündüzleyin yaptırması mekruh olmaz. Bu tedaviyi geceye ertelediği takdirde şiddetli eziyetten ve helak olmaktan korkarsa, gündüz¬leyin yapması vâcib olur. Tadı olan kendiri örmek de mekruhtur. Keten ıslak yerlerde ıslatılır. Kendiri ören kadın da bu işe muhtaç değilse örmesi mekruh olur. Muhtaç olduğu takdirde de örmesi mekruh olur, ama ör¬mek zorundaysa, örmekte olan kadın, ağzında kendirin tadının karışması ihtimaliyle tükürüğünü de dışarı atmalıdır. Tadı olmayan ketene gelince bu, denizlerde ıslatılır. Muhtaç olmayan kimselerin dahi bunları örmeleri mekruh olmaz. Zorunluluk olmadıkça oruçlunun harman dövmesi mek¬ruh olur. Çünkü boğazına kaçan ekin tozlan orucunu bozar. Ama zorun¬luluk olunca mekruh olmaz. Ekin sahibinin bu işi yapması mekruh değil¬dir. Çünkü ekin sahibi malını, gözü önünde bulundurup muhafaza etmek mecburiyetindedir. Oruçlunun öpme, düşünme ve bakma gibi cinsel iliş¬kinin mukaddimelerini, mezî ve menî akmamasından emîn olması hâlinde yapması mekruh olmaz. Menî ve mezî akmamasından emin olmaması ve bundan şüphe etmesi hâlinde oruçlunun bu gibi şeyleri yapması haram olur. Bu işleri yaptıktan sonra mezî veya menî akmazsa oruç sahîh olarak kalır. Mezî akarsa oruç bozulur, kaza gerekir. Ancak kasdetmeksizin ve peşine düşmeksizin sadece bakmak ya da düşünmekle mezî akarsa kaza etmek gerekmez. Başkasına bakan oruçlu kişi, mezî ya da menîsinin ak¬mayacağından emîn olmayarak veya şüpheye düşerek yapmakta olduğu cinsel ilişki mukaddimeleri haram ise ve bu davranışı da Ramazan orucundaysa menîsi aktığı takdirde hem kaza hem kefaret gerekir. Mezî, ya da menîsinin akmayacağından emîn olarak yapmakta olduğu cinsel ilişki mukaddimeleri mekruh ise, menîsi aktığı takdirde sadece kaza gerekir.
Ancak bu davranışı menî akıncaya kadar sürdürürse, hem kaza hem ke¬faret gerekir. Oruçlunun, ağızda çözülen ıslak misvağı kullanması mek¬ruhtur. Ama oruçlunun, ağızda çözülmeyen kuru misvağı bütün gün bo-yunca kullanması caiz olur. Ayrıca bu, abdest ve namaz gibi şer’î bir sebepten ötürü yapılırsa mendub olur. Susamak nedeniyle mazmaza yap¬mak da caizdir. Cünüb olarak sabahlamak uygun değildir. En iyisi gece¬leyin gusletmektir. Oruçlu kişi hasta halde olur ve orucu açmasına yol açacak şekilde hastalığının artacağından şüphelenirse hacamat vurdurma¬sı ve kan aldırması mekruh olur. Ama hastalığının artacağından endişe etmezse sağlıklı kimseler gibi hacamat vurdurması ve neşter vurup kan aldırması caiz olur. Ama sağlıklı kişi, hacamat vurdurmak ve kan aldır¬makla hastalanacağını -hasta kişi de bunları yapmakla hastalığının arta-cağını bilirse, bunları yapması haram olur.
Hanbeliler dediler ki: Oruçlunun yapması mekruh olan işler şun¬lardır: Boş yere, israf olsun diye, sıcaklıktan ötürü serinlemek için veya susuzluğunu gidermek için oruçlunun ağzına su alması mekruhtur. Serin¬lemek ya da şer’î bir gusül yapma gayesi dışında suya dalmak mekruhtur. Bu durumlarda oruçlunun karnına su kaçacak olursa, bu işlerin mekruh olmasına rağmen oruç bozulmaz. Tükürüğü ağızda toplayıp yutmak, ağızda çözülmeyen şeyi çiğnemek mekruhtur. Ağızda çözülen şeyi çiğnemek; çiğ¬nerken ağızdaki tükrük yutulmasa bile haramdır. Gereksiz yere yemeğin tadına bakmak mekruhtur. Ama bunu bir ihtiyaç nedeniyle yapmak mek¬ruh olmaz. Gereksiz yere yemeğin tadına bakılır da yemeğin azıcık bir parçası boğaza ulaşırsa oruç bozulur. Sahur yemeğini yedikten sonra diş aralarında yemek kalıntıları bırakmak mekruhtur. Misk ezmesi, buhur, kâfur ve öd ağacı gibi kendiliğinden (bazı parçalarının) boğaza kaçmasın¬dan korkulan nesneleri koklamak mekruhtur. Ama gül gibi kendiliğinden boğaza kaçmasından korkulmayan şeyleri koklamak mekruh olmaz. Öp¬mek, kucaklamak, ellemek gibi cinsel ilişkinin ön fiillerini yapmak; hatır¬landığında şehveti harekete getiren birine tekrar tekrar bakmak mekruh¬tur. Ama hatırlandığında şehveti harekete getirmeyen birine tekrar tekrar bakmak mekruh olmaz. Öpmek, ya da cinsel ilişkinin ön fiillerini yap¬makla menî akacağı zannedilirse, bu işleri yapmak haram olur. Fecr-i sâdığın doğuşu hususunda şüphe içinde olan kişinin cinsel ilişkide bulun¬ması mekruh olur. Ama fecr-i sâdığın doğuşu hususunda şüphe içinde olan kişinin sahur yemeğini yemesi mekruh değildir. Zîrâ sahur yemeğiyle oruç¬lunun bedeni kuvvetlenmektedir. Ama cinsel ilişki böyle değildir.
Şafiiler dediler ki: Oruçlunun bazı işleri yapması muaf, bazı işle¬ri yapması da mekruhtur. Oruçlunun unutarak veya zorlanarak ya da şer’an mazeret sayılan bir bilgisizlik sonucunda karnına bir şey giderse muaf sayılır. Orucu bozulmaz. Diş aralarında kalan ve dışarı atılmasın¬dan âciz kalman bir şey, tükürük akıntısıyla birlikte karına giderse muaf sayılır. Ama bu şey, dışarı atmak mümkün olduğu halde, atılmaz da tü¬kürükle beraber yutulursa oruç bozulur. Balgam, içilen kahvenin tortusu, yollardaki tozlar, elenmekte olan şeylerin uçuşan zerrecikleri, kara ve siv¬risinekler de bu hükme tabidirler. Sakınılması güç olan bu şeyler oruçlu¬nun boğazına kaçacak olursa, oruca zarar vermezler.
Oruçlunun başkasıyla sövüşmesi, fazilet olduğuna inanarak iftar vak¬tinden sonraya ertelemesi mekruhtur. İftarı fazilet olduğuna inanma sebepi dışında başka bir sebepten dolayı vaktinden sonraya ertelemek mek¬ruh olmaz. Sakız ve yemek çiğnemek orucu bozmaz. Ahçı ve benzeri bir kişinin oruçluyken yemeğin tadına bakması ve neşter vurdurarak kan aldırması mekruhtur. Şehveti harekete getirmeyecek bir öpme mekruhtur. Şehveti harekete getirecek olan öpme ise haramdır. Kucaklaşmak ve iki kişinin birbirine sarılması da bu hükme tâbidir. Oruçlu kişiyi zayıf düşü¬receğinden dolayı gereksiz yere hamama girmek mekruhtur. Zevalden sonra misvak kullanmak oruçlu için mekruh olmaz. Görülen, duyulan, koklanan şehvetlerden -eğer bunların hepsi helâl iseler- gönlü faydalandırmak mekruhtur. Haram olan şehvetlerle gönlü faydalandırmaya gelince, açık¬ça bilindiği gibi bu hem oruçlu, hem de oruçsuz kimseler için haramdır. Oruçlunun, gözlerine sürme çekmesi de mekruh sayılan şeylerdendir. Kuv¬vetli görüşe göre oruçlunun bunu yapması, evlâ değildir. [183]

Ramazan Orucunun Bozulması

Ramazan orucunu edâ etmekte olan kişinin orucu bozulursa Ra¬mazan ayma hürmeten, günün geri kalan kısmında oruçlu gibi davran¬ması vâcib olur. Ramazanda oruçlu bulunan bir kişi, hanımıyla oynaşır veya onunla kucaklaşır, ya da öpüşür de menisi akarsa orucu bozulur. Günün geri kalan kısmında oruçlu gibi davranması gerekir; orucunu açması caiz olmaz. Nafile, kefaret, muayyen veya gayr-ı muayyen adak ve Ramazan orucu kazası gibi, Ramazanın edası dışındaki bir orucu tutan kişi; orucu bozulduğu takdirde günün geri kalan kısmında oruçlu gibi hareket etmeye mecbur olmaz. Mâlikîler dışındaki üç mezheb ima¬mı bu hususta görüş birliği etmişlerdir.

Malikiler dediler ki: Muayyen bir adak orucu tutan kimse, ka¬sıtlı ya da kasıtsız olarak orucunu bozmuş olursa, günün geri kalan kıs¬mında yine oruçlu gibi hareket etmek mecburiyetindedir. Ramazan ayı nasıl ki farz olan oruç için tahsis edilmiş bir zamansa, muayyen adak orucunun tutulduğu vakit de tıpkı bunun gibi adak nedeni ile tutulan oruca tahsis edilmiş bir zamandır. Gayr-ı muayyen adak oruçlarla diğer vâcib oruçlara gelince, bunların peşpeşe tutulmaları, bunlar Ramazan oru¬cunun kefareti ile bir aylığına oruç tutma adağı yapılması gibi nedenlerden ötürü vâcîb ise, bu oruçların kasden bozulması hâlinde günün geri kalan kısmında oruçlu gibi hareket etmek gerekmez. Bu orucun peşpeşe tutulma şartı, kasden bozulması sebepiyle ihlâl edilmiştir ve dolayısıyla da bu oruca yeni baştan başlanması gerekir. Bu oruç unutarak ya da zorunluluk nedeniyle bozulmuşsa ve bu durum birinci günden sonraki günlerde olmuşsa, günün geri kalan kısmında oruçlu gibi hareket etmek gerekir. Birinci günde ise, günün geri kalan kısmında oruçlu gibi durması mendub olur. Vâcib olmaz. Tutulmakta olan oruç, Ramazanın kazası ve yemin kefareti gibi peşpeşe olması gerekli olmayan oruçlardan ise; bozul¬duğu takdirde günün geri kalan kısmında oruçlu gibi durmak da, durma¬mak da caiz olur. Bu orucun kasden bozulmuş olmasıyla, kasıtsız olarak bozulmuş olması arasında bir fark yoktur. Çünkü vakit, oruç için tahsis edilmiş bir vakit değildir. Tutulmuş olan oruç nafile olur da unutarak bozulmuş olursa, günün geri kalan kısmında oruçlu gibi durmak vâcib olur. Zîrâ unutarak bozulan bu orucun kaza edilmesi gerekmez. Kasıtlı olarak bozulduğu takdirde bu orucun kaza edilmesi gerekli olduğundan dolayı, günün geri kalan kısmında oruçlu gibi durmak vâcib olmaz. [184]

Oruç Tutmamayı Mubah Kılan Mazeretler

Oruç bozmayı, ya da tutmamayı mubah kılan mazeretler çok olup bunları şöylece sıralayabiliriz:
Hastalık: Oruçlu kişi hastalanır, oruç nedeniyle hastalığının artaca¬ğından, ya da şifâsının gecikeceğinden korkarsa veyahut da oruç ne¬deniyle şiddetli bir meşakkatle karşılaşırsa, üç mezheb imamına göre orucunu açması caiz olur. Hanbelîler, bu durumdaki kimsenin orucunu açmasının sünnet olacağını; oruç tutmasınınsa mekruh olacağını söyle¬mişlerdir. Bir kimse oruç nedeniyle helak olacağını veya duyularından birinin işlemez hâle geleceğini zanneder ve bundan korkarsa, orucunu açması vâcib olur. Bu durumdaki kişinin orucu devam ettirmesi ittifak¬la haramdır.
Bu anlatılanlar, hasta haldeki kimselerle ilgilidir. Sağlıklı kimselere gelince bunlar, oruç nedeniyle kendilerinde şiddetli bir zararın meyda¬na geleceğini zannederlerse, bu durumdaki hükmün ne olacağı husu¬sunda mezheblerin görüşleri aşağıda anlatılmıştır.

Hanbeliler dediler ki: Sağlıklı kimsenin de bu durumda, hasta gibi orucunu açması sünnet olur. Devam ettirmesi mekruh olur.
Hanefiler dediler ki: Bir kişi hastalıktan salim olur ve fakat oruç tuttuğu takdirde hasta olacağına kuvvetli bir zanla inanırsa, orucunu aç¬ması mubah olur. Ama bunun yanında bilfiil hasta olsa bile, oruca de¬vam etmesi de mubah olur.
Malikiler dediler ki: Sağlıklı kişi, oruç nedeniyle helak olacağını veya şiddetli bir eziyet göreceğini zannederse, tıpkı hasta kimse gibi oru¬cunu açması vâcib olur.
Şafiiler dediler ki: Kişi sağlıklı olur, ancak oruç tuttuğu takdirde hastalanacağını zannederse; orucu tutup zarar tahakkuk etmedikçe oru¬cunu açması caiz olmaz.

Hasta kimsenin orucunu açmak istediğinde, şâriin mazeret sâhiblerine bahşetmiş olduğu ruhsatı kullanmaya niyet etmesi, üç mezheb imamına göre vâcib değildir. Şâfiîler, oruç açılırken bu ruhsatın kulla¬nılmasına niyet edilmesi vâcibtir; terki hâlinde günahkâr olunur derler.
Gebe ve emzikti kadınların oruç tutmaktan korkmaları: Gebe ve emzikli kadınlar, oruç tuttukları takdirde kendileriyle birlikte çocukları¬na veya sadece kendilerine veyahut da sadece çocuklarına zarar isa¬bet edeceğinden korkarlarsa, mezheblerin ileri sürdükleri tafsilâta göre oruçlarını açmaları caiz olur.

Malikiler dediler ki: Gebe ve emzikli kadınlar -emzikli kadın, çocuğun öz anası olsun olmasın- oruç tuttukları takdirde gerek kendileri¬nin, gerek çocuklarının ve gerekse her ikisinin hastalanmalarından veya -hasta iseler- hastalıklarının artmasından korkarlarsa, orucu açıp sonra kaza etmeleri gerekir. Ayrıca gebe olan değil de emzikli olan kadın fidye de vermelidir. Bu kadınlar, oruç tuttukları takdirde gerek kendilerinin, gerek çocuklarının helak olmasından veya şiddetli bir zarara maruz kal¬masından korkarlarsa oruçlarını açmaları vâcib olur. Emzikli kadın, ken¬disinden başka emziren bir kadının bulunamaması veya bulunup da çocu¬ğun kabul etmemesi gibi nedenlerden ötürü çocuğu bizzat kendisi emzir¬me durumunda kalırsa, orucunu açması mubah olur. Emzirecek başka bir kadın bulunur, çocuk da onu kabul ederse, bu durumda asıl emzikli kadının oruç tutması gerekli olur, orucu açması hiçbir şekilde caiz olmaz. Çocuğun kabul ettiği yeni emzikçi kadın ücrete ihtiyaç duyarsa, bu ücret, varsa çocuğun malından karşılanır. Malı yoksa babasının malından karşı-lanır. Çünkü bu ücret, çocuğun nafakasının kapsamına girmektedir. Ço¬cuğun malı olmadığı takdirde nafakasını temin etmek babasına vâcibtir.
Hanefiler dediler ki: Gebe veya emzikli kadınlar oruç tuttukları takdirde ister hem kendilerine, hem de çocuklarına; ister yalnız kendileri¬ne ve isterse yalnız çocuklarına zarar isabet etmesinden korksunlar, oruçlarını açmaları veya hiç tutmamaları caiz olur. Oruç tutmaya muktedir olduklarında, tutamadıkları günlerin oruçlarını kaza etmeleri gerekir. Fidye vermeleri gerekmez. Emzikli kadın, çocuğun Öz anası da olsa, bu iş için kiralanmış bir sütana da olsa, aynı hükme tâbidir. Çocuğu emzirme işi¬nin bu kadının üzerinde kalmış olmasıyla olmaması da hükmü değiştir¬mez. Çünkü emzikli kadın eğer çocuğun öz anası ise zaten çocuğu emzir¬mesi dînen kendisi için bir vazifedir. Yok, eğer ücretle tutulmuş bir süt anası ise, emzirmesi akit ile kendisi için bir vazifedir. Her iki durumda da emzikli kadın, çocuğu emzirme mecburiyetinde kalmış olmaktadır.
Hanbeliler dediler ki: Gebe ve emzikli kadınlar; hem kendileri, hem çocukları için veya yalnız kendileri için oruç tutma nedeniyle bir zarar vukuundan korkarlarsa oruçlarını açmaları veya hiç tutmamaları mubah olur. Bu takdirjde güne gün kaza etmeleri gerekir. Ama oruç tut¬tukları takdirde yalnız çocuklarına zarar geleceğinden korkarlarsa oruçla¬rını açmaları veya hiç tutmamaları mubah olur. Bu takdirde güne gün kaza etmeleri ve her gün için bir fidye vermeleri gerekir. Emzikli kadın; çocuğunun başka bir kadının memesini emmeyi kabul etmesi ve ikinci kadını sütanası olarak kiralamaya muktedir olması ya da çocuğun bu ücreti karşılayacak malı olursa süt anası kiralaması vâcib olur. Kendisi¬nin orucu açması caiz olmaz. Kiralanan sütana da, yukarıdaki hükümler açısından öz ana gibi telâkki edilir.
Şafiiler dediler ki: Gebe ve emzikli kadınlar, oruç tuttukları tak¬dirde kendileriyle beraber çocuklarına veya yalnız kendilerine veyahut da yalnız çocuklarına tahammül edilemeyecek bir zararın isabetinden kor¬karlarsa oruçlarını açarlar. Her üç halden ötürü tutamadıkları orucu ka¬za etmeleri gerekir. Sonuncu durumdan, yani çocuklarına zarar gelmesin¬den korkmaları halinden dolayı ayrıca fidye vermeleri de gerekir. Emzikli kadının çocuğun öz anası veya kiralanmış emzikli bir kadın veyahut da hasbî sütanası olması hüküm bakımından bir farklılığa neden olmaz. Çocuğu emzirecek oruçsuz başka bir kadın veya oruçlu olmasına rağmen açlıktan etkilenmeyecek bir kadın bulunamaması nedeniyle emzirme işi emzikli kadının üzerinde kalırsa; yukarıdaki hallerin hepsinde orucunu açması vâcib olur. Eğer başka emziren bir kadının bulunması gibi bir sebepten ötürü emzirme işi ilk emzikli kadının üzerinde kalmazsa, çocuğu emzirip orucu açması veya hiç tutmaması da caiz olur. Her halükârda oruç tutmaması veya orucunu açması vâcib olmaz. Bu tafsilât, kirayla tutulan emzikli kadının kiralanmadan önce, orucun zararından korkması hâlinde sözkonusu olur. Kiralanmadan sonra ise oruç tutması gerektiğine kuvvetli bir zanla kanaat getirirse, kendisinden başka bir emziren bulunsa bile, oruç tuttuğu takdirde zarar göreceğinden korkarsa orucunu açması veya hiç tutmaması vâcib olur.
Fidye, orucun her bir günlük kazası için altmış fakiri doyurmaktır. Yani bu fakirlerden her birine, kefaretlerde fakirlere verilen yiyecek mik¬tarına denk bir yiyecek verilmelidir.

Yolculuk nedeniyle oruç tutmama: Seferi kişinin yolculuk mesafe¬si, namazı kısaltmayı mubah kılan bir mesafe kadar olursa; sefere fecrden önce başlayıp fecrin doğuşundan önce seferîlik hükümlerinin baş¬ladığı noktaya ulaşırsa, oruç tutmaması mubah olur. Eğer yolculuk me¬safesi, namazı kısaltmayı mubah kılacak bir uzunlukta değilse oruç tutmamak caiz olmaz. Bu iki şart üzerinde üç mezheb imamı ittifak etmişlerdir. Yalnız Hanbelîler ikinci şartta diğer mezheblere muhalefet etmişlerdir.

Hanbeliler dediler ki: Oruçlu kişi gündüzleyin zevalden sonra da olsa, kendi beldesinden çıkıp yolculuğa giderse, namaz kısaltmayı mu¬bah kılacak kadar bir mesafeye gitmesi şartıyla orucunu açması caiz olur. Ama bu durumda, içinde bulunduğu günün orucunu tamamlaması daha faziletli olur.

Şâfiîler buna üçüncü bir şart daha eklemişlerdir.

Şafiiler: Yolculuk hâlinde oruç tutmanın caiz olması için üçüncü bir şart daha öne sürmüşlerdir. Bu şart, kişinin sürekli yolculuğa çıkan biri olmamasıdır. Seferîliği sürekli olan kimsenin oruç tutmaması haram olur. Ancak seferdeyken oruç tuttuğu takdirde, teyemmümü mubah kılan meşakkat gibi bir sebeple karşılaşacak olursa oruç tutmaması vâcib olur.

Ramazanda fecrin doğuşundan sonra yolculuğa çıkan kişinin oru¬cunu açması haramdır. Açtığı takdirde üç mezheb imamına göre kefâretsiz olarak kaza etmesi gerekir.

Şafiiler dediler ki: Fecrin doğuşundan sonra yolculuğa başlayan kişi, (Ramazan orucunun edası gibi) hem kaza, hem de kefareti gerekli kılan orucunu açarsa, hem kaza hem kefaret gerekir. Bu kişi, (Ramazan orucunun edası dışındaki bir oruç gibi) sadece kazayı gerekli kılan orucu¬nu açarsa, kendisine sadece kaza vâcib olur. Ama böyle bir kişinin, her halükârda orucunu açması haram olur.

Oruç tutmaya geceleyin niyet et¬miş olan seferinin (tuttuğu orucu) açması caiz olur; günahkâr olmaz; kaza etmesi gerekir. Mâlikîlerle Hanefîler bu görüşe muhaliftirler.

Malikiler dediler ki: Seferî bir kişi, geceleyin oruca niyet eder de oruçlu olarak sabahlar; her hangi bir te’vil ile olsun olmasın, sonra bu orucunu açacak olursa kendisine hem kaza hem de kefaret vâcib olur.
Hanefiler dediler ki: Geceleyin oruca niyet eden seferî kişinin gündüzleyin orucunu açması haram olur. Açtığı takdirde sadece kaza ge¬rekir.

Seferi kişinin, kendisine zor gelmemesi hâlinde orucunu tutması mendub olur. Çünkü bunun daha erdemli bir davranış olacağını Yüce Allah haber vermektedir:
“Bilirseniz (seferde) oruç tutmanız, sizin için daha hayırlıdır” [185]
Ama böyle bir kişiye oruç tutmak zor gelirse tutmaması, Hanefîlerle Şâfiîlere göre daha faziletlidir. Mâlikîlerle Hanbelîlerin buna ilişkin görüşleri aşağıya alınmıştır.

Mâlîkîler: Kendisine zor gelmediği takdirde seferî kişinin oruç tutmasının daha erdemli bir davranış olacağını söylemişlerdir.
Hanbeliler dediler ki: Seferi kimselerin kendilerine zor gelmese bile oruç tutmamaları sünnet, tutmaları mekruhtur. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz şu kutlu sözleriyle bu konuya ışık tutmuşlardır:
“Seferde oruç tutmak, iyilikten değildir. [186]

Seferî kişi; oruç tuttuğu takdirde ölmekten, organlarından birini yi¬tirmekten veya bir menfaatin gitmesinden korkarsa oracunu açması veya hiç tutmaması vâcib olur. Bu durumda oruç tutması ittifakla na¬ram olur. Hayızlı ve nifaslı kadınların oruçları: Oruçlu kadında hayız veya nifas kanaması görülürse, orucunu açması vâcib olur ve oruç tutması haram olur. Oruç tuttuğu takdirde de orucu geçersiz olur. Kanama gün¬leri boyunca güne gün kaza etmesi gerekir.
Şiddetli derecede susayan veya acıkan oruçlunun durumu: Oruçlu kişi, oruca devam edemiyecek derecede şiddetli bir açlık veya susuz¬lukla karşılaşacak olursa, orucunu açması caiz olur. Bilâhare bu oru¬cunu kaza etmesi gerekir.
Yaşlılık: Senenin hiçbir mevsiminde oruç tutamayacak kadar yaşlı olan pîr-i fânî kimseler, oruç tutmaz ve Ramazanın her bir günü için bir miskin kimseye yiyecek fidyesi (yani bir fitre) vermesi vâcib olur. Mâlikîlerse fidye vermesi sadece müstehab olur demişlerdir. İyileşme umudu olmayan hasta da bu hükme tâbidir. Bu ikisi, oruç tutma iktida¬rında olmadıklarından ötürü kendilerine kaza gerekmez (sadece fidye verirler). Hanbelîler dışındaki üç mezheb imamı bu görüştedir.

Hanbeliler dediler ki: Yaşlılıktan veya iyileşmesi umulmayan bir hastalıktan ötürü oruç tutamayan kimselerin, tutamadıkları her gün için fidye vermeleri gerekir. Bu fidyeyi veren kişi bilahare oruç tutacak güce erişirse, bunu kaza etmesi gerekmez. Ama fidyeyi vermeden önce oruç tutacak güce erişirse kaza etmesi gerekir.

Ramazanda oruç tutmaktan âciz olan ve fakat başka bir zamanda kaza etmeye muktedir olan kişinin, orucunu bilâhare kaza etmesi gerekir. Fidye vermesi gerekmez.
Oruçlunun aklını yitirmesi: Oruçlu kişi, bir an olsun delirecek olur¬sa kendisine oruç vâcib olmaz. Tutsa da orucu sahîh olmaz. Kaza et¬mesinin vâcibliği hususunda mezheblerin detaylı görüşleri aşağıya alınmıştır.

Şafiiler dediler ki: Kişi, kendi fiiliyle delirirse, meselâ gece bir şey yeyip de, bu şeyin etkisiyle gündüzleyin aklını yitirirse, deli olduğu süre içinde tutamadığı günlerin oruçlarını sonra kaza etmesi gerekir. Ama kendi fiiliyle olmaksızın delirirse, tutamadığı günlerin oruçlarını kaza et¬mesi gerekmez.
Hanbeliler dediler ki: Kişi kendi fiiliyle veya başka bir nedenle delirir de deliliği gün boyunca devam ederse, o günün orucunu kaza et¬mesi mutlak olarak gerekmez. Ama günün bir kısmında ayılacak olursa, tutamadığı orucu kaza etmesi vâcib olur.
Malikiler dediler ki: Oruçlu kişi günün tamamında veya çoğun¬da delirirse; günün evvelinde delilikten salim bulunmuş olsun olmasın, o günün orucunu kaza etmesi gerekir. Günün yansı veya daha azı süre¬since deliren oruçlu kişi; günün evvelinde delilikten salim bulunmamış olursa o günün orucunu yine kaza etmesi gerekir. Aksi takdirde, yukarı¬da da belirtildiği gibi kaza etmesi icâb etmez.

Oruç tutmamayı mubah kılan mazeretin gündüzleyin ortadan kalk¬ması hâlinde, meselâ hayızlı kadın, Ramazanda gündüzleyin temizle¬nirse veya misafir gündüzleyin mukîm olursa veyahut da çocuk gün¬düzleyin bulûğa ererse; Ramazan ayına hürmeten günün geri kalan kısmında oruçlu gibi hareket etmesi vâcib olur. Hanefîlerle Hanbelîler bu görüştedirler. Mâlikîlerle Şâfiîlerin buna ilişkin görüşleri ise aşağıya alınmıştır.

Malikiler dediler ki: Oruç tutmamayı mubah kılan mazeret, baş¬kasının zorlaması dışındaki bir mazeret olursa, bunun giderilmesi hâlin¬de, günün geri kalan kısmında oruçlu gibi hareket etmek vâcib olmaz. Ama bu mazeret başkasının zorlamasına dayanıyorsa, zorlama ortadan kalkınca günün geri kalan kısmında oruçlu gibi hareket etmek vâcib olur. Unutarak bir şey yiyen kişi de bilâhare oruçlu olduğunu hatırlarsa, günün geri kalan kısmında oruçlu gibi hareket etmesi vâcib olur.
Şâfîîler: Bu durumda günün geri kalan kısmında oruçlu gibi ha¬reket etmenin vâcib değil de sünnet olduğunu söylemişlerdir. [187]

Oruçlunun Yapması Müstehab Olan İşler

Güneşin batmasının tahakkukundan sonra ve akşam namazından önce iftarı acilen yapmak müstehabtır. İftarın, eğer varsa taze hurma ile, o yoksa kuru hurma ile, o yoksa tatlı bir şeyle, o da yoksa suyla yapılması mendubtur. İftar edilen yemişlerin tek sayıda olmak kaydıyla üç veya daha fazla olması müstehabtır. İftardan hemen sonra, me’sur dualardan birini, meselâ şunu okumak müstehabtır:
“Allah’ım! Senin için oruç tuttum! Senin rızkınla orucumu açtım. Sana tevekkül ettim. Sana imân ettim. Susuzluk gitti, damarlar ıslandı, ecir tahakkuk etti. Ey fazlı geniş Allah’ım! Beni afvedip bağışla. Hamd O Allah’a kî, bana yardım etti de oruç tuttum; bana rızık verdi de oru¬cumu açtım.”
Bir bardak su içmekle de olsa, az bir şey yemek veya içmek için sahura kalkmak oruçlu için müstehab olan davranışlardandır. Bunun bir bereket vesilesi olacağını Peygamber Efendimiz şu kutlu sözüyle bildirmiştir:
“Sahura kalkın. Muhakkak ki sahurda bereket vardır.” [188]
Sahurun vakti, gecenin ikinci yarısının girmesiyle başlar. Vakit geç¬tikçe fazilet daha da artar. Fakat, fecrin doğmuş olma şüphesine mey¬dan verecek kadar geciktirmemek gerekir. Zîrâ Peygamber (s.a.v.) Efen¬dimiz buyurmuşlardır ki:
“Seni şüpheye düşüren şeyi bırak da seni şüpheye düşürmeyecek olan şeylere bak.” [189]
Fazla konuşmaktan dili alıkoymak da oruçlu için müstehabtır. Gıy¬bet ve koğuculuk gibi haram konuşmalardan dili alıkoymak ise her za¬man vâcibtir. Fakat bu Ramazanda daha da önem kazanır. Hısımlara, yoksul ve miskinlere fazlaca sadaka verip ihsanda bulunmak, ilimle meşgul olmak, Kur’ân-ı Kerîm okumak, zikir yapmak müstehabtır. Fır¬sat buldukça gece veya gündüz Peygamber (s.a.v.) Efendimize salâtü selâmda bulunmak ve itikâfa girmek de müstehabtır. [190]

Ramazan Orucunun Kazası

Kasıtlı olarak veya önceki sayfalarda belirtilen sebeplerden ötürü Ramazan orucunu tutmadığı için kaza etmesi gereken bir kimse; tut¬mamış olduğu günlerin orucunu, nafile oruç tutmanın mubah olduğu günlerde kaza eder. Bu kazaları, oruç tutmanın yasak olduğu günlerde ifâ etmesi geçerli olmaz. Meselâ Ramazan bayramının birinci günün¬de, Kurban bayramının da her dört gününde bu orucu tutamaz. Bu kazaları, farz bir oruç için tahsis edilmiş olan bir zamanda da, meselâ hâl-i hazırdaki Ramazan ayı içinde tutamaz. Bu kazaları, günü belirlen¬miş adak oruçlarının günlerinde ifâ etmek de geçerli olmaz. Meselâ, Zilkade ayının ilk on gününde oruç tutmayı adayan kişi, zimmetindeki Ramazan kazasını bu on gün içinde ifâ edemez. Mâlikîlerle Şâfiîler bu görüştedirler. Hanefîlerle Hanbelîlerin buna ilişkin görüşleri ise aşa¬ğıya alınmıştır.

Hanefiler dediler ki: Kişinin, geçen Ramazandan kazaya kalan orucunu, oruç tutmayı adadığı günlerde tutması sahîh olur. Adak orucu¬nu ise başka günlerde kaza etmesi gerekir. Şundan ki: Adaklar; zaman, mekân veya dirhemlerle tâyin edilmezler. Buna göre bir kişi, Receb ayın¬da oruç tutmayı adarsa, bu orucu Receb ayında tutamadığı takdirde Şa¬ban ayında tutabilir. Bir dirhemi sadaka olarak belli bir yerde vermeyi adayan kişi, bunun yerine başka bir dirhemi, başka bir yerde sadaka ola¬rak verebilir.
Hanbeliler dediler ki: İnsanı ikna edecek en açık ifâde şudur: Ramazandan kazaya kalan günleri, oruç tutmaya adanan günler içinde kaza etmek sahîh olur.

Bir kişi, içinde bulunduğu Ramazan ayının tutamamış olduğu gün¬lerinin orucunu, yine Ramazan ayı içinde kaza edemez. Çünkü bu Ra¬mazan ayı sadece eda için tahsis edilmiştir; kaza için değil… Dolayı¬sıyla bu ay, Ramazanın edâ orucundan başka bir orucu kabul etmez. Şu halde bir kişi, hazırdaki Ramazan ayını veya bu ayın birkaç gününü, geçen Ramazan ayında tutamadığı günlerin yerine kaza olarak tut¬maya niyet ederse, tuttuğu oruç ne hazırdaki Ramazan orucunun yeri¬ne, ne de geçen Ramazanın kazası yerine geçer. Hazırdaki Ramazan orucunun yerine geçmez; çünkü bu oruca niyet etmemiştir. Geçen Ra¬mazanın kazası yerinede geçmez; çünkü hazırdaki Ramazan ayı, ken¬di orucundan başka bir orucu kabul etmez. Hanefîler dışındaki diğer üç mezheb bu hususta görüş birliği etmişlerdir.

Hanefiler dediler ki: Bir kişi, kazaya kalmış geçmiş Ramazanın orucunu hazırdaki bir Ramazan ayı içinde tutarsa, bu orucu hazırdaki Ramazan orucunun yerine geçer. Çünkü bu zaman, hazırdaki Ramazan orucu için tahsis edilmiştir. Başka bir orucu kabul etmez. Bu günlerde tutulan oruçta niyetin tâyin edilmesi şart değildir.

Yevm-i sekte nafile oruç tutmak sahîh olduğu için, o günde kaza orucu da tutulabilir. Ramazan orucu kaza edilirken aya değil de, güne itibâr edilir. Meselâ Ramazanı baştan sona tutmayan bir kişi, otuz gün çekmiş olan bu Ramazanın orucunu, sözgelimi Muharrem ayının birin¬ci gününden başlayarak tutar ve sonuna kadar devam ederse; bu ay yirmi dokuz gün çektiği takdirde, bir gün daha kaza etmesi gerekir. Üzerinde kaza orucu bulunan kişinin, zimmetten kurtulmak için bu ka¬za oruçlarını tutmakta acele davranması ve başladıktan sonra da peşpeşe devam etmesi müstehab olur. Böyle yapmaz da, kaza oruçla¬rını tutmayı geciktirir veya peşpeşe değil de ayrı ayrı günlerde tutarsa sahîh olur, ama menduba muhalefet etmiş olur. Şu kadar var ki; ikinci Ramazana, geçen Ramazandan kazaya kalmış olan günler sayısında yaklaşılmış ise, bu takdirde kazaya kalan oruçları acilen tutmak vâcib olur. Şâfiîlerle Hanefîler bu görüşe muhaliftirler.

Şafiiler dediler ki: Meşru mazereti olmaksızın Ramazan orucu¬nu kasden bozan kişinin, bunu acilen kaza etmesi vâcibtir.
Hanefiler dediler ki: Ramazanın tutulmayan veya bozulan oru¬cunu, belli bir vakte bağlı olmaksızın geniş süre içinde kaza etmek vâcib¬tir. Kazaları ikinci Ramazanın girişine dek erteleyen kişi günahâr olmaz.

Bir kişi zimmetin¬de bulunan kaza oruçlarını tutmaz da ikinci Ramazan ayı girerse, bu durumda kazaya ek olarak fidye vermesi de vâcib olur. Fidye, her ka¬za günü için bir miskine yemek yedirmektir. Bunun miktarı kefaretler bahsinde belirtilmiştir. Üç mezheb imamı bu hükümde ittifak etmişler¬dir. Yalnız Hanefîler, ikinci Ramazan girinceye dek kaza oruçlarını tut¬mamış olan kimsenin fidye vermesi gerekmez demişlerdir. Bu gecikme bir mazeretten ötürü olsun, olmasın aynı hükme tâbidir. Fidye ancak, ikinci Ramazanın girişinden önce kaza etme İmkânı olup da kaza et¬meyen kimse üzerine vâcib olur. Aksi takdirde fidye vermesi gerekmez. Kaza oruçlarını tutmamış olan kişinin, yılların tekerrürü ile fidyeyi tekrar vermesi gerekmez. Şâfiîler, yılların tekerrürü ile fidyenin de te¬kerrür edeceğini söylemişlerdir. [191]

Ramazan Orucunu Tutmayanın Kefaret Vermesi Ve Bu Kefareti Vermekten Âciz Olan Kimsenin Hükmü

Ramazan orucunu, kefareti gerekli kılacak şekilde bozan veya tut¬mayan kimsenin kefaret vermesi vâcib olur. Bu kefaret de, üç mezhe¬bin ittifakına göre mü’min bir köleyi hürriyetine kavuşturmaktır. Hanefîler, oruç kefareti dolayısıyla hürriyete kavuşturulacak olan kölenin mü’¬min olması şart değildir, demişlerdir. Yalnız hürriyetine kavuşturulacak olan kölenin körlük, dilsizlik ve delilik gibi zararlı ayıplardan salim ol¬ması şarttır. Bunu bulamayan kişinin peşpeşe iki ay oruç tutması vâcib olur. Bunun için bir kamerî ayın başlangıcında oruca başlayan kişi, hilâl itibariyle bu ve bundan sonraki ayı baştan sona oruçlu olarak ge¬çirir. Arabî bir ayın içinde kefaret orucuna başlayan bir kimse, İçinde bulunduğu ayın geri kalan kısmını ve müteâkib ayın tamamını oruçlu olarak geçirir. Üçüncü ayda da, ilk ayda tuttuğu günlerin orucunu otu¬za tamamlayacak gün sayısı kadar oruç tutar. Kaza gününün orucu, bu kefaretten sayılmaz. (Ayrıca tutulması gerekir.)
Kefaret için tutulan iki aylık orucun peşpeşe olması zorunludur. Bu arada seferîlik gibi şer’î bir mazeretle de olsa oruç bozulduğu tak¬dirde, o güne kadar tutulmuş olan oruçlar nafile yerine geçer. Sürekli¬lik şartının ihlâl edilmiş olması nedeniyle yeniden iki aylık oruca başla¬mak gerekir. Üç mezheb imamı bu hususta görüş birliği etmişlerdir. Hanbelîler, seferîlik gibi şer’î bir mazeret dolayısıyla kefaret orucuna ara vermek; süreklilik şartını ihlâl etmez demişlerdir.
Şiddetli bir meşakkat ve benzeri sebeplerden ötürü iki ay oruç tutmaya muktedir olamayan kimsenin altmış miskine yiyecek vermesi vâcib olur. Bu üç durum arasındaki tertibe riâyet etmek, üç mezheb imamına göre vâcibtir. Mâlikîler, diğer mezheblere muhalefet ederek aykırı görüş beyânında bulunmuşlardır.

Malikiler dediler ki: Ramazan orucunun kefaretini verecek olan kişi, köle azâd etmek, yiyecek vermek veya iki ay oruç tutmak şıkların¬dan dilediğini seçebilir. Sırasına göre en faziletlisi yiyecek vermek, köle azâd etmek, sonra iki ay oruç tutmaktır. Bunlardan birini tercih etme serbestisi özgür ve reşîd kimselere özgüdür. Kölenin, köle azâd etmesi sahîh olmaz. Çünkü onun velayeti yoktur. Efendisi izin verirse, kefareti için miskinlere yiyecek verir. İki ay oruç tutarak da kefaret ödeyebilir. Efendisi yiyecek vermesine izin vermezse, sadece oruç tutarak kefaret öde¬mesi zorunlu hale gelir. Sefih kimselere gelince, velîsi kendisine oruç tu¬tarak kefaret ifâ etmesini emreder. Sefîh oruç tutmaktan geri durur veya tutmak ister de âciz kalırsa velîsi, yiyecek vermekle köle azâd etmekten hangisi daha ucuza mal olacaksa onu vererek kefaretini ifâ eder.

Üç mezheb imamı, bu görüşü ileri sürerken Ebû Hüreyre (r.a.)’ın rivayet etmiş olduğu şu habe¬re dayanmışlardır:
“Adamın biri Rasulullah (s.a.v.)’a gelerek:
“Yâ Rasûlullah! Mahvoldum” dedi. Rasûlullah:
“Seni mahveden nedir?” diye sordu. Adam:
“Ramazanda (gündüzleyin) hanımımla cinsel ilişkide bulundum” diye cevap verdi.
“Bir köle azâd edecek kadar mal bulabilir misin?”
“Hayır.”
“Peşpeşe iki ay oruç tutabilir misin?”
“Hayır.”
“Altmış miskine yedirecek kadar erzak bulabilir misin?” Adam:
“Hayır” dedi ve sonra da oturdu.
Rasûlullah (s.a.v.) ona, hurma yaprağından örülmüş ve içinde ke¬faret miktarınca hurma bulunan bir zenbil getirdi:
“İşte bunu sadaka olarak dağıt” dedi. Adam da:
“Bizden daha yoksul birine mi vereceğim?! Allah’a and olsun ki, bu iki kara taşlı yerin arasında bu hurmalara bizden daha muhtaç bir aile halkı yoktur” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.), ön dişleri görününceye kadar güldü ve sonra:
“Git de onları çoluk çocuğuna yedir” dedi.” [192]
Bu hadîsten anlaşılıyor ki, kefaret ödemesi gereken kişi, içlerinde geçimini sağlamakla yükümlü olduğu kimseler bulunduğu takdirde, ke¬faretini kendi aile halkına yedirebilir. Ne var ki bu hüküm, sadece bu soruyu Rasûlullah (s.a.v.) a soran adama mahsustur. Çünkü kefarette farz olan, kişinin kendi aile halkı dışındaki altmış miskine yiyecek ver¬mesi ve mezheblerin aşağıda sunulan tafsîlâtı doğrultusunda her bir miskine belli miktarda vermesidir.

Malikiler dediler ki: Kefaret veren kişinin her bir miskine Pey¬gamber (s.a.s.) in ölçeğiyle bir ölçek yiyecek vermesidir. Bu ölçek de, ne fazla yumularak, ne de fazla açılarak orta durumdaki iki avucun do¬lusu kadardır. Kefaret olarak her miskine verilecek bu bir ölçeklik yiye¬cek de, kefaret veren kişinin içinde bulunduğu beldede çoğunlukla yeni¬len buğday ve benzeri şeylerden olmalıdır. Bu yiyecek maddesinin yerine ne öğle ve ne de akşam yemeği yedirmek yeterli olmaz. Bu ölçeğin ölçek olarak miktarı, Mısır kadehinin üçte biri kadardır. Bu ölçeğin ağırlık ola¬rak miktarı 1 -1/3 rıtıl kadardır. Bir rıtıl, 128 Mekke dirhemine eşittir.
Bir dirhem de orta ağırlıktaki elli arpa tanesi ve bir arpanın beşte biri ağırlığına eşittir. Bu yiyecek maddesi yalnızca yoksul ve miskinlere verile¬bilir. Kişinin bunu, geçimini temin etmekle yükümlü olduğu kimselere vermesi caiz olmaz. Meselâ anasına, babasına, eşine veya küçük çocukla¬rına vermesi, kefaret yerine geçerli olmaz. Kefaret verecek olan kişi, bu kefaretini; geçimlerini temin etmekle yükümlü olmadığı kardeş, bacı ve dede gibi akrabalarına verebilir.
Hanefiler dediler ki: Kefaret için altmış miskini, iki öğle veya iki akşam yemeğinde veyahut da bir iftarla sahur yemeğinde yemek yedi-rerek doyurmak yeterli olur. Ya da her birine yarım sa’ (1, 667 kg), buğday veya değerini veya bir sa’ (3,334 kg) arpa, hurma ya da kuru üzüm vermesi yeterli olur. Bir sa’, 2 ,1/3 Mısır kadehidir. (1 Mısır kadehi = 1,429 kg’dir.) Kefaret verilen miskinler arasında, kefaret veren kişinin usûl, fürû ve eşi gibi geçimini sağlamakla yükümlü olduğu kimseler bu¬lunmamalıdır.
Şafiiler dediler ki: Kefaret için altmış miskinden her birine, fıtır sadakasında verilmesi uygun olan buğday ve arpa gibi yiyecek maddeleri¬nin o beldenin çoğunlukla yenen gıda maddelerinden olması şarttır. Un veya kavut gibi nesnelerin verilmesi geçerli olmaz. Çünkü bu gibi şeyleri, fıtır sadakası olarak vermek caiz olmamaktadır. Bir ölçek, Mısır kadehi¬nin yarısı kadardır ki, bu da Mısır ölçeğinin sekizde birine eşittir. Verilen bu gıda maddesinin, yoksula mülk edilmesi vâcibtir. Bu miktar gıda mad¬desini yoksula yedirmek kefaret olarak geçerli olmaz. Meselâ bu gıda mad¬desini öğle ve akşam yemeği yaparak yoksula yedirmek yeterli olmaz. Kefaret olarak kendilerine bu gıda maddeleri verilen miskinler arasında, kefaret verenin geçimini temin etmekle yükümlü olduğu kimselerin bu¬lunmaması gerekir. Ama kefaret vermekle yükümlü olan kişinin yerine başkası kefaretini veriyorsa, kefaret için gıda maddesini alan yoksullar arasında kefaret veren kişinin geçimini temin etmekle yükümlü olduğu kişilerin bulunması da sahîh olur.
Hanbeliler dediler ki: Kefaret için her miskine bir ölçek buğday verilir. Bir ölçek, 1, 1/3 lrak rıtılıdır. Bir Irak ntıh ise 128 dirheme eşittir.
Ya da bir ölçek arpa, hurma, kuru üzüm veya çökelek verilir. Kişinin gücü yettiği takdirde bu sayılan gıda maddelerinden başkasını vermesi caiz olmaz. Bir ölçek, dört müdtür. Bir ölçek, iki Mısır kadehi kadardır. Buğday veya arpa ununu veya bunların kavutlarını (kavrulduktan sonra öğütülerek elde edilen un), elenmemiş olsa bile, kefaret olarak vermek yeterli olur. Ancak verilen kavut miktarı, ölçek olarak değil de gram ola¬rak, bunların tane haldeki ölçekleri ağırlığında olmalıdır. Arpa ve buğda¬yı, taneleri arasındaki yabancı maddeleri ayiklamaksizın da kefaret ola¬rak vermek caizdir. Fakirlere ekmek yedirmek veya onlara kurtlanmış, nemlenmiş, tadı değişmiş bayat buğday gibi ayıplı ve kusurlu tahılları vermek caiz olmaz. Kendilerine kefaret verilen yoksullar arasında, kefa¬ret verenin babası, dedesi, oğlu, torunu gibi usûl ve fürûu ile, eşi ve başkası tarafından geçimi sağlanmayan kızkardeşi bulunmamalıdır. Bu hü¬küm bakımından kefareti, müstehak olan kişinin kendisinin vermesi ile başkasının onun yerine vermesi arasında fark yoktur.

Kefareti gerekli kılan davranışlar kaç gün işlenmiş ise o günler sayısınca kefaret vermek vâcib olur. Mâlikîlerle Şâfiîler bu görüştedir¬ler. Hanefîlerle Hanbelîlerin buna ilişkin görüşleri aşağıya alınmıştır.

Hanefiler dediler ki: İster aynı günde, ister muhtelif günlerde olsun, ister bir Ramazanda, ister muhtelif senelerin Ramazanlarında ol¬sun, kefareti gerekli kılan davranışların tekerrür etmesi nedeniyle kefaret tekerrür etmez. Ancak kefareti gerekli kılan davranışlardan birini işleyen kişi, bu davranışın kefaretini öder; sonra da kefareti gerekli kılan ikinci bir davranışı işlerse, bu tekrarı aynı günde ise önceki kefareti ikisi için de yeterli olur. Bu tekrarı ayrı günlerde olursa da birincinin kefaretini ödemişse ikincisi için de yeni bir kefaret ödemesi vâcib olur. Zahir rivâyetlere göre bu hususta da tafsîlât vardır. Şöyle ki: Kefaret, cinsel ilişki nedeniyle vâcib olmuşsa tekerrür eder. Aksi hâlde tekerrür etmez.
Hanbeliler dediler ki: Kefareti gerekli kılan davranış aynı günde tekerrür eder de birinci davranışın kefareti verilmiş olursa, müteakib dav¬ranışın kefaretini de vermek vâcib olur. Eğer birinci davranışın kefareti henüz verilmemiş ise müteakib davranış için de ayrıca bir kefaret gerek¬mez. Sadece bir kefaret vermek icâb eder.

Kefareti gerekli kılan davranışlar aynı günde birkaç defa tekrarlansa bile bir tek kefaret vâcib olur. Kefareti ikinci kez gerekli kılan davranış, birinci kefaretin ödenmesinden sonra vukûbulsa dahi yine bir tek kefa¬ret vâcib oiur. Diyelim ki: Ramazanda gündüzleyin oruçluyken bir kişi defalarca cinsel ilişkide bulunur da birinci ilişkiden hemen sonra bir köle azâd ederek veya altmış yoksula yiyecek vererek kefaretini öder¬se; bundan sonra oruçlu gibi davranmaması her ne kadar günahsa da, müteakib cinsel ilişkilerinden ötürü kendisine bir şey gerekmez. Kefaret ödemesi gereken bir kişi, bütün çeşitleriyle kefareti vermekten âciz kalırsa, imkân buluncaya kadar kefaret zimmetinde kalır. Hanbelîler dışındaki üç mezheb bu hususta müttefiktirler.

Hanbeliler dediler ki: Bir kişi, kefaretin kendisine vâcib oldu¬ğu anda bütün çeşitleriyle kefareti ödemekten âciz ise, bilâhare imkân bulsa bile kefaret zimmetinden düşmüş olur. [193]
[167] Abdurrahman Ceziri, Dört Mezhebe Göre İslam Fıkhı- 2, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 781-785.
[168] Abdurrahman Ceziri, Dört Mezhebe Göre İslam Fıkhı- 2, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 785.
[169] Buradaki “müneccim” kelimesi, astronomi bilgini (astrolog: gökbilimci) anlamında kullanılmaktadır.
[170] Abdurrahman Ceziri, Dört Mezhebe Göre İslam Fıkhı- 2, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 785-786.
[171] Abdurrahman Ceziri, Dört Mezhebe Göre İslam Fıkhı- 2, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 786.
[172] Abdurrahman Ceziri, Dört Mezhebe Göre İslam Fıkhı- 2, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 786-787.
[173] Abdurrahman Ceziri, Dört Mezhebe Göre İslam Fıkhı- 2, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 787-788.
[174] Buhârî, Savm, 5, 11; Müslim, Sıyâm, 6-9, 17; Ebû Dâvûd, Savm, 4, 6, 7.
[175] Abdurrahman Ceziri, Dört Mezhebe Göre İslam Fıkhı- 2, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 788-791.
[176] Abdurrahman Ceziri, Dört Mezhebe Göre İslam Fıkhı- 2, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 792-794.
[177] Abdurrahman Ceziri, Dört Mezhebe Göre İslam Fıkhı- 2, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 794-795.
[178] Abdurrahman Ceziri, Dört Mezhebe Göre İslam Fıkhı- 2, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 795-797.
[179] Abdurrahman Ceziri, Dört Mezhebe Göre İslam Fıkhı- 2, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 797.
[180] Bakara: 2/185.
[181] Abdurrahman Ceziri, Dört Mezhebe Göre İslam Fıkhı- 2, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 797-804.
[182] Abdurrahman Ceziri, Dört Mezhebe Göre İslam Fıkhı- 2, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 805-810.
[183] Abdurrahman Ceziri, Dört Mezhebe Gö