29

Haziran
2012

CÜNÜP İKEN NAMAZA YAKLAŞMAMAK, SU BULUNMADIĞINDA TEYEMMÜM ETMEK:

Yazar: arafat  |  Kategori: iBADET  |  Yorum: Yok   |  441 Kez Okundu

«Cünüp İken yolcu olmanız müstesna gusledene ka¬dar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz, yahut biriniz heladan gelmişse veya kadınlara dokunmuşsamz ve bu durumlarda da su bulamamışsanız tertemiz bir toprağa teyemmüm edin, yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz, Al¬lah çok afveder, çok bağışlar.» (Nisa sûresi, âyet; 43).
Cünüp iken camiye girmenin, orada oturmanın haram ol¬duğunda ittifak vardır. Ancak «âbir-i sebîl» izafesinin taşıdığı mâna üzerinde görüş farkı ve bunun neticesi olarak da deği¬şik hükümler meydana gelmiştir:
a) Âbir, ubûr kökünden İsm-i faildir; yolu bir kenarından diğer kenarına kat’etmek mânasına gelir.
b) Yolcu olan, yolu kat’etmekte bulunan, mânasına da kullanılmıştır.
Birinci mânaya göre, yolun cami’ içinden veya avlusundan geçmesi sebebiyle cünüp kimsenin zarurî olarak oradan geç¬mesine ruhsat verilmiştir. Nitekim ensardan bir kısım kimse¬lerin kapıları Mescid’e açılır, oradan evlerine girip çıkarlardı. Cünüp bulundukları zaman su bulamayınca Mescid’den geç¬mek zorunda kalırlardı. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah yukarıdaki âyetle onlara bu vaziyette de geçiş ruhsatı verdi. O halde âyetteki «salât» kelimesinden murad, namazgah (namaz kılı¬nan yer) demektir. Demek ki, câmi’den geçmek zorunda kalan cünüp, veya camiin içindeyken cünüp olup dışarı çıkmak ihti¬yacını hisseden kimse bu iki halde de ruhsat-ı ilâhiyeye uvup geçebilir. Bunun gibi cünüp olan kimse camiin içindeki sudan başka su bulamazsa, o vaziyette camie girip su alabilir. Bâzı¬larına göre, bu durumda teyemmüm edip öyle camie girebilir.
Birinci görüş, îbnü Mes’ud, Enes bin Mâlik, el-Hasan, Sa-îd bin Müseyyeb, Ikrime, Dahhâk, Atâü’l-Horasânî, Nahaî, Züh-rî ve Tâvus’un kavlidir. îmam Şafiî ile İmam Ahmed bin Han-bel’in mezhebi de budur.
İkinci mânâya göre; cünüp olduğunuz halde namaza yak¬laşmayın, meğerki yolcu olup su bulamamışsamz.. O takdirde teyemmüm edip namaz kılın. Su bulunca da gusledin.
Bu, Hazret-i Ali, Îbnü Abbas, Saîd bin Cübeyr, Mücâhid ve Katâde’nin kavlidir. Bunlara göre, cünüp bulunan kimse ca¬mie giremez ve yol da olsa geçemez. Ancak geçmek zorunda kalınırsa teyemmüm edilerek geçilir. İmam Ebû Hanîfe’nin mezhebi de budur.
İbnü Cerîr birinci görüşü sahîh olarak kabul etmiştir. Haz¬ret-i Âişe’nin yaptığı rivayette, Mescid-i Saadetin etrafında bu¬lunan eshâb-ı kiramın evlerinin kapısı mescide açılır idi. Bir gün Peygamber (S.A.V.) «Şu evlerin yüzlerini Mescid den başka tarafa çevirin!» buyur¬du ve hucre-i saadete girdi. Eshâb-ı kiram, ilâhî bir ruhsat iner diye beklediler, fakat Resûlüllah (S.A.V.) aynı emri tekrar ver¬di, «Şu evlerin yüzünü (kapılarını) Mescidden başka tarafa çevirin. Ve ilâve ettiler:
Zîra ben Mescidi, hayızk olan kadınla cünüp bulunan kimseye helâl kılmıyorum.» [1]
İmam Ahmed bin Hanbel, abdest almak için cünüp olarak bir müddet câmi’de durmak caizdir, demiş. Şafiî’nin arkadaş¬larından Müzeni de aynı görüştedir. Çünki îmam Ahmed’e gü¬re, Hazret-i Âişe’nin naklettiği hadîs-i şerîfde bir meçhul var¬dır. Bu bakımdan hükme mesned olarak tutulamaz. İmamın dayanağı ise, Ata’ bin Yesar’dan yapılan şu rivayettir. «Resû-lüllah (S.A.V.) in eshabmdan birçok adamlar gördüm, cünüp oldukları zaman Mescidde otururlardı.»
Fakat İbnü Mâce’nin Ümmü Seleme’den rivayet ettiği şu hadîs, imam Ahmed’in tecvizine mesağ vermemektedir:
«Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) şu mescidin önündeki boş yere girdi ve yüksek sesle çağırdı: Şüphesiz ki, Mescid, cünüp ve hâyiz olanlara helâl değildir.»
Bunun gibi, cünüp bulunan kimseye tavaf etmek, Kur’an okumak, Kur’ân’a el sürmek de haramdır.
Dâre Kutnî’nin çıkardığı bir hadîste buyııruluyor ki:
«Cünüp, hâyizlİ ve loğusa olan kimse Kur’an’dan hiç bîr şey okumasın.»
Hastalıkdan maksad, su dokunduğu zaman vücuda zarar verecek, hastalığı artıracak, iyileşmesini geciktirecek illettir. Azasından çoğu sıhhatli, bir kısmı da su dokundurulmıyacak şekilde illetli olursa, sağlam olan âza yıkanır, illetli olan meshedilir. Bâzısına göre sahih olan âza yıkanır, illetli olan için teyemmüm edilir. Fakat rey tarafdarı olan fukahâ gusül ile teyemmümün birleştirilmesini caiz görmemişlerdir. Yolculuk halinde bulunan ve gusletmek için su bulanuyan kimse, teyemmüm ederek namaz kılar ve bilâhara su bulduğunda iade etmez.
îmâm-ı Şafiî’ye göre, teyemmüm ile namaz kıldıktan son¬ra su bulur ve onu kullanmaya güç getirirse, o vakte kadar teyemmümle kıldığı bütün namazları iade eder.
îmam Mâlik ve îmam Evzâî’ye göre, iade etmez, tmam Ebû Hanîfe’ye göre su buluncaya kadar namazı geciktirir.
Bu fiil’ hem burada’ hem de Mâide sûresinde «Lâmestüm» şeklinde yâni mufâale babından fiili mâzî ola¬rak okunduğu gibi, elifsiz olarak «lemestüm» şeklinde de okun¬muştur. Bilginlerin «lâmese»nin mânasında görüş farkları var¬dır:
a) Cinsî münâsebettir. Bu, Hazret-i Ali, İbnü Abbas, el-Hasan, Mücâhid ve Katâde’nin kavlidir. Çünki «lems» dokun¬mak, cinsî münasebete yol açar. îbnü Abbas diyor ki: «Allah Hayy ve Kerîm’dir, cimâa, müiâmese tâbirini vermiştir.»
b) Kadın ve erkeğin tenlerinin birbirine dokunmasıdır. Bu dokunma, cinsî münasebet de olabilir. Sadece tenlerin bir¬birine dokunması da olabilir. Bu, tbnü Mesud, îbnü Ömer, Şa’bî ve Nahaî’nin kavlidir. Bunlara göre «lems»in hakikati, elle dokunmaktır; cima’ mânasına alınması mecazdır.
O halde:
1- Erkeğin çıplak teninin herhangi bir yeri, kadının çıplak teninden herhangi bir yerine dokunacak olursa, ikisinin de abdesti bozulur. Zührî, îmâm-ı Şafiî ve Evzâî’nin de mezhebi budur.
İmam Ahmed ve îmam Mâlik’e göre, dokunma şehvetle olursa abdesti bozar, değilse bozmaz. Çünki Hazret-i Aişe’nin yaptığı rivayette, Peygamber (S.A.V.) karılarından birini öp-tüktea sonra abdest almadan namaza durdu.» [2]
îmam-ı Tirmizî bu rivayetin isnadı sahih değildir, demiş¬tir. Muhammed bin îsmâil bu hadîsin zayıf olduğunu söyler.
2 – îmam Ebû Hanîfe’ye göre, mücerred tenin dokun-masiyle abdest bozulmaz. Nitekim Hazret-i Âişe diyor ki: «Ben, Resûlüllah’m ön kısmında uyuyordum, ayaklarım da tam onun kıblesine geliyormuş. Resûlüllah secde ettiği zaman beni hafif çimdikledi, yâni ayaklarımı toplamamı ihtar etti. Uyandım ve derhal ayaklarımı topladım.» [3]
3- îmam-ı Şafiî’den yapılan en sahîh rivayete göre, bir insanın anne, kızkardeş ve kızı gibi mahremlere dokunması ab¬desti bozmaz.
Teyemmümün keyfiyetine ve mezheb imamlarının görüş¬lerine gelince, kitabımızın hacmi buna müsait olmadığı için, gerekli izahat için fıkıh kitaplarına müracaat edilmesi tavsiye olunur. [4]
Çıkarılan Hükümler :
1. Şafiî ve Hanbelî mezheblerine göre, cünüp bulunan kimsenin yolu câmi’den geçiyorsa, o vaziyette geçebilir.
2. îmâm-ı A’zam’a göre, cünüp bulunan kimse, yolu câmi’den de geçse teyemmüm etmedikçe, geçemez.
3. îmam Ahmed bin Hanbel’e göre, abdest almak için cünüp kimsenin bir müddet câmi’de beklemesi caizdir. Yâni ca¬miin içindeki şadırvandan abdest almak için.
4. îmâm-ı Şafiî’ye göre, teyemmüm ile namaz kılan kim¬se, su bulunca abdest alır ve teyemmüm ile kıldığı namazları iade eder. İmam Mâlik ve îmam Evzâî’ye göre iade etmez. Ebû Hanîfe’ye göre, su buluncaya kadar namazı geciktirebilir.
5. Cünüp ve hayızlı olan kimsenin tavaf yapması, Kur’-ân okuması, Kur’âna el sürmesi de caiz değildir.
6.- îmâm-ı Şafiî’ye göre abdestli bir kimsenin teni mahre¬mi olmayan bir kadının tenine dokunursa, ikisinin de abdesti bozulur. îmam Ebû Hanîfe’ye göre bozulmaz. İmam Mâlik ve tmam Ahmed bin Hanbel’e göre şehvetle dokunursa abdesti bozulur. [5]

________________________________________
[1] Ebû Davud.
[2] C&mİÜ’s-Sa&îr, Tlrmlzt
[3] Buharî – Müslim.
[4] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/41-45.
[5] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/45-46.

29

Haziran
2012

NAMAZ, BEŞ VAKİT NAMAZA VE ORTA NAMAZA DEVAM

Yazar: arafat  |  Kategori: iBADET  |  Yorum: Yok   |  451 Kez Okundu

«Namazlara ve orta namaza devam edin. Gönülden boyun eğerek Allah için namaza durun. Eğer korkarsamz, yaya yahut binekte iken (kıbleye veya her hangi bir semte karşı) kılın. Gü-vene erişince Allah’ı, size bilmediğiniz şeyleri nasıl öğretdi ise, öylece anın.» (Bakara sûresi, âyet: 238)
Âyetin kısaca îzahı:
Beş vakit farz namazlara ve orta namaza, Allah’ın emret¬tiği gibi şartlarına, sınırlarına, rükün ve sünnetlerine riâyet ederek, belli vakitlerinde devam ediniz. Özellikle orta namaza muvazebet gösterin. Allah’ın dîvânına tam bir huşu’ ve gönül alçaklığiyle durun.
Fakat savaş, su baskını, yangın ve benzeri tehlikelerden korkarak Hakkın dîvânına tam huşu’ ile durup namazın bütün şart ve rükünlerini yerine getirmek mümkün olmadığında, ar¬tık yürüyerek, yahut binekte iken kıbleye veya herhangi bir semte karşı kılın, namazı terkctmeyin. Tehlikeden emîn oldu¬ğunuz vakit yine emniyet içinde edâ ettiğiniz şekilde yerine getirip Allah’ı öylece anın.
Namaz, bir taraftan insanı ruhen yükseltip geliştirirken, diğer taraftan musallîler arasında his ve ideal birliğini te’mîn eder; halkı aristokrat ve burjuva diye bölmez, fakir, zengin, efendi ve köleyi omuz omuza durdurup sınıf farkını kaldırır.
O halde, bilhassa cemaatle namaz kılmak, mâna ve bilgi yönünden olan değeri bir yana, şekil bakımından insanla in¬san arasında duran bütün engelleri yıkar; beşer nev’inin bu esas vahdetini bir hayat gerçeği olarak gerçekleştirmek emeli¬ni ifâde eder.
Bunun içindir ki namazın hiç bir zaman terkedilmemesi, çok tehlikeli zamanlarda bile asıl mâna ve gaayesini tahakkuk ettirmek ve bunun insan ruh ve dimağına aksettireceği hayat ve hayat ötesiyle alâkalı hakikate erişmek için şekli bırakıp, yürüyerek, süvari olarak kılınması emrediliyor.
Bilhassa hayat çarkının insan zihninde husule getireceği günlük sıklet ve tazyiki hafifletmek ve yeniden rûh ve zihin zindeliğine kavuşmak için Öğle veya ikindi namazından tahsi-san bahsediliyor.
Yirminci asrın son yansında namaz kılacak kadar vakitle¬rimizin olmadığım, devamlı çalışmamız gerektiğini diyen bâzı maddeciler, herhalde rûh ve dimağ zindeliğinin ne yolla ger¬çekleşeceği üzerinde bir Hıristiyan bilgin olan Alexıs carrel (Aleksi Karıl) kadar düşünüp kafa yormamışlardır.
Namaz ve diğer ibâdetler insana ölçülü bir kuvvet ve muh¬taç olduğumuz kudreti her gün tazeliyerek verir. Adı geçen bilgin bu gerçeğe değinerek diyor ki: «Hayatı korumak için onu yok etmekten çekinmek kâfi değildir. Aynı zamanda ha¬yatı daha geniş, daha derin, daha pervasız, daha sevinçli bir hale getirmek lâzımdır. Yâni bedenî ve ruhî faaliyetlerimizin kenuniyetini, keyfiyetini artırmalıdır. İnsan ancak kuvvet sa¬yesinde yükselebilir… Zayıf mahvolmağa mahkûmdur. Zira ha¬yat yalnız kuvvetlileri sever. Bizim muhtaç olduğumuz kuvvet ne atletin sahip olduğu adelî kuvvete, ne nefsine hâkim insa¬nın sahip olduğu (ölçüsüz) manevî kuvvete, ne de filozofun ya¬hut entellektüel insanın sahip olduğu zihnî kudrete benzer. Bu kudret hem adelî, organik ve ruhî mukavemet, hem muvazene, hem de kolaylıkla intibak kaabiliyetidir. Aynı zamanda yorgun¬luğa, fena havaya, açlığa, uykuszluğa, keder ve endişelere ta¬hammülü mümkün kılan da odur.
Acaba bu kudret nasıl elde edilebilir? Bunun yegâne çare¬si azim, sabır ve ısrarla her gün gayret göstermektir.»
Cenâb-ı Allah bu kudretin asıl menba’ını beyânla buyuru¬yor ki: «Kendiniz bilip dururken Hakkı bâtıla karıştırıp da gerçeği gizlemeyin. Dosdoğru namaz kılın, zekât verin, rükû’ eden mü’mİnierle birlikte rükû’ edin.»
«Hem sabır ile, hem namazla (Haktan) yardım îsteyîn. Gerçi bu, (İrâdesi zayıf olanlara) elbette büyük (ağır ve çetin bir şey)dlr. Ancak (Allaha) karşı yüksek saygı gösterenler hak-kında öyle değil…» (Bakare sûresi, âyet: 42-45).
Namazın hayatımız üzerindeki te’sirleri bu olunca, onu, bütün irâde ve gücümüzü kullanıp, maddî ve manevî varlığımız için yıkılmıyan bir destek yapmalıyız.
orta namaz hakkında âlimlerin görüş farkları vardır:
1 – Sabah namazıdır..
Bu, Hz, Ömer, îbnü Abbas, Ibnü Ömer, Muar, Câbir, Atâ’r îkrime, Mücâhid ve Rebi’ b. Enes’in görüşüdür. ımam-ı Şafiî ile îmam Mâlik bu görüşü kabul etmişlerdir.
imam Mâlik Muvatta’ adlı eserinde îbnü Abbas ile Hz. Ali’nin «Orta namaz»m sabah namazı olduğunu söylediklerini tahrîc etmiştir.
Bunlara göre: Öğle ile ikindi, gündüz namazı olarak, ak¬şamla yatsı gece namazı olarak birleşir. Ortada yalnız olarak sabah namazı kalıyor. Bu itibarla ona «Salât-i vüstâ = Orta na-maz» denilmiştir. Hem sabah namazı, uykunun tatlı, organla¬rın gevşediği bir zamana rastlar. Bunun için «Salât-i vüstâ’yı beyândan sonra «Allahın divânına gönülden boyun eğeerk du¬run» buyuruluyor ki «Kunûtmn bir mânâsı da ayakta fazla durmaktır. Nitekim ayakta en çok durulan namaz, sabah na¬mazıdır.
El-Isrâ sûresi, âyet 78′de buna işaretle buyuruluyor ki: «Güneşin (zeval vaktinde} kayması ânından gecenin kararma¬sına kadar güzelce namaz kıl. Sabah namazını da (öylece edâ et). Çünki sabah namazı şâhidlidlr.»
Her iki âyetle de beş vakit namaza işaret ediliyor. Ayrıca gece melekleriyle, gündüz meleklerinin sabah namazına şâhid oldukları bildiriliyor.
2 – Öğle namazıdır..
Bu, Zeyd b. Sabit, Üsârne b. Zeyd ve Ebû Saîd el-Hudrî’-nin görüşüdür. Hz. Âişe validemizden de bu mânâda bir riva¬yet yapılmıştır. Ebû Hanîfe Hazretlerinin de aynı görüşte oldu¬ğunu Abdullah b. Şeddad nakletmiştir.
îmam Mâlik Muvatta’ adlı eserinde Zeyd b. Sabit ile Hz. Âişe’den tahrîc etiği rivayette, demişler ki:
Orta namaz’ öğle namazıdır» Tirmizî de ikisinden ta’likan rivayet etmiştir. Ebû Davud’un Zeyd b. Sâbit’den tahrîc ettiği hadîste de:
«Resûlüllah (S.A.) Öğle namazını sıcağın arttığı gün orta¬sında kılardı. Eshaba en ağır gelen, Resûlüllah (S.A.)m kıldır¬dığı bu namaz idi. Bu sebeple âyeti indi.»
3 – İkindi namazıdır..
Bu Hazret-i Ali, İbnü Mes’ud, Ebû Eyyûb, Ebû Hüreyre, îbnü Ömer, îbnü Abbas, Ebû Saîd’in görüşüdür. Hasan el-Bas-rî, tbrâhîm Nahaî, Katâde, Dahhak, Kelbî ve Mukatil de bu gö¬rüşe uymuşlardır.
Ebû Hanîfe, Ahmed b. Hanbel, Ebû Dâvud ve îbnü Mün-zir’in de mezhebi budur.
Maverdiye göre: Şafiî’nin mezhebi de böyledir.Hazret-i Ali’den yapılan rivayette, Cenâb-ı Peygamber (A.S.)’ahzab gü¬nü, diğer bir rivayette hendek günü şöyle buyurdular :
«Allah onların (müşriklerin )kalblerini ve evlerini ateşle doldursun! Bizi Orta Namaz’dan alıkoydular, tâ ki güneş bat¬tı..» Diğer bir rivayette ise: «Bizi Orta Namaz’dan, ikindi na-mazından alıkoydular.»
Müslim’in Îbnü Mes’ud tarikiyle tahrîc ettiği hadîste:
«Müşrikler, Resûlüllah Efendimizi güneş kızanncaya ka¬dar, yahut sararmaya yüz tutuncaya kadar ikindi namazından alıkoydular. Bunun üzerine Resûlüllah: Onlar bizi Orta Namaz, ikindi namazından alıkoydular. Allah onların içlerine ve kabir¬lerine ateş doldursun!.» buyurdular.
Müslim’in tahrîç etitği diğer bir hadîste, Hazret-i Âişe va¬lidemizin azâdh kölesi Ebû Yûnus divor ki:
«Hazret-i Âişe bir mushaf yazmamı (istinsah etmemi) em¬retti ve ilâve edip dedi ki: « âyetine geldiğin zaman benden müsaade alacaksın,» Ben de o âyete ge¬lince, Hz. Âişe’den müsaade istedim. 0 da onu de bana imlâ ettirdi..»
Bu mânâyı kuvvetlendirir mahiyette Buharî ile Müslim’in îbnü Ömer (RA.)dan ittifakla rivayet ettikleri hadîste:
«tkindi namazını kaçıran kimse, malı ve ehli alınıp yalnız bı¬rakılmış gibi olur..» (Yâni ehlini ve malını yitirmiş gibi olur.)
4 – Akşam namazıdır..
Bu, Kubeyse b. Zûeyb’e göredir. Delili ise: Akşam namazı gündüzün az aydmlığiyle gecenin karanlığı arasında gelir, Ay¬rıca bu namaz iki rek’atle dört arasında bir sayı taşır. Sefer de kısaltılmaz. Hem Cebrail’in ilk getirip kıldırdığı namaz, öğle namazıdır. Bunun için Öğleye «Salât-i vüstâ Orta Namaz» de¬nilmiştir. Bu takdirde akşam namazı «Orta Namaz» olmuş oluyor.
5 – Yatsı namazıdır..
Bu hususta Seleften hiç bir rivayet yoktur ve yapılmamış¬tır. Sadece bu görüşü, ulemâ-i müteahhîrîn (Hicrî beşinci asır¬dan sonra gelen âlimler)den bir kısmı izhar etmişlerdir. On-ların delili ise: Yatsı namazı, seferde kısaltılmıyan iki namaz (sabah ve akşam) arasında gelir.
6 – Belirsiz olarak beş vakit namazdan biridir..
Çünki Cenâb-ı Hak beş vakit nadaza devam etmemizi em¬retmiş ve «orta namaz» buna atfediîmiştir. Âyet-i Kerîmede bu namazın hangisi olduğu belirtilmemiştir. Tâ ki bütün namaz¬lara ihtimamla devam edile. Kadir gecesinin ramazanda, eş ref-i saatin cumada gizli tutulması ne ise Salât-i vüstâ’mn da belli edilmemesindeki hikmet de odur. Nitekim İbnü Sirîn di¬yor ki: «Orta Namaz»ın hangisi olduğu, Zeyd bin Sabit (R.A.) den sorulduğunda, «Beş vakit namaza devam edin, isabet eder¬siniz..» buyurdu.
Fakat bütün bu rivayetlerle beraber, en sahîh söz ve gö¬rüş: Onun ikindi namazı olduğudur. Çünki bu hususta bir çok sahîh hadîsler vârid olmuştur.
«Beş vakit namaa, şartlarına uygun olarak kılıp.»
« Kunût » ; Birkaç mânâya gelir:
a) Duâ ve zikir. Bu takdirde «Duâ ve niyaz ederek Allaha ibâdet edin..»
b) Susmak, konuşmamak.
Zeyd b. Erkam diyor ki: Biz namazda iken yanımızda duran kimseyle konuşurduk. Bu âyet inince Allah-ü Teâlâ bizi bundan men’etti.
Buharî’nin tahrîrine göre: Abdullah b. Mes’ud (R.A.) di¬yor ki: «Habeşistan’a hicret etmeden önce, Resülüllah’a na¬mazda iken selâm verirdik, o da selâmımızı alırdı. Habeşistan’¬dan döndüğümüzde yine aynı hal üzere selâm verdiğimde, Re-sûlüllah karşılık vermediler, bilâhare sebebini sorduğumda, bu¬yurdular ki: «Allah dilediği emri verir; Namazda konuşmamı¬zı kesin olarak men’etti:
Müslim’in Muâviye b. Hakem el-Sülemî’den yaptığı rivayet¬te Peygamber (A.S.) şöyle buyurmuşlar: «Bizim şu namazımız yok mu? Onda insan sözünden bir şey konuşmak doğru olmaz. Çünkü bu namaz tesbîh, tekbîr ve Kur’ân okumaktır.»
Ebû Saîd el-Hudri’den yapılan rivayete göre: Bir adam Ce-nâb-ı Peygambere namazda selâm verdi. Peygamber (A.S.) sa¬dece ona hafif baş işaretiyle karşılık verdi ve selâmdan sonra buyurdular ki: «Biz namazda selâm alır ve karşılık verirdik. Fa¬kat böyle yapmaktan artık men’olunduk!.»
c) Namazda kıyam (ayakta durmayı) uzatmak..
Bu mânâyı te’yid eder mahiyette Buharı ve Müslim’in rivayet ettikleri hadîste buyuruluyor ki
«Namazın en üstünü, kıyamı en uzun olanıdır.»
d) Rükû’ ve secdeleri uzatmak..
e) Namazda huşu’ üzere bulunmak..
«Eğer korkarsanız, yaya yahut bînekte iken (kıbleye veya herhangi bir semte karşı) kılın..»
Muharebe ve benzeri bir fitneden korkarak Hakk’ın divâ¬nına tam bir huşu’ ile durup bütün şartları yerine getirmek mümkün olmadığında namazı yürüyerek, yahut süvari olarak kıbleye veya herhangi bir semte doğru kılın. Buna, «Salât-i havf Korku namazı» denilir. Korku na¬mazı iki kısımdır: Biri savaş ânında — ki bu âyette ona işaret ediliyor diğeri savaş dışındadır ki Nisa sûresinde işâret etmektedir. ileride bundan bahsedilecektir.
Savaş ânında namazı terketmek mümkün olmadığına göre, nasıl namaz kılmak gerekir:
a) Şafiî mezhebine göre: Hem süvari olarak, hem de yaya yürürken kıbleye veya başka bir semte yönelip namaz kılınır. Rükû’ ve secde imâ’ (baş işareti) ile yerine getirilir. Ancak sec-de için baş biraz daha eğilir.
b) Ebû Hanîfe’ye göre: Yaya olarak, yürürken namaz kı¬lınmaz, savaş korkusu kalktıktan sonra kaza edilir. Çünki Pey¬gamber (A.S.) Hendek savaşında öğle ve ikindi namazını an¬cak güneş battıktan sonra kaza etmişlerdi. O halde Peygam¬ber’e uymak gerektir.
İmam-ı Şafiî, yukarıdaki âyeti hüccet olarak kabul etmiş ve Hendek gününde henüz korku namazı hakkındaki âyet inme¬mişti ve bu âyet indikten sonra Peygamber (A.S.) hiç bir narmazı te’hîr etmemiştir.» demiştir.
Savaş dışındaki korkulu ânlarda kılman namaz da böyle¬dir. Ancak îbnii Abbas (R.A.)dan bir rivayet gelmiştir; Allah namazı. Peygamberimizin diliyle size farz kılmıştır. Ha¬berde dört rek’ât, seferde iki, korku ânında bir rek’ât…
Seleften Hasan el-Basrî, Atâ’, Tavus, Mücâhid, Katade, Dah-hâk, îbrâhîm ve îshâk bu rivayetin zahirine uymuşlardır.
îmam-ı Şafiî, îmam Mâlik ve Cumhur-i ulemâ’ye göre: Korku namazı, rek’ât sayılarında diğer namazlar gibidir.
îbnii Abbas’in sözü, imamla kılınan bir rek’âte işarettir. O halde korku namazı, ister savaş ânında, ister sel, yangın ve benzeri bir tehlike vukuunda olsun, imâ’ ile kılınır. Abdul¬lah b. Enis’in hadîsinde Cenâb-ı Peygamber (A.S.) onu Hâlid b. Süfyân etHüzelî’yi öldürmek üzere gönderiyor. Abdullah, Hâlid ile karşılaşınca, ikindi namazının vakti girmiş bulundu¬ğundan, namazı vaktinde kılamamanm endişesiyle hemen imâ’ ile kılıyor ve sonra işini bitiriyor.
îmam Evzaî diyor ki: Savaş kızışır, fethe doğru gidilir ve o ânda namaz kılmaya güç ve imkân bulunmazsa, herkes ken¬di başına imâ’ ile kılar. Buna da imkân bulunmazsa, savaş ke¬silip emniyet gelinceye kadar te’hîr edilir.
Korku namazı iki rek’ât olarak kılınır. Buna imkân ol¬mazsa, iki secdeli bir rek’ât kılınır. Bu da mümkün olmadı¬ğında sadece tekbir getirilerek namaz edâ edilmiş olmayaca¬ğından te’hîr edilir. [1]

Çıkarılan Hükümler:

1- Âyette geçen «salâvat = namazlar» kelimesi beş vakit namaza işarettir
2 – «Kunût» kelimesi, şartlarına, erkân ve vücubuna uy¬gun namaz kılmaya işarettir. Başka mânâlara da gelir.
3 – Korku namazı:
Şâfiîlere göre, hem süvari, hem yaya yürürken kıbleye ve¬ya başka bir semte yÖnelip kılınır. Rükû’ ve secdeleri imâ ile yerine getirilir.
Ebû Hanîfe’ye göre, yaya olarak yürürken kılınmaz. Bilâ¬hare kaza edilir.
4 -Şafiî, Mâlik ve cumhura göre, korku namazı rek’ât sayılarında diğer namazlar gibidir. Hanefîlere göre de böyledir.
5- îmam Evzaî’ye göre: Savaşta asıl şekliyle namaz kıl¬ma imkânı kalmadığında herkes münferiden baş işaretiyle kı¬lar. Bu da mümkün olmadığında te’hîr edilir.
Geniş bilgi için fıkıh kitapları «Salât-i havf» bahsine mü¬racaat edilmesi. [2]

29

Haziran
2012

YOLCULUK NAMAZI

Yazar: arafat  |  Kategori: iBADET  |  Yorum: Yok   |  304 Kez Okundu

«Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin size bir fenalık yapacağından endişe ediyorsanız namazdan kısaltma¬nızda size bir vebal yoktur. Şüphesiz ki küfür edenler sizin apaçık düşmanınızda1.» (En-Nisâ sûresi, âyet: 101)
Seferde (yolculuk hâlinde) namazı kısaltmak ilâhî bir sa¬dakadır, onu kabul etmek, Allah’ın hoşnutluğuna yol açar. Ve¬ya bir azimettir, onu emredildiği şekilde yapmak vâcibdir.
Ancak âyet-i kerîmenin zahirî delâletinden anlaşılan, se¬ferde dört rek’âtli farz namazları kısaltmak (ikişer rek’ât kıl¬mak) vâcib değil, ihtiyarîdir. Çünki «Kısaltmanızda size bir ve¬bal yoktur» cümlesi kısaltmanın ilâhî bir ruhsat olduğunu ifâ¬de eder. Bu bakımdan fukahânın ancak az bir kısmı kısaltma¬nın vâcib olduğunu söylemişlerdir. Ömer bin Abdulazîz, Kaadı Ismâîl, Hammad bin Ebî Süleyman ve daha birkaç Kûfeli âlim¬ler bu gruba dâhildir. îmam Mâlik’den de vâcib olduğuna dâir rivayet vardır. Bunların delili, Hazret-i Âişe Vâlidemiz’den sa¬bit olan sahîh rivayettir:
«Namaz önce İkişer rek’ât olarak farz kılınmıştı. Sonra ha-zarde (iki rek’ât daha) fazla kılındı, seferde ise olduğu gibi kaldı.» [3]
Bunun gibi Ya’lâ bin Ümeyye’nin hadîsi de delil olarak gösterilmiştir. Hazret-i Ya’lâ diyor ki: «Hazret-i Ömer (R.A.) den sordum, dedim ki, âyette namazın kısaltılmasına şart ola¬rak kâfirlerin fenalıkta bulunma korku ve endişesi gösteriliyor. Bugün ise artık bizler için böyle bir korku ve endişe mevcud değildir. Hazret-i Ömer (R.A.) cevaben buyurdu ki: «Senin an-ladığın gibi veya hayret ettiğin gibi ben de anlamış ve hayret etmiştim. Aynı soruyu Hazret-i Peygamber (A.S.) den sordum, buyurdular ki:
«Allah bunu bir sadaka olarak size lütfetti. Artık Onun sadakasını kabul edin!» [4]
Hadîste (O’nun sadakasını kabul edin!) mealindeki cüm¬lenin zahiri, kısaltmanın vâcib olduğunu ifâde eder.
«Kâfirlerin size bir fenalık yapmasından endişe ediyorsanız» (Nisa sûresi, âyet: 101) meâlindeki şartın zahirinden de, seferde namazı kısaltmanın caiz ol¬madığı, ancak kâfirlerin fitne ve fenalık yapma endişesi hâlin¬de caiz olacağı anlaşılıyorsa da Cenâb-ı Peygamber (A.S.)ın em¬niyet günlerinde de seferde namazı kısalttığı sünnet ile sabit ol¬muştur. O halde âyetteki şart mefhumu, gaalib-i ahvale göre¬dir. Çünki îslâmın-ilk devrinde Müslümanların ekseri seferle¬ri korku ve endişe verici idi.
Ulemâdan bir kısmına göre şart, mâ-kabline muttasıl de¬ğildir, âyet «mine’s-salâti» ile tamamlanmış oluyor. Sonra şart ile ikinci cümleye başlanılıyor ki onunla irtibatlı olmuş oluyor.
Diğer bir kısmına göre ise, cümledeki şart, sünnet ile mensûhtur. [5]
Seferi namaz hakkında bir çok muhtelif rivayetler vardır. Biz bunlardan iki tanesini nakletmekle yetiniyoruz.
Buharı ve Müslim’in kaydettiklerine göre, Abdullah bin Ömer (R.A.) diyor ki: «Seferde Cenâb-ı Peygamber (A.S.) ile birlikte dört rek’âtli farz namazları ikişer rek’ât olarak kıldık. Ebûbekr ile Ömer devirlerinde ve Osman’ın da ilk hilâfet yıl¬larında yine ikişer rek’ât olarak kılıyorduk. Sonra Hz. Osman dörder rek’ât olarak tamamladı.»
Yine Buharî’nin tahrîcine göre: Abdurrahmân bin Yezid diyor ki: «Hazret-i Osman, namazı seferde de dörder rek’ât ola¬rak bize kıldırdı. Onun böyle yaptığı Abdullah bin Mes’ud Haz-retlerine anlatılınca, «înnâ lillâhi…» dedi, biz Peygamber (A.S.) ile Minâ’da (dört rek’âtli farz namazları) ikişer rek’ât olarak kıldık. Ebûbekr ve Ömer (R.A.) ile de aynı yerde ikişer rek’ât olarak kıldık.. Şu dört rek’ât neye?.. Keşke sebebini bilmiş ol¬saydım!.» [6]
Gerçi Dâre Kutnî’nin Hazret-i Âişe Validemiz’den yaptığı rivayette; Hz. Âişe diyor ki:
«Hazret-i Peygamber (A.S.) seferde namazı hem kısaltır, hem tamam kılardı. Hem oruç tutar, hem de iftar ederdi.» Bu, Hazret-i Osman için bir delil olabilirse de, ma’lûldur. Mahfuz olan, Hazret-i Âişe (R.A.) nin kendisinin böyle yaptığıdır. [7] Zira îmam-ı Beyhakî’nin yaptığı rivayette, deniliyor ki:
«Âişe Validemiz, Hazret-i Peygamber (A.S.) ile birlikte Umre yapmalı üzere Medine’den Mekke’ye gelmişlerdi. Hz. Aişe:
— Ey Allah’ın Resulü! Anam-babam sana feda olsun!. Ben namazı tamam kıldım, siz kısalttınız. Ben oruç tutmadım, siz
ise tuttunuz, dedi.
Hazret-i Peygamber (A.S.) ona : İyi yaptın ya Âişe». buyurdular ve onu ayıplamadı¬lar.». [8]

Çıkarılan Hükümler :

1 Seferde namazı kısaltmak ümmetin icmâiyle caizdir. Çünki Allah-ü Teâlâ günah saydığı şeylerin işlenmesini hoş gör¬mediği gibi, (kolaylık olsun diye) vermiş olduğu ruhsatlarının yapılmasını da sever.
- Ahmed bin Hanbel’in bu mealde naklettiği hadîs meş¬hurdur.
Hz. Ömer, Hz. AH, îbnü Ömer, Câbir, îbnü Abbas, Hasan el-Basrî, Katade ve Ömer bin Abdulazîz’e göre ise vâcibdir. îmam-ı Â’zam ile îmam Mâlik’e göre de böyledir. Çünki kısalt-ma bir ruhsat olmaktan ziyâde azimettir. Az yukarıda da nak¬lettiğimiz gibi, Buharî ve Müslim’in, Hazret-i Âişe’nin şöyle dediğini tahrîc etmişlerdir: «Cenâb-ı Allah şüphesiz ki namazı (önce) ikişer ikişer farz kıldı. Resûlüllah (A.S.) Medine’ye hic¬ret ettiklerinde hazar namazına fazlalık yapıldı, seferi namaz ise olduğu gibi kaldı.»
2. Seferi halde dört rek’âtli farzlar ikişer rek’ât olarak da kılınabilir. Çünki kısaltma bir ruhsattı, yolcunun ihtiyarına bı¬rakılmıştır, îmam-ı Şafiî ile îmam Ahmed’in mezhebi de budur. Hangi seferlerde kısaltma yapılabilir?
3. îmam-ı Şafiî, îmam Mâlik, İmam Ahmed ve cumhura gö¬re, mubah olan her seferde dört rek’âtli farz namazları iki rek¬ât olarak kılmak caizdir. Bâzı âlimlere göre, hac, umre, cihâd ve benzeri tâat için yapılan bir sefer olması şarttır. Aksi halde kısaltma yapmak caiz değildir.
Ebû Hanîfe ve Sevri’ye göre, sefer günah da olsa yine kı¬saltmak vâcibdir.
Kısaltma mesafesi hakkında da görüş farkı vardır:
a) Dâvud el-Zahiriyye göre, uzun olsun, kısa olsun bütün seferlerde namazı kısaltmak caizdir,
b) Evzaî’ye göre, namazı kısaltmak için bir günlük mesa¬fe şarttır. îmam Mâlik ile îmam Ahmed bin Hanbel’e göre de böyledir. Bir günlük mesafe ise dört berîddir. Çünki İbnü Ab-bas (R.A.)dan merfuan rivayet edilen hadîs-i şerifte buyu-ruluyor ki:
«Namazı ancak dört berîdden az olmayan bir mesafede kı¬saltın.» [9]
c) îmam-i Şafiî’ye göre iki gecelik mesafe şarttır. Bu, on-altı fersahtır. Her fersah ise üç mildir.
d) îmam-ı Â’zam ile Sevrî’ye göre, üç günlük mesafe şart¬tır. Buharî’nin, îbnü Ömer (R.A.)dan yaptığı rivayette, buyu-ruluyor ki:
«Allah’a ve âhiret gününe îmân eden hiç bir kadına nıah-remsiz olarak üç günlük mesafeden fazla yolculuk yapmak he¬lâl olmaz.»
Kısaltma mesafesi hakkında görüş farkı olduğu gibi se¬ferde ikaamet müddeti hakkında da görüş farkı vardır:
a) îmam-ı Şafiî, tmam Mâlik, Ebû Sevr, Leys bin Sa’d ve Taberî’ye göre, belli mesafeyi aşıp gittiği yerde dört gün ikaa-mete niyet ederse kısaltma yapması caiz değildir. Bundan az bir müddet ikaamete niyet ederse seferi olmaktan çıkmaz. Bu, Saîd bin Müseyyeb’den mervîdir. Ebû Davud’un yaptığı riva¬yette, Hazret-i Enes diyor ki: «Biz Resûlüllah (A.S.) ile Medi¬ne’den çıkıp Mekke’ye gittik. Medine’ye dönünceye kadar Haz¬ret-i Peygamber ikişer rek’ât namaz kıldılar.»
Bunun üzerine Hazret-i Enes’e soruldu:
— Mekke’de bir müddet kaldınız mı?
— Evet, on gün kaldık..
b) îmam-ı Â’zam, Ebû Hanîfe, arkadaşları ve îmam-ı Sev-rî’ye göre: Onbeş gece ikaamete niyet ederse seferi olmaktan çıkar ve artık namazları kısaltmaz.
Bu, îbnü Ömer ve îbnü Abbas (R.A.)dan mervîdir. Eshab-ı kiramdan bu hususta bu iki zata muhalefet eden olmamıştır. Çünki îbnü Ömer (R.A.)nm rivayet ettiği hadîs-I şerifte buyu-ruluyor ki:
«Yolculuk halinde bir beldede onbeş gün kalmaya niyet edecek olursan, namazı tamamla (yâni dört rek’ât olarak kıl)!»
c) imam Ahmed’e göre yolcu gittiği yerde yirmibir vakit¬ten fazla bir müddet kalmaya niyet ederse, seferi olmaktan çı¬kar ve namazları kısaltır. Dâvud el-Zahiriyye göre de böyledir.
îmam-ı Kurtubî’ye göre, Şafiî ile Mâlik’in bu husustaki kavli daha sahihtir.
Bu görüşlerden başka bir de Hazret-i Enes’in Nisabur’da iki yıl ikaamet ettiği ve bu müddet içinde dört rek’âtli namaz¬ları iki rek’ât olarak kıldığı rivayet edilmiştir. Ebû Miclez de diyor ki: «îbnü Ömer Hazretlerine sordum: Birtakım işlerimi görmek için Medine’ye gelip yedi, sekiz ay, kaldığım oluyor. Bu durumda seferi olmaktan çıkar mıyım? Hayır, namazı kısalta-rak kılarsın, diye cevap verdiler.» [10]

29

Haziran
2012

SALAT-İ HAVF(Korkulu ânlarda kılınacak namazın keyfiyeti)

Yazar: arafat  |  Kategori: iBADET  |  Yorum: Yok   |  241 Kez Okundu

«Ey Muhammed! Sen de içlerinde bulunup da kendileri¬ne namaz kıldırdığın zaman, bir kısmı seninle beraber nama¬za dursun ve silâhlarını da yanlarına alsınlar; secde ettikleri zaman artık onlar arkanıza geçsinler, henüz namazını kılmayan öbür kısım gelsin, seninle beraber namazlarım kılsınlar ve on¬lar da tedbirli olsunlar, silâhlarını alsınlar. Kâfirler, size ansı¬zın bir baskın vermek için silâh ve eşyanızdan gaafil bulunma¬nızı dilerler. Yağmurdan bir zarar olursa, veya hasta bulunur¬sanız, silâhlarınızı korumanızda üzerinize vebal yoktur, fakat yine de bütün ihtiyat tedbirlerini alm. Allah, şüphesiz ki kâ¬firlere horlayıcı ağır bir azâb hazırlamıştır.» (En-Nisâ sûresi, âyet: 102)
Namaz ve namazın telkin ettiği tedbirli tevekkül, Müslü¬manların hem manevî silâhı, hem de millet olarak ebediyyen yaşayabilmelerinin, tam bir hürriyet içinde istiklâllerini koru-yabilmelerinin hayat ve enerji kaynağıdır. Onsuz bir islâm cemaati olmak ne mümkün.. Çünki îmânın dış görünüşümü/deki en güzel tezahürü namazdır. Günlük, haftalık, aylık ve yıllık ya¬şayışımızı tanzime medar olan, gerçek anlamivle iç ve dış âle¬mimizi aydınlatan, cemaatleşme şuurunu vcıen, her türlü sı¬nıf farkını ara yerden kaldıran, millet olarak varlığımızın a hı/ını kav-bedinceye kadar te’hîr edilir.
4. Korku hallerinde nama/ kılarken silâhlı bulunmak müstehabdır. [14]

29

Haziran
2012

ORUÇ İBADETİ

Yazar: arafat  |  Kategori: iBADET  |  Yorum: Yok   |  326 Kez Okundu

«Ey îmân edenleri Oruç, sizden önceki (ümmet) lere farz kılındığı gibi, Allah’a karşı gelmekten sakınasınız diye size de sayılı günlerde farz kılındı. İçinizden hasta olan veya yolculuk¬ta bulunan tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tu¬tar. Oruca gücü yetmiyenler üzerine de bir düşkünü doyuracak kadar fidye (gerekir). Kim gönülden iyilik yaparsa o iyilik ken-disinedlr. Oruç tutmanız eğer bilirseniz sizin için (yeme¬nizden ve fidye vermenizden) daha hayırlıdır.» (El-Bakare sû¬resi, âyet: 184)
Hayatımızın ilâhî dü/ene uyabilmesi ve sermedi hedefine doğru emin adımlarla gidebilmesi için madde ile mânâ, beden ile rûh arasında dengeyi sağlamamız zarurîdir. Aksi halde iç ve-dış âlemimizde infilâk edecek korkunç sademcnin tc’şirin¬den kendimizi kurtaramayız. O halde maddî hayatımıza uygun ve ona denk ruhî bir hayat yaşamamı/ gerekir.
İşte oruç iç âlemimizde olduğu gibi dış âlemimizde de bu dengeyi sağlayan faktörlerden biridir. Her mevsimde ruhanî bir disipline büyük İhtiyacımız olduğunu kim inkâr edebilir.’ -Kamerî aylara güre oruç tutmamızın ilâhî hikmeti budur.
Nitekim îslâm büyüklerinden biri diyor ki: «Sufiler hayvanî galeyanın (coşmanın) insan ruhunun kemâle ermesine mâ¬ni’ olduğuna dikkat etmişlerdir. Bedeni ruha tnbi kılmak içi a bedenin kuvvetini kırmak ve rûhunkini çoğaltmak zaruridir öyle anlaşılıyor ki bu hususla hiç bir şey açlık, susuzluk, hay¬vanı arzulardan vazgeçmek, dilin ve kalbin (aklın) ve diğer uzuvların kontrolü kadar te’sirli değildir. Ferdî tekâmülün (şahsen kemâle ermenin) görünüşlerinden biri hayvanı tabiatın akla ve ruha inkıyadıdır.
İnsan tabiatı bazen isyan eder, diğer zamanlardaki tutu¬mu bir inkiyad hâlidir, bu itibarla bir kimsenin hayvani arzu¬larına gem vurmak için şartlarına riâyet ederek oruç tutmak gibi bir ibâdete de ihtiyacı vardır. Bir kimse günah işlerse oruç tutarak keffaret ve riyazetle teselli vesilesi bulur ve ruhu tasfiye eder. Şu da kayde değer ki yememek, içmemek meleklerin sarım¬dandır. Bu resmi (orucu) kendi kendine yüklemekle insan git tikçe kendini meleklere benzetir (ve bu sayede rûh ile madde arasında denge kurmuş olur) ve bunu da Allaha itaat kasdiyle yaptığından ona yaklaşır ve onun rızasını elde eder ki bu bir insanın en son gayesidir.»
işte bizi hissiz âletin esaretinden kurtarıp rûhan yükselten ve bu yükseklik feyzi için bilhassa iç varlığımızda tam bir den¬ge kurulmasını gerçekleştiren oruç, önceki ümmetlere farz kı-lındığı gibi bize de sayılı günlerde larz kılındı.
Yukarıdaki âyetin tahliline gelince:
Ramazan ayında oruç tutmayı Allah-u Teâlâ bu ümmete farz kılmıştır. Kamerî aylara göre ayarlanması bu ümmetin ha-sisindendir.
Âyette geçen «sıyâm» kelimesi, lügatle imsak (kendini bir şey’den çekip tutmak) ve bir haldc-n diğer bir hale geçişi ter-ketmektir. Dînî terim olarak, i’ecr-i sâdıktan tâ güneş batıncaya kadar orucu bozan şeylerden sakınmaya niyet etmektir.
Diğer ibâdetler gibi oruç da ergenlik çapma girmiş müslü-manlara farz kılınmıştır.
Hasta olan :
a) Oruç tutmaya güç getiremiyecek kadar halsizsc,
b) veya güc getirebiliyor amma hastalığın artma veya uza¬ma tehlikesi biliniyorsa, oruç tutmayabilir. Cumhura göre de böyledir.
iftarı mubah kılan yolculuk hakkında görüş ayrılıkları ol¬muşsa da hangi vasıtayla kat’edilirse edilsin 18 saat (90 km.) değişmez ölçü olarak kabul edilmiştir.
Bu mesafede olan hangi sefer (yolculuk) iftarı mubah kı¬lar?
a) Taat ifâde eden seferler.
Bu hususta icma’ vâki olmuştur.
b) Görüş farkları olmakla beraber, sahîh olan kavle göre: Mubah sayılan bütün yolculuklar (90 km. uzaklık kaydi ba¬kidir).
c) Ma’siyet (günâh ve isyan) ifâde eden seferlerde ihtilâf vardır:
Hanefîlere göre: Seferi namaz ve iftar için yolculuğun meş¬ru olup olmaması arasında bir fark yoktur. Belirtilen mesafe¬ye sefer eden müslümana iftar etmek mubahtır.
Diğer üç imâma (Şafiî, Mâliki, ve Hanbelî’ye) göre: Sefe¬ri ruhsattan istifade edilebilmesi için seferin mubah olması şarttır.
«Tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutar» mealindeki âyette, kazaya kalmış oruçların kesin¬tisiz (aralıksız) tutulmasına delâlet bulunmadığı için kaza oruç¬ları aralıklı da tutulabilir.
«Oruca Sücü yetmivenler üzerine de bir düşkünü doyuracak kadar fidye (gerektir).» Bu âyetin muh¬kem veya mensûh olduğunda görüş farkları vardır:
a) Oruç ilk farz kılındığı zaman çok sıcak bir aya tesadüf ettiği için meşakkati kolaylaştırmak üzere oruç tutmaya gücü yettiği halde bir fidye vermek suretiyle iftar edilebilirdi. Sonra bu ayet «Sizden kim ramazan ayına yetişirse oruç tutsun» âyetiyle nesh edildi. Bu, cum¬hurun kavlidir.
b) Diğer bâzı ilim adamlarına göre: Bu âyet nesh olma¬mıştır; sadece yaşlı ve âciz olanlara ruhsat mahiyetindedir. Bu takdirde «Yütîkûne» ya if’al babındandır; «elif» selb içindir. Veya tef’il babındandır ki tekellüf mânâsım ifâde eder. Bu kav¬lin daha sıhhatli olduğu söylenir.
Fidye miktarında görüş farkları vardır:
a) Her gün yarım sa’ (520 dirhem-i şer’î = 1.488 kg.) buğ¬day veya bir sa’ (1040 dirhem-i şer’î = 2.916 kg.) buğdaydan başka (meselâ arpa, üzüm).
b) Yalnız bir müd (sa’ın dörtte biri).
Her gün bir sa’ arpa veya üzüm ve hurma verilmesi îmam-ı Â’zam’a göredir. Diğer imamlara göre hepsinden birer sa’ ve¬rilir.
«Kim gönülden İyilik yaparsa o iyilik ve hayır kendisinedir,» mealindeki âyette de görüş farkları ol¬muştur:
a) Oruç tutmakla beraber fakire fidye veren.
b) Mücâhid’e göre fidye miktarından fazla veren.
c) Bir fakirle beraber diğer bir fakire de yediren.seniz sizin için (yemenizden ve fidye vermenizden) ha¬yırlıdır.»
a) Oruç sizin için iftar ve fidyeden hayırlıdır.
b) Seferde ve hastalık halinde güç gelmiyorsa oruç tutmanız daha hayırlıdır. [1]

Çıkarılan Hükümler:

1 – Ramazan ayında erginlik çağma girmiş her erkek ve kadına oruç tutmak farzdır.
2 – Hasta olan veya sefere çıkan kimsenin iftar etmesi mubahtır. Ancak tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde oruç tutması farzdır.
3 -İftarı mubah kılan sefer 18 saat (90 km.)lik mesafe¬dir; hangi vasıtayla kat’edilirse edilsin hüküm değişmez.
4′-Hanefîlere göre: Sefer ister sevap olsun, ister ma’si-yet., iftarı mubah kılar.
5 – Kazaya kalan oruçları aralıklı tutmak mubahtır. Üs-tüste de tutulabilir.
6 -Oruç tutamıyacak kadar yaşlı veya geçmesi mümkün olmayan bir hastalığa yakalanmış kimseler Utar ederler ve malî durumları müsaitse her akşam bir fidye verirler; değilse istiğ-farla yetinirler. Hanefîlere göre böyledir.
7 – Ruhsat olmakla beraber güc gelmiyorsa sefer¬de oruç tutmak daha hayırlıdır. [2]

ORUÇ VE HASTALIK

«Sîzden bu ay’a yetişen (seferi olmadığı halde bu ay’ı id¬râk eden), onda oruç tutsun; hasta ve yolculukta olan, tutama¬dığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutsun. Allah size kolayIık ister, zorluk istemez. Sayıyı tamamlamanızı, size yol gös¬termesi karşılığı O’nu ululamanızı ister, gerek ki şükredesiniz.»
(El-Bakare sûresi, âyet: 185)
Bu âyetle istidlal eden ilim adamlarına göre:
a) Mukim olduğu halde ramazan ayını idrâk edene bun¬dan sonra sefere çıksın çıkmasın oruç tutmak farzdır.
b) Cumhure göre: Ramazanın başından sonuna kadar bü¬tün günlerine hazır olana (idrâk edene), bütün bir ramazanı oruçlu geçirmek gerektir. Yoksa bir kısmına hazır olup, bir kıs-mında sefere çıkan kimse hakkında böyle değildir. Çünkü bu durumda olan kimseye hazır (mukim) olduğu günlerin orucu¬nu tutmak farzdır. Seferi bulunduğu günlerde isler tutar, is-terse iftar edip sonra tutamadığı günlerin sayısınca başka gün¬lerde kaza eder.
Sünnetten alman delillerin hepsi bu mânâ ve hükme delâ¬let etmektedir.
«Allah size ko¬laylık ister, zorluk istemez.»
Bu ilâhî her hususta arzulanan muratlardan biridir. Nite¬kim diğer bir âyette; «Din (İşlerin-de) üzerinize hiçbir güçlük de yüklemedi,» buyuruluyor (El-Hac sûresi, âyet: 78)
Bize kadar gelen rivayetlere göre: Resûlüllah (S.A.V.) in¬sanları daima kolaylığa irşad eder, zorluktan men ederlerdi. Bu-harî’nin rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfde buyuruluyor ki:
«Kolay¬laştırın güçleştirmeyin, müjdeleyin bıkkınlık (ve nefret) vermeyin!». [3]
«Size yol göstermesi karşılı¬ğında O’nu ululamanızı (Allah-ü Ekber, demenizi) ister.» Ayette geçen «Tekhîr^den murad dır.
Cumhura göre: Ramazanın sonunda tekbîr getirmeye tah-rîk ve tevfîktir. Yalnız bu tekbîri getirmenin vaktinde görüş farkları vardır:
a) Selef-i sâlihîn’den bir kısmına göre, bayram gecesi tek¬bîr getirmek.
b) Bâzısına göre, Şevval ayının hilâli görüldüğünden bay¬ram hutbesi bitinceye kadar.
c) Diğer bâzısına göre, Şevval’ın hilâli görüldüğünden imam minbere çıkıncaya kadar.
d) Bayram gününde.
e) Evinden mescide çıktıktan imam minbere çıkıncaya ka¬dar, îmam-ı Şâfi ve îmam Mâlik’e göre de böyledir.
f) Ebû Hanîfe’ye göre: Kurban bayramında tekbir getiri¬lir; ramazan bayramında değil. İbnü Cerîr’in tahrîc ettiği bir rivayette ise, İbnü Abbas’a (R.A.) göre «Sizden bu ay’a hazır olan (seferi olmadığı halde bu ay’ı idrâk eden), onda oruç tutsun!» dan murad, evinde iken hilâli gören kimse de¬mektir. «Allah size kolaylık ister» den murad, seferde iftar et¬mektir. «güclük»den maksad, seferde oruç tutmaktır.
Resûlüllah (S.A.V.)dan sahih rivayetle gelen bir hadîste buyuruluyor ki:
«Hilâli görünce oruç tutun, onu görünce İftar edin. Hava bulutlu olursa, sayılı günleri otuza çıkarıp tamamlayın.» [4]

Çıkarılan Hükümler:

1- Mukim olarak ramazandan kaç gün idrâk edilirse o kadar gün oruç tutmak farzdır. Sefere çıkılan günler iftar edi¬lirse, iftar edilen günler sayısınca diğer günlerde kaza edilir.
2- Hasta veya seferi olan kimse, muhayyerdir; dilerse oruç tutar, dilersç iftar eder. Oruç tutması (güç getirebiliyor-sa) daha hayırlıdır.
3- Kurban bayramı günlerinde tekbir getirilir, rama¬zan bayramında değil…
îmam-ı Â’zam’a göre: Bayram tekbiri, arafe gününün sa¬bahından ertesi günün (bayramın birinci gününün) ikindisine kadar olan sekiz vakit namazı müteakip alınır.
Imameyne (Ebû Yûsuf ile Muhammed’e) göre: Yirmi üç vakit tekbir alınır. Şöyle ki: Arafe gününün sabah namazından bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar devanı eder. Ve tekbir bu vakitlerde birer def’â getirilir. Fetva, ima-meynin kavline göredir.
Fukahamn çoğuna göre, teşrik tekbirleri vâcibtir. Sünnet diyenler de vardır. Ebû Yûsuf ile Muhammed’e göre, bu tek¬birler, farz namaz kılan her mükellefe vâcibtir. îmam, cemaat, münferid, mukim, seferi, köylü, şehirli, kadın erkek hepsi bu hususta müsavidir. İmam-ı Â’zam’a göre: Teşrik tekbirleri, mu¬kim, hür erkek olan ve farz namazı müstehap bir cemaatle kılan kimseye vâcibtir. Bu bakımdan yolculara, kölelere, kadınlara ve yalnız başına namaz kılanlara vâcib değildir. Cuma ve bayram namazı kümmıyan köylerde yaşıyanlara da bu tek¬birler vâcib değildir.
Yine Hanefîlere göre: Bir yılın teşrik günlerinden birinde terk edüen aynı yılın teşrik günlerinden birinde kaza edilecek olunursa, akabinde tekbir getirmek gerekir. Başka zaman ka¬za edilirse buna lüzum yoktur.
4- Hilâh görüp oruç tutmak, yine hilâli görüp iftar et¬mek. Hava muhalefetinden hilâh görmek mümkün olmadığında otuz günü tamamlamak» emr-i Resuldür. [5]

ORUÇ GÜNLERİNİN GECESİNDE

«Oruç tuttuğunuz günlerin gecesi kadınlarınıza yaklaşma¬nız size helâl kılındı. Onlar sizin Örtünüz, siz de onların Örtüle¬risiniz. Allah, nefsinize güvenemiyeceğinizi biliyordu, bu sebep¬le tevbenizi kabul buyurup sizi afvetti. Artık onlara (kadınları¬nıza) yaklaşabilirsiniz. Allah’ın sizin İçin takdir ettiğini İste¬yin (ona uyun). Fecr-i (saadıktan sayılan tan yerinde) beyaz iplik siyah iplikten sizce ayırdedilinceye kadar, yiyin, için, son¬ra orucu geceye kadar tamamlayın. Mescidlerde îtikâfa çekil¬diğinizde kadınlarınıza (geceleri de) yaklaşmayın; bunlar Al¬lah’ın yasalarıdır, onları aşmayın. Allah böylece İnsanlara ya¬saklardan sakınsınlar diye âyetlerini apaçık bildirir.» (Bakare sûresi, âyet: 187).
«Size helâl kılındı» cümlesinden, helâl kthnan şey’in daha önceki ümmetlere haram olduğu anlaşılıyor. Âyetin ini^ seBe-bi de bunu ifâde etmektedir. Çünki oruç da namaz gibi ve o de-recede bütün insanlığı ilgilendiren dinî bir müessesedir. Hıris¬tiyanlar da oruç tutmakla emrolımmuştu. Metta ve Luka incil-leri bundan kısa da olsa bahseder. Ancak İslâmiyetteki oruç, keyfiyetiyle, gayesiyle diğerlerinden tamamen ayrılır. İslâmiyet bu müesseseye de cihanşümul bir mânâ ve şekil vermiştir. Âyet-i Kerîme kısmen bu hususa işaret etmektedir.
«Refes» kelimesi, cima (cinsî münasebet) manasına¬dır, tmam Zeccac’a göre: Erkeğin karısından arzuladığı her hu¬susu cami’ bir kelimedir.
Kadınların erkekleri için, erkeklerin de kadınları için bi¬rer Örtü (elbise) kılındığı, birinin diğeriyle huzur bulduğu ve cinsî münâsebet esnasında birbiriyle elbiseyle bedenin imti¬zaç ettiği gibi imtizaca yüz tuttukları aralarında cazip bir kaynaşmanın husule geldiği anlamına işarettir.
«Allah, nefsinize güvenemiyeceğinizi biliyordu» cümlesi, Allahın kullarına, olan geniş rahmetini bir kerre daha ayrı bir üslûpla beyândır. Evet, Cenâb-ı Allah bizim nefislerimize karşı hiyânet (za’f ve güvensizlik) göstereceğü/üzi bildiği için bu ruhsatı lütfetmiştir. Karı-kocanın birbirine olan cinsî konuda¬ki za’fma, «hiyânet» tâbiri verilmiştir. Çünki bunun zararı iki¬sine râci’dir. «Fetâbe aleyküm», ruhsat ve ibâheyi ifâde eder.
«Beyaz iplik »den murad, ufukta enine yayılan fecr-i saadık’tır. «Siyah iplik»den murad, gecenin karanlığıdır.
«Sonra orucu geceye kadar tamamlayın» cümlesi farziyet ifâde eden bir emirdir ve bütün oruçlara şâmildir. Şâfiîlere gö¬re, bu yalnız farz oruca hastır. Bu mânâyla, nafile orucu boz-manın mubah olduğu çıkar. Nitekim Müslim’in Hz. Âişe Vâli-demiz’den rivayet ettiği hadîs bunu beyân eder:
«Bize hays (hurma yağ ve un karışımından yapılan bir nev’i yemek) hediye edildi. Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.), getir göreyim, ben oruçlu olarak sabahladım,» buyurdu ve ondan yedi,
Orucun geceye kadar olduğu tasrîh ediliyor. Şöyle kir do¬ğu cihetinden gecenin başlaması, batı cihetinden gündüzün çe¬kilmesi vaktinde iftar etmek helâl olur.
Oruç tutulan ramazan günlerinde dünyanın her yerinde ge-ce-gündüz aynı değildir. Sıcak kuşak 23,27 derecede gece ile gündüz hemen hemen birdir. Orta kuşakta da 45. dereceye ka¬dar az farklarla gece gündüz devam eder. Ondan uzjfck olan böl¬gelerde belirgin farklar başlar, o kadar ki 66 dereceden geçen kuzey paralel dairesinde 21 haziranda gece olmaz, 21 aralıkta da gündüz olmaz.
Bu duruma göre: 45 dereceden uzak olan bölgeler umu¬miyetle gece ile gündüzlerini 45. derecedeki günlere göre ayar-lıyarak normal ibâdetlerini yaparlar.
Âyette geçen «bâşiruhünne» emri, ramazan gecelerinde ka¬dınlarımıza yaklaşmaya ruhsatı ifâde eder. Mübaşeretten murad, cima’dır. Bâzılarına göre şehvetle öpmek ve dokunmaya da şâmildir. Ama şehvetsiz olursa, Şafiî’ye göre caizdir.
«İ’tikâf», bir yere kapanıp kalmak demektir. Şer’î mânâ¬sı ise, hususî şartlara göre özel mahiyette bir mescidte kapa¬narak ibâdet etmek demektir. Burada Ramazanda yapılan i’ti-kâftan bahsolunduğu için bu sırada zevcelere yaklaşmak men’-ediliyor. Âyette «Mescidlerde îtikâfa çekildiğinizde kadınları¬nıza (geceleri de) yaklaşmayın» emri bunu ifâde ediyor. «Oruç-suz îtikâf olmaz.» hadîsi îtikâf müddetinin bir günden az ol-mıyacağmı gösteriyor. Hazret-i Peygamber (S.A.V.) Ramaza¬nın son on gününde îtikâfa girmek itiyadında idi.
Ramazanda îtikâfa girmek sünnettir. Bundan başka vâcib ve müstehab olan îtikâflar da vardır. Bu ikisi için belli bir zaman yoktur, adadığı gün sayısınca bir camie kapanır. Müs-tehap olan is’e niyet ederek bir müddet bile olsa camie kapana¬bilir. Fakat sünnet olan îtikâf ancak Ramazana mahsustur; son on gününün hepsinde veya bir kısmında yapılır.
îtikâfın birtakım şartlan vardır, bunlar: Niyet, cemaatle namaz kılınan mescid, oruç, aybaşı âdetinden ve lohusalıktan temizliktir.
Fazla bilgi için fıkıh kitaplarına müracaat edilmesi.. [6]

Çıkarılan Hükümler:

1- Ramazanda iftardan sonra fecr-i saadık atıncaya ka¬dar geçen zaman içinde cinsî münâsebette bulunmak mubahtır.
2- Bütün (farz, vâcib ve nafile) oruçlarda fecr-i saadık attıktan tâ güneş guruba gidinceye kadar yemek, içmek ve cin¬sî münâsebette bulunmak, orucu bozar.
3- Nafile orucu bozmak meşru bir sebeple de olsa kazayı gerektirir.
4- îtikâf, kifâye yollu müekked bir sünnettir. Ramazan haricinde nezredilmemişse müstehaptır.
îtikâfın müddeti: Ebû Yûsuf’a göre bir gün, Muhammed’e göre bir saattir. Mâlik’e göre, bir gündüz kadar olan müddet¬tir. Şafiî’ye göre, «Subhânellah ve’1-hamdu lillâh» diyecek ka¬dar bir zamandır. [7]

29

Haziran
2012

KIBLEMİZ BEYTULLAH

Yazar: arafat  |  Kategori: iBADET  |  Yorum: Yok   |  314 Kez Okundu

KIBLE

 

«Doğu da Allah’ındır, batı da. Bunun için nereye döner, yüzünüzü çevirirseniz Allah’ın vechi (kıblesi) oradadır. Doğ­rusu Allah vâsi’dir ve her şey’İ gereği gibi bilendir.» (El-Bakara sûresi, âyet: 115).

İbâdetlerde gelişi güzel bir istikamete teveccüh edilmez. Bütün semavî dinlerde bu böyledir. Hattâ Sâmî kavimler ara­sında bile rastgele cihetlere yönelinerek ibâdet yapılmadığını güvenilir kaynaklardan öğreniyoruz. Tevrat Kırallar faslı 8/44 de deniliyor ki: «Eğer kavmin, onları göndereceğin bir yoldan düşmanına karşı cenge çıkarsa ve Rabbe, seçtiğin şehre ve is­min için yaptığın eve doğru duâ ederlerse, o zaman dualarını ve yalvarışlarım gökte işit ve onların dâvasını gör.»

Bundan başka Hazret-i Danyal’ın günde üç defa Kudüs istikametine yönelip duâ ettiğine dair kayıtlar vardır.

Hicretten Önce Beytü’l-Makdis’e yönelip ibâdet eden Müs­lümanlar, hicretten 16 veya 17 ay sonra ilâhî emir gereğince Kabe’ye yönelerek ibâdet etmişlerdir.

Âyet-i Kerîme’nin tefsir ve tahlîline gelince:

Maşrık, güneşin doğduğu, mağrıp güneşin battığı taraf de­mektir. Zikr-i cüz’, irâde-yi küll kabilindendir. Bu mânâyla iki taraf arasındaki yerlerle diğer taraflar bu hükme dahildir.

«Hangi cihete yönelirseniz Allah’in vechi (yönelmeniz için size hoş gördüğü kıble) oradadır.» Âyetin geniş mânâsından kıble cihetinde şüpheye düşüldü günde zann-ı gaalibe göre amel edilmesi istidlal edilmiştir. Yok­sa her hangi bir cihete bile bile yönelip namaz kılmak caiz de­ğildir. Çünki Cenâb-ı Hakk: «Evet, Habibim, hangi yerden (sefere) çıkarsan (namazda) yü­zünü Mescid-i Haram’a doğru çevir. (Siz de ey mü’minler), ne­rede olursanız (olun) yüzlerinizi o yana döndürün.» (EI-Baka- re sûresi, âyet: 144) buyuruyor.

Zemahşerî (Mahmûd)a göre; mânâ şöyledir: «Mescid-i Ha­ram’da veya Beytü’I-Makdis’de namaz kılmaktan men’edildiği-niz zaman (üzülmeyin), yeryüzünün her yanı size mcscid kı­lınmıştır; istediğiniz bölgede namaz kilin; kıbleye yüz çevir­mek her yerde sizin için mümkündür; bâzı mescidlere has de­ğildir.

îbnü Münzir, İbnü Ebî îlâtem’in rivayet ettiği, Hâkim’in sahîh gördüğü ve Beyhakî’nin kendi süneninde tahrîc ettiği ri­vayette, îbnü Abbas (R.A.) dedi ki: «Kur’ân’dan ilk neshedilen âyet, kıbleyle ilgili âyetidir. Resûlullah (S. A.V.) bu âyet uyarınca Beytü’l-Atîk’i terkederek Beytü’1-Mak-dis’e doğru namaz kıldı. Sonra Cenâb-ı Allah onun yüzünü Bey-tü’1-Haram’a doğru çevirmeyi irâde etti ve: «Hangi yerden çıkarsan (çık, namazda) yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir,» âyetiyle yukarıdaki âyeti neshetti.»

îbnü Münzir buna yakın bir haberi îbnü Mes’ud (R.A.)den rivayet etmiştir.

Müslim, Tirmizî ve Neseî, İbnü Ömer (R.A.) nın şöyle de­diğini rivayet etmişlerdir.

«Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) bineğinin üzerinde —bine­ği ne yana yüz çevirirse çevirsin— nafile namaz kılarlardı.» Sonra îbnü Ömer (R.A.) şu mealdeki âyeti okudu: «Hangi ci­hete yönelirseniz Allah’ın vechi (yönelmeniz için size hoş gör­düğü kıble) oradadır.» îbnü Ömer (R.A.) devamla: «İşte bu âyet bunun hak­kında inmiştir,» dedi.

Demek ki îbnü Ömer’e göre âyeti, âyetiyle nesh edilmemiştir. Birincisi nafile namazla ilgilidir. Buna benzer bir rivayeti îbnü Cerîr, Dâre Kutnî ve Hâkim sahîh bir senetle çı­karmışlardır.

Sahîh-i Buhârî’de Câbir bin Abdullah (R.A.) den yapılan rivayette de;

«Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) nafile namazları binitinin çüzerinde doğu v.b. cihetlere doğru kılarlardı. Farz namaz kıl­mak İstediğinde iner, kıbleye dönerek kılarlardı.»

îbnü Mâce, îbnü Cerîr ve diğerlerinin Amr bin Rebî’a'dan yaptıkları rivayette ise, Amr diyor ki: «Zifirî karanlık bir ge­cede Peygafcıber (S.A.V.) ile beraber bulunuyorduk, bir yere indik. Herkes namaz kılmak için taş toplayıp birer mescid yap­maya çalıştı. Sabahladığımızda, kıbleden başka bir tarafa yö­nelerek namaz kıldığımızı gördük. Bunun üzerine Peygamber’e (S.A.V.) müracaat edildi:

— Ey Allah’ın Resulü! Bu gece kıbleden başka bir tarafa yüz çevirip namaz kılmışız!..

Bunun üzerine «Doğu da Allah’ındır, batı da. Bunun için nereye döner yüzünüzü çevirirseniz Allah’ın vechi (kıblesi) oradadır.» mealindeki âyet indi ve Resûlüllah (S.A.V.) bizlere:

— «Namazınız gelip geçti (oldu bitti, endişe edilecek bir şey yok)» buyurdular.

Dâre Kutnî, îbnü Merdveyh ve Beyhakî de, Câbir bin Ab­dullah (R.A.) den buna benzer bir rivayet yapmışlardır.

«Allah’ın kıblesi oradadır».

îbnü Mâce’nin Ebû Hüreyre (R.A.) den yaptığı rivayette Peygamber (S.A.V.) buyurdular ki:-

«Doğuyla batı arası kıbîedlr.»

Îbnü Ebî Şeybe, Dâre-Kutnî ve Beyhakî de buna yakın bir rivayet çıkarmışlardır.

Şimdi bütün bu rivayetlerden çıkarılan hükümler:

1- Sâhib Keşşaf Zemahşerî’ye göre: Âyet, namaz kılar­ken kıbleye yönelmenin yalnız mescidlere has olmadığım, her yerin Müslümanlara mescid sayıldığını beyân ettiğinden, nere­de namaz kılmıyorsa oradan kıbleye yüz çevirmenin gerektiği­ne delâlet vardır.

2- İbnü Abbas (R.A.)ya göre: Cenâb-ı Peygamber {S.A.V.) önceleri Beytü’l-Makdis’e yönelir namaz kılarlardı.

«Hangi yerden çıkarsan (çık namaz­da) yüzünü Mescidi Haram’a doğru çevir» âyeti inince Pey­gamber (S.A.V.) artık Beytü’l-Haram’a yüz çevirip namaz kıl­maya başladı ve «Doğu da Allah’ındır, batıda….» âyeti böylece hükümsüz kaldı.

3- Buharı, Müslim, Tirmizî ve Neseî’nin, İbnü Ömer (R-A.)dan çıkardıkları rivayette: âyeti nafile namazlarla ilgilidir; seferde hayvan üzerinde yol alırken nafile namaz kılanın kıbleye yönelmesi şart değildir. Fukahâ-nın da görüşü böyledir; fetva buna göre verilmiştir.

4- îbnü Mâce ile îbnü Cerîr’in Amr bin Rabi’a'dan yap­tıkları rivayete göre: Âyet-i Kerîme, herhangi bir sebepten do­layı bilinmeden kıbleden başka bir tarafa namaz kılınır, sorv ra farkına varılırsa, namazın tamam olduğuna, iadesi lâzım gel­mediğine delâlet eder. Çünkü iniş sebebi bunu ifâde ediyorir

«Biz, yüzünü (Vahye intizaar ve iştiyaakindan) çok kerre göğe doğru evirip çevirdiğini muhakkak görüyoruz. Şimdi se­ni herhalde hoşnud olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. (Na­mazda) yüzünü artık Mescid-i haram tarafına (Kâ’be semtine) çevir. (Ey mü’minler,) siz de nerede bulunursanız (namazda) yüzlerinizi o yana döndürün. Şüphe yok ki kendilerine kitap verilenler bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu pek iyi Bilirler v° Allah onların yapacaklarından gaafil değildir.» (El-Bakare sûresi, âyet: 144).

Bu âyet bütün müslümanlarm tek bir ümmet olduklarını ifâde ediyor. Onun için bütün müslümanlarm aynı kıbleye dö­nerek hedefi bir, maksadı bir, müttehit bir ümmet olarak gö­rünmeleri tavsiye ediliyor. Kıble birliği, hedef ve maksat bir­liğinin remzidir. Müslümanlar her nerede bulunurlarsa bulun­sunlar, kıbleye dönmekle hep bir araya gelmiş olurlar. Müslü­manlar kıbleye döndükçe ayni ruhanî maksadı gözeten tek bir ümmet teşkil ettiklerini gösterdikten başka îslâm kardeşliği­ni de bütün vakariyle tecelli ettirirler. Resûl-i Ekrem, ehli kıb­lenin tekfir olunmamalarım bunun için emretmiştir. Bu su­retle Kabe, Allah birliğinin kutsî sembolü olduktan başka in­sanlık birliğinin de ulvî timsalidir.

Âyetin tahliline gelince:

«Şatr»dan maksad, taraf ve cihettir. Ayrıca bu kelime «ya- n» mânâsına da gelir, de oldu§u &hi-

«Bâzı» mânâsına da kullanıldığı yerler olmuştur. Fakat âyet­teki «şatr» Kabe semtini ifâde eder.

îmam-ı Kurtubî’ye göre: Görebilme mevkiinde olanlar için Kabe’nin kendisine yüz çevirmek farzdır. Görebilme mevkiin­de olmıyanlar ise o semte yüz çevirirler. îbnü Cerîr’in îbnü Abbas (R.A.)dan çıkardığı bir hadîste:

«Beytü’llah’ın hepsi kıbledir. Beytü’llah’ın kıblesi ise kapısıdır.»

Beyhakî’nin kendi süneninde merfuan çıkardığı bir ha­dîste de:

«Beytüllah Mescid ehline kıbledir. Mescidü’l-Haram, ha­ram ehline kıbledir. Haramın kendisi de şarkından garbına ka­dar yeryüzünde bulunan ümmetime kıbledir.»[1][1]

Çıkarılan Hükümler:

 

1- Kıble ehli tekfir olunmaz.

2 -Görebilme mevkiinde olanlar için Kabe binasının kendisi kıbledir. Görebilme mevkiinde olmayanlar için o se-met kıbledir.

3- Beytü’llah Mescid ehline: Mescidü’l-Haram, harem ehline: harem de doğudan batıya bütün ümmetin kıblesidir.

Kıble tâyini hakkında yazılmış birtakım eserler vardır. Bil­hassa el-Battanî (929). îbnü Yûnus (1009), Ebû’1-Vefâ (998), Hasan el-Hüseyn bin Haysem (ölüm: 1039) ve Birûnî (ölüm: 1048) gibi büyük heyetşinaslar yetişmiştir. Ayrıca onaltıncı asırda kıble istikameti hakkında iki özel eser yazılmıştır. Bi­ri, Mirim Çelebî’nin Risâletün fi tahkîk semti’L-kıble, diğeri Nakibü’l-Halebî’nin «Fi istihraci’l-kıble» adlı kitabıdır.

Bugün için istenilen yönü kesin olarak bulmak için bütün ufuk dairesi 360′a bölünerek bunlara derece adı verilmiştir. Ayrı olarak bununla da yetinilmemiş, dereceler dakikalara, da­kikalar da saniyelere bölünmüştür. 60 saniye 1 dakika, 60 da­kika da bir derecedir.

îşte bu bölünüş, ufuk dairesindeki herhangi bir noktanın doğrultusunu kesin olarak belirtmeyi sağlar.

Yeryüzündeki bir noktanın yönü, derece cinsinden göste­rildiği zaman hemen hemen hiç yanlışlık yapılmaz. Üstelik yol­culuklarda arada bir yapılacak hatâ yol boyunca düzeltilebilir. [2][2]

 

BÜTÜN İNSANLAR İÇİN MÜŞTEREK MÂBED

 

«Şüphesiz, İnsanlar içîn (yeryüzüne) ilk konulan mâbed, elbette ki Bekke (= Mekke)de olanıdır; âlemler için mübarek­tir ve hidâyetin kendisidir.» (Al-î İmran sûresi, âyet: 96)

Yeryüzünde bütün insanları «Lâ ilahe illâ’îlah» kelimesi etrafında toplamak, aradaki dîn, mezhep ve i’tikad farkını kal­dırmak ve «Bir» Allah fikrini hâkim kılmak için Allah emriy­le ilk yapılan mâbed Mekke’deki Kabe’dir. Bunu —bâzı riva­yetlere göre Hazret-i îbrâhîm Peygamber ile oğlu îsmâîl Pey­gamber yüceltmişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm 2. sûre, 137. âyetle bu hususa işaret edilmektedir.

Hazret-i İbrahim, Hakk’a teslimiyet ruhuyla dosdoğru, bâ­tıldan uzak bir dîn üzere idi. Kur’ân-ı Kerîm 2. sûre, 135. âyet, 3. sûre, 67 ve 95. âyet, 4. sûre, 125. âyet, 6. sûre, 79 ve 161. âyet­te bu husus mükerrem belirtilmektedir. Ayrıca 16. sûre, 120 ve 123. âyetlerle açık beyân vardır, 30. sûre 30. âyetle de bütün insanların bu fırsat üzere yaratıldığı bildiriliyor ki Beytü’1-ha-ram’in yeryüzüne konulma gayesi daha iyi anlaşılmış oluyor.

Gerçi Yahudiler de İbrahim’in dini ve yolu üzere olduk­larım, Hıristiyanlardan da bir kısmı ona yakınlık haddinde bu­lunduklarını iddia ederler, ama bu iddialan kavli mücerredde kalır. Çünki hiç biri Mekke’ye gidip İbrahim (A.S.)ın yapmış olduğu mabedi tavaf etmez ve hiç biri Hanîf de değildir.

Âyet-i Kerîme’nin sarih beyânından ve tarihin açık şeha-detinden anlaşılan husus: Hazret-i Âdem’den bugüne kadar bir çok m£bedler yapılmıştır, fakat hiç biri bütün insanlar için muşterek ibâdet mahalli olarak konulmamıştır., Ancak Hazret-i İb­rahim’in Mekke’de inşa ettiği Kabe müstesna. Öyle ki bu mâ­bed, âlemler (bütün milletler) için Hakk’a giden doğru yolu sembolize ediyor. Bakare sûresi, 127-130. âyetlerle Kabe’nin bu özelliğine ve niçin inşâ edildiğine işaret ediliyor.

Kabe’nin Hazret-i Âdem tarafından yapıldığını tmam-ı Beyhakî (Kitabülddelâilinnübuvve) adlı eserinde tbnü Lahîa tarikiyle Abdullah b. Ömer (R.A.)dan rivayet etmişse de bu­nun zayıf olduğu tesbit edilmiştir.

îbnü Ebî Hâtım’ın Hazret-i Ali (R.A.)den yaptığı rivayet­te ise, Hz, Ali diyor ki: Kabe’den önce birçok mâbedler inşâ edilmiştir, fakat Kabe, Allah’a ibâdet için umum insanlara tah­sis edilen ilk mâbeddir.

Âyette geçen «Bekke» kelimesi, Mekke’nin ilk ismidir. [3][3] Oraya ibâdet için gelenlerin Hakk’a teslimiyet ve tam bir huşu’ içinde eğildiklerini ifâde eder. îmam Katade’ye göre Allah o makamda bütün insanları (birçok inanmışları) bir araya ge­tirmek suretiyle «Tevhîd» akidesini müşterek ideal olarak ta­nıtmak ister ki bu durum bir kaynaşma ve izdiham vücuda getirir, öyle ki zaman zaman kadınlar erkeklerin önünde na­maz kılmak zorunda kalır. Bu hal başka hiçbir mâbed ve bel­dede olmaz, tşte Bekke kelimesi bunu ifâde ediyor.

Îbnü Abbas (R.A.)ya göre: Mekke, Fecc’den Ten’im’e ka­dar olan yerdir. Bekke ise, Kabe’den Bethâ’ya kadar olan yer­dir. Şu’be’nin Muğîre’den, onun da İbrahim’den yaptığı riva­yette ise, Bekke, Mâbed’in ve Mescid’in kendisidir. îkrime’ye göre. Mâbed ve çevresi Bekkedir. Bunun ötesi Mekke’dir. [4][4]

 

 


BEYTU’LLAH’I HACCETMEK

«Ona yol bulmaya güç getirenlerin Bey t’i hacc (ve ziya­ret) etmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hak ve vecîbesidir. Kim küfreder (bunu inkâra saparsa), şüphesiz ki Allah âlem­lerden müstağnidir (hiç kimseye muhtaç değildir).» (Al-i îm-ran sûresi, âyet: 97)

«li-hâhweki «lam» harfi icab ve ilzam içindir, (alâ) har­fi bunu te’kîd mahiyetinde vücub ifâde eder. O halde hacc, gücü yeten her âkıl-bâhğ, sıhhatli müslümana farzdır.

Zührî’nin Ebû Sinan tarikiyle îbnü Abbas (R.A.)dan yap­tığı rivayette, Peygamber (S.A.V.) bize hitab ederek ezcümle buyurdular ki: Ey nâs! Allah haccı size farz kıldı.»

Bunun üzerine Akra, b. Hâbıs ayağa kalktı ve: Her yıl mı, ya Resûlüllah!? diye sordu. Peygamber (SA.V.)

«Eğer söyliyecek olsaydım vâcib olurdu. Vâcİb olunca da onunla amel etmezdiniz ve amel etmeğe de güç getiremezdiniz.

Hacc bir kerredir. Kim fazla yaparsa, o tatavvu’ (nafile) ibâ­det olur.» [1]

Hacce güç getirmek ise, genel olarak iki kısma ayrılır: Şa­hıs ya bizzat kendisi buna güç getirebilir, veya başkasiyle güç bulabilir. îbnü Ömer (R.A.) diyor ki: Bir adam kalkıp:

— Ey Allah’ın Resulü! Hacce yol bulmaktan murad ne­dir? diye sordu.

Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) :

«Azık ve binittir,» buyurdular.

Güç getirmenin bâzı kısımlarını burada belirtelim:

a) Geçinme kudreti.

Yol azığına muktedir olmak demektir. Bu, umumiyetle or­ta halli bir maişetle tefsir olunur. Şöyle ki mu’tad olan maişe­tini ve sıhhatini koruyabilecek nisbette nafakaya sahip olmak.

b) Yol masrafına güç getirmek.

Bineğini tedarik kudreti olmalıdır. Ya satın almak, veya kiralamak suretiyle bu tahakkuk eder.

O halde haccın vücubunun gerçekleşmesi için, binek ve azığa, kendi nafakasından ve dönüşüne kadar çoluk-çocuğuna yetecek nafakadan başka, mesken veya onun onarımı parası, ev eşyası, san’at, âlet ve edavatı, ticarî durumunu sarsmıya-cak kadar sermayesi, borcunu ödeyecek kadar meblâğı olması gerektir.

Ayrıca haccetmek isteyen kadın ise bu şartlardan başka bir de beraberinde mahreminin bulunması, boşanmış ise idde-tinin bitmesi lâzımdır. [2]

 


[1] Ahmed b. Hanbel – Ebû Dâvud – Nesei – İbn Mâce

[2] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/93-94.

 

 



[1][1] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/84-90.

[2][2] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/90-91.

[3][3] Mekke’nin bundan başka, «Beytü’atîk», «Beytü’l-haram», «Beledü’1-emîn», «Me’mûn», «Ummurranm», «Ummu’l-kurâ», «Salah», «Elarş», «Elkaadis», «Mukaddese», «Kabe», «Beled» ve «Kevsâ» gibi birtakım adlan daha vardır

[4][4] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/91-92.

«Doğu da Allah’ındır, batı da. Bunun için nereye döner, yüzünüzü çevirirseniz Allah’ın vechi (kıblesi) oradadır. Doğ¬rusu Allah vâsi’dir ve her şey’İ gereği gibi bilendir.» (El-Bakara sûresi, âyet: 115).
İbâdetlerde gelişi güzel bir istikamete teveccüh edilmez. Bütün semavî dinlerde bu böyledir. Hattâ Sâmî kavimler ara¬sında bile rastgele cihetlere yönelinerek ibâdet yapılmadığını güvenilir kaynaklardan öğreniyoruz. Tevrat Kırallar faslı 8/44 de deniliyor ki: «Eğer kavmin, onları göndereceğin bir yoldan düşmanına karşı cenge çıkarsa ve Rabbe, seçtiğin şehre ve is¬min için yaptığın eve doğru duâ ederlerse, o zaman dualarını ve yalvarışlarım gökte işit ve onların dâvasını gör.»
Bundan başka Hazret-i Danyal’ın günde üç defa Kudüs istikametine yönelip duâ ettiğine dair kayıtlar vardır.
Hicretten Önce Beytü’l-Makdis’e yönelip ibâdet eden Müs¬lümanlar, hicretten 16 veya 17 ay sonra ilâhî emir gereğince Kabe’ye yönelerek ibâdet etmişlerdir.
Âyet-i Kerîme’nin tefsir ve tahlîline gelince:
Maşrık, güneşin doğduğu, mağrıp güneşin battığı taraf de¬mektir. Zikr-i cüz’, irâde-yi küll kabilindendir. Bu mânâyla iki taraf arasındaki yerlerle diğer taraflar bu hükme dahildir.
«Hangi cihete yönelirseniz Allah’in vechi (yönelmeniz için size hoş gördüğü kıble) oradadır.» Âyetin geniş mânâsından kıble cihetinde şüpheye düşüldü günde zann-ı gaalibe göre amel edilmesi istidlal edilmiştir. Yok¬sa her hangi bir cihete bile bile yönelip namaz kılmak caiz de¬ğildir. Çünki Cenâb-ı Hakk: «Evet, Habibim, hangi yerden (sefere) çıkarsan (namazda) yü-zünü Mescid-i Haram’a doğru çevir. (Siz de ey mü’minler), ne¬rede olursanız (olun) yüzlerinizi o yana döndürün.» (EI-Baka- re sûresi, âyet: 144) buyuruyor.
Zemahşerî (Mahmûd)a göre; mânâ şöyledir: «Mescid-i Ha¬ram’da veya Beytü’I-Makdis’de namaz kılmaktan men’edildiği-niz zaman (üzülmeyin), yeryüzünün her yanı size mcscid kı-lınmıştır; istediğiniz bölgede namaz kilin; kıbleye yüz çevir¬mek her yerde sizin için mümkündür; bâzı mescidlere has de¬ğildir.
îbnü Münzir, İbnü Ebî îlâtem’in rivayet ettiği, Hâkim’in sahîh gördüğü ve Beyhakî’nin kendi süneninde tahrîc ettiği ri¬vayette, îbnü Abbas (R.A.) dedi ki: «Kur’ân’dan ilk neshedilen âyet, kıbleyle ilgili âyetidir. Resûlullah (S. A.V.) bu âyet uyarınca Beytü’l-Atîk’i terkederek Beytü’1-Mak-dis’e doğru namaz kıldı. Sonra Cenâb-ı Allah onun yüzünü Bey-tü’1-Haram’a doğru çevirmeyi irâde etti ve: «Hangi yerden çıkarsan (çık, namazda) yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir,» âyetiyle yukarıdaki âyeti neshetti.»
îbnü Münzir buna yakın bir haberi îbnü Mes’ud (R.A.)den rivayet etmiştir.
Müslim, Tirmizî ve Neseî, İbnü Ömer (R.A.) nın şöyle de¬diğini rivayet etmişlerdir.
«Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) bineğinin üzerinde —bine¬ği ne yana yüz çevirirse çevirsin— nafile namaz kılarlardı.» Sonra îbnü Ömer (R.A.) şu mealdeki âyeti okudu: «Hangi ci¬hete yönelirseniz Allah’ın vechi (yönelmeniz için size hoş gör¬düğü kıble) oradadır.» îbnü Ömer (R.A.) devamla: «İşte bu âyet bunun hak¬kında inmiştir,» dedi.
Demek ki îbnü Ömer’e göre âyeti, âyetiyle nesh edilmemiştir. Birincisi nafile namazla ilgilidir. Buna benzer bir rivayeti îbnü Cerîr, Dâre Kutnî ve Hâkim sahîh bir senetle çı-karmışlardır.
Sahîh-i Buhârî’de Câbir bin Abdullah (R.A.) den yapılan rivayette de;
«Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) nafile namazları binitinin çüzerinde doğu v.b. cihetlere doğru kılarlardı. Farz namaz kıl¬mak İstediğinde iner, kıbleye dönerek kılarlardı.»
îbnü Mâce, îbnü Cerîr ve diğerlerinin Amr bin Rebî’a'dan yaptıkları rivayette ise, Amr diyor ki: «Zifirî karanlık bir ge¬cede Peygafcıber (S.A.V.) ile beraber bulunuyorduk, bir yere indik. Herkes namaz kılmak için taş toplayıp birer mescid yap¬maya çalıştı. Sabahladığımızda, kıbleden başka bir tarafa yö¬nelerek namaz kıldığımızı gördük. Bunun üzerine Peygamber’e (S.A.V.) müracaat edildi:
— Ey Allah’ın Resulü! Bu gece kıbleden başka bir tarafa yüz çevirip namaz kılmışız!..
Bunun üzerine «Doğu da Allah’ındır, batı da. Bunun için nereye döner yüzünüzü çevirirseniz Allah’ın vechi (kıblesi) oradadır.» mealindeki âyet indi ve Resûlüllah (S.A.V.) bizlere:
— «Namazınız gelip geçti (oldu bitti, endişe edilecek bir şey yok)» buyurdular.
Dâre Kutnî, îbnü Merdveyh ve Beyhakî de, Câbir bin Ab¬dullah (R.A.) den buna benzer bir rivayet yapmışlardır.
«Allah’ın kıblesi oradadır».
îbnü Mâce’nin Ebû Hüreyre (R.A.) den yaptığı rivayette Peygamber (S.A.V.) buyurdular ki:-
«Doğuyla batı arası kıbîedlr.»
Îbnü Ebî Şeybe, Dâre-Kutnî ve Beyhakî de buna yakın bir rivayet çıkarmışlardır.
Şimdi bütün bu rivayetlerden çıkarılan hükümler:
1- Sâhib Keşşaf Zemahşerî’ye göre: Âyet, namaz kılar¬ken kıbleye yönelmenin yalnız mescidlere has olmadığım, her yerin Müslümanlara mescid sayıldığını beyân ettiğinden, nere¬de namaz kılmıyorsa oradan kıbleye yüz çevirmenin gerektiği¬ne delâlet vardır.
2- İbnü Abbas (R.A.)ya göre: Cenâb-ı Peygamber {S.A.V.) önceleri Beytü’l-Makdis’e yönelir namaz kılarlardı.
«Hangi yerden çıkarsan (çık namaz¬da) yüzünü Mescidi Haram’a doğru çevir» âyeti inince Pey¬gamber (S.A.V.) artık Beytü’l-Haram’a yüz çevirip namaz kıl¬maya başladı ve «Doğu da Allah’ındır, batıda….» âyeti böylece hükümsüz kaldı.
3- Buharı, Müslim, Tirmizî ve Neseî’nin, İbnü Ömer (R-A.)dan çıkardıkları rivayette: âyeti nafile namazlarla ilgilidir; seferde hayvan üzerinde yol alırken nafile namaz kılanın kıbleye yönelmesi şart değildir. Fukahâ-nın da görüşü böyledir; fetva buna göre verilmiştir.
4- îbnü Mâce ile îbnü Cerîr’in Amr bin Rabi’a'dan yap¬tıkları rivayete göre: Âyet-i Kerîme, herhangi bir sebepten do¬layı bilinmeden kıbleden başka bir tarafa namaz kılınır, sorv ra farkına varılırsa, namazın tamam olduğuna, iadesi lâzım gel¬mediğine delâlet eder. Çünkü iniş sebebi bunu ifâde ediyorir
«Biz, yüzünü (Vahye intizaar ve iştiyaakindan) çok kerre göğe doğru evirip çevirdiğini muhakkak görüyoruz. Şimdi se¬ni herhalde hoşnud olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. (Na-mazda) yüzünü artık Mescid-i haram tarafına (Kâ’be semtine) çevir. (Ey mü’minler,) siz de nerede bulunursanız (namazda) yüzlerinizi o yana döndürün. Şüphe yok ki kendilerine kitap verilenler bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu pek iyi Bilirler v° Allah onların yapacaklarından gaafil değildir.» (El-Bakare sûresi, âyet: 144).
Bu âyet bütün müslümanlarm tek bir ümmet olduklarını ifâde ediyor. Onun için bütün müslümanlarm aynı kıbleye dö¬nerek hedefi bir, maksadı bir, müttehit bir ümmet olarak gö-rünmeleri tavsiye ediliyor. Kıble birliği, hedef ve maksat bir¬liğinin remzidir. Müslümanlar her nerede bulunurlarsa bulun¬sunlar, kıbleye dönmekle hep bir araya gelmiş olurlar. Müslü¬manlar kıbleye döndükçe ayni ruhanî maksadı gözeten tek bir ümmet teşkil ettiklerini gösterdikten başka îslâm kardeşliği¬ni de bütün vakariyle tecelli ettirirler. Resûl-i Ekrem, ehli kıb¬lenin tekfir olunmamalarım bunun için emretmiştir. Bu su¬retle Kabe, Allah birliğinin kutsî sembolü olduktan başka in¬sanlık birliğinin de ulvî timsalidir.
Âyetin tahliline gelince:
«Şatr»dan maksad, taraf ve cihettir. Ayrıca bu kelime «ya- n» mânâsına da gelir, de oldu§u &hi-
«Bâzı» mânâsına da kullanıldığı yerler olmuştur. Fakat âyet¬teki «şatr» Kabe semtini ifâde eder.
îmam-ı Kurtubî’ye göre: Görebilme mevkiinde olanlar için Kabe’nin kendisine yüz çevirmek farzdır. Görebilme mevkiin¬de olmıyanlar ise o semte yüz çevirirler. îbnü Cerîr’in îbnü Abbas (R.A.)dan çıkardığı bir hadîste:
«Beytü’llah’ın hepsi kıbledir. Beytü’llah’ın kıblesi ise kapısıdır.»
Beyhakî’nin kendi süneninde merfuan çıkardığı bir ha¬dîste de:
«Beytüllah Mescid ehline kıbledir. Mescidü’l-Haram, ha¬ram ehline kıbledir. Haramın kendisi de şarkından garbına ka¬dar yeryüzünde bulunan ümmetime kıbledir.» [1]

Çıkarılan Hükümler:

1- Kıble ehli tekfir olunmaz.
2 -Görebilme mevkiinde olanlar için Kabe binasının kendisi kıbledir. Görebilme mevkiinde olmayanlar için o se-met kıbledir.
3- Beytü’llah Mescid ehline: Mescidü’l-Haram, harem ehline: harem de doğudan batıya bütün ümmetin kıblesidir.
Kıble tâyini hakkında yazılmış birtakım eserler vardır. Bil¬hassa el-Battanî (929). îbnü Yûnus (1009), Ebû’1-Vefâ (998), Hasan el-Hüseyn bin Haysem (ölüm: 1039) ve Birûnî (ölüm: 1048) gibi büyük heyetşinaslar yetişmiştir. Ayrıca onaltıncı asırda kıble istikameti hakkında iki özel eser yazılmıştır. Bi¬ri, Mirim Çelebî’nin Risâletün fi tahkîk semti’L-kıble, diğeri Nakibü’l-Halebî’nin «Fi istihraci’l-kıble» adlı kitabıdır.
Bugün için istenilen yönü kesin olarak bulmak için bütün ufuk dairesi 360′a bölünerek bunlara derece adı verilmiştir. Ayrı olarak bununla da yetinilmemiş, dereceler dakikalara, da¬kikalar da saniyelere bölünmüştür. 60 saniye 1 dakika, 60 da¬kika da bir derecedir.
îşte bu bölünüş, ufuk dairesindeki herhangi bir noktanın doğrultusunu kesin olarak belirtmeyi sağlar.
Yeryüzündeki bir noktanın yönü, derece cinsinden göste¬rildiği zaman hemen hemen hiç yanlışlık yapılmaz. Üstelik yol¬culuklarda arada bir yapılacak hatâ yol boyunca düzeltilebilir. [2]

BÜTÜN İNSANLAR İÇİN MÜŞTEREK MÂBED

«Şüphesiz, İnsanlar içîn (yeryüzüne) ilk konulan mâbed, elbette ki Bekke (= Mekke)de olanıdır; âlemler için mübarek¬tir ve hidâyetin kendisidir.» (Al-î İmran sûresi, âyet: 96)
Yeryüzünde bütün insanları «Lâ ilahe illâ’îlah» kelimesi etrafında toplamak, aradaki dîn, mezhep ve i’tikad farkını kal¬dırmak ve «Bir» Allah fikrini hâkim kılmak için Allah emriy¬le ilk yapılan mâbed Mekke’deki Kabe’dir. Bunu —bâzı riva¬yetlere göre Hazret-i îbrâhîm Peygamber ile oğlu îsmâîl Pey¬gamber yüceltmişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm 2. sûre, 137. âyetle bu hususa işaret edilmektedir.
Hazret-i İbrahim, Hakk’a teslimiyet ruhuyla dosdoğru, bâ¬tıldan uzak bir dîn üzere idi. Kur’ân-ı Kerîm 2. sûre, 135. âyet, 3. sûre, 67 ve 95. âyet, 4. sûre, 125. âyet, 6. sûre, 79 ve 161. âyet¬te bu husus mükerrem belirtilmektedir. Ayrıca 16. sûre, 120 ve 123. âyetlerle açık beyân vardır, 30. sûre 30. âyetle de bütün insanların bu fırsat üzere yaratıldığı bildiriliyor ki Beytü’1-ha-ram’in yeryüzüne konulma gayesi daha iyi anlaşılmış oluyor.
Gerçi Yahudiler de İbrahim’in dini ve yolu üzere olduk¬larım, Hıristiyanlardan da bir kısmı ona yakınlık haddinde bu¬lunduklarını iddia ederler, ama bu iddialan kavli mücerredde kalır. Çünki hiç biri Mekke’ye gidip İbrahim (A.S.)ın yapmış olduğu mabedi tavaf etmez ve hiç biri Hanîf de değildir.
Âyet-i Kerîme’nin sarih beyânından ve tarihin açık şeha-detinden anlaşılan husus: Hazret-i Âdem’den bugüne kadar bir çok m£bedler yapılmıştır, fakat hiç biri bütün insanlar için muşterek ibâdet mahalli olarak konulmamıştır., Ancak Hazret-i İb¬rahim’in Mekke’de inşa ettiği Kabe müstesna. Öyle ki bu mâ¬bed, âlemler (bütün milletler) için Hakk’a giden doğru yolu sembolize ediyor. Bakare sûresi, 127-130. âyetlerle Kabe’nin bu özelliğine ve niçin inşâ edildiğine işaret ediliyor.
Kabe’nin Hazret-i Âdem tarafından yapıldığını tmam-ı Beyhakî (Kitabülddelâilinnübuvve) adlı eserinde tbnü Lahîa tarikiyle Abdullah b. Ömer (R.A.)dan rivayet etmişse de bu¬nun zayıf olduğu tesbit edilmiştir.
îbnü Ebî Hâtım’ın Hazret-i Ali (R.A.)den yaptığı rivayet¬te ise, Hz, Ali diyor ki: Kabe’den önce birçok mâbedler inşâ edilmiştir, fakat Kabe, Allah’a ibâdet için umum insanlara tah¬sis edilen ilk mâbeddir.
Âyette geçen «Bekke» kelimesi, Mekke’nin ilk ismidir. [3] Oraya ibâdet için gelenlerin Hakk’a teslimiyet ve tam bir huşu’ içinde eğildiklerini ifâde eder. îmam Katade’ye göre Allah o makamda bütün insanları (birçok inanmışları) bir araya ge¬tirmek suretiyle «Tevhîd» akidesini müşterek ideal olarak ta¬nıtmak ister ki bu durum bir kaynaşma ve izdiham vücuda getirir, öyle ki zaman zaman kadınlar erkeklerin önünde na¬maz kılmak zorunda kalır. Bu hal başka hiçbir mâbed ve bel¬dede olmaz, tşte Bekke kelimesi bunu ifâde ediyor.
Îbnü Abbas (R.A.)ya göre: Mekke, Fecc’den Ten’im’e ka¬dar olan yerdir. Bekke ise, Kabe’den Bethâ’ya kadar olan yer¬dir. Şu’be’nin Muğîre’den, onun da İbrahim’den yaptığı riva¬yette ise, Bekke, Mâbed’in ve Mescid’in kendisidir. îkrime’ye göre. Mâbed ve çevresi Bekkedir. Bunun ötesi Mekke’dir. [4]

________________________________________
BEYTU’LLAH’I HACCETMEK
«Ona yol bulmaya güç getirenlerin Bey t’i hacc (ve ziya¬ret) etmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hak ve vecîbesidir. Kim küfreder (bunu inkâra saparsa), şüphesiz ki Allah âlem¬lerden müstağnidir (hiç kimseye muhtaç değildir).» (Al-i îm-ran sûresi, âyet: 97)
«li-hâhweki «lam» harfi icab ve ilzam içindir, (alâ) har¬fi bunu te’kîd mahiyetinde vücub ifâde eder. O halde hacc, gücü yeten her âkıl-bâhğ, sıhhatli müslümana farzdır.
Zührî’nin Ebû Sinan tarikiyle îbnü Abbas (R.A.)dan yap¬tığı rivayette, Peygamber (S.A.V.) bize hitab ederek ezcümle buyurdular ki: Ey nâs! Allah haccı size farz kıldı.»
Bunun üzerine Akra, b. Hâbıs ayağa kalktı ve: Her yıl mı, ya Resûlüllah!? diye sordu. Peygamber (SA.V.)
«Eğer söyliyecek olsaydım vâcib olurdu. Vâcİb olunca da onunla amel etmezdiniz ve amel etmeğe de güç getiremezdiniz.
Hacc bir kerredir. Kim fazla yaparsa, o tatavvu’ (nafile) ibâ¬det olur.» [1]
Hacce güç getirmek ise, genel olarak iki kısma ayrılır: Şa¬hıs ya bizzat kendisi buna güç getirebilir, veya başkasiyle güç bulabilir. îbnü Ömer (R.A.) diyor ki: Bir adam kalkıp:
— Ey Allah’ın Resulü! Hacce yol bulmaktan murad ne¬dir? diye sordu.
Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) :
«Azık ve binittir,» buyurdular.
Güç getirmenin bâzı kısımlarını burada belirtelim:
a) Geçinme kudreti.
Yol azığına muktedir olmak demektir. Bu, umumiyetle or¬ta halli bir maişetle tefsir olunur. Şöyle ki mu’tad olan maişe¬tini ve sıhhatini koruyabilecek nisbette nafakaya sahip olmak.
b) Yol masrafına güç getirmek.
Bineğini tedarik kudreti olmalıdır. Ya satın almak, veya kiralamak suretiyle bu tahakkuk eder.
O halde haccın vücubunun gerçekleşmesi için, binek ve azığa, kendi nafakasından ve dönüşüne kadar çoluk-çocuğuna yetecek nafakadan başka, mesken veya onun onarımı parası, ev eşyası, san’at, âlet ve edavatı, ticarî durumunu sarsmıya-cak kadar sermayesi, borcunu ödeyecek kadar meblâğı olması gerektir.
Ayrıca haccetmek isteyen kadın ise bu şartlardan başka bir de beraberinde mahreminin bulunması, boşanmış ise idde-tinin bitmesi lâzımdır. [2]

________________________________________
[1] Ahmed b. Hanbel – Ebû Dâvud – Nesei – İbn Mâce
[2] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/93-94.

29

Haziran
2012

HAC İBADETİ

Yazar: arafat  |  Kategori: iBADET  |  Yorum: Yok   |  391 Kez Okundu

«Hac bilinen aylardadır.» (Bakare sûresi, âyet: 197)
«Kabe’yi haccetmeğe yol bulabilen insanlara hacc etmek Allah için bir borçtur.» (Âl-i tmrân sûresi, âyet: 97),
Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.) hadîs-i şeriflerinde:
«Bir ömre diğer bir omreye kadar ara yerdeki (ufak) günâhlara keffarettir.»
«Helâl mal ve iyi niyetle yapılan haccın mükâfatı ancak cennettir.» buyurdular. [1]
Çünki hac İslâmiyet’in beşinci rüknü sayılır. Mâlî ve be¬denî bir ibâdet olduğu için ayrı bir Özellik taşır. Arafat tepe¬sinde benliği yere atıp bembeyaz, dikişsiz elbiseye bürünmek, mahşerden bir tablo ve hesap gününden bir örnektir. Bu muh¬teşem manzara insana fâni bir varlık olduğunu, kimsenin kimseden üstün olmadığını, faziletin yalnız tckvâda olduğunu, bü-tün büyüklük ve azametin Allah’a mahsus bulunduğunu en öl¬çülü ve duygulu bir şekilde öğretir.
Bir hayli zahmet ve meşakkatlere katlanarak Allah evine yönelmek, ilâhî emre boyun eğmenin alâmeti ve kulluk vazife¬sini yapmanın açık belirtisidir.
Allah insanları yarattı ve onlara ibâdetleri farz kıldı. Tâ ki, bu ibâdet ve emirlerle nefislerini ıslâh edip dünyanın ebediyete giden yolda bir uğrak olduğunu ve bâzı ihtiyaçların bu uğrak-tan te’mhı edilebileceğini anhyalar.
Hac, hicretten çok sonra farz kılınmıştır. Rcsûlüllah (S.A.V.)’ Mekke’yi Ramazan ayında fethetti ve şevval ayında îtâb bin Üseyd’i Mekke’ye vali tâyin ederek kendileri Medine’¬ye döndüler. Hac mevsimi girdiğinde Müslümanlar Resûlül-lah’m emriyle hac yaptılar. Fakat ResÛlüllah (S.A V.) kudreti olmakla beraber o yıl hacce gitmediler. Hicretin dokuzuncu senesi yine kendileri gitmeyip Ebûbekr-i Sıddîk’i vazifelendir¬diler Onuncu sene yüzbini aşkın müslüman cemaatıyle bizzat ResÛlüllah (S.A.V.) başlarında olmak üzere yola çıktılar. Bu¬na «Haccetü’1-Vedâ» denilir.
Bundan haccın ömürde bir def’â farz olduğu istidlal edil¬miştir. Nitekim ResÛlüllah (S.A.V.):
bunndan fazlasını yaparsa o tetavvu’ (nafile) olur,» buyurdu¬lar [2]
«Hac bilinen aylardadır.» Ayet-i Kerîme’nin tahliline gelince; cümle üç takdir üzere mânâ edil mistir:
1- Hac amelinin vakti, bilinen aylardır.
2- Hac bilinen aylardadır.
3- Hac, bilinen ayların haccıdır.
Üçüncü takdire ,göre, bilinen aylarda ihrama girmek, di¬ğer aylarda girmekten daha üstündür. O halde yılın herhangi bir gününde veya ayında hac için ihrama girilebilir. Nitekim Ebû Hanîfe, İmam Mâlik, İmam Ahmed bin Iîanbel’in mezhep¬lerine göre de böyledir. İbrahim Nahaî ve Sevrî de aynı görüş¬tedirler. Bunlar: «Sana (yeni doğan ay)lan sorarlar, de ki: Onlar, insanların fâldesi için, bir de hacc İçin vakit Ölçüleridir,» âyetini delil olarak gös¬termişler.
lmam-ı Şafiî birinci takdire dayanarak, «Hacc için ihra¬ma, ancak hac aylarında girilir; onların dışında girmek sahîh değildir.» demiştir, lmam-ı Şafiî bu mânâyı te’yid eder mahiyet¬te İbnü Abbas (R-A.)dan Müslim bin Hâlid tarikiyle şu riva¬yeti yapmıştır:
«Hiç bir kimseye hac için ihrama girmek doğru olmaz, ancak hac aylarında doğru olur. Çünki Cenâb-ı Allah «Hac amelinin vakti bilinen aylardır,» buyuruyor. [3]
Buharî’nin îbnü Ömer (R.A.)den yaptığı rivayete göre, bi¬linen aylar: Şevval, zilkaade ve bir de zilhicce’nin ilk on günü¬dür. Ancak bu, Eshab-ı Kirâm’dan Ömer, Ali, İbnü Mes’ûd, Ab-dullah bin Zübeyr (R.A.) ve tabiîn-i kirâmden ve seleften Atâ\ Tavus, Mücâhid, İbrahim Nahaî, Şa’bî, Hasan el-Basrî, Ihım Şîrîn, Makhûl, Katade, Dahhâk ve Rebî’ bin Enes’den (Allah hepsinden razı olsun) rivayet olunmuştur. Hanefî, Şafiî ve Han-belî mezheplerinde de aynı rivayet mesned olarak alınmıştır. Ebû Yûsuf ile Ebû Sevr de aynı görüşe sahiptirler. İbnü Cerîr de bu kavli ihtiyar etmiştir.
îmam Mâlik’e ve Şafiî’nin Kavl-i Kadîm’ine göre: Şevval, Zilkaade ve Ziîhicce’nin tamamıdır. Bu, İbnü Ömer (R.A.)dan yapılan rivayete göredir. Ayrıca Ebû Ümâme’den yapılan riva¬yette, Peygamber (S.A.V.)ın:
«Hac bilinen aylar¬dır: Şevval, Zilkaade ve Zilhicce’dir,» mealindeki hadîsin sene¬dinde, mevzu’ hadîslerle müttehem olan Hüseyn bin Muhârik bulunduğu için bu de mevzu’ kabul edilmiştir. Bu takdir de:
a) Mâlikî mezhebine göre Ziîhicce’nin sonuna kadar umre yapmak mekruhtur.
b) Hac amellerinden biri kurban gününden sonraya bıra¬kılırsa kan gerekmez.
Diğer üç mezhebe göre: Lâzım gelir ve Ziîhicce’nin onun¬dan sonra umre yapmak mekruh değildir. [4]

Çıkarılan Hükümler:

1- Senenin herhangi bir gününde ihrama girilebilir. Ancak hac aylarında girmek daha iyidir. Bu, Ebû Hanîfe, Mâ-likve Ahmed’e göredir.
2- Şâfiîlere göre: Hac için ancak hac aylarında ihrama girilir. .
3- Hanefî, Şafiî ve Hanbelî mezheplerine göre, hac ay¬lan: Şevval, Zilkaade ve bir de Ziîhicce’nin ilk on günüdür. Mâ¬likî mezhebine göre, Şevval, Zilkaade ve Ziîhicce’nin tamamıdır,
4- Hanefî mezhebine göre, onuncu gün de Zilhicce’ye hac günü olarak dahildir. Haccin son rüknü olan Tavaf-ı ziyaret bugün yapılır.
Şafiî mezhebine göre: Dokuzuncu gün hac gününe da¬hil olarak sayılmıştır. O halde Arafat’ta vakfeye yetişmiye-nin kurban günü olan onuncu gün fecrin doğmasiyle haccı fevt olmuş olur. Çünki Şafiî onuncu günü hac gününden sayma¬mıştır. [5]

HACC

«İşte kim o aylarda haccı (kendine) farz eder (de ihrama girerse) artık (bilinmelidir ki) hac’da kadına yaklaşmak, gü¬nâh İşlemek, sövüşüp doğüşmek yoktur. Ne iyilik yaparsanız Allah onu bilir.» (El-Bakare sûresi, âyet: 197) ihramda bulunan bir kimseye bu gibi şeylerin haram kı-lınmasının sırr ve hikmeti: Ilacce giden mü’min bütün kötü huylarından sıyrılarak Allahm evine şerefli bir misafir olarak gitmiş sayılır. Artık ona yakışan, eski âdetlerini tekrarlama¬mak, daha evvelce bulup yediği, giyinip gezdiği nimetleri ara¬mamak, her türlü mefahiri gönülden atıp o yüce makamda top¬lanan insanlardan biri olmak, böylece sınıf farkını kaldırıp asıl mefahiri Allah’a sıdk u selâmetle bağlanmakta aramaktır. Nef¬si tezkiye bu yolun yolcusunun arzulayacağı en nefis nimet ola¬cak, kulluğun hakikatini idrâk onun gayesi, îslâm kardeşliği onun prensiplerinden biri bulunacaktır. Bunun içindir ki Al¬lah’ın Resulü (S.A.V.):
.Hacceden kimse kadına yaklaşmaz, günâh işlemez, sövüp saymazsa, annesi onu doğurduğu günde olduğu gibi, (kul hakkı hâriç bütün) günâhlardan sıyrılıp çıkar.» buyurdular. [6]
Âyette geçen «farz» fiilinden murad, kim haccetmeye içten azmedip niyet getirir, ihram giyerek niyetini açığa çıkar nr ve telbiye getirmek suretiyle dili ile bunu ifâde ederse, hac-cı kendine farz eder.
Ancak tmam-ı A’zam’a göre, haca kendine farz etmek, tel-biyeyle veya kurban sevketmekle olur.
Şafiî’ye göre, ihrama girip niyet getirmek kâfidir.
«Refes» , Ibnü Abbas (R.A.), îbnü Cübeyr, Süddî, Ka-tade, el-Hasan, İkrime, Zührî, Mücâhid ve Mâlik’e göre, cima’ (cinsî münasebet)dır. İbnü Ömer, Tavus, Atâ’ ve diğerlerine göre, münasebetsiz sözdür. Ebû Ali’ye göre, kadınlar yanında edep dışı konuşmaktır. îbnü Abbas (R.A.)dan da buna yakın bir rivayet yapılmıştır. Ali bin Ebû Talha da Ibnü Abbas (R.A.) nın şöyle dediğini rivayet ediyor:
«Füsûk», şeriat sınırını aşmaktır. îbnü Abbas (R.A.) da bunu «bir takım günahlar» diye tefsir etmiştir ki, Atâ1, Mücâ¬hid, Tavus, îkrime, Saîd bin Cübeyr, Muhammed bin Kâ’b,Ka-tâde, îbrâhîm Nahaî, Zührî, Rebî’ bin Enes, Atâ’ bin Yesâr ve başkaları buna kaaildirler.
Nâfi’in îbnü Ömer (RA.)den yaptığı rivayete göre, hac günlerinde av ve başka yasak fiilleri irtikâbla bir takım günah¬lar demektir.
Füsûk’un sövüp saymak olduğunu soyliyenler
«Müslümana sövmek fısk, onunla savaşmak küfürdür,» [7] hadîs-i şerifle is¬tidlal etmişlerdir. Abdurrahmân bin Zeyd bin Eslem’e göre de, putlara kesilen kurbandır.
Bundan başka tefsir ve görüşler vardır. Fakat belli bir gü¬naha tahsis etmemek daha uygun bir tefsir olsa gerek.
«Hacda sövüşüp döğüşmek de yoktur.» Bu hususta iki gö¬rüş vardır:
1- Hac vaktinde onun menâsiki hakkında mücâdele yok¬tur. Çünki Cenâb-ı Hak hac menâsikini noksansız olarak açık¬lamıştır.
2- Sövüşüp döğüşmek yoktur.
Bir zamanlar Kureyş, Müzdelife’de Meş’arü’l-haram’da, diğer Araplar da Arafat’da durur mücâdele ederler, her biri kendisinin sevap işlediğini, hac menâsikini yerli yerince yaptı¬ğını iddiada bulunurdu. «Velâ cidale» âyetiyle bu mücâdele ve iddialar yasaklandı.
Câbir bin Abdullah (R.A.) den yapılan rivayette buyuruluyorki:
«Hac menâsikini yerine getiren ve dilinden, elinden müs-lümanlann selâmette kaldığı kimsenin geçmiş günahları (kul hakkı hâriç) mağfiret olunur.» [8]

Çıkarılan Hükümler:

1- îmam-ı A’zam’a göre, hacca niyet edip telbiye getiren veya hedy (kurban)ım sevkeden kimse haccı kendine farz et¬miştir. Şafiî’ye göre, haccı kendine farz etmek, ihrama girip niyet getirmekle olur. Artık ondan sonra men’edilen (yasaklanan) şeylere yanaşamaz.
2- Hac’da cima’ (cinsî münâsebet) nasıl haramsa, kadı¬na sarılmak, onu öpmek ve çimdiklemek ve ona cinsî münase¬betle ilgili fahiş sözler söylemek de öylece, haramdır.
3- Sair günahlardan kaçınmak, sövüşüp döğüşmemek lâzımdır. [9]

«(Hac yolculuğunuz için yetecek kadar) azık edinin! Şüp¬hesiz ki azığın en hayırlısı (şuna buna yük olmaktan) kaçınıp Allah korkusunu (gönülde taşımaktır). Ey Akıl sahipleri! Ben¬den korkun.» (El-Bakare sûresi, âyet: 197)
Âyet-i Kerîmeyle, hacca gitmek istiyen kimsenin şu husus¬lara riâyet etmesi emrediliyor:
a) Dilencilikten, şuna buna yük olmaktan sakınması, var¬sa kendi imkânlariyle bu yola düşmesi,
b) Kendisi ve dönünceye kadar çoluk-çocuğu için azık ha¬zırlaması ve bu hususta da Allah’tan korkması.
Buhârî, Ebû Dâvud ve Neseî’nin îbnü Abbas (R.A.)dan yaptıklar ırivâyete göre: Araplardan bâzısı şöyle derdi: «Biz Rabbimizin Beytini kasdediyoruz, nasıl olur da O bize yedirip içirmez?!» Böylece azıksız haccederler ve «Bizler Allah’a dos¬doğru tevekkül eden kullarız» diye övünürler, fakat bir taraf¬tan da dilenerek halka yük olurlardı.
îkrime’nin İbnü Abbas (R.A.)dan yaptığı rivayetten, bu kuru tevekkül sahiplerinin Yemenliler olduğu anlaşılıyor.
Bâzısı «Tezevvedû» emrinin hac yolculuğu için azık edin¬meye ait olmayıp âhiret yurdu için iyi amellerle manevî azık hazırlamaya matuf bulunduğunu söylerse de birinci tefsir ve görüş daha râcihtir. Çünki âyetin “iniş sebebi bu mânâya delâ¬let etmektedir. Nitekim Mukatil’in yaptığı rivayette:

________________________________________
[1] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/143-146.
[2] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 1/146-149.

29

Haziran
2012

ZEKAT İBADETİ:ZEKATI ÖDEMMİYEN ALTIN VE GÜMÜŞ

Yazar: arafat  |  Kategori: iBADET  |  Yorum: Yok   |  301 Kez Okundu

ZEKATI ÖDEMMİYEN ALTIN VE GÜMÜŞ
«Altın ve gümüşü hazineye tıkıp da onu Allah yolunda har-camiyanlar (yok mu? İşte onları pek acıklı bir azâb ile müj¬dele!.» [1]
Din adamları, peygamber vârisleri olarak vasıflandırıl¬mıştır. Peygamberler (Salât ü selâm hepsine olsun!) her türlü söz ve davranışlarıyla insanlara Örnek olurlar da her iki âlemde de onları mutluluğa eriştirmek için yüklendikleri tebliğ vazi¬fesini kusursuz yerine getirmek için çırpmırlar. Bir peygamber, dini hiç bir zaman kendi çıkarma âlet etmemiştir, bütün hiz¬metleri münhasıran Allah için olmuştur. O halde din adamı vas¬fını taşıyan âlimler de altın ve gümüş toplayıp biriktirme pe¬şinde değil, ilim ve fazileti, ahlâk-ı hamîdeyi gerçekleştirmek, cem’iyyetleri buna göre eğitmek çabası içinde olacaklardır.
Âyet-i kerîmenin baş kısmında Yahudi bilginleriyle Hıris¬tiyan rahiplerinin çoğunun bâtıl (hak ve adalet, hizmet ve fa-zîlet ölçülerinden uzak) sebeplerle insanları aldatıp onların mallarını yedikleri ve onları Allah yolundan çevirdikleri tasvir edilmekte ve bu hâlin nasıl bir sapıklığa yol açtığına dikkati¬miz çekilmektedir.
Hafız İmâdüddîn Ebûlfidâ’nm dediği gibi, maksad çıkarı¬cı, istismarcı âlimlerden, sapık âbidlerden sakınmayı telkin et¬mektir.
Süfyân bin Uyeyne diyor ki: «Bizim Müslüman âlimlerin¬den bozulan olursa, bozulan Yahudi bilginlerine bir benzerlik vardır. Ab idlerimizden bozulan olursa, onda da Hıristiyan ra¬hiplerine bir benzerlik mevcuttur. Nitekim sahih bir hadîste buyuruluyor ki:
«Andolsun ki, (bîr gün gelecek) sizler (ey müslümanım diye geçinenler), kendinizden önceki milletlerin âdet ve töre¬lerine karış be-karış, zira’ be-zira’ bineceksiniz (yâni onların yaptıklarını tıpatıp yapmaya, işlediklerini işlemeye can atar-casma koşacaksınız). O kadar ki onlardan biri keler deliğine girecek olursa siz de gireceksiniz; onlardan biri karısıyla yol¬da cinsî münasebette bulunsa siz de bulunmaya yelteneceksi¬niz.» [2]
Hafız İmâdüddîn Ebûlfidâ, hadîste geçen, «sizden önceki¬ler» tâbirinden maksadın Yahudi ve Hıristiyan milletleri oldu¬ğunu söylüyor.
Demek ki, sadece Müslümanların avamı onları taklîd et¬mekle kalmıyacak, din âlimlerinden bir kısmı da haham ve ra¬hiplerin istismarcı yollarını tatbika özenecektir. Âlimler bu yola girince artık halkın neler yapacağını bilmekte güçlük çek¬meyiz.
Âyet-i kerîmeyle, böyle bir bedbahtlığa sürüklenmemiz için gerekli tenbîh yapılıyor.
Bilhassa Hıristiyan din adamları (rahipler) dini vasıta olarak kullanıp dünyayı yerler, ahlâkı bozarlar, halkın hayır ve sadakasını toplayıp kendi bâtıl dâvaları uğruna harcarlar. Müslümanlara gelince, onlar bunların aksine, sosyal adaleti gerçekleştirmek, kardeşlik bağlarını kuvvetlendirmek ve fakir-lc zengin arasındaki uçurumu kapatmak için zekât ve sadaka dağıtırlar. Bunun hilâfına bir yol îslâmın manevî bünyesinin zedelenmesine ve belki yıkılmasına sebep olabilir.
İbn-i Mübarek Hazretleri, cem’iyyet ve milletleri bozanla¬rın üç sınıf insan olduğunu şu iki mısraıyla ne güzel dile getir¬miştir:
«İfsâd eder dini ancak kırallar, Kötü din adamları iîe ruhbanlar.»
Ayette geçen (yeknizûne) fiilini, «hazineye tıkıp» ile terce-me ettik. Çünkü bunun masdarı, hazine mânasına gelen «kenz» dir. Bu kelimenin tefsirinde ashab ve tabiînin görüşlerini tes-bitle, murad olan mânayı ve taşıdığı hükmü belirtmek daha kolay olur.
—Mâlik bin Dinar’ın İbn-i Ömer (R.A.)dan yaptığı riva¬yette, «kenz», zekâtı ödenmiyen maldır, deniliyor Süfyân Sevrî’nin de yaptığı rivayette buna akın bir mânâ verilmiştir: «Zekâtı ödenen mal, yedi kat yerin altında da olsa kenz de¬ğildir. Meydanda bile olsa, zekâtı verilmiyen mal kenz’ dir.»
İbn-i Abbas, Câbir bin Abdullah ve Ebû Hüreyrc (R.A.) den de aynı mânada mevkuf ve merfû’ rivayetler vardır. Hazrel-i Ömer (R.A.) de buna ben/er bir anlamda diyor ki:
«Hangi malın zekâtı verilirse, yere gömülü bile olsa kenz sayılmaz.» [3]
Bütün bu rivayetlerden anlıyoruz kî, sadece alim ve gümü¬şün anılması, en çok biriktirilen iki kıymetli maden oluşların¬dan ve herkesçe bilinmeîerindendir. Bu bakımdan diğer mallar da aynı hükme dahildir.
Gerçi Hz. Muâviye, bu âyetin yalnız Yahudî din adamla¬rıyla, Hıristiyan rahipleri hakkında nazil olduğunu, Müslüman¬lara teşmil edilemiyeceğini iddia etmişse de, Ebû Zer ve diğer büyük sahâbîler her iki tarafa da şâmil bulunduğunu sarahatle ifâde etmişlerdir. Nitekim Buhârî’nin Zcyd bin Vehb’den yap¬tığı rivayette, Hazret-i Zeyd diyor ki: Medine’de Rebze mevki¬ine gelmiştim. Orada Ebû Zer ile karşılaştım. Halbuki ben onu Şam’da biliyordum. Kendisine:
— Ya Ebâ Zer, sizi buralara kadar getiren sebep nedir? Diye sordum. O şu cevabı verdi:
— Şam’da bulunuyordum. Benle Muâviye,
âyeti hak¬kında ihtilâfa düştük. Muâviye bunun ehl-i kitap hakkında na¬zil olduğunu söyledi. Ben de, hayır, dedim.. Hem onlar, hem de bizim hakkımızda nazil olmuştur, dedim. Bunun üzerine Mu¬âviye beni Hazret-i Osman’a şikâyet etmişti. Bu yüzden Medi¬ne’ye çağırıldım. Halk beni hiç görmemiş gibi toplandı. Bu se¬beple de Rebze’de ikamete me’mur edildim. Ne yapalım, bize düşen sadece itaattir.
Huveyz bin Mendad’a göre, bu âyet ayrıca zekât-ı ayni ta-zammun etmektedir ki, ancak dört şartın gerçekleşmesiyle farz olur:
1. Hürriyet, (esirlere, hürriyeti elinden alınmışlara farz değildir).
2. İslâmiyet, (Müslüman olmiyan kimselere de farz değil¬dir).
3. Üzerinden bir senenin geçmesi,
4. Borçtan âri nisab miktarı servetin mevcud olması.. Zîncl eşyası olarak bulundurulan ve kullanılan allın ve gü¬müşün zekâtı hakkında âlimlerin görüş farkları olmuştur:
a) imâm Ebû Hanîfe’ye ve arkadaşlarına, bir de Süfvân-ı Sevrî ile Evzâfye göre, bunların da zekâtım vermek farzdır.
b) İmâm Mâlik ve arkadaşlarına, İmâm Ahmed ve İshâk bin Râhaveyh, Ebû Sevr ve Ebû Ubeyd’e göre zînet eşyası ola¬rak kullanılan altın ve gümüşün zekâtı verilmez. İmâm-ı Şafiî’¬nin Irak’daki görüşü de böyledir. Mısır’daki görüşü ise müte-reddiddir..
İmâm Ebû Hanîfe ve aynı görüşte olanlar, altın ve gümü¬şün zekâtının farziyetinde lâfzın umumiyle ihticac etmişlerdir, imâm Mâlik ve diğerleri ise, nema kasdı olmadığı gerekçesiyle ihticac etmişlerdir.[4]
Çıkarılan Hükümler :
1. Dini bir takım dünyevî menfaatîara âlet etmek haram¬dır.
2. Başka milletlerin (yâni gayr-i müslimlerin) âdet ve tö¬relerini taklîd etmek îslâmm ruhuna aykırıdır.
3. Nisaba erişen ve diğer şartları tahakkuk eden altın, gü¬müş ve sair malların zekâtım vermek farzdır.
4. Zekâtı ödenmiyen mal, yer altında gömülü olmasa bi¬le, yine de kenz sayılır. Altın ve gümüşü hazineye tıkıp da zekâtım vermemenin acıklı bir azaba yol açacağı bildiriliyor.[5].
ZEKAT KİMLERE VERİLİR?
«Sadakalar (zekâtlar), Allah tarafından bir farz olarak fa¬kirlere, miskinlere, zekât toplamaya me’ınur olan (tahsildar) lara, kalbleri (İslâm’a henüz yeni) ısınıp kaynaştıranlara, kö¬lelere, esirlere, borçlulara, Allah yolunda (harcıyana) ve yolda aittir (onlara verilir). Allah Alîm ve Hakimdir..» [6]
Zekât’in kimlere verileceği bu âyetle belirtilmiş ve sekiz sı¬nıfta hasredilmiştir.. O halde bu sekiz sınıfın dışında kalanlara zekât verilmez.. Nitekim İmâm Ebû Hanîfe, İmâm Mâlik ve arkadaşları, «cümlede haberin başında bulunan (lâm) harfi, zekâtın kimlere sarfedileceğini beyân eder; aynı zamanda ze¬kât dağıtımında zekât verenin bu sınıflar arasında muhayyer olduğuna işaret vardır» derler.. İmâm-ı Şafiî ise (lâm) harfini «temlik» mânasına hamledip, dağıtılacak zekâtın bunlar ara¬sında eşit olarak taksimi gerekir, der.
Az yukarıda da ifâde edildiği gibi zekâtın kimlere verile¬ceğini Allah bizzat tâyin etmiş, bu hususu peygamber’e bile bı¬rakmamıştır.. Bu mânayla hiç kimse bu sekiz sınıf m dışında kalanlara zekât verileceğine hükmedemez.. Nitekim Ziyâd bin Haris el-Suddâî’nin hadîsinde, Suddâ kabilesinden bir adam Hazret-i Peygamber’e (S.A.V.) gelerek:
— Ey Allah’ın Resulü! Bana da zekâtlardan veriniz, diye¬rek istekte bulundu. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (S.A.V.) ona:
__ Şüphe yok ki, Cenâb-ı Allah zekâtların (sarf edilecek
yerlerini tâyinde) ne bir peygamberin, ne de bir başkasının hük¬müne razı olmamıştır da bizzat kendisi onu sekiz sınıfa böl¬müştür.. Eğer sen o sekiz sınıf ehlinden biri isen vereyim!?» [7]
buyurmuştur.
Kvr’ân-ı Kerîm’in hangi âyetinde «sadaka» kelimesi ka¬yıtsız olarak gelmişse, ondan «zekât» kasdedilmiştir.. Bu mâ¬nayla Hazret-i Peygamber (S.A.V.):
«Ben, zenginlerinizden zekâtı alıp fakirlerinize vermekle emrolundum!» buyurmuşlardır. [8]
Sekiz Sınıfın İzahı
1. Fakir ve miskinlerden maksadın ne olduğunda ve fa¬kirle miskinin kimler olduğu hakkında görü s farkları olmuş¬tur :
a) İmâm Ebû Hanîfe’ye göre, miskîn’in hâli, fakirinkin-den daha kötüdür.. Ahmed bin Hanbel de aynı görüştedir,
b) Cumhura göre, fakir, şuna buna yüzsuyu dökmiyen, ih¬tiyacını izzet-i nefsini koruyarak arzetmiyen kimsedir. Miskin ise kapı kapı dolaşıp dilenen kimsedir.. İbn-i Abbas (R.A.), Mücâhid ve Hasan Basrî de aynı gülüştedirler.
c) Katâde’ye göre, fakir, kendisinde müzmin hastalık bu¬lunup muhtaç durumda olandır. Miskin ise, muhtaç durumda bulunup sıhhatli ve sağlam olan kimsedir.
d) İkrime diyor ki: «Müslüman fakirlerine «miskin» de¬meyin!. Çünkü miskinler ancak Kitap ehli olanlardır.»
Bu hususta tarafeynin ihticacma medar olan hadîslerden bir kaçını sıralıyoruz:
«Sadaka (zekât) zengine, bir de güçlü sıhhatli kimseye helâl değildir..»
İki adam Hazret-i Peygamber (S.A.V.)e gelerek, zekât is¬tediler.. Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) onlara dikkatle baktık¬tan sonra ikisini de sıhhatli ve güçîü gördü.. Bunun üzerine şöyle buyurdu:
«İsterseniz size vereyim, ama zekâtta ne zenginin, ne de kaza¬nacak durumda olan güçlü ve kuvvetlinin hissesi vardır!..» [9]
Miskinler hakkında ise, Ebû Hüreyre (R.A.)den rivayet edilen hadîste buyuruluyor ki:
«Miskin, halkın etrafında dolaşan bir iki lokma bir iki hur¬mayla geri çevrilen kimse değildir..» Bunun üzerine Ashâb-ı Ki¬ram :
— Peki, miskin kimdir, ey Allah’ın Resulü? diye sordular. Hazret-i Peygamber (S.A.V.) cevap verdi:
— «Kendisini doygun kılacak kadar bir zenginlik buîamı-yan, durumu bilinmediği için de kendisine zekât verilmiyen ve halktan bir şey istemiyen kimsedir..» [10]
e) îmâm-ı Şafiî ile İmâm Mâlik’in arkadaşları, fakir ile miskin arasında pek fark yoktur, demişlerdir.. İmâm Mâlik ise, «Fakir, iffet sahibi olan muhtaçtır; miskin dilenen kimse¬dir» demiştir..[11]
Zekât Almaya Müstehak Olan Fakirin İhtiyaç Ölçüsü
a) Ekseri âlimlere göre bir evi ve bir de hizmelçisi olup, geliri kendisine yetmiyen kimse zekât alabilir..
b) İmâm Mâlik’e göre, evinin ve hizmetçisinin ihtiyacını karşılıyacak bir fazlalık yoksa zekât alabilir. Nahâî ile Süfyân-ı Sevrî de aynı görüştedir..
c) İmâm Ebû Hanîfe, «20 dinar akın veya 200 dirhem gümüşü olan kimse zekât almasın’.» demiştir
d) Ahmed bin Hanbel, İshâk bin Râhaveyh ve diğer bâzı âlimlere göre, 50 dirhemi veya o nisbetle altını olanın zekât al¬ması doğru olmaz..
Ahmed bin Hanbel vardığı hükümde şu hadîsle ihticac et-mistir: «Elli dirhemi bulunan kimseye zekât almak helâl olmaz!.» [12]
e) Hasan el-Basrî, «40 dirhemi bulunan kimse zekât al¬masın!» diyor.. Bunun delil olarak dayandığı hadîs şudur:
«Kim zengin olduğu halde halktan bir şey dilenirse, kıya¬met günü yüzü yara-bere ve irinli olarak gelir!.» Bunun üzeri¬ne soruldu:
— Ey Allah’ın Resulü! Onun zenginliğinin ölçüsü nedir?
— «40 dirhemdir» diye cevap verdiler.. [13]
f) İmâm-ı Şafiî ve Ebû Sevr’e göre, kazanç te’min etmeye güc ve kuvveti yeten veya bir sanat işlemekle kazanç yolunu bulabilme imkânı olan kimseye zekât almak haramdır.. İmâm-ı Şafiî ile Ebû Sevr şu hadîs ile ihticac etmişlerdir:
«Zengine ve bir de sücü, kuvveti yerinde olana zekât helâl olmaz.» [14]
tmâm-ı Tirmizî el-Câmiinde deı ki:
— «Adam sağlam ve sıhhatli olduğu halde muhtaç durum¬da bulunur, yanında da bir şey mevcud değilse, ona zekât ve¬rilebilir.» Ebû Hanîfe ile arkadaşları da aynı görüştedirler.
Ubeydullah bin Hasan diyor ki:
—«Kendisine bir sene yetecek kadar yiyecek ve giyeceği olmıyan kimseye zekât verilebilir.» Ubeyduilah, Hazret-i Ömer (R.A.)den yapılan şu rivayetle ihticac etmiştir: «Rcsûlüllah (S.A.V.) kendisine isabet eden ganimetten bir yıl yetecek ka¬dar depo ederdi.»
Bu hususta birçok rivayetler varsa da çoğunun zayıf ol¬duğu tesbît edildiğinden buraya almadık..
Zekâtı başka yerin fakirlerine göndedraıek caiz midir? Bu hususta âlimlerin görüş farkı vardır:
a) Suhnûn ve îbn-i Kaasım’a göre, nakledilmez… Sahih olan da budur. Ancak zarurete binâen bir kısmının nakledilme¬sine cevaz verilmiştir.
b) İmâm Mâlik’e göre, nakledilmesi caizdir.. İkincilerin delili, Hazret-i Muâz’ın Yemenlilere, «Arpa ve
diğer hububat yerine zekât olarak hazır elbise getirin; çünkü dikili hazır elbise Medine’deki Muhacirin için daha favdahdır.» [15] diye tenbihte bulunmasıdır.
Malı kıymetlendirip nakil olarak zekâtını vermek caiz mi¬dir?
a) Ebû Hanîfe’ye göre caizdir.. İmânım bu husustaki deli¬li su hadîstir :
«Kimin yanındaki deve yirmiye ulaşırsa, zekât olarak bir
cezea (beş yaşma girmiş bir dişi deve) verilir.. Cezea yoksa, hıkka (dört yaşına girmiş bir dişi deve) verilir ve kendisine ko¬lay gelen ya iki koyun, ya da yirmi dirhem (ilâve edilir).» [16]
b) İmâm Mâlik’e göre, bir rivayette caiz değildir… Delili ise şu hadîstir: «Bes devede bîr koyun; kırk koyunda da bîr koyun zekât olarak veriliş.» Bu ha¬dîste sadece deve ve koyun olarak zekât verilir, denilmiş, kıy¬metinden bahsedilmemiştir..
3. Zekât toplamaya ıne’mur olan..
Hazret-i Peygamber (A.S.) devrinde bunun örnekleri mev¬cuttur. Bugünkü tâbirle «tahsildar» diyebileceğimiz me’murlar çıkıp Beytülmal’m nam-u hesabına zekât toplarlardı.. Bunlara ücret olarak ne ödenirdi; topladığı zekâttan kendilerine bir ücret ayırmak caiz görülmüş müdür?
1- İmâm-ı Şafiî ve Mücâhide göre sekizde biri ödenir..
2- İbn-i Ömer ve Mâlik’e göre hizmetlerine mukabil üc¬ret ödenir. Ebû Hanîfe ve arkadaşları da aynı görüştedirler..
3- İbn-i Arabi’ye göre, tahsildarın ücreti toplanan ze¬kâttan değil, Beytülmal’dan ödenir..
4- Kalblcri İslama henüz yeni alıştırılıp ısındırılanlara gelince:
İslâmın ilk devrinde yeni Müslüman olanlara, zengin bile olsalar, kalbleri iyice ısınıp yatışsın diye zekât verilirdi.
Ancak yeni müslüman olanları üç sınıfta toplamak müm¬kündür..
1. Delil ve burhana dayanıp Müslüman olanlar..
2. Savaş ve kılıç ile Müslümanlığı kabul edenler..
3. Yapılan iyilik, âlicenaplık ve hayırhahlık karşısında ge lip Müslüman olanlar..
İslâm lideri bunların derece ve tutumlarına göre muamele de bulunur. Buna işaretle Hazret-i Peygamber (S.A.V.) Ensar a hitapla: «Hakikat ben, küfürden yeni kopup Müslüman oîan bir kısım adamlara (ze¬kât) veririm de onları (böylece İslâmiyete) alıştırıp ısındırı¬rım!.» buyurdular, [17]
İbn-i îshâk diyor ki: «Hazret-i Peygamber Efendimiz, ye¬ni Müslüman olan zengin ve eşrafa da zekât veriyordu.. Meselâ: Ebû Süfyan bin Harb’e 100 deve vermiştir. Ayrıca Süheyb bin Amr’e, Havatıyb bin Abdüluzza ve Safvân bin Ümeyye’ye de buna yakın nisbette zekât verdiği târihen sabittir.»
İslâm güçlenip hatırı sayılır bir duruma geldikten sonra yine «Müellefetü’l-kulûb»a zekât verilir mi? Bu hususta âlim¬lerin görüş farkları olmuştur:
a) Ömer, Hasan ve Şa’bî’ye göre, bu sınıf, İslâmm zuhur ve izzet bulmasıyla artık kalkmış oldu, yâni zekât ile kalblerin islâmiyete ısınma metoduna lüzum kalmadı..
b) İmâm Mâlik ile re’y taraf darı olanların mezhebi de bu¬dur.. Hanefîlerin bir kısmı bu hususta Sahabenin icmâı bu¬lunduğunu iddia etmişlerdir.
c) Alimlerden bir cemaate göre ise, onların hissesi baki¬dir.. Ancak Hazret-i Ömer (R.A.) îslâmtn izzet ve satvetini gö¬rünce zekâtı bu sınıftan kesti.. Mâverdî de bu görüşe göre fet¬va vermiştir.. Zuhrî’den bu husus sorulduğundan, «nesholun-duğunu bilmiyorum» demiştir..
5. Borçlulara…
Borç allında bulunan ve fakat ödeme imkânı bulamayan¬lara da zekât verilir.. Gayr-i meşru yollarda harcamak suretiy¬le boıc aluna girenlere, tevbe etmedikleri takdirde zekât ve¬rilmez.
Hazret-i Peygamber (S.A.V.) devrinde meyve elım-salı-mında zarara girmek suretiyle borçlanan bir adam hakkında buyurdular ki: «Buna zekât verin!.»
6. Allah yolunda harcıyana …Bunu «Fî-sebîlillâh»m meali olarak kullandık.. Müfessir-lerin beyânına göre, savaşa giden, bu yolda at ve deve besliyen kimselere, sarfettiklcrine karşılık zengin bile olsalar ze¬kât verilir.
Başta İmâm Mâlik ve ekseri ulemâ bu görüştedirler.. îbn-i Ömer’e göre hac ve umre yapanlardır.. Onlara da takviye olsun diye zekât verilir. İmânı Ahmed ve İshâk bin Rahaveyh’e göre de böyledir..
Nitekim Buhârî’nin Ebî’l-âs’dan yaptığı rivayette deniliyor ki: «Hazret-i Peygamber (A.S.) bizi hac etmemiz için zekât develerine bindirdi..» Buna benzer bir rivayet de Ebû Nu’mân’dan yapılmıştır: «Bir kadın, Abdullah bin Ömer’e gelerek dedi ki: Kocam malı¬nı Allah yolunda harcamamı vasıyyet etti.. Ne buyurursunuz?, tbn-i Ömer (R.A.) ona:
— «Kocanın dediği gibi yap.. Onu Allah yolunda harca!. Onu Allah’ın evini ziyaret etmek istiyenlere ver!. Çünkü hac edenler Allah’ın temsilci hey’etleridir..» diye cevap verdi..
7. Yolda kalmışlara..
Buna «İbni sebîl = yolun oğlu» denir.. Sebebi ise, yola ve yolculuğa gerekli bulunduğu içindir. Maksad ve murad ise, yol¬culuk hâlinde beldesiyle ve eviyle olan irtibatı kesilmiş olup muhtaç duruma düşen yolcudur.. Aslında bu adam kendi beldesinde zengin bir kimse dahi olsa, değil mi ki yolda muhtaç ve perişan duruma düşmüştür; o halde ona da zekât verilir..
İşte bu sınıflar, kendilerine zekât verilmeye cevaz verilen¬lerdir ki bu Allah tarafından farz kılınmış bir hükümdür..
Köle ve esîr sınıfını fazla îzâha lüzum görmüyoruz. Çünkü kölelik bugün artık kalkmış vaziyettedir. Bâzı âlimler, «esirle¬ri» buna dahil etmemişler; sadece iki sınıf üzerinde durmuş-lardır:
a) Kölelik kaydı altında bulunan kimseyi zekât ile satın alıp âzâd etmek.. İmâm Mâlik ve Ahmed bin Hanbel de bu gö¬rüştedir.
b) Mükâteb olan (yâni kendisiyle akd-i kitabet edilen kimseye) verilir. İmâm-ı Şafiî ile re’y tarafdarlan bu görüşte¬dirler.. [18]
ZENGİNLERDEN ZEKAT ALIP MUHTAÇLARA DAĞITMAK
«Onların mallarından sadaka (zekât) al ki, bununla ken¬dilerini (günahlardan) temizlemiş ve tezkiye etmiş olasın.. On¬lara duada da bulun.. Çünkü senin duâan onlar için sükûnet¬tir..» [19]
Bu âyette geçen ve alınması emredilen «sadaka» hakkında âlimlerin görüş farkları olmuştur:
a) Cüveyb’in İbn-i Abbas (R.A.)dan yaptığı rivayette, sa¬dakadan maksad burada farz olan zekâttır, deniliyor. İkrime’-nin de görüşü budur..
b) Diğer bâzı âlimlere göre, bu, haklarında inen kimselere
mahsustur; umuma teşmil edilmez.. Çünkü bu âyet inince, — yâni savaşa katılmıyanlar pişmanlık duyup temizlenmek için bütün mallarını derleyip toplayıp Hazret-i Peygamber’e ge-tirmişlerdi— Resûlüllah (S.A.V.) da onların getirdikleri mal¬ların üçte birini alıp muhtaçlara dağıtmıştı..
Nitekim İmâm Mâlik buna dayanarak demiştir ki: «Malı¬nın hepsini sadaka edeceğini söyliyene, üçte birini sadaka ola¬rak dağıtması kâfi gelir..»
İkincilere göre Hazret-i Peygamber (S.A.V.)in vefâtiyle artık bu durum kalkmış oldu..
Hazret-i Ebûbekir Sıddîk (R.A.) devrinde zekât vermek is-temiyenler, delil olarak bu âyeti Öne sürmüşlerdi.. Diyorlardı ki, «Peygamber (S.A.V.) bizi temizJemek ve tezkiye etmek, bi¬ze duada bulunmak üzere bizden zekât alıp dağıtıyordu. Şimdi ise Hazret-İ Peygamber hayatta olmadığına göre bu sebep ve il¬let kalkmış oluvor.»
Hazret-i Ebûbekir Sıddîk ise âyeti umum mânada anlıyor ve onu diğer ilgili âyetlerle tefsir ederek murâd olan mânâyı daha iyi anlıyordu. Çünkü önce zekâtın gaye ve hedefini, sağ-Iıyacağı sosyal adaleti, dayanışma ve hayırhahlığı düşünmek ge¬rektir. Bu bakımdan Büyük Sıddîk (R.A.):
«Allah’a andolsun ki zekâtla namaz arasım ayırıp (biz namaz kılarız, fakat zekât ver¬meyiz) diyenleri elbette öldüreceğim!» diye yemin etti ve sa¬vaştı.. [20]
«Bu hitap yalnız Pej’gamberedir, başkası buna dâhil ol¬maz» diyenler, şüphesiz ki Kur’âmn mâna ve ruhunu bilmiyen câhillerdi. Şeriatın me’hazmdan gafil olan ve dini alaya alan bir takım sapıklardı. Hz. Ebûbekir Sıddîk (R.A.), Hâli d bin Velîd (R.A.) kumandasında gönderdiği mücâhidlerle bu sapık¬ları te’dîb ve tenkil etti..
Hitabın kimlere teveccüh ettiğini, ancak diğer âyetlerle ve alâkalı hadîslerle bilmek mümkündür.. Bu suretle âyetin hedef ve maksadı anlaşılabilir..
Hem Kur’ân-ı Kerîm’de vârîd olan bitablar tek bir bab üzerine gelmemiş, bilâkis muhtelif bab ve veçhelere delâlet ederek inmiştir. Meselâ:
1. Bütün ümmete teveccüh eden hitâb :[21]
2. Yalnız lâfız yönünden Hazret-i Peygamber’e hâs olan hitâb..[22]
3. Lâfız yönünden yalnız Hazret-i Peygamber’e, mâna ve fiil yönünden bütün ümmete hitâb..[23]
(Huz min emvalinim sadakaten = Onların malından ze¬kât al ki…)
Bu cümlede geçen «mal»dan maksad ve murad nedir? Ve hangi mallardan zekât alınır? Bu hususta da âlimlerin görüş farkları olmuştur:
a) Araplardan bâzısı, «mal» denilince, yalnız elbise, pılı-pırtı, ticâret malı ve benzeri şeyleri kasdederler.. Paraya mal demezler. Çünkü para sadece bir vasıtadır..
b) Bâzısına göre, «mal» denilince yalnız altın ve gümüş anlaşılır..
c) Yalnız deve kasdedilir..
d) Koyun, keçi, sığır ve deve gibi bütün hayvanlar kasde-diliyor..
e) Ebû Ömer diyor ki: Araplarca en mâruf olan mâna, mal ve mülk olarak edindiğin her şey’e şâmildir.. Nitekim Haz-ret-i Peygamber (S.A.V.) bu mânayla buyurdular ki:
«Âdemoğlu, «malım, malım» der.. Onun malı ancak yiyip tiği veya giyip eskittiği veya tasadduk edipâ geriye bırak¬tığı şeylerdir..»[24]
Zekâtın ne kadar ve kimden alınacağı hadîslerle beyân edilmiştir ki, Tevbe sûresi 60. âyetin tefsirinde açıklanmıştır..
(Onlara duada bulun!.)
Cümlesi, zekâtını dosdoğru verenlere İmâmın (İslâm li¬derinin) bereketle duâ etmesinin vâcib olduğunu ifâde eder.. Nitekim Hazret-i Peygamber (S.A.V.), zekâtım getiren bir kavım için diye duâ etmiştir. [25] îbn-i Ebî Evfâ (R.A.) kendi zekâtını getirdiğinde Allah’ın Resulü onun için de: «Allahım, Ebî Evfâ’-mn hanedanına ralımet eyle!..» diye duâ etmiştir..
Bunun [26] âyetîyle mensûh olduğunu söyliyenler olmuşsa da, îtimâde şâyân görülmemiştir. [27] âyetine dayanıp Hazret-i Peygamber’den başkası için «salât» getirilmiyeceğine hük¬medenler olmuştur. Fakat âlimlerin çoğu «Onlara duada bu¬lun!.» mealindeki âyetin umum ifâde ettiğini, bu bakımdan ze¬kâtım verenlere de «saîât = duâ» edileceğini beyân etmşilerdir. Sahih olan da budur.. Çünkü Câbir bin Abdullah (R.A.)m yap¬tığı rivayet bunu tamamen te’yid etmektedir. Hazret-i Câbir di¬yor ki: «Hazret-i Peygamber (S.A.V.) bize geldiğinde, karıma dedim ki: «Resûlüllah’dan bir $ey sorma ve bir istekte bulun¬ma!.» O da, «Nasıl olur bu? HazreL-i Peygamber (S.A.V.) bize gelsin de ben bir şey istemiyeyim!…» diye cevap verdi ve Re-sûlüllah’a hitâb ederek: «Ya Resûlâllah! Kocama salât (duâ) da bulununuz» diye recâda bulundu.. Bu istek üzerine Hazret-i Peygamber (S.A.V.)- «Allah’ın salâtısana da, kocana da olsun!» diye duada bulundu..
«Salât» burada rahmet ve şefkat mânasına gelir,. Umumi¬yetle «duâ» demektir. [28]
Çıkarılan Hükümler:
1. İmâm (İslâm devleti lideri)ın zenginlerden zekât alıp fakirlere dağıtması farzdır.. Hiç bir zengin bu hususta imâma muhalefet edemez.. Aksi halde icraî kuvvete baş vurularak zor¬la alınır..
2. Para, ticaret eşyası ve koyun, keçi, deve, sığır bu hük¬me dahildir.. Araziden çıkan belli mahsullerden de onda bir veya yirmide bir zekât alınır..
3. Zekâtını dosdoğru, gönül rızasıyla verenlere imâmın duâ etmesi vâcibdir. [29]

________________________________________
[1][1] Tevbe sûresi, âyet: 34.
[2] İbn-i Asâkir’in İbn-i Abbas (R.A.)dan rivayet ettiği bu hadîsin sırrı, bu¬gün Müslümanların a&ın derecede olan Batı hayranlığıyla tecelli etmiştir
[3] ibn-i Kesir: C. 2, S. 350.
[4] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/17-21.
[5] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/21.
[6] Tevbe sûresi, âyet: 60.
[7] Ebû Dâvud – Dâre Kutııî.
[8] Muğîre: Mâlik’den rivayet etmiştir. Kurtubî C. 8, S. 172.
Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/22-23.
[9] İmânı Ahmed – Ebû Dâvud – Nesei – İbnü Ebî Hatim: Abdullah bin Adiy’den..
[10] Bulıârî – Müslim: Ebû Hüreyre (R.A.)den.
[11] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/23-25.
[12] Dâre Kutni: Abdullah bin Mes’ud (R-A.)dan.. Yalnız bu hadîsin isna¬dında iki zayıf râvinin bulunduğu tesMt edilmiştir: Abdurrahnıân b. İshâk ve Bekir b. Hâmis.
[13] Dâre Kutnî: Abdullah bin Mes’ud (R.A.)den..
[14] Ebû Dâvud – Tirmizî – Dâre Kııtnî: Abdullah bin Ömer (R.A.)dan.
[15] Dâre Kutnî: Muâz bin Cebel (R.A.)den.
[16] Buharı: Enes bin Mâlik (R.A.)den.
[17] Sahîh-i Müslim: Enes bin Mâlik (R.A.)den..
[18] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/25-30.
[19] Tevbe sûresi, âyet: 103.
[20] İbnü’l-Arabî – Kurtubî, C. 8, S. 244
[21] Mâide sûresi, âyet: 6. Bakare sûresi ,âyet: 183.
[22] İsrâ sûresi, âyet: 79
[23] İsrâ sûresi, âyet: 78. – Nah! sûresi, âyet: 98. Nisa sûresi, âyet: 102. -Tevbe sûresi, âyet: 103. – Ahz&b sûresi, âyet: 1. – Talâk sûresi, âyet:
[24] Kurtubî lefsîri C. 8, S. 245.
[25] Sahîh-i Müslim: Abdullah bin Ebî Evfâ (,K.A.)den.
[26] Tevbe sûresi, âyet: 84.
[27] Nûr sûresi, âyet: 63
[28] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/30-34.
[29] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/34.

28

Haziran
2012

Camilerin ve Mescidlerin Önemi,görevli ve bölümleri

Yazar: arafat  |  Kategori: iSLAM TARiHi  |  Yorum: Yok   |  500 Kez Okundu

Mescid,Secde edilen yer, namazgâh, cami yerine kullanılan namaz yeri. Aşırı saygı göstermek, alnını yere koymak, baş eğmek, eğilmek anlamlarına gelen “sücûd” masdarından yer ismi. Çoğulu “mesâcid” mescitlerin büyüğüne “cami” denir. Çoğulu “cevâmi”dir. Cami; toplayan toplayıcı demektir. Beş vakit namazda cuma ve bayram namazlarında mü’minleri bir araya topladığı için bu isim verilmiştir. İbadet edilen yer, tapınak anlamında “ma’bed” ve çoğulu “meâbid” de kullanılır.Ecdadımız Anadoluda, ibadethanelerin büyük yapıda olanlarına “cami” küçüklerine ise “mescit” adını vermişlerdir.

Yeryüzünde kurulan ilk mescit Kâbe-i Muazzama’dır. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: “İnsanlar için yeryüzünde kurulan ilk ev Mekke’de bulunan mübarek ve âlemler için bir hidayet kaynağı olan Kâbedir” (Âl-i İmran, 3/96).

Câmi ve mescidler, İslam’ın temel müesseselerinden birisi hatta en başta gelenidir. Yüce Mevla’ya topluca ibadet etmek üzere yapılan bu mabetler birer “beytullah” yani Allah’ın evidir.
“Câmi: Toplayıcı, toplayan, kaplayan, Müslümanların ibadet gayesiyle toplandıkları yer, ma’bed.
“Câmi terimi (cemaatleri) bir araya getiren mescid anlamındaki “el-Mescidü’l-Câmi”den kısaltılarak sonradan kullanılmaya başlanmıştır.
Camiler Müslümanların ibadethaneleridir; ibadethaneler ise toplumumuzun vazgeçilmez dini müesseselerindendir.
Büyük olanları camii, küçükleri ise mescit adıyla kültür hayatımıza intikal eden bu mekanlar Peygamber Efendimizin ifadesiyle “ Beldelerin Allah’a en sevimli yerleri” olarak bilinmektedir. Tevbe suresinin 17. ayetinde işaret buyrulduğu gibi mescitler ve camiler kimsenin malı değil Allah’ındır. Kabe’nin bir adının da Beytullah olduğu bilinmektedir. Beytullah Allah’ın evi demektir. Bu durum Kabe’nin ve camilerin şerefini belirtmesi bakımından önemlidir. Allah’ın Kabe’si olarak da bilinen camiler, Hadis-i Kutside de belirtildiği gibi “ Yeryüzünde yayılmış Allah’ın evleridir.” Kabeyi ziyaret edenlere Allah’ın ikramının olduğu gibi camileri ziyaret edenlere de (ibadet edenler) ikramı vardır.
Kur’an’da, hadislerde ve ilk tarihi kaynaklarda “câmi” yerine “mescid” kelimesi geçmektedir. “Mescid”, “secde edilen yer” anlamında bir mekan ismidir. Namazın başka rükünleri de olmasına rağmen, ibadet edilen yer, önemine binaen secdeye izafe edilmiştir. İnsanın daha ilk yaratılışında şahit olduğu secde (Bakara, 2/34) hürmet ve tazimin en güzel ifadesidir. Hz. Peygamber (sav) onu, kulun Allah’a en yakın anı olarak vasıflandırmıştır. (Nesai, Tatbik, 78) İçinde Allah’a ibadet edilen her yere mescid denilmiştir. (Şamil İslam Ans. Cami maddesi)
Medine’de müminlerin Hz. Peygamber çevresinde birleştikleri merkez, Mescid-i Nebevi idi ve merkez olması sebebiyle Peygamberimiz halkın bütün işlerini bu mescidde görüşür ve hallederdi.
Daha sonraları ise şartlar değiştikçe, ihtiyaçlara binaen camilerde görülen bazı işler yerini bağımsız yeni kurumlara bırakmıştır.
Peygamber efendimiz de cami yaptırmakla ilgili olarak şöyle buyuruyor: “Kim Allah rızasını gözeterek, Allah için bir mescid yaptırırsa, Allah da onun için cennette bir köşk yaptırır.” (Müslim, Zühd, 3)
Mescidlerin manevi imarı ile ilgili olarak Hz. Peygamber efendimiz şöyle buyuruyor: “Bir adamın mescidlere gidip gelmeyi alışkanlık haline getirdiğini görürseniz, onun imanlı olduğuna şehadet ediniz. Çünkü Cenab-ı Allah: Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimseler imar eder” buyuruyor.” ( (Vehbe Zuhayli, age, V, 343)
Bir ilahi hadiste ise Allah’u Teala’nın şöyle buyurduğu bildiriliyor: “Ben yeryüzü halkına azap etmeyi murat ettiğimde, mescidleri inşa, tamir, tanzif ve tenvir edenleri, benim rızam için sevişenleri ve seher vakitlerinde istiğfar edenleri görünce onlara azap etmekten vazgeçerim.” (Hasan Hüsnü Erdem, İlahi Hadisler, 28)
Cami ve cemaatin önemi bu hadislerde açık bir şekilde bildirilmiştir. Camide Müslümanlar günde en az beş defa bir araya gelerek topluca namazlarını eda ederler. Namazlarımızda Mescidü’l-Haram’da bulunan Kabe’ye doğru yöneliriz. Bundan dolayıdır ki camiler de Kabe’nin birer şubesi gibidirler.
Kur’an-ı Kerim’de Allah Teala “Allah’ın mescidlerinde onun adının anılmasını yasak eden ve onların yıkılması için çalışandan kim daha zalimdir.” (Bakara, 2/114) buyurarak camilere düşmanlık edip, onların harap olmasını isteyen ve orada Allah’ın anılmasına engel olanların en zalim kişiler olduğunu bizlere bildirmiştir.
Diyanet İşleri Başkanlığımız camilerin, dini ve sosyal hayattaki önemini dikkate alarak 1986 yılından buyana 1-7 Ekim tarihleri arasında camiler haftası, 2003 tarihinden beri de Camiler ve Din Görevlileri Haftası olarak kutlanmaktadır.
Şüphesiz camilerin yapımı kadar bakım ve temizliği de önemlidir. Peygamber Efendimiz “Temizlik imandandır”, “Allah temizdir, temizliği sever” buyurarak bu hususa dikkat çekmiştir. Bakara suresi 125 ve hac suresi 26. ayetlerinde Hz. İbrahim ve İsmail (a.s.) a “evimi temiz tutun” buyurularak Beytullahın temizliğinin ciddi bir iş olduğu kadar cami ve mescitlerin temizliğinin de gerekli olduğu ifade edilmiştir. Tarihi seyri içerisinde birlik ve beraberliğimizin sembolleştiği, ilim ve kültür merkezi olarak toplumdaki yerini alan camilerimizin mimari bakımından milletimizin hayatındaki yeri de büyüktür. Türk sanat ve zevkinin en güzel ve en harika eserleridir. Müslüman olmuş batılı bir yazar bu hususu şöyle özetlemiştir. “Bütün sanatlar camiye, cami de ibadete götürür”
Allah isminin elifi gibi adeta göklere yükselen ince minareleriyle camilerimiz ülkemizin simgesi, İslam’ın manevi mührüdür. Şairin dediği gibi
Mevla’dan bize ses vermede hep cedlerimiz
Manevi bekçisidir yurdumuzun ulu mabetlerimiz.
Camiler, bulundukları yörenin sosyal hizmet ve ilişkilerinde, devamlı ışıldayan ve çevresini aydınlatan birer kandil gibidirler Camiler, insanların birbirini sevmelerine de vesile olur Camilerin ortak kalbimiz olduğunu, oralarda hayat varsa, bizlerde de hayat olacağını bilelim Bu sebeple camilerle aramızdaki bağları sıcak tutalım Çocuklarımızı da camilere alıştıralım Onların temiz kalplerine, din, iman, vatan, bayrak, millet sevgisini yerleştirelim Müminlerden uzak kalan camiler, matem havasına bürünürler Onları mahzun bırakmayalım

Allah’ın elçisi üç mesciti ziyaret ve orada ibadet için yolculuk yapılabileceğini belirtmiştir. “Ancak şu üç mescit için yolculuk yapılabilir: Mescid Haram, benim şu mescidim (Mescidi Nebevi) ve Mescid-i Aksa” (Buhârî, Mescid-i Mekke, I, 6, Sayd, 26, Savm, 67; Müslim, Hacc, 415, 511-513; Ebû Dâvud, Menâsik, 94; Tirmizi, Salat, 126).
Mekke’de ilk müslüman cemaatin, özel bir ibadet yeri yoktu. Hz. Peygamber (s.a.s), erkeklerden ilk müslüman olan Hz. Ali (r.a) ve diğer arkadaşları ile Mekke’nin dar sokaklarında, gizlice namaz kılmıştı. Hz. Peygamber genellikle namazlarını, Kâbe civarında veya kendi evinde tek başına kılardı. Bununla birlikte müslümanlar, cemaat halinde namaz kılabilmek için bir evde toplandıkları da olurdu. Bu ev, çoğu zaman ashabdan Erkam’ın evi idi. Hz. Ömer (r.a), islâmiyeti kabul ettikten sonra, müminlerin rahatsız edilmeden Kabe’nin yanında namaz kılmalarını temin etmişti.
Mekke’de İslâm’ın çıkışından sonra Kâbe dışında ilk mescit, Ammâr b. Yâsir tarafından yapılmıştır. Ammar b. Yâsir, Mekkeli olmayıp oraya yerleşen bir yabancı idi. Müşriklerin bitmez-tükenmez eziyetlerine dayanamadığı ve ibadetini Kâbe’de rahat yapamadığı için evini mescid yapmıştır.
Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in Mekke’de iken yaptırdığı mescit, İslâmın ikinci mescidi olarak kabul edilir. O Mekkede iken, evinin avlusunda kapı yanında özel bir mescit yapmıştı. Kureyşliler, onu görecek olan kadınların ve çocukların heyecana kapılıp yoldan çıkacakları endişesiyle itiraz etmiş ve bu şekil söz konusu mescitte açıkça namaz kılmasını yasaklamıştı (Buhâri, Salât/86).
Medine’ye hicret etmeden önce. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in emri ile orada Cuma namazı kılınmıştı. Cuma namazının kılındığı bu yer, İslâm tarihinin üçüncü mescitidir. Hz. Muhammed (s.a.s.), Medine’ye hicret ederken Kubada birkaç hafta geçirdi. Burada bir mescit inşasına başladı. Bu hususta şu ayet-i kerime nazil oldu: “İlk gününden beri Allah’a karşı gelmekten sakınmak için kurulan mescitte bulunman daha uygundur” (et-Tevbe, 9/108). İşte bu mescit, İslâm âleminde dördüncü mescittir: Beşinci mescit ise, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, Medine’ye vardıktan sonra yaptığı mescittir. Hz. Ebu Bekir (r.a) ile Medine’ye giren Resulullah (s.a.s.) devesini salıverir. Devesi, nerede durursa orada misafir olacağını belirtir. Deve, bugün Mescid-i Nevevî’nin olduğu yerde durur. Boş bir arazi olan bu yeri, Hz. Muhammed (s.a.s.), mescit ve kendi ev halkı için oturacak yer yaptırmak üzere satın alır. O zamandan beri bu mescit, Medine’nin belli başlı mescidi olarak zamanımıza kadar gelmiştir. Medine mescidinde, ashabını dinî ve dünyevî konularda aydınlatma amacıyla oturmaları Resulullah’ın âdetleri idi.

İslâm’da Hz Peygamber’in umuma açık olarak ashabı ile birlikte namaz kıldığı ilk mescid Hicret esnasında inşa edilen Kubâ’dır Hicret’ten sonra Hz Peygamber Medine’de Mescid-i Nebevî’yi inşa etti Bu iki mescidin inşasında Hz Peygamber ashabı ile birlikte bir işçi gibi çalışmıştır Sonraları Medine’de dokuz mescid daha yaptırılmıştır İslâm’ın yayılmasına orantılı olarak mescidler geniş bir alana yayıldılar Buhâri’nin, Mescid-i Nebevî’ den sonra içinde cuma namazı kılınan ilk mescidin Abd-i Kaysoğulları ülkesindeki Cuvâsa Mescidi olduğuna dair rivayeti (Buhârî, Cumuâ’, 11), daha Hz Peygamber’in sağlığında mescidlerin ne kadar geniş bir alana yayılmış olduğunu göstermektedir Cuvâsa, Mekke ve Medine yöresinde olmayıp, bugünkü Riyad ve Zahran arasındadır

Mescitler, başlangıçta ibadet yeri, ilim müessesesi, kaza dairesi (mahkeme), ordu karargâhı, elçilerin kabul edildiği bir makam ve hatta gerektiğinde hapishane olarak kullanılmıştır. Mescitler son zamanlara kadar, ibadet yeri olarak görev yapmanın yanı sıra, eğitim-öğretim faaliyetlerinin de icra edildiği bir yer olmuştur. Mescitlerde göze çarpan yapı unsurları olarak şunlar sıralanabilir: Mihrab, minber, vaaz kürsüsü, padişahların yaptıkları mescitlerde hünkâr mahfili, müezzinlerin namaz sırasında oturduğu müezzin mahfili, son cemaat mahalli, minare, imam ve müezzin odaları, hükümdarlara yapılabilecek suikastleri engellemek için inşa edilen maksûre, şadırvan ve avlu, gasilhane ve tuvaletler, son olarak da Kur’an okutmaya yarayan ve kurs binası niteliği taşıyan bölmeler.
Câmilerde başlıca şu görevliler bulunur:

İmam: Kelime olarak önder, devlet başkanı gibi anlamları vardır Hz Peygamber zamanında bir yere öğretici olarak gönderilen kişi, aynı zamanda onların imamlığını da yapmakta idi Hz Peygamber Kur’an’ı en güzel okuyanı yaşça küçük de olsa imam tayin etmiştir Atadığı valiler aynı zamanda merkezî câmiin imamlığını da yapmakta idi Câmi imamlarının namaz kıldırma dışında başka birçok görevleri de vardır

Müezzin: Vakti geldiğinde ezan okur ve câmi içinde diğer müezzinlik görevlerini yerine getirir Hz Peygamber (sas) müezzinleri Bilâl, Sa’d b Karaz gibi sesi güzel olanlardan seçmiştir

Vâiz: Namaz vakitlerinden önce bilhassa cuma, bayram ve terâvih önceleri halkı çeşitli konularda aydınlatan, nasihat eden kimselerdir Câmilerde va’z âdeti, Hz Ömer zamanında başlamıştır Bu görevi ilk ifâ eden Temim ed-Dârî olmuştur

Kayyum: Câmilerin temiz ve düzenli olmasını sağlayan görevlilerdir Hz Peygamber (sas) mescidlerin temizliğine çok önem vermiştir O hayatta iken mescidi süpüren bir kadıncağız vardı Vefatı kendisine haber verilmeden defnedildi Rasûlullah bu duruma çok üzülmüş ve onun mezarı başında namaz kılmıştır Onu Cennet’te mescidin kırıntılarını süpürürken gördüğünü haber vermiştir (Buhârî, Salat, 8/72)

Câmilerde genel olarak bu dört grup görev yapmakla beraber, bilhassa Osmanlıların yükselme çağında bu sayı otuza kadar yaklaşmaktadır Vakfiyelerde zikredilen görevlilerden bazıları şunlardır: Hatip, ecza-han, devirhan, ders-i âmm, ferrâş, şeyhu’l-kurrâ, müderris, bevvâb, naat-han, muhaddis, hâfız-ı kütüp, kandilci, buhurî, mahyacı, şifâ-i şerif hocası (Ziya Kazıcı, İslâmî ve Sosyal Açıdan Vakıflar, İstanbul 1985)
Hz. Peygamber’in hayatında bir ilim kürsüsü, bir idare makamı özelliği olan minber, ondan sonra hutbeler dışında halifelerin üzerinde bey’at aldıkları ve göreve başlarken çıkmayı mutad hale getirdikleri bir yer olarak fonksiyonunu sürdürmüştür. Hakimiyetin sembolü haline gelen minber, valilerin göreve başlarken ve ondan ayrılırken çıktıkları hükümdarın temsilcisi olarak oturdukları bir makamdı. İlk asırlarda valiler ellerinde asa ile ayakta hutbe okurlardı. Mescidlerin kazâi fonksiyonları da, genellikle minber yanında gerçekleşiyordu. Hz. Peygamber (s.a.s)’in minberi yanında yalan söylenemeyeceği ve bunu yapanın Cehenneme gireceğini belirten sözleri sebebiyle olmalı, genellikle zanlılara minberinin yanıbaşında yemin ettirilirdi (Hadis için bk. İbn Sa’d, I, 254).
Mescid-i Nebevî’den sonra ilk minber Mısır’da Amr Camiî’ne konuldu. Ancak başlangıçtaki hükümranlıkla ilgili fonksiyonu sebebiyle olmalıdır ki Hz. Ömer (r.a.)’ın emriyle bu minber kaldırıldı. Hicri 132 yılından itibâren Mısır’da eyâlet camilerine minberin konulmasıyla minber, bütün cuma camilerine yayıldı.
İlk minber Hz. Peygamber’in ashabıyla istişaresinden sonra isteği üzerine bir kadının marangoz olan kölesi tarafından yapılmıştır.
Hz. Peygamber vefat edince ilk halife Hz. Ebu Bekir (r.a.) edebinden dolayı minberin ikinci basamağında, Hz. Ömer (r.a.) de ilk basamağında hutbe okumuşlardır. Hz Osman (r.a) ise üçüncü basamağa kadar çıktı. Çünkü o da bir basamak inseydi yerde hitap etmesi gerekecekti. Bu ise sünnete aykırı olurdu (Semhudî, I, 282). Minber’in kapısına ilk perde astıranın da o olduğu rivayet edilir.
Hz. Peygamber’in minberi hicrî kırk dokuz tarihine kadar daha önceki hâli üzere kalmıştır. Muaviye b. Ebî Süfyan Sultan olunca siyasi nüfuz ve gücünü arttırmak için minberi Şam’a nakletmek istedi. Bunun için Medine valisi Mervan b. el-Hakem’e mektup gönderdi. Ancak minber sökülmeye teşebbüs edildiği sırada güneş tutuldu. Medine ufuklarının kararmasını manevi bir işaret olarak kabul eden Mervan, düşüncesinden vazgeçti. Minberin alt kısmına altı basamak daha ilave ettirerek, basamak sayısını dokuza çıkardı. Mervan, cemaat çoğaldığı için bu yola başvurmuştu.
Mermerden olan Mescid-i Nebevi’nin son minberi Osmanlı Sultanı III. Murad tarafından yaptırılmıştır.
Dünyanın en büyük camisidir. Pakistan’in başkenti Islamabad’da bulunuyor. Yapımı 1976 yılında başlayıp 1986 yılında sona erdi. Caminin alanı 5000 metrekare 700.000 kişinin ibadet edebileceği alan var
Sultanahmet Camii Mavi Cami olarakta bilinir. İstanbul’da bugünkü Sultanahmet semtinde Sultan Birinci Ahmed tarafından yaptırılan cami; medrese, darülkurra, sıbyan mektebi, türbe, arasta, dükkanlar, hamam, darüşşifa, imaret ve üç sebilden oluşmaktadır. 1609-1620 yılları arasında Mimar Sedefkar Mehmed Ağa tarafından yapılmıştır.

CAMİLERİN BÖLÜMLERİ VE ÖZELLİKLERİ
Pencere: Kubbede ve duvarlarda iki-üç sıradır, alttakiler düz atkılı ve düz camlı, üsttekiler kemerli ve renkli işlemeli camlıdır. Işık belli bir miktar ve ölçüyle pencereden sahına girer.
Mihrap: İmamın durduğu yer, çıkıntılıdır.
Duvar: Kerpiç, tuğla, kaba yontmataş, tuğla hatıllı taş duvar, kesmetaş. Pencere ve kapı kemerleri ve atkılarındaki duvara ayaklama denir. Dış duvar kaplaması mermer, iç duvar kaplaması çini olur. Duvar üstleri üçgen veya değirmidir.
Minber: İmamın hutbe okumak için çıktığı yer. Mihrabın sağındadır.
Kürsü: Vaaz yeri.
Muvakkithane: Dış avlu kapısı yanındaki vakit tayini binası. Muvakkit, güneş saatiyle ezan saatini ayarlar.
Hünkar Mahfeli: Selatin camilerinde padişahların namaz kıldığı yer.
Son Cemaat Yeri: Namazın ilk vaktine gelemeyenler için ayrılmış yer.
Minare: Müezzinin çıkıp ezan okuduğu yer.
Şerefe: Minare gövdesindeki bir veya birçok balkon. Müezzinin durduğu yer.
Mahya: İki minare arasına asılan ışıklı yazı levhası.
Mahfil: Camilerde parmaklıkla ayrılmış yüksek yer.
Hazire: Camiyi yaptıranın, ailesinin, devlet erkanının lahitlerinin bulunduğu yer.
İmam odası: İmam ve müezzinin odası.
Şadırvan: Elbise askılıkları ve oturma sehpaları, içinde su bulunan hazne, musluklar, takunyaları bulunan avlu ortasındaki abdest yeri.
Avlu: Caminin giriş kapısına bakan geniş alan.
Gasilhane: Cenaze yıkamak için ayrılan yer. Ortasında teneşir tahtası, su araçları, yıkayıcı elbisesi, çizmesi, önlüğü, tabut ve tabuta örtülen yeşil örtü bulunur. Tuvalet: Avluda yer alan eski taşlı veya yeni taşlı, tek veya birçok bölümlü ayakyolu.
Ayakkabılık: Cami kapısı girişinde dışta veya içte, yanlarda bulunan raflı, dolaplı sistem.
Kitabe: Cami ana kapısı üzerinde, Arap harfleriyle, caminin tarihi ve mimarına ait bilgiler ihtiva eden levha.
Hat: Cami tavanında, tavan katında bulunan bant halinde yahut levha halindeki yazılar.
Sütun: Anakubbenin yaslandığı ayaklar. Şadırvan ve dış ya da iç avlunun, son cemaat yerinin direkleri.
Merdiven: Subasman üzerine yapılmış camilerde, camiye çıkılan basamaklı yer.
Kapılar: Dış kapılar avluda, son cemaat kapısı ve anakapı.
Türbe: Genellikle kubbeli, camiye bitişik, etrafı açık mezarlık.
Kurs odaları: Külliyelerde imamların öğrencilere ders verdiği yerler.
Yer örtüsü: Hemen her camide halı. Son cemaat yerinde hasır, muşamba örtüler.
Kapı örtüsü: Kenarları işlemeli kalın muşamba örtü.
Avize: Yüzlerce tek kandil veya ortada büyük bir avize.
Vaiz: İbadethanelerde, genellikle camilerde güzel nasihatler veren, kürsüde oturarak her gün veya cuma namazı öncesinde ayet ve hadislerle cemaate dersler veren hoca.
Kubbe: Camiler başta olmak üzere yapılarda yarım küre şeklindeki dam. Kasnak, kemer, tavan ve pencereleri vardır. En büyük kubbe Selimiye Camii kubbesidir.
Musalla taşı: Camilerde cenazelerin üzerine konulup cenaze namazının imam tarafından önünde kıldırıldığı taş.
MİNARENİN BÖLÜMLERİ
Minarenin bölümleri kaide, gövde, şerefe, petek, külah, alem ve paratonerdir. En üstteki külah, minarenin çatısıdır ve kurşun kaplamadır. Külahın ucunda çoğunlukla bir hilal olan alem bulunur. Külahla şerefe arasına petek denir. Şerefenin altındaki kısım gövde, bunun üzerine oturduğu kısma pabuç ve minarenin oturduğu yere kaide veya kürsü denilir. Minarenin kapısı içtedir ve merdivenle şerefeye çıkılır.

28

Haziran
2012

Cuma Günü ve Fazileti

Yazar: arafat  |  Kategori: iBADET  |  Yorum: Yok   |  371 Kez Okundu

Cuma, İslâm dininde çok önemli kabul edilen haftalık toplu ibadet günüdür. Çeşitli hadislerden anlaşıldığına göre cuma günü, daha önce yahudi ve hıristiyanlar için haftalık ibadet günü olarak belirlenmiş, fakat onlar bunu değiştirerek yahudiler cumartesiyi, hıristiyanlar pazarı haftalık toplantı ve ibadet günü kabul etmişler; son olarak cuma günü, müslümanlar için yeniden haftalık ibadet günü kılınmıştır.
Cuma gününün önemine ve haftalık toplu ibadet günü seçilmesinin anlamına ilişkin olarak Hz. Peygamber’den birçok hadis rivayet edilmektedir. Bunlardan bazıları şöyle sıralanabilir: “Güneşin doğduğu en hayırlı gün cumadır; Âdem o gün yaratılmış, o gün cennete girmiş ve o gün cennetten çıkmıştır. Kıyamet de cuma günü kopacaktır” (Müslim, “Cum`a”, 18). Başka bir hadiste bu günde yapılan duaların kabul edileceği bir anın (icâbet saati) bulunduğu haber verilmektedir. Bir rivayete göre Hz. Peygamber “Ben icâbet saatinin, hangi an olduğunu biliyordum, fakat Kadir gecesi gibi, bu da bana unutturuldu” (Hâkim, I, 279) buyurmuştur.
Âlimler Hz. Peygamber’in bu ifadesine dayanarak Allah’ın güzel isimleri arasında ism-i a`zamın, ramazanın son on günü içerisinde Kadir gecesinin gizli tutulması gibi icâbet saatinin de gizli tutulduğunu ve bu suretle insanların gün boyu Allah’a yönelmelerinin sağlanmasının hedeflendiğini söylemişlerdir. Yine cuma günü ile ilgili olarak, gerekli temizliği yaptıktan sonra camiye gidip hutbe dinleyen ve namazı kılan kimsenin daha önceki cuma ile bu cuma arasında işlediği günahların affedileceği belirtilmiş (Buhârî, “Cum`a”, 6, 19; Müslim, “Cum`a”, 26), bu günü hafife alarak üç cuma namazını terkeden kimsenin kalbinin mühürleneceği bildirilmiştir (Ebû Dâvûd, “Salât”, 204). Kurban bayramı arefesinin cumaya rastlaması halinde halk arasında o yıl yapılan haccın, “hacc-ı ekber” (büyük hac) olarak isimlendirilmesi de cumanın önemiyle ilgilidir.
Cuma günü müslümanlar açısından büyük önem taşıdığı ve âdeta bir bayram günü kabul edildiği için, perşembe günü akşamından başlamak üzere maddî ve mânevî temizliğe her zamankinden daha fazla önem vermek gerekir. Bunların başında boy abdesti almak gelir ki cuma günü boy abdesti almak bilginlerin çoğuna göre sünnet, bazılarına göre farzdır. Bunun yanın-da, cuma günü namaza gelmeden önce tırnak kesme, dişleri temizleme gibi bedenî temizlikler yapmak, temiz elbiseler giymek, başkalarını rahatsız et-meyecek, aksine onların hoşuna gidecek güzel kokular sürmek sünnet olan davranışlardır. Mümin, böyle değerli ve önemli bir günün mânevî havasına girmeli, dua ve tövbesini bu günde saklı olup dua ve tövbelerin kabul edile-ceği vakit olduğu bildirilen “icâbet saati”ne denk düşürmeye çalışmalı, ayrıca Kur’an okumalı, tezekkür ve tefekkür etmeli, Resûlullah’a salâtü selâm ge-tirmeli ve samimi bir kalp ile yüce Allah’a dua ve istiğfarda bulunmalıdır.
Hutbe okunurken konuşmak, cuma vakti alışveriş yapmak ve cuma gü-nü yolculuğa çıkmak gibi yapılması, cuma namazının terkine yol açabileceği endişesiyle hoş karşılanmayan davranışların hükümleri aşağıda ele alına-caktır.
A) DİNDEKİ YERİ ve HÜKMÜ
Cuma namazı farz-ı ayındır. Farz olduğu, Kitap, Sünnet ve icmâ ile sabittir. Kur’ân-ı Kerîm’in 62. sûresi, cuma namazından bahsettiği için Cuma sûresi olarak adlandırılmıştır. Bu sûrede yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağırılınca Allah’ı anmaya (namaza) koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılınınca yeryüzüne yayılın da Allah’ın lutfunu arayın ve Allah’ı çok çok anın ki felah bulasınız” (el-Cum`a 62/9-10).
Hadis kitaplarında gerek cuma namazının fazileti, gerekse kuvvetli bir farz olduğu ve bu namazı özürsüz olarak terketmenin büyük günah sayıldığı konusunda sahih hadisler bulunmaktadır. “Allah, önemsemediği için üç cumayı terkeden kimsenin kalbini mühürler” (Ebû Dâvûd, “Salât”, 204; İbn Mâce, “İkametü’s-salât”, 93; Tirmizî, “Cum`a”, 7; Nesâî, “Cum`a”, 2) ve “Birtakım kimseler, ya cuma namazını terketmekten vazgeçerler ya da Allah onların kalplerini mühürler ve artık onlar gafillerden olurlar” (Müslim, “Cum`a”, 12; Nesâî, “Cum`a”, 2).
Hz. Peygamber’in cuma namazını ilk defa hicret esnasında, Medine yakınlarındaki Rânûnâ vadisinde Sâlim b. Avf kabilesini ziyaretleri sırasında oradaki namazgâhta kıldırmış olduğu bilginlerce kabul edilmektedir. Öte yandan, kaynaklarda daha hicretten önce Es`ad b. Zürâre’nin Medine’de cuma namazı kıldırdığı kaydedilmektedir. Bu durum karşısında cuma namazının ne zaman farz kılındığı hususunda iki farklı rivayet ve görüş ortaya çıkmıştır. Bunlardan birincisine göre cuma namazı Mekke’de farz kılınmış olmakla birlikte müşriklerin baskıları yüzünden orada kılınamamıştır. Diğer rivayete göre, cuma namazı hicret esnasında farz kılınmıştır ve ilk cumayı Hz. Peygamber Rânûnâ vadisinde kıldırmıştır. Bu rivayeti benimseyenlere göre, Es`ad b. Zürâre’nin cuma namazı kıldırması uygulaması farz değil, nâfile hükmü kapsamındadır.
Bütün müctehidlere göre cuma namazı farz-ı ayın olup, Resûlullah zamanından itibaren farklı görüş açıklanmadığı için, bu hususta icmâ meydana gelmiştir.
Cuma namazı, cuma günü öğle namazı vaktinde kılınan ve farzı iki rek`at olan bir namazdır. Bu namazdan önce hatibin hutbe okuması namazın sıhhat (geçerlilik) şartlarındandır. Cuma namazı o günkü öğle namazının yerini tutar.
B) CUMA NAMAZININ ŞARTLARI
Cuma namazının farz olabilmesi için belli birtakım şartların gerçekleşmiş olması gerekir. Bu şartlar vücûb şartları ve sıhhat şartları olmak üzere iki çeşittir. Vücûb şartları, cuma namazı kılmakla yükümlü olmanın şartlarıdır; sıhhat şartları ise kılınan namazın sahih yani geçerli olmasının şartlarıdır. Sıhhat şartları yerine cuma namazının edasının şartları da denilir.
Aşağıda vücûb şartları ve sıhhat şartları ayrı ayrı sayılıp açıklanacaktır. Ancak, dikkat edilmelidir ki, aşağıda sıhhat şartları arasında sayılacak şeylerden üçü (ki bunlar; a) Vaktin girmiş olması. b) Devlet başkanının hazır bulunması veya izni ve c) Bulunulan yerin şehir veya şehir hükmünde olmasıdır), esasen hem vücûb hem sıhhat şartlarıdır. Zira bu şartları ileri sürenlere göre bunlardan biri bulunmadığında cuma namazı kişiye farz olmayacağı gibi, kılması halinde geçerli de olmaz.
a) Cuma Namazının Vücûb Şartları
Bir kimseye cuma namazının farz olması, o kimsede vakit namazlarının farz olması için aranan şartlardan başka şu şartların da bulunmasına bağlıdır:
1. Erkek olmak
Cuma namazı erkeklere farz olup kadınlara farz değildir. Bu konuda bütün fakihler görüş birliği etmiştir. Fakat kadınlar da camiye gelip cuma namazı kılsalar, bu namazları sahih (geçerli) olur ve artık o gün ayrıca öğle namazı kılmazlar.
Cuma namazı kılmayı emreden âyet genel içerikli olduğu halde kadınların niçin cuma namazı kılmadıkları hatıra gelebilir. Çok fazla teknik ayrıntıya girmeden bir iki nokta üzerinde durarak bu konuya açıklık getirmeye çalışalım. Burada gözden kaçırılmaması gereken hususların başında konunun Arap dilinin özelliği ile ilgisi gelmektedir. Arap dilinde erkek ve kadına yapılan hitap kalıbı birbirinden farklıdır. Kadınlara yapılan hitabın içinde erkeklerin bulunması, dilin yapısı bakımından imkânsızdır. Kadınlara yapılan hitap, sadece ve sadece kadınlara yapılmış bir hitaptır. Buna mukabil, erkeklere yönelik hitabın kapsamına kadınların girip girmediği, yani bu hitabın kadınlara da yönelik olup olamayacağı, dilciler arasında tartışmalı bir konudur.
Kimi dilciler erkeklere yönelik hitabın içerisine kadınların girmediğini, kimileri de girdiğini söylemişlerdir. Dilcilerin bu farklı iki kanaati, usulcülerin, o tür âyetlerin, yani erkeklere yönelik hitap içeren âyetlerin anlaşılmasında ister istemez etkili olmuştur. Kimi usulcüler, erkeklere yönelik hitabın içerisine kadınların dahil olmadığı yönündeki anlayışı kabul etmişler ve âyetleri bu doğrultuda anlamlandırıp, onlardan hüküm çıkarmışlardır. Bu anlayışa göre, erkeklere yönelik hitabın içerisine kadınlar dil kuralları gereği, girmezler. Fakat bazı dil dışı karîneler sebebiyle, erkeklere yönelik hitaba kadınlar da dahil olur. Bu dil dışı karînelerin başında, getirilen hükmün anlamı ve mahiyeti ile bu hükmün içerik bakımından erkek-kadın farkı dikkate alınacak türden olup olmadığı gelmektedir. Bu farklılık, tabii ki bir cinsiyet ayırımından değil, aksine fizikî yapı ile toplumsal statü ve buna bağlı olarak haklar ve sorumluluklar dengesinden kaynaklanan bir farklılıktır.
Kimi usulcüler ise dilcilerin öteki kanaatini esas alarak ve kural olarak, erkekler hitabının içerisine kadınların da girdiğini, fakat cuma namazı gibi bazı konularda, birtakım haricî karîneler ile kadınların hitap kapsamı dışında tutulacağını ileri sürmüşlerdir. Kadınların hitap kapsamı dışına alınmasına gerekçe olan hâricî karîneler cümlesinden olmak üzere, o dönemdeki kadın telakkisi, kadının ailedeki görev ve sorumluluklarına ve cemaat kavramı ve dayanışması içerisinde kadınların yerine ilişkin anlayış gösterilebilir. Her hâlükârda, kadınların cuma namazı kılmakla yükümlü olup olmadıkları meselesi, sonucu bakımından dinî bir mesele olmakla beraber, bu sonuca ulaşmanın başlangıç ve hareket noktası bakımından öncelikle bir dil ve teâmül meselesidir. Bu itibarla, meseleyi tabii zemininin dışına çıkarıp abartmak ve Türkçemizde erkeklere hitap ile kadınlara hitap arasında dilin yapısı bakımından böyle bir ayırımın bulunmayışının sağladığı rahatlıktan yararlanarak “Allah, ‘Ey inananlar, cuma için çağrı yapıldığı vakit, zikre yani cuma namazına koşun’ diyor, kadınlar da inananlar grubunda olduğuna göre onların da gitmesi gerekir” demek, kolaycılık olması bir yana meseleyi saptırmak anlamına gelir ve bu tutum yarar yerine zarar verir. Belirtmek gerekir ki, dilcilerin ve bağlı olarak usulcülerin görüşlerinden her ikisine göre de, başlangıçtan beri kadınların cuma namazı ile mükellef olmadıkları sonucuna ulaşılmıştır. Hâricî karîneler meselesini tüm detaylarıyla burada açıklamak yerine, bahsedeceğimiz ikinci nokta çerçevesinde ele almak yeterli olacaktır.
Bu meselede dikkate alınması gereken ikinci nokta, Hz. Peygamber’in uygulamasına ve on dört asırlık geleneğin durumuna bakılmasıdır. Hz. Peygamber’in, kadınları cuma namazı kılmakla yükümlü tutup tutmadığının bilinmesi, başlı başına bağlayıcı olmasının yanında, aynı zamanda, belirleyici bir karîne değerine de sahip olacaktır. İlk dönemlere ilişkin bütün literatür, kadınların zaman zaman cuma namazına katıldıklarını, fakat Hz. Peygamber’in kadınları cuma namazı kılmakla yükümlü tutmadığını çok açık ve net bir şekilde ortaya koymaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber’in cuma namazının kadın, çocuk, hasta ve köle dışında, cemaat içerisinde bulunan her müslümana farz olduğunu bildiren bir sözü de bulunmaktadır (Ebû Dâvûd, I, 280; Hâkim, I, 425). Hz. Peygamber’in bu söz ve uygulaması, kadınların genel hitap içerisinde yer aldığı görüşünü öne sürenler tarafından hâricî bir karîne olarak değerlendirilmiş ve âyetin genel ifadesini daralttığı söylenmiştir.
Öte yandan, on dört asırlık süreç içerisinde, kadınların cuma namazı kılması gerektiğini söyleyen hiçbir âlim çıkmamıştır. Bu durum, kadınların cuma namazı kılmakla yükümlü olmadıkları konusunda bir icmâ gerçekleştiğini göstermektedir. Fakat bizim asıl söylemek istediğimiz böyle bir icmâın bulunması değil, belki ilâve olarak, hiçbir toplumda, hiçbir kültürde ve Sünnî veya gayr-i Sünnî hiçbir mezhepte farklı bir görüşün ortaya çıkmamış olmasıdır.
Dinin ve dindarlığın simgesi olan ve belli bir biçimsellik hatta sembolizm taşıyan ibadetler, zaman ve zemin değişmesinden etkilenmezler. Bu onların mahiyetinden ileri gelir. Çünkü salt ibadet olan merasimlerin değişmesi, bir anlamda dinin değişmesi, yozlaşması sonucuna götürür. Salt ibadet olmamakla birlikte genel anlamda ibadet içerikli konularda bir ihtiyat payı ile hareket etmek uygun olmakla birlikte, uygulamasında birtakım güçlükler ortaya çıkmışsa veya uygulanması, konuluş espri ve amacıyla çelişir hale gelmişse, bu takdirde özü korumak üzere lüzumlu yeni düzenlemelerin yapılması gerekli hale gelebilir.
Sonuç olarak, kadınların cuma namazı kılması konusunda bir serbestlik vardır; müsait zaman ve zemin bulan kadınlar cuma namazı kılabilirler. Bu durum, dinin onlara tanıdığı bir muafiyettir. Dinî yükümlülükten muafiyetin ayırım olarak algılanmasının yanlışlığı kadar böyle bir ilâve yükümlülüğün kadınlara ne kazandıracağı hususu da üzerinde düşünülmeye değer bir husustur. Fakat cuma namazını kadınlara farz haline getirerek onları cuma namazı kılmaya mecbur etmek, hiçbir sebeple olmasa bile, asırlarca süregelen geleneği gereksiz yere ve haksız olarak hiçe saymak olduğu için yanlıştır ve asılsızdır.
2. Mazeretsiz Olmak
Bazı mazeretler, cuma namazına gitmemeyi mubah kılar ve böyle bir mazereti bulunan kişiye cuma namazı farz olmaz. Fakat böyle kimseler de kendilerine cuma namazı farz olmadığı halde, bu namazı kılarlarsa namazları sahih olur ve artık o gün ayrıca öğle namazı kılmazlar.
Cuma namazına gitmemeyi mubah kılan belli başlı mazeretler şunlardır:
1. Hastalık. Hasta olup cuma namazına gittiği takdirde hastalığının artmasından veya uzamasından korkan kimse cuma namazı kılmakla yükümlü olmaz. Yürümekten âciz durumda bulunan çok yaşlı kimseler de bu konuda hasta hükmündedirler. Cuma namazı için camiye gittiği takdirde hastaya zarar geleceğinden korkan hasta bakıcı için de aynı hüküm geçerlidir. Mikrobik ve bulaşıcı hastalıklara yakalanmış kimseler de cuma namazına gelmeyebilirler.
2. Körlük ve kötürümlük. Kör (âmâ) olan bir kimseye, kendisini camiye götürebilecek biri bulunsa bile, Ebû Hanîfe, Mâlikîler ve Şâfiîler’e göre, cuma namazı farz değildir. Hanbelîler’le, Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre ise, kendisini camiye götürebilecek biri bulunan âmâya cuma namazı farzdır. Kendisini camiye götürebilecek kimsesi bulunmayan âmâya ise, bütün bilginlere göre cuma namazı farz değildir. Ayakları felç olmuş veya kesilmiş kimselerle yatalak hastalara da cuma namazı farz değildir.
3. Uygun olmayan hava ve yol şartları. Cuma namazına gittiği takdirde kişinin önemli bir zarara veya sıkıntıya uğramasına yol açacak çok şiddetli yağmur bulunması, havanın çok soğuk veya sıcak olması veya yolun aşırı çamurlu olması gibi durumlarda cuma namazı yükümlülüğü düşer.
4. Korku. Cuma namazına gittiği takdirde malı, canı veya namusunun tehlikeye gireceğine dair endişeler taşıyan kimseye de cuma namazı farz değildir.
Cuma namazının farz olması için bu iki şartın (erkeklik ve mazeretsizlik) bulunması gerektiği hususunda fakihler görüş birliği içindedirler. Bundan sonraki şartlarda ise fakihler arasında görüş farklılıklarına rastlanır.
3. Hürriyet
Hür olmayan kimseler yani köle ve esirler, fakihlerin büyük çoğunluğuna göre, cuma namazı ile yükümlü değildir. Esasen bu şartın konulmasının altında, kölelik uygulamasının devam ettiği dönemlerde, kölenin efendisine karşı sorumluluklarını tam ve eksiksiz olarak yerine getirmesi düşüncesi yatar. Cuma namazının kölelere farz olmadığını söyleyen fakihler bu hükmü, kölenin görev ve sorumluluğu konusundaki anlayış üzerine kurmuşlardır. Buna göre köle, tüm zamanını efendisine tahsis etmek durumundadır. Cuma namazı kılmakla yükümlü tutulacak olursa, efendisine karşı görevini aksatmış olacak ve bu sebeple efendisinden azar işitecek ve belki de ceza görecektir. Hz. Peygamber, kölenin cuma namazı kılması gerekmediğini söylerken, toplumda kölelerin statüsü konusundaki hâkim anlayışı dikkate almıştır. Zâhirîler, toplumsal olguyu dikkate almadıkları için, cuma namazı kılmak için hür olma şartını aramamışlardır.
Bu yönüyle düşünüldüğü zaman, hürriyet şartının hangi anlam üzerine getirildiği ve bu şartın hapis yattıkları için hürriyetleri kısıtlama altına alınmış olan kimselerle alâkası olmadığı anlaşılır. Bu bakımdan hapiste olan kişilerin, cuma namazı kılmalarına, fizikî şartlar ve bazı imkânların eksikliği dışında bir engel bulunmamaktadır. Mahpusların cuma namazı kılabilmeleri için fizikî şartların hazırlanması ve gerekli düzenlemenin yapılması istenebilir. Cuma namazının kılınacağı yerin herkese açık olması (izn-i âm) şartı, özel durumundan dolayı hapishaneyi içine almaz.
4. İkamet
Fakihlerin büyük çoğunluğuna göre cuma namazının vâcip olması için, kişinin cuma namazı kılınan yerde ikamet ediyor olması gerekir. Bu bakımdan cuma namazı dinen yolcu sayılan (seferî) kimselere farz değildir. Zührî ve İbrâhim Nehaî gibi bazı müctehidlere göre yolcu seyir halindeyken değil de, cuma namazı kılınan yerde konaklamış halde iken, orada kaldığı sürece cuma namazı kılmakla yükümlüdür. Zâhirîler’e göre ise cuma namazı yolculara da farzdır.
b) Cuma Namazının Sıhhat Şartları
1. Vakit
Cuma namazı, Hanbelîler’in dışındaki müctehidlere göre, cuma günü öğle namazı vaktinde kılınır; öğle namazının vaktinden önce veya sonra kılınması sahih değildir. Hanbelîler’e göre ise cuma namazı, cuma günü, güneşin bir mızrak boyu yükselmesinden itibaren öğle namazının vakti çıkıncaya kadar kılınabilir.
2. Cemaat
Cuma namazı ancak cemaatle kılınan bir namaz olup münferiden, yani tek başına kılınamaz. Bunun yanı sıra diğer farz namazlarda imamla birlikte bir kişinin bulunması cemaat için yeterli olduğu halde, cuma namazında cemaat olabilmek için daha fazla kişinin bulunması, yani cemaati oluşturanların belli bir sayının altında olmaması gerekir. Cuma namazı kılabilmek için gerekli asgari sayının kaç olduğu hususunda farklı görüşler bulunmaktadır. Hanefî mezhebinde, İmam Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre, cuma namazı için imamın dışında en az üç kişinin daha bulunması şarttır. Bunlar yolcu veya hasta da olsalar bu şart yerine gelmiş sayılır. İmam Ebû Yûsuf’a göre ise, imamın dışında en az iki kişinin bulunması gerekir.
Cuma namazının geçerli olması için, cemaatin sayısı, İmam Ebû Hanîfe’ye göre en azından birinci rek`atın secdesine kadar aranılan asgari sayının altına düşmemeli, hiç değilse bu süre içinde imamla birlikte hazır olunmalıdır. Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre iftitah tekbiri alınıncaya kadar, Züfer’e göre ise ikinci rek`attan sonra teşehhüt miktarı oturuncaya kadar hazır bulunulmalıdır. Cemaati oluşturan kişiler daha önce dağılırlarsa cuma namazı geçersiz olur, yeni baştan öğle namazını kılmak gerekir.
Şâfiî’ye göre ise, bir yerde cuma namazı kılabilmek için akıllı (âkıl), bulûğa ermiş (ergen, bâliğ), hür, erkek, mukim ve oraya yerleşmiş olan en az kırk yükümlünün bulunması şarttır. Buna göre, bir yerde kırk kişi bulunsa da, bu kırk kişiden bir kısmı köle, kadın veya yolcu olsa, ya da ticaret veya öğrenim görme gibi bir amaçla orada bulunuyor olsalar, bu kimselerden oluşan kırk kişiyle cuma namazı kılınamaz. Ayrıca, bu kırk kişinin hepsi veya bir kısmı, yazın veya kışın ya da her iki mevsimde göç eden göçebelerden oluşuyorsa, bu durumda da, cuma namazı eda edilemez. Hatta bu kırk kişinin içinde Fâtiha sûresini okuyamayan bir ümmî bulunsa bu kimse sayıdan düşürülür ve bu durumda sayı kırktan aşağıya indiği için, bu kimselerle de cuma namazı sahih olmaz. Ancak Fâtiha sûresini okumayı öğrenmek için gayret gösterdiği halde bunu henüz başaramamış kimseler sayıya dahil edilir. Cuma namazını kıldıran kişinin yolcu olması durumunda, kendi dışında kırk kişinin bulunması gerekir. Ayrıca, bu mezhebe göre, namazın herhangi bir bölümünde veya hutbe esnasında sayı kırktan aşağıya düşerse namaz fâsid olur. Hanbelîler’in görüşü de genel hatlarıyla Şâfiî mezhebinin görüşü gibidir.
Mâlikî mezhebinde meşhur ve tercih edilen görüşe göre, cuma namazı için cemaatin imamdan başka en az on iki kişi olması şarttır. Ancak İmam Mâlik’ten bu konuda kesin bir sayı belirlemeksizin, kırk kişiden az sayıda olan bir cemaatle cuma namazı kılınabilirse de üç dört kişi gibi az bir sayı ile kılınamayacağı yönünde bir görüş de nakledilmektedir. Mâlikîler’e göre cuma namazında imamın mukim olması şarttır.
Bu görüşlerin dışında, Taberî’nin cuma namazı için imamdan başka bir kişinin bulunmasının yeterli olacağına dair bir görüşü olduğu gibi, bu sayıyı en az dört, yedi, dokuz, yirmi, otuz ve seksen olarak belirleyen ictihadlar da bulunmaktadır.
3. Şehir
İslâm bilginleri cuma namazı kılınacak yerin şehir veya şehir hükmünde bir yerleşim birimi olmasını şart koşmuşlardır. Fakat gerek bu şartın ayrıntıları konusunda gerekse bir yerleşim biriminde birden fazla yerde cuma namazı kılınıp kılınamayacağı hususunda görüş ayrılıkları vardır.
Hanefîler’e göre, cuma namazı kılınacak yerleşim biriminin şehir veya şehir hükmünde bir yer olması ya da böyle bir yerin civarında bulunması gerekir. Bir yerleşim biriminin hangi durumda şehir hükmünde sayılacağı hususunda farklı rivayetler bulunmaktadır. Hanefî mezhebinde fetvaya esas olan (müftâ bih) görüşe göre bu kriter “en büyük camisi orada cuma namazı ile yükümlü bulunanları alamayacak kadar nüfusa sahip olma” şeklinde belirlenmiştir. Bazı yazarlarca bu kriter, bir yöneticisi olan yerleşim birimi olarak ifade edilmiştir. Şehrin civarı ifadesiyle de bu şartlardaki yerleşim birimlerinin yakınlarında bulunan mezarlık, atış alanları ve çeşitli gayelerle toplanmak için hazırlanan sahalar ve bu uzaklıktaki yerler kastedilmektedir.
Kaynaklarda geçen bu şehir ifadesinin günümüzde, büyük veya küçük yerleşim birimi olarak anlaşılması gerektiği, bu bakımdan farzı eda edecek sayıda cemaatin yerleşik bulunduğu köy, belde gibi tüm birimlerde cuma namazının kılınabileceği bilginlerce kabul edilmektedir.
Mâlikîler’e göre cuma namazı kılınacak yerin, insanların devamlı oturdukları şehir, köy vb. bir yerleşim birimi veya buraların civarında bir yer olması gerekir. Bu bakımdan çadır vb. barınaklardan oluşan ve geçici olarak oturulan yerlerde cuma namazı kılınamaz. Mâlikîler ayrıca, cuma namazı kılınacak yerde cami bulunmasını da şart koşmuşlardır.
Şâfiîler’e göre de, cuma namazının insanların devamlı olarak oturdukları bir şehir veya köyün sınırları içinde kılınması gerekir. Çölde veya çadırlarda yaşayanlar, yani belli bir yerleşim birimi içinde oturmayanlar sayıca ne kadar çok olurlarsa olsunlar orada cuma namazı kılamazlar.
Hanbelîler’e göre ise, cuma namazının kılınabileceği yerin en az kırk kişinin devamlı olarak oturduğu yer olması şarttır.
4. Cami
Bir yerleşim biriminde birden fazla yerde cuma namazı kılınıp kılınamayacağı konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Bütün mezhepler bir şehirde kılınan cuma namazının mümkün olduğunca bir tek camide kılınması gerektiği üzerinde durmuşlardır. Cuma, toplanma, bir araya gelme gibi anlamlar içerdiğinden, bu şart da esasen toplanma, bir araya gelme ve bu suretle birlik ve bütünlük oluşturma esprisiyle ilgilidir. Bu espriyi her zaman canlı tutmak gerekmekle birlikte, günümüzde çok büyük sayılarda insanların yaşadığı şehirler göz önüne alındığında, cuma namazını bir veya birkaç yerde kılmayı söz konusu etmek, hem bu büyüklükte cami olamayacağı için hem de ulaşım şartları açısından, mümkün ve anlamlı değildir.
Bu konuda Hanefî mezhebinin ve öteki mezheplerin görüşleri genel hatlarıyla şöyledir:
Ebû Hanîfe’den bu konuda nakledilen iki görüşten birine göre bir şehirde yalnız bir yerde cuma namazı kılınabilir; diğerine göre ise bir şehirde birden fazla yerde cuma namazı kılınabilir. İmam Muhammed bunlardan ikincisini benimsemiştir. Ebû Yûsuf’a göre ise, şehrin ortasından nehir geçip de şehri ikiye bölüyorsa veya şehir zayıf ve yaşlı kimselerin cuma kılınan camiye gelmelerini zorlaştıracak ölçüde büyük ise bir şehirde iki yerde cuma namazı kılınabilir; bu durumlar söz konusu değilse sadece bir yerde kılınır.
Hanefî mezhebinde fetvaya esas olan ve kuvvetli bulunan görüş, bir şehirde birden fazla cami bulunması halinde bütün camilerde cuma namazı kılınmasına cevaz veren görüştür; ki bu zaten, Ebû Hanîfe’den nakledilen iki görüşten biri ve aynı zamanda İmam Muhammed’in görüşüdür.
Şâfiîler’e göre, bir şehirde birden fazla cami bulunsa bile, birden fazla yerde kılmayı zorunlu kılan sebepler olmadıkça sadece bir camide cuma namazı kılınır; böyle bir sebep yokken, birden fazla camide cuma namazı kılınsa, sadece namaza ilk başlayanların cuma namazları sahih olur, diğerlerininki sahih olmaz. Bu durumda diğerlerinin sonradan öğle namazı kılmaları gerekir. Ancak, şehrin çok büyük olması sebebiyle, cuma namazı için herkesin bir yere toplanması çok zor olursa veya güvenlik, sağlık vb. konularda ciddi endişeler bulunması sebebiyle bir yerde toplanılmasında sakınca varsa, ihtiyaç durumuna göre, bir şehirde birden fazla yerde cuma namazı kılınabilir. Bu tür sebeplerden dolayı, bir şehirde birden fazla yerde cuma namazı kılınırsa, buralarda cuma namazı kılanların ayrıca öğle namazı kılmaları gerekmez.
Mâlikîler’deki tercih edilen görüşe göre de, Şâfiî mezhebinde olduğu gibi, birden fazla yerde kılmayı zorunlu kılan sebepler olmadıkça, bir şehirde sadece bir yerde cuma namazı kılınır. Böyle bir sebep olmadığı halde bir beldede birden fazla camide cuma namazı kılınsa sadece o beldedeki en eski camide (öteden beri o beldede cuma namazının kılınageldiği camide) kılanların cuma namazları sahih olur.
Hanbelîler’e göre de, zorlayıcı sebepler yoksa, bir şehirde sadece bir yerde cuma namazı kılınır. Bir cami yeterli olduğu halde iki camide, iki cami yeterli olduğu halde üçüncü camide cuma namazı kılınamaz. Hanbelîler’e göre ihtiyaç bulunmadığı halde, birden fazla yerde cuma namazı kılınsa, bu durumda sadece devlet başkanı veya temsilcisinin kıldırdığı cuma namazı sahih olur; bu durumda, cuma namazını önce veya sonra kılmak önemli değildir.
5. İzin
Hanefîler, cuma namazını devlet başkanı veya temsilcisinin ya da bunlar tarafından yetkili kılınan bir kişinin kıldırması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Hanefîler’in dışındaki diğer mezhepler cuma namazının geçerliliği için bu şartı aramazlar. Ancak Hanefîler’in dışındaki bazı bilginlere göre de, bazı durumlarda meselâ zorunlu olmadığı halde birden fazla yerde cuma namazı kılınması durumunda sadece devlet başkanı veya temsilcisinin kıldırdığı cuma namazı sahihtir. Bir camide cuma namazı kıldırması için kendisine yetki verilen kimse, o camide cuma namazını kendisi kıldırabileceği gibi bir başkasına da kıldırtabilir. Namaz için verilen izin hutbe için de geçerlidir.
Cuma namazı, Hulefâ-yi Râşidîn döneminden hemen sonra siyasî bir içerik kazanmaya başlamıştır. Bazı yörelerde ve dönemlerde, hutbelerde Ali’ye, bazı dönemlerde veya yerlerde de Muâviye’ye lânet okunduğu görülmüş; hutbe bir anlamda, siyasî kanaatin ve hangi tarafta olunduğunun göstergesi haline gelmiştir. İleriki zamanlarda ise hutbenin biri adına okunması, onun isyan bayrağını çektiği ve siyasî bağımsızlığını ilân ettiği anlamına gelmeye başlamış, dolayısıyla hutbe ve cuma namazı âdeta siyasî bir sembol olmuştur. Tarih kitaplarında, adına hutbe okutmak veya adına hutbe okunmak şeklinde yer alan ifadeler de cuma namazının zaman içerisinde siyasal bir içerik kazandığını göstermektedir. Özellikle Abbâsîler’den itibaren resmî veya yarı resmî mezhep durumunda olan Hanefî mezhebinin âlimleri ister istemez bu siyasî konjonktürden etkilenmişler ve cuma namazı için daha önce bulunmayan birtakım şartlar ileri sürmek durumunda kalmışlardır. Dolayısıyla cuma namazı kılmak için devlet başkanının izninin aranması şartı eski siyasî içeriğini kaybetmiş olduğu için, günümüzde bu şartı aramaya gerek kalmamıştır. Öte yandan, bu şartın hâlâ geçerliliğini koruduğu düşünülse bile, bir ülkede camilerin yapılmasına izin verilmesi, imamların maaşlarının devlet tarafından ödenmesi ve bu işler için kamusal bir örgütlenmenin mevcut olması, cuma namazının kılınması için de izin sayılır ve şart yerine gelmiş olur.
Sonraki Hanefî fıkıhçılar, devlet başkanının veya izninin bulunmaması durumunda bir cemaat teşkil edebilen müslümanların, aralarından birine cuma imamlığı selâhiyeti vererek bu namazı kılabileceklerine fetva vermişlerdir.
Cuma kılınan yerin herkese açık olması anlamında genel izin de (izn-i âm), bazı kitaplarda ayrı bir şart olarak değerlendirilmekle birlikte, bir anlamda devlet başkanının izni kapsamında yer alır.
Hanefîler’e göre, bir yerde cuma namazı kılınabilmesi için, o yerde cuma namazı kılınmasına, yetkili kimse tarafından herkese açık olmak üzere izin verilmesi şarttır. Buna göre, belli bir yerde bulunan kimseler, cuma namazı kılınmasına izin verilmiş camide, sadece belirli kimseler girmek kaydıyla cuma namazı kılamazlar. Ancak başka kimselerin de girmesine müsaade edildiği halde, başka kimseler gelmese ve sadece oradaki kimseler kılsalar, cuma namazları sahih olur.
Güvenlik ve gizliliğin korunması gibi sebeplerle herkese açık olmayan yerlerde bulunan cemaat cuma namazı kılabilir. Burada izn-i âm şartı zaruret sebebiyle kalkmış olur.
6. Hutbe
Cuma namazının sıhhat şartlarından birisinin de hutbe olduğu hususunda fakihler görüş birliği içindedirler. Ancak cuma namazının sıhhat şartlarından olan hutbenin rükünleri ve geçerlilik şartları konusunda mezhepler arasında görüş farklılıkları vardır.
Hutbe, birilerine hitap etmek, bir şeyler söylemek demektir. Haftada bir gün bir mekânda toplanmış olan müminlerin başta dinî konular olmak üzere, onların hayatlarını kolaylaştıracak, ilişkilerini uyumlu hale getirecek her konuda aydınlatılması için hutbe bir vesile ve bir fırsattır. Hutbe esasen bu amacı gerçekleştirmek için düşünülmüştür; bu sebeple cemaatin bilip anladığı bir dille irad edilir.
Cuma namazının bir parçasını teşkil eden hutbenin varlığı, fıkhen geçerliliği veya en güzel şekilde ifası için bazı şartlar aranır. Bunlar ilmihal dilinde hutbenin rükünleri, şartları ve sünnetleri olarak anılır.
aa) Hutbenin Rüknü
Ebû Hanîfe’ye göre hutbenin rüknü yani temel unsuru Allah’ı zikretmekten ibaret olduğu için, hutbe niyetiyle “elhamdülillah” veya “sübhânallâh” veya “lâ ilâhe illallah” demek suretiyle hutbe yerine getirilmiş olur. Fakat bu kadarla yetinilmesi mekruhtur. Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre ise hutbenin rüknü, hutbe denilecek miktarda bir zikirden ibarettir ki, bu zikrin uzunluğunun da en az teşehhüd miktarı kadar yani Tahiyyât duası kadar olması gerekir.
İmam Mâlik’e göre hutbenin rüknü, müminlere hitaben müjdeli veya sakındırıcı ifade taşımasıdır.
İmam Şâfiî’ye göre ise hutbenin beş rüknü vardır. Bu rükünler şunlardır: 1. Her iki hutbede (hutbenin her iki bölümünde) Allah’a hamdetmek. 2. Her iki hutbede Peygamberimiz’e salavat getirmek. 3. Her iki hutbede takvâyı tavsiye etmek. 4. Hutbelerden birinde bir âyet okumak (âyetin birinci hutbede okunması efdaldir). 5. İkinci hutbede müminlere dua etmek. Hanbelîler’e göre ise hutbenin rükünleri, sonuncu hariç, Şâfiîler’deki ile aynıdır.
bb) Hutbenin Şartları
Hanefîler’e göre cuma namazı hutbesinin sahih olabilmesi için şu şartların bulunması gerekir:
1. Vakit içinde okunması. 2. Namazdan önce olması. 3. Hutbe niyetiyle okunması. 4. Cemaatin huzurunda irad edilmesi. Son şartın yerine gelmiş olması için, kendisiyle cuma sahih olan en az bir kişinin bulunması gerekir. Her ne kadar Hanefî mezhebinde hutbenin sıhhati için cemaatin şart olmadığına dair bir görüş mevcut ise de, mezhepte daha doğru kabul edilen görüş, bir kişi bile olsa cemaatin huzurunda okunmasının gerektiği şeklindedir ve bunun kendisiyle cuma namazı sahih olabilecek bir kişi olması da şarttır. Ancak, hutbenin sıhhati için cemaatin işitmesi şart olmayıp sadece hazır bulunması yeterlidir. 5. Hutbe ile namaz arasının, yiyip içmek gibi namaz ve hutbe ile bağdaşmayan bir şeyle kesilip ayrılmaması.
Hatibin hadesten tahâret ve setr-i avret şartlarını taşıyor olması ve hutbeyi ayakta okuması şart değildir. Fakat bunlara riayet edilmesi gerekir. Çünkü bunlar, kabul edilen görüşe göre sünnet olmakla birlikte bunların vâcip olduğunu söyleyenler de bulunmaktadır.
Hanefîler’e göre cuma hutbesinin Arapça olması şart değildir.
Mâlikîler’e göre ise cuma namazı hutbesinin geçerli olmasının şartları şunlardır: 1. Hatibin ayakta olması. 2. Her iki hutbenin de öğle vakti girdikten sonra irad edilmesi. 3. Her iki hutbenin de hutbe olarak nitelendirilebilecek içerikte olması. 4. Mescidin içinde irad edilmesi. 5. Namazdan önce olması. 6. En az on iki kişilik bir cemaatin huzurunda olması. 7. Açıktan okunması. 8. Arapça olması. 9. Hutbelerin arasına ve hutbe ile namaz arasına başka bir meşguliyetin sokulmaması. Mâlikîler’e göre de hatibin abdestli olması şart olmadığı gibi hutbede niyet de şart değildir.
Şâfiîler’e göre cuma namazı hutbesinin sahih olabilmesi için gerekli şartlar da şunlardır: 1. Hutbenin beş rüknünden her birinin Arapça olması. 2. Öğle vakti içinde olması. 3. Hatibin, gücü yetiyorsa hutbeleri ayakta okuması. 4. Bir mazereti yoksa iki hutbe arasında oturması. 5. İki hutbenin rükünlerini en az kırk kişinin dinlemesi. 6. Hutbenin namazdan önce okunması ve gerek hutbelerin arasına gerekse hutbe ile namazın arasına başka bir meşguliyetin katılmaması. 7. Hatibin hadesten ve necâsetten temiz olması. 8. Hatibin setr-i avrete riayet etmesi. 9. Hatibin erkek olması. 10. Hatibin kırk kişinin duyabileceği şekilde sesini yükseltmesi. 11. Hatibin imamlığının sahih olması. 12. Hatibin namazın farz ve sünnetlerini birbirinden ayıracak kadar bilgi sahibi olması, hiç değilse farzı sünnet olarak bilmemesi. Şâfiîler’e göre de hutbe için niyet şart değildir.
cc) Hutbenin Sünnetleri
1. Hatibin, hutbe için minbere kolayca ve kimseye eziyet etmeden çıkabilmesi için minbere yakın bir yerde bulunması, cumanın ilk sünnetini minberin önünde kılması. Böyle yapmaması yani mihrapta veya minbere uzak bir yerde kılması mekruhtur.
2. Hatibin minbere çıktıktan sonra cemaate dönük olarak oturması ve okunacak ezanı bu şekilde dinlemesi.
3. Ezanın, hatibin huzurunda okunması.
4. Hatibin ezandan sonra kalkıp, her iki hutbeyi ayakta okuması. Hutbenin ayakta okunmasının vâcip olduğu yönünde de görüş bulunmaktadır.
5. Hutbe okurken hatibin yüzünün cemaate dönük olması.
6. Hutbeye gizlice eûzü çektikten sonra sesli olarak Allah’a hamd ve sena ile başlaması.
7. Kelime-i şehâdet okuması ve Hz. Peygamber’e salavat getirmesi.
8. Müslümanlara nasihatte bulunması.
9. Eûzü ile Kur’an’dan bir âyet okuması.
10. Hutbeyi iki bölüm halinde yapması ve iki hutbe arasında kısa bir süre, ortalama üç âyet okuyacak kadar oturması.
11. İkinci hutbeye de birincide olduğu gibi Allah’a hamd ederek ve Hz. Peygamber’e salavat getirerek başlaması.
12. İkinci hutbede müminleri af ve mağfiret etmesi, onlara afiyet ve esenlik vermesi ve onları muzaffer kılması için Allah’a dua etmesi.
13. İkinci hutbeyi birinciye göre daha alçak sesle okuması.
14. Hutbeyi kısa tutması.
15. Hutbeyi cemaatin işitebileceği bir sesle okuması.
16. Abdestli olması ve avret yerleri örtülü bulunması. Bunların vâcip olduğu da söylenmiştir.
17. Hutbeden sonra namaz için kamet getirilmesi.
18. Cuma namazını hutbe okuyan kişinin kıldırması.
Hanefîler’in hutbenin sünnetleri olarak kabul ettiği birçok husus Şafiîler`de hutbenin sahih olmasının şartı olarak görülür.
dd) Hutbenin Mekruhları
Hutbenin sünnetlerini terketmek mekruhtur. Ayrıca, hutbe okunurken konuşmak ve konuşan birini konuşmaması için uyarmak tahrîmen mekruhtur. Hatta hatip ile cemaatin dinî meselelerde soru-cevap şeklindeki konuşması dahi Hz. Peygamber’den bu yönde bazı uygulamalar rivayet edilmekle birlikte cami disiplinini bozacağı gerekçesiyle hoş karşılanmamıştır. Hutbe dinleyenlerin sağa sola bakmaları, selâm verip almaları da mekruhtur. Hatta Hz. Peygamber’in adı anıldığı zaman ya sessiz kalmalı ya da içinden salâtü selâm etmelidir. Hutbe esnasında namaz kılmak dahi mekruhtur.
C) CUMA NAMAZININ KILINIŞI
Cuma günü öğle vaktinde ezan okunur (dış ezan). Camiye girince vakit uygunsa iki rek`at tahiyyetü’l-mescid, ardından dört rek`at sünnet kılınır. Bu, cumanın ilk sünnetidir. Hatip minbere çıkmadığı sürece bu namazlar kılınabilir. Ama hatip minbere çıkmış ise, onu dinlemek daha uygundur. Sonra cami içinde bir ezan daha okunur (iç ezan), arkasından minberde imam, cemaate hutbe okur. Bu hutbeden sonra kamet getirilerek cuma namazının iki rek`at farzı cemaat halinde kılınır ve imam açıktan okur. Bundan sonra dört rek`at sünnet kılınır. Bu dört rek`at, cumanın son sünnetidir.
Burada yeri gelmişken cuma namazının farz ve sünnetlerinden sonra kılınan dört rek`atlık “zuhr-i ahîr” namazı ve onun devamında “vaktin sünneti” adıyla kılının iki rek`atlık namaz hakkında bilgi verilecek, bundan sonra da cuma namazının vaktiyle ve cuma namazıyla ilgili bazı fıkhî meselelere temasla konu tamamlanacaktır.
1. Zuhr-i Ahîr Namazı. Esasen cuma namazının farzından sonra kılınan sünnet namazın kaç rek`at olduğu konusunda farklı rivayetler ve buna bağlı olarak farklı görüşler bulunmaktadır. Ebû Hanîfe’ye göre cumanın farzından sonra tek selâmla dört, Şâfiî’ye göre iki selâmla dört, Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre dört artı iki (toplam altı) rek`at nâfile kılınır. Bazı âlimler, cumanın farzından sonra kılınacak sünnetin eğer camide kılınacaksa dört, cami dışında bir yerde kılınacak ise iki rek`at kılınmasının uygun olacağını söylemişlerdir.
Zuhr-i ahîr namazı, son öğle namazı demektir. Cuma namazı, öğle namazının vaktinde kılınıp, onun yerini tuttuğuna göre, ayrıca bir “son öğle namazı” kılmanın anlamı nedir?
Esasen Hz. Peygamber’den ve ilk dönemlerden gelen rivayetler arasında zuhr-i ahîr diye bir namaz yoktur. Bu namaz, cumanın sıhhat şartlarının, özellikle cuma namazının bir bölgede bir tek camide kılınması şartının şehirlerin nüfusunun artması sebebiyle gerçekleşmemesi, dolayısıyla bir şehirde birkaç yerde namaz kılma mecburiyetinin ortaya çıkmasıyla birlikte gündeme gelmiş bir namazdır. Bunun anlamı şudur: Cumanın her yerleşim biriminde tek bir camide kılınması namazın sahih olması için şart görüldüğü takdirde, bir şehirde sadece bir camide cuma namazı kılmanın da artık imkânsız hale geldiği göz önünde bulundurulursa, bir şehirde birkaç camide kılınan namazlardan sadece birinin sahih, ötekilerin bâtıl olması kaçınılmaz olur. Cuma namazı bâtıl olan kişilerin de öğle namazını kılmaları gerekir. Hangisinin sahih, hangilerinin bâtıl olduğu bilinmediğine göre, hepsinin ihtiyaten yeniden öğle namazı kılması en uygun çözümdür. İşte bu son öğle namazı, böyle bir ihtiyatın hatta kaygının ürünü olup o günün öğle namazını kurtarma düşüncesiyle kılınmaktadır. Fakat, bu tedbirin kaynağı olan kaygı ve var sayıma mahal yoktur. Çünkü cuma namazının bir camide kılınması, cumanın anlamına uygun olmakla birlikte, nüfusu milyonlara ulaşan büyük şehirlerin ortaya çıktığı günümüzde bu şartın yerine getirilmesi mümkün değildir. Fakihlerin böyle bir şart ileri sürmüş olmasını kendi dönemlerindeki şartlarla irtibatlandırmak gerekir. Dolayısıyla İmam Muhammed’in görüşüne uyularak, izdiham olsun olmasın bir şehirde birden fazla camide cuma namazı kılınabileceğinin tercih edilmesi kaçınılmazdır. Nitekim sonraki Hanefî fıkıhçılar da bu ictihadı fetvaya esas almışlardır. Böyle olunca, her bir camide kılınan cuma namazının ayrı ayrı sahih olması, bu yönden aralarında bir fark gözetilmemesi esas olup cuma namazı kılanların ayrıca son öğle namazı (zuhr-i ahîr) kılmaları gerekmez. Son öğle namazının niyetinde ve gerekçesinde “cumanın sahih olmadığı” kaygısı vardır. Halbuki yukarıda sayılan şartlar yerine getirilerek kılınan cuma namazı sahih bir namaz sayılacağından, bunu telâfi maksadıyla ikinci bir namazın kılınması gereksiz olduğu gibi böyle bir telâfi niyeti de doğru değildir.
2. Cuma Vakti ve Cuma Namazıyla İlgili Bazı Meseleler. Hanefî mezhebine göre cuma namazına imam selâm vermeden önce yetişen kimse cuma namazına yetişmiş olur. Bu kişi imamın selâm vermesinden sonra namazını kendisi tamamlar. Muhammed, Mâlik ve Şâfiî’ye göre ise, cumaya yetişmiş sayılabilmek için en az bir rek`atı imamla birlikte kılmak gerekir. Buna göre, imam ikinci rek`atın rükûundan doğrulduktan sonra yetişip uyan kimse, namazını öğle namazı olarak dörde tamamlar.
Cuma namazını kılmakla yükümlü olmayan yolcunun ve mazeret sahibi kimselerin, cuma günü cuma namazı kılınan bir yerde öğle namazını cemaatle kılmaları mekruhtur. Cuma namazını kaçıran kimseler de öğle namazını ezansız, kametsiz ve cemaatsiz kılarlar. Cuma ile mükellef olanların, cuma kılınan bir beldede cuma kılmayıp, cumadan önce veya cuma namazı esnasında öğle namazını kılmaları haramdır.
Cuma günü öğle (zeval) vaktinden önce yolculuğa çıkmakta bir sakınca yoktur. Zevalden/ilk ezandan sonra cuma namazını kılmadan yolculuğa çıkmak tahrîmen mekruhtur. Otobüs, tren veya uçağın hareket saati tam da bu saate denk geliyorsa, kişinin kendi ihtiyarını aşan bir durum olduğu için bu kerâhet kalkar. Bununla birlikte diğer mezheplerin, cuma namazının kaçırılması endişesine binaen cuma günü fecirden sonra yolculuk yapmaya sıcak bakmadıklarını göz önüne alarak mümkün oldukça, cuma günü yapılacak yolculuğu cuma namazına göre ayarlamak daha uygun olur.
Cuma günü cuma ezanını işiten kimselerin çarşı ve pazardaki alışverişlerini bırakıp cuma namazına koşmaları gerekir. Cuma namazı ile yükümlü kişilerin cuma günü zeval vaktinden sonra hatibin minberde olduğu sırada alışveriş yapmaları Hanefîler’e göre tahrîmen mekruh olmakla birlikte yapılan alışveriş geçerlidir. Diğer mezheplere göre bu vakitte alışveriş yapmak haramdır ve bu esnada yapılan akdin geçerli

28

Haziran
2012

Hangi Aşr-ı Şerif Nere de Okunur

Yazar: arafat  |  Kategori: KUR’AN-I KERİM  |  Yorum: Yok   |  3.083 Kez Okundu

1. Rum 20-27, Furkan 71-77, Nur 32-34 (Düğün Nişan Nikah)

2. Ali İmran 185-189, Nisa 78-81, Ankebut 56-63, Yasin 77-83, Casiye
26-30 (Cenaze Vefat)
3. Bakara 197-202, Hac 26-33, Ali İmran 96-101 (Hac Sezonu ve Hacı
Uğurlama-Karşılama)
4. Tevbe 17-22,105-110 Bakara 114-117, (Cami Açılışı)
5. Ahzap 40-48, Fetih 27-29, Tevbe 128-129, Kalem 1-4, Saff 1-9(6-9),
Ali İmran 144-148 (Kutlu Doğum Haftası Mevlid Kandili)
6. Enfal 1-4, Fatır 27-29(27-32), Neml 89-93, Ankebut 41-45, Fecr 87-99
7. Tevbe 26 (Hicri Yılbaşı Muharrem)
8. Bakara 284-286, İsra 1-10, Necm 1-18 (1-25) (Miraç)
9. Duhan 1-8 (Berat Kandili )
10. Duhan 1-8, Kadir Suresi (Kadir Gecesi)
11. Ali İmran 190-194, İbrahim35-41, Mümin 7-9 (Regaip Kandili)
12. Enam 79-82,160-165, Hac 34-38 (Kurban Bayramı)
13. Bakara 148-152, Haşr Suresi son üç ayet, Ali İmran 26-30, Bakara
255-256 (Mevlitlerde Tevhid Bahri Öncesi)
14. Bakara 153-157, Ali İmran 169-173, Tevbe 111-112 (Şehitlik)
15. İbrahim 35-41, Araf 54-58 (Mevlitlerde Dua Öncesi)
16. Saff 9-13, Bakara 148, Nisa 29-30 (İşyeri Açılış)

28

Haziran
2012

Temel İslami Bilgiler

Yazar: arafat  |  Kategori: TEMEL DİNİ BİLGİLER  |  Yorum: Yok   |  354 Kez Okundu

Miun: ayet sayısı 100 den fazla olan sureler.
Mudal hadis: senedinde birbiri ardınca iki ravi düşen hadise denir.
Mutezilenin 5 temel prensibi: 1) Tevhid 2) adalet 3) Vad vaid 4) elmenzile beynelmenzileteyn 5) emri bil maruf ve nehyi anil münker
Muavvizateyn:felak-nas sureleri; muavvizat ise:ihlas,felak ve nas sureleri.
Muhadram: hem cahiliye hem de peygamber zamanında yaşamış ancak peygamberi göremeyip sahabe ile görüşen müslümanlara verilen isimdir.
hucurat suresinden buruç suresine kadar olan surelere tıvalı mufassal, buruçtan leyl suresine kadar evsatı mufassal, leyl den nas suresine kadar kısarı mufassal denir.
Müşkilul hadis.hadislerde anlaşılması zor olan ya da birbirine çelişkili gibi görünen ifadeleri konu edinen hadis dalıdır.
Mutunu erbaa:hanefi fıkhında 4 ana kaynak eser.1) nesefinin kenzüd dekaiki, 2) Mevsılinin muhtar, 39 tacuşşeria mahmudun vikayesi ve 4 ) Saatinin Mecma adlı eserleridir.
İmam muhammedin tevatür veya şöhret derecesinde nakledilen eserlerine zahirur rivaye denir.bunlar kadar sağlam olmayan bir rivayet yoluyla nakledilen eserlerine ise nadirur rivaye denir.
Zahirur rivaye:1) el asl(mebsut) 2) camiussağir 3) camiulkebir 4) siyerus sağir 5) siyerül kebir 6) ziyadat ve ziyadatüz ziyadat,
Nadirur rivaye: 1)rakiyyat 2) keysaniyyat 3) cürcaniyyat 4) haruniyyat 5) el hiyel vel mearic .
Panteizm: allah ile alemi bir ve aynı gören düşünce akımı.
rivayet tefsirleri:1) taberi: camiul beyan an tevili ayıl kuran 2) ibn kesir: tefsirul kuranil azim.
sahihan: buhari ve üslimin iki hadis kitabına birden bu ad verilir.
selbi sıfat: Allahın ne olmadığını ve neler yapmadığını ifade eden sıfatlar.
selefiyenin temel prensipleri: 1) takdis: Allahı şanına layık olmayan şeylerden tenzih etmek 2) tasdik: kitab ve sünnetin verdiği şekilde Allahı vasıflandırmak 3) aczi itiraf: Müteşabih ayetler bilinemez. 4)sukut: müteşabih ayette susmak 5) keff:müteşabih ile kalben dahi meşgul olmamak 6) marifet ehline teslim: müteşabibi bazıları bilebilir. 7) imsak: müteşabihi tevil ve tefsir etmekten kaçınmak.
Talmud: sözlü tevratın yazıya geçirilmiş şekli olan mişna üzerine yapılmış tefsir ve yorumlardır.
işari tefsir:tasavvufi tefsir.
Telfik, değişik mezheplerin görüşlerinden faydalanmak.
tevratın bölümleri. tekvin,huruç,tevrat,sayılar ve tesniyedir.
ulul azm peygamberler: Hz. nuh,ibrahim,musa,isa ve muhammed.
ilk vahiy katipliğini mekkede abdullah b. sad, medine de zeyd b. sabit yaptı. başlıca vahiy katipleri: 4 halife, muaviye, amr b. el As, muaz b. cebel, übey b. kab, muğire b. şube, şurahbil b. hasene,halid b. velid….
yemini lağv: bir şeyin öyle olduğu zannedilerek ya da ağız alışkanlığıyla yapılan yeminlerdir. keffaret gerekmez.
yemini ğamus: yalan yere, bile bile yapılan yemin.
yemini münakid. mümkün olan ve geleceğe yönelik bir şeyi yapmak veya yapmamak üzere yapılan yemindir. bu yeminin keffareti 10 fakiri doyurmak veya giydirmek veya köle azat etmektir. buna gücü yetmeyen kimse 3 gün peşpeşe oruç tutar.
zelle.peygamber hataları.
Zıhar: erkeğin eşine onu kendine haram kılmak için sen bana anamın sırtı gibisin demesidir.keffareti: köle azat etmesi, buna gücü yetmezse 60 gün peşpeşe oruç tutması, buna da gücü yetmezse 60 fakiri doyurmaktır.
Zati sıfatlar: 1) Vücud:Var olmak 2) Kıdem:Başlangıcı olmamak 3) beka:Sonu olmamak 4) Muhalefetün lil havadis: Sonradan olanlara benzememek 5) vahdaniyyet: Bir olması, eşi ve benzeri olmaması 6) Kıyam bi nefsihi: Varlığı kendinden olmak
Subuti sıfatlar: 1) Hayat 2)semi 3)Basar 4)İrade 5)ilim 6)kudret, 7)kelam 8)tekvin:yaratmak.
Zebur: yazılı şey ve kitap manasına gelir.
İrhas:peygamber olacak şahsın peygamber olmadan önce gösterdiği olağanüstü şeyler.
meunet: yüce allahın veli olmayan bir kulunu içinde bulunduğu sıkıntıdan olağanüstü bir şekilde kurtarmasıdır.
istidrac:kafir ve günahkarların isteklerine uygun olarak meydana gelen olağanüstü şeyler.
İhanet: kafir ve günahkar kişiden isteğine aykırı bir şekilde meydana gelen olağanüstü hadiseler.
Hissi mucize: duyu organıyla algılanabilen olağanüstü hadiseler.ayın yarılması gibi.
mizan:ilahi terazi.
araf: cennetle cehennem arasında bulunan yüksek kısımdır.
Kader:Allahın ezelden ebede kadar olacak şeyleri bilip takdir etmesi, kaza ise bunların yeri ve zamanı gelince yaratılmasıdır.
İcma: Hz.peygamberin vefatından sonraki herhangi bir devirde şeri bir meselenin hükmü konusunda müctehidlerin fikir birliği etmesidir. her müctehid aynı yönde kararlarını tek tek açıklarsa sarih icma olur; bazıları görüşlerini açıklar diğerleri sessiz kalır aksi bir görüş belirtmezse bu sukuti icma olur.
Kıyas: Kitap ve sünnette hükmü bulunmayan fıkhi meseleye, aralarındaki illet birliği sebebiyle naslarda düzenlenmiş meselenin hükmünü vermek.
Kıyasın rukunleri: 1)Asl:hükmü nas tarafından belirlenmiş fıkhi olay, 2) Fer: hükmü belirlenmemiş olay, 3) Aslın hükmü; asl hakkında sabit olan ve kıyas yoluyla fer e uygulanacak hüküm. 4) İllet: Asla ait olan hükmün konmasına esas teşkil eden özellik
istihsan: müctehidin bir meselede özel bir delil sebebiyle o meselenin benzerlerinde verdiği hükümden vazgeçip başka bir çözümü benimsemesi. genelde hanefi ve malikiler kullanır.
İstislah(Mesalihi mürsele) : daha çok malikiler kullanır.
istishab: daha önce varlığı bilinen durumun aksine delil bulunmadıkça varlığını koruduğuna hükmetmedir.
seddi zerai: kötülüğe giden yolların kapatılması. maliki ve hanbeliler sık kullanır.
rey: sözlükte şahsi görüş, kanaat. ıstılahta ise, hakkında açık bir nas bulunmayan fıkhi bir meselede müctehidin belli metodlar uygulayarak ulaştığı şahsi görüştür.
İctihad sözlükte,zor ve meşakkatli bir işi gerçekleştirme uğrunda kişinin olanca gayreti göstermesi, ıstılahta fakihin şeri ameli bir meselenin hükmünü ilgili delillerden çıkarmak için olanca gayreti sarfetmesidir.
Vazi hüküm:İki durum arasında Şariin kurduğu bağ. sebeb, şart ve mani şeklinde üçe ayrılır. 1) Sebeb:Şariin varlığını hükmün varlığı yokluğunu da hükmün yokluğu için alamet kıldığı durumdur. (Rukun: birşeyin varlığı kendi varlığına bağlı olan ve onun yapısından bir parça teşkil eden şey.) 2) Şart: Bir hukuki sonucun varlığı kendi varlığına bağlı olan ancak kendisinin varlığı onun varlığını zaruri kılmayan ve onun yapısından bir parça teşkil etmeyen fiil veya vasıftır. 3) Mani: Varlığı sebebe hüküm bağlanamaması veya sebebin gerçekleşememesi sonucunu doğuran durumdur.
Müfsid: Başlanmış bir ibadeti bozan veya bir hukuki işlemi sakatlayan eksikliktir.
Teklifi Hüküm: Şariin mükelleften bir fiili yapmasını veya yapmamasını istemesi veya onu yapıp yapmamada serbest bırakmasıdır. Farz,vacip,mendup,mubah,tenzihen mekruh,tahrimen mekruh,haram şeklinde yediye ayrılır.
Farz:Allahın mükelleften yapılmasını kesin ve bağlayıcı bir tarzda istediği fiil; vacip ise kati değil zanni bir delille yapılmasınıkesin olarak istediği fiildir. Mendup, Yapılması teşvik edilen yapılması kesin olmayan bir tarzda istenen fiildir. Mendubun içine sünnet ve müstehab girer. ( Sünneti müeeked: peygamberin devamlı yaptığı nadiren terkettiğ;Sünneti ğayrı müekked: bazen yapıp bazen terkettiği sünnettir. Zevaid: İnsan olması sebebiyle yaptığı, dini anlamı olmayan sünnetlerdir.) ( Müstehab: Peygamberin bazen yapıp bazen terkettiği, alimlerin ve salih kulların öteden beri yaptıkları ve tavsiye ettikleri fiil ve davranışlara denir.)
Mübah: Yapıp yapmamakta serbest bırakılan fiiller./ Mekruh: Şariin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği fiildir. Tahrimen Mekruh: Bir şeyin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı bir tarzda istemekle beraber bu talep haberi vahid gibi zanni bir delille gerçekleşmişse buna tahrimen mekruh denir.Yukarıdaki mekru tanımı aslında tenzihen mekruh için kullanılır. Haram ise Şariin bir fiilin yapılmasını kesin ve bağlayıcı bir ifade ile yasakladığı fiildir.
Haram iki türlüdür.1) Haram liaynihi: Bizzat kendisindeki kötülük sebebiyle baştan haram olan fiildir. 2) Haram liğayrihi: Aslında meşru ve serbest olduğu halde haram kılınmasını gerekli kılan geçici durumla ilgili fiildir.
Azimet: herhangi bir zarurete bağlı polmaksızın ilkten konmuş olan ve her mükellefe normal durumlarda ayrı ayrı hitab eden asli hükümdür. Ruhsat ise, herhangi bir zaruret sebebiyle azimetin hükmünün terkedilebilmesi durumudur.
Mai müstamel: abdest,gusul gibi hükmi temizlikte kullanılmış sudur.
eşek ve katırın artığı şüphelidir.bunlarla abdest almak zorunda kalırsak ayrıca teyemmüm yaparız.
Diğer üç mezhepte abdeste başlarken niyet farzdır.hanbelide besmele farzdır.tertib yani farzın ayette sayılan sıraya uygun yapılması şafi ve hanbelide farzdır. muvalat yani abdest işlemlerinin ara verilmeden yapılması maliki ve hanbelide farzdır. Caferiler ayağın yıkanması değil meshedilmesi farzdır der.
Mestle 6 km yürünebilmeli ve topuktan aşağı kısmında üç ayak parmağı girecek delik yırtık bulunmamalıdır.
Şafiler cünüpluk için şehvetle gelmeyi şart koşmaz.
Gusulde delk yani ovalama ve muvalat yani ara vermeden yapma maikilere göre farzdır.
teyemmümde niyet farzdır.
Farzlara bağlı olmaksızın Allah rasulunun değişik zamanlarda nafile olarak kıldığı regaib namazlar gönüllü olarak kılındığı için tatavvu namazlar olarak da adlandırılır. Farzlara bağlı kıldıkları ise revatib adını alır.
Hanefide isfar yani sabah namazını oralık aydınlandıktan sonra kılmak müstehaptır. sadece kurban bayramının ilk günü müzdelifede bulunan hacıların o günün sabah namazını tağliste yani fecri sadık doğar doğmaz karanlıkta kımak faziletlidir. diğerlerine göre her zaman tağliste kılmak daha iyidir.
namazda tadili erkan vaciptir.ebu hanifeye göre huruç bi sunih yani namazdan kendi fiili ile çıkmak rukundür.
ezan okunurken her cümle arasında biraz beklenir ve ikinci cümlede ses biraz yükseltilir. buna teressül veya irtisal denir.kamet ise duraklama yapılmaksızın seri okunur. buna hedir denir.
Muhazatün nisa: kadınların erkeklerle aynı safta veya hizada bulunmasıdır.
Tek başına namaz kılana münferid, imama uyarak kılana muktedi denir.
Müdrik: Namazın tamamını imamla kılan kişi./ lahik: namaza imamla başlamış ama namaza ara vermek zorunda kalmış kişi./ Mesbuk ise imama namazın 1. rekatinin rukusundan sonra yetişen kişidir.
Kefeni sünnet: Erkek için Kamis,izar ve lifafe;kadınlar için bunlarla birlikte baş ve göğüs örtüsüdür.
kefeni kifayet:erkek için izar ve lifafe ve kadın için bir de başörtüsüdür.
kefeni zaruret ise tek parça beze sarılmak.
-ramazan bayramı 1. gün ve kurban bayramı günleri oruç tutmak haramdır.
-Nema: Zekatın şarlarından olan nema malın artıcı nitelikte olmasıdır. havelanül havl ise malın üzerinden bir kameri yıl geçmesidir.
-Nisab:Altında 20 miskal:85 gram; Gümüşte 200 dirhem:595 gram; hayvanlarda 5 deve;30 sığır ve 40 koyundur.
-Rikaz:yer altındai maden, define hazine gibi şeyler için kullanılır.
-zekat için hayvan saime olmalı yani senenin çoğunu meralarda otlayarak geçirmelidir.yemle beslenen hayvana ise malufe, ziraat nakliyat gibi işlerde kullanılan hayvana ise amile denir.
-Fıtr sadakası ramazan bayramına kavuşan ve temel ihtiyaçları dışında belli bir miktar mala sahip müslümanın kendisi ve velayeti altındaki kişiler için verdiği bir sadakadır.
-haccın geçerlik şartları: 1) Hac niyetiyle ihrama girmek 2)özel mekan 3) özel zaman
-İhramın rukunleri: Niyet ve telbiyedir.
-Mikat yerleri: 1) Zulhuleyfe: Medine tarafından gelenlerin ihram yeri.mekkeye en uzak burasıdır.hz. peygamber veda haccında halen Ahbarı Ali denen bu yerde ihrama girmiştir.
2) Cuhfe: Mısır ve Suriyeden
3) zatuırk. ırak , 4) Karnulmenazil. necid ve kuveyt
5) yelemlem: yemen ve hindistan yönünden gelenlerin mikat yeridir.mekkeye en yakın mikat da budur.
-Haccın farzları ihram,arafat vakfesi ve ziyaret(ifaza) tavafıdır.
-haccın asli vacipleri. say, müzdelife vakfesi,şeytan taşlama, halk veya taksir(saçları kısaltma) ve veda (sader) tavafı olmak üzere 5tir.
-Remyi cimar:Şeytan taşlama işlemi.
-ilk tehallül: Cinsel ilişki dışında yasaklar kalkar. saçların traş edilmesiyle başlar. ikinci tehallülde ise cinsel ilişki dahil tüm yasaklar kalkar. ziyaret tavafının yapılmasıyla olur.
-Hedy:hac ve umre menasikiyle ilgili kesilen kurbana denir.Kurban bayramı dolayısıyla kesilene ise udhiyye denir.
-Rici talak: kocaya yeni bir nikaha ihtiyaç olmadan boşadığı karısına dönme imkanı veren boşama türüdür.
-Bain talak: kocaya boşadığı eşine ancak yeni bir nikahla dönme imkanı veren boşama şeklidir.
-Karşılıklı rıza ile boşanmaya muhalea veya hul denir.
-mahkemeye boşnma için başvurmaya tefrik denir.
-Lian: karısına zina etti deyip bunu ispat edemeyen karı kocanın karşılıklı lanetleşmesididr.
-İla: Kocanın 4 ay veya daha fazla karısına yaklaşmayacağına yemin etmesi, adamasıdır.
-diyanet dergisi 1962 de çıkmaya başladı.
-istilam:haceri esvedi selamlamak.
-Tevrat yalnızca bir nüsha idi.Kimsenin ezberinde de tamamı mevcut değildi.İsrailoğulları Babillilere esir düşünce Tevrat nüshası kayboldu.Sonradan bazı bölümleri yazıldı.
-Tarih boyunca dünyada İsrailoğulları savaşlar ,ihtilaller , çeşlitli para oyunları ve entrikalar çıkarmış ,bu gibi olaylarda büyük rol oynamış, milyonlarca insanın ve hesapsız servetin zayi olmasına sebep olmuştur.
-Havariler, Peygamberimizin ashabi gibi Hz.İsaya , o hayatta iken iman eden ve O na sadakat gösteren müminlerdir.
-Hz.İbarhimin kavmi Irakta yaşayan Keldaniler idi.
-Hamule , yük taşıyan hayvanlar demektir.Ferş ise henüz binilme çağına gelmemiş küçük hayvan veya yününden ,kılıundan yaygı , sergi ve döşek yapılan hayvan demektir.
-Dinler üç kısma ayrılır.
1-Hak din: Allah (c.c.) tarafından Peygamberler vasıtasıyla insanlara bildirilen ve hiçbir değişikliğe uğramadan günümüze ulaşan dindir. Bu din İslam dinidir.
2-Muharref Din: Allah tarafından Peygamberler vasıtasıyla bildirilen, fakat sonradan insanlar tarafından değişikliğe uğrayan dindir. Hiristiyanlık ve Yahudilik gibi.
3-Batıl Din:İnsanlar tarafından uydurulan dinlerdir. Putperestlik gibi.

-Kitap, sözlükte “yazmak ve yazılı belge” anlamına gelir. Terim olarak ise, Allah Teala’nın kullarına yol göstermek ve aydınlatmak üzere peygamberine vahyettiği sözlere ve bunun yazıya geçirilmiş şekline denir. Çoğulu “kütüb”dür. Hıristiyan ve yahudilere ilahî kitap olarak İncil ve Tevrat verildiğinden onlara “Ehl-i kitap” denilmiştir. İlahî kitaplara Allah katından indirilmiş olması sebebiyle “kütüb-i münzele” veya “semavî kitaplar” da denilir.
-Ashab, Peygamber Efendimize iman ederek O’nu gören ve müslüman olarak ölen kimseler. Lügat itibariyle ashab, arkadaş manasına gelen “sâhib” kelimesinin çoğuludur.
-İslâm ıstılâhında “Hz. Peygamber’in arkadaşları” için, daha geniş kapsamıyla Resulullah’ı gören müminler için kullanılmıştır. Sahabî ve çoğulu olan sahabe terimleri de aynı manayı ifade eder.
-Selef-i Salihin:Ashab-i Güzin ile Tabiine denir.
-Müsned:İmam Ahmed ibni Muhammed İbni Hanzeleye aittir.
-Edille-i Erbaa:(Usul-i Erbaa, 4 delil, dört esas)Kitap, sünnet,icma ve kıyas.
-Fıkıh:İslam hukukuna ait ilme Fıkıh denir.
-Eimme-i Erbaa(Dört imam):Dört ameli mezhep imamlarımızdır.
-Eimme-i Selase:İmam-ı Azam dan başka üç imama eimme-i selase denir.
-Müstehab olan şeylere;mendup,fazilet,nafile ,tatavvu, edeb adı da denir.
-Mazmaza ağza su vermek,inşikak burna su çekmektir.
-Başın tamamını bir su ile meshetmeye Kaplama Mesih denir.
-Salat; Namaz demektir.Namaz kılana musalli denir.
-Namazlarda tadil-i erkana riayet,İmam Ebu Yusuf a göre bir rükün olduğundan farz,imam-i azam ile imam-i muhammede göre vaciptir.
-Ezan ile Kamet , namazların sünnetidir.
-Tesvib:Beş vakit namazlar için ezan okunduktan sonra , ayrıca cemaatı çağırma maksadıyla vakti sala gibi birifade kullanılmasına tesvib, tekrar bildirme demektir.
-Bir namazı vaktinde kılmaya eda, vaktinden sonra kılmaya da kaza dendir.
-Küsuf namazı güneş tutulduğunda cemaatla,Hüsuf namazı ay tutulduğunda tek başına kılanan(ikişer) namazdır.

28

Haziran
2012

İSLAM İTİKAD ESASLARI

Yazar: arafat  |  Kategori: iTiKAT  |  Yorum: Yok   |  472 Kez Okundu

A) AKAİDİN TANIMI

Akait, akîde kelimesinin çoğuludur. Akîde, akd kökünden türemiştir. Akd ise düğümlemek, bağlamak anlamına gelir. Buna göre akide, bağlanılan, sağlam bir şekilde inanılan, düğüm atmışçasına kesinlikle gönülden kabul edilen şey anlamını taşır.

İtikad kelimesi de akd kökünden türemiş olup kalpten bağlanma, kesin olarak karar verme, inanma anlamına gelir.

Terim olarak akait, İslâm dininde inanılması ve kalben kabul edilmesi gereken konulara verilen addır. “Akait” terimiyle kastedilen, iman esaslarıdır. Akait ilmi denilince akla, iman esaslarından bahseden ilim gelir.

B) AKAİDİN KONUSU

Akait, İslâm dininin ameli değil de itikadî ve nazari hükümlerinden bahseder. İslam dininin temel kurallarını inceler. Akait ilmi, kısa ve özlü olarak, iman esaslarını inceleyen, konu alan bir ilim dalıdır.

Bu açıdan bakıldığında akaitin konusu, iman esaslarının tümüdür. İman esasları, altı bölümden oluşur.Allah’ın zatına ve sıfatlarına iman, bu esasların temelini teşkil eder. Bundan sonra diğer esaslar gelir. Bunlar; meleklere, kitaplara, peygamberlere, âhirete, kaza ve kadere imandır. Akait ilmi, sözü edilen iman esaslarına inanmanın nasıl ve ne şekilde olacağını da belirler ve iman etmenin mahiyetini inceler.

Kısaca, Allah’ın istediği, sağlıklı bir iman, Akait ilmi sayesinde kazanılır.

C) AKAİDİN GAYESİ

1. İnsanın kalbine, onun yaratılış ve fıtratına, saf ve temiz tabiatına en uygun olan imanı yerleştirmektir.

2. Allah’ın varlığını, birliğini, tüm insanlara duyurmak, anlatmak ve kalplere yerleştirmek akaidin en önemli gayesini oluşturur.

3. Bütün insanları tevhit inancı etrafında birleştirmek, akait ilminde gerçekleştirilmek istenen en büyük amaçtır.

Böylece akait, insanı inançsızlık, inkar, şüphe ve tereddütlerden kurtararak manevi yönden güçlü ve huzurlu yapmak ister. İnsan sağlam ve hurafelerden uzak bir akide sayesinde dünya ve ahiret mutluluğuna erişir.

Mutluluk, başarıda önemli bir etkendir. Huzurlu, mutlu ve başarılı insanlardan oluşan bir toplum da aynı niteliklere sahip olur. Sağlam inanç sahibi insan, faziletli, ahlaklı, yararlı ve verimli olur. İşte akaidin bir gayesi de insanları dareyn[1]de mutlu ve başarılı kılmaktır.

——————–
[1] İslam literatüründe dünya ve ahirete verilen isimdir. Burada sözü edilen “mutlu kılmak” görevi aslında İslam’ın kendisine aittir. Akait İslam’ın özünü oluşturduğundan dinin kendisi demektir.

D) AKAİDİN METODU

Akait, hakikatleri açıklamada hem nakil[1] denilen Kur’an ve Sünnetten, hem de akıl[2]dan faydalanır. Kur’an-ı Kerimin ikna ve irşat metodu ile hadislerin tebliğ, talim, müjdeleme ve sevindirme metodu akaidin de metotları arasında yer alır.

Akait ilminde vahye dayalı naklî deliller önemli olduğu gibi aklın, duyuların ve deneyimlerin verdiği bilgiler de önemlidir.

Kısaca, akait metot olarak nakli esas alır; bunun yanında aklı da ihmal etmez. İman esaslarını açıklarken hem aklî, hem de naklî delilleri kullanır.

——————–
[1] Nakil, vahye dayalı olan Kur’an ayetleri ve sahih hadislerdir. Nakilde aklın hiçbir dahli yoktur. Tamamen ilahidir.

[2] Akıl, İslam’ın nakilden sonra gelen ve kıyas-ictihad kaynağının temelini oluşturur. Fakat bu temel nakilden bağımsız olamaz. Aklın nakilden ayrıldığı yerde sapkınlıklar başlar.

E) AKAİDİN DİĞER İSLAMİ İLİMLER ARASINDAKİ YERİ

İslam dininin inançla ilgili hususlarının ilmi olan akait, bütün diğer İslamî ilimlerden önde gelir. Dünya ve ahiret faydası açısından akait, bütün İslamî ilimlerin dayanağı ve temelidir. O olmadan diğer ilimlerin bir değeri yoktur.

İnsana önce akide(iman) gereklidir. O bakımdan, Kur’an-ı Kerimden “Yaratan Rabb’ının adı ile oku” ayetinin dışında ilk önce nazil olan ayetler, iman(akait) ile ilgili ayetlerdir. Amelle ilgili ayetler daha sonra gelir. Bir kişinin Müslüman olması için de ilk önce iman etmesi gerekir, amel (namaz, oruç, zekat…) sonra gelir. Akide ve iman olmadan amel, bir değer taşımaz; fakat amelsiz akide değer taşır. O halde akait, İslamî ilimler arasında birinci sırada yer alır.

Akait, fıkıh ve diğer İslami ilimlerden önce gelir. Akait, İslamî ilimler arasında, bir ağacın kökü, diğer ilimler ise dalları gibidir. Temelsiz bina düşünülemeyeceği gibi akaitsiz İslamî ilimler de düşünülemez.

F) AKAİT İLMİNİN DAYANDIĞI KAYNAKLAR

Akait ilminin dayandığı ilk ve en önemli kaynak, Kuran-ı Kerimdir. Beşeriyetin son dini İslamiyet’in inanç esasları; neye inanılacağı, nasıl inanılacağı, Allah tarafından Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerimde anlatılmıştır.

İkinci kaynak, Peygamber (s.a.v)’den rivayet edilen mütevatir hadislerdir. Mütevatir Hadis: Yalan üzerinde birleşip anlaşması, aklen mümkün olmayacak kadar kalabalık bir topluluğun ittifakla rivayet ettiği hadislerdir. Bu derece kesin rivayetlere dayanan Peygamber (s.av)in hadisleri, akait ilminin ikinci kaynağıdır. Zira peygamberlerin bilgisi Allah (c.c) tarafından öğretilmiş bilgilerdir. Dolayısıyla bir çeşit vahiydir.

Felsefe ve müspet ilimlerde müstakil bilgi kaynağı olarak kabul edilen akıl, duyular ve bilimsel deneyler de akait ilminin kaynakları arasındadır. Ancak bunların verdiği bilgilerin doğru, nakle ve gerçeğe uygun olması gerekir.
A) İMANIN TANIMI

a) İmanın sözlük anlamı; bir şeye kesin olarak inanmaktır.

b) İmanın dînî terim olarak tanımı; Allah’ın varlığına, birliğine ondan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammet (sav) in Onun kulu ve elçisi olduğuna yürekten inanmak (tasdik) ve dil ile söylemektir (ikrar).

B) İNANILMASI GEREKEN ŞEYLER BAKIMINDAN İMANIN KISIMLARI

1- İcmalî iman : Bu, imanın özü ve en kısasıdır. Bu da “Kelime-i şahadet” ile özetlenmiştir:

Anlamı: “Ben şahitlik ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur; yine şahitlik ederim ki, Hazret-i Muhammet Onun kulu ve peygamberidir”.

Bu, imanin ilk derecesi, Islâm’ın ilk basamağı ve temel direğidir. Allah’ın varlığını ve birliğini, Hz. Muhammet (sav)’in Allah’ın peygamberi olduğunu yürekten tasdik etmek demek, onun haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmak demektir. Ancak, Hz. Muhammet (sav)’in haber verdiği ve tebliğ ettiği şeylerin hepsine birden iman ettiğinden, inanılacak şeyleri ayrı ayrı söylemediğinden dolayı buna “icmali veya toptan iman” denmektedir.

Bir kimseye mümin diyebilmek için o kimsenin icmalî imanı “Kelime-i şahadeti” kalbi ile tasdik dili ile söylemesi gerekir. Bir insan için birinci farz budur.

2- Tafsîlî iman: İcmâlî imandan sonra dinin diğer hükümlerini ve iman edilmesi gerekli olan şeylerin her birini ayrı ayrı öğrenip onlara da iman etmek farz olur. Tafsîlî iman, imanın en geniş şeklidir. İman esaslarının hepsini içine alır.[1]

——————–
[1] Buna ayrıca “tahkiki iman” da denir. Çünkü tafsili iman eden kişi aslında iman edilecek konuları tahkik edip araştırarak bunu yapmaktadır.

C) İMANIN ŞARTLARI

İmanın şartları altıdır:

1- Allah’ın varlığına ve birliğine,
2- Meleklerine,
3- Kitaplarına,
4- Peygamberlerine,
5- Ahiret gününe,
6- Kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmaktır.

D) İMAN BAKIMINDAN İNSANLAR

İman bakımından insanlar üçe ayrılırlar:

1. Mümin: İslâm dininin iman ve itikat esaslarını gerçekten kalben tasdik edip dili ile söyleyen(ikrar eden) kimsedir. Bunların yaptığı bu işe iman denir.

2. Kâfir: İslâm dininin iman esaslarına inanmayan Hz. Muhammet (sav) in peygamberliğini kabul etmeyen kimsedir. Bunların yaptığı bu işe küfür denir.

3. Münafık: Müslümanların arasında inandığını söylediği halde kalbi ile İslâm dininin iman esaslarına inanmayan kimsedir. Bunların yaptığı bu işe nifak denir. Dışı mümin, içi kâfir olanlardır.Konuştuklarında yalan söylerler, söz verdiklerinde tutmazlar, emanete hainlik ederler.

E) İNANMA İHTİYACI VE ALLAH’A İMAN

İnsan, beden ve ruhtan oluşan bir varlıktır. Yeme, içme, nefes alıp verme gibi olaylar bedenimizle; inanmak, sevinmek, mutlu olmak gibi olaylar da ruhumuzla ilgilidir. İnsanı diğer yaratıklardan ayıran başlıca özellik, işte budur. İnsan, beden ve ruh yapısıyla bir bütündür.

İnsan ruh yapısının en belirgin özelliği inanmaktır. Yeryüzünde, günümüze kadar inanma ihtiyacı duymamış bir topluluk yoktur. Bunu, insanlığın kültür, sanat ve geleneklerinde görmekteyiz.

İnanç, maddi hayatımızla da ilişkili bir güçtür. İnsanın zorluklara ve güçlüklere karşı dayanıklı olmasını sağlar. İnsana çalışma, yaşama ve başarma gücü verir. İnsan, hayata inançla başlar ve onunla değer kazanır. Çünkü inancı olan kişi, bu inancının gereği olarak kendisine ve birlikte yaşadığı insanlara faydalı olur. İnanç, insanı yeni bilgiler kazanmağa götürür. Kişi,inancını kuvvetlendirmek için pek çok şeyleri öğrenmek, öğrendiklerini düşünüp değerlendirmek ve böylece hayatını düzene sokmak durumundadır. İyiyi, kötüyü, güzeli ve çirkini böylece ayırt edebilenler, ahlâk ve davranış yönünden de kişilik kazanırlar.

Demek ki inanç, insanın yaratılışı gereği olan tabiî bir olaydır. Bütün insanların buna ihtiyacı vardır.

Çevremizde gördüğümüz ve göremediğimiz yüz binlerce varlık vardır.Yeryüzünde çeşit çeşit insanlar, irili ufaklı pek çok hayvanlar, renk renk çiçek ve bitkiler görürüz. Gökyüzünde de ay, güneş ve sayısız yıldızlar yer alır. Bunların hepsini gözümüzün önüne getirip düşünürsek kendiliğinden var olmadığını, bütün bunları yoktan var eden bir yaratıcının bulunduğunu anlarız. Evrende hiç bir şey kendiliğinden, kendi kendine var olmuş değildir. İşte her şeyi yaratan bu yaratıcı, Allah’tır. Gözlerimizle Onu görmesek bile evrenin bu eşsiz düzeni bize Onun varlığını göstermektedir. İslâm dininde, bütün evreni ve her şeyi yaratan bu varlığa “Allah” denir. Biz Allah’ın varlığına ve birliğine gönülden inanırız.
ALLAH’A İMAN

A) ALLAH VARDIR

Günümüzde insanlar kendi yaptıkları füzelerle aya gidip geliyorlar, uzayda inceleme ve araştırmalar yapıyorlar. İnceleme, araştırma aletlerini uydular halinde yörüngelerine yerleştirerek bu uçsuz bucaksız evren hakkında yeni bilgiler ediniyorlar. Bu uyduların aracılığıyla her türlü haberleşmeği gerçekleştiriyorlar. Biz evimizde oturup telefonla Almanya, Amerika, Avustralya gibi uzak, yakın, ülke ve kıtalardaki yakınlarımızla konuşabiliyoruz. Evdeki televizyonumuzla dünyanın her yerinde olup biten her şeyi anında görüp öğreniyoruz. Diğer taraftan gözle görülmeyecek kadar küçük varlıkları da mikroskop denilen, küçük canlıları milyonlarca defa büyüten aletlerle inceleyerek bunlar hakkında pek çok bilgiler elde ediyoruz. Bütün bu araştırma ve bilgiler sayesinde insanlar daha mutlu ve sağlıklı bir hayata sahip olabiliyorlar. Bilgilerimiz arttıkça her şeyi içine alan bu evrenin büyüklüğünü, sarsılmaz düzenini her geçen gün, düne göre daha iyi anlıyoruz.

Demek ki evren hakkındaki meraklarımız da artmağa devam edecektir. Bununla beraber evren hakkındaki meraklarımız da her gün artacaktır. Öyle ise bu evrende görüp öğrendiğimiz hassas düzen kimin eseridir? Etrafımızda bulunan her şey, kullanıp yararlandığımız her türlü eşya kendiliğinden meydana gelmemiştir. Her şeyin bir yaratıcısı, meydana getireni vardır. Sınıfınızdaki tahtada bir yazı ve çizilmiş bir resim gördüğünüz zaman bunu yazanı ve çizeni araştırırsınız. Bu yazı ve resmin kendiliğinden çizildiğini söyleyemezsiniz. Öyle ise her şeyin bir yapıcısı, var edip ortaya getireni vardır. Yediğimiz ekmek, okuduğumuz kitap kendiliğinden bu hale gelmemiştir. İşte evrendeki her şeyin meydana gelip var olması, kusursuz bir hareket içinde bulunmaları, aksamayan bir düzenle varlıklarını sürdürmeleri kime aittir “Gökleri ve yerin sırları Allah’a aittir.” (Şûra Sûresi, 12. âyet.)

Biz yüce Allah’ın varlığına, bir tek oluşuna ve Kur’an-ı Keriminde geçen bütün sıfatlarına her türlü şüphe ve tereddütten uzak olarak kesin bir şekilde inanıyoruz.

B) ALLAH’IN SIFATLARI

Yüce Rabbımız Kur’an-ı Keriminde kendisini daha iyi anlayıp kavrayabilmemiz için bir takım sıfatlarla nitelendiğini bize haber vermiştir. Bu sıfatları daha iyi değerlendirebilmek için üç kısımda ele almamız gerekir.

I. Allah’ın Zâtî Sıfatları

Bu sıfatlar yalnızca Allah’a mahsus olan, başka varliklarda bulunmayan sifatlardir. Bunlari şöyle siralayabiliriz:

1- Vücûd: Allah’ın var olması demektir. Onun varlığı kendindendir, var olması kendi zâtının varlığı gereğidir. Diğer varlıklar gibi kendisini var edecek bir başkasına ihtiyacı yoktur. Zaten başkasına muhtaç olan ilâh olamaz. Allah’ın varlığı her şeyden öncedir. Halbuki etrafımızda gördüğümüz bütün varlıklar sonradan meydana gelmiştir. Sonradan var olanlar, adından anlaşılacağı üzere bir başkası tarafından var edilmişlerdir; yani bunlar var olabilmeleri için Allah’ın kendilerini var etmesine muhtaçtırlar. Yüce Allah kendisinden olan bu varlığını devam ettirmek için de hiç bir yere ihtiyaç duymaz. Onun yok olduğu hiçbir an düşünülemez.

2- Kıdem: Allah’ın varlığının ezelî olması, başlangıcının evvelinin, öncesinin olmaması demektir. Hiçbir şey yok iken, bu evren yaratılmadan önce de O vardı. Allah’ın varlığı şu anda, önceki tarihlerde başlamıştır demek asla doğru olmaz. Böyle bir tarih vermek ancak sonradan olan varlıklar için söz konusudur; çünkü onlar önce yok iken sonradan varolmuşlardır. “O, her şeyden öncedir; kendisinden sonraya hiçbir şeyin kalmayacağı sondur; varlığı apaçıktır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir. O her şeyi bilir.” (Hadid Sûresi: 3. âyet.)

3- Bekâ: Allah’ın sonsuza deşin ebedî olarak varolması demektir. Allah ezelden beri varolduğu gibi sonraya doğru da, ebediyen varolacaktır. Onun için yokluk, yok olduğu an düşünülemez. Bu ancak sonradan bir başkası tarafından var edilenler için söylenebilir; çünkü onlar önce yok iken, sonradan varolmuşlardır. ” Yeryüzünde bulunan her şey fânîdir, gelip geçici, yok olucudur. Ancak Yüce ve Cömert olan Rabb’ımızın varlığı bâkîdir, ebedidir, son bulmaz.” (Rahmân Sûresi: 26-27. âyetler.)

4- Vahdaniyet: Allah’ın bir ve tek olması demektir. O zâtında, sıfatlarında ve işlerinde bir olup eşi, benzeri ve ortağı olmayandır. İslâmiyet Allah’ın tek oluşu inancı üzerine kurulmuş bir dindir ve bu özelliği ile diğer ilâhî dinlerle aynıdır. ” Ey Muhammet deki: Allah bir tektir, O hiçbir yere muhtaç değildir. Doğurmamış ve doğmamıştır. Hiçbir şey Ona denk değildir.” (İhlâs Suresi.)

5- Kıyam Bi-nefsihi: Varlığının kendisinden olması demektir. O varlığı için bir iken Allah kendi zâtının gereği olarak vardı. Varolması varlığını devam ettirmesi için hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şeyin yaratıcısı olan Allah dilerse onları var eder, varlıklarını devam ettirir, dilerse yok eder. ” Allah, Ondan başka tanrı olmayan diri ve her an yaratıklarını gözetip duran, hiçbir şeye muhtaç olmayandır.” (Al-i Imran Sûresi: 2. âyet.)

6- Muhâlifetün li’l – Havâdis: Sonradan olanlarla benzememek demektir. Allah sonradan varolan varlıkların hiçbirine benzemez. Biz Onu nasıl düşünürsek düşünelim, O bu düşündüklerimizden, hatır ve hayalimizden geçen şeylerin hepsinden başkadır ve hiçbirisine benzemez. “Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.” (Şûra Sûresi: 11. âyet.)

II. Allah’ın Sübûtî Sıfatları

Bu göreceğimiz sıfatların benzerleri sınırlı ve vasıtalı olarak insanlara verilmiş olsa da, Allah’ın kendisine has olan bu sıfatları sınırsızdır ve herhangi bir vasıtaya muhtaç değildir.

1- Hayat: Allah’ın diri ve canlı olması demektir. Allah ezelî ve ebedî olan hayat ile diri ve canlıdır. Onun için ölüm, uyku, dalgınlık, gaflet gibi şeyler asla düşünülemez; çünkü bu ve benzeri şeyler eksikliktir, güçsüzlüktür. O daima hayat sahibidir. ” Ölümsüz, diri olan Allah’a güven, Onu özenerek tesbih et.” (Furkan Sûresi: 58. âyet.)

2- İlim: Allah’ın her şeyi bilmesi demektir. Evrendeki hiçbir şey Onun bilgisinin dışında değildir. Allah’ın ilmi her şeyi kuşatmıştır. Onun ilmi ezelîdir, sınırsızdır, hiçbir şey Onun ilminin dışında meydana gelmez. İnsanların ilmi ise, sonradan kazanılan, belli ve sınırlı bir ilimdir. ” Görüleni de görülmeyeni de bilen, yücelerin yücesi olan Allah’a göre, aranızdan sözü gizleyen ile açığa vuran ve geceye bürünerek ( gecenin karanlığına ) gizlenip gündüz ortaya çıkan arasında fark yoktur.” (Râd Sûresi: 9-10. âyetler.)

” İçinizde olanı gizleseniz de açıklasanız da Allah onu bilir. Göklerde olanları da yerde olanları da bilir. Allah’ın her şeye gücü yeter.” (Al-i Imran Sûresi: 23. âyet.)

3- İrade: Allah’ın dilemesi, istemesi demektir. Allah, dilediği gibi hükmeder, istediğini yapar ve bunları yerine getirmek için hiçbir şeye muhtaç değildir. Hür serbest olarak dilediğini yapar, dilediğini yapmaz. Evrendeki her şey Onun bu sıfatı ile yaratılmakta ve meydana gelmektedir.

“Bir şeyin olmasını istediğimiz zaman sözümüz sadece OL demektir ve o hemen oluverir.” (Nahl Sûresi: 40. âyet.)

4- Kudret: Allah’ın gücü olması, istediği her şeyi yapabilmesi demektir. Allah’ın evrende dilediği gibi hükmetmesi, tercihini kullanmaya gücünün, kudretinin yetmesi demektir. Allah’ın sonsuz, bitmek, tükenmek bilmeyen kudreti ve gücü vardır. Onun ezelî olan güç ve kudretinin dışında kalan hiçbir şey yoktur. Dilerse bu evren gibi daha bir çok evrenler yaratmağa gücü yettiği gibi, yaratıkları bir anda yok etmeğe de gücü yeter. Yıldızlara, aya, güneşe bakarak bu gücün büyüklüğünü, sınırsızlığını, ebediliğini daha iyi kavrarız.

“Şüphe yok ki Allah her şeyi yapmağa, her şeye güç yetirmeğe kâdirdir.” (Bakara Sûresi: 20. âyet.)

5- Semi: Allah’ın her şeyi işitip duyması demektir. Onun işitmesine hiçbir şekilde sınır ve kısıtlama yoktur. İnsanlar belli şiddetteki sesleri işitebilirler. İşitmek için bir takım araçlara ve organlara sahip olmak gerekir. Arada hava olmasa, insanlar birbirlerini duyamazlar. Allah’ın işitmesi doğrudan doğruyadır. Bu türlü araçlara, organlara ihtiyacı yoktur.

“Şüphe yok ki Allah işitendir, bilendir.” (Bakara Sûresi: 181. âyet.),

“Bilin ki, Allah işitir ve bilir.” (Bakara Sûresi: 244. âyet.)

6- Basar: Yüce Allah’ın her şeyi görüp gözetmesi olmak demektir. Onun görmesinden hiçbir şey uzak ve gizli değildir, göremeyeceği hiçbir şey ve yer yoktur. Onun görmesine uzaklık, yakınlık veya aşırı aydınlık gibi yaratıklarla ilgili şeylerin hiçbir şekilde etkisi olmaz. Her yerde olup biten her şeyi görür, bilir ve anında haberi olur.

“Allah yaptıklarınızı hakkıyla görür.” (Enfal Sûresi: 244. âyet.)

7- Kelâm: Yüce Allah’ın konuşması ve söylemesi olmak demektir. Allah’ın konuşması, sese ve harflere ihtiyaç duymadan olur. Bu ezelî ve ebedî olan sıfatı ile peygamberlerine söylemiş emirler vermiş yasaklarını bildirmiştir. İşte böylece ilâhî kitaplar meydana gelmiştir. Yüce Allah’ın konuşamaması, dilsiz olması asla düşünülemez.

“Allah Musa’ya da hitap ile konuştu.” (Nisa Sûresi: 169. âyet.)

8- Tekvin: Yüce Allah’ın yoktan var edip yaratması demektir. şu evrende var olan ve varlığını devam ettirmekte olan her şeyi O, ezelî ve ebedî olan tekvin sıfatının gereği olarak yaratmıştır. Allah’ın yaratmak, yaşatmak, rızkları vermek, bol bol nimetler ihsan etmek, ödüllendirmek, cezalandırmak, affetmek, öldürmek, diriltmek gibi bütün işleri bu sıfatının gereğidir.

“Allah önce mahlûkatı yaratır, ölümden sonra onu tekrar diriltir. Sonunda Ona döneceksiniz.” (Rûm Sûresi: 11. âyet.)

III. Allah’ın Fiilî Sıfatları

Yüce Allah’ın fiilî sıfatları pek çoktur; bunların hepsini saymak mümkün değildir. Ancak bunlara birkaç örnek vermekle yetinelim.

Halk: Yaratmak demektir. Bütün varlıkları yaratan Hz. Allah’tır. Hiçbir mahlukun herhangi bir şeyi yaratmağa gücü yoktur.

İnşa: Yoktan var etmek demektir. Evrendeki tüm varlıkları yoktan var eden Yüce Allah’tır. Yaratıklarınsa yoktan var etme gücü yoktur.

İbda’: Yüce Allah’ın, aslı ve benzeri olmaksızın icat etmesi demektir.

İhya: Yüce Allah’ın diriltmesi demektir. Bir yaratığa can verip onu yaşama ulaştırmak, diriltmek ancak Allah’a mahsustur.

İmate: Yüce Allah’ın öldürmesi, hayata son vermesi demektir. Bir yaratığa can veren Hz. Allah dilediği zamanda onun yaşamına da son verir.

Terzîk: Yüce Allah’ın rızk vermesi demektir. Allah (c.c.) Rab ol-masının gereği sayısız çeşit ve ihtiyaçta olan mahlukatın rızkını da yaratır. O, yaşamlarını devam ettirebilmeleri için muhtaç oldukları besinleri yoktan var edip onlara sunar.
MELEKLERE İMAN

A) MELEKLERİN TARİFİ

Melekler, gözle görülmeyen, yemeyen, içmeyen, çeşitli şekillere girebilen, günah işlemeyen, Allah’ın nurdan yaratıklarıdır. Kur’an-ı Kerîmde meleklerden çok bahsedilir. Biz bu âyet-i kerîmelerden birkaçını zikretmekle yetinelim:

“… Onlar Allah’ın şerefli kullarıdır. Allah’ın sözünden önce söz söylemezler ve Onun emrine göre hareket ederler.” (Enbiya Suresi: 26 – 27. ayetler)

“O melekler ki Allah Teâlâya, kendilerine emrettikleri şeylerde asla âsî olmazlar, emir olundukları şeyleri yaparlar.” ( Tahrim Suresi: 6. âyet ).

B) MELEKLERİN ÖZELLİKLERİ

- Devamlı olarak Allah’a ibadet ve itaatle meşgul olurlar,

- Iyilik yaparlar, kötülük yapma kabiliyetleri yoktur,

- Allah’a asla isyan etmezler, karşi gelmezler,

- Erkek ve dişileri yoktur,

- Yemezler ve içmezler,

- Uyumazlar, bizim gibi istirahata muhtaç degildirler,

- Gözle görülmezler,

- Evlenmek ihtiyaci onlarda yoktur.

- Nurdan yaratilmişlardir.

- Yorulmak, usanmak nedir bilmezler.

- Gençlik, yaşlilik gibi durumlara onlarda rastlanmaz.

- Bir anda en uzak mesafelere gidebilirler,

- Kanatlari vardir; fakat bu özelliklerini, bizim bildigimiz kanatlarla karşilaştirmamiz dogru olmaz.

- Yerlerde, göklerde, her yerde vardirlar ve her birinin kendisi ne ait vazifeleri vardir. Bu vazifeleri hakkiyla yaparlar.

Biz melekleri göremeyiz; çünkü her şeyin varligi kendine göredir. Bizim göremedigimiz daha nice varliklar var! Ruhumuzu, aklimizi görebiliyor muyuz? Ama ruhumuz vardir, ayni zamanda akilliyiz. Aklimizi göremiyoruz diye kendimizi akilsiz sanabilir miyiz? Işte melekler de ruh gibi, akil gibi nûrânî bir varlıktır. Sağlam bir akıl bize nasıl doğru yolu gösterirse melekler de bizi hep iyiliğe yönelten kuvvetlerdir. Meleklerin varlığını bütün peygamberler ve ilâhî kitaplar haber vermişlerdir. İlâhî kitaplar peygamberlere melekler vasıtası ile gelmişlerdir. Bunun için, melekleri inkâr etmek aynı zamanda peygamberlerin peygamberliklerini ve ilâhî kitapları da inkâr demektir. Bu ise küfürdür. Böyle bir duruma düşmekten şiddetle kaçınmak lâzımdır.

C) MELEKLERİN ÇEŞİTLERİ

Meleklerin, yapmış oldukları iş ve emr olundukları vazifelere göre çok çeşitleri vardır. Fakat bunların en başında dört büyük melek vardır.

1. Cebrâil Aleyhisselâm: Cenab-ı Hak ile peygamberleri arasında elçilik vazifesi ile emr olunmuştur. Bütün peygamberlere Cenab-ı Hak vahyini bu melek ile bildirmiştir. Bütün meleklerin başı olarak Cebrâil ( a.s )dan Kur’an’da “Rûhu’l – Kudüs, Rûhul Emîn” gibi şerefli isimlerle bahsedilir.

2. Mikâil Aleyhisselâm: Yaratiklarin (mahlûkatın) rızklarına kâinatta meydana gelecek olaylara, tabiat olaylarını yönetmeğe;hastalık, şifa, rahmet, bereket ve benzeri şeylerin kullara ulaştırılması gibi vazifelerle emr olunmuştur.

3. İsrafil Aleyhisselâm: Kıyametin kopması için bir de tekrar diriliş için olmak üzere iki kere sûr üfürmekle vazifelidir. Kur’an’da şöyle bahsedilir:

“Sûr üfürülünce, Allah’ın dilediğinden başka göklerde ve yerde ne varsa hepsi öleceklerdir. Sonra sûr bir kere daha üfürülür. Onlar hemen ayağa kalkarak bekleşirler. ” ( Zûmer Sûresi: 68. âyet ).

4. Azrail Aleyhisselâm: Eceli gelenlerin, Allah’ın izni ile ruhlarını almakla vazifelidir. Dilimizde buna ” can almak ” denir. Nitekim Kur’an’da da şöyle buyrulur:

“…Size memur olan ölüm meleşi caninizi alacak, ondan sonra da Rabb’inize döndürülüp götürüleceksiniz.” ( Secde Sûresi: 11. âyet ).

Bunlardan başka yapmiş olduklari vazifelere göre şu melekleri sayabiliriz:

Suâl melekleri: Bunlar Münker ile Nekir adli meleklerdir. Ölü, mezara konup üzerine toprak atildiktan sonra bu melekler gelip “Rabb’in kimdir Dinin nedir Kitabın nedir Peygamberin kimdir” sorularını sormakla vazifelidirler.

Hafaza Melekleri: Bunlar insanları muhafaza eden meleklerdir.

Kirâmen Kâtibîn: Bunlar insanların iyi ve kötü amellerini yazmağa memur meleklerdir. Öyle ki, bunlar insanların hayatının tamamını, gecesini gündüzünü filme alırcasına kaydederler.

“Halbuki sizin üzerinizde bekçiler vardır. Bunlar şerefli kâtiplerdir. Sizin bu işlediklerinizi bilirler.” ( Infitar Sûresi: âyet 10 – 12 ).

Bunlardan başka “Hamele-i arş melekleri, cennet ve cehennemde görevli olan melekler” gibi daha pek çok çeşitli vazifeler gören melekler vardır. Bir de bazı melekler vardır ki, “Karûbiyyun veya Mukarrabûn” adını alırlar. Bunların vazifesi Allah’a ibadettir. Yaratıldıkları gün ibadete başlamışlar, Allah’ın dilediği güne kadar da ibadete devam edeceklerdir.

D) MELEKLERE İMANIN, FERT VE TOPLUM HAYATINDAKİ ETKİLERİ

Müslümanlıkta itikat esaslarından her biri, bir amel ve hareketin temelidir. Bu nedenle iman esaslarının yaşanması gerekir. Melek inancı, tabiî olarak günlük hayatta insanı daima iyi işler yapmağa, doğru kararlar vermeğe ve dürüst olmağa yöneltir. Bir kere yaptığı iyiliklerin ve kötülüklerin “Kiramen Kâtibîn” melekleri tarafından tespit olunduğunu, kaydedildiğini, bilinçli olarak kavrayan insan, her halde amel defterine kötülük yazılmasını istemez. Attığı her adımın ilâhî bir gözetim altında olduğuna inanan insanların kıyamet gününde Rabb’ına karşı kara yüzlü çıkmak istemez. İşte melek inancının temelinde insanı iyiliğe sürükleyen böyle itici bir kuvvet vardır. Meleklere inanan insan bilir ki, kendisini iyiliğe çağıran, meleğin sesidir. Kötülüğe çağıran ise, şeytanın sesidir. Cenab-ı Hak kullarına karşı o kadar merhametlidir ki, insana düşman olan şeytana mukabil insana yardımcı ve şeytanın hilelerine karşı onu koruyucu olarak sayısız melekler yaratmıştır. Bu melekler insanlara günlük hayatta daima “Salih ameller = iyi ve faydalı işler” yapmalarını ilham ederler. Nitekim Peygamber Efendimizin şu mübarek sözleri daima hatırlarımızdan çıkmasın:

“O fiskosları yapan, aklını çelmeğe çalışan şeytandır. Ve gizli ses de onun bu sesidir. Bundan Allah’a sığınmak gereklidir.

Eğer içinden gelen ses, hak ve hayra çağırıyorsa bilsin ki o ses, melek tarafındandır, Allah’tandır. Bundan ötürü Allah’a hamdetsin ve o yolu tutsun!”

Buna göre ahlâkî olgunluklar, rûhî yükselmeler ve iyilik sahibi olmalar, meleklere şuurlu olarak îman etmekle olur. Bunlara iman edilmedikçe ve bu imanin şefkatli sesini kalbimizde hissetmedikçe ahlâk güzelligine kavuşamayiz, rûhî yüksekliği elde edemeyiz.

E) CİNLERIN MAHİYETİ

Rabb’ımızın yaratmış olduğu gözle görülmeyen başka varlıklar daha vardır ki; bunların başında cinler gelir. Cin Allah Teâlânın tekliflerine muhatap olan ve insanların gözle göremedikleri varlılıklardır. Bunların Allah’a iman edenleri bulunduğu gibi inkâr edenleri de vardır. Allah’a ilk isyan eden “İblis = şeytan”ın da cinler taifesinden olduğu bilinmektedir.

Cinler hava ile karışık alevli bir ateşten yaratılmışlardır. Cinler, çeşitli sûretlere girmeye ve zor işleri yapmağa güçleri olan varlıklardır. Kısa zamanda bir yerden başka bir yere gidebilme özellikleri vardır.

Peygamberimiz (s.a.v.) hem insanlara hem cinlere peygamber olarak gönderilmiştir. Kuran’ı cinlere de okuyarak Allah’ın emirlerini onlara öğretmiştir.
KİTAPLARA İMAN

A) KUTSAL KİTAPLAR

İslâmiyetin iman esaslarından biri de kitaplara imandır. Kitaplara iman etmek her müslümana farzdır.

Yüce Allah kullarına mutluluk ve saadet yollarını göstermek için içlerinden bazılarını peygamber seçmiş; onlardan bir kısmına melek vasıtası ile kitaplar indirmiş; yaşam kanunlarını koymuş, emirler ve yasaklar koymuş; iyiyi kötüyü, doğruyu eğriyi göstererek bunların sonuçları konusunda insanları aydınlatmıştır. Böylece insanlara her iki dünyada da mesut olmanın yolları gösterilmiştir. Bu ilâhî mesajların toplamına “İlâhî Kitaplar.” veya “Semavî Kitaplar ” denir.

İlâhî kitaplar, insan cihazının bütün hassasiyetini, yapılış özelliklerini muhafaza ederek sürdürebileceği ideal yaşam biçimi, hayat kanunları ve işleyiş kurallarıdır. Yaratılmışların en şereflisi olan insanın, gerek yaratanına, gerekse birbirlerine ve başka varlıklara karşı nasıl hareket edeceklerini, nasıl davranacaklarını ilâhî kitaplar bildirirler. Bilinmesi, inanılması gereken meseleleri ve ibadetleri insanlar, sırf kendi akılları ile bulamazlar. Öldükten sonraki hayat, âhiret ahvali, iman esasları, ibadet çeşitleri ve şartları, kardeşlik ve yardımlaşma şekilleri v.b. pek çok konularda insanlar mukaddes kitaplara müracaat etmek zorunda kalmışlardır. Eğer Cenab-ı Hak ilâhî kitapları göndermeseydi insanlar büyük bir vahşet içine düşerler, denizin ortasında rotasını yitirmiş bir gemiye dönerlerdi.

Ne yazık ki, Hz. Adem (a.s.)’den bizim Peygamberimize kadar gönderilen ilâhî kitaplar, peygamberlerine gönderildikleri şekilleri muhafaza edememişlerdir. Hiç değişikliğe uğramadan günümüze kadar ulaşabileni sadece Kur’an-ı Kerîmdir.

Biz kitaplara inanırken, onların Allah’ın gönderdiği ilk orijinal şekillerine inanırız. Onların hepsinin hak ve Allah tarafından olduklarına iman ederiz.

B) KİTAPLARIN ÇEŞİTLERİ

a. Sayfa halinde gelenler: Bunlara suhuf(sayfalar) denir.

10 sayfa Adem Aleyhisselâma
50 sayfa Şit Aleyhisselâma
30 sayfa İdris Aleyhisselâma
10 sayfa İbrahim Aleyhisselâma gelmiştir

b. Dört büyük kitap:

Tevrat: Musa Aleyhisselâma
Zebûr: Dâvut Aleyhisselâma
İncil: İsa Aleyhisselâma
Kur’an: Muhammed Aleyhisselâma gönderilmiştir.

C) KUR’AN-I KERİM

Kur’anı Kerim son peygamber Hz. Muhammet (s.a.v.)e Allah tarafından Cebrail (a.s) aracılığı ile nazil olmuş mukaddes kitapların sonuncusudur. Kur’an adı bizzat âyetlerde geçer. ” Onlar hâlâ Kur’anı gereği gibi düşünmeyecekler mi?” ( Nisâ: 82 ).

Kur’an-ı Kerîm, Müslümanların mukaddes kitabıdır. Tevrat, Zebur ve İncil’de olduğu gibi Kur’an’da herhangi bir tahrif olmamıştır. Kıyamete kadar da olmayacaktır. Çünkü Allah ( c.c.) Kur’anın muhafaza olunacağını bizzat vaat etmiştir. “Kur’anı biz inzal ettik, şüphesiz koruyucuları da biziz.” (Hicr:9)

a. Nazil Oluşu (Levh-i mahfuzdan yer yüzüne indirilişi)

Kur’an-ı Kerîm, âyet âyet, sûre sûre, ihtiyaçlara cevap olarak 23 senede vahiy yoluyla Hz. Peygambere gelmiş, vahiy kâtipleri tarafından yazılmış, yüzlerce hâfız tarafından ezberlenmiş tevatür yoluyla hiçbir değişikliğe ve eksikliğe uğramadan bize kadar gelmiştir.

Bu mübarek kitap, Peygamberimize 40 yaşında iken nazil olmağa başlamıştır. Milâdî 610 yılının 27 Ramazanında Cebrail (a.s)ın “Oku” emrini getirmesiyle Kuran’ın nüzulü başlamış ve 63 yaşında tamamlanmıştır.

O lâfzı, manası, üslubu ve bütün yönleriyle Allah kelâmıdır. O, ebedî bir mucizedir. Hiçbir beşer sözüne benzemez.

Kur’an-ı Kerîm 114 suredir. Kur’anın ayetleri hususunda ise âlimler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu itibarî olup, esasta bir fark yoktur. Bazı âlimler sûre başlarındaki besmeleleri ve mukattaa harflerinden bir kısmını müstakil âyet saymışlardır. Bazıları da secâvendle ayrılmış olan âyetleri iki ayrı âyet saydıklarından âyet sayısı değişik rakamlarla ifade edilmiştir. Bu Kuran’ın kendisinde bir eksiklik veya fazlalık değil, var olanın değişik sayımıdır.

Ebu Amr ed-Dâni’ye göre âyetlerin sayısı 6000’dir.
İsmail b. Cafer’e göre âyetlerin sayısı 6214’tür.
Ehl-i Mekke’ye göre âyetlerin sayısı 6219’dur.
Ehl-i Kûfe’ye göre âyetlerin sayısı 6236’dır
Basralılara göre âyetlerin sayısı 6204’tür
Şamlilara göre âyetlerin sayisi 6226’dır
Zemahşerî’ye göre âyetlerin sayısı 6666’dır

Kur’anın kelimeleri: 77439, harfleri: 332015’tir.

b. Toplanışı:

Peygamberimize Kur’an âyetleri ve sûreleri geldikçe Efendimiz (s.a.v) bunları yanında olan ashabına okurdu. Ashap hem duyduğu Kur’an âyetlerini ezberler hem de bir tarafa yazarlardı. Ayrıca nazil olan âyetleri yazmakla vazifeli Müslümanlar vardır ki bunlara “vahiy kâtipleri” denirdi. Böylece Kur’an-ı Kerîm, Peygamberimizin sağlığında çok sayıda Müslüman tarafından ezberlenmiş, yazılmış ve vahiy kâtipleri tarafından da yazı ile kaydedilmişti. Ancak ayrı ayrı olan sayfalar toplanmış değildi.

Peygamberimizin vefatından sonra ilk halife Hz. Ebû Bekir zamanında Yemâme savaşlarında 70 kadar hafız şehit olmuştu. Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir’e müracaat ederek bizzat Peygamberin sağlığında onun lisanından ezberlenmiş olanlar ölüp gitmeden Kuran’ın kitap halinde bir araya getirilmesini teklif etti. Hz. Ebû Bekir bir süre düşünüp, istişare ettikten sonra vahiy kâtiplerinden Zeyd bin Sabit’in başkanliginda bir komisyon kurarak titiz bir çalişma yapti. Böylece âyet ve sûreler Hz. Peygamberin, vahiy kâtiplerine bildirdiği tertip üzere bir araya getirildi.

Kur’an-ı Kerîm böylece toplanmıştır. Vefatına kadar Hz. Ebû Bekir’de kalmış olup sonra ikinci halife Hz. Ömer’e geçmiş, daha sonra Hz. Ömer’in kızı ve Peygamberimizin eşi olan Hz. Hafsa’ya geçmiştir. Titizlikle korunan bu nüsha kutsal bir emanet olarak Hz. Osman’a intikal edince ilk nüsha esas olmak üzere adedi çoğaltılarak yediye çıkarılmış ve Müslümanların nüfuz bakımından çoğunlukla oturmakta olduğu büyük şehirlere gönderilmiştir. Bu çoğaltılan nüshalar da büyük bir şuur ve dikkatle muhafaza olunmuştur. Böylece Kur’an bir yandan ezber (hıfz) yoluyla bir yandan da toplanıp yazılarak tevatüren (yalan söylemelerine imkân olmayan çok sayıda kalabalık tarafından günümüze kadar bir harf bile tahrif olunmadan) gelmiştir.

Kuran’a sevgi ve saygı duymak, gösterdiği yoldan gitmek, her müslümanın borcudur. Kur’an yolu, saadet ve hak yoludur.

c. Özellikleri:

Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerîm’e bir takım özellikler vermiştir ki, başka hiçbir kitapta bulunmaz:

Tarihî belgelere ait bütün şartları, içinde toplayan yegâne mukaddes kitap, Kuran’dır.

Lâfız ve manası ile beraberce Cenab-ı Hak tarafından vahy olunmuş olup bu konuda Cebrail (a.s) ve Muhammet (s.a.v) sadece vasıta olmuştur. Kur’an, Allah Teâlâ’nın ezelî kelâmıdır.

Peygamberden zamanımıza kadar tevatür yoluyla nakledilmiş ve tevatür yüz binlerce, milyonlarca insan tarafından zamanımıza kadar devam ettirilmiştir.

Kur’an kolayca öğrenme özelliğine sahiptir.

Kur’an hem lâfız, hem mana bakımından mucizedir. İnsanda hayranlık uyandıran bir eşsizliğe sahiptir ve benzeri, insanlar tarafından yapılamayacaktır.

Kuran’ın bir başka özelliği ise dünyada başardığı büyük değişikliktir. O, (23) yirmi üç sene gibi kısa bir zamanda yüzyıllar boyunca kökleşip yerleşmiş olan putperestlik ve buna bağlı yüzlerce ahlaksızlığı ve yüz kızartıcı ahlâksız adetleri kökünden silip süpürmüştür. Kuran’ın en mühim özelliklerinden biri insan ruhunda meydana getirdiği büyük tesir ve buna paralel olarak yaptığı inkılâptır.

Kur’an’da çok kısa âyetlerde, çok büyük hakikatler dile getirilmiştir.

Namazlarda zorunlu olarak, namaz dışında hükümlerini öğrenip anlamak gayesi ile sürekli olarak okunur.

Kur’an, başka kitaplar gibi belli bir millete ve belli bir zamanin ihtilaçlarini karşilamak üzere degil bütün zamanlarin ihtiyacini karşilamak üzere ve bütün insanliga gönderilmiştir.

Hakiki mümin Allah Teâlânin bütün kitaplarina inanir ve Hak Teâlânin insanlara son kitabi olan Kur’an-ı Kerîme sarılır, onun hükümlerine riayet etmeğe çalışır. Kuran’ın üstünlüğüne dair Peygamberimizin hadis-i şerifleri çoktur. Peygamberimizin Kur’an-ı: “… Allah’ın metin bir ipi, açık bir nûru, hikmet dolu bir zikri ve sırat-ı müstakîmdir.. Alimler ona doymaz mattakiler ondan usanmaz, onun ilmini bilen ileri gider, onunla hükmeden adalet eder. Ona sıkı sarılan doğru yola hidayet bulur.” hadisi ile ne güzel tanıtmıştır! İslâm âlimleri Kuran’ın üstün özelliklerini tanıtmak için ciltler dolusu eserler yazmışlardır.
PEYGAMBERLERE İMAN

A) PEYGAMBER (RESÜL-NEBİ) KAVRAMI

“Peygamber” kelimesi Farsça bir kelime olup, haber getiren anlamındadır. Dilimizdeki anlam, Yüce Allah’ın, emir, yasak ve hükümlerini kullarına bildirip açıklamak üzere, insanlar arasından seçip görevlendirdiği elçi demektir.

Kur’an-ı Kerîmde peygamber kelimesinin yerine Resûl ve Nebî kelimeleri geçmektedir ki, elçi ve haber getiren anlamındadır. Dînî anlamları bakımından Resûl ile Nebî arasında fark vardır.

Resûl, Allah tarafından kendisine kitap gönderilmiş peygamber demektir.

Nebî, Allah tarafından kendisine kitap gönderilmemiş, fakat önceki peygamberlerin şeriatını tebliğ ile mükellef peygamber demektir. Nebîler de Cebrail aracılığı ile Allah’tan vahiy almışlardır.

İman esaslarından biri de peygamberlere inanmaktır. Peygamberler, Allah’ın seçtiği, eğittiği ve yetiştirdiği insanlardır. İnsan kendi çabaları ile, eğitim ve öğretimi ile peygamberliği elde edemez. Allah, peygamberliği dilediğine verir. Onlar, Allah ile kullar arasında elçilerdir. Yüce Allah’ın, kullarına hak yolu göstermek için gönderdiği ilk peygamber Hz. Adem (a.s), sonuncusu Hz. Muhammet (s.a.v) ve bu ikisi arasında gelip geçen peygamberlerin hepsinin hak olduğuna, Allah tarafından gönderildiğine inanmak farzdır.

B) İNSANLARIN PEYGAMBERLERE OLAN İHTİYACI

İnsanlar kendi akıllarıyla Yüce Allah’ın varlığını ve birliğini anlayıp kavrayabilirler. Fakat ona nasıl kulluk ve ibadet edileceğini, âhiretle ilgili işleri, oradaki ödül ve cezanın nasıl olacağını dosdoğru bilmezler. İşte insanların bu ihtilaçlarını karşılamak için Yüce Allah peygamberler göndermiştir. Onlara her şeyi bildirmiş ve onları insanlara doğru yolu göstermeleri için görevlendirmiştir.

Allah kendisinin varlığını, bir tek oluşunu, ortağının bulunmadığını Ona bu dünyada gözlerin ulaşamayacağını unutan, Allah’ı taşlardan, heykellerden, putlardan ibaret sanan o insanları uyarmak için peygamberler göndermiştir. Peygamberler de bu gerçekleri o insanlara açıkça haber vermişlerdir. Fakat insanların alıştıkları bu şeylerden ve düşüncelerden uzaklaşmaları, peygamberlere inanarak onların Allah’tan getirdiği haberlere uymaları kolay olmamıştır. Bununla beraber çoğunluk peygamberlere inanmış ve onların gösterdiği doğru yolda yürümüştür. Doğru yolu göstermek için gönderilmiş olan peygamberler, ahlâkı güzelleştirmek ve olgunlaştırmak için de güzel bir örnek olmuşlardır.

Peygamberlerin, biri Allah’a karşi, digeri de insanlara karşi olmak üzere iki durumlari vardir. Peygamberlerin Allah’la durumları Onun elçisi olmak ve vereceği emaneti yerine tam olarak ulaştırmaktır Peygamberler bu açıdan Allah’a karşi sorumludurlar.

Peygamberlerin insanlara karşi olan durumlari da, Allah’ın emirlerini ve yasaklarını bildiren bir elçi oluşlarıdır. Onlar yalnız bildirmekle, açıklamakla ve örnek olmakla görevli birer elçidirler. Bu görevlerini tamamıyla yaptıkları zaman, insanlara karşı sorumluluklarını yerine getirmiş olurlar. Onlar Allah tarafından kendilerine bildirilen inanç esaslarını, ibadet şekillerini, güzel ve çirkin, faydalı ve zararlı, doğru ve yanlış, iyi ve kötü şeyleri ayrı ayrı anlatıp açıklamışlar ve Allah’tan aldıkları hiçbir şeyi gizli tutmamışlardır.

İnsanlar dünyada çalışmakla her şeye ulaşabilirler ve en yüksek mertebelere çıkabilirler, fakat peygamber olamazlar. Çünkü peygamberlik insanın kendi çalışma ve gayretine dayanan bir hüner değildir. Onu Yüce Allah dilediğine verir. Çalışıp çabalamakla peygamber olunmaz. Bu husus Kuran’da ” Allah peygamberliği kime vereceğini daha iyi bilir.” ( En’am : 124 ) âyeti ile açıklanmıştır.

C) VAHİY NEDİR?

Vahyin lügat manası: Vahiy, işaret etmek, yazı yazmak, yazılmış nâme ve kitâbe, elçi göndermek, ilham etmek ve gizlice söz söylemek manalarına gelir.

Vahyin ıstılahı manası: Yüce Allah’ın peygamberine dinî bir hükmü bildirmesi, onun kalbine nakşetmesidir.

Vahyin geliş şekilleri: Vahiy Hz. Muhammet (s.a.v)e çeşitli tarz ve şekillerde gelmiştir. Bunların başlıcaları şunlardır:

Vahyin en eski, yani ilk şekli Hz. Peygamber (s.a.v)in uyku halinde iken gördüğü sadık (gerçek) rüyalardır.

Hz. Peygamber sonradan bir hakikat olarak zuhur edecek olan hadiseleri bu rubaları ile daha önceden görmüş oluyordu.

Cebrail (a.s) görülmediği halde Hz. Peygambere çok net bir ses halinde gelen vahiydir. Bu çok net sesi Peygamberimiz çan sesine benzetmişti. Kendisine gelen vahyin en aşır şekli bu idi. Net ses bittiği zaman Hz. Peygamber Allah tarafından ve Cibrîl vasıtası ile bu şekilde vahy olunan sözleri aklında tutmuş oluyordu.

Cebrail (a.s) tarafından Hz. Peygamberin kalbine nefes (üflemek) suretiyle yapılan vahiydir.

Cebraillin insan sûretinde gelip, Peygamberimize vahiy getirmesidir. Hz. Peygambere en kolay gelen vahiy budur. Ekseriya “Dıhye” adındaki sahabî sûretine girerek gelirdi.

Cebrail’in Hz. Peygambere uyku halinde iken vahiy getirmesidir.

Hz. Peygamberin uyanık bulunduğu sırada Cenab-ı Hak ile konuşma şeklinde vuku bulan vahidir.

Vahiy meleğinin kendi aslî sûreti üzere görünerek tebliğde bulunmasıdır. Bu sûretle vahiy, Hz. Peygambere yalnız iki defa vaki olmuştur.

D) PEYGAMBERLERİN SIFATLARI

Peygamberler bütün insanlar için takdir edilmiş olan her türlü iyi ve yüksek vasıflara sahiptirler. Nebîlik ve Resûllük şanına layık olmayan her türlü hallerden ve noksanlıklardan uzak bulunmuşlardır. Bu bakımdan peygamberler şu kemâl sıfatlarıyla vasıflandırılmıştır:

1- İsmet: Peygamberlerin her türlü gizli, açık günahlardan ve bu günahlara delâlet edecek hareketlerden uzak olmalıdır. İsmetin zıddı olan ma’siyet (günahkâr olmak) peygamberler için düşünülemez. Çünkü onlar ilâhî bir egitimden geçmişlerdir. Eger onlar günah işleyip de günahsiz oluşlarina aykiri harekette bulunmuş olsaydilar, bizim de o yolda hareket etmemiz lâzim gelirdi. Çünkü biz onlara ve onlarin girdikleri ilâhî emirlere uymakla memuruz. Halbuki Yüce Allah kullarina günah işlemeyi, günahkâr olmayi emretmez. Bu bakimdan peygamberlerden asla günah olan söz ve davranişlar çikmamiştir.

2- Emanet: Peygamberler her bakimdan emin olup, kutsi, ilâhî vazifeleri hususunda ve diger işlerinde en dogru yolda bulunmalidir. Emanetin ziddi olan “hiyanet”ten uzaktirlar. Çünkü hâin olan bir kimse ilâhî sirlarin tecellî ettigi Nebîlik vazifesiyle şereflenemez.

3- Sidk: Peygamberler her hususta yani gerek dinî hükümleri teblig ve gerek diger emirleri haber verme hususunda dogru sözlü olmalidir. Peygamberlerin yalan söylemeleri men edilmiştir.Çünkü yalan en büyük günah oldugundan “ismet” ve “emanet” sifatlariyla bir arada bulunmaz. Eger, peygamberler yalanci olsalardi, Yüce Allah yalancilari tasdik etmiş olurdu. Halbuki yalanciyi tasdik -bir çeşit yalancilik oldugundan- Allah’ın ilâhî şanında tasavvur edilemez.

4- Fetânet: Peygamberlerin fâtın, uyanık görüş ve zekâ kuvvetlerine sahip olmalarıdır. Onlar insanların en akıllısı, en zekîsidirler. Kendilerinde mutedil bir yaratılış, mutedil bir huy ve güzel bir hayat seyri tecelli etmiştir. Onların haklarında gaflet düşünülemez. Eğer en üstün fetânet ve zekaya sahip olmasaydılar ümmetlerine karşı delilleri ortaya koymaya kadir, onları ikna için güzelce mücadeleye muktedir olamazlardı. böyle bir hal ise risalet ve nübüvvetten kastedilmiş olan gayeye aykırıdır.

5- Şeriatı tebliğ: Peygamberlerin Allah tarafından bildirilen şeyleri ümmetlerine tamamen tebliğ etmeleridir. Bunun zıddı olan “dînî emirleri gizlemek” peygamberlerde yoktur. Çünkü tebliğine memur oldukları bir hakikati gizleyip değiştirserlerdi vazifelerine hiyanet etmiş olurlardı. Halbuki hiyanetle vasıflanmış olmaları ilâhî bir eğitimle men edilmiştir.

6- Adaletli olmak: Peygamberler her türlü işlerinde haktan ve adaletten ayrılmazlar. Hiçbir kimseye haksızlık yapmamışlardır. Adaletli olmanın zıddı olan “zalim olmak” peygamberler hakkında düşünülemez.

7- Erkek olmak: Kadınların yaratılış icabı peygamberlik gibi aşırı ve mes’uliyetli bir vazifeyi yapmaları mümkün olmadığından onlardan peygamber gelmemiştir. Gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin erkeklerden seçildiğini Yüce Allah bize Kur’an-ı Kerîmde açıklamıştır.

E) PEYGAMBERLERİN DERECELERİ

Bütün peygamberler peygamber olmaları bakımından eşittirler, aralarında fark yoktur. Ancak, kavimleriyle olan mücadeleleri, onların bazılarını diğerlerine üstün kılmıştır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“İşte bu peygamberlerden bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Onlardan Allah’ın kendilerine hitabettiği, derecelerle yükselttikleri vardır…” (Bakara / 253)

Aralarında derece farklılıkları, birbirinden üstünlükleri olduğunu Allah’ın beyan ettiği peygamberlerin içinde “Ulu’l – Azm”, azim sahibi peygamberler olduğunu yine Yüce Allah, kitabında şöyle açıklıyor:

“Ey Muhammet! Peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret…” (Ahkaf /35)

Ulu’l – Azm peygamberler, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. Isa ve Muhammet (a.s.)dır.

Kur’an-ı Kerimde şöyle ifade edilmiştir: “Hani biz peygamberlerden söz almıştık; sen (Muhammet (s.a.v.)den, Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan ve Meryem oğlu İsa’dan da. (Evet) biz onlardan pek sağlam bir söz almıştık.” (Ahzab /7)

Kısaca bu peygamberleri tanıtalım:

- Hz. Nuh (a.s): Hz. Nuh (a.s.) zamanında çoğalan insanlar Allah’ı tanımaz oldular. Putlara tapmağa başladılar. Hz. Nuh onları bir Allah’a ibadete çağırdı. 950 sene yaşayan Nuh (a.s.) her türlü çağrı ve ikna metotlarını kullanarak kavmini hakka çağırdı. Ancak bu çağrıya kulak verenler bir gemiye sığabilecek kadar az bir topluluktu. Islahı kabil olmayan azgın ve sapık güruh ise helâkı hak etmişti. İlâhi bir emirle gemi yapıldı, inananlar o gemiye alındı. Bunlar arasında Ham, Sam, Yafes adında Hz. Nuh’un üç oğlu da vardı. İnanmayan ve puta tapanlar ise meşhur “Tufan” ile sulara gark olarak helâk oldular. Bu helâkten sadece Hz. Nuh’a inananlar kurtuldu. Kur’an’da Hz. Nuh’tan şuara, Saffat ve Nuh surelerinde genişçe bahsedilir.

- Hz. Ibrahim (a.s.): Hz. Ibrahim, Nuh (a.s.)dan sonra “Ulu’l -Azm” peygamberlerin ikincisidir. Kâbe’nin banisi, Peygamber (s.a.v.)in büyük dedesidir. Peygamberimizden 2500-2600 yil kadar önce Nemrut zamaninda putperest Babillilere gönderildi. Kendisine on sayfalik bir kitap verildi. Nemrutla mücadelede bulundu, putlarla savaşti, ateşe atildi. Halilullah (Allah’ın sevgilisi) olan Hz. İbrahim’e bütün semavi dinler tazimde bulunur. Kur’an’da Al-i Imran, Bakara, Saffat, Ibrahim ve şuara surelerinde Hz. Ibrahim degişik yönleriyle anlatilmaktadir.

- Hz. Musa (a.s.): Peygamberimizden 1900-2000 yil kadar önce, Israilogullarina peygamber olarak gönderildi. Fir’avn’la mücadelesi, Kur’an’da genişçe anlatilir. Kendisine müstakil bir kitap olarak Tevrat gönderilmiştir. Kur’an’da özellikle Bakara, şuara, Taha, Neml, Kasas ve Kehf surelerinde Hz. Musa (a.s.)dan söz edilir.

- Hz. Isa (a.s): Israilogullarindan olan Hz. Isa (a.s), Hz. Meryem’in oğludur. Babasız dünyaya gelişi bir mucizedir. Beşikteyken konuşmuş, 30 yaşındayken Israiloğullarına peygamber olmuş ve 33 yaşındayken semaya urûc etmiştir. Kendisine müstakil bir kitap olarak İncil gönderilmiştir. Peygamberimizden 600 yıl kadar önce yaşamıştır.

- Hz. Muhammet (s.a.v.): Bütün peygamberlerin sonuncusu olan Peygamberimiz (s.a.v.), yaşadığı asırdan kıyamete kadar gelecek bütün insanlara ve cinlere peygamber olarak gönderildi. Milâdi 571′de doğdu, 610′da peygamber oldu, 632′de vefat etti. Böylece 23 sene peygamberliği süresince ilâhi emaneti büyük bir titizlikle ümmetine tebliğ etti. İlâhi kitap Kur’an-ı Kerim kendisine bir defada değil olaylar ve hadiseler gerektirdikçe gönderildi.

F) MUCİZELER VE DİĞER HARİKALAR

a. Mucize: Âciz bırakan, yapılması, meydana getirilmesi insan gücünün üstünde olan şey demektir.

Terim olarak mucize: Peygamberlik iddiasında bulunan kişinin, iddiasını te’yid ve tasdik için Allah’ın onun elinde gösterdiği alışılmış tabiat kanunları ve normal olaylar üstü, harikulâde bir hadisedir.

Mucizenin asıl sahibi Allah tır. Elçisinin doğruluşunu ispat için mucizeyi tasdik aracı olarak onun elinde gösterir.

b. Harika: Alışılmış olmayan, yaran, kesen anlamlarına gelir. Harika olayda, normali kesen olağanüstülük söz konusudur. Alışılmış olmamak harikanın niteliğidir. “Hariku’l – âde” deyiminde, her zaman vuku bulmayan, bilinenin dışındalık mutlaka vardır.

Bununla birlikte, mucize ile harika arasında bükük farklar vardır. Bunları şu şekilde özetleyebiliriz:

c. Mucizenin şartları:

1- Mucize ancak peygamber olan zattan sadır olur. Mucizede peygamberin meydan okuması vardır.Yalan yere peygamberlik iddia edenlerin mucize göstermeleri imkânsızdır. Bu da onun yalancı peygamber olduğunu ortaya koyar. Mucizeler Allah’ın elçilerini tasdiki olduğundan, Allah ancak gerçek peygamberleri tasdik eder, yalancıları tasdik etmez.

2- Mucize, peygamberlik iddiasında bulunan zatın davasına uygun ve amacına münasip tarzda zuhur eder. Herhangi bir şekilde taklit edilemez, aynısı şu veya bu şekilde yapılamaz.

3- Mucize istek üzerine vuku bulur ve “Bu mucizenin bir benzerini getiriniz.” denir. Ama hiç kimse buna güç yetiremez. Kur’an mucizesi bunu en güzel örneğidir.

4- Mucize gösteren nebi, en yüksek ahlâk ve fazilet esaslarınla mevsuftur. Kendi şahsi çıkarı mucizede asla görülmez. Mucizeyi davası uğruna kullanır. Her yönden ahlâk ve fazilet örneği olan nebinin, bizzat hayatı ve davranışları mucizedir. Bunun en güzel örneği Hz. Muhammet (s.a.v)in hayatı ve davranışları olan sünnettir.

d. Harikanın çeşitleri:

Mucizeden başka olan harika olaylar, çeşitli şekillerde ve şahıslarda ortaya çıkar. Bunların başlıcaları şunlardır:

1- Irhasat: Peygamberlik öncesi peygamber olacaklarda görülen harika olaylardır. Peygamberliğe hazırlık döneminde cereyan eden bu olaylar, peygamber olacağının ön habercisidir. Peygamber (s.a.v.)e bazı ağaçların ve taşların selâm vermesi, Hz. Isa (a.s)ın beşikte iken konuşması irhasata örnektir.

2- Keramet: Allah’ın veli kullarından sadır olan harikulâde hallerdir. Veliler, Allah’ın emirlerine uyan ve yasaklarından titizlikle kaçınan, Peygamber Efendimizin sünnetine tabi olan, ibadet ve taatta üstün züht ve takva sahibi olan Allah dostu saf ve samimi müminlerdir. Keramet bu gibi veli kullardan sadır olur. Evliyanın kerameti haktır. Keramet mucize gibi istenildiği anda değil, kendiliğinden Allah tarafından verilir.

3- Meûnet: Bazı müminlerde ortaya çıkan harikalardır. Bunlarda bir iddia söz konusu değildir. Bazı saf Müslümanların geçimlerinin kolay olması, belâ ve sıkıntılara düşmemesi, ilâhi yardıma mazhar olması bu türdendir.

4- Istidrac: Küfür ve günahı açık olan kişilerde görülen ve onların isteklerine uygun olarak ortaya çıkan harikalardır. Bunlar ancak Allah’ın fırsat vermesiyle mümkün olur. Yoksa istidrac sahibinin elinde bir şey yoktur. İlâhi hikmet gereği bu kişilere bu tür imkân verilir. Zalim ve günahkâr kişilerin başarıları istidrac türünden harikalardır. şeytanın, kıyamete kadar kendisine müsaade edilmesi; Firavunun 400 sene gibi uzun bir zaman yaşayıp baş ağrısı bile görmemesi; Nemrut ve benzerlerinin uzun seneler yeryüzünde saltanat sürüp arzu ve isteklerine erişmeleri ve bütün dünya nimetlerine kavuşmaları, hep bu kimseler için birer istidraçtır.

5- İhanet: Küfrü ve günahı açık olan kişilerin elinde ve onların isteklerine aykırı olarak cereyan eden harikalardır. Yalancı peygamber Müsellemetü’l – Kezzap suyu azalmış bir kuyuya suyunu çoğaltmak maksadıyla tükürmüş; fakat kuyunun mevcut suyu da kurumuştu. Allah (c.c.) bu tip kimseleri, davasında yalancı çıkartmak ve aşağılamak maksadıyla isteklerinin tersine harikalar yaratmıştır. Buna aynı zamanda “Hızlan” da denir.

Sihir ve büyü ise bu harika olaylardan sayılmaz. Sihir ve büyü de Allah’ın izni dahilinde meydana gelir. Belirli bir tekniği ve bilgiyi gerektiren sihir ve büyü dinen haram kılınmış, en büyük günahlardan sayılmıştır.

G) PEYGAMBERLERİN BİLDİRDİKLERİ DİNLERDE BİR OLAN ESASLAR

Peygamberlerin getirdikleri dinlere “Hak din” veya “Semavî din” denir. Hak dinin bir takım mümeyyiz vasıfları vardır:

- Hak din, bir peygamberin Allah’tan vahiy suretiyle alıp insanlara bildirdiği hükümler ve kanunlar şeklinde oluşur.

- Hak din, kâinata mutlak olarak hakim olan bir Allah’a îman ve Ona kulluk etme esasına dayanır.

- Hak din, uhrevî mesuliyeti (ahiret hayatını) kabulü ve buna imanı emreder.

- Hak din, nübüvvete (peygamberlik müessesine) iman esasına dayanır.

- Hak din, mukaddes bir kitaba dayanır.

- Hak din, meleklere imanı (manevî varlıkların var olduğunu kabul etmeyi) emreder.

- Hak dinde ibadet sadece Yüce Allah’a tazîm ve Ona samimiyetle bağlanmak kastiyle yapılır.

- Hak dinde akla ve müspet ilme aykırı bir hüküm bulunmaz.

- Hak din, sosyal hayatta eşitliği, kardeşlik ve adaleti kökleştirmek ve her türlü imtiyazı ortadan kaldırmayı amaç edinir.

- Hak dinde, dînin genel kanunları, bir cemiyetin kurulmasını ve bu cemiyetin en mükemmel bir nizam üzere devam etmesini hedef olarak kabul eder.

H) KUR’AN’DA ADI GEÇEN PEYGAMBERLER

Vahiy meleği vasıtasıyla Yüce Allah tarafından gönderilen ilâhî emirleri ve yasakları insanlara bildirmekle vazifeli kimselere Kur’an-ı Kerîm’in dilinde “Nebî, resûl, beşir ve nezîr” adlari verilir. Bunlar her bakimdan üstün ve seçkin kimselerdir. Peygamberler günah işlemezler, yalan söylemezler, emanete hiyanet etmezler, Allah’tan aldıkları emirleri olduğu gibi insanlara bildirirler. Çok zekî, uyanık ve mantıklı kimselerdir. Peygamberlerin bir kısmı bir kavme, bir bölgeye, bazıları da bütün âleme ve insanlığa gönderilmiştir. Bunların ne kadar oldukları bildirilmemiştir; sayılarını ancak Allah bilir. Kur’an-ı Kerîmde peygamberlerin sadece bir kısmından bahsedilir. Onlar da şunlardır:

1. Hz. Adem (a.s)
2. Hz. Idris (a.s)
3. Hz. Nuh (a.s.)
4. Hz. Hûd (a.s)
5. Hz. Salih (a.s)
6. Hz. Ibrahim (a.s)
7. Hz. Ismail (a.s)
8. Hz. Lût (a.s)
9. Hz. Ishak (a.s)
10. Hz. Yakûb (a.s)
11. Hz. Yusuf (a.s)
12. Hz. Eyyûb (a.s)
13. Hz. şuayb (a.s)
14. Hz. Musa (a.s)
15. Hz. Harun (a.s)
16. Hz. Davut (a.s)
17. Hz. Süleyman (a.s)
18. Hz. Zülkifl (a.s)
19. Hz. İlyas (a.s)
20. Hz. El- Yesâ (a.s)
21. Hz. Yunus (a.s)
22. Hz. Zekeriya (a.s)
23. Hz. Yahya (a.s)
24. Hz. Isa (a.s)
25. Hz. Muhammet (s.a.v)

Bunlardan başka Kur’an-ı Kerîmde isimleri geçen fakat peygamber olup olmadıkları hakkında kesin bilgi olmayanlar vardır ki; bunlar da şunlardır:

- Üzeyir
– Lokman
– Zü’lkarneyn.

İslâm dininin inanç esaslarında Allah’ın peygamberlerinden hiçbirisi diğerinden ayrılmaz. Hepsi peygamber olarak kabul edilir, her peygamberin getirdiği ve tebliğ ettiği dînin hak din olduğu benimsenir. Çünkü İslâm dininin îman esasına göre; gerçek din, semavî din tektir ve Allah tarafından elçiler aracılığı ile gönderilir.

I ) HZ. MUHAMMET (S.A.V.)’IN SON PEYGAMBER OLUŞU

Yüce Allah Hz. Adem ile başlayan peygamberler zincirini Hz. Muhammet (s.a.v) ile sona erdirmiştir. Artik başka din, başka peygamber gelmeyecek; kiyamete kadar bütün dünyada Islâmiyet geçerli olacaktir.

Allah (c.c) Peygamber (s.a.v)i bütün insanliga peygamber gönderdigini şu ayetlerinde belirtiyor:

“De ki: Ey insanlar, ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi Allah’ın elçisiyim.” (A’ raf:158.)

“Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.” (Sebe: 28.)

Yüce Allah’ımız Islâmiyetin son din olduğunu da şu âyetinde haber veriyor:

“… Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim.” (Maide: 3.)

Yine Rabb’imiz kutsal kitabında Peygamberimiz (s.a.v)in son peygamber olduğunu ve Ondan başka peygamber gelmeyeceğini şu âyetiyle ilân ediyor:

“Muhammet, sizin adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir. Fakat Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur.” (Ahzab: 40.)
AHİRETE İMAN

A) AHİRET NEDİR?

Ahiret kelimesinin sözlük anlamı, son ve sonra olandır. Bu anlamda dünyanın sonuna ahiret denir. Terim olarak ahiret, ölümden sonra insanların tekrar dirilmesiyle başlayan ve ebediyen devam eden bir hayatın adıdır.

İçinde yaşadığımız dünyada bulunan her şey sürekli bir değişiklik göstermektedir. Her şeyin durmadan değiştiğini, eskidiğini, canlıların doğup, büyüyüp, gelişip,yaşlanıp öldüklerini, hep gözlemekteyiz.

Yaratılmış olan varlıkların zamanı gelince yok olmaları doğaldır. Çünkü Yüce Allah’tan başka ölümsüz, kalici varlik yoktur. şu halde her şey belirli süreler içersinde varligini devam ettiriyor, sonra da yok oluyor. Bu varliklar arasinda kendisine verilen akil, irade ve güç sayesinde özel bir yere sahip olan insan da belirli bir süre yaşadiktan sonra ölmektedir. Işte insanin canli kaldigi, varligini sürdürdügü bu zaman süresine ömür diyoruz. Insan ömrünün belli bir zaman sonra Allah’ın emriyle son bulmasına da ecel diyoruz. Dünyada her gün veya her an vakti gelen insanların ömürleri tükeniyor; diğer taraftan da yeni doğanlarla yeni hayatlar başlıyor. İşte bunlar gibi bu dünyanın da bir ömrü, bir sonu vardır. Dünyanın bu son bulma anına “Kıyamet kopması” diyoruz. Bundan sonra, Yüce Allah yeni bir âlem yaratacak, bütün ölüleri diriltecek ve hepsini “Mahşer” denilen yerde toplayacaktır. İşte bu yeni âleme “Ahiret” denir.

Ahirete, ahiret günü, kıyamet günü, din günü, ceza günü, son gün, diriliş (ba’s) günü gibi isimler de verilmiştir.

İnsana hayat ve canlılık veren ruh, insanın ölümü ile bedenden ayrılır ve ruhlar âlemine gider.

Kıyametin kopma zamanı gelince İsrafil adlı melek Allah’ın emriyle Sûra üfleyecek bütün bu âlemin düzeni bozulacak, her şey alt üst olup taş üstünde taş kalmayacak ve bu dünya hayatı son bulacaktır.

İsrafil’in Sûra ikinci defa üflemesiyle bütün ölüler dirilecek ve yeni bir âlem kurulacaktır. Burada insanlara dünyada yaptıkları bütün iyilik ve kötülükleri açıkça gösterilecektir. Sevabı, yani iyilikleri çok olanlar Cennete gideceklerdir. Günahı, yani kötülükleri çok olan Müslümanlar günahlarının cezasını görmek üzere Cehenneme gireceklerdir. Bunları Yüce Allah dilerse affeder, dilerse cezalarını çektikten sonra yine Cennete koyar. İnkâr edip iman etmeyenler ebedî olarak Cehennemde kalacaklardır.

İşte yeniden dirilme ile başlayıp sonsuza kadar sürüp gidecek olan hayata âhiret hayatı ve bu hayatın geçtiği âleme de âhiret âlemi veya öteki dünya denir. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Sûra üflenince, Allah’ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde ve yerde, kim varsa hepsi düşüp ölmüş olacaktır. Sonra Sûra bir daha üflenince, hemen ayağa kalkıp, bakakalacaklardır.” (Zümer: 68.)

Birinci Sûrda Allah’ın dilemesiyle ölmeyip kalanlar, Cebrail, Mikâil, Israfil, Azraîl, veya hamele-i arş(Arşı taşıyan melekler), ya da Rıdvan melekleri, hûriler, cennetin hazînedarı olan Malik’le cehennem bekçileri olan zebânîlerdir. Bu âyete göre ” Sûr ” iki defa üflenecektir: Birincisi ölüm üfleyişi, ikincisi de ba’s (dirilme) üfleyişidir.

B) AHİRET GÜNÜNE NİÇİN İNANIRIZ

Ahiret gününe inanmak, iman esaslarindan beşincisidir. Ahirete inanmayan kimse gerçek mümin olamaz. Kur’an-i Kerimde müminlerin özellikleri sayilirken:

“Ey Muhammet, onlar sana indirilen kitaba da, senden önce indirilenlere de inanirlar; ahirete de onlar kesinlikle inanirlar” (Bakara / 4) buyrulmaktadir.

Bir başka ayette:

“Kim Allah’i, meleklerini, kitaplarini, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, mutlaka haktan çok uzak, derin bir sapikliga sapmiştir.” (Nisa /136) buyrulmaktadir.

Önemine binaen Kur’an-i Kerimde birçok ayette Allah’a imandan hemen sonra, Ahirete iman zikredilmiştir.

“Allah’a ve ahiret gününe inanip salih amel işleyen kimselerin Rableri katinda büyük ecirleri vardir. Onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.” (Bakara / 62),

“Insanlardan bazilari, biz Allah’a ve ahiret gününe inandik derler. Halbuki onlar inanicilar degildirler.” (Bakara / 8) ayetlerinde oldugu gibi.

Çünkü ahirete inanan kimse, onun peygamberine, dolayisiyla meleklerine ve kitaplarina kolayca inanir. Allah’ın yüce sıfatlarını öğrenince de, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna ve her şeyi onun takdir edip yarattığına, yani kaza ve kadere de inanır. Ama tecrübe ve müşahede alanı dışında kalan ve sadece nakille, Allah ve Rasülünün haber vermesiyle bilinen yepyeni bir alemin ve hayatın, yani ahiret hayatının var ve hak olduğuna inanmak, daha büyük teslimiyet ister. Bu bakımdan, ahiret hayatına inanmak, iman esasları arasında önemli bir yer tutar.

Ahirete inanan kişi öldükten sonra tekrar dirileceğine, dünyadaki işlerinin karşılığı olan cennet ve cehenneme ve oradaki hayatın sonsuz olduğuna da inanır. Böyle bir inanca sahip olan kişi, yaptığı bütün işlerden sorumlu olduğunu, herkese hakkının burada verileceğini düşünür ve kavrar. Ahiret hayatındaki sonsuz mutluluğun, ancak bu dünyada kazanılacağını da bilir.

Bu dünya bir bakıma ahiretin tarlası gibidir. Burada ne ekersek orada onu biçeceğimize şüphe yoktur.

Ahiret inancı bize çok şeyler kazandırır. İnsanların birçoğu hayatı yalnız bu dünyadan ve kendi menfaatlerinden ibaret görürler. Mal, mülk, para onlar için her şeydir. Bu uğurda haksızlık bile yapabilirler. Daha çok kazanabilmek için başkalarına karşı acımasız olabilirler. İşte böyle insanlardan oluşan bir toplumda ahlâkı korumak güçleşir. Her türlü kötülük bu tür toplumlarda çoğalır.

İnançlı kimseler ise, bu dünyanın geçici olduğunu, ölümle her şeyin bitmediğini, öldükten sonra dirilmenin gerçek olduğunu, âhiret âleminin ebedî olduğunu, düşünürler ve bilirler. Böyle kişiler, bu dünyada daha bilgili ve ahlâklı olmağa çalışırlar. Doğru yollardan, yalana, hileye, rüşvete başvurmadan çalışarak kazançlarını artırırlar. Herkese yardım ederler, kimseye kötülük etmezler. Düzenli, mutlu, saygılı, merhametli olurlar. Adaletten ayrılmazlar, kimseye haksızlık ve eziyet etmezler.

C) AHİRETE İMANIN FERT VE TOPLUM ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Gerçekten uhrevî sorumluluk fikri, İslâm dininde bir asıldır. Fert ve toplum meselesi de bununla ilgilidir. İslâm dininde âhiret ve sorumluluk fikri, korku ve ümit, fertleri topluma bağlayan bir âmildir.

Ahirete iman, daha yüksek ve ebedî bir hayata imandır. Bu dünyaya, ilim ve fazilet kazanmak, bulunduğu hayattan daha ulvî ve ebedî bir hayata yükselmek için geldiğine ve o âlemdeki mutluluğun bu dünyada kazanacağı yüksek ilim ve faziletlere bağlı olduğuna iman etmiş olan bir insan ve toplum için şu tesirleri görülür:

1- Ahiret inancının gösterdiği yolu tutarak aklını, ahlâkını hakîki ve müspet ilimlerle aydınlatır.

2- Bilgisizliğin doğuracağı eksikliklerin gayeye erişmesine engel olacağından korkar. ahirete iman suretiyle Yüce Allah tarafından kendisine verilen aklî kabiliyetleri, insânî özellikleri yaratıldıkları gaye uğruna harcar.

3- İnsan, bu iman sayesinde her işinde doğruluktan ayrılmaz.

4- Para kazanıp zengin olmak isterse kazancını meşru yollardan kazanır.

5- Hile ve aldatma, vurgunculuk ve rüşvet yollarına yaklaşmaz.

6- Kendi hakkını bilir, başkalarının haklarını gözetmeyi bir borç sayar.

7- Vazifelerini tam anlamıyla vaktinde ve zamanında yapar.

8- Kazancını daima yerinde ve faydalı işlerde kullanır.

9- Bir mükâfat ve ceza gününün varlığı ve herkesin bu dünyadaki işinden dolayı Allah’ın huzurunda sorguya çekilecekleri gerçeği âhirete iman etmiş olan kimselerin kalbine yer etmiş olur.

10- Milletler ve toplumlar arasındaki bağların ve ilişkilerin sağlam bir hale gelmesini kolaylaştıracak olan en büyük vasıta âhirete imandır. Bu iman fertlerin kalbinde ne kadar kuvvetli olursa, toplumlar arasındaki ilişkiler de o derece sağlam olur. Çünkü bu iman, her ferdi kendi sınırında durdurup başkasının sınırına geçirmez.

Ahirete iman, insanların kalbine barış hisleri saçan ezelî bir ruhtur. Çünkü barış hissi, adalet ve sevginin meyvesidir. Adalet ve sevgi ise güzel ahlâkın meydana getirdiği şeylerdir. Güzel ahlâk da âhirete imanının aşılamış olduğu bir özelliktir.

D) KABİR HAYATI

İnsan denilen yaratığın yaratılmasıyla başlayan ve değişik biçimlerde devam eden yaşam evreleri vardır. İlk önce ruh olarak yaratılan insanın birinci hayatı ruhlar aleminde başlar ana rahmine gelinceye kadar devam eder; ikinci hayatı, ruhlar alemindekinden farklı bir biçimde ana rahmindeki hayatı; üçüncü hayatı, ruhlar alemindekinden ve ana rahmindekinden de farklı dünyadaki hayatı; dördüncü hayatı, yine öncekilerden farklı bir biçimde kabir hayatı, beşinci ve son hayatı da ahiret hayatıdır.

İşte bir insan öldükten sonra, ahiretin kapısı olan kabir hayatına intikal eder. Kabir hayatı; kabirde vaki olacak sorularla başlar, ölünün kabrinde amellerine göre nîmetlere kavuşması veya azap olunmasıyla kıyamete kadar devam eden bir hayattır.

Dünya hayatı sona eren bir kimse ister bir kabre defnedilsin, ister denize atılsın, isterse hayvanlar tarafından cesedi parçalansın, yensin veya ateşte yansın, mutlaka Rabbinden, peygamberinden ve dîninden sorguya çekilecektir. Ölen kimseleri sorguya çekmek için Allah tarafından görevlendirilen meleklere “Münker ve Nekir” melekleri denir. Bu melekler her ölüye “Rabbin kimdir”, “Dinin nedir”, “Peygamberin kimdir” sorularını sorurlar. Mümin olanlar bu sorulara kolaylıkla cevap verirler ve o andan itibaren kabirleri genişler, güzelleşir ve cennet bahçelerinden bir bahçe olur.

Kâfir ve münafıklar ise bu sorulara cevap veremezler. Onları da kabirleri, kaburgalarını kırıp birbirine geçirinceye kadar sıkar. Kabirlerinden cehenneme bir pencere açılır ve hak etmiş oldukları azabı, çeşitli şekillerde çekmeye başlarlar.

Kabirdeki sual, peygamberler, buluğa ermeden önce ölen çocuklar ve yine akıl baliğ olmadan önce delirenler ile Allah’ın dilediği kimseler hariç, herkese sorulur. Nimet veya azap ise sadece hak edenleredir.

Cenab-ı Allah, ölünün bedeninde lezzet ve elemi idrak edebilecek bir çeşit hayat yaratır da ölü bu biçimde ya nimetlere kavuşur veya azap görür.

Ölü kabre girince ruhu cesedine veya bedeninin parçalarından bir kısmına sirayet eder ve ölü bu sûretle bir çeşit hayata sahip olarak kendine yöneltilen soruları anlar, lezzet ve elemi anlamaya uygun bir duruma gelir. fakat ruhun bu sirayeti ölünün tamamen harekette bulunmasını gerektirmez. Farz edelim ki, ölüye soru yöneltildiği bir anda kabri açılacak olsa, kendisinde asla bir hareket ve üzüntü görülemez.

Ahiret hayatını dünyadaki hayata tamamen kıyas etmek doğru değildir. Bunu bir örnekle açıklayabiliriz: şöyle ki: Yanımızda iki kişinin uyumakta olduğunu farz edelim. Bunlar derin bir uykuya dalmışlar, kendilerinde hiçbir kımıltı görülmüyor. şimdi bunlardan biri tatlı bir rüya görüyor; güya en sevdiği arkadaşlarıyla beraber en güzel bir bahçedeymiş gibi… Bahçeyi süsleyen çiçeklerin güzel kokularından istifade ediyor, çeşitli ağaçların meyvelerinden kopararak tatlı tatlı yiyor. Hasılı kendisi pek neşeli bir halde bulunuyor. Aksine diğeri de, pek elemli bir rüya görüyor. Adeta bir takım caniler ile beraber ızdıraba, acı çekmeye hapsedilmiş… Hapishanenin her duvarından üzerine akrepler, yılanlar, vahşi hayvanlar saldırıyor. Bu durumda bedenî ve ruhî bakımdan sahip olduğu üzüntü sonsuz. Halbuki biz bu iki insanın sakin, sessiz, uykuya dalmış, hareketsiz bir halde olduklarını görürüz. Bunların ne neşelerini, ne de elem ve ızdıraplarını göremeyiz.

İşte bunun gibi bir ölü de kabrinde ya sıkıntı ve ızdıraba düşer, kabri kendi hakkında sıkıntı ve azap yeri olur. Veya refah ve rahata erişir, kabirde cennet nimetleriyle mükâfatlandırılır ve kabri bir cennet bahçesi olur. Artık onların âlemi başka bir âlemdir. Dünyada yaşayanlar o âlemin durumlarını anlayamazlar. Ancak bu hayata iman, bu durumları anlamayı kolaylaştırır.

Kabirdeki sual, azap ve nimeti anlatan Kuranda ayet ve manaca tevatür derecesine varan hadis-i şerifler mevcuttur.

Kur’an-ı Kerimde, Fir’avn ve hanedanı hakkında, onların her gün sabah akşam ateşle azap olunduklarını haber veren şu ayet-i kerime vardır:

“Onlar, sabah akşam ateşe arz olunurlar. Kıyamet koptuğu gün de: “Fir’avn’ın hanedanını azabın en şiddetlisine sokun.” (Mümin/46) denir.

Konuyla ilgili hadis-i şerifler şunlardır:

Zeyd bin Sabit (r.a.)’den yapılan sahih rivayete göre, Resülullah (s.a.v.) Efendimiz Neccar oğullarına ait bir kabristandan geçerken binmiş olduğu katır ürktü, neredeyse Resülullah düşecekti. Orada ya altı, ya beş, ya da dört kabir bulunuyordu. Bunun üzerine Efendimiz sordu: “Bu kabirde yatanları bilen var mı” Bir adam ayağa kalkarak “Ben biliyorum..” deyince, Efendimiz: “Bunlar ne zaman öldüler” diye sordu. O da “Eşrat’ta (Cahiliyette) öldüler” diye cevap verdi. Efendimiz, “Birbirinizi defnetmeyi terk endişem olmasaydı, kabir azabından işittiğimi sizin de işitmeniz için Allah’a dua edip isterdim!” buyurduktan sonra bize döndü ve: “Kabir azabından Allah’a sığının!” diye uyarıda bulundu. Biz de: “Kabir azabından Allah’a sığınırız” dedik. Sonra tekrar bize: “Cehennem azabından Allah’a sığının!” diye emretti. Biz de: “Cehennem azabından Allah’a sığınırız” dedik. Sonra “Ortaya çıkan ve çıkmayan fitnelerden Allah’a sığının!” buyurdu. Biz de: “Ortaya çıkan ve çıkmayan fitnelerden Allah’a sığınırız” dedik. Sonra, “Deccal fitnesinden Allah’a sığının!” diye emretti. Biz de: “Deccal’in fitne-sinden Allah’a sığınırız” dedik. (Müslim)

İbn-i Abbas (r.a.)den rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.v.) iki kabre uğradı da:

“Hiç şüphesiz, bunlar azap görüyorlar. (Gözlerinde) büyüttükleri bir şey hakkında azap görmüyorlar. Evet, o günah büyüktür. Biri (iki kişinin arasını bozmak için) söz taşırdı. Diğerine gelince, idrar(ının üzerine sıçrayıp bulaşmasın)dan sakınmazdı” buyurdu. (Buhari)

Abdullah Ibn-i Ömer (r.a)den rivayet edilmiştir: “Sizden biriniz vefat ettiğinde sabah ve akşam ona kendi makamı gösterilir: Cennet ehlinden ise, cennet ehli makamlarından bir makam; cehennem ehlinden ise, cehennem hücrelerinden bir karargâh gösterilir. Ve ona: Burası senin (ebedi) durağındır. Kıyamet günü Allah seni buraya gönderecektir, denilir.” (Buhari)

E) KIYAMET

Kıyamet denilen dünyanın sonu gelmezden önce bazı garip, olağanüstü olaylar zuhur eder ki, bunlara kıyamet alâmetleri denir. Bunlar kıyametin yaklaştığının ön belirtileridir. Zira kıyametin tam kopacağı zamanı ancak Allah (c.c) bilir. Kullar, bazı alâmetlerin zuhuru ile kıyametin yaklaştığını bilebilirler. Bu alâmetlerin meydana geleceğini Peygamberimiz (s.a.v.) haber vermişlerdir.

Ancak, şunu belirtmeliyiz ki, kıyamet alâmetleri dediğimiz olayların olması, bizim bildiğimiz ve anladığımız manada olmayabilir. Yani o olaylar meydana geldiği ve alâmetler görüldüğü halde, biz onların farkında olmayabiliriz. Çünkü, kıyamet alâmeti olarak gösterilen hadiseler, çok kesin hatlarla tayin edilmiş değildir. Bundan dolayı alâmetin meydana gelişinin farkına varmamış olabiliriz. Öyleyse müslümana düşen, kıyamet alâmetlerini ve zamanını araştırmak değil, her an kıyamete hazır olmaktır. Çünkü ölümle insanın kıyameti kopacaktır. Ölümün ise geleceğini önceden haber veren alâmetleri, herkes için yoktur.

Kıyamet alâmetleri küçük ve büyük alâmetler olmak üzere iki grupta toplanır. Bu ayırış, İslâm alimleri tarafından şu iki nokta göz önünde bulundurularak yapılmıştır:

Küçük alâmet sayılanlar, insanların kendi iradelerine ve hareketlerine bağlı olanlardır. Bunlar insanların kendi fiilleri sebebiyle meydana gelen şerlerden ibarettir. Büyük olanlar ise, insan iradesine başlı olmayan alâmetlerdir.

Küçük alâmetler, zaman itibariyle daha önce meydana gelecektir. Kıyametin kopuşuna, büyüklere kıyasla daha uzaktırlar. Büyük alâmetler ise, kıyamete oldukça yakındırlar. Büyük alâmetler görüldükten sonra artık sayılı günlere girilmiş, dünya rayından çıkmış, mahvolmağa yönelmiş demektir.

F) MÜKAFAT VE CEZA

Ahiret gününe iman etmenin temelinde bu dünyada yapılanların öteki dünyada mükâfat ve ceza olarak karşılıklarının görülmesi vardır.

Yüce Allah bu konuda şöyle buyuruyor: “İşte kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa onun sevabını görecek; kim de zerre ağırlığınca şer yaparsa onun cezasını görecektir.” (Zilzal : 7 – 8.)

Hayat yolunda insanoğlunun üç (3) konağı vardır: Biri bu fânî âlemdir ki buna “Dünya” denir . İkincisi kabir âlemidir ki, buna “Alem-i Berzah” denir. Üçüncüsü ise, ebedî yaşayış âlemidir ki, buna da “Ahiret evi” denir.

Resûl-i Ekrem (sav)e nazil olan vahiyde üç konağın her üçünde de insanın mükâfat ve ceza göreceği bildirilmiştir. İnsan amellerinin cezasını ve mükâfatını başarısızlık ve başarı şeklinde görecektir. Sonra insan ruhu ikinci konağa geçecek; orada da insan kendi amellerinin görüntüsünü bir parça görecektir. Sonra bu mevcut dünyanın bütün işleri sona erecek, fânî âlemin bütün şekil ve görüntüsü silinip ortadan kalkacak, nihayet yeni bir âlem meydana gelecek; o zaman fânî insanlar ebediyete kavuşmak için uyanıp kalkacaklar, bütün amellerin tamamiyle karşılığını mutlaka göreceklerdir.

İnsanın ilk ceza göreceği yer bu dünyadır. Her ne kadar insanın iyilik ve fenalığının tam karşılığını öteki dünyada “Ahirete” bırakılmışsa da, yaptığı işlerin karşılığını bu dünyada da az çok görür. İnsan salih amel, iyi işler karşılığı olarak; izzet, şöhret, şan, şeref, sevgi, güven, refah, saltanat ve egemenliğe sahip olur. Aksine kötü amellerle, fena işlerle de zillet, rezalet, şerefsizlik, perişanlık, güvensizlik, korku, keder ve mahkumiyete uğrar. Yüce Allah bu hususta şöyle buyuruyor:

“Bu dünyada iyilik edenler için iyilik vardır. Ahiret yurdu ise daha iyidir. Fenalıklardan sakınanların yurdu, en güzel, en mükemmel yurttur.” (Nahl / 30 )

“Allah’ın mescitlerinde, Allah’ın adının anılmasına engel olan ve onların harâb olmasına çalışanlardan daha zalim kim vardır? Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir. (Başka türlü girmeğe hakları yoktur.) Bunlar için dünyada bir rezillik, âhirette de büyük bir azap vardır.” (Bakara : 114.)

“… Sizden kim, dininden döner de kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da âhirette de geçersiz sayılmıştır. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar.” (Bakara: 217.)

G) HAŞR VE MAHŞER

Haşrin sözlük manası, toplamaktır; Mahşer de toplanılan yere denir. Terim manası ise, kıyamet gününde dirilmeyi(ba’si) müteakip mahlukatın bir araya toplanmasıdır.

Kuran’da: “Bütün insanların bir araya toplanacakları gün” (Hud / 103), olarak nitelenen haşr için, “Sizi toplanma gününde bir araya getirdiği gün, işte o, kimin aldandığının ortaya çıkacağı gündür.” (Tegabün / 9) , “Onların hepsini bir gün toplarız” (Yunus / 28), “…o gün, suçluları korkudan gözleri göğermiş olarak toplarız.” (Taha / 102), “Gözleri dönmüş olarak, dağılmış çekirgeler gibi, kabirlerinden çıkarlar ve çağırana doğru koşarlar.” (Kamer /7-8) buyrulur.

Kıyamet günü Allah Tealâ yeryüzünü dilediği şekle sokar. Mahşer yeri, Peygamberimizin ifadesine göre: “Üzerinde hiçbir alâmet (dağ, deniz, bitki v.b.) bulunmayan, halis buğday unundan yapılmış yufka gibi beyaz ve parlak bir düzlük” (Buhari) olacaktır. Dirilişi müteakip mahlukat, hesap ve kısas için bu düzlükte toplanacak. Hesaplaşmadan sonra ise hayvanat toprak olacaktır.

Ba’s (diriliş) ve haşr, bazılarının dediği gibi sadece ruh ile değil, ruh ve cesetle birlikte olacaktır. Ahiretin varlığının ispatı konusunda da işaret edildiği gibi, insanları yoktan var eden Allah’ın onları, çürüyüp toprak olduktan sonra çürümüş parçalarını bir araya toplayıp diriltmeye de gücü yeter. Üstelik konu ile ilgili ayet ve hadislerin pek çoğunda bu husus açıklanmıştır.

Kur’an-ı Kerimde: “İnsan zanneder mi ki, biz onun kemiklerini toplayıp bir araya getiremeyeceğiz. Evet biz, parmak uçlarını bile derleyip iade etmeğe kadiriz.” (Kıyame / 3-4) buyurulur.

Mahşerde toplanan insanların o gün karşılaşacakları durum ve görecekleri muamelelerin, herkesin dünyadaki amellerine göre olacağı, Peygamber Efendimizin çeşitli hadislerinde haber verilmiştir. Bu konuda pek çok hadis vardır. Bunlardan bazılarında mahşerin sıkıntılı hali anlatılır; güneşin bir mil kadar yaklaştırılacağı ve bu dayanılmaz sıkıntıların, Peygamberimizin şefaati ile son bulacağı belirtilir.

H) AMEL DEFTERLERİ

Mahşerde herkes toplandıktan sonra insanlar için dünyada yazıcı melekler tarafından tutulan amel defterleri dağıtılır. Dünyada insanın yaptığı her şey, bu defterlerde bütün teferruatıyla kayıtlıdır. Unutulmamalıdır ki, bunları dünyadaki defter ve kitaplara benzetmek yanlıştır. Amel defterleri, bir kısım insanlara sağdan, diğer bir kısmına da soldan veya arkadan verilir.

Amel defterini sağdan alanlara “Ashab-ı yemin” denir ki, bunlar cennete girmeyi hak eden müminlerdir. Onların hesabı kolay ve sevinci fazla olacaktır. Sınıfını geçen örencinin karnesini alınca herkese göstermesi gibi, onlar da her önüne gelene, alın alın, kitabımı okuyun diye gösterirler.

Amel defterlerini soldan veya arkadan alanlara “Ashab-ı şimal” denir ki, bunlar, hesabı çetin olacak ve sonuçta cehenneme gidecek olanlardır. Bunlara defterleri verilirken: “Oku kitabını, bugün hesap görücü olarak sen kendine yetersin.” (Isra / 14) yani defterini okuyunca hesap neticesinde nereye varacağını kendin de anlarsın, denir.

I) HESAP VE SUÂL

Mahşerde ilahi adaletin tecellisi için mahkeme kurulacak ve herkes yaptıklarından sorguya çekilecektir. Orada mutlak hakim olan Allah’ın huzurunda herkes hesap verecektir. Allah Tealâ aslında her şeyi bilmektedir. Amel defterlerini alan herkes de kendi yapıp ettiklerini en ince ayrıntılarına kadar görmüştür.

Ancak Allah Tealâ, herkese suçlarını bir bir itiraf ettirmek, azabı hakkettiğini göstermek için daha doğrusu böyle istediği için kullarını bir bir hesaba çeker. Ancak, bir anda insanlardan birinin hesaba çekilmesi, diğerlerinin hesabının görülmesine engel olmaz.

Ahirette insanların nelerden sorguya çekilecekleri bir hadis-i şerifte ana hatlarıyla açıklanır. Buna göre insan:

1- Ömrünü ne yolda tükettiğinin,

2- İlmini ne yolda kullandığının ve onunla hangi amelleri yaptığının,

3- Malını nereden kazanıp nereye harcadığının,

4- Cismini ne yolda yıprattığının hesabını mutlaka verecek, bu hesabı vermeden hiçbir yere gidemeyecektir.

Hesap ve sual esnasında, melekler tarafından tutulan amel defterleri yanında, insanın elleri, ayakları ve derilerinin de şahitlik edeceği Kuran’da bildirilmiştir. (Fussilet /19-21; Yasin / 65)

O gün, kendilerine Allah’ın bir lütfu ve dünyada yaptıklarına karşılık hesap ve sualden muaf tutulanlar da vardır.

J) MİZAN

Mizan, mahşer gününde herkesin amellerinin miktarını bildiren bir ölçüdür. Bu ölçü vasıtasıyla herkes kendi sevap ve günahının derecesini anlayacaktır. Gerçek mahiyetini sadece Allah’ın bildiği mizanın varlığı Kuran’la sabittir.

Kur’an’da bu konuda şöyle buyurulur: “Kiyamet gününde amellerin tartilmasi haktir, gerçektir. Tartilari aşir gelenler, işte onlar kurtulanlardir.” (A’raf /8) “Biz kiyamet gününe mahsus adalet terazileri kuracagiz. Hiçbir kimse hiçbir Haksizliga ugratilmaz. Bir hardal tanesi kadar bile olsa, yapilani ortaya koyariz. Hesap gören olarak biz yeteriz.” (Enbiya /47)

Mizan, hiçbir kimsenin en küçük amelinin dahi zayi’ olmasina meydan vermeyen, tam manasiyla hakli ve adaletli bir ölçü aletidir. Herkesin ameli, mahiyetini bilmedigimiz bu aletle ölçülecektir. Iyilikleri agir gelenler cennete gönderilirler. Kötülükleri agir gelenler de cehenneme gönderilirler. Ancak cehenneme gidenlerden iman sahibi olanlar cehennemde sürekli kalmazlar. Günahlari kadar cehennemde ceza çektikten sonra cennete gönderilirler.

K) SIRAT

Lügatte yol demektir. Terim olarak sirat, cehennem üzerine kurulmuş olan son derece ince ve keskin bir köprüdür ki, herkes bunun üzerinden geçecektir. Cennete gitmek için sirattan başka yol yoktur. Ancak sirattan geçmek, geçen şahsin iradesine degil, dünyadaki yaşayişina, iman, amel, ihlâs ve ahlâkina baglidir.

Buna göre müminlerden bazilari derecelerine göre sirati göz kaymasi, şimşek, rüzgâr, kuş, yariş ati… hiziyla geçerken bazilari da zorluk çekecek veya tamamen geçemeyecektir. Kâfir ve münafiklar ise sirati geçemeyip cehenneme atilacaklardir.

Sirati ilk geçen ümmetin bizim peygamberimizin ümmeti olacagi da bu konuda gelen haberler arasindadir.

L) ŞEFAAT

Şefaat: Ahirette günahkâr olup ta cehenneme girme durumunda olan müminlerin affi, ibadet ve taat ehlinin daha büyük derecelere ulaşmasi için peygamberler ile ümmetin büyüklerinin Allah Tealâya yalvarmalaridir.

Beş çeşit şefaat vardir:

1. Şefaat-i uzma: En büyük şefaat demektir. Kiyamet günü mahşerdeki bekleyişin sona erip hesabin başlamasi için Peygamber Efendimizin bütün insanliga şefaatidir.

2. Bazi müminlerin hesap görmeden cennete girmelerini saglayan şefaat. Bu da Resülullah (s.a.v.)e mahsus olan bir şefaattir.

3. Cennette bazi müminlerin derecelerinin yükselmesi için olan şefaat

4. Günahlari sebebiyle cehenneme girecek olan müminlerin, cehenneme girmeksizin cennete girmelerini saglayan şefaat.

5. Cehenneme girmiş olan müminlerin, cezasini tam çekmeden affedilip çikarilmasi için olan şefaat.

Son üç maddede yer alan şefaate, Allah’in izniyle Peygamberimizin yaninda diger Peygamberler, ilmiyle âmil olan âlimler ve şehitler de yetkilidir.

Allah’in izni olmadan hiç kimse şefaat edemeyecegi gibi, Allah’in izin vermedigi hiç kimseye de şefaat edilmez. Şefaatte de ilâhi adalet daima gözetilir.

M) CENNET VE CEHENNEM

Ahiret hayatinda mükâfat görecek olanlarin toplanip yaşadigi yere cennet, ceza görecek olanlarin cezalarini çektikleri yere de cehennem denir.

Cennet, Allah’ın sayısız nimetleriyle doludur. Bu manayı ifade eden değişik sıfatları vardır:

1. Cennet’ün – naîm: Nîmetler bahçesi,
2. Cennet’ül – huld: Dâimî bahçe,
3. Cennet-i adn: Dâimî kalınacak bahçe,
4. Cennet’ül – me’vâ: Barınılacak bahçe,
5. Firdevs: Bahçe,
6. Ravza: Çayır, çimeni bol olan yer,
7. Dâr’ul – huld: Dâimî kalınacak yer,
8. Dâr’ul – mukâme: İkâmet olunacak yer,
9. Dâr’us – selâm: Emniyet ve selâmet yeri.

Kur’an-ı Kerimde ve Hadîs-i şeriflerde cennet çeşitli yönleriyle anlatılıyor.

Cehennem: Cehennemde cismanî ve ruhânî iki çeşit ceza vardır. Kur’an-ı Kerimde cismanî cezalar şu şekilde beyan olunmaktadır:

1- Kur’an-ı Kerimde cehennem ateşinden ve bu ateşin yakıcılığından çeşitli defalar bahsedilmiştir. O derece ki, “Nar=ateş” sanki cehennemin ikinci ismidir. Buna yakın şu ifadelerle de Kur’an’da geçmektedir: “Sair = parlayan ateş” “Azab’ül-harik = yakıcı azap”.

2- Cehennemde gölge olmayacaktır. Hatta şöyle emir verilecektir: “Haydi, yalan saydığınıza doğru yürüyün. Üç kola ayrılmış gölgeye gidin ki onda gölgelik olmaz. Sizi alevlerden korumaz.” (Mürselât: 29-31).

3- Cehennemde serinlik olmayacaktır. “Orada serinlik ve içecek şey tatmayacaklar.” (Nebe’: 24).

4- Cehennemde rahatlık getirecek olan ölüm de toktur. Cismin ferah bulacağı hayat da yoktur. “Oraya (cehenneme) giren ne ölür ne de yaşar”.

5- Cehennemde içilecek yalnız kaynar su, cerahat ve irin vardır. “Ateşte daima kalacak olanlar, bağırsaklarını parça parça eden kaynar su içenler gibidir”. (Muhammet: 15)

6- Yiyecek, acı meyveler “Zakkum” vardır. “… Yoksa öyle bir zakkum ağacına konmak mı hayırlı? Biz bu ağacı zalimler için nimet kıldık. O ağaç cehennemin dibinde biter. Meyvesi yılanların başı gibidir. Onlar o ağaçtan yiyip karınlarını doyuracaklar, sonra üzerine kaynar sular içecekler, sonra dönüp gidecekleri yer cehennem olacaktır”. (Saffât: 62 – 67.)

7- Yiyecek olarak vücuda hiç faydası olmayan ” Kuru dikenler” vardır.”Onların bütün yiyecekleri dikenden başka bir şey değildir. (Bu gıda) onları ne (doyurur), semirtir, ne de açlıktan kurtarır.” (Gâşiıe:6-7.)

8- Ateşten elbiseler vardır.”Kâfirler için ateşten elbiseler biçilmiştir” (Hacc: 19.)

9- Demirden oturacak yer ve yatak vardır.”Onlar için demirden gürzler de vardır”.

10- Boynunda halka ve zincirler vardır.”Biz kâfirler için zincirler, lâleler (halkalar) alevli ateşler hazırladık”. (Dehr: 4.) Bu saydığımız cismanî cezalardan başka öyle ruhânî cezalar olacaktır ki, bakanların gözleri dikilip kalacaktır. Birkaç ayetten örnek görelim: “O, Allah’ın öyle bir ateşidir ki acısı yürekleri sarar.” (Hümeze:6-7) “Onlar, uğradıkları gam ve kederden (duydukları acı ızdırapdan) dolayı içinden çıkmak istedikçe yine oraya iade olunurlar (Ve kendilerine) : Yanmanın azabını tadın! denilir.” (Hacc:22)

N) A’RAF

A’raf, tümsek, tepe anlamına gelir. Terim olarak “A’raf ” kelimesinin hangi anlama geldiği hususunda İslâm âlimleri farklı açıklamalar yapmışlardır:

1- Bir kısım âlimlere göre “A’raf” cennetle cehennem arasında bulunan sur (=Yüksek duvar)dan bir perdenin yüksek tepeleridir.

2- Bazılarına göre ise “A’raf”, mizanda iyilik ve kötülükleri, yani sevaplarıyla günahları denk geldiği için cennet veya cehenneme girmeyenlerin kaldıkları yerin adıdır. Bunlar, Allah’ın izniyle, haklarında yapılan bir şefaatle daha sonra cennete gireceklerdir.

3- Diğer bazı âlimler ise “A’raf”ın, fetret devirlerinde ölenlerle, müşriklerin çocukları ve delilerin kalacakları yer olduğunu söylemişlerdir.

Kur’an-ı Kerimde “A’raf” sûresindeki “A’raf”la ilgili ayet şu mealdedir: “İki taraf (Cennetlikler ve cehennemlikler) arasında bir perde vardır. A’raf (burçlar) üzerinde de bir takım insanlar vardır ki, her iki tarafı da (yani cennetlik ve cehennemlik olanları) simalarından tanırlar. Cennetliklere “Size selâm olsun” derler. Bunlar, henüz girmeyen fakat cenneti uman kimselerdir. Gözleri cehennemlikler yönüne çevrilince de: “Rabbimiz, bizi zalimlerle beraber bulundurma” derler.” (A’raf / 46-47)

O) HAVZ-I KEVSER

Ahiret günü Allah Tealâ, Peygamberlerine birtakım havuzlar bahşedecektir. Her Peygamber, ümmetinin cenneti hak etmiş olanlarına o havzın hoş kokulu ve lezzetli suyundan içireceklerdir.

Havz-ı Kevser adı, Peygamber Efendimize verilen havzın ismidir. “(Habibim) doğrusu biz sana kevseri verdik.” (Kevser/1) ayeti buna işaret eder.

Peygamber Efendimizin havzı, diğer Peygamberlerinkinden daha büyüktür. İçenleri de daha çok olacaktır. Bu havzın suyu, sütten daha beyaz ve miskten daha hoş kokuludur. O dehşetli günde müminler bu sudan içip hararetlerini teskin edecekler ve bir daha susuzluk duymayacaklardır. Peygamber Efendimiz bu konuda şöyle buyururlar: “Benim havzımın kenarları tam bir aylık yaya yolu genişliğindedir. Onun suyu sütten beyaz, kokusu miskten daha hoştur. Bardakları da gökyüzünün yıldızları gibi çoktur. Ondan içen kimse hiç susamaz.”
KAZA VE KADERE İMAN

A) KAZA VE KADER

Kaza ve kadere inanmak, iman esaslarından altıncısı ve sonuncusudur.

Alemdeki canlı cansız her varlığın, güneşin, ayın ve yıldızların yoktan yaratıldığını biliyoruz. Bütün bunların belirli bir düzen ve ölçüler içerisinde hareket ettiğini ve değişip durduğunu, zamanı gelince de yok olduğunu görüyoruz. Bu ince düzen bu sürekli oluş ve yaratılış bir tesadüfün eseri olamaz. İşte bütün bunları yapan sonsuz bir güç vardır ki, o da Allah’tır. Onun bilgisi dışında hiçbir şey olamaz. Başlangıçtan sonsuza kadar ne olacaksa o, hepsini bilir.

Âlemde vuku bulan, cereyan eden her şey Allah’ın kaza ve kaderiyledir. Her şey, Allah’ın ilim, irade ve kudretinin eseridir, ilâhi kanuna tabidir. Her şeyde sebepler, bir takım ölçüler mevcuttur, bütün bunlar Allah’ın kaza ve kaderine uygun olarak meydana gelir. Allah bir sebep ve hikmete uygun olarak yaratır.

Kader, bir şeyin ölçüsüdür. Her varlık bir ilâhi ölçüye bağlıdır. Âlemdeki düzen ve istikrar, devamlılık ilâhi kaza ve kaderle mümkün olmaktadır.

Rabbımızın, olacakların hepsini, önceden bilip takdir etmesine (ölçüp, biçip belirli kılmasına) KADER denir. Bu, Allah’ın ilim sıfatının sonucudur.

Yüce Allah’ın takdir ettiği şeylerin zamanı gelince, Onun tarafından yaratılıp ortaya çıkmasına ise, KAZA denir. Bu da, Allah’ın irade, kudret ve yaratma sıfatlarının sonucudur. şu halde kaza ve kadere iman, Allah’ın ilim, irade, kudret ve yaratma (Tekvîn) sıfatlarına inanmak demektir.

B) KAZA VE KADERLE İLGİLİ AYET VE HADİSLER

“şüphesiz ki biz, her şeyi bir kader (ölçü) ile yarattık.” (Kamer/49),

“Allah her şeyi yaratmış ve her birine belirli bir nizam vererek, onun kaderini tayin ve takdir etmiştir.” (Furkan/2),

“Yeryüzünde ve sizin başınıza gelen her hangi bir olay yoktur ki, biz onu yaratmadan önce o, kitapta bulunmasın. Doğrusu bunu bilmek Allah’a kolaydır.” (Hadid/22),

“Ölümü aranızda biz tayin ettik…” (Vakıa/60),

“Bu sebeple yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra da bir takdire göre buraya geldin ey Musa!…” (Taha/40),

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)den Hz.Ömer (r.a.)ın rivayet ettiği, Cibril hadisi diye bilinen hadis-i şerifte, iman, İslâm ve ihsanın ne olduğunu Cebrail’e anlatırken iman konusunda şu ifadeyi kullanmıştır: “İman, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmaktır.” (Müslim/İman),

Bu hadiste kadere inanmanın iman esaslarından olduğu açıkça belirtiliyor. Bununla birlikte ilâhi bir sır olarak kabul edilen kaza ve kader konusunda Peygamberimiz, fazla konuşulmamasını, münakaşa edilmemesini, bu konuya fazla dalınmamasını tavsiye etmiştir.

C) İRADE

Kaza ve kadere iman, insanın durumunu tespit ve tayinde büyük önem kazanır. Her şeyden önce insanın iradesinin olup olmadığı söz konusu edilir.

İrade; istek, arzu, eğilim, kast, sevgi ve benzeri anlamlara gelir. Bir sıfat olarak kabul edilir. Bu sıfatla canlı fiillerini yapar. Her hangi bir işin meydana gelmesinde irade sıfatı ilk ve en önemli rolü oynar. İrade, istek olmayınca iş meydana gelmez.

İradeyi anlamanın iki yolu vardır:

Allah’ın ve insanın iradesi,

İnsanın iradesi.

a) Allah’ın ve insanın iradesi

Allah’ın iradesinin olduğu ve bu iradenin her şeyi kuşattığı malumdur. Allah mutlak irade sahibidir. Bu ilâhi iradenin varlığına akıl ve nakil (ayet ve hadisler) şahitlik etmektedir. Âlemde hiçbir şey, Allah’ın mutlak iradesinin dışında değildir.

İlâhi iradenin her şeyde hükümran ve söz sahibi olması bakımından, Allah’ın irade ve meşietine “Külli irade” denebilir. Bu bakımdan ilâhi irade, insanın iradesini de kuşatır.

İnsanın da iradesi vardır. İnsan bazen istekli, bazen isteksiz olur; bazen bir işi yapmak ister, bazen istemez. Bunlar onun iradesinin varlığının delilidir. İnsanın bu tarzda anlaşılan iradesi, Allah’ın yüce, mutlak, tarifi imkânsız iradesinin yanında çok küçük bir iradedir. Bu bakımdan insanın bu iradesine, Allah’ın külli, mutlak iradesi yanında “Cüz’i irade” denebilir.

b) İnsanın iradesi

İnsanın iradesinin olduğu kesindir. Bu irade, insan tek başına ele alındığında bağımsızdır, hürdür, bütündür, küldür.

İnsanda ortaya çıkan hareketler iki türlüdür:

1- İhtiyarî fiiller: Yapmak ve yapmamak kulun elindedir. Kul irade-i cüziyesi ile bunu ister. Allah (c.c) da yaratır. O yüzden kul, ihtiyari fiillerden (kendi yaptığı işlerden) sorumlu olur. Okumak, ders çalışmak, namaz kılmak, içki içmek… gibi. İnsan, kendisinde bulunan ve bir bütün olarak kabul edilen iradesini kullanarak bu hareketleri yapar ve bunları kendisi için iradi fiil haline getirir. Sözgelimi insanın önünde “camiye gitmek veya gitmemek” şeklinde iki tercih bulunsa, insanın bunlardan birini tercih etmesi istense, bu taktirde insanda hem külli iradenin, hem cüz’i iradenin varlığı görülür. Söz konusu insan, camiye gidip gitmeme noktasında külli, ikisinden birini tercih ettiğinde ise cüz’i iradesini kullanma halindedir.

Gerçekte insanın hayatı sürekli bir tercihler zinciri şeklinde devam edip gitmektedir. İnsan kendisinde bulunan irade-i cüz’iyesiyle Allah’ın emirlerine uygun veya ters tercihlerde bulunur. Allah (c.c.) da kulun tercihine uygun olarak o fiilleri yapma kudreti halk eder. O fiilleri isteyen ve yapan kul, fiillerinden de sorumlu olur. Bu fiillerinde kendisi tercih yaptığından fiillerinde mecbur değildir. Böylece tercihler hayat boyu kulun amellerini oluşturur.

2- Gayr-i ihtiyarî fiiller (refleks hareketler): İnsanların kendi iradesi ve isteği olmadan sırf Allah’ın yaratması ile olan hareketlerdir: İnsanın acıkması, hasta olması, unutması ve yanılması gibi şeylerdir.

D) KAZA VE KADER KONUSUNDA GÖRÜŞLER

Kaza ve kader konusu, insan zihnini meşgul eden konuların başında gelir. Bu konuyla ilgili olarak ilk devirlerden itibaren çeşitli görüşler ortaya atılmıştır. Kaza ve kader konusunda başlıca üç görüş vardır:

a) Ehl-i Sünnetin görüşü

Ehl-i Sünnete göre insan, belli ölçülere göre hareket eden hür bir varlıktır. O, işlerini kendi irade ve ihtiyariyle yapar. Zorunlu fiiller dışında kendi isteğine bağlı olarak yaptığı işlerin emir olanlarından mükâfat, yasak olanlarından ceza görecektir. Allah’ın teklifleri, sevap ve ikabını gerektirecek işler bellidir. İnsan bunları seçme ve yapmada serbesttir.

Burada iki husus ortaya çıkmaktadır:

İnsan kendi irade ve ihtiyariyle yaptığı zorunlu olmayan fiillerden, başka bir deyimle, isteğe bağlı olarak seçimini kendi kendisinin yaptığı işlerden sorumludur. Bu fiillerin tümü teklif dairesine girer, sevap veya ikabı, mükâfat veya cezayı gerektirir.

Tek yaratıcı ancak Allah’tır. İnsanı, fiillerini ve her şeyi yaratan Allah’tır. Çünkü “Allah her şeyin yaratanıdır.” (Zümer / 62), “Sizi ve işlediklerinizi yaratan Allah’tır.” (Saffat / 96)

İnsanda yaratma vasfı yoktur. O, fiilini seçme hürriyetine sahiptir. İnsanın seçimine göre yaratma Allah’a aittir. İnsan ancak kâsibtir, müktesiptir, fiillerini kesb eder, kazanır.

b) Cebriyenin görüşü

Ehl-i Sünnetin dışında yer alan Cebriye’ye göre insan fiillerinde yaptığı işlerde mecburdur. İnsanın iradesi, gücü yoktur. O fiillerini zorunlu olarak yapar. İnsanın fiilleriyle münasebeti, çöpün rüzgârla olan münasebeti gibidir. Fiiller insana nispet edilir. Kulların hareketleri cansız varlıkların hareketleri gibidir. Kulun fiillerinde ihtiyar sahibi olması, mucit ve halık olmasını gerektirir. Halbuki yaratıcılık yalnız Allah’a aittir.

Bu fırka, kaza ve kaderi nazara alarak kulun fiillerini yapmada mecbur olduğu görüşünü ileri sürmüştür. Bununla Allah Tealâyı acizden tenzihe çalışırken diğer taraftan Allah Tealâya zulüm isnat etmişlerdir.

Bu görüşe göre insan, değersiz, şuursuz, akılsız, iradesiz bir varlık durumuna düşüyor. O âdeta cansız bir varlık haline geliyor. Böylece dinin, Peygamberin, kitabın, teklifin, ceza ve mükâfatın hiç bir değeri kalmıyor. Bu görüş sahipleri zaten zamanla yok olup gitmişlerdir. Ama zaman zaman hayatta aynı görüşü benimseyenlerle karşılaşmak mümkündür.

c) Mutezile’nin görüşü

Mutezile, Cebriyenin görüşünün tam tersini savunur. Mutezileye göre insan irade ve güç sahibidir ,kendi fiillerinin yaraticisidir. Onlara göre insan, kendi fiillerini yaratirsa ancak hür ve sorumlu olur, ceza ve mükâfat ancak böyle tahakkuk eder.

Mutezilenin bu konudaki görüşünde aşiriliga gittigi görülüyor. Gerçekte insan cüz’i bir irade sahibidir. Allah’ın bahşettiği bir kudretle fiillerini yapar; ama asla yaratıcı değildir, kendi fiillerinin halıkı olamaz. İnsan dilediğini seçme ve yapma hakkına sahiptir. Ama hiç bir zaman mutlak irade ve mutlak güç sahibi değildir.

Görüldüğü gibi, Ehl-i Sünnetin bu konudaki görüşü aşırılıktan uzak, Kur’an ve sünnetin ruhuna uygun orta bir yolu temsil etmektir.

E) HAYIR VE ŞER

Dinimizin, iyi, güzel ve yararlı gördüğü söz, düşünce ve davranışlara “HAYIR”; kötü, çirkin veya zararlı gördüklerine de “ŞER” denir. Dinimize göre; hayrı da, şerri de yaratan Yüce Allah’tır.

Yüce Allah hayra razıdır; fakat şerre razı değildir.Yani Rabbımız, kötülüklerimizi beğenmeyerek iyiliklerimizi ise beğenerek yaratır. Çünkü Onun bilgisi ve yaratması dışında hiçbir şey olamaz.

F) İYİYE VE DOĞRUYA YÖNELME

Bir insan, “Allah böyle takdir etmiş, ben ne yapabilirim” deyip kötü davranışlarda bulunamayacağı gibi, tembel tembel de oturamaz. Çünkü insan, cüz’î irade dediğimiz güçle, iyiyi veya kötüyü kendisi seçer. Yüce Allah, emir ve yasaklarıyla iyi ve kötü yolu göstermiş ve “İyi olana gidin, kötü olandan uzaklaşın” demiş; bu iki yoldan birini seçmekte insanı serbest bırakmıştır. İyi ve kötü yollardan birini seçmek insanın kendi isteğiyledir. Allah, insanın bu isteğine göre iyi ve kötüyü yaratır. Böyle olunca isteyen ve istemeyen insandır, yaratan ise Allah’tır. Bunun için insana, irade ve gücünü kullanarak yaptığı davranışlardan sorumlu tutulacağı, âhiret gününde niçin kötü yolu seçtiğinin sorulacağı bildirilmiştir. İradesini iyiye, doğruya yöneltip iyi ve yararlı davranışlarda bulunanlar mükâfatını görecekler, kötüye yönelip kötü ve zararlı davranışlarda bulunanlar, tövbe etmeden ölürlerse cezasını çekeceklerdir.

Kötü çirkin davranışlarda bulunanlar, dünyada da bu kötü davranışlarının cezasını görürler. Bunun için insana yaraşan iradesini iyi, doğru ve yararlı olana yönelterek güzel davranışlarda bulunmak ve bu sayede hem dünyada hem de âhirette mutlu olmaktır. Dinimizin bütün emir ve yasakları insanın cüz’î iradesine yön vermek içindir.

G) TEVEKKÜL

Bir amaca ulaşabilmek için gerekli olan bütün tedbirleri aldiktan sonra Allah’a güvenmeye ve sonrasını Ona bırakmaya “Tevekkül” denir. Meselâ: Bir çiftçi önce tarlasını zamanında sürer, tohumu eker ve gerekli bütün yapım işlerini yapar, sonra da Allah’a tevekkül eder. Yani “Takdir ne ise o olur, ben üzerime düşeni yaptim” diyebilir. Yoksa bunlarin hiç birini yapmadan “kader ne ise öyle olur, ben Allah’a güveniyorum” demek, tevekkül değil tembelliktir.

Başka bir örnek daha verelim: Meselâ, bir öğrenci derslerine hiç çalışmadan “kaderim ne ise o olur, Allah dilerse sınıfımı geçerim” diyerek işi Allah’a bırakamaz. Böyle bir davranış hem Allah’a karşi gelmek olur, hem de kader inanci ile uyuşmaz. Halbuki önce derslere en iyi şekilde çalişmak, bütün konulari ögrenmek, işi ondan sonra Allah’a bırakmak, Onun yardımını dilemek gerekir ki, işte bu tevekkül olur.

H) FERT HAYATI YÖNÜNDEN ÖNEMİ

Hayır ve şer, kaza ve kader, kâinatta olup biten şeylerin hepsi belirli kanunlar, belli sebepler ve ölçülü miktarlar dairesinde cereyan etmektedir. Allah her şeyi iradesiyle yaratır, var olan ve olup biten her şey Allah’ın bilgisi ve iradesi altındadır.

İşte kaza ve kadere, hayır ve şerre iman, bu inancın sahibini daima çalışmaya ve emek harcamaya sevk eder. Çünkü kişi önüne ne çıkacağını, ileride ne olacağını bilmediğinden kendisini çalışmaya memur bilir. Doğuşundan itibaren kişinin kaderinin ne olduğu belli değildir. O bakımdan insana çalışmak ve kaderin var olduğuna inanmak düşer.

Kadere iman, insanlar felâketlerle baş başa kaldıkları zaman bir teselli kaynağı olur. İnsan üzüntülü olduğu zaman kaza ve kadere olan imanı onun imdadına yetişir. Arzu ettiği bir şeye kavuşamadığı ve ümitlerinin arasına engeller girdiği zaman, Allah’ın takdirine olan imanı ve güveni ona destek olur, ümitsizliğe düşmez. Olanların bir ilâhî takdir gereği olduğunu bilir ve üzülmez.

Kişi işlerinde başarılı olunca sevinir. Bu sevinci ile birlikte şımarmaz. Fazla sevinçten dolayı hayat dengesini kaybedip gururlanmaz. Alçak gönüllü olmayı elden bırakmaz. Bütün bu çalışma ve gayretlerin sonunda bunların Allah’ın bir lütfü ve takdiri olduğunu hatırdan çıkarmaz. Kur’an-ı Kerîm bu hususu bize şöyle belirtiyor:

“Size yeryüzünde veya nefislerinizde bir belâ dokunmaz ki, ancak o sizi yaratmazdan önce yazılmış olmasın. Ve bu da Allah’a göre kolaydır. Bunu önceden mukadder ve yazılı olduğunu bilip elinizden çıkan (kaybettiğiniz) şeylerden dolayı üzüntüye düşmeyiniz ve elinize girenle de (kazandığınızdan dolayı) sevinip şımarmamanız için size beyan ettik. Allah övünen ve kibirlenenleri asla sevmez.” ( Hadid sûresi /22 – 23. âıetler.)

Kadere iman, insanda kahramanlık ve yiğitlik duygularını kuvvetlendirir. İşlerin Allah’ın takdir ettiği gibi olacağına imanı olan kimse yılmaz ve korkmaz.

Cömertlik ve iyilik hislerini arttırır, insanı eli açık yapar. İnsan düşünür, madem ki rızklar bellidir, Allah herkesin rızkını çalışmasına, çabasına göre takdir etmiştir. Aç kalırım endişesiyle cimrilik yapmaz, cömert olur, düşkünlere yardım eder, muhtaçları ve yoksulları maddî ve manevî yönlerden destekler.

Kâinatta bütün işlerin Cenab-ı Hak’kın elinde olduğuna imanı olan kimse en güzel ahlâk sahibi olmaya çalışır. Ölümden korkmaz, her zaman hakkı, adaleti, eşitliği, insan hak ve hürriyetlerini savunur. Her ne pahasına olursa olsun, Allah’ın emirlerine uyar ve yasaklarından kaçınır.

İnsana bir felâket ve üzüntü geldiği zaman, hüzün ve kederden kendisini helâk etmez. İlâhî takdire razı olur.

Demek ki, yeryüzünde olup biten her şey, ilâhî bilgi ve takdir çerçevesindedir.
İSRA VE Mİ’RAÇ

A) İSRA VE Mİ’RACIN ANLAMI

İsra lügatte, gece yürüyüşü demektir. Miraç ise lügatte, yükseğe çıkmak ve merdiven manalarına gelir.

İslâm ıstılahında ise, Peygamber (s.a.v)in Mekke’de Mescid-i Ha-ramdan Mescid-i Aksa’ya oradan da yüce makamlara çıkartılması hadisesidir.

Miraç, hicretten bir buçuk sene evvel Recep ayının 27. gecesi vuku bulmuştur.

B) Mİ’RAÇLA İLGİLİ TANIMLAR

Konunun daha iyi anlaşılması için bazı terimler üzerinde duralım:

İsra: Yürümek demektir. Geçişli fiil olduğu için “geceleyin yürüttü” manasına gelir.

Mescid-i Haram: Kâbeyi çevreleyen ve Harem-i şerif denen mesciddir. Yeryüzünde ilk defa inşa edilen mabet budur.

Mescid-i Aksa: Kudüs’teki Beytü’l – Makdistir. Kâbeden sonra yeryüzünde yapılan ikinci mabeddir. Aksa denilmesi Kâbe’ye bir aylık mesafede bulunmasındandır. Mescid-i Aksa, Peygamberlerin toplandığı, ilâhi vahiylerin indiği mübarek bir yer olduğu için, Miraçta Peygamberimizin yol uğrağı olmuştur.

Beytü’l Mamur: Yedinci kat gökteki melekler tarafından tavaf edilen mabeddir.

Sidretü’l Münteha: Arşın sağında bir ağaçtır ki, ne melek, ne başka bir şey ondan ötesine asla geçemezler.

Refref: Mahiyetini aklımızın kavrayamayacağı bir vasıtadır.

Kaab-ı kavseyn: İki yay miktarı kadar bir mesafedir.

C) Mİ’RAÇ NE ŞEKİLDE VUKU BULMUŞTUR?

Miraç hakkında Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerimde şöyle buyurmaktadır:

“Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammet) kulunu Mescid-i Haramdan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; erçekten işitendir, görendir.” (Isra suresi:1)

Miraç hadisesi Ebu Hureyre, Ebu Zer, Ebu Said-i Hudri, Enes b. Sa’saa tarafından bizzat Rasülüllah (s.a.en rivayet edilmiştir. Bu rivayetler, Buhari, Müslim ve Nesaai gibi Kütüb-ü Sitte’nin meşhur kitaplarında mevcuttur. Biz, bu değişik rivayetleri birleştirerek nakledeceğiz.

Peygamberimiz (s.a.v.), şöyle buyurmuşlardır:

“Bir gece, halam ümmü Haninin evinde (bir riva göre Kâbede) iken Cebrail (a.s.) geldi. “Ey muhterem Nebi! yarlıgayıcı olan Rabbin huzuruna varmak için kalk, melekler seni bekliyor.” dedi. Göğsümü göbeğime kadar yardı. Kalbimi çıkarıp, iman dolu bir altın tasta yıkadı. Tekrar yerine koydu. Bundan sonra katırdan küçük ve merkepten büyük, beyaz renkte Burak adında bir hayvana bindirildim. Bu hayvan, her adımını, gözün görebildiği son noktaya atıyordu. Bir anda Mescid-i Aksaya geldik, Cebrail Burakı, bütün Peygamberlerin, hayvanlarını başladıkları bir halkaya başladı. Mescitte diğer Peygamberlerin ruhları temessül etti. Bize selâm verdiler. Ben de selâmlarına karşılık verdim. Cebrail bana, “Öne geç ve nebilere iki rekât namaz kıldır.” dedi. Ben de imam olup namazı kıldırdım. Cebrail bana biri süt, biri şarap dolu iki kap getirdi. Ben sütü içince “yaratılışına uygun olanı seçtin.” dedi. ”

Ebu Said-i Hudrinin rivayetine göre, Peygamber Efendimiz şöyle devam ettiler:

“Bundan sonra bir Mi’rac (merdiven) getirildi ki, ben ondan güzel bir şey görmedim. O mi’rac, ölülerinizin, ölürken gözlerini diktikleri şeydir. Ölülerin ruhları da bu merdivenden yukarı çıkar. Cebrail beni bu merdivenden HAFAZA kapısına kadar çıkardı. yeni dünya semasına kadar bir anda geldik. Burada Cebrail, semanın açılmasını istedi ve orada şöyle bir konuşma geçti. İçerden soruldu:

- Sen kimsin?
- Ben Cebrail’im.
- Yanındaki kim?
- Muhammet (s.a.v.).
- Yaa! O, resul olarak gönderildi mi?
- Evet.

Hemen kapıyı açtılar ve beni selâmladılar. Bir de ne göreyim semayı muhafaza eden İsmail isminde müvekkel büyük bir melek yanında yetmiş bin melek ve o meleklerden her birinin yanında da yüz bin melek var.

“Bunlardan ayrılınca; bünyesi yaratılışından beri hiç değişmemiş bir adamın yanına geldim. Kendisine zürriyetinin ruhları arz edilince; mümin ruhu ise, “ne güzel, ne hoştur!.. Bunun kitabını İlliyyin’de kılın!” diyor; kâfir ruhu ise, “ne kötü ruh, ne fena rayiha!.. Bunun kitabını Siccil’de kılın” diyor.”

“…’Ya Cebrail, bu kimdir’ diye sorduğunda “Baban Âdemdir.” diye cevap verdi. O, bana selâm verdi ve ‘hoş geldin ey salih nebi, ey salih evlât” diye karşıladı.”

“Burada bana Cehennem gösterildi. Orada, çeşitli şekillerde azab gören kavimler gördüm. Dudakları deve dudağı gibi bir kavim gördüm ki, başlarına birtakım memurlar konmuş, dudaklarını kesiyorlar. Bunların kim olduklarını sorunca Cebrail, yetim malı yiyenler olduklarını söyledi. Yine orada cife (pislik) yiyen zinakârlar, kendi etlerini yiyen gıybetçiler, yerlerde ve Firavun hanedanının ayakları altında çiğnenen faizciler, baş aşağı ayaklarından asılmış, zina eden ve çocuklarını öldüren kadınlar gördüm.”

“Sonra ikinci semaya çıktık. Orada Yusuf (a.s) ile buluştuk. Yanında ümmetinden kendisine tabi olanlar da vardı. Yüzü ayın on dördü gibiydi. Onunla da selâmlaştık.”

Peygamber Efendimiz, üçüncü semada iki teyze zade Yahya ve İsa (a.s.) ile; dördüncü semada idris (a.s) ile, beşinci semada Harun (a.s) ile ve altıncı semada Hz. Musa (a.s.) ile görüştü. Onların da hepsi “Hoş geldin ey salih kardeş, salih nebi” dediler.

Resul-i Ekrem, anlatmaya devam ediyor:

“Daha sonra yedinci semaya geçtik. Orada İbrahim (a.s) ile buluştum. Sırtını Beytü’l Mamura dayamış; beni selâmladı. “Hoş geldin ey salih nebi!.. Hoş geldin ey salih evlât” dedi. Burada bana denildi ki, “işte senin ve ümmetinin mekânı.” Sonra Beytü’l Mamura girdim, içinde namaz kıldım. Bu beyti her gün yetmiş bin melek tavaf eder ve bir daha kıyamete kadar tavaf için bunlara sıra gelmez.”

Peygamber Efendimiz, burayı anlatırken şu âyet-i kerimeyi okudular:

“Rabbinin askerlerinin (adedini) ancak Rabbin bilir.” (el – Müddesir/31)

Peygamberimiz yedinci semada gördüklerini anlatmaya devam ediyor:

“Burayı gezerken bir ağaç gördüm ki, bir yaprağı bir ümmeti bürür. Ağacın kökünden bir memba akıyor ve ikiye ayrılıyordu. Cebrail’e bunu sorduğumda dedi ki: ‘şu rahmet nehri, şu da Allah (c.c)’ın sana verdiği Kevser Havzıdır.’ Rahmet nehrinde yıkandım. Geçmiş ve gelecek günahlarım affedildi. Sonra, Kevser yolunu tutarak Cennete girdim. Orada göz görmedik, kulak işitmedik, beşerin hayal ve hatırına gelemeyecek olan şeyler gördüm.

“Bundan sonra Sidretü’l Münteha’ya kadar çıktık. Sidre’den yükselince Cebrail durakladı ve ‘Ya Muhammet, yemin ederim ki, ben buradan bir karış ileri geçersem yanarım. Benim buradan ileriye geçmeye takatim yoktur.’ dedi.”

Resul-ü Ekrem, lâhut aleminin bu en yüksek yerinde Refref denilen bir vasıta ile Allah’ın dilediği yere geldi. Bir rivayette, Peygamberimiz şöyle buyururlar:

“Sidre’den sonra öyle bir yere yükseldim ki, kaza ve kaderi yazan kalemlerin çıkardıkları sesleri duydum. Arşın altına geldiğimde, Arşın üstüne baktım; ne zaman var, ne mekân, nede cihet. Rabbimin şu lâhuti sesini işittim; ‘Yaklaş ey Muhammet! Ben de Kâbe Kavseyn miktarı yaklaştım. Rabbimin ilhamı ile şunları okudum: ‘Ettehiyyatü lillâhi, vessalâvatü, vettaıibatü’ (En güzel tahiyye Allah’a mahsustur. Bedeni ve mali ibadetler de Ona layık ve mahsustur.) Bunun üzerine Allah (c.c) şu mukabelede bulundu: “Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi veberekâtühü” (Ey Nebi, selâm sana olsun, Allah’ın rahmeti ve bereketi de sana olsun. Ben tekrar; ‘Esselâmü aleyna ve alâ ibadillâhissalihin, eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve rasülühü’ (Selâm bizim ve Allah’ın salih kullarının üzerine olsun. Ben şahadet ederim ki, Allah birdir. Ondan başka ilah yoktur. Yine şahadet ederim ki, Muhammet, Allah’ın kulu ve elçisidir.) dedim.”

Rasülüllah Efendimiz, Rabbinden birçok vahiyler alarak, aynı yollardan geri döndü. Hz. Musanın yanına gelince; Hz. Musa, “Allah sana neler emretti” diye sordu. Peygamberimiz de elli vakit namazla emr olunduğunu söyledi. Hz. Musa, “Ya Rasûlâllah, elli vakit namaz çoktur. Bu, senin ümmetine aşır gelir, yapamazlar. Rabbine iltica et de hafifletsin.” dedi. Bunun üzerine Hz. Muhammet (s.a.v) tekrar geri dönüp namazın hafiflemesini istedi. Önce on vakit kaldırdı. Peygamberimiz Hz. Musanın yanına gelip durumu bildirince; Hz. Musa, bunun da çok olacağını söyledi. Bu minval üzere Peygamberimiz birkaç kere geri dönerek Rabbine iltica etti. Böılece; namaz beş vakte kadar indirildi.

D) Mİ’RAÇ HADİSESİNİN MEKKEDEKI AKİSLERİ

Peygamberimiz Hz. Muhammet (s.a.v.) Mekke’ye döndüğünde, müşahedelerini anlatmaya başlayınca, Kureyşliler fitne krizlerine tutulup deli divane oldular. Kimi, Ebu Bekir (r.a)’a koşuyor; kimi, ellerini çırpıyor; imanı zayıf olanlardan irtidat edenler oluyor, bu olağanüstü mucizeyi bir türlü akıllarına sığdıramıyorlardı. Hz. Ebubekir gibi iman sahipleri ise, “Evet Mi’raç haktır. Eğer Muhammet (s.a.v.) bunları demişse, doğru söylüyor ve ben bundan daha büyüklerini de kabul ederim” diyorlardı. Hz. Ebubekir, Peygamberimizin yanına gelmiş, Miracı bizzat kendilerinden dinlemiş; Allah’ın Resulü anlattıkça, “Doğru söylüyorsun ya Resulüllah” diyerek tasdik etmiştir. Peygamberimiz de, “Sen sıddıksın ya Eba Bekir” diyerek; ona “Sıddik” unvanını vermiştir.

Cabir ve Ebu Hüreyre (r.a)nin, Resulüllah (s.a.v.)’den rivayet ettiklerine göre Peygamberimiz bu hususta şöyle buyurmuşlardır:

“Ben, sabain İsra ve Miracı anlatınca Kureyşliler beni tekzip etti. Bana, gidip geldiğim yerlerden ve Mescid-i Aksa’dan sorular sordular. Halbuki ben Mescid’i Aksa’nın hiç bir özelliğini tespit etmemiştim. Bu sebepten müşkül durumda kalıyordum. Allah (c.c.), bana Mescid-i Aksa’yı gösterdi. Ben de Kureyşlilerin bütün sorularına cevap verdim.” (Müslim)

Sahih rivayetlere göre; Kureyşliler, Mescid-i Aksa’nın kapı, pencere ve cihet gibi her özelliğini soruyorlar; Peygamberimiz de teker teker cevap veriyordu. Buna rağmen buna da inanmadılar. “Biz sana Şam’dan gelmekte olan develerimizi soracağız; bize onlardan haber ver” dediler. Peygamberimiz şöyle cevap verdi: “Evet, falan kimselerin kervanına rastladım. ‘Revha’ isimli mevkide idi. Bir deve yitirmişler, onu arıyorlardı. Iüğleri arasında bir su kabı vardı. Susadım, o kabı alıp su içtim ve kabı yerine koydum. Geldiklerinde sorun bakalım, suyu bulabilmişler mi” O anda kervan, Peygamberimize gösterildi. O da, kervanın kemiyet ve keyfiyetine dair haber verdi ve şöyle buyurdu: “İçlerinden ‘Cemel-i Evrak’ (yani karam tırak beyaz bir deve) önde olarak, falan gün güneşin doğmasıyla beraber gelecekler:” Peygamberimizin haber vermiş olduğu o gün; müşrikler sabahın erken saatlerinde “Seniyye” tepesine doğru çıktılar. Güneş ne zaman doğacak da Muhammet (s.a.v.)’i yalancı çıkaracağız diye, bekliyorlardı. Derken; içlerinden birisi, “Güneş doğdu” diye haykırdı. Tam o sırada bir diğeri de, “İşte kervan geliyor, önlerinde Cemel-i Evrak, tıpkı söylediği gibi” diye bağırdı. Bu da ayrı bir mucize olmuştu. Hal böyle iken, müşrikler yine iman etmediler. “Bu açık bir sihirdir” dediler.

E) RASULÜLLAH’IN Mİ’RAÇTAKI BİNEKLERİ

Kütüb-ü Sitte ve diğer hadis kitaplarında Mi’rac hadislerinin çeşitli rivayetleri vardır. Bu hadislerde Peygamberimizin Mi’rac esnasındaki binitleri anlatılır. Âlâmî Tefsirinde Alûsî’nin nakline göre, Rasülullah’ın binitleri beş tanedir:

1- Burak: Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Aksa’ya kadar.

2- Mi’rac (Merdiven): Mescid-i Aksa’dan dünya semasına kadar.

3- Meleklerin kanadı: Dünya semasından yedinci semaya kadar.

4- Cibril: Yedinci semadan, Sidre-i Münteha’ya kadar.

5- Refref: Sidre-i Münteha’dan Kaabe Kavseyn’e kadar.

F) PEYGAMBERİMİZE Mİ’RAÇTA VERİLEN İHSANLAR

Müslim’in rivayetine göre, Mi’raç’ta Rasülullaha üç şey verildi:

1- Her gün elli vakit sevabına denk, beş vakit namaz,

2- Bakara sûresinin son âyetleri,

3- Ümmetimden, hiç bir şeyi Allah’a ortak koşmayanlara cennet müjdesi.

Bunlardan başka Mi’raç hadisesini anlatan el-İsra suresi ile itikat, ahlâk, iktisat gibi cemiyet nizamının bel kemiği olan, milletleri huzur içinde yaşatıp mihnet, zillet ve buhrandan kurtaran şu esaslar vahiy ve tebliğ edilmiştir:

- “Allah ile beraber diğer bir ilah edinme. Sonra kınanmış ve kendi başına bırakılmış olursun.” (İsra/22)

- “Rabbin kendinden başkasına kulluk etmeyin, ana-babaya iyi muamele edin, diye hükmetti.” (İsra/23)

- “Hısıma, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver. Gereksiz yere saçıp savurma” (İsra/26)

- “Zira, israf ile saçıp savuranlar, şeytanların dostlarıdırlar. şeytan ise çok nankördür.” (İsra/27)

- “Eli sıkı olma! Büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker kalırsın.” (İsra/29)

- “Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın. Biz, onların da, sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek, gerçekten büyük bir suçtur.” (İsra/31)

- “Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayasızlıktır ve çok kötü bir yoldur.” (İsra/32)

- “Haklı bir sebep olmadıkça Allah’ın muhterem kıldığı cana kıymayın. bir kimse zulmen öldürülürse, onun velisine (mirasçısına, hakkını alması için) yetki verdik. Ancak bu veli de kısasta ileri gitmesin. Zaten (kendisine bu yetki verilmekle) o, yardıma mazhar olmuştur.” (İsra/33)

- “Yetimin malına, rüştüne erinceye kadar, tam bir iyi niyet taşımaksızın yaklaşmayın. Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.” (İsra/34)

- “Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru terazi ile tartın. Bu, hem daha iyidir hem de neticesi bakımından daha güzeldir.” (İsra/35)

- “Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi yaptığından sorumludur.” (İsra/36)

- “Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen (aşırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir, ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.” (İsra/37)

G) Mİ’RACIN HİKMETİ

Allah (c.c.), mekân ve zamandan münezzeh ve cismaniyetten beri olduğundan, Hz. Peygamber (s.a.v.)in semalara çıkarılması; (haşa) Allah ile bir makam-ı muallada buluşup şereflenmesi değildir. Böyle bir inanç yanlıştır.

“Ancak, Resul-i Ekrem (s.a.v.)in böyle yüce bir makama çıkarılması; mücerret melekût-i ilâhiyeyi temaşa etmek, birtakım hakikat ve sırlara muttali olmak ve kendisine has müstesna bir atıfet-i sübhaniyeye mazhar olmak hikmetine müstenittir.” (Ö. Nasuhi Bilmen, Muvazzah İlm-i Kelâm/235)

Miraçla, Resulüllah (s.a.v.) Efendimize birçok şeyler gösterilmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır:

Burak’a bindirilmesi, Mescid-i Aksa’yı görmesi, burada enbiyanın temessül etmesi, nebilerin makamlarını görmesi, her biriyle konuşması, cennet ve cehennemin hallerini görmesi, Sidre’yi geçip mut-i ilahiyeden nice hayret verici şeyleri müşahede etmesi. Ayrıca Mi’raç hadisesiyle imanı sağlam olanlarla imanı zayıf olanlar birbirinden ayırt edilmiştir. (Tefsir-i Allame Ebu’s Suud, “Tefsir-i Kebirin kenarında” 5/544)

“…(Ve bu gece yolculuğunu) Ona (O Peygambere), ayetlerimizden bazısını gösterelim diye (yaptırdık)…” (İsra/1) ayetini izah ederken Fahruddin-i Razi Tefsir-i Kebir’inde şu hususları sıralamaktadır:

1- Cennetin mükafatları çok büyük, Cehennemin ateşi ise pek şiddetlidir. Allah (c.c.) dünyada iken Resulüne (s.a.v.) bunları gösterdi ki, kıyamet günü bunları ilk görüşü olmasın ve kıyamet günü kalbi Cennetin rağbeti, Cehennemin dehşeti ile meşgul bulunmasın. Ancak kalbi şefaatle meşgul olsun.

2- Resulüllah (s.a.v.)in Mi’raç gecesi Peygamberleri ve melekleri müşahedesi, hem kendisinin, hem de onların yükselmelerinin sebebidir.

3- Peygamberimiz, semavatın, Arş ve Kürsünün hallerini müşahede edince, bu alemin ahvali ve korkuları onun gözünde küçülür. Bu itibarla, Allah yoluna daveti ve İslam davasına çalışması, kalbinde daha da kuvvetlenir. Allah’ın düşmanlarına iltifatı kalmaz. Bütün zorluklara rağmen, cihatta sebatı sonsuz olur.

İbn Atiye gibi bazı müfessirler ise, bu ayet-i kerimeyi şöyle tefsir etmişlerdir:

“Mi’raç, sadece Peygambere ayet ve ibret göstermekten ibaret değil; aynı zamanda, Peygamberin kendini kâinata bir delil olarak göstermektir.” (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili 5/3152)

H) Mİ’RAÇ RUH İLE Mİ, BEDEN İLE Mİ OLMUŞTUR?

Mi’racın vukuu hakkında selef ve halef ittifak etmiş oldukları halde, Mi’racın keyfiyeti, yani ne şekilde olduğu hususunda aralarında bazı ihtilaflar vardır.

Seleften Hz. Ayşe ve Hz. Muaviye, tabiundan Hasenu’l Basri ve Muhammet İbn-u İshak gibi zatlar, miracın yalnız ruhani olduğuna kail olmuşlardır. Hz. Ayşe (r.a.), “Muhammet (s.a.v)in cesedi, Mi’rac gecesi ayrılır olmadı.” diyor. Muaviye (r.a.) de kendisine Mi’raç sorulunca, “Salih bir rüyadır.” demiştir.

Selef ve halefin ekserisi ile cumhur-u ulema ise, Mi’racın ruh ve cesetle olduğunu kabul etmişler ve hususta kuvvetli deliller getirmişlerdir. Hz. Muaviye’nin sözünü, “Baş gözüyle görüştür”; Hz. Ayşe’nin sözünü de “Ceset ruhtan ayrılmadı, beraber Mi’raç etti.” diye tevil etmişlerdir.

Gerçi, Mi’racın ruh ile olduğuna delalet eden haber vardır. Cesetle olduğuna delalet eden hadisler de vardır ve ikinci şıkkı takviye eden vesikalar daha fazladır. Bu hadisler arasında çelişki bulunmadığını belirtmek için, Fatih Sultan Mehmed’in hocalarından âlim Hızır Bey, Akait Manzumesi (Beyit 56′da)’nde şöyle demektedir:

“Mi’raç, birkaç defa vuku bulmuştur. Âlimlere göre, bu tekrar sebebiyle, hadisler arasındaki tearuz ortadan kalkar.”

Yani Peygamberimizin miracı bir kere değildir. Ruhani olarak, nice kereler vaki olmuştur. Cismani olarak ise bir kere vuku bulmuştur ki, İsra suresindeki ayetin delalet ettiği mi’raç budur. Böylece hadisler arasındaki ihtilaf bertaraf olmuş olur.

I) Mİ’RACIN SÜBUT DELİLLERİ

Mi’racın vukuunu gösteren deliller hususunda Hızır Bey (55. beyitte), şöyle demektedir:

“Peygamberin Miracının, bedeni ile ve uyanıkken olduğu keyfiyeti ayetle, meşhur hadis ve haber-i ehad ile sabittir.”

Meşhur âlim Aliyyü’l Kaari bu hususta şöıle demektedir:

“Mi’racın Mekke’den Mescid-i Aksa’ya kadarki kısmı kitapla sabittir. Bunu inkâr eden kâfir olur. Mescid-i Aksa’dan semaya kadarki kısmı meşhur hadislerle sabittir. Bunu inkâr eden kimse bidatçi olur. Semadan Cennete, Arşa ve Maverayı Aleme çıkış ise haber-i ehad ile sabittir. Bunu inkâr eden ise hata etmiş olur.” (Aliyyü’l Kari, şerh-i Emali/20)

Allâme-i Sâni Saadettin Teftezani ise şöyle demektedir:

“Resulüllahın Miracı, uyanık halinde ve bedeni ile olmuştur. Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya kadar olan kısmı kitapla sabittir. Delili kesindir. Semaya kadar Mi’raç ise, meşhurdur. Semadan arşa ve diğer yerlere gitmesi ise, haber-i ehad ile sabittir.” (Teftezani, şerhu’l Akait/174)
AKAİTLE İLGİLİ ÇEŞİTLİ MESELELER

A) İMAN VE AMEL YÖNÜNDEN MÜMİNLER

Müminler imanda, tevhidde eşittirler. Bu eşitlik, iman edilecek şeyler itibariyledir. Küfür ile iman, körlük ile görmek gibidir. Hiç şüphesiz gözleri görenler, görmenin kuvveti ve zayıflığı bakımından farklıdırlar. Kimi kalın bir çizgiyi görür, ince bir çizgiyi görmez. Kimi yakını iyi görür uzağı göremez. Kimi de uzağı iyi görür, yakını göremez. Bunlar görme kuvvetinde farklı iseler de hepsi de görmektedir.

Bir kimsenin, benim imanım Peygamberlerin imanı gibidir, demesi caiz değildir. Yine, benim imanım Ebubekir ve Ömer (r.a)nın imanı gibidir, demek uygun deşildir. Kelime-i Tevhidin bir kalpteki nurunu ancak Allah (c.c.) bilir. Kimi kalpteki nuru, güneş gibidir. Kimi kalpte ay, kimi kalpte yıldız, kimi kalpte bir meşale gibidir. İman kuvveti, zahiri ameli kuvvete, batini ilmi kuvvete şamildir. Bu şekilde bu nurun etkisi, dünyada ameller ve ilim üzerinde; ahirette de ahiret halleri üzerinde görülür. Bu kelimenin nuru ve mertebesi arttıkça, şüpheleri ve şehvetleri kuvvetinında yok eder; belki de öyle bir noktaya getirir ki rastladığı her şüpheyi, şehveti, günahı yakar, imha eder.

Amelde üstünlük olabilir. Müslümanlar aynı şeylere inandıkları halde, yaptıkları ameller birisinde az, diğerinde yarım, bir diğerinde daha çoktur. Biri namazlarını kılar ama zekâtını vermede kusurludur. Diğeri namaz, zekât, hac diğer yükümlülükleri de yapar. Bir başkası emredilenleri yapar; ama yasak olduğu halde faizi de almaktan kurtulamaz. İşte bunlar, hepsi mümin olma noktasında eşit, amel bakımından farklıdırlar.

B) İMAN ARTMAZ VE EKSİLMEZ

İman artmaz ve eksilmez. Çünkü, imanın noksanlaşması ancak küfrün artması ile; imanın artması da ancak küfrün noksanlaşması ile birlikte düşünülebilir. Bir şahsın, aynı anda hem mümin hem de kâfir olması nasıl düşünülebilir? Bu görüş, İmam-ı Azam Ebu Hanife ve arkadaşlarının görüşüdür.

Yine “el – Fıkhu’l – Ekber” adlı kitabında şöyle diyor: “Gök ve yer ehlinin imanı artıp eksilmez. Bütün müminler, imanda ve tevhidde derece bakımından eşit olup, amel bakımından birbirlerinden üstün olabilirler.”

Şöyle bir soru sorulabilir: Cenab-ı Hak Kur’an-ı Keriminde şöyle buyuruyor:

“İmanlarını artırsınlar için…” (el-Feth / 4) Bu ve benzeri ayetler yanında Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyuruyor:

“İman, yetmiş küsur şubedir. En üstünü, “Lailâhe illallah” demek, en aşağısı da yolda eziyet veren şeyleri kaldırıp atmaktır. Utanmak da imandan bir şubedir.” (Müslim, İman)

Bu soruya şöyle karşılık verilebilir: Bu ayet ve hadislerin hükmü, sahabe hakkında geçerlidir. Çünkü Kur’an, o devirde zaman içersinde ayet ayet iniyor, onlar da her inen ayete iman ediyorlardı. Bu da onların ilk durumlarına göre imanlarını arttırmış oluyordu. Bunlar bizim hakkımızda ise geçerli değildir. Çünkü vahiy kesilmiştir.

C) AMEL İMANDAN BİR PARÇA MIDIR?

Amel imandan bir parça değildir. Eğer amel imandan bir parça olsaydı, amellerinde eksiği olan insanların imanlarının eksik olması gerekirdi. Oysa iman, bir parçadır, bölünmez, parçalanmaz; aynı zamanda artmaz.

Zira bazı Müslümanlar, beş vakit namazını kılarken cumaları ara sıra terk eder. Bazısı orucu terk eder. Bazısı zekâtı terk eder. Bunların amellerinde eksiklik vardır; ama amellerindeki eksiklikten dolayı imanlarında eksiklik yoktur. İnanılacak şeyler bir bütündür, birine inanmamak hepsine inanmamak gibidir insanı imandan çıkarır. Bu bakımdan iman eksilme ve artma kabul etmez. İmanın eksilmesi küfrün artması da olmaz. İman ile küfür bir kalpte toplanmaz.

D) AMELLERDE RİYA

Amellere riya karıştığı zaman, bu riya, o amelin Allah katındaki sevabını yok eder.

Ucub (kendini büyük görmek, ululamak) da amellerin sevabını yok eder.

“Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakmak, eziyet etmek suretiyle (malını insanlara gösterişte bulunmak için harcayanlarda olduğu gibi) iptal etmeyin.” (Bakara/264)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor:

“Allah Tealâ, içinde zerre kadar riya bulunan bir ameli kabul etmez.” (Müslim)

İmam-ı Azam (r.a) sevabının yok olacağını söylemiş; ama amellerin iptal edileceğini söylememiştir. Bu ifade ile amellerdeki seva mükâfatın önemine işaret etmişlerdir.

Ucub (ululanmak) da böyledir. Her hangi bir amele ucub karıştığı zaman, onun Allah katındaki mükâfatını ve amelini riyada olduğu gibi iptal eder. Çünkü ucub yapan kimse, Allah’ın azabından emin olur; iman ve amellerinin yok olmasından emin olup korkmaz. Allah’ın azabından emin olmaksa küfürdür.

E) İNANILACAK ŞEYLERDE PROBLEMLE KARŞILAŞAN KİMSE NE YAPAR?

İnsan, tevhit ilminin inceliklerinden herhangi bir şey üzerinde güçlük ile karşılaşınca o zaman, sorup öğreneceği bir âlim kişiyi bulana kadar Allah katında doğrusu hangisi ise ona inanması gerekir. Yani “Allah katında doğrusu hangisi ise ona inanıyorum” demesi gerekir. Fakat böyle bir âlim arayıp bulma işini tehir etmesi caiz değildir. Çünkü bu mesele kişinin bilmesi farz olan meseledir. Bu da iman ve imanın yok olması bilgisidir. Bu konuda, durup beklemekten dolayı özürlü kabul edilmez. Eşer şüpheye düşerek sormaz da beklerse, o taktirde kâfir olur. Zira beklemek, inanılması gerekli bir meseleyi tasdik etmeye engeldir. “Allah’a inandım, inanılması gerekli olan şeylere de inandım” derse, bu söz ile, icmali (kısa) iman gerçekleşmiş olur.

F) RU’YETULLAH (ALLAH’I GÖRMEK)

Allah Tealâ ahirette görülecektir. Müminler, Allah’ı cennette baş gözü ile keyfiyetsiz, bir şeye benzem, arada bir mesafe bulunmadan göreceklerdir.

Müminler, cennette oldukları halde Allah’ı göreceklerdir. Bu konu ile ilgili olarak Rasülullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

“Cennet ehli cennete girdiği zaman Allah Tealâ: “Bir şey istiyor musunuz? Size nimetlerimi artırayım.” buyuracak. Cennet ehli de: “Yüzlerimizi beyaz kılmadın mı, bizi cennete koymadın mı?” diyecekler. Allah Tealâ da: “Evet” buyuracak. Bundan sonra, Allah ile aralarındaki perde açılacak, müminler Allah’ın yüzüne bakacaklar. Cennet ehline, Rablerine bakmadan daha büyük bir nimet verilmemiştir. Bundan sonra Rasülullah (s.a.v.):

“İyilik yapanlara, daima yaptıklarının daha iyisi azlası verilir.” (Yunus / 26) ayetini okumuştur.” (Müslim, K. İman)

Bu konuda Kur’an’dan delilimiz şu ayettir:

“O günde yüzler, parlak olduğu halde Rabbine bakacaktır.” (Kıyame / 22)

Allah’a yakınlık ve uzaklık keyfiyetsizdir.

Allah’a uzaklık ve yakınlık, mesafe uzaklığı ve yakınlığı yönünden değil, belki keramet (üstünlük) ve zillet (önemsizlik) bakımındandır. Allah’a itaat eden kişi keyfiyetsiz olarak ona yakın, isyan eden kişi de yine keyfiyetsiz olarak ondan uzaklaşır.

Mesafe yönünden uzaklık veya yakınlık, varlığı kendinden olmayan ve bir yer ve yönde yerleşmiş olan yaratıklar hakkında düşünülebilir. Allah Tealâ ise mekândan, mekâna yerleşmekten ve bir yönde bulunmaktan münezzehtir.

Allah Tealâ’ya yakınlık ve uzaklıktan kasıt şudur: Kulun Allah’a yakın olması, kendi üstünlüğü, iyilik ve üstünlüğünün eseridir. Bunun gibi Allah’tan uzak olması, kendi zilleti, önemsizliği ve noksanlığındandır.

G) BÜYÜK GÜNAH İŞLEYEN DİNDEN ÇIKMAZ

Allah’a karşı büyük günah işleyen kimse, kâfir olmaz. Kul, işlediği günahla Allah itaatten çıkmış, isyan etmiştir. Ancak, imandan çıkmamıştır. Zira iman, ikrar ve tasdikten ibarettir. İkrar ve tasdik ise bakidir. Dolayısıyla iman devam eder. Ancak işlenen günah, küfrü gerektiriyorsa, o taktirde iman yok olabilir. Çünkü küfür imanı yok edicidir.

Günahkâr kullar eğer iman ile gitmişlerse, cehennemde günahları kadar yanacaklar; sonra da imanları sebebiyle cennete gireceklerdir.

O bakımdan bazı haramları işleyen din kardeşlerimizi hor görmemeli, onlara dinden çıkmış gözüyle bakmamalıyız. Bir din kardeşi olarak onların da o günah bataklığından kurtulmaları için yardım etmeliyiz.

H) TEVBE VE ŞARTLARI

Tevbenin kabulü, günahkârın cezasını düşürmek; aklen Allah Tealânın yapması gereken vacip bir vazife değildir. Bu, bilâkis onun merhametindendir, lütfundandır. Kabulü konusunda ise, kabul edileceği umulur; muhakkak kabul olunur denilemez. Bu konuda “Allah dilediğinin tevbesini kabul eder” (Tevbe/15) mealindeki ayet bize bunu anlatmaktadır.

Buna bir örnek, Peygamberimizle savaşa katılmayan kişiler samimi olarak tevbe etmişlerdi; fakat tevbeler hemen kabul edilmedi. Peygamber (s.a.v.)in onların kalplerinde olanı bilmediği ve Allah (c.c.)nun onlar hakkındaki hükümde bağımsızlığına saygılı olmasından dolayı onlar hakkında kendi başına bir hüküm vermedi. Allah’tan hüküm gelmesini bekledi. Allah (c.c)nun bu hükmü açıklamayı geciktirmiş olması, onları bir daha böyle bir işe dönmekten menetmek için olsa gerektir.

Küfürden dolayı yapılan tevbeböyle değildir. Bu tür tevbeler kesinlikle kabul edilir. Sahabe ve selef alimleri bunu söylüyorlar.

Ehl-i Sünnet âlimleri, tevbe edenin tevbesinin kabulünün kesin olmadığını söylemeleri şundandır: Tevbe, şartlarına uygun yapıldığı konusunda kesin bir bilginin bulunmadığından dolayıdır. Zira şartları tam olmayan tevbeler çoktur.

Kur’an-ı Kerim’de “İnsanlardan bir kısmı inanmadıkları halde Allah’a ve ahiret gününe inandık, derler.” (Bakara/8)

Yine, “Allah tevbeleri kabul eder ve sadakaları (zekât ve öşür) alır” (şura/25) Allah Tealanın verdiği haber hak ve doğrudur. Bunu inkâr etmek küfürdür.

Peygamber (s.a.v) de şöyle buyurmuşlardır: “Günahlarından tevbe eden günahsız gibidir.” (Ibn-i Mace)

İşlediği büyük günahlardan birine tevbe etse, tevbesi kabul edilir. Tevbe ettiği günahlardan ötürü azab edilmez.

Büyük günahlardan tevbe etmek, küçük günahlardan tevbe etme ıerine geçmez. Ehl-i Sünnette göre, büyük günahlardan tevbe eden küşinin küçük günahlardan azab edilmesi caizdir.

Haricilere göre ise, tevbesiz öldüğü taktirde Allah’a karşı isyan eden kişi, bu isyanı ister küçük olsun ister büyük olsun, kâfirdir. Cehennemde devamlı kalacaktır.

Mutezileye göre, işlediği günah büyük ise imandan çıkar; ama küfre girmez. Ancak böyle bir günahkâr, cehennemde devamlı kalacaktır. Büyük günahlardan kaçınmışsa, işlediği günah küçükse bundan ötürü müminin azab edilmesi caiz değildir. Eğer küçüklerle beraber, büyük günahları da işlemişse, o taktirde küçükler de affedilmez.

Onların bütün bu görüşlerine cevap olarak şu ayet-i kerime vardır: “Allah şirkten başka bütün günahları dilediği kimseler için mağfiret eder.” (Nisa/48) Bu ayette, Allah Tealânın bazı günahkârların günahlarını tevbesiz olarak affedeceği işareti vardır.

Tevbenin şartları:

1- İşlediği günaha son vermek,
2- İşlediğine pişman olmak,
3- Artık o günaha dönmemeye azmetmek,

Eğer işlediği günah Allah’la kul arasında ise bu üç şart aranır. İşlediği günah kul hakkı ile ilgili ise şu şart da vardır:

4- Kul hakkından kurtulmak.

I) SAHABENİN FAZİLET SIRALAMASI

Peygamber (s.a.v)in ashabının en faziletlileri hulefa-i raşidindir. Onların da fazileti hilâfet sıralarına göredir. Sonra da cennetle müjdelenmiş on sahabenin diğerleri, sonra Bedir ashabı, Uhud ashabı, Hudeybiıede Bey’atü’ ridvan ashabı ve diğer sahabeler fazilette dereceye girerler.

J) SİHİR VE NAZAR

Sihir ve nazar haktır, vardır. Peygamber (s.a.v): “Nazar haktır” (Ebu Davud, Ibn-i Mace) buyurmuşlardır. Bir başka rivayette “Nazarın insanı mezara, deveyi de tencereye dolduracağı” ifade edilmiştir. Bir başka rivayette “Sihrin de hak olduğu” ifade edilmiştir. Falak suresinde de sihrin şerrinden Allah’a sığınmak gereği üzerinde durulur.

İmam-ı Maturidi, sihrin her çeşidinin küfür olmadığını belirtmiştir. Eğer inanılması gereken şeylerden bir şey inkâr ediliyorsa, küfürdür; inkâr eiyorsa küfür değildir. Eğer bir kişinin helâki, hastalanması, karı kocayı ayırma gibi büyüler küfür değildir. Ancak büyük günahtır.

Sihir yapan, kadın erkek büyücünün hükmü öldürülmektir. Çünkü bunlar fesat ve kötülük için çalışmaktadırlar. Küfür olan sihri yapan büyücülerdense sadece erkek olan katledilir, kadın katledilmez.

K) LEVH-İ MAHFUZDAKİ YAZI DEĞİŞİR Mİ?

Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de: “Allah dilediğini siler, dilediğini de sabit kılar. Kitabın anası onun katındadır.” (Ra’d) buyurarak günah işleyip de tevbe edenlerin günahını bağışlayacağını, tevbeyi ise sabit kılacağını ifade etmişlerdir.

Levh-i mahfuzda yazılanlar kulun sıfatıdır. Kul için bir halden diğer bir hale geçmek mümkündür. Bu sebeple kulun sıfatı değişir. Fakat Allah’ın kaza ve kaderi asla değişmez. Çünkü kaza hükmedenin sıfatıdır. Hükmedilen şey ise Levh-i mahfuzda yazılı bulunan şeydir.

Eş’ariler, Levh-i mahfuzda bulunan yazının değişmeyeceği görüşündedirler.

L) ALLAH ARŞA İSTİVA ETMİŞTİR

Kerramiye ve Müşebbihe taifesi, “Allah Tealâ, mekân yönünden Arş üzerinde yükselmiştir;ın ise yerleştiği bir karargâhı vardır, derler. Bunlar Allah Tealâyı inmek, binmek, gitmek ve gelmekle vasıflandırırlar.O bir cisimdir; fakat diğer cisimler gibi değildir.” derler. Allah onların bu söylediklerinden beridir. Onlar, şu ayeti delil getirirler:

“Allah, Arşın üzerine istiva etmiştir.” (Taha/5)

Ancak biz, şöyle diyoruz: Arş yok idi, o Allah’ın yaratması ile var oldu. O, ya Allah’ın büyüklüğünü göstermek için yaratıldı veya oturmak için. Üzerinde oturmak için yaratılmıştır demek caiz değildir. Çünkü, bir mahluka muhtaç olan varlık, yaratıcı olamaz. Bu ihtimal çürütülünce sıra gelir ikinci ihtimale. Bu ihtimal de Arşın üzerinde yükselmesinin yarattıkları üzerine büyüklük ve hükümranlığıdır. Allah’ın ise buna ihtiyacı yoktur.

Sonra, istivanın manası, idare ve hükümranlık yönünden yükselmektir. Zira her şey Arşın hükmü ve kudreti altındadır. Arş da Allah’ın kudret ve hükmü altındadır. Bu mesele, “Falanca, tahtın üzerine çıkıp ayaklarını uzattı.” sözü gibi olur. Bu sözden, idare ve hükümranlığın o kimseye ait olduğunu ve bu işlerde kendisi ile çekişecek kimsenin bulunmadığını kastederler.

Nitekim bu manayı te’yid etmek için Allah Tealâ bir başka âyette şöyle buyuruyor:

“Rabbınız öyle bir Allah’tır ki, gökleri ve yeri yedi günde yarattı. Sonra Arş üzerine çıktı ve işleri oradan idare ediyor.” (Yunus/3)

M) MÜTEŞABİH AYETLER TEVİL EDİLMEDEN KABUL EDİLİR

Kur’anda zikredildiği üzere Allah Tealânın eli, yüzü ve nefsi vardır. Allah Tealâ bu konularda şöyle buyuruyor:

“Allah’ın eli kulların ellerinin üstündedir.” (Feth/10)

“Sadece Rabbinin yüzü bakidir.” (Rahman/27);

İsa (a.s.)dan hikâyeten:

“Benim nefsimdekini bilirsin; fakat ben senin nefsinde bulunanı bilmem.” (Maide/116)

Allah’ın, kitabında zikrettiği bu sıfatlar, keyfiyetsiz sıfatlar olup, aslı bilinmekte, fakat vasfı bilinmemektedir. Bilinen asıl, teşabüh ve vasfını anlamaktan aciz olmak sebebiyle batıl olmaz. Bu konuda Imam-ı Ahmed b. Hanbel’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bu sıfatların keyfiyeti meçhul olup, onların nasıl olduklarından bahsetmek ise bid’attir.”

Yukarıda zikredilen sıfatları, elden maksat, Allah’ın kudreti, yahut nimeti tarzında te’vil etmek, Allah’ın sıfatlarını iptal etmektir. Allah’ın sıfatlarını iptal etmek ise Mu’tezile ve Kaderiye taifesinin görüşüdür. Lâkin Allah’ın eli, keyfiyetsiz olarak sıfatıdır. Allah’ın gazap ve rızası da keyfiyetsiz olarak Allah’ın sıfatlarıdır. Yani bunların nasıl olduğunu biz bilemeyiz; ancak Allah kendisi bilir.

Nasslarda yer alan el, yüz, istiva… gibi sözcükler tevil edilemez. Çünkü Cenabı Allah bu kelimeleri özellikle kullanmış, bunların yerine; kudret, nimet, görme ve istilâ kelimelerini zikretmemiştir. Doğrusu Cenabı Allah el kelimesinden nimet ve kudret gibi iki manadan başkasını kastetmiştir. Bu sıfatlar, Allah hakkında müteşabih sıfatlardır. Cumhur-u Selefin görüşü budur. Onlar ayetlerde kesin bilinen aslı ispat ettiler, sıfatların müteşabih olan keyfiyeti konusunda sustular. Bununla beraber sıfatların keyfiyetini aramakla meşgul olmayı caiz görmediler. Nitekim Yüce Allah, gerçek bilgi sahiplerini şu şekilde vasıflandırmaktadır:

“İşte kalplerinde şüphe bulunanlar, fitne aramak ve te’viline gitmek için Kur’an’ın müteşabih âyetlerine uyarlar. Halbuki o müteşabihin te’vilini yalnız Allah bilir. Derin ilme sahip olanlar ise: Biz ona inandık; açık ve kapalı bütün ayetler Rabbimiz tarafındandır, derler. Bunları ancak aklı tam olanlar iyice düşünür” (Al-i Imran/7)
Kaynak:Darulkitap web.

28

Haziran
2012

İslami Bilgiler

Yazar: arafat  |  Kategori: TEMEL DİNİ BİLGİLER  |  Yorum: Yok   |  351 Kez Okundu

1-Sahabenin en üstünü Hz. Ebû Bekir, sonra Hz. Ömer, son¬ra, Hz. Osman, sonra Hz. Ali, sonra Aşere-i mübeşşere, sonra Bedir ehli, sonra Uhud savaşına katılanlar, sonra Hudeybiye bulunanlar, sonra Bey’atür Rıdvan’da bulunanlar, sonra Aka¬be biatında bulunanlardır.
2-Allah’ın en büyük ismi “Al¬lah” Lâfza-i Celâlidir
3-İman esaslarındaki tertib, meleklerin kitapları Peygamberlere getiren kişiler olma¬ları itibariyledir. Yoksa kitaplar ve peygamberler, meleklerden daha faziletlidirler.
4-Al¬lah’ın varlığı ve birliğine Kur’an-ı Kerîm’den delil İhlâs süresidir.
5-Burhan-i Temânü: Temânu’ sözlükte “bir şeyi birinden men etmek ya da onun yapmaması için mücadele etmek” demektir. Kelam ilminde, Yüce Allâh’ın birliğini ispat vasıtalarından biri olan burhan-ı temânu’, kâinatta birden fazla yaratıcı olması halinde nizamın bozulacağı esasına dayanan bir delildir. Bu delilin Kur’ân’daki dayanağı şu âyettir: “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve gök, (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki Arş’ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.” (Enbiyâ, 21/22) Bu âyet, Allah’ın birliğini ispatlayan en güçlü delillerden biridir. Bu delilde esas alınan şey âlemin nizamıdır. Eğer birden fazla ilâh olsaydı, bunlar ya birbiriyle anlaşır veya anlaşamazlardı. Birbiri ile anlaştıkları, beraberce aynı şeyi yaptıkları, yarattıkları aleme beraberce nizam verdikleri takdirde, ya biri diğerine muhtaç olurdu ki, muhtaç olan ilâh olamaz; veya yardıma muhtaç olmazdı; bu durumda da diğerinin varlığı gereksiz olurdu. Şu halde Allah birdir. Şâyet bu ilahlar birbirleriyle anlaşamazlar, birinin yaptığına, yarattığına diğeri karşı çıkarsa, o zaman da âlemde nizamdan eser kalmaz; yer, gök ve diğer cisimler arasındaki ahenk bozulup giderdi. O halde tüm evreni idare eden ve düzenleyen bir hâkim kuvvet olmalı ki, mükemmel olan bu nizam devam etsin. Kâinattaki bu ilâhî sanat ve varlıklar arasındaki denge devam etmektedir.
6-Hz. Muhammed sallelahu aleyhi vesellem Allah’ın elçisidir. Nebisidir. Kuludur. Seçtiğidir.Mustafa’sıdır.Hz Peygamberin künyesi şöyledir. Muhammed b. Abdillâh b. Abdil Muttalib b. Hâşim b. Abd-i Menâf b. Kusay b. Kilâb b. Mürre b. Kâ’b b. Lûey b. Gâlib b. Fehr b. Mâlik b. Nadr b. Kinane b. Hazîme b. Müdrike b. İlyas b. Mudar b. Nezzar b. Ma’d b. Adnan. Hz. Peygamber’in buraya kadarki nesebinde hiçbir âlimin ihtilâfı vuku’bulmamıştır.
7-Hz. Peygamber’den sonra insanların en faziletlisi Ebû Bekr es Siddîk radıyellahu anh, sonra Ömer b, Hattab, sonra Osman b. Affan, sonra Ali b. Ebû Tâlib radıyalîahu anhum’dur.
8-Ehl-i Sünnet’e göre, amel imandan başkadır. Ondan bir parça değildir, imanın rükünlerinden bir rükün de değildir. Mute¬zile ise amelin imandan bir parça olduğunu ve rükün olduğunu söy-lüyor: Kur’an-ı Kerîm’de Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“İman edip iyi amel işleyenleri ağaçlarının altından nehirler akan Cennetle müjdele.”
9-Din, iman ile islâmın her ikisine verilen isimdir. Bütün şeriatlara da din denilir.
Din, kelimesi mutlak zikredildiği zaman, ondan kasdedilen tasdîk, ikrar ve Peygamberlerin Allah tarafından getirdikleri hükümleri kabul etmek mânâsıdır. Nitekim aşağıdaki âyetlerden de bu mâ¬na çıkarılmaktadır: Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bu ondan kabul edilmez.”
“Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır.”
“Allah sizin için dinde bir güçlük kılmamıştır.”
“Sizin için İslâm’ı din olarak seçtim.”
10-Peygamberlerin Şefaati:Peygamberlerin ve bizim Peygamberimizin müminlerin gü-nahkârlarına ve büyük günah işleyenlere şefaat etmeleri haktır.
Bu konuda şöyle bir hadis rivayet edilmiştir:
“Benim şefaatim, Ümmetimden büyük günah işleyenler için¬dir.( Tirmizî, Kıyame 11; İbn-i Mace, Zühd /37.)Şefaatin varlığına aşağıdaki âyet-i kerîmeler de delalet etmektedir:“Bir de kendi günahına ve mümin erkeklerle mümine kadın¬lar için mağfiret dile.” (Muhammed: 47/19.)
11-Hakim eş-Şehîd; “El-Muntekâ” adlı kitabında İmam Âzam’ın şöy¬le dediğini rivayet etmiştir: “Kendi yaratılışını, göklerin ve yerin ya¬ratılışını gören ve düşünebilen hiçbir akıl sahibi kişi için Allah’ı bil¬meme konusunda özür yoktur. Eğer Allah Teâlâ Peygamber göndermese, insanların Allah Teâlâ’yı akılları ile tanımaları farz olurdu.”
12-Hz. Peygamberin Çocukları:Tâhir, Kasım ve İbrahim, Hz. Peygamber sallellahu aleyhi vesellem’in oğulları idi. Fatma, Zeynep, Rûkiyye ve Ümm-i Gülsüm de kızları idiler.
13-Hz. Peygamberin Hanımları:Müminlerin anneleri olan Hz. Peygamber’in hanımları şunlar-dır: Hz. Hatice, Hz. Şevde, Hz. Âişe, Hz. Hafsa, Hz. Ümm-i Seleme. Hz. Ümm-i Habibe, Hz. Zeyneb bint-i Cahş, Hz. Zeyneb bint-i Hazîme, Hz. Meymûne, Hz. Cüveyriye, Hz. Safiyye.
14-Meleklerin en faziletlisi Cebrail aleyhisselâmdır.

Kaynak:Fıkhul Ekber, İmam-i Azam

27

Haziran
2012

İslami Bilgiler

Yazar: arafat  |  Kategori: TEMEL DİNİ BİLGİLER  |  Yorum: Yok   |  484 Kez Okundu

http://t1.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcQFMZ32dT5k95gQzMOgXOjOec8Cy4Phkkh_IVNnH7x3woRp9_Gd

1-Ayet kelimesi sözlükte ;alamet, ibret ve delil anlamındadır.
2-Garibül Kuran:K.Kerimde farklı lehçelerde kullanılan kelimelerdir.
3-Aksamül Kuran:K.Kerim de yer alan yeminler.
4-Emsalül Kuran:Sözlük anlamı mesel, destan ve kıssa olan kavramdır.
5-İcazül Kuran:Kuranın benzerinin yapılamaması.
6-Muhkem:Kuran-ı Kerimin uzmanlık gerektirmeyen , herkesçe anlaşabilecek olan ayetlere muhkem denir.
7-Tilavet secdesi ile biten sureelr;Araf,Necm ve Alak sureleri.
8-Zehveran:Bakara, Al-i İmran surelerine Peygamber Efendimiz Zehveran adını vermiştir.
9-Miun:Yaklaşık 100 ayetten oluşan surelere verilen isim.
10-Kirâmen Kâtibin : İki melektir. Biri insanların sağında iyilikleri, diğeri de solunda kötülükleri yazar.
11-Münker ve Nekir: Kabirde soru sormakla görevli meleklerdir.
12-“Fetretül vahy” :İlk vahiyden ikinci vahiy gelene kadar geçen süre
13-Hz.Muhammed’in Medine’de muhacirlerle ensarı kardeş ilan etmesi olan kardeşleştirme olayının diğer adı :Muâhât
-Kur’anın çoğaltılmasına Hicretin 25.yılında başlanmıştır.
14-Addas Taif dönüşünde Peygamberimiz ve Zeyd, bir bağda dilenirken kendilerine üzüm ikram edilen ve Peygamberimizin teklifi üzerine Müslüman olan kişi kimdir.
15-Peygamberimizin vefatından sonra sahabe Hz. Ebu Bekir’e Sakîfetü Beni Sâide biat etmiştir.
16. Bedir Savaşında Müslümanların sancaktarları ;Mus’ab b. Umeyr, Ali b. Ebî Tâlib ve Sa’d b. Muaz
17-İşar: Senin kardeşini kendi nefsine tercih etmendir. Birr. İyilikdemektir. Fütüvveî: Gençlik anlamına gelir. İhsan: İyilik ve güzellik anlamlarına gelir.
18. Cem-i Takdim:Seferi iken veya ihtiyaç ve mazeret halinde mukim iken Öğle ile ikindi namazlarının Öğle vaktinde; akşam ile yatsı namazlarının akşam vaktinde birleştirerek kılınmasıdır.Takdim; öne almak, te’hir ise sonraya bırakmak demektir. Seferi iken veya ihtiyaç ve mazeret halinde mukim iken öğle ile ikindi namazlarının Öğle vaktinde; akşam ile yatsı namazlarının akşam vaktinde birleştirerek kılınmasına cem-i takdîm denir
19.”Mesbuk”:Birinci rekâttan sonra imama yetişen kişiye mesbuk denir.
20. Yemin ettikten sonra yeminini bozan kimseye kefaret olarak ayetteki sırasına göre ilk önce On fakiri doyururması gerekir.
21.İslam Hukuku’nun temel eserlerinden olan, “el-Muvafakaf İmam-i Şatibi(ö.790/1388), ye aittir.
22.Kutsal metinlerin en Önemli üç mesajı vardır; Tevhid, Nübüvvet ve Ahiret. Muamelat ise, ibadetin dışında kalan hukuki tasarruf¬lar, akitler, suç, ceza ve benzeri hükümlerdir. Bunlar, ferdin fertle, ferdin toplumla veya toplumların birbiriyle olan ilişkileri¬ni düzenleyen kaidelerdir.
23.Başlanmış bir ibadeti veya yapılan bir akdi bozan şeye fâsid denir. Bunlar kendi başına sahih iken bozuldukları için fâsid olmuşlardır. Bâtıl ise; Rükünleri ve şartları tamamen veya kıs¬men eksik olan ibadetler ile gerekli şartları taşımayan akitlerdir.
24-Müdrik, namazın başından sonuna kadar fasılasız olarak imama uyan ve bütün rekatleri imamla beraber kılan kimsedir.
25.İmam Şafinin yazdığı ve günümüze ulaşan ilk fıkıh usulu kitabı el- Risale.
26-İslam hukukuna göre , kişinin haklara sahip olabilme ve borç altına girebilme ehliyetine Vücup ehliyeti denir.
27.Dört mezhep imamı vefat tarihlerine göre kronolojik sıralaması;İmam Ebu Hanife-İmam Malik-İmam Şafii, Ahmed b. Hanbel.
28.İslami kaynaklarda batıl dinler için genellikle Nihal terimi kullanılır.
29.Amelin imandan bir cüz olduğunu söyleyen Mutezile- Hariciyye mezhepleridir.
30.Kainatın birden fazla yaratıcı olması durumunda nizamın bozulacağı esasına dayanan delil Burhan-ı temanu.
31.Ehli sünnet mezhepleri:Maturidiyye, Eşariyye ve Selefiyye mezhepleri.
32.Hüsün ve kubuh;İyi ve hayırlı olanlarlai kötü ve şerli olanlar.
33.Kuran-ı Kerimde de geçen , Mugayyebat-ı hamse; beş bilinmeyen şey demektir.
Peygamberlerden sadır olan küçük hata ve sürçmelere Zelle denir.
34.İlk Müslüman şehit kadın sahabe Sümeyyedir.
35.İslam tarihinde ilk yapılan Kuba Mescidi.
36.İslam tarihinde yapılan ilk savaş Bedir savaşı.
37.İfk olayı; Hz.Aişeye iftirada bulunulması olayı.
38.Diğer adı Ahzap Savaşı olan Hendek Savaşıdır.
39.Darul-Erkam:Mekkede müslümanların toplanıp sığındıkları yer.
40.Hz.Peygamber tarafından Medineye gönderilen ilk islam davetçisi Musab b. Umeyr.
41.İlk abeşiştan hicreti 615 yılında gerçekleşti.
42.Mute savaşında peygamberimiz tarafından tayin edilen komutanlrınların şehit düşmesinden sonra Halit bin Velid ordunun seçtiği komutan oldu.
43.Hüzün yılı:İslam tarihinde hüzün yılı olarak bilinen Ebutalibin(620) ve Hz.haticenin vefata ettiği yıl.
44.Yemin-i Lağv:Yanlışlıkla doğru sanılarak yapılan yemine yemin-i lağv denir.
45.Yemin-i Münakit:Bozulduğu takdirde keffaret gereken yemine Yemin-i münakit denir.
46.Yemin-i Gamus:Geçmiş zamanda yapılmış veya yapılmamış bir iş hakkında bile bile, kasten ve yalan yere yapılan yemine Yemin-i Gamus denir.
47.Bilgi Kaynakları:akıl,görme, haber-i sahih.
48.Peygamberlerin sıfatları:Sıdk, emanet, fetanet , ismet, tebliğ.
49. Ezanın rüyasında kendisine öğretildiği sahabi:Abdullah bin Zeyd bin Sa’lebe
50.Hz Peygamber’in emir ve komutasında 27 gazve gerçekleşti
51.BURHAN-I LİMMİ:Müessirden eser yada da kanunlardan hadiselere götüren delile Burhan-ı limmi denir.
52.TEŞRİİ İRADE: Allah Teâlâ’nın, sadece hayra ve iyiliğe yönelik olarak gerçekleşen iradesine Teşrii irade denir.
53.MÜRTEKİB-İ KEBİRE:Büyük günah işkeyenlere mürtekib-i kebire denir.
54.ECEL:Her canlının hayatının sona ereceği zaman.
55.ECEL-İ MÜSEMMA:Allah tarafindan tayin edilmis ömrün sonunda gelen ecel.
56.ECEL-İ KAZA:Tehlikeye uğramak suretiyle gelen ecel.
57. Mescid-i Haram : Yeryüzünde insanlara ibadet yeri olarak kurulan ilk mesciddir. Müslümanların kıblesi Kâbe, bu Mescid’in ortasında bulunur. Hac ve umre sebebiyle tüm dünya müslümanlarının buluşma ve kaynaşma yeri olan Mescid-i Haram, Mekke şehrindedir.
58.Mescid-i Nebî : Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hicretten sonra yaptırdığı ve ömrünün sonuna kadar da bizzat imamlığını yaptığı, pek çok olaya şahit olan, ilmin beşiği, İslam’ın ilk üniversitesi ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kabrinin bulunduğu mesciddir. Medine şehrindedir.
59.Mescid-i Aksâ : Yeryüzünde inşa edilen ikinci mesciddir. Hz. Süleyman (a.s.) tarafından yaptırılmıştır. Müslümanların ilk kıblesi, İsra ve Mi’rac’ın ilk durağı, peygamberlerin buluşma yeridir.
60.AKSÂMÜ’L-KUR’ÂN :Kur’ân’ın yeminleri anlamına gelen aksâmü’l-Kur’ân, Kur’ân’da geçen yeminleri konu edinen tefsîr usulünde bir bilim dalıdır
61.ASHABU`L- EYKE:K.Kerim`de Hz.Suayb`in peygamber olarak gönderildigi bildirilen ve ashab-i Medyen olarak anilan kavim
62.ASHÂBU’S-SUFFE:Hz. Peygamber (s.a.s.)’in mescidine bitişik sofada barınan ve islâmî tedrisatla meşgul olan sahabiler.
63.Arabi ayların adları sırasıyla şunlardır: 1. Muharrem, 2. Safer, 3. Rebî’ul-evvel, 4. Rebî’ul-âhir, 5. Cemâzil-evvel, 6. Cemâzil-âhir, 7. Receb, 8. Şa’bân, 9. Ramazan, 10. Şevvâl , 11. Zilka’de, 12. Zilhicce.
64.KUTSAL KİTAPLARIN KRONOLOJİK SIRALANIŞI:Tevrat, Zebur, İncil,Kuran
65..Hicretten sonra Evs ve Hacrec kabileleri ensar haline dönüşmüştür.
66.Kötülük yapmanın ve kan dökmenin yasak olduğu aylar;Zilkade Zilhicce Muharrem Recep tir
67.CERH VE TA’DİL:Cerh ve Ta`dil:Hadis rivayet eden kisilerin rivayete ehilolup olmadiklarini arastiran ilim dali(Nakd-i Rical de denir).
68.CÜZİ İRADE:Külli iradenin, baska bir ifade ile irade gücünün kullanilmasidir, yani herhangi bie seyin yapilmasi veya yapilmamasi siklarindan birinin tercidir.
69.DARÜLHADİS :Hadis evi,hadis ve hadis ilimlerinin ögretildigi yer.Hadis ögrenimi icin kurulan müessese.
70.DARU`L-ERKAM:Mekke döneminde sikintili yillarinda Islai teblig faaliyetlerinde merkez olarak kullanilmis ev.
71.DÂRU’N-NEDVE: Darun Nedve,İslam`dan önce, Mekke sehir devletinin önemli kararlarin alindigi toplanti yeri
72.DELAİLU`L HAYRAT:Hz.peygamber için kullaniln salavat-i şerifeleri toplayan kitaplarin adidir.
73.DELAİLÜ’N-NÜBÜVVEelâilü’n-Nübüvve,Peygamberlik müessesesini, özellikle Hz. Muhammed’in peygamberliğini ispatlamak amacıyla yazılan eserlerin ortak adı
75.EİMME-İ SELÂSE :Üç imam. Hanefî mezhebinde İmâm-ı Â’zam Ebû Hanife Nu’man b. Sabit * (80-150/699-767) ile iki büyük öğrencisi olan İmam Ebû Yûsuf Yâkub b. İbrahim el-Ensârî* (113-183/731-799) ve İmam Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî * (132-189/750-805) hakkında kullanılan bir terim.
76.EİMME-İ ERBAAört imam anlamına gelen bu tamlama, dört büyük fıkıh mezhebinin kurucuları olan İmam-ı Azâm Ebû Hanîfe, İmam Malik b. Enes, İmam Muhammed b. İdris eş-Şafiî ve İmam Ahmet b. Hanbel için kullanılmaktadır.
77.EMSALÜ`L-HADİS: İçerisinde darbı mesel ya da mesel bulunan hadisleri derleyen kitaplara “emsâlü’l-hadis” denir.
78.EMSALU`L-KUR`AN:Kur`an-i Kerim`deki meseleler.
79.EMVÂL-İ BÂTINA:Gizlenmesi mümkün olan altın, gümüş ve ticâret eşyâsı cinsinden olan zekât malları
80.EMVÂL-İ ZÂHİRE:Zekât hayvanları ve topraktan elde edilen mahsûl gibi gizlenmesi mümkün olmayan mallar
81.FİCAR SAVAŞLARI:Ficar harbi, haram aylarda zorlayici bir sebeple harp cikarsa buna „Ficar Harbi” denir.
82.FİL OLAYI:Fil :Fil vakasinin meydana geldigi sene ye fil yili denir.Peygamberimizin dogumundan 55 gün önce meydana gelen olay.
83.GAZVETÜ`L-USRE(Tebük Gazvesi):Hazirlik safhasinda büyük güclüklerle(usre) karsilasildigi icin Tebük Gazvesi`ne verilen ad.
84.GARÎBU’L-HADÎS İLMİ: Hadîs metinlerinde geçen, az kullanıldığından dolayı anlaşılması zor kelimelerin açıklanmasıyla uğraşan hadîs ilmi branşı.
85.GANİMET:Gayri müslimlerden savaş yoluyla elde edilen her türlü mal ve esirleri ifade eden terim.
86.GARÎB HADİS:Garîb sözlükte “yabancı, tek başına kalmış kimse” anlamına gelir. Hadis çeşitlerinden garîb hadis, herhangi bir tabakada, bir râvînin yalnız başına rivâyet ettiği ve başka râvîler tarafından rivâyet edilmeyen hadise verilen isimdir
87.GARİBÜL-HADİS:Hadis lügati niteliğindeki eserlere verilen genel isim.
88.GARİBÜ`L KUR`AN:Kur`an-i Kerim`deki garip lafizlarin tefsirini konu alan ilim dali ve dalda yazilan eserlerin ortak adi.
89.GASİLÜ-L MELAİKE:Melekler tarafından yıkanan; Ashâb-ı kirâmdan Uhud harbinde şehîd olan ve cenâzesini meleklerin yıkadığı Peygamber efendimiz tarafından müjdelenen Ashâb-ı kirâmdan Hanzala hazretleri.
90.67.BOYKOT YILLARI:Müsrikler, Nübüvvetin 7. yilinda Mekke´de Şib-i Ebi talib denen mahallede müslümanlari 3 yil müddetle muhasaraya aldilar.
91.BUAS SAVAŞLARI:Evs –Hacrec kabileleri arasinda 120 yil süren savaslar. Bu savaslarin sonuncusu hicretten 3 yil önce oldu.
92.BEYTÜLİZZE:Kur`an-Kerim`in bir bütün halinde indirildigi ve dünya semasinda bulundugu rivayet edilen yerin adi.Beytülizze, İzzet evi anlamına gelen beytü’l-izze, Kur’ân’ın bir bütün halinde indirildiği dünya semasında (yere en yakın gökte) bulunan yerin adıdır.
93.BEYTİ-MAKDİS:Mukaddes ev, Küdus`deki Mescid-i Aksa. Beytül Makdis
İslâm’da üç mukaddes mescitten biri olan Kudüs’teki mescid.
100.İSLAM`IN ÜÇ NESLİ:Sahabe,Tabiin ve tebe-i Tabiin dönemi.
101.İLK CUMA DIŞ EZANI:Cuma günü disarida okunan Cuma ezani, Hz.Osman devrinde ihdas edildi.
102.İLK MİNBER:Hz.Peygamber tarafindan yapilmistir.
103.İLK MÜSLÜMANLAR:Hz.Hatice,Hz.Ebubekir, Hz.Ali,Zeyd b. Harise.
Hz.Hatice,Hz.Ali,Zeyd hane-i saadette bulunuyordu.
104.İLK MESCİDeygamberimizin insa ettigi ilk mescid olarak bilinen ; Kuba Mescidí`dir.
105.İLK SERİYYE:Ilk seriyye,Hz.Hamza`nin seriyyesidir.
106.LK ŞEHİD:Islam tarihinde ilk sehit olan Hz.Sümeyye ve esi Hz.Ammar`dir.
107.İLK TÜRKÇE EZAN:Ilk Türkce ezan 29 Ocak 1932 yilinda Istanbul`da okundu.
108.İLK TÜRKÇE HUTBE:Ilk Türkce hutbe,06.Ocak.1932 de Süleymaniye camiinde okundu.
109.İRTİSAL:Ezan okunurken her cümle arasında biraz bekleme yapılır ve ikinci cümlelerde ses biraz daha yükseltilir. Buna teressül veya irtisâl denilir. Kamet ise duraklama yapmaksızın seri okunur. Buna da “hadır” denilir.
110.İSFÂR:Sözlükte “sabah yerinin açılıp aydınlanması, ortalığın aydınlanması” anlamlarına gelen isfâr, bir fıkıh terimi olarak, sabah namazının ortalığın aydınlanmasına kadar geciktirilmesi demektir
111.İSTİBRA:Kücük abdesten sonra temizlenme.
112.İSTİLAF:Namazda abdesti bozulan insanin, yerine cemaattan birini gecirmesine istihlaf denir.
113.İSTİHSAN : Bir şeyi güzel ve iyi görme; fıkıh terimi olarak: Zahir kıyasın hükmünü bırakıp illetindeki tesiri gözönüne alarak daha kuvvetli olan gizli (hafî) kıyası kabul etme prensibi.”
114.İSTİNAF:Namazda abdesti kasten kendi istegi ile bozulmussa namazi yenidn baslar. Buna istinaf denir.
115.İSKAT-I SAVMI:Farz veya vacip olan oruclarini tutmadan ölen kimseninbu oruclari icin verilen fidye.
116.İSTİNCA:Büyük abdesten sonra temizlenmek.
117.İLA VE TAHYİR OLAYI:Hz.Peygamberin bir süre zevcelerinden uzak kalmasi ve zevcelerinin nikahlarini alip ayrilma ya da Resulullah´in esleri olarak kalma hususunda muayyen birakilmalari olayi(630)
118.İSTİBRA:Bu kelime, küçük abdestten sonra, idrar yolundaki son sızıntıdan halas olma ma’nâsına da kullanılır.(
119.İSTİNKÂ:İstincâdan sonra, hiçbir pislik kalmadığına kalbde kuvvetli bir kanâat hâsıl olması.Erkeklerin, idrârını yaptıktan sonra istinkâ etmedikçe abdeste başlaması câiz olmaz.
120.KASR-İ SALAT(Namazi kisaltmak):Misafir olanin , 4 rekatli farz namazlarini iki rekat olarak kilar.Buna kasr-i salat denir. Hicretin 4. yilinda mesru kilinmistir.Mesru olusu kitap, sünnet ve icma ile sabittir.
121.KAVAME:Rüku halinden dogrulup da bir defa“sübhane rabbiyel´azim“ diyecek kadar ayakta durmaktir.
122.KÜTÜB-Ü EHADİS:.Ilahi kitaplar:Tevrat, zebur, inci,Kur`an-i Kerim.
123.KÜTÜB-Ü MÜNZELE:Allah tarafindan indirilmis olan kutsal kitaplar.
125.KÜTÜB-İ SİTTEeygamber(sas) Efendimizin hadis-i seriflerini ihtiva eden 6 hadis kitaba verilen isimdir.Buhari, müslim, Ibn Mace,Ebu Davud,Tirmizi,Nesai.
126.KÜTÜB-İ TİS’A: Buhari, Müslim, Tirmizi, Ebu Davud, İbn Mace, Nesai, Darimi, Muvatta, Ahmed b. Hanbel.
127.LİHYE-İ ŞERİFeygamberimizin mübarek sakali icin kullanilan bir terim. Hz.Peygamber(sas)`e ait sakal , sakali serif.
128.LİVAÜ`L HAMD:Insanlarin kiyamet günü altinda toplayacaklari Hz.Peygamber`e ait sancaginin adi
129.MU’CEM: Sözlükte i’camdan ismi mef’ul olup harf sırasına göre tertib edilmiş manasına kullanılan bir kelimedir. Hadis ilminde muhaddisin, hadisleri rivayet ettiği şeyhinin ismine göre tertip ederek tasnif ettiği hadis kitabına denir.
130.MEDİNE SÖZLEŞMESİ:İslam devletinin ilk Anayasasi Medine sözlesmesidir.Medine Anayasasi, Enes b.Malik in evinde toplanarak müzakere edildi.Medine anayasasina;Medine vesikasi,Medine belgesi, Medine sözlesmesi ve Medineliler sözlesmesi olarak anılmaktadır.
131.MÜDAYENE AYETİ:Kur’an’da en uzun ayet Müdayene= (Borçlanma) Ayeti diye bilinen Bakara suresinin 282. ayetidir.Bakara suresinin 282.ayetine Müdayene ayeti denir.
132.MUKİLLUN: Sözlük manasıyle azaltan, azaltıcı demektir. Hadis tarihinde Hz. Peygamber (s.a.s)’den nisbeten az sayıda hadis rivayet etmiş olan sahabiler için kullanılan bir tabirdir.
133.MUKSİRUN:En cok hadis rivayet eden sahabe vardir.Bunlara muksirun denir.1000 den fazla hadis rivayet eden 7 sahabeye verilen isimdir.
134.MUTUN-İ ERBAA:Hanefî mezhebinin VIII. Asırdan sonra gelen âlimleri metin kitaplardan dört tanesine çokça itibar etmişler ve bunları “Mutûn-i Erbaa” diye isimlendirmişlerdir. Bu metinler, Muhtar, Kenz, Vikaye ve Mecmau’l-Bahreyn isimli eserlerdir.
135.MİLEL VE NİHAL:Islami literatürde dinler ve mezhepler tarihiyle ilgili eserlerin ortak adi.Mezhepler hakkinda bilgi vermek maksadiyla yazilmis olan eserlerin ortak adi.
136.MÜŞKİLÜ’L-KUR’AN: Kuran okurken zihne takılan ayetler
137.MÜFSİD:Bir ibadeti bozan veya bir hukuki işlemi sakatlayan fiil ve eksikliğe Müfsid denir.
138.MUHADRAMUN:Cahiliye Islam devrini idrak eden fakat Hz.Peygamberi göremeyen kimse.
139.MUAVVİZATEYN:Felak , nas sureklerinin ikisine birden verilen isim.
Muhazat-i Nisa:Erginlik caginda olan bir kiz veya kadinin, cemaatle kilinan namazda erkegin yaninda veya önünde durmasi.Buna”Muhazati nisa” denir.
140.NAKİBÜL EŞRAFsmanlı da Seyyid ve Serif`in dogum ve ölüm kayıtlarini tutan kisilere“Nakibül-Eşraf“, bu isi yapan müesseselere de „Nakibül-Eşraflık deniliyordu.(İslami Bilgiler Ansk.C.1,Sh.317)
141.NİZAMİYE MEDRESESİ:Nizamülmül tarafindan basta Bagdat olmak üzere Büyük Selcuklu hakimiyetindeki cesitli sehirlerde kurulan medreseler.
142.RA`Cİ VE BİR-İ MAUNA VAKASI: Hicri 4/ M.626 yilinda müslümanlari cok üzen 2 olay, Islam mürsidlerinin pusuya düsürülerek öldürülmesiyle sonuclanan Ra`ci ve Bi`r-i Mauna facialaridir. Adal ve Kare kabilelerinin kendilerine İslam`i ögretmek için davet ettikleri heyete düzenledikleri suikast(4/625)
143.SENETÜ`L-İBTİHACE:Bi`setin 12.(m.621) yilinda Islamiyeti kabul edenler cok oldugu icin bu seneye“Senetü`l Ibtihace“ denir.
144.SENETÜ`LHÜZÜN (620)eygamberimizin amcasi Ebu Talib ve Hz.Hatice`nin 3 gün arayla vefat ettigi yıl.
145.SİYAK-SİBAK:Kur’an-ı Kerim’in bir ayetini yorumlarken, konu ve kitap bütünlüğüne dikkat etmek ilmidir.
146.ŞEMAİL-İ ŞERİF:Hz.Peygamberin, bedeni ve ahlaki vasiflarini ve beseri münasebetlerindeki, günlük yasayisindki tutum ve davranislari icin kullanilan bir tabirdir.
146.ŞER`İ MEN KABLENA :Hz.Muhammed(sas)` den önceki ilahi dinlerin hükümlerini ifade eder.
147.TAĞLİS:hanefi mezhebine göre, müfdelifede sabah namazını fecirden hemen sonra kılınmasına denir.
148.TEHARRİ:Taharri: Bir şeyin hakikatini ona vâkıf olmak için araştırmak demektir. Hakikatine vâkıf olunamadığı zaman da bir şeye zann-ı gâlib hasıl etmekten ibarettirKıbleyi bilmeyen kişinin kıbleyi araştırmasıdır.
149.VEDA HUTBESİ :Hz. Peygamber’in, hicri 10. yılda yaptığı Veda Haccı’nda sayıları yüz on dört bini bulan hacıya hitaben irad ettiği hutbe.
150.ZARURAT-I HAMSE( BEŞ ZARURİ ŞEY):Bütün dinlerin, korunması üzerine ittifak ettikleri şu beş hususun, aynı zamanda İslâm dininde de, korunması amaçlanmıştır. Bunlar: 1- Canın korunması,2. Malın korunması,3.Aklın korunması,4. Dinin Korunması,5. Neslin korunması.
151.ZELLETÜ’L-KÂRÎ:Manası değişecek şekilde Kur`an-ı yanlış okumak.Buna zelletu`l-kari denir.Anlamı“Okuyanın sürcmesi,“ yanı yanlış okuması demektir.
152.ZEVAİD SÜNNET:Hz.Peygamber(s.a.v) in bir insan olması itibariyle yaptığı, Allahü Tealadan bir tebliğ veya Allahın dinini açıklama niteliği taşımayan beşeri fiillerine Zevaid Sünnet denir.
153.KISAR-I MUFASSAL:Hücurat” sûresinden “Burüc” sûresinin sonuna kadar olan sûreler Tıval-ı Mufassal’dır. “Tarık” sûresinden “Lem yekûn” sûresinin sonuna kadar olan sûreler Evsat-ı Mufassal’dır. Bundan sonraki sûreler de, Kısarı Mufassal’dır. Bu sûrelere “Mufassal” denilmesinin sebebi, bunların birbirlerinden arka arkaya Besmele ile ayrılmış bulunmalarıdır
154.Lâhık, namaza imam ile beraber başladığı halde, kendisine uyku ve dalgınlık veya cemaatın fazlalığından dolayı bir eziyet ve bir abdestsizlik hali arız olup da, namazın tamamını veya bir kısmını imam ile kılamayan kimsedir

Toplam 183 sayfa, 124. sayfa gösteriliyor.« İlk...102030122123124125126130140150...Son »



© Tüm Hakları Saklıdır - Gül Medine
Yazılar kaynak belirtilmeden kullanılamaz.

Copy Protected by Chetans WP-Copyprotect.