4

Eylül
2012

Genel Kültür Bilgileri

Yazar: arafat  |  Kategori: GENEL KÜLTÜR  |  Yorum: Yok   |  296 Kez Okundu

- Abbasi devletini Moğollar yıktılar.
– İlk deniz altıyı geliştiren Osmanlı bilgini İbrahim Efendi
– Kırgızistan’ın başkentinin adı Bişkek
– Fas’tan İspanya’ya geçerek gemileri yakan Tarık Bin Ziyad
-Mısır’ı fetheden komutan sahabe Amr Bin As
– Lübnan’ın başkenti Beyrut
-İspanya’nın başkenti Madrid
-Romanya’nın başkenti Bükreş
– Macaristan’ın başkenti Budapeşte
-Polonya’nın başkenti Varşova
-Tacikistan’ın başkenti Duşanbe
– Özbekistan’ın başkenti Taşkent
-Müslümanlara Anadolu’nun kapısını açan savaş , Malazgirt
– Türkiye’nin Irak ile sınır kapısı Habur
-Türkiye’nin en uzun nehri ,Kızılırmak
-Afganistan’ın başkenti ,Kabil
-İlk Osmanlı halifesi ,Yavuz Sultan Selim
– Kızıl denizi Akdeniz’e bağlayan kanal
Süveyş kanalı
– Ayasofya cami 1935 yılında müzeye çevrildi.
– Nato 1949 yılında kuruldu.
-Osmanlı devleti ilk matbaayı 1729 yılında kurdu.
-Türkiye’de ilk nüfus sayımı 1927 yılında yapıldı?
-1951 yılı İmam Hatip Okullarının açılışı.
– Süleymaniye camii’nin temeli 1550 yılında atıldı.
– Birleşmiş Milletlerin kuruluş tarihi:1945
– Camilerde hutbeler 1925 yılında Türkçe okutulmaya başlanmıştı.
– Türkçe ezan 1932 yılında okutulmaya başlandı.
-TRT 1964 yılında kuruldu.
-Tevhid-i Tedrisat Kanunu 3 mart 1924 tarihinde çıkmıştır.
-Divanü Lugat-it-Türk adlı eseri ,Kaşkarlı Mahmud’a aittir.
-İstanbulu ilk kuşatan Türk devleti ,
Avarlar
-TBMM’ni ilk tanıyan ilk devlet: Afganistan
– Nüfusu en kalabalık 5 şehrimizi sırayla :İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Adana

4

Eylül
2012

Mbst Sınavını Kazandıracak Seçme Notlar-2

Yazar: arafat  |  Kategori: MSTS  |  Yorum: Yok   |  397 Kez Okundu

1- Sadece merfu hadisleri fıkıh konularına göre tasnif eden eserlere ne ad verilir? Sünen

2- Mürsel hadis; tabiinin sahabeyi atlayarak direkt Hz. Peygamber’e izafe ettiği hadistir.

 3-Merfû hadis; Hz. Peygamber’e izafe edilen söz, fiil ve takrirlerdir.

 4- Maktu hadis; rivayetin tabiine izafe edilmesidir.

5-“Râvi ile Hz. Peygamber arasında en az vasıtanın (ravinin) olduğu senede  Ali İsnad  denir .

6-Senedi muttasıl olarak rivayet edilmiş olan merfu hadise Müsned adı verilmiştir.

7-Süneni Erbaa nedir?Bunlar, sırası ile En-Nesâ’î’nin Sünen’i, Ebû Dâvût’un Sünen’i, et-Tirmizi ve İbn Mâce’nin Sünen’leridir.

8-İslam düşünce tarihinde kimliklerini gizleyerek yazmış oldukları  risalelerde görüşlerini toplamak suretiyle ansiklopedik bir eser meydana getiren ekol İhvan-ı Safa

9- Miras konusunu Nisa Suresi ayrıntılı bir şekilde ele alır.

10- Vucuh, bir kelimenin birkaç anlama gelmesidir.  Nazâir ise birkaç kelimenin aynı  anlama vaz’ edilmesidir.

11- “İnsan, melek ve cin gibi varlıkların yahut da bir topluluk veya kabilenin,

Kur’ân’da açıkça değil de ism-i işâretler, ism-i mevsuller, zamirler, cins isimler,

belirsiz zaman zarfları ve belirsiz mekân isimleriyle zikredilmesi” Mübhemâtü’l-Kur’ân ilmi disiplin çerçevesinde incelenmektedir

12-Muvalat: Abdest alırken organların kurumadan peş peşe yıkanmasını ifade eden terim  .

13- Büyük günah işleyen kimseyle ilgili Ehli Sünnet’in yaklaşımını yansıtan ifade

,Kişi işlediği günahı helal saymadıkça kâfir olmaz.

15- “Kulları için en iyi olanı yaratması Allah için gereklidir” ve “kul fiillerinin

hâlıkı’dır” şeklindeki düşünceler, Mutezile’nin beş esasından Adalet  ile ilgilidir.

 16- Kelam tarihinde Felsefi Kelam döneminin sistemli bir şekilde başlatılması

noktasında büyük rolü olan “el-Metâlibu’l-Aliye ve el-Muhassal” adlı eserlerin

yazarı  Fahrettin Razî

18-Istıslahı en çok kullanan mezhep Malikî

19- Hanefi mezhebinde  “Tarafeyn” diye adlandırılan iki imam, Ebu Hanife-Muhammed

20-Dinler üç kısma ayrılır.

1-Hak din: Allah (c.c.) tarafından Peygamberler vasıtasıyla insanlara bildirilen ve hiçbir değişikliğe uğramadan günümüze ulaşan dindir. Bu din İslam dinidir.

2-Muharref Din: Allah tarafından Peygamberler vasıtasıyla bildirilen, fakat sonradan insanlar tarafından değişikliğe uğrayan dindir. Hiristiyanlık ve Yahudilik gibi.

3-Batıl Din:İnsanlar tarafından uydurulan dinlerdir. Putperestlik gibi.

21-Kitap, sözlükte “yazmak ve yazılı belge” anlamına gelir. Terim olarak ise, Allah Teala’nın kullarına yol göstermek ve aydınlatmak üzere peygamberine vahyettiği sözlere ve bunun yazıya geçirilmiş şekline denir. Çoğulu “kütüb”dür. Hıristiyan ve yahudilere ilahî kitap olarak İncil ve Tevrat verildiğinden onlara “Ehl-i kitap” denilmiştir. İlahî kitaplara Allah katından indirilmiş olması sebebiyle “kütüb-i münzele” veya “semavî kitaplar” da denilir.

22-Selef-i Salihin:Ashab-i Güzin ile Tabiine   denir.

23-Müsned:İmam  Ahmed ibni  Muhammed  İbni Hanzeleye aittir.

24-Edille-i Erbaa:(Usul-i Erbaa, 4  delil, dört esas)Kitap, sünnet,icma  ve kıyas.

25-Fıkıh:İslam  hukukuna ait  ilme Fıkıh denir.

25-Eimme-i Erbaa(Dört imam):Dört  ameli  mezhep imamlarımızdır.

26-Eimme-i Selase:İmam-ı  Azam dan başka  üç imama  eimme-i selase   denir.

27-Müstehab olan şeylere;mendup,fazilet,nafile ,tatavvu, edeb adı  da denir.

28-Başın  tamamını  bir su ile  meshetmeye Kaplama Mesih denir.

29-Tesvib:Beş vakit namazlar için ezan  okunduktan sonra , ayrıca  cemaatı çağırma  maksadıyla  vakti sala gibi  birifade kullanılmasına tesvib, tekrar bildirme  demektir.

30-Bir namazı vaktinde kılmaya  eda, vaktinden  sonra kılmaya  da kaza dendir.

31-Ahd-i atik :Tevrat

32-Ahd-i cedid :İncil.

 33-Ezanı ruyasında öğrenen sahabi,Abdullah bin Zeyd’dir

34–Rasul :Allah tarafından kendisine kitap verilen Peygamber demektir.
35-Başlangıçta Rasulullah s.a.v. aleyhinde hicviyeler yazdı, fakat sonra pişman olup Medineye af olunmak ümidi ile gitti. Rasülullah s.a.v.’ın huzurunda müslümanlığı kabul etti ve Hz. Peygamber s.a.v.’i öven meşhur “BÜRDE” Kasidesini okudu. Rasülullah s.a.v. çok memnun kaldı, sırtından hırkasını çıkararak ona giydirdi. Bu şair Sahabi,Kab b. Züheyr r.a.’dır.
36-Kabe’nin etrafında usülüne göre yedi defa dolaşmaya Tavaf denir.

37-Metaf: Tavaf edilen yere denir. Mesa: Safa ile Merve arasında Say edilen yere denir.
38-Aişe Annemize münafıklar tarafından atılan iftira, ifk hadisesi olarak tarihe geçmiştir. Bu olay Mureysi gazasında olmuştur.
39-Su bulunmadığı için teyemmümün farz kılınması Müreysi gazası  esnasında.
40-Mekkenin Fethinin sebebi ,Hudeybiye andlaşmasının bozulması.

4

Eylül
2012

Mbst Sınavı Kazandıracak Seçme Notlar

Yazar: arafat  |  Kategori: MSTS  |  Yorum: Yok   |  262 Kez Okundu

 1-Gazve ve Seriyye:peygamberin bulunduğu savaşlara denir. Seriyye ise bizzat katılmadığı sahabeleri görevlendirdiği birliklerdir

2-İlk mescid Kuba mescididir.

3-Kuranı çoğaltan grubun başkanı zeyd b. sabittir.

4-Sebut tıval ( yedi uzun sure ): Bakara,Ali İmran, Nisa, Maide,Enam ve Enfal sureleridir.

5-Vücuh: Lafızları aynı, manaları farklı olan kelimelere denir.

6-İlhadi tefsir: Kuran ve sünnetin açık hükümlerine aykırı tefsirlere denir.

7-Burhanı Limmi: Müessirden esere ya da kanunlardan hadiselere götüren delillerdir.

8-Ahdi atik:Tevrat / Ahdi Cedid: İncil

9-Tevrat: Kanun,Öğreti demek; İ

10-ncil : Müjde demek

11-Berzah:ölümden Mahşerdeki dirilişe kadar süren hayat kabir/Berzah hayatıdır.

12-Küsuf: güneş tutulma namazı/ Husuf: ay tutulma namazı

13-Peygamberin vefatından sonra sahabiler Sakifetü beni saide denilen yerde Hz. Ebu bekire biat etti.

14-Dehriyyun: zaman ve maddenin ebediliğini savunanlar.

15-Mezheb: bir dinin bilginleri arasındaki yorum farklılıklarından meydana gelen görüş farklılıklarıdır.

16-Medinede inen son sure Nasr suresidir.

17-Ayet:Alamet,nişan,ibret,emri acip,burhan ve delil manasına gelir.

18-Aksamul kuran: Kurandaki yeminlerdir.

19-İtikadi mezhepler:selefiyye,maturidiyye ve eşariyyedir.

20Halkulkuran:kuranın mahluk olup olmadığı tartışmasıdır.

21-Mutezilenin kurucusu:vasıl b. Ata

22-Cebriyye:kurucusu, Cehm b. Safvandır. İnsan fiillerinde hür değildir.

23-Kaderiye:Kurucusu,Mabed el-Cühenidir.kaderi inkar ederler,insan fiillerinde hürdür.

24-Hükmü itibarıyla hac çeşitleri:Farz,Vacip ve Nafile hac

25-Edası itibarıyla hac çeşitleri:Kıran,Temettü ve İfrad haccı

26-Afaki;Mikat sınırları dışında oturan kişiler için kullanılır.

27-Teyamun;Tavafı kabenin sağından yapmaktır.

28-Izdıba:Omuzlara alınan ridanın bir ucunu sağ koltuk altından geçirip sol omuz üzerine atarak sağ omuzu ve sağ kolu açıkta bırakmak.

29-Remel:Koşmaksızın çalımlı ve süratli yürümek

30-Hıll;Harem ile mikat arasındaki bölgedir.

31-Eyyamı Mina: Zilhiccenin 10,11,12 ve 13. günleridir.

32-Ziyaret tavafı haccın farz olan tavafıdır.

33-Tehallül:İhram yasaklarının sona ermesidir.tehallülü evvelden sonra cinsel ilişki yasağı devam eder,bu yasak tehallülü sani ile kalkar.

34-İhsar:Hac veya umre için ihrama giren kimsenin elinde olmayan bir sebeble ihramdan çıkmasıdır.

35-İstihlaf:namazda abdesti bozulan imamın yerine cemaatten birini geçirmesidir.

36-Kerrubiyyun:Arşın etrafında bulunan meleklere denir.

37-Müşkilül kuran: Aralarında tenakuz ve ihtilaf olduğu zanndeilen ayetlere denir.

38-Nefri evvel:Bayramın 3. günü minadan ayrılmaya denir.

39-Revatip: 5 vakit namaza bağlı olarak kılınan nafile namaz; regaip ise 5 vakit namaza bağlı olmaksızın kılınan namazlara denir.

40-Vatanı sükna: 15 günden az kalmak üzere gidilen yer. vatanı ikame:15 günden fazla kalınacak yer; vatanı asli;kişinin doğup büyüdüğü,yerleştiği yer.

41-Eyyamı bid. Kameri ayların 13,14 ve 15. günleri oruçla geçirmek.

42-Ehli kıble: kabeye doğru namaz kılmanın farz olduğunu kabul edenler için kullanılır.

43-Mukarrebun-İlliyyun: Daima Allahı tesbih eden ve anan, Allaha çok yakın ve onun katında şerefli mevkii bulunan melekler.

44-İcaz:Kuranın özlü oluşu, kelime ve cümlelerin derin ve eşsiz anlamlartaşımasıdır.

45-Besmele ile başlamayan sure Tevbe suresidir.

46-Sebul Mesani (tekrarlanan 7 ayet) Fatiha suresidir.

47-Elmalılı Hamdi Yazır: Hak dini Kuran Dili adlı tefsiri var.

48-Zelletülkari: kıraat okuyuş hatalarıdır.

49-Kavme:Rukudan doğrulmaktır.

50-Kabenin 4 rüknü:1) Rüknü haceri esved, 2)Rüknü Yemani, 3) Rüknü Iraki, 4)Rüknü Şami.

51-Mültezem:Kabenin kapısı ile haceri esved arasındaki yerdir.

52-Cemrelerin mekkeden minaya doğru sıralanışı: Cemrei ula, cemrei vusta ve cemrei akabedir.

53-Metaf: tavaf yapılan alan.

54-İhcac: hac için bedel tutmaya denir.

55-Farz olan Ziyaret(İfaza) tavafının son vakti ömrün sonuna kadar devam eder.

56-Kütübü sitte:Buhari-Müslim-Ebu Davud-Tirmizi-İbn Mace- Nesai .

57-İlk fıkh usulü kitabı şafiye ait olan er risaledir. imam şafinin eski görüşlerini ihtiva eden eseri hucce’dir.son görüşleri ise Ümm adlı eserindedir.

58-Muvatta, imam malike aittir. müsned ise ahmed b. hanbele aittir.

59-Cami:İbadet, muamelat ve ukûbata dair hadislerin yanı sıra, Kur’an-ı Kerimin fazileti, yaratılış, menâkıb ve benzeri konuları ihtiva eden hadis mecmualarıdır.

60-Sünen:Bu hadis mecmuaları, tahâret (temizlik)’ten vasiyete kadar olan bütün ibadet ve İslâm hukuku ile ilgili hadisleri ihtiva eden kitaplardır.

61-Musannef:tabiin döneminden sonra gelen neslin hadisleri konularına göre ayırıp, belirli bir düzen içinde yazmaya başlamaları ile yeni bir hadis kitabı türü ortaya çıkmıştır. Bu tür eserlere ‘musannaf’ denir.

62-Nizamiye medreseleri selçuklu sultanı Alparslan zamanında kuruldu ve yaygınlaştı.

63-Mevkuf hadis: isnadı sahabede biten hadislere denir.

64-Merfu hadis: isnadı peygamberde biten hadisler

65-Maktu hadis: İsnadı tabiinde biten hadisler.

66-Mebsut, İmam Serahsinin eseridir.

 

 

67-Bir kimsenin kıra gömüp hatırlamadığı mala malı dımar denir.

68-Zevaid sünnet:Hz. Peygamber (s.a.v.)’ in bir insan olmasıitibariyle yaptığı,

69-Secavend: Ayetlerde durulması ve geçilmesini belirleyen işaretlere denir.

70-Taabbudi:manası sadece Allah tarafından bilinen emirler.

71-Ahîlerin el kitabı olan ve daha çok ahlaki kurallar ve psikolojik öğretiler içeren eserlere fütüvvetname denir.

72-Garibul hadis: Hadis lügati niteliğindeki eserlere verilen isimdir.

73-Ahbar: Tevratı ve hükümlerini iyi bilen yahudi alimleri.

74-Ahkamul kuran: İbadet, mualemet,keffaret ve ukubat ile ilgili ayetlerin yorumunu konu edinen bilim dalıdır.

75-Aksamul kuran:Kuranda geçen yeminleri konu edinir.

76-Celse: İki secde arası oturuş.

 77-Emsalul kuran: Kuranın meselleri.

78-Fevat: hac vazifesini yapan kimsenin süresi içinde arafe vakfesine yetişememesi.

79-Garibulhadis: hadislerdeki anlaşılması zor ve ancak sahanın uzmanları tarafından anlaşılabilen kelimelere denir.

80-Garibul Kuran: Tefsirde anlaşılması zor olan kelimeleri konu edinir.ilmin öncüsü Abdullah b. abbastır.

81-Kütübi tisa: Kütübü sitteye 3 ilave eserle oluşur.bunlar Dariminin süneni, imam malikin muvattası ve ahmed b. hanbelin müsnedi+ yukarda sayılan 6 kitap.

82-Mişna: Tevratın hükümlerini açıklayan şifahi beyanların yazıya geçirilmiş şeklidir.

Miun: ayet sayısı 100 den fazla olan sureler.

83-Talmud: sözlü tevratın yazıya geçirilmiş şekli olan mişna üzerine yapılmış tefsir ve yorumlardır.

84-İşari tefsir:tasavvufi tefsir.

85-Telfik, değişik mezheplerin görüşlerinden faydalanmak.

86-Yemini lağv: bir şeyin öyle olduğu zannedilerek ya da ağız alışkanlığıyla yapılan yeminlerdir. keffaret gerekmez.

86-Yemini ğamus: yalan yere, bile bile yapılan yemin.

87-Yemini münakid. mümkün olan ve geleceğe yönelik bir şeyi yapmak veya yapmamak üzere yapılan yemindir. bu yeminin keffareti 10 fakiri doyurmak veya giydirmek veya köle azat etmektir. buna gücü yetmeyen kimse 3 gün peşpeşe oruç tutar.

88-Zelle.peygamber hataları.

89-Hanefide isfar yani sabah namazını oralık aydınlandıktan sonra kılmak müstehaptır

90-Ebu hanifeye göre huruç bi sunih yani namazdan kendi fiili ile çıkmak rukundür.

91-Ezan okunurken her cümle arasında biraz beklenir ve ikinci cümlede ses biraz yükseltilir. buna teressül veya irtisal denir.kamet ise duraklama yapılmaksızın seri okunur. buna hedir denir.

92-Muhazatün Nisa: kadınların erkeklerle aynı safta veya hizada bulunmasıdır.

93-Kefeni sünnet: Erkek için Kamis,izar ve lifafe;kadınlar için bunlarla birlikte baş ve göğüs örtüsüdür.

94-Kefeni kifayet:erkek için izar ve lifafe ve kadın için bir de başörtüsüdür.

95-Kefeni zaruret ise tek parça beze sarılmak.

96-Nema: Zekatın şarlarından olan nema malın artıcı nitelikte olmasıdır.

97-Havelanül havl :Malın üzerinden bir kameri yıl geçmesidir.

98-Nisab:Altında 20 miskal:85 gram; Gümüşte 200 dirhem:595 gram; hayvanlarda 5 deve;30 sığır ve 40 koyundur.

99-Rikaz:yer altındai maden, define hazine gibi şeyler için kullanılır.

100-İhramın Rükunleri: Niyet ve telbiyedir.

101-Haccın farzları ihram,arafat vakfesi ve ziyaret(ifaza) tavafıdır.

102-Remyi cimar:Şeytan taşlama işlemi.

103-ilk tehallül: Cinsel ilişki dışında yasaklar kalkar. saçların traş edilmesiyle başlar.ikinci tehallülde ise cinsel ilişki dahil tüm yasaklar kalkar.ziyaret tavafının yapılmasıyla olur.

104-Umrenin farzları ihram ve tavaftır.

105-Sahih ilmam: Umre ile hac arasında herhangi bir sebeble memlekete dönmek.

106-Hedy:hac ve umre menasikiyle ilgili kesilen kurbana denir.Kurban bayramı dolayısıyla kesilene ise udhiyye denir.

107-Cinayet:İhramlıyken harem bölgesinde yapılması yasak olan şeylerin yapılmasına denir.

108-Rici talak: kocaya yeni bir nikaha ihtiyaç olmadan boşadığı karısına dönme imkanı veren boşama türüdür.

109-Bain talak: kocaya boşadığı eşine ancak yeni bir nikahla dönme imkanı veren boşama şeklidir.

110-Karşılıklı rıza ile boşanmaya muhalea veya hul denir.

111-Mahkemeye boşnma için başvurmaya tefrik denir.

112-Lian: karısına zina etti deyip bunu ispat edemeyen karı kocanın karşılıklı lanetleşmesididr.

113-İLa: Kocanın 4 ay veya daha fazla karısına yaklaşmayacağına yemin etmesi, adamasıdır.

114-Lukata:buluntu mal.

115-Tanah:yahudilikteki yazılı dini edebiyattır.

4

Eylül
2012

Din Görevlileri için Mbst Sorularına Hazırlık Notları

Yazar: arafat  |  Kategori: MSTS  |  Yorum: Yok   |  295 Kez Okundu

1-Hz. Osman’ın (ra) çoğalttığı nüshalarda nokta ve hareke bulunmuyordu. Hicrî 65 tarihinde Abdulmelik b. Mervan (v.86/705) zamanında Hz. Ali’nin (ra) talebesi ve Arap gramercisi/ nahivcisi, Arap gramerinin temellerini atan Ebu Esved ed-Düelî (v.68/688) halifenin emriyle Kur’ân-ı Kerime ilk olarak noktalama işaretlerini koymuştur. Daha sonra Hasen-i Basri (v.110/728) kıraat imamlarından Nasr b. Âsım (v.89/707) ve Yahyâ b. Ya’mer (v.129/746) tarafından geliştirilmiştir. Harekeleme Halil Bin Ahmed yapmıştır.
2-Arafat vakfenin Zamanı. Zilhiccenin 9. arefe günü zeval vaktinden yani güneşin tepe meridyeni üzerine geliş vaktinden bayramın ilk günü “fecr-i sâdık” denilen tan yerinin ağarmaya başladığı zamana kadar geçen süredir. Bu konuda mezhepler arasında görüş ayrılığı yoktur. Sadece Hanbelîler’e göre vaktin ilk anı, arefe günü fecr-i sâdık ile başlar. Vakfenin sahih olması için niyet, akıl ve ilim (Arafat’ta bulunduğunu ve vakfe yaptığını bilmek) şart olmadığından, belirtilen süre içinde ister şuurlu, ister şuursuz, ister uykuda, ister uyanık, ister abdestli, ister abdestsiz her ne halde olursa olsun, bir an Arafat sınırları içinde bulunan, hatta oradan geçen kimse vakfeyi yapmış olur.
Hanefîler’e göre arefe günü gündüz Arafat’ta bulunanların, mazeretsiz olarak güneş batmadan önce Arafat’tan ayrılmamaları vâciptir. Mazeretsiz olarak ayrılan kimse, henüz güneş batmadan bu bölgeye tekrar dönerse, bir şey gerekmez; aksi halde ceza (dem) gerekir. Fakat gündüz Arafat’ta bulunmayıp güneş battıktan sonra gelenlere bir ceza gerekmez. Şâfiîler’e göre, güneş batmadan ayrılanlara da ceza gerekmez. Mâlikî mezhebinde ise, gecenin bir cüzünde Arafat’ta bulunmak vakfenin sıhhat şartıdır. Güneş batmadan Arafat’tan ayrılıp bir daha dönmeyen kişinin haccı bâtıl olur. Gündüzün çok az da olsa bir kısmında Arafat’ta bulunmak Mâlikîler’e göre vâciptir. Süresi içinde kısa da olsa bir müddet Arafat’ta bulunamayanlar hacca yetişememiş olurlar. Daha sonraki senelerde yeniden haccetmeleri gerekir.
3- Mescid-i Hayf:Mina’da birinci cemrenin (küçük şeytan) hemen yakınında yer alan Mescid-i Hayf, ResûI-i Ekrem aleyhisselatu vesselam’ın Veda haccında çadır kurduğu ve cemaatle namaz kıldığı yerde inşa edilmiştir. ResûI-i Ekrem aleyhisselatu vesselam’ın namaz kıldığı bu yerin etrafı sonradan duvarla çevrilip mescid haline getirilmiştir. Arapça’da vadilerdeki su yatağının biraz yukarısındaki yerlere “hayf” denildiğinden Saih dağının eteğine kurulan cami de bu adla anılmıştır. 227′de (842) Abbasi halifesi VasikBillah tarafından imar edilen mescid, daha sonraki devirlerde de çeşitli İslam devletleri ve bu arada Osmanlılar tarafından tamir edilmiştir. Suudi hükümeti, yeni düzenlemeler sırasında Mescid-i Hayf’ı tamamen yıktırarak ek binalarıyla birlikte 25 dönümlük bir arazi üzerinde yeniden inşa ettirmiştir (1987).
Mescid-i Hayf’ın yapıldığı yerde aralarında Hz. Musa’nın da bulunduğu yetmiş nebinin namaz kıldıklarının rivayet edilmesinden , buranın eskiden beri bir ibadet yeri olduğu anlaşılmaktadır. İlk dönemlerden itibaren Müslümanlar Mescid-i Hayf’a büyük değer vermişler; Ebu Hüreyre Mekke’de ikamet edecek olsa her cumartesi burasını ziyaret edip iki rek’at namaz kılacağını, Sa’d b. Ebu Vakkas burada iki rek’at namazı Beytülmakdis’i iki defa ziyaret edip orada namaz kılmaya tercih edeceğini söylemiştir. Hz. Peygamber aleyhisselatu vesselam’ın uygulaması sebebiyle Mescid-i Hayf’ta cemaatle namaza iştirak müstehap sayılmıştır.
4- Bâin talak, beynûnet-i suğra (küçük ayrılık) ve beynûnet-i kübrâ (büyük ayrılık) olmak üzere iki kısma ayrılır. Buna hürmet-i hafife ve hürmeti galiza da denir.Bir veya iki talak ile meydana gelen bâin talaka beynûnet-i suğrâ; üç talak ile meydana gelen bâin talaka da beynûnet-i kübrâ adı verilir.
5-TELFÎK:Sözlükte “bir işi talep edip ulaşamamak, kumaşın iki yanını yan yana getirip dikmek, sözü batılla karıştırıp süsleyip püslemek” gibi anlamlara gelen telfîk, bir fıkıh kavramı olarak, bir mesele veya amelde birkaç müçtehidin görüşlerini birleştirerek taklid etmek demektir.
6- Ebu Talib’in çocukları:Ebu Talib’in, dördü erkek ikisi kız altı çocuğu vardı En büyük oğlu Talib ve diğer çocukları ise sırasıyla Akil, Cafer ve Ali (a s) idi ki, bunların herbirinin arasında da onyıllık bir fasıla vardı Kızlarından biri Ümmü Hani diğeri ise Cümane idi .
İbn-i Sa’d diyor ki: Ebu Talib’in Reyta adında bir başka kızı da vardı Onların annesi Fatıma bint-i Esed idi Ayrıca Tuleyk adında bir erkek çocuğu da vardı ki, annesi “Alle” adında bir kadındı
39- el-Huccet Ale’z Zahib İla Tekfir-i Ebi Talib
40- Tefsir-i Razi
 

7- En Fazla Müslümanın yaşadığı Ülkeler sıralaması (NÜFUS-ORAN)
1-Endonezya 207,000,105 88.20%
2-Pakistan 159,799,666 97%
3-Hindistan 151,402,065 13.4%
4-Bangladeş 132,446,365 88%
5-Mısır 70,530,237 85%
6-Türkiye 68,963,953 99%
7-Nijerya 64,385,994 45%
8-İran 64,089,571 98%
9-Cezayir 32,999,883 99%
10-Fas 32,300,410 99%
11-Afganistan 31,571,023 99%
12-Suudi Arabistan 26,417,599 100%
13-Sudan 26,121,865 65%
14-Irak 25,292,658 97%
15-Özbekistan 23,897,563 89%
16-Etiyopya 22,533,500 31.2%
8- MUTTASIL HADİS :Senedi kesintisiz olan hadis. En son ravisinden ilk kaynağına kadar senedinde kopukluk olmayan hadise Muttasıl denir. Muttasıl hadis, merfû (Hz. Peygamber’e ait), mevkuf (Sahabeye ait) veya maktû (Tabiîne ait) olabilir.
9- Senedinde kesinti bulunan hadis sened bakımından Hz. Peygamber’e ulaşmayan hadistir. Buna “Mürsel” veya “Münkatı”‘ hadis denir. Sahabe atlanıp, tâbiinden birisinin Hz. Peygamberden işitmiş gibi hadis rivayet etmesi gibi.Ebû Hanife ve İmam Mâlik, mürsel hadisi kayıtsız şartsız kabul ederler. Onlar yalnız mürsel hadisi rivayet eden ravinin güvenilir olup olmamasına bakarlar.
10- Senede Göre Sınıflandırma:
a)Senedinde kopukluk olmayan hadisler; Müsned, muttasıl, mevsîl hadisler
b)Senedinde kopukluk olan hadisler: Mürsel, munkatı, muallak, müdelles hadisler.
11-GARÎB HADİS:Garîb sözlükte “yabancı, tek başına kalmış kimse” anlamına gelir. Hadis çeşitlerinden garîb hadis, herhangi bir tabakada, bir râvînin yalnız başına rivâyet ettiği ve başka râvîler tarafından rivâyet edilmeyen hadise verilen isimdir. Gariblik, hadisin metin ya da isnadındaki ziyâdelikte de olabilir. Hadisi garib olarak rivâyet etmeye ya da garîb hadisleri nakletmeye iğrab, hadisin garîb olmasına da garabet denir.
Hadis ilimlerinde garîb hadis, fert hadisle aynı anlama kullanılmıştır. Bazı hadisçiler “ferd” kavramını “ferd-i mutlak” ile; “garib” kavramını da “ferd-i nisbi” ile eş anlamlı kabul etmişlerdir.
Garabet, Sahabe’den tek bir tabiînin rivâyet etmesi gibi, isnadın başı olan Sahabe tarafında meydana geliyorsa, bu tür hadise garîb-i mutlak ya da ferd-i mutlak denir.
Garabet, isnadın başlarında değil de ortasında meydana gelmiş ise bu tür hadise garîb-i nisbî ya da ferd-i nisbî denir.
Hadislerde garîblik, metinde, isnadda veya her ikisinde görülebileceği gibi, bunların bir kısmında ya da bunlara ait ziyadelikte de görülebilir.
Garip hadis, şaz hadisten farklıdır. Şaz hadiste garabetle birlikte muhalefet şartı da aranır. Bundan dolayı şaz hadis zayıf ve merduttur. Garîb hadis ise isnadın durumuna göre sahih, hasen ya da zayıf olabilir. Sahih veya hasen olan garîb hadis, akâid dışındaki dinî konulara delil teşkil eder, hükmü bağlayıcıdır. Bu itibarla hadislerdeki gariplik, hadisin sıhhatini yok edici bir özellik değildir.
12- Nizamiye Medreseleri, Büyük Selçuklular zamanında kurulan vezir Nizamülmülk’ün adıyla anılan medreseler. En büyüğü, Bağdat’taki Nizamiye Medresesi olup, İsfahan, Nişapur, Belh, Herat, Basra, Musul ve Amul’da benzerleri vardı.
Nizamiye Medreseleri’nin en büyüğü olarak Dicle kıyısında, şimdiki Gümrük Çarşısı civarındaki Nizamiye Medresesi, Nizam-ül Mülk’ün eseridir. 1064–1066 yıllarında yapılan medrese Büyük Selçuklu Devletinin ilim ve öğretime verdiği önem kadar, Sünni İslâm camiasının devlet himayesine alınması ve güçlendirilmesi amacıyla kurulmuştur. Devrin diğer Nizamiye medreselerinden daha ihtişamlı olan Bağdad Nizamiye Medresesi’nde ilk dersi ünlü fıkıh âlimi Ebu İshak Şirazi vermiştir. Medresede, Şafi mezhebi fıkhı, tefsir, hadis, ferâiz ve kelâm dersleri okutulmuş, pek çok âlim yetiştirilmiştir.
Dört eyvanlı avlulu medreselerin öncülerinden olan yapı, talebe hücreleri, kütüphane, hamam, imaret ve hastane ek binalarıyla donatılmıştır. 1110 yılında esaslı bir tamir geçirmişse de, 1248’deki Dicle taşkınından zarar görmüştür. XV. yy.a kadar öğretime devam edilen medrese daha sonra terk edilmiştir. XIX. yy. başlarında çini süslemeli 2 eyvanı ve duvar parçaları bulunan medreseden bugün hiçbir iz yoktur.
13-KADİYÂNÎLİK:Kadiyânîlik XIX. yüzyılın sonlarına doğru Hindistan’da Mirza Gulam Ahmed öncülüğünde kurulmuş bir mezhep veya belli konuları içeren fikrî bir harekettir. Mirza Gulam Ahmed memleketi olan Hindistan’da çocukluk döneminden sonra bir mahkemede memur olarak çalıştı. İslâm dini, Hristiyanlık ve Hint kültürü üzerinde incelemelerde bulundu. Daha sonra resmi görevini bırakarak İngiliz ve Hindular aleyhine yazılar yazdı. Kişiliğinin ön plana çıkması üzerine kendi ismini taşıyan bir eser yayınladı. Bu şöhretini sürdürürken bir takım ilham, kehanet ve keramet iddiaları ile kendisinin asrının müceddidi olduğu izlenimini uyandırmaya çalıştı.
Genel olarak XIX. asrın sonlarına kadar Hindistan sınırları içinde kalan Kadiyânîlik XX. asrın başından itibaren Avrupa ülkeleri, Amerika Birleşik Devletleri, Asya, Pasifik adaları ve Afrikanın hemen her yerinde teşkilatlanmaya başladı. Bugün dünyada mevcut Kadiyânîlerin sayısının iki milyon ile on milyon arasında olduğu sanılmaktadır.
Kadiyânîlik daha çok âhiret ile ilgili haber ve yorumlar yapmak suretiyle tanınmıştır. Ancak îmân esasları ve diğer bazı itikadî konularda Eş’arî ile Matüridiyye, amelî konularda ise Hanefî mezhebine yakın düşüncelere sahiptirler. Tek evliliğe ve kadınların kapalı, peçeli gezmelerine önem verirler. Neshin önceki kitaplar için geçerli olduğunu, ayrıca cihadın kılıç ve sertlikle değil, kalem ve kağıtla yapılması gerektiğini savunmaktadırlar.
14-NUSAYRiLiK:Çoğunluğu Suriye’de yaşayan aşırı bir Şiî-Batinî fırkası. Bunlara günümüzde Numeyrîler ismi de verilmektedir. Nusayrî isminin ise geçmişte kalan bir isim olduğunu ve fırka kurucusuna nisbeten bu ismin verildiğini ileri sürerler. Fırkanın ismini, kurucusu olan Muhammed b. Nusayr en-Nemiri’ye (270/883) nisbeten aldığı bilinmektedir. Zaten itikadi fırkaların hemen hemen bir çoğunun kurucularına nisbeten tanındıkları ve buna uygun isim aldıkları bilinen ve sık rastlanan bir durumdur
17-”Vatan-ı aslî”; “vatan-ı ikâme” ve “vatan-ı sükna” ile değişmez. Çünkü her ikisi de “vatan-ı aslî”nin dûnundadır. Vatan-ı aslî, sefer niyeti ve yolculukla da değişmez.
18-Vatan-ı ikâme: Bir insanın ikâmete elverişli bir yerde 15 gün ve daha fazla kalmaya niyet ettiği yerdir. Vatan-ı ikâme; vatan-ı aslî, vatan-ı ikâme ve sefer ile değişir, fakat vatan-ı süknâ ile değişmez. Vatan-ı ikâmede yaşayan insanlar mukim sayılır.

19-Vatan-ı sükna: Bir insanın vatan-ı aslîsinin dışında 15 günden az kalmak üzere gittiği yerdir. Vatan-ı sükna; vatan-ı aslî, vatan-ı ikâme, vatan-ı sükna ve sefer ile değişir. Vatan-ı süknada yaşayanlar misafir sayılır.
20-Abdestte-Güsulde-Teyemmümde Niyet:Hanefîlere ve bir rivayette İmam Mâlik’e (rahımehumullah) göre abdest ve gusülde niyet, farz değil sünnettir. Delilleri ise abdest ayetinde; Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerinizle birlikte ellerinizi yıkayın. Başınıza meshedin. Her iki topuğunuzla birlikte ayaklarınızı da (yıkayın)”[el-Mâide, 5/6] buyurularak, abdestin ‘dört farzı’ belirlenmiş, ‘niyet’ten söz edilmemiş olmasıdır.
İmam Şâfiî, Ahmed b. Hanbel ve başka bir görüşünde İmam Mâlik’e (rahımehumullah) göre ise, abdestte niyet farzdır. Delilleri; “Ameller niyetlere göredir” hadisi ile namaz ve teyemmümde niyetin farz oluşuna kıyastır.
Teyemmüm’de niyet, abdestteki gibi sünnet değil farzdır. Abdestin yerini alan yeni bir temizlik nev’i/türü olduğu için niyetsiz olarak geçerli olmaz. Delil; “…Eğer hasta olur, veya yolculukta bulunursanız veyahut biriniz abdest bozmaktan gelince veya cinsî münasebette bulunup, su da bulamazsanız; o zaman tertemiz bir toprak ile teyemmüm edin. Niyetle yüzlerinize ve ellerinize sürün.”[en-Nisâ, 4/43] ayet-i celilesidir.
21–Terviye Günü: Terviye kelimesi sözlükte “bir işi aceleye getirmeyip enine boyuna düşünmek, sulamak, suya kandırmak, rivâyet ettirmek” gibi anlamlara gelmektedir. Terviye günü ise, Zilhicce ayının 8. günü, yani Kurban Bayramı arafesinden bir önceki gündür. Terviye gününde hacı adayları Arafat’a gitmek üzere Mekke’den Mina’ya doğru hareket ederler. Hacı adayları sıcak bir iklimde susuz bir sahayı kat edeceklerinden, genelde hazırlık olmak üzere hayvanlarını iyice sulayıp kandırdıkları için bu isim verilmiştir.
22-TAVAF NAMAZI:Tavaf namazının ilk rekatında Kâfirûn, ikinci rekatında da İhlas sûrelerinin okunması müstehaptır.
Tavaf için kerahet vakti olmadığı halde, tavaf namazı mekruh olan vakitlerde kılınmaz. Kerahet vakti değilse, tavafın hemen peşinden bu namazı kılmak müstehaptır. Ancak, çeşitli sebeplerle tavafın hemen arkasından kılınmayıp, daha sonra kılınsa yerine getirilmiş olur.
Tavaf namazının Makam-ı İbrâhim’in arkasında kılınması müstehaptır. Burada yer bulunmaması halinde, Mescidin içinde uygun olan başka bir yerde kılınır. Özellikle dünyanın çeşitli bölgelerinden kalabalık toplulukların hac etmek üzere toplandığı günümüzde, tavaf alanının kalabalık olması sebebiyle, burada namaz kılmak için ısrar edip de, tavafa mani olmamak daha uygundur. Bu namazın Harem bölgesinin dışında kılınması ise mekruhtur.Tavaf namazı Hanefilerde vaciptir.
Ziyaret, veda ve umre tavaflarının ilk dört şavtını yapmak farz, yediye tamamlamak vaciptir.
Tavaf namazı tavafın vacibi değil müstakil bir ibadettir, terkinden dolayı dem gerekmez.
Müvalat,-tavafın şavtlarını ara vermeden peşpeşe yapmak sünnettir.
23-Hayâ :Sözlüklerin “utanma çekinme vaz geçme tevbe” gibi anlamlara geldiğini söylediği hayâ peygamberlerden tevarüs edilen en temel insanlık ölçülerinden biridir.

Kur’an’da da bu kavramın türevleriyle üç yerde geçtiğini görüyoruz: Bakara 26 Kasas 25 Ahzab 53… A’raf Suresi’nin 26. ayetinde geçen “libâsu’t-takvâ” (takva elbisesi) ifadesinin insanın ruhunu bezeyip ahlâkını güzelleştiren ve koruyan hayâ anlamına geldiği hemen bütün müfessirler tarafından ifade edilmiştir.
24- İman – İslam – İhsan:Hadis kitaplarımızda “Cibril Hadisi” diye bilinen bir metin yer almaktadır. Peygamber efendimiz bir gün ashâbından bazılarıyla birlikte iken bir yabancı gelir. Hz. Peygamber’e bir takım sorular sorar ve cevaplarını alır. Sorular ve cevaplar şöyledir:
-İman nedir?İman Allah’a, meleklerine, Allah’a kavuşmağa, peygamberlerine ve öldükten sonra dirilmeğe inanmandır.
-İslâm nedir?İslâm Allah’a ibadet edip hiçbir şeyi O’na ortak koşmaman, namazı kılman, farz edilmiş zekâtı vermen, ramazanda oruç tutmandır.
-İhsan nedir?İhsan Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da şüphesiz O seni görmektedir_ (Buhari, iman, 37; Müslim, iman, 1)…..

25- Kâ’b bin Züheyr, Müzeyne kabîlesinden olup, onbir şâir yetiştiren bir âileye mensuptu. Babası Züheyr bin Ebî Sülemî ve kardeşi Büceyr de şâir idi. Kâ’b bin Züheyr’in babası Hırıstiyan ve Yahûdi âlimlerinin yanlarına gider, onları dinlerdi. Onlardan âhir zamanda bir Peygamber gönderileceğini işitmişti. Peygamberimiz, Kâ’b bin Züheyr’in, “Banet süâdü= Sevgili uzaklaştı” sözleriyle başlayan bu kasîdesini beğenip, çok memnun oldu. Onu affetti. Bürdesini (hırkasını) çıkarıp, onun omuzlarına koydu. Bu sebeple Kâ’b bin Züheyr’in kasîdesi, “Kasîde-i Bürde” ismi ile meşhur olmuştur. Hz. Kâ’b 645 senesinde Şam’da vefât etti.Resûlullahın hediye ettiği bu hırka, Hz. Muaviye tarafından Kâ’b bin Züheyr’in vârislerinden satın alınıp, muhafaza edilmiştir. Sırasıyla Emevîlere, onlardan Abbasîlere, daha sonra da Mısır’ın fethinde Mekke Serifi tarafindan diğer kutsal emânetler ile birlikte Yavuz Sultan Selim Han’a teslim edilmiştir. Günümüze kadar korunan bu hırka, “Hırka-ı Saadet” ismi ile meşhur olmuştur. Bugün hâlâ İstanbul’da Topkapı Müzesinde “Hırka-ı Saadet” odasında muhafaza edilmektedir
26- Kâbe’nin köşeleri yaklaşık olarak dört ana yönü gösterir. Köşelerden her birinin ayrı ismi vardır:.Doğu köşesine “Hacerü’l-Esved” veya “Şarki”, kuzey köşesine “Irakî” , batı köşesine “Şâmî” ve güney köşesine [ “Yemânî” denir.
27-Hacerü’l-Esved: Doğu köşesinde bulunan cennetten inen kara parlak taştır . 684′te Kâbe’de çıkan bir yangında bu taş sıcaktan çatlayıp 15 parçaya bölünmüştür. Günümüzde taşın parçaları gümüş bir çerçeveyle tutulmaktadır ve görünen kısmı yaklaşık 16,5×20 cm’dir.
28- Habeşistan’a İlk Hicret Edenler (615 M.) :Müşriklerin ezâları dayanılmaz bir hal almıştı. Müslümanlar serbestçe ibâdet edemiyorlardı. Bu sebeple Rasûlullah (s.a.s.) Müslümanların Habeşistan’a hicret etmelerine izin verdi. Müslümanlar Habeşistan’a iki defa hicret ettiler. İlk defa 12′si erkek, 4′ü kadın 16 kişi Mekke Devri’nin (Peygamberliğin) 5′inci yılında (615 M.) Recep ayında Mekke’den gizlice ayrılarak Kızıldeniz kıyısında birleştiler. Başlarında bir reisleri yoktu. Buradan kiraladıkları bir gemi ile Habeşistan’a geçtiler. İçlerinde, Hz. Osman, eşi Rukiyye, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf ve Abdulllah b. Mes’ûd gibi muhterem zâtlar da vardı.
29- İkinci Habeşistan Hicreti (616 M.) :İlk hicret edenler Habeşistan’da iken inen “en-Necm Sûresi”ni Hz. Peygamber (s.a.s.) Hârem-i Şerifte müşriklere okudu. Bitince, sûrenin sonunda “secde âyeti” bulunduğu için, Allah’a secde etti. Bu sûrenin 19 ve 20′inci âyetlerinde müşriklerin putlarından “Lât, Uzza ve Menât’ın” isimleri de geçtiğinden müşrikler de Hz. Peygamber (s.a.s.)’le birlikte putları için secde etmişlerdi. Bu olay, “Mekkeliler toptan Müslüman oldu” diye bir şâyianın çıkmasına sebep olmuş, bu asılsız şâyia tâ Habeşistan’da duyulmuş, bu yüzden hicret eden Müslümanlar da, Habeşistan’da üç ay kaldıktan sonra dönmüşlerdi.Müslümanlar, Habeşistan’dan döndüklerine pişman oldular. Çünkü müşrikler zulüm ve işkencelerini daha da artırmışlardı. Bu sebeple Müslümanlar, Mekke Devri’nin 7′inci yılında (616 M.) 77′si erkek, 13′ü kadın olmak üzere 90 kişi 2′inci defa Habeşistan’a hicret ettiler. Bu ikinci hicrette kafile başkanı Hz. Ali’nin ağabeyi Câfer Tayyar’dı.
30- Yahudilerin mukaddes kitapları iki ana başlık altında incelenebilir:
1- Tanah,
2- Talmud,
Hristiyanların Eski Ahit adını verdikleri Tanah da üç bölümden oluşur:
1-Tora, (Tevrat) 2- Neviim, 3- Ketuvim.
Çoğu zaman Yahudilerin mukaddes kitabının tamamı “Tora” kelimesiyle ifade edilir. İbranice bir kelime olan Tora, Arapça Tevrat’ın karşılığıdır
31-Yemin Çeşitleri:Kasem suretiyle yeminin mahiyeti ve hükmü ana hatlarıyla yukarıda özetlendiği gibidir. Bununla birlikte bu tür yemine ilâve olarak benzer mahiyette iki yemin çeşidi daha vardır. Bu sebeple de literatürde kasem suretiyle yapılan üç çeşit yeminden söz edilir. Bunlar da “lağv yemini”, “gamûs yemini” ve “mün`akit yemin”dir.

17- HIDÂNE:Çocuğu kucağına almak onu terbiye etmek.Hıdâne veya hadâne, “HDN” kökünden bir mastardır.Bir terim olarak; Çocuğu terbiye hakkı olan kimsenin, onu yanına alarak terbiye
etmesi anlamına gelir.
32-ZİYARET TAVAFI:Ziyaret veya diğer adıyla “ifâza” tavafı, haccın rüknüdür. “Ve Beyt-i Atîk’i (Kâbe’yi) tavaf etsinler” (Hac, 22/29) anlamındaki âyette kast edilenin, bu tavaf olduğu hususunda din bilginleri arasında görüş birliği vardır. Âyette geçen “tavaf etsinler” emri genel bir ifade olduğu için, Mekkeli olan ve olmayan her hacı adayının mutlaka bu tavafı yapması gerekir.
Ziyaret tavafının geçerli olabilmesi için; Arafat vakfesinin yapılmış olması ve belirli vaktinde yapılması gerekir. Ziyaret tavafının vakti; Kurban bayramının ilk günü fecr-i sadığın doğması ile başlar. Daha önce yapılması halinde geçerli olmaz. Çünkü bayramın ilk gecesi fecrin doğuşuna kadar olan zaman, aslında Arafat vakfesine tahsis edilmiştir. Bir rükne tahsis edilen zaman içinde başka bir rüknü yerine getirmek caiz olmaz.
Şafiî ve Hanbelî mezheplerine göre zilhicce ayının dokuzunu onuna bağlayan gecenin yarısından itibaren yapılabilir.” (Ebû Dâvûd, Menasik, 66, II, 481)
Ebu Yusuf ve İmam Muhammed ile Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre ziyaret tavafının bayramın ilk üç günü içinde yapılması sünnettir. Ömrün sonuna kadar her hangi bir vakitte de yapılabilir. Ancak mazeretsiz olarak üçüncü günden sonraya bırakılması mekruhtur. (Buhârî, Eymân ve’n-Nüzûr, 15, VII, 226)
Ebu Hanife’ye göre farz tavafın, bayramın ilk üç gününde yapılması vaciptir. Bu günlerde yapılamayan farz tavaf daha sonra yapılabilir, ancak vacip terk edildiği için dem gerekir.
33-Tedvin: Sözlü ve yazılı olarak nakledilen hadisleri bir araya toplama çabasıdır.
Tasnif (Sınıflandırma) ise; Daha önce karışık olarak bir araya getirilen hadislerin konularına veya ravilerine göre ayrılarak kitaplarda toplanmasıdır.
34-Camiler; Bütün dini konularla ilgili hadisleri toplayan en kapsamlı eserlerdir.
35-Sünenler; Bütün fıkhi konulara ait merfu hadisleri ihtiva eden fıkıh kitapları tertibindeki hadis kitaplarıdır.
Sünenler Yılbaşı Roş-Hoşana, de genellikle Hz. Peygamberin (Sallallahu aleyhi ve sellem) söz, fiil ve takrirlerinden ibaret olan ve merfu denilen hadislerine yer verilmiştir. Bu sebeple sahabe ve tabiun’un mevkuf ve maktu sözlerine bu kitaplarda rastlanmaz.
36-Musannefler; Sünenlerdeki merfu hadislere ilaveten mevkuf ve maktu hadisleri de ihtiva eden eserlerdir
37-Kütüb-i Sitte’ olarak anılan altı hadis kitabının genel özellikleri :
Buhari ve Müslim, dini hayatın hemen her alanıyla ilgili rivayetleri konularına göre bir araya getirdikleri için CAMİ olarak isimlendirilmişlerdir.
Tirmizi, Ebu Davud, Nesai ve İbn Mace ise, fıkıh bablarına göre tasnif edilmiş ahkam hadislerinden (Fıkıhla ilgili hadislerden) oluştukları için SÜNEN olarak adlandırılmışlardır.
Sünenlerde genellikle Hz. Peygamberin (Sallallahu aleyhi ve sellem) söz, fiil ve takrirlerinden ibaret olan ve merfu denilen hadislerine yer verildiğinden bu kitaplarda sahabe ve tabiunun mevkuf ve maktu sözlerine raslanmaz.
Alimlerce en güvenilir hadis kitapları olarak kabul edilen bu 6 eser, günümüze kadar İslami ilimlerin Kur’an’dan sonraki temel kaynakları olmuştur.
38-Buhari ve Müslim kitaplarının ’el-Camiu’s-Sahih’ adını alması:
Kitaplarında topladıkları hadislerin sağlam ve güvenilir olduğunu belirtmek için.
39-Et Tefsirül Hadis – Nüzul Sırasına Göre Kuran Tefsiri (M. İzzet Derveze)
 

40-Kuran-ı Kerim’de Hıristiyan için “Nasrânî”, Hıristiyanlar için de “Nasârâ” kelimeleri kullanılmaktadır.
41-”İncil”, kelime olarak müjde, iyi haber anlamına gelir. İnciller, Hıristiyan Kutsal Kitabı’nın bir bölümü olan Yeni Ahit’te bulunur. Diğer bölüm, Eski Ahit adını alır.-
42-Dört İncil; Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleri’dir. Bir takım ayrılıklara rağmen, ilk üç İncil arasında benzerlik bulunduğundan bunlara Sinoptik İnciller denilir. Sinoptik İncillerin 60-85 yılları arasında yazıldığı düşünülmektedir. Dördüncü İncil olan Yuhanna İncili ise 100 yılından sonra yazılmış olup ilk üç İncil’in yorumlarını da içermektedir.
43-Hırıstiyanlıkta sakramentler şunlardır:
1.Vaftiz:Sakramentlerin ilki vaftizdir. Hıristiyan olmak da, bir Kilise’den diğerine geçmek de vaftizle olur.
2.Ekmek-Şarap Âyini:Bu ayin, Hıristiyanlıkta önemli sakramentlerin ikincisidir. Evharistiya, çarmıha gerilmeden önce Hz.İsa’nın havarilerle yediği Son Akşam Yemeği’nin hatırasıdır.
3.Kuvvetlendirme:Vaftiz edilen çocuğun, takdis edilmiş bir yağla, vücudunun çeşitli yerlerinin yağlanmasıdır
4.Günah İtirafı:Kaybolan vaftiz inayetini yeniden elde etmek için yapılan bir ayindir.
5.Son Yağlama:Takdis edilen yağın, hem şifa, hem günahların bağışlanması, hem de rahat ölüm için hastalara sürülmesi ayinidir.

6.Rahip Takdisi:Kilise hiyerarşisinin üç üst merhalesinde bulunan diyokos, papaz ve piskoposların takdisi ayinidir.Takdis, piskopos tarafından yapılır.

7.Nikah:Katolik Kilisesi’ne göre nikah, İsa ile Kilise arasındaki çözülmez ruhani münasebetin bir sembolü ve bundan dolayı kutsal bir sakramenttir.

 
44-Akil Peygamberimizin amcası Ebu Talibin oğlu .
45-Orucun farz oluşunu bildiren ayet Bakara 183-184
46-Tevriye günü: Kurban bayramı arefesinden bir önceki gün
47-Zemahşeri Mutezili Alimidir.
48-Müsle: Savaşta düşmanın organlarını kesmektir. Peygamberimiz izin vermiştir.
49-Hükmi kirlilik (hades)
50-Kişinin kendi isteğiyle namazdan çıkması (huruc bi sun’ih)
51-Habeşistan’a hicret edenler “Hayber’in Fethinden sonra”geri döndüler.
52-Rukye , “dualarla hastalığı iyileştirmedir ve peygamberimiz buna izin vermiştir”
53-Hindistan’daki Mehdi inancına sahip mezhep “Kadıyanilik”
54-Monoteizm “Kadim Tek Tanrı” inancıdır.
55-Protestanlık mezhebi “Evangelizm”dir.
56-Mütekellim metodu ile yazılan eser “Gazali-Mustasfa”dır.
57-Kur’an’da ayrıntılı anlatılan konu “Feraiz”dir.

Kaynak:
1-Diyanet İlmihali c.1
2-Diyanet Kavramlar Sözlüğü
3-el-Huccet Ale’z Zahib İla Tekfir-i Ebi Talib
4- Tefsir-i Razi
5- Ebû Dâvûd, Menasik, 66, II, 481
6- Buhârî, Eymân ve’n-Nüzûr, 15, VII, 226
7-Hatemül Enbiya (DİB)
8-Hadis Terimleri

3

Eylül
2012

Din Görevlisi Yurtdışı Soruları

Yazar: arafat  |  Kategori: MSTS  |  Yorum: Yok   |  337 Kez Okundu

1-Dinin farklı dillerdeki isimleri:Hinduizm’in kutsal dili Sanskritçe’de dharma, Budizm’in kutsal metin¬lerinin yazıldığı Pali dilinde ise dhamma din karşılığıdır

2-Kuran Allah katında din islamdır ayeti:Ali imran 19

3-Kur’ân-ı Kerîm’de din kelimesi özel anlamda ne manada kulanılmıştır:islam

4-Batılı din adamlarına göre dinin 5 farklı tarifi:ferdi.Zihni.hissi.taabbudi.ictimai unsurlardır

5- ilkel monoteizm teorisi nedir:İnsanoglunun en eski inancı tek tanrı inancıdır demektir

6-Animizm teorisi nedir kime aittir:ruhlara tapınmadır ve Taylordur

7-Naturizm nedir :tabiat olaylarına atfedilen kutsallıktır

8-Totemizm nedir:Büyü hayvan ve bitkilerin kutsallıgına inanmadır.

9-Animizm teorisine ilk ciddi itirazı kim yapmıştır:Andrew Lang insanların ahlâkî âdaba uyup uymadıklarını denetle¬yen ve gökte bulunan bir yüce Tanrı kavramına her yerde rastlandığını ortaya koydu.Güneydoguna Avustaralyada incelemer yaptıgında bu tesbiti koydu

10-Dinin Fıtri oldugunu belirten delil:er-Rûm: 30/30.

11-Hangisi tek tanrılı dindir:ilahi dinler

12-Hangisi iki tanrılı(düalist)dindir:mecusilik

13-Hangi dinler cok tanrılıdır:Eski Yunan, Roma ve Mısır dinleri

14-Tanrı konu¬sunda açık ve net olmayan dinler hangileridir : Budizm, Şintoizm gibi

15-Kurucusu olan dinler hangileridir:Yahudilik, Hıristiyanlık, İslâm, Budizm

16-Geleneksel dinler hangileridir :kimin tebliğ ettiği belli olmayan dinler, ilkel dinler, Eski Yu¬nan, Eski Mısır dini

17-İlkel dinler veya ilkel kabile dinler hangileridir:Nuer, Dinka, Ga

18-Millî din¬ler hangileridir:Genellikle bir kurucusundan söz edilmeyen, sadece bir millete ait olan geleneksel yapıdaki dinlerdir Eski Yunan, Mısır, Roma dinleri gibi

19-Dünya dinlerine örnek: Hıristiyanlık ve İslâm

20-Coğrafî-tarihî açıdan ise dinler kaca ayrılır:Ortadoğu veya Sami grubu (Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâm), Hint grubu (Hinduizm, Budizm, Jainizm), Çin-Japon grubu (Konfuçyüsçülük, Taoizm, Şintoizm), Afrika grubu dinleri. (parantez içine dikkat ediniz)

21-İslâm bilginlerinin din tasnifi nedir:“hak din-bâtıl din”

22-İslâmî kaynaklarda vahye dayanan dinlerne denir : “milel”,

23-islami kaynaklarda bâtıl dinler için ne kullanılır:“nihai”

24-nihle kelimesi ne manada kullanılır:fırka

25-ilâhî dinler-bâtıl dinler tasnifini yapan islam alimi kimdir:Şehristânî

26- kendi beşerî telakkilerine uyan kimseler olarak tanınan kişiler veya dinler:filozoflar, Sâbiîler, Dehrîler, yıldızlara ve putlara tapan¬larla Brahmanlar

27-Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ue sizin için din olarak İslâm’ı seçtim ayeti neyi anlatmaktadır:Kur’ân-ı Kerîm, peygamberlerin getirdikleri dinlerin aynı hak din oldu¬ğunu kaynak ve temel esaslar açısından belirtmiş, ama İslâm adını son pey¬gamberin tebliğ ettiği dine ad olarak vermiştir.el-Mâide: 5/3.

28- Hz. Muhammed, İslâm vahyini tebliğe başladığında yeryüzünde hangi dinler vardı:Mecusîlik, Brahmanlık, Budizm, Sâbiîlik, Yahudilik ve Hıristiyanlık

29-Zerdüşt’ün getirdiği dinin bozul¬muş şekline verilen ad:mecusilik

30-Zerdüşt tek Allah inancını neyle ifade etmektedir:Ahura Mazda (sonradan düalizm yani iki tanrı inancı.. ateş kültü haline bürünmüştür mecusilikle)

31-Zend-Avesta’da putları kıracak olan ve geleceği söylenen kişi kimdir:Soeşyant

32-Aslî hüviyetini kaybedip çok tanrıcılığa, Tanrı’nın bedenleşmesi ve tenasüh inancına sapması ve kast sistemini benimseyen din:Brahmanizmdir

33-Brahmanizm’deki puta tapma inancını reddedip ona karşı çık¬maktan doğmuş bir din:Budizm

34-Hz. Yahya’¬ya büyük önem veren,Hz. İbrahim, Hz. Mûsâ, Hz. İsâ ve Hz. Muhammed’i kötülük peygamberi, yalancı olarak niteleyen din:sabiilik

35-Budizm’de de ileride gelecek bir kurtarıcı kimdir:Maitreya veya Metteya

36-Dünya hayatına deger veren din:Yahudilik

37-Dünyadan uzaklaşıp manevî hayata daha çok ağırlık veren din:hristiyanlık

38-Denge dini:islam

39-yaratma ve buyurma hangi kavramlara karşılıktır:halk ve emir

40-Cibril hadisinde hangi konular işlendi:iman, İslâm ve ihsan

41-ihsan nedir : Allahı görü¬yormuşçasına ibadet etmek

42-islam nedir:şirk koşmaksızın sadece Allah’a ibadet etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek ve haccetmek

43-iman nedir:Allah’a, âhiret gününe, peygamberlere, meleklere, kitaplara ve kadere inanmak

44-dinin üç temel unsuru nedir: inanç, ibadet ve ahlâk

45-nıhle nedir:anlayış tarzı demektir

46-makale veya çoğulu makalat nedir:görüşler demektir

47-yahudiler yetmiş bir, hıristiyanların yetmiş iki fırka, kendi ümmetinin yetmiş üç fırkaya ayrılacağı¬nı haber verir Allah cc rasülü s.a.v

48-Ehl-i sünnet ve’1-cemâatın isimleri:“ehl-i hak”,kurtuluşa erenler” ifadesinden hareketle “fırka-i nâciye

49-akaid mezhepleri :Ehl-i sünnet (fırka-i nâciye) ve ehl-i bid’at

50-Selefıyye’ye ne denir :“Ehl-i sünnet-i hâssa”

51-Ehl-i sün-net-i âmme nedir:maturidiyye ve eşariye

52-Ehl-i bid’at nedir:akaid sahasında Hz. Pey¬gamberin ve ashabının sünnetini terkederek, onların izledikleri yoldan ay¬rılan, İslâm ümmetinin çoğunluğunu yani ana gövdesini oluşturan Ehl-i sünnet’e muhalefet eden mezhep ve gruplar

53-ehl-i bid’at mezhepleri:Gâliyye, Bâtıniyye, Yezîdiyye

54-ehl-i kıble¬ye mensup olan bazı bidat ehli mezhepler:Hâriciye, Mu’tezile, Şîa

55-Temel konularda dahi fikir birliği içinde olmayan, birbirleriyle çeli¬şen görüşler ileri süren bid’atçı mezhepleri hangileridir:Mu’tezile, Hâriciyye, Şîa, Mürcie, Müşebbihe ve Cebriyye

56-Ehl-i bid’at isimleri nelerdir:Ehl-i sünnet’e men¬sup çoğunluk tarafından “ehl-i bid’at” ve “mübtedia” adıyla anılmışlardır.
Ehl-i bid’ata, akaid konularında kendi beşerî düşünce ve meyillerine uydukları için “ehl-i ehvâ”,
birtakım sapık görüşlere saplanıp, dosdoğru yoldan ayrıldıkları için “fırak-i dâlle” veya “ehl-i dalâl” de denilmiştir
57-Sıfâtiyye nedir:Allah’ın zatî, fiilî ve haberî sıfatlarının hepsini te’vilsiz, nasılsa öyle kabul ettiği için Selefıyyeye denilmiştir

58-Hz. Peygamber ve sahâbîlerin inançta takip ettikleri yolu doğrudan doğruya izleyen grupa ne denir:“Ehl-i sünneti hâs¬sa” ismi ile kastedilen zümre olan Selefiyye denir.

59-Tâbiûn, mezhep imamları, büyük müctehidler ve hadisçiler da çok hangi itikadi ekoldendir :Selefiyye

60-İmam Şafiî, Mâlik, Ahmed b. Hanbel -bir kısım gö¬rüşleri itibariyle Ebû Hanîfe- Evzaî, Sevrî gibi müctehid imamlar, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Dârimî, İbn Mende, İbn Kuteybe ve Beyhakî gibi hadis¬çiler, Taberî, Hatîb el-Bağdâdî, Tahâvî, Îbnü’l-Cevzî ve İbn Kudâme gibi bil¬ginler hangi itikadi ekoldendir:selefiyye

61-Selefiyyenin temel görüşleri nedir:akaid sahasında akla rol vermemek, âyet ve hadisle yetinmek, mânası apa¬çık olmayan, bu sebeple de başka mânalara gelme ihtimali bulunan âyet ve hadisleri yorumlamadan, bunları bilmeyi Allah’a havale etmektir.(yani müteşabih olan ayetleri)

62-Selef âlimleri (müteahhirîn-i Selefiyye)ne örnek: İbn Teymiyye, İbn Kayyim el-Cevziyye , İbnül-Vezîr , Şevkânî ve Mahmûd Şükri el-Âlûsî sayılabilir.(hanbeli)

63-Suudi Arabistan, Kuveyt ve Körfez ülkeleri :selefiyyedir

64-Allah Teâlâ’nın ezelî sıfatlan bulunduğunu kabul etmiş, inanç konularında akla da değer vererek, âyet ve hadislerin yanında aklî deliller kullanır:eşariyye

65-En meşhur Eş’arî kelâm bilgin¬leri hangileridir: Bâkillânî , İbn Fûrek , Cüveynî , Gazzâlî , Şehristânî , Âmidî , Fahreddin er-Râzî, Kâdî Beyzâvî , Teftâzânî ve Cürcânî

66-Eş’arîlik hangi ekole karşı doğmuştur:mutezile

67-te’vile çok fazla yer veren ekol:eşariyye

68- Endülüs, Hicaz, Kuzey Afrika, Mısır, Irak, Suriye ve Endonez¬ya’daki ekol hangisidir:eşariyye

69-Akaid konusunda Ebü’l-Hasan Ali b. İsmailin görüşlerini benimseyen ekol:eşariyye

70- Mâverâünnehir alanında ortaya çıkan ekol:maturidiyye

71-Hakîm es-Semerkandî , Ebu Seleme es-Semerkandî , el-Pezdevî , Ebü’1-Maîn (Muîn) en-Nesefî , Ömer en-Nesefi , Ebü’l-Berekât Hâfızüddin en-Nesefi, Burhâneddin en-Nesefî , İbnü’l-Hümâm, Kadı Celâleddinzâde Hızır Bey ve Beyâzîzâde Ahmed Efendi hangi kelami ekole mensuptur :matudiridilik

72-Maturidinin eşarilikten farkları:akılla Allah’ı bulabilir,iyi ve kötü, güzel ve çirkin akılla bilinebilir,Kulda başlı başına bir cüz’î irade vardır,tekvin sıfatı ezelidir,Allah kulun gücünün yetmeye¬ceği şeyleri kula yüklemez,Allah’ın fiillerinin muhakkak bir sebep ve hikmeti vardır,ka¬dın peygamber gönderilmemiştir,Allah’ın nefsî kelâmı işitilemez

73-Mâtürîdiyye ülkeleri :Türkiye, Balkanlar, Orta Asya, Çin, Hindistan, Pakistan ve Eritre

74- kelâm ilminin …… öncülüğünde doğmuş olduğu söylenebilir:boşuğa gelecek olan muteziledir

75-Vâsıl b. Atâ ……..kurucusudur :mutezile

76-mantık kurallarıyla çelişir gördüğü âyet ve hadisleri Ehl-i sünnet’ten farklı biçimde yorumlamış ve bu yorumlarında akla öncelik vermiştir :mutezile

77-mutezile alimleri: Ebü’l-Hüzeyl el-Allâf , Nazzâm, Câhiz, Bişr b. Mutemir, Cübbâî , Kâdî Abdülcebbâr ve Zemahşerî

78-tevhid:Allah’ın zât ve sıfatları yönüyle bir kabul edilmesidir.

79-Adl:Kulların ihtiyarî fiillerini hür iradeleriyle yaptığı ve kul için en uygun olanı yaratma¬nın Allah’a gerekli olduğudur

80-İyilik yapanın mükâfat -vaad- , kötülük yapanın da ceza görmesinin zorunluluğu- vaîd- denir.

81-Büyük günah işleyenin iman ile küfür arasında fısk mertebesinde olma nedir:el-menzile beyne’l-menzileteyn

82-İyiliği yaptırmaya ve kötülüğü önlemeye çalışmanın bütün müslümanlara farz olması nedir:emir bi’1-ma’ruf nehiy ani’l-münker

83-mutezilenin temel görüşleri nedir :78-79-80-81-82.sorulardır

84-insanın irade hürriyeti, seçme imkânı ve fiil gücü bulunmadığını belirten ekol :cebriyyedir

85-insan fiillerinin gerçek failinin Allah olduğunu, kulun Allah tarafından önceden takdir edilmiş bulunan işleri yapmaya mecbur olduğunu savunan ekol:cebriyye

86-İrade hürriyeti konusunda Mu’tezile’ye taban tabana zıt görüşlere sahip olan mezhep:cebriyye

87-Hz. Ali ile Muâviye arasında geçen Sıffîn Savaşı’ndan (h. 37/m. 657) sonra halife tayin işi hakeme bırakılınca ortaya çıkan mezhep:haricilik

88-Günümüzde Haricilik İbâzîleri daha çok nerede yaşamaktadır : Kuzey Afrika, Madagas¬kar, Zengibar ve Uman

89-Ehl-i sünnet grubunun dışında yer alan, hâl-i hazır İslâm dünyasında da önemli sayıda taraftan bulunan en önemli itikadî, fıkhî ve siyasî mezhep:şia

90-Hz. Ali’yi halifeliğe en lâyık kişi olarak gören onu ilk meşru halife kabul eden, ve¬fatından sonra da hilâfete Ali evlâdının getirilmesi gerektiğine inanan mezhep:şia

91-…….şehid edilmesini takip eden yıl¬larda bu misyon ve iddia ile ortaya çıkanların oluşturduğu bir siyasî grup¬laşma hareketi olarak doğmuş:boşluk hz osman olacak

92-Şîa’nın günümüze ulaşan üç büyük fırkası nedir :Zeydiyye, İsmâiliyye ve İmâmiyye-İsnâaşeriyye

93-Şîa içindeki en mutedil fırka olan Zeydîler nerede yaşamaktadır:yemen

94-Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in hilâfetini de meşru gören şia mezhebi hangisidir: zeydiyye

95-Fatımî Devleti’ni kurrlması ile güçlenen şia mezhebi:ismailik

96-İsmâilîlik ( Nizâriyye-Müsta’liyye) mezhebini ne etkilemiştir:Eski Yunan ve Doğu felsefeleri, Ortadoğu dinleri ve bâtınî te’viller

97-Pakistan, İran ve Orta Asya’da daha çok olan şia mezhebi:ismailik

98-çağımızda dünya müslümanlarının yaklaşık yüzde onunu teşkil eden Şia’nın büyük çoğunluğunu bünyesinde toplayan ana kol hangisidir:imamiyye

99-Hz. Ali ve Hüseyin soyundan gelen on iki imama inanma, hem iman esaslarından birini hem de mezhebin ana doktrinini teşkil eder:imamiye

100-Akaid konularında mutezileye benzerliği olan mezhep:mutezili

101-imamiye temel görüşleri:Ehl-i beyt’e mensup râvilerin hadis rivayetini kabul eder, ilk üç halifenin hilâfetini meşru görmez ve dev¬let başkanlığına Hz. Ali ve soyunun nas ile tayin edildiğini yani imamlığın (halifeliğin) bunlara ait olduğunu Hz. Peygamber’in açıkça belirttiğini ve bunların vahiy alma hariç peygamberlere benzer vasıflara sahip olup günah işlemekten ve hata yapmaktan korunmuş (masum) olduklarını iddia ederler. Küçük yaşta gaip olan on ikinci imamın kurtarıcı (mehdî) olarak tekrar geri geleceğine inanma, açık ve gizli bir tehlikenin bulunduğu durumlarda inancı gizleme ve farklı görünme (takıyye), Hz. Ali’ye biat etmeyen sahâbîlere karşı tavır alma ve onlara ta’n etme de yine mezhebin temel ön kabullerindendir

102-Günümüzde imamiyye nerde yaşar:halen İran’ın resmî mezhebi olup Irak’ta ve Azerbaycan’da yaşamaktadır.

103-Yemen’e kadı olarak gönderilen, en sonunda kuran sünnette yoksa ictihad ederim diyen sahabi:muaz bin cebel

104-Hicaz (veya Medine) merkezli olarak oluşan fıkıh ekolü hangisidir:Ehli hadis veya ehli eser.

105-Irak merkezli olarak oluşan fıkıh ekolü hangisidir: ehl-i re’y

106-kitap, sünnet ve sahabe icmâmı hüküm kaynağı olarak kullanmakla birlikte, Medine halkının örfüne verenler:ehli hadis yani hicazlılar.

107-Re’y, fetva ve tedrîs faaliyeti¬nin …. yüzyılın ortalarından itibaren daha sistemli ve doktriner hale gelmiştir:Hicri 2.yüzyıl

108-Sünnî fıkıh ekollerinin kronolojik sıra itibariyle ilki olan mezhep:hanefilik

109-Irak fıkhının üstadı olarak tanınan imam azamın hocası kimdir:Hammâd b. Ebû Süleyman

110-Hanefî mezhebi ….’ta doğmuş ve Abbasîler devrinde ……“kâdılkudât” (baş kadı) olması ile devletin başlıca fıkıh mezhebi haline gel¬miştir:boşluga ırak ve imam yusuf .

111-Bugün Türkistan, Afganistan, Türkiye ve Balkanlarda Hindistan’da ve Pakistan’da … mezhebinin tek mezhep olduğu söylenebilir:boşluga hanefilik gelecek

112-…., fıkıh ekollerinin kronolojik sıra itibariyle ikincisidir:maliki mezhebi boşluğa gelecek.

113-İmam Mâlikin delilleri nelerdir :kitap, sünnet, icmâ, sahabe kavli, örf ve âdet delilleri dışında kıyas, istihsan, mesâlih-i mürsele, sedd-i zerâi

114-Sahnûn’un öncülüğünde tedvin edilen et-Müdevvene isimli hacimli eser, Muvatta ile birlikte Mâliki mezhebinin temel iki kitabı sayılır.

115-İspanya’da Endülüs Emevî Devleti’nin resmî mezhebi hangisidir:malikilik

116-Mısır’da, Kuzey Afrika’da (Tunus, Cezayir, Fas), Sudan, Hicaz bölgesinde(cok az) olan mezhep hangisidir:malikilik

117-Şafiî mezhebinin kurucusu : Muhammed b. İdrîs

118-ehl-i re’y fıkhı ile ehl-i hadîs fıkhını birleştirerek bagdattaki fikirlerinin bir kısmını mısırda değiştiren mezhep imamı kimdir:imam şafii

119-mezheb-i kadîm”i ve “mezheb-i cedîd hangi şehirlerdir:imam şafiiye aittir kadim olan bagdat cedid olan ise mısırdır

120-Mısır,Suriye, Irak, Horasan ve Mâverâünnehir,ülkemizin güneydoğu ve doğu illeri ile yukarı¬da sayılan bölgelerde yaygın durumda olan mezhep:şafiilik

121-Mezhep sıraları:hanefilik,malikilik,şafiilik,hanbelilik

122-Eşyada aslolan mubahlıktır kaidesi temel alındığı için mubah ufku genişlemiş ve bu bakış açısı büyük ölçüde akidlere de yansımıştır:hanbelilik

123-Bağdat’ta doğan bu mezhep re’y ve kıyastan çok âyet, hadis ve sahabe kavli gibi naklî delillere dayanır,hadise dayalı fıkıh anlayışı hâkimdir:hambelilik

124-Vehhâbîlik hareketi, özellikle akaid alanındaki görüşleri ve Selefi tavrı sebebiyle hangi mezhebi taklit ettiler:hambelilik (ibn teymiyye yoluyla) ibn cevzi de hambelidir.

125-Günümüzde başta Hicaz bölgesi olmak üzere Irak, Suriye, Filistin ve Mısır’da ,Suudi Arabistan’da var olan mezhep:hanbelilik

126-Bağımsız müctehid ekolleri:Süfyân b. Uyeyne, Süfyân es-Sevrî, İbn Ebû Leylâ,İbn Şübrüme, Ebû Sevr,Dâvûd ez-Zâhirî ,İbn Cerîr et-Taberî , Leys b. Sa’d ,Hasan-ı Basrî ,Şam’da Evzâî ,îshak b. Râhûye

127- re’y ve ictihad hare¬ketine karşı sürdürdüğü sert eleştirileriyle, farklı bakış açılarıyla ve görüşle¬riyle fıkıh kültürüne ayrı bir zenginlik kazandıran mezhep:zahirilik

128-iki büyük imamı Dâvûd ez-Zâhirî (ö. 270/883) ve İbn Hazm zahirilik ekolündendir

129-Ahbârîler(hüküm cıkarmada hadisleri esas alır) ve Usûlîler ( kitap, sünnet, icmâ ve akıl ) hangi mezhebin ekolleridir:caferilik

130-Caferilik temel görüşleri nelerdir:Hz. Peygamber’in ve masum imamların (on iki imam) söz, fiil ve tasviplerini ölçü alır, sadece Ehl-i beyt’in rivayet ettiği ha¬disleri kabul ederler. Mut’a nikâhını caiz görme, abdestte çıplak ayakların üstüne meshi yeterli sayma, boşamada iki şahit zorunluluğu, beş vakit na¬mazı cem’ yoluyla üç vakitte kılma, zekâtı (humus) din adamları eliyle top¬lama gibi bazı farklı görüş ve uygulamaları vardır.

131-Zeydiyye temel görüşleri nedir:fıkhı görüşleri itibariyle Hanefî mez¬hebine yakındır. Mest üzerine meshi, gayri müslimin kestiğini ye¬meyi ve Ehl-i kitap’tan bir kadınla evlenmeyi caiz görmezler

132-Haccın sebebi nedir:kabe

133-Hac ibadeti içinde yer alan ve bir kısmı sembolik davranışlardan ibaret olan fiillere ne denir:Menasik

134-Kişinin kendini geçici kaygı ve bağımlılıklardan kurtarışının sem¬bolü olan hac terimi hangisidir:ihram

135-Arafat vakfesi neyi temsil eder:insanın dünyaya ayak basışını ve kıyamette Allah’ın hu¬zurunda bekleyişini hatırlatır.

136-Hac sözlükte hangi kavramlar ile izah edilir :“kastetmek, yönelmek” anlamına gelen bir kelimedir

137-hicretin IX. yılında farz kılın¬mıştır:hac ibadeti (Âl-i İmrân: 3/97)

138-Hac ve umreyi birbirinden ayırmak için hacca ne dedir: “hacc-ı ekber” (büyük hac)

139- istitâat kavramı kac kavramı olarak nasıl izah edilir:Beden ve malî imkânın yeterli düzeyde bulunmasına literatürde, yapabilme, güç yetirebilme

140-Haccın eda şartları:Sağlıklı Olmak,Yol Güvenliği,Arızî Bir Engelin Bulunmaması,Kadınlara Özel İki Şart (yanlarında eşlerinin veya bir mahremleri¬nin bulunması ve sadece boşanma iddeti veya vefat iddeti beklemekte olan kadınlara ilişkin olup, “beklemeleri gereken süreyi tamamlamış olmalaradır)

141-…mezhebine göre,seferîlik hükümlerinin uygulanacağı mesafeyi kat etmek durumunda olan kadınlar tek başlarına hac yolculuğuna çıkamazlar:hanefi mezhebidir

142-… mezhebinde kat edilecek mesafeden ziyade yol emniyeti ve ka¬dınların güvenliği esas alındığından koca veya başka bir mahremin bulun¬ması şart koşulmamış, bunun yerine kadınların bunu sağlayacak şekilde -ağırlıklı görüşe göre üç kadının yer aldığı- bir grup oluşturmaları yeterli görülmüştür:şafii mezhebi

143-…. mezhebine göre ise, kocası veya bir mahremi bulunmayan yahut ücretle bile olsa kendisiyle birlikte hacca gelmeyen bir kadın, güvenli bir kafile ile birlikte, bu kafilede başka kadınların bulunup bulunmaması dikkate alınmaksızın hac yolculuğuna çıkabilir:maliki mezhebi

144- sözlükte “haram etmek, kendini mahrum bırakmak” “tazim edilmesi gereken zamana veya mekâna girmek ve bun¬lara saygı duymak” anlamına gelen terim:ihram

145-niyet ve telbiye neyin rüknüdür:ihramın

146-Telbiye namazdaki ……mesabesindedir :iftitah tekbiri

147-ihramda Niyeti dil ile ifade etmek :müstehaptır

148-mekruh olmakla birlikte henüz hac aylan başlamadan ihrama girmek hangi mezheplere göre caizdir :Hanefi ve Malikilik (ihram haccın rüknü değil sıhhat şartıdır)

149-….. mezhebinde ihram şart değil, rükün sayıldığı için hac aylarından önce, hac için ihrama girilemez:şafiilik

150-Kur’ân-ı Kerîm’de Kabe’ye……., onu çevreleyen mescide …..boşluklara sırayla ne gelir:beytül haram ve mescidi haram

151-Hareme en yakın ve en uzak sınırlar hangileridir:tenim ve uzak olanları Ci’râne” (Şi’bü Âl-i Abdullah) ve Cidde istikametinde Hudeybiye yakınlarında “Aşâir”dir.

152- Harem bölgesi ile Mîkat yerleri arasındaki yer¬lere ne denir:hıll

153-Harem ve Hil bölgelerinin dışında kalan yerlere ne denir:Afak

154-ihram merkezleri:1-Zülhuleyfe: Mekke’ye Medine üzerinden Mekke’ye en uzak mîkât budur. Hz. Peygamber Veda haccında, halen Âbâr-ı Ali denilen bu mîkâtta ihrama girmiştir.2. Cuhfe: Mısır ve Suriye ,3. Zâtüırk: Irak ,4. Karnülmenâzil. Necid ve Kuveyt,5: Yelemlem. Yemen ve Hindistan .Mekke’ye en yakın mîkât budur.

155-Şafii,maliki,hanbeli mikat sınırında ihrama girmeyi sünnet kabül buyurdular.

156-Afakilerin, mîkât sınırını geçmeden ihrama girmeleri gerekir. Çünkü ihram, bu kutsal bölgeye saygı için vacip kılınmıştır:hanefiler ve malikiler

157-hac ve umre kastı olmadıkça uzaklardan gelenlerin (Âfâki) Harem bölgesine ihramsız girmeleri vacip değil, müstehaptır:şafiiler

158-İhramın Vacipleri hangileridir:Mîkât sınırını ihramsız geçmemek (gecerse dem gerekir),İhram yasaklarından sakınmak.

159-İhramın Sünnetleri nelerdir:izar (belden aşagı) ve rida(belden üstü ihram),ihram öncesi temizlik,gusl,koku,2 rekat namaz,telbiye söylemek,hac mevsiminde ihrama girmek.

160-159.madde ihrama girmeden öncesi yapılan sünnetlerdir namaz ise ihram sonrası efdaldir(kafirun ve ihlas okunur)

161-İhram Yasakları; traş olmak ve kısaltmak,koku,oje..,Dikişli elbiseyi giyme ve iç çamaşırı türü giyim eşyası giymek,eldiven,çorap,başa sarık,takke…kitaba bakınız.

162-Nalın ve üzeri açık ayakkabı giymek ….. Üzeri açık ayakkabı giymek mümkün olduğu halde, sadece topukları açık ayakkabı giymek mekruhtur. Ayak bileğine bitişen ve topukları örten ayak¬kabı giymek ise yasaktır, …..:boşluklara müstehap ve ceza gerektirir.

163-Deniz hayvanlarının avlanması yasak olmadığı gibi tavuk ve koyun gibi evcil hayvanların kesilmesi de ihramlıya yasak değildir.

164-Taatten ayrılıp mâsiyet sayılan şeyleri yapmak hac terimi hangisidir:füsuk

165-Başkalarıyla tartışmak, hakaret ve kavga etmek hac terimi hangisidir:cidal

166-İhramlıya Yasak Olmayan Şeyler:kokusuz sabun,yıkanma,Şemsiye,Kemer, Dişleri fırçalamak,sürme,Silâh taşımak,Palto, ceket omzuna almak,haşere öldürme….

167-Hac ayları hangileridir: şevval ve zilkade ayı ile zilhicce ayının ilk on günüdür.

168-Hanefîler’e göre haccın farzları nelerdir :ihram, Arafat vakfesi ve ziyaret tavafı .(ihram şartıdır diger ikisi rükundur)

169-Arafat vakfesinin vaktini geçiren kimse ne yapar:o yıl hac yapma imkânını kay¬beder, daha sonra yarım bıraktığı haccını kaza eder

170-…..göre bu üç farz yanında sa’y de farzdır ve dördü birden haccın rükünlerini oluşturur:boşluga malikiler gelecek

171-Şafiilere göre farzlar: ihram, Arafat vakfesi ve ziyaret tavafı saçları kısaltma veya tıraş etme(halk veya taksir) (ilk üçünde) sıraya riayet etmenin de farz (rükün veya şart)

172-Hanefilere göre Vakfenin geçerli (sahih) olabilmesinin iki şartı :Vakfenin Yeri. Vakfenin yeri, Arafat bölgesidir,Vakfenin Zamanıdır.

173-Vakfenin Zamanı ne zamandır:Zilhiccenin 9. arefe günü zeval vaktinden yani gü¬neşin tepe meridyeni üzerine geliş vaktinden bayramın ilk günü “fecr-i sâdık”a kadardır

174-fecri sadık ne zamandır:tan yerinin ağarmaya başladığı zamandır

175-Hanbelîler’e göre arafat vakfesinin ilk anı ne zamandır : arefe günü fecr-i sâdık ile başlar

176-Arefe günü gündüz Arafat’ta bulunanların, mazeretsiz olarak güneş batmadan önce Arafat’tan ayrılmamaları Hanefiye göre nedir:Vacip(mazeretsiz aksi dem gerekir)

177-Arafe günü Mazeretsiz olarak ayrılan kimse, henüz güneş batmadan bu bölgeye tekrar dönerse, …; aksi halde ceza (dem) gerekir.
Fakat gündüz Arafat’ta bu¬lunmayıp güneş battıktan sonra gelenlere …..:boşluklara ne gelir:ceza gerekir-ceza gerekmez.

178-Şâfiîler’e göre,Arefe günü güneş batmadan ayrılanlara ….:ceza gerekir

179-….. mezhebinde ise, gecenin bir cüzünde Arafat’ta bulunmak vakfenin sıhhat şartıdır.
Güneş bat¬madan Arafat’tan ayrılıp bir daha dönmeyen kişinin haccı …. olur.
Gündü¬zün çok az da olsa bir kısmında Arafat’ta bulunmak Mâlikîler’e göre ….
Süresi içinde kısa da olsa bir müddet Arafat’ta bulunamayanlar hacca yeti¬şememiş olurlar. Daha sonraki senelerde yeniden haccetmeleri gerekirboşluklara ne gelir: malikilik,batıl olur,vaciptir

180-Zilhiccenin 8. terviye gününü arefe gününe bağlayan geceyi Mina’da geçirip, arefe günü sabahı güneş doğduktan sonra Arafat’a hareket etmenin hükmü nedir:sünnet

181-Öğle ve ikindi namazlarını cem’-i takdim ile kılmanın hükmü nedir:sünnet

182-Zeval vaktinden önce Arafat bölgesinde olma,mümkünse vakfe için gusletmek. Zeval vaktinden sonra öğle namazından önce Nemîre Mescidi’nde hutbe okunması nedir:sünnet

183-Ebû Hanîfe’ye göre cem’-i takdîm olması için şart nedir:ihramli olarak Arafat’ta bulunmak,Mescid-i Nemîre’de cemâat-i kübrâ ile kılmak gerekir(bu şart şafiide şart değildir)

184-İfâda tavafının diğer ismi nedir:ziyaret tavafı

185-Arafat vakfesini yaptıktan sonra vefat eden kişi haccının tamamlanmasını vasiyet etmişse ne gerekir:bedene

186-ziyaret tavafının vakti nedir:ilk günü fecr-i sâdıktan itibaren başlar ömrün sonuna kadardır.(hanefi ve malikilik)

187-…….göre ise ziyaret tavafının vakti, arefe günü gece yarısından itibaren başlar:şafii ve hanbeli

188-Ebû Hanîfe’ye ifada tavafının kurban kesme günlerinde, Mâlikîler’e göre ise zilhiccenin sonuna kadar yapılması hükmü nedir:vaciptir Mazeretsiz sonraya kalırsa ceza (dem) gerekir.

189-ziyaret tavafının bayramın ilk üç gününde yapılması vacip değil, sünnettir,mazeretsiz sonra olsa bile bişey gerekmez?:Şafiî ve Hanbelîler ile Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed

190-Tavavın dille niyet edilmesi müstehaptır.

191-Kabe’nin etrafında tavaf yapılan yere ne denir:metaf

192-yedi şavtın hepsi rükün olup bütün şavtlar yapılmadığı tak¬dirde tavaf sahih olmaz:maliki-şafii-hanbeli bu görüştedir.

193-Tavafın Vacipleri nelerdir:Abdest,Setr-i avret,Teyâmün,Tavafa Hacerülesved veya hizasından başlamak,hatîmin dışından yapma,Farz ve vacip tavafları 7 şavt yapma,Gücü yetenler tavafı yürüyerek yapmak,Tavaf namazı kılmak(İster farz, ister vacip, isterse nafile olsun, her tavaftan sonra iki rek’at tavaf namazı kılmak vaciptir, tavafın hemen peşinden hiç ara vermeden bu namazı kılmak ve Tavaf namazını “makâm-i İbrâhim”in arkasında kılmak müstehaptır

194-tavaf namazı ve tavafın yürüyerek yapılması şafi ve hanbeliye göre hükmü nedir:sünnettir(hanefi ve malikilerde vaciptir)

195-Tavafın Sünnetleri :Necasetten tah., istilâm etmek,sa’y yapılacak tavafların ilk üç şavtında erkeklerin remel yapması,ıztıbâ’yapması,Muvâlât,TavafaRüknülyemânîyö¬nünden gelmek

196-Tavafta Sünnetlerin terk edilmesi durumunda ne düşer:maddi ceza gerekmez

197-Mescid-i Harâm’a her girildiğinde hürmeten ve mescidi selâmlamama tavafı denilen tavaf hangisidir: Tahiyyetü’l-mescid tavafı

198-Başlanılmış olan nafile bir tafavın bitirilmesinin hükmü nedir:vaciptir

199-Haccın Vacipleri nedir:Hanefî mezhebinde aslî vacipleri sa’y, Müzdelife’de vakfe, şeytan taşla¬ma, halk veya taksir ve veda tavafı

200-Hem hac, hem de umrenin vacipleri nedir:sa’y ile halk veya taksir

201-Haccın vacibi terk ne gerekir:hac geçersiz (fâsid) olmaz, mazeretsiz terk edilmesi tahrîmen mekruhtur, meşru bir mazeret olmadıkça her vacip için dem gerekir

202-Umre tavafının dördüncü şavtin sonrası tıraş olan , ihramdan çıkmıştır ,ihramsız olarak yapacağı umre sa’yi sa¬hihtir,ceza (dem) gerekir.

203-Sa’yi muteber bir tavaftan sonra yapmak:gecerlilik şartıdır

204-Sa’yin Vacipleri nedir:Sa’yi yürüyerek yapmak. Yürümekten âciz olan hasta, yaşlı ve sakatlar, arabaya binerler,Yedi şavta tamamlamak (ilk dört şavt rükündür).

205-Hanefîler’in de içinde olduğu fakihlerin çoğunluğuna göre sa’yde niyet ……Hanbelîler’e göre ise……:boşluklara sırayla sünnet ve şarttır.

206-Hadesten taharet, Tavaflarını te¬miz olarak yaptıktan sonra âdet görmeye başlayan kadınların sa’y yapma¬ları kerâhetsiz olarak caizdir.Necasetten taharet sayin sünnetidir.

207-Müzdelife Vakfesinin Zamanı ne zamandır:Hanefîler’e göre bayramın birinci günü tan yerinin ağarmaya başlamasından (fecr-i sâdık) güneşin doğma¬sına kadar olan süredir.

208-Mâlikîler’e göre, arefe günü akşamı güneşin batışından bayram sabahı fecr-i sâdıka kadar olan süre; Şafiî ve Hanbelîler’e göre ise gecenin yansın¬dan itibaren fecr-i sâdıka kadar geçen süredir. Gece yarısı, güneşin batışı ile fecr-i sâdık arasındaki sürenin ortasıdır:müzdelife vakfesidir

209-niyet ve ilim vakfe için sart mıdır:hayır şart değildir

210-Geceyi Müzdelife’de geçirip sabah namazını erkence kıl¬mak, namazdan sonra telbiye, tekbir, tehlîl, zikir, dua ve istiğfar ile vakfeyi ortalık aydınlanıncaya kadar sürdürmek, ortalık iyice aydınlandıktan sonra güneş doğmadan Mina’ya hareket etmek ise bütün mezheplerde sünnettir.

211-cem’-i te’hir hükmen nedir, Hanefîler’e göre vacip; Şâfiîler’e göre ise sünnettir

212-Hanefî mezhebinde, şeytan taşlanan günlerde Mina’da gecelemek hükmü nedir:sünnettir(diger mezheplerde ise vaciptir aksi halde ceza gerekir)

3

Eylül
2012

mbst

Yazar: arafat  |  Kategori: AİLE  |  Yorum: Yok   |  314 Kez Okundu

01) Ta Sin Mim; “meddi tabi, meddi lazım, idğamı mealgunne, meddi lazım”
02) Enidrib bi; “idğamı misleyn”
03) Revm ile ilgili bir soru (…)
04) Ha ulai (meddi munfasıl)
05) Nesteinuhdinassırata = Nun ötreli ve vaslederek okunur.
05) (…) Cevap telfik idi.
06) Ehli sünneti amme “Maturidiyye ve Eşariyye”
07) İnsanın irade hürriyeti yoktur gibi bir sual vardı, cevap (cebriye) idi.
08) Tasavvufla ilgili soru vardı, cevap “keşf ve ilham yoluyla elde edilen sağlam bilgiler” şıkkı.
09) “Kuranın icaz özelliklerinden değildir” diye bir soru vardı.
10) Hükmi kirlilik: “hades”
11) Katı necis;1 dirhem, sıvı necis; bir avuç içidir.
12) Özürlünün abdestiyle ilgili bir soru vardı. Cevap; Özürlü kimse her namaz vakti için abdest alır. O vakit içinde abdesti bozan başka bir durum olmadığı müddetçe, o vakit içinde dilediği kadar farz, vacip, sünnet, nafile, eda, kaza, cuma namazı, kabeyi tavaf edebilir. Mushafa dokunabilir.
13) Gusülle ilgili yanış olan şık; “Bütün mezheplere göre farzdır” maddesidir.
14) Kişinin kendi isteğiyle namazdan çıkması; “huruc bi sun’ih”
15) “İnnellahe ye’muru” ayeti vardı? Galiba “ahlak ve edep ilgili konu” şıkkıdır.
16) Bayram Namazı ile ilgili soru; “Hanbelîlere göre farzı ayn” şıkkıdır.
17) Seferle ilgili soru; “vatanı sükna”
18) Orucun farz kılındığı ayet “Bakara Süresi 183-184”
19) Oruça niyetle ilgili bir soru;
20)Yine oruçla ilgili bir soru. Doğru cevap; “Ramazanda nafile oruca niyet edilse ramazan orucu olmaz” şıkkı
21) Fıtır sadakasıyla ilgili bir soru; cevap “malin nami olması” şıkkıdır.
22) 42 tane sığırı olanın zekâtı “üç yaşına girmiş erkek veya dişi dana”dır.
23) “Ve lillahi alennasi hiccul beyt” ayeti “hangisi değildir” diyor; “Ömürde bir defa hac yapmak” şıkkı.
24) Hangisi afakîler için mikat mahalli değildir? “Hudeybiye”
25) “Kâbe’nin köşeleri” sorusu; doğu köşesine “Hacerül esved”
26) Arafat vakfesi sorusu; “tevriye günü zevalden sonraki” diye başlayan şık.
27) Hacla ilgili tavaf; “ifada tavafı”
28) Hangisi menasikle ilgili değildir? “savt”
29) Müzdelife vakfesi?
30) Şeytan taşlama; “1. günü üç cemreye taş atılır” şıkkı.
31) Umrenin tavafını bile bile terk etmekle ilgili bir soru?
32) Hacca vekil tayin etmekle ilgili bir soru; “ücret şart koşulmalıdır” şıkkı.
33) Kurbanla ilgili bir soru?
34) Oruç bozma kefareti sırasının seçimiyle ilgili mezhep görüşü? ” Maliki mezhebi”
35) Erkeğin hanımına üç kere “boş ol” demesi ile ilgili bir soru?
36) Peygamberimizin amcaları ile ilgili bir soru; cevap “Akil” şıkkı.
37) Habeşistan’a hicretle ilgili soru; cevap “Zeyd Bin Harise” şıkkı.
38) Savaştaki yasak organların kesilmesi ”Müsle”dir.
39) Birri maunenin sonucu; cevap “Sahabelerin şehit edilmesi” şıkkı.
40) Diyanet 2012 dergi kapağı konusu “Din Eğitimi”
41) Maun süresi; “savurganlık”
42) “Ve min şerri ğasikın iza ve kab”; cevap “gecenin karanlığının şerrinden sığınmak”
43) Kureyş süresiyle ilgili soru? ” Ummul Kura”
44) Efendimizin eşleriyle ilgili ayet
45) “İnsanların arasını bulmak için ve hayır getiren veya söyleyen yalancı değildir” hadisi.
46) “Libasüttakva” hayâdır.
47) Hacla doğrudan ilgili olmayan ayet; “Dinde zorlama yoktur” şıkkıdır.
48) Hangisi tasavvufi tefsir değildir? Cevap; “Tevilatül Kur’an” şıkkı.
49) Hangisi rivayet tefsiri değildir? Cevap; “F. Razi – Mefatihül Gayb” şıkkı.
50) Hangisi Selefiyye’nin görüşlerinden değildir? Cevap “Ayetleri tevil ederler.”
51) Kuranda mevcut bulunan bugünkü harekeyi yapan kişi “Halil Bin Ahmet”
52) Hangisi Eşari’nin görüşlerinden değildir? Cevap “ İyi ve kötü akılla bilinebilir”
53) Terviye günü ne zamandır? Cevap “Kurban Bayramı arefesinden bir önceki gün”
54) Habeşistan’a hicret edenler ne zaman geri geldiler? Cevap “Hayber’in Fethinden sonra”
55) Zemahşeri hangi mezheptendir? Cevap “mutezile”
56) Rukye nedir? Cevap “dualarla hastalığı iyileştirmedir ve peygamberimiz buna izin vermiştir”
57) Hindistan’daki Mehdi inancına sahip mezhep “Kadıyanilik”
58) Hangi mescit Medine’de değildir? Cevap “Mescidi Hayf”
59) Alparslan’ın vezirinin kurduğu medreseler “Nizamiye Medreseleri”
60) Yahudilerin yılbaşı takvimi “Roş Haşana”
61) Peygamberimizin kabrini ziyaret etmek “Mendup”tur.
62) Monoteizm “Kadim Tek Tanrı” inancıdır.
63) Selefi alim kimdir “Cürcani”
64) Protestanlık mezhebi “Evangelizm”dir.
65) Mezhep görüşlerinin tamamını kapsayacak uygulama “Telfik”tir.
66) Mütekellim metodu ile yazılan eser “Gazali-Mustasfa”dır.
67) Hadis sorusundaki boş bırakılan kısım ” Eza veren şeyi yoldan kaldırmak”
68) Hurufu mukatta ile ilgili soruda cevap “Sürelerin ilk ayetidir” bu yanlış bir bilgi.
69) Selefi alim kimdir? “İmam Şafi”
70) Peygamberimizin tavsiye etmediği tedavi “Kahine götürmek”dir.
71) İyi olan insan her zaman iyi kalır “yanlış şık”
72) Allahı görür gibi ibadet etme “İhsan”dır.
73) Tavafla ilgili olmayan “Mes’a”
74) Kur’an’da ayrıntılı anlatılan konu “Feraiz”dir.
75) Müzdelife ne zaman yapılır? “Arafattan sonra”
76) İman esaslarını içermeyen terim “Selem”dir.
77) İslam dünyasında burjuva ve sınıf farkı olmamasının sebebi “Ahilik”tir.
78) Nuzul sırasına göre tefsir yapan “Derveze”dir.

87- hangisi eşarilikle ilgili değildir cevap iyi ve kötü akılla blinir (yani bilinmez)
88-Ve min şerri ğasigin iza vegab : karanlık bastığı vakit gecenin şerrinden
doğru şık

89-Kişinin kendi iradesiyle namazdan çıkmasına Hurucu bi Sunihi
denir
90-15 günden az kalınmak üzere gidilen yer Vatan’ı Sükna‘dır
91-42 sığıra 3 yaşına girmiş bir sığır zekat olarak verilir
92-Enidribbiasake: İdgam’ı Misleyn
92-Tevriye günü: Kurban bayramı arefesinden bir önceki gün
93-Habeşistana hicret edenler ne zaman geri geldiler - Hayberin Fethinden sonra
94-Zemahşeri Mutezili Alimidir.
95-Rukye: Dualarla hastalığı iyileştirmedir. Peygamberimiz izin vermiştir.
96-Müsle: Savaşta düşmanın organlarını kesmektir. Peygamberimiz izin vermiştir.
97-Özürlü kimse her namaz vakti için abdest alır. O vakit içinde abdesti bozan başka bir durum olmadığı müddetçe, o vakit içinde dilediği kadar farz, vacip, sünnet, nafile, eda, kaza, cuma namazı, kabeyi tavaf edebilir. Mushafa dokunabilir.

3

Eylül
2012

2012 Yeterlilik Sınavında Çıkan Soruların Tahlili

Yazar: arafat  |  Kategori: MSTS  |  Yorum: Yok   |  544 Kez Okundu

1- 1. soruda mahreçleri aynı olan harfler sorulmuştur.
• Yeterlilik kitabımızda sayfa:47 de; mahreç yerleri tarif edilirken boğaz ortası olan (ع ve ح) harfleri aynı mahreç yeri olarak yazılmıştır
2- 2. soruda -Lam- harfinin okunmayıp sonraki harfe idgam edilerek okunmasının hangi tecvid kaidesi olduğu sorulmuştur. (doğru cevap: İdğâm-ı şemsiye)
• Kitabımızda sayfa 55 de; –F- kısmında İdğâm-ı şemsiyye kaidesi net bir şekilde açıklanmıştır
3- 3. soruda kelimesinde bulunmayan tecvid kuralı sorulmuştur. (Medd-i Lazım)
• Kitabımızda tecvid bölümünde Medd-i muttasıl, kalkale, izhar-ı kameriyye açık bir şekilde anlatılmıştır. Sayfa 50 de ise Medd-i Lazım anlatılmış olup sorudaki kelime ile bir bağlantısı görülmemektedir
4- 5. soruda Sakin nundan () sonra “vâv” veya “yâ harflerinden birinin aynı kelimedebulunması sorulmuş. (İzhâr)
• Kitabımızda sayfa 53 de; Kelime izhârı bahsinde açıklanmıştır
5- 6. soruda huruf-u mukattaadan olan harfi sorulmuş. (doğrucevap: Medd-i Lîn)
• Kitabımızda sayfa 51 de; Medd-i Lîn bahsinde aynı kelime birebir zikredilmiştir

6- 7. soruda kelimesinde hangi tecvid kaidesinin olduğu soruldu. (cevap: İdğam-ı mütecaniseyn)
• Kitabımızda sayfa 54 de; İdğam-ı mütecaniseyn kısmında aynı kelime birebir zikredilmiştir.
7- 10. soruda dudak izharının (izhâr-ı şefevi) hangi halde olacağı sorulmuş.
• Kitabımızda sayfa 53 de geçmektedir.
8- 11. soruda tecvid ıstılahların anlamı sorulmuş, burada yanlış olanın bulunması istenmiştir. (cevap: İdğam)
• Kitabımızda sayfa 54 de; en üst bölümde idğam ve gunnenin ayrı ayrı tarifi yapılmıştır.
9- 15. soruda, Kıraat-ı Âsım’a göre Lafzında uygulanan okuyuş şekli sorulmuş.(cevap:İmale)
• Kitabımızda sayfa 60 da; en üstte -İmâle- tarifinde aynı kelime zikredilmiştir.
10- 16. soruda “El” takısından sonra hangi harflerin gelmesiyle “Lam” harfinin idğam edilerek okunacağı sorulmuş.
• Kitabımızda sayfa 55 de; “İdğam-ı şemsiye” konusunda bahis olunan harflerin gelmesiyle “Lam” harfinin okunmayıp bir sonra gelen harfin şeddeli okunacağı belirtilmiştir.

11- 18. soruda Medd-i Munfasıl olan kelimede aslî med üzerine ilave etmenin hükmü sorulmuş. (cevap: Caiz)
• Kitabımızda sayfa 50 de caiz olduğu yazmaktadır.
12- 22. sorunun cevabı Akaid’dir.
• Kitabımızda sayfa 78 de Akaid in tanımı yapılmıştır.
13- 24. soruda “Muhalefetün Lil-Havadis” sorulmuştur.
• Kitabımızda sayfa 81 de “Muhalefetün Lil-Havadis” in anlamı zikredilmiştir.

14- 26. soruda Allah’ın varlığının delillerinden olmayanı sorulmuş.
• Kitabımızda sayfa 79 ve 80. Sayfalarda Allah’ın varlığının delilleri (diğer üç şık) açıklanmış olup “İhtilâs” delili diye bir şey yoktur.
15- 30. soruda Fıtrat delilinin açıklaması yapılarak sorulmuştur.
• Kitabımızda sayfa 79. Sayfada “Fıtrat delili” açıklanmıştır.
16- 32. soruda ölüp, çürümüş kemik olduktan sonra dirilmenin hangi kavram ile tarif edildiği sorulmuştur. (cevap: Ba’s)
• Kitabımızda sayfa 566. Sayfada Dini Terimler ünitesinde “Ba’s” kelimisinin tanımı yazılmıştır.
17- 33. soruda A’raf kelimesinin tanımı sorulmuştur.
• Kitabımızda 566. sayfada Dini Terimler ünitesinde “A’raf” kelimisinin tanımı yazılmıştır.
18- 35. soruda insanların fiillerinin yaratılması ve insanın rolü sorulmuştur.
• Kitabımızda 98. sayfada Akaid ünitesinde Tablo şeklinde -İrade-Kesb- sunulmuştur.
19- 37. soruda 4 şık sunulmuş ve burada yanlış hükmün bulunması istenmiştir. (Necaset-i hafife)
• Kitabımızda 138. Necaset-i hafife anlatılmış ve hafif necasetin bir uzvun dörte birinden az olanın namaza engel olmayacağı belirtilmiştir.
20- 39. soruda 4 mezhebe göre abdestte niyet etmenin hükmü sorulmuştur.
• Kitabımızda 173. sayfada 29. Testte aynı soru sorulmuştur. Doğru cevabıda (A) şıkkında verilmiştir.
21. 40. soruda namazda kıyam ile ilgili bilgiler verilmiş. Doğru olanın bulunması istenmiştir.
• Kitabımızda 175. sayfada 40. Testte kıyamın farz ve vacip namazlarda bir rükün olduğu belirtilmiştir. (Kitabımızda da doğruyu bulma istenmiştir)
22- 42. soruda kefenlemenin hükmü sorulmuştur.
• Kitabımızda 220. Sayfada Kefenlemenin hükmü yazılmıştır.
23- 43. soruda Şafii mezhebinde kunut okunan yerler sorulmuştur.
• Kitabımızda 222. sayfada Hanefi-Şâfiî mezhep fark çizelgesinde sabah namazının farzında olduğu belirtilmiştir.

24- 44. soruda 4 tane terim verilmiş hangisinin cenaze ile ilgisi olmadığı sorulmuştur.
• Bu testin aynısı kitabımızda 194. sayfada 58. Testte yer almaktadır.
Cenaze ile ilgili diğer 3 terim kitabımızda sayfa 219 ve 220. sayfada belirtilmiştir. Ayrıca 210. sayfada da Telfik’in tanımı da yapılmıştır.
25- 45. soruda yatsı namazında kade-i ahireyi yapıp yanlışlıkla 6 rekat kılan kişinin namazı hakkında yanlış bilgi sorulmuştur.
• Kitabımızda 211. sayfada (üstten aşağıya 19. Satırda) durum açıklanmıştır.
26. 46. soruda İmam ile muktedinin durumu yani İmama uymanın şartları arasında yer almayan sorulmuştur.
• Kitabımızda 232. Sayfada 43. Testte bununla ilgili soru yer almıştır.
27- 47. soruda cenaze namazının rükünleri sorulmuştur. (Kıyam-tekbir)
• Kitabımızda 217. sayfada cenaze namazının rükünlerinin kıyam ile tekbir olduğu yazılmıştır.
28- 50. soruda namazda kıraatle ilgili yanlış bilgiyi bulmak istenmiştir. (Doğru cevap:B)
• Kitabımızda 208. sayfada İmamŞâfî’ye göre Fatiha gayrındaki hatanın namazıbozmayacağı belirtilmiştir.
29- 51. soruda orucun farziyetini bildiren sure ve ayet sorulmuştur.
• Kitabımızda 169. sayfada 5. testte aynı soru şekli mevcuttur.
30. 52. soruda Ramazan orucunda niyetin başlama ve bitiş vakti sorulmuştur.
• Kitabımızda 152. sayfada Ramazan orucunun niyetin başlama ve bitiş vakti belirtilmiştir.
31. 55. soruda (zekatla ilgili) “yolda kalmış kimseler”in hangi kavramla zikredildiği sorulmuştur.
• Kitabımızda 143. sayfada Tevbe suresinin 60. Ayetinde geçen zekatın verileceği yerler olarak: Yolcular (İbnüssebîl) belirtilmiştir.
32. 56. soruda 160 koyuna kaç koyun zekat düşeceği sorulmuştur.
• Kitabımızda 141. sayfada beşinci satırda 2 koyun zekat düşeceği belirtilmiştir.
33. 57. soruda havaic-i asliye sorulmuştur.
• Kitabımızda 175. sayfada 45. Testte havâic-i asliye sorulmuş ve 570. sayfada Havâic-i asliye nin tanımı da yapılmıştır.
34. 58. soruda zekatın geçerlilik şartlarlı sorulmuştur.
• Kitabımızda 140. sayfada zekatın geçerlilik şartları Niyet ve temlik olarak yazılmıştır.
35. 59. soruda zekata tabai olan malın üzerinden 1 yılın geçmiş olması sorulmuştur.(Havelânü‘l-havl)
• Kitabımızda 176. sayfada testin bire bir aynısı sorulmuştur. Ayrıca 140 ve 143 Sayfalarda “Havelânü‘l-havl” açıklanmıştır.
36. 60. soruda Şâfiî mezhebinde umrenin rükünleri sorulmuştur.
• Kitabımızda 357. sayfada 73. Testte (A) şıkkında cevabı açıklanmıştır
37. 61. soruda 4 şık sunulmuş ve aşağıdakilerden hangisi Haccın farzlarından değildir? Şeklinde soru sorulmuştur.
• Kitabımızda 312. sayfada haccın farzları açıklanmıştır. Buna göre sader tavafı haccın farzlarından değildir.
38. 62. soruda ihramın tanımı sorulmuştur.
• Kitabımızda 314. sayfada aynen soruda geçtiği gibi ihramın tanımı yapılmıştır.
39. 63. soruda hac ve umre menasiki ile ilgili kesilen kurban sorulmuştur. (Hedy)
• Kitabımızda 337. sayfada hedy tanımı yapılmıştır.
40. 64. soruda Bayram günleri Mina’da şeytan taşlama sorulmuştur.( Remy-i cimar)
• Kitabımızda 333. sayfada Remy-i cimar tarif edilmiştir.
41. 65. soruda Kurbanla ilgili hükümlerden doğru bilgi sorulmuştur. (Cevap:A)
• Kitabımızda 146. sayfada aynen A şıkkında belirtildiği gibi doğru bilgi verilmiştir.
42. 66. soruda; Peygamberimizin bizzat katılmadığı, bir sahâbînin kumandası altında gönderdiği askerî birliklere ne ad verildiği sorulmuştur. (Seriyye)
• Kitabımızda 240. sayfada Seriyye tanımı aynen verilmiştir.
43. 67. soruda heyetlerin yoğun bir şekilde geldi hicretin 9. Yılına ne ad verildiği sorulmuştur.
• Kitabımızda 252. sayfada ,Hicri 9. Yıl Elçiler (heyetler) yılı (Senetü’l-vüfûd) olarak belirtilmiştir.
44. 68. soruda Peygamberimizin Yesrib’e hangi sahâbîyi gönderdiği sorulmuştur. (Mus’ab b. Umeyr)
• Kitabımızda 246. sayfada M.621/H.12 de Mus’ab b. Umeyr‘in Medine‘ye gönderildiği yazılmaktadır. (Yesrib Medine’nin o günkü eski adıdır)
45. 70. soruda Reygamberimizi vefatında kimin yıkadığı sorulmuştur. (Hz.Ali r.a.)
• Kitabımızda 243. sayfada Peygamberimizi vefatından sonra Hz.Ali (r.a.) nin yıkadığı belirtilmiştir.
46. 71. soruda “saatü‘l-usre”, “Gazvetü‘l- Usre””ceyş’ul-usre” ifadeleri sorulmuştur.(Tebük seferi)
• Kitabımızda 273. sayfada 119. Testte Tebük seferi olduğu belirtilmiştir.
47. 72. soruda ”Hamrâü‘l-Esed” seferi sorulmuştur.
• Kitabımızda 249. sayfada ve 273. Sayfa 117. Testte ”Hamrâü‘l-Esed” seferi belirtilmiştir.
48. 73. soruda “Üsve-i hasene” terimi sorulmuştur.
• Kitabımızda 582. sayfada Dini terimler ünitesinde “Üsvetü’l-Hasene” tanımı yapılmıştır.
49. 74. soruda İslam ahlakı alanında yazılan “Edebü‟l-Müfred “ isimli eserin müellifi sorulmuştur.
• Kitabımızda 373. sayfada 5. Satırda adı geçen eser ve müellifi yazılmıştır.
50. 76. soruda “Hilm” kavramı sorulmuştur.
• Kitabımızda 571. sayfada Dini terimler ünitesinde “Hilm” tanımı yapılmıştır.

3

Eylül
2012

GEÇMİŞ YILLARDAKİ MÜLAKATTA SORULARI

Yazar: arafat  |  Kategori: MSTS  |  Yorum: Yok   |  538 Kez Okundu

TECVİD BLGİLERİ

1)İstila harfleri nelerdir?

2) izhar-ı şefevi?

3) vech nedir?

4) tecvitteki sıfatlar nelerdir?

5) hemze-i vasl ve kat’?

6) ravm- işmam?

7) sakin mimin halleri??

meddi arızın hükmü, kaç çeşittir?

9) kalkale kelime manası?

10) lahn-ı celil, lahn-ı hafi?

11) fer’i medin kısımları?

12) takip ettiğimiz kıraat ve rivayeti?

13) kuran okuma çeşitleri?

14)meddi muttasıl ve munfasılın hükmü?

15) meddi lazımın çeşitleri?

16) meal ğunne?

17) harfi mutlak?

SİYER  BİLGİLERİ

18) efendimiz basraya kaç yılında gitmiştir?

19) efendimiz rahip bahira ile kaç yaşında karşılaşmıştır? 20) efendimizin

azılı düşmanları?

21) ifk hadisesi?

22) efendimizin mariyadan olan oğlu İbrahim kim tarafından ne zaman

öldürülmüştür.(öldürülmemiştir. 16 yada 18 aylık iken hastalanarak

ölmüştür.)

23) zelle nedir?

24) 39. Müslüman kimdir?

25) biri maune faciası?

26) mirac nedir? Namaz mü’minin miracıdır sözünden ne

anlıyorsunuz? 27) hz. Hatice’nin mihri ne kadardır.( 500

dirhem)

28) efendimizin mucizeleri nelerdir?

29) akabe biatlarının tarihi- kaç kişi oldukları?

30) habeşistana göç?

31) hüzün yılı ve sevinç yılı ne demektir?

32) açıktan ibadetin ve tebliğin başladığı yıl?

33) hendek ve mute savaşları?

34) hudeybiye yılı ve anlaşma maddeleri?

İBADET  -İTİKAT-TECVİD 

35) oruç, zekat, namaz ne zaman farz kılındı?

36) adak kurbanının etinden kimler yiyemez?

37) zekat kimlere verilmez?

38) yeminin çeşitleri ve kefareti?

39) teheccud namazının hükmü?

40) ne zaman namaz kılınmaz? Kaç dk?

41) şeytan taşlamanın hükmü?

42) haccın farzları vacipleri?

43) oruç tutmamayı mübah kılan haller?

44) abdestin adabı?

45) muktedi nedir?

46) arızı süğra ve arızi Kübra nedir?

47) fıtr sadakası?

48) muttefekun aleyh nedir?

49) tefeşşi itbak nedir?

50) tevbe suresinin başında neden besmele yoktur?

51)ahlakın tanımı?

52) hatibin özellikleri?

53) muhkem- müteşabih?

54) ehli sünnet nedir? Fırkaları?

55) Cidde mikat sınırı içinde midir?

56) zati- subuti sıfatlar?

57) meleklerin görevleri?

58) istidrac nedir?

59) tavsili iman ve icmali iman nedir?

60) havli havela nedir?

fer-i meddın kısımları neler

61-Hz.Peygamberin süt anneleri?

62-Peygamberimizn anne ve babası kaç yılında vefat etti,nereye gömüldü?

63-namazın vacipleri

64-amelei kebir ve amelei sağir nedir?

65-zekatın nelerden verildiği?

66-öşür nedir?kaçta biri verilir?

67-Cebrailin diğer isimleri

68_Hizbin tanımı

69-Veli mi peygamber mi tam olarak bilinmeyen kişi- Zülkarneyn

70-Sebebi nüzul

71-Münazara?

72-Haccın çeşitleri

73-Tahıyyatul mescid namazı? sünnettir

74-ahlak tanımı

75-Hz.Aişe kaç hadis rivayet etmiştir?

76-münazara?

77-Ra’nin hükümleri?

78-mütecaniseyn-mütegaribeyn,,?

79-Sevinç yılı?

80-Fitre?

81-İstidrac

82-Hatibin özellikleri?

83-Kabeye ilk açıktan ibadet ne zaman başladı?

84-ahirette toplanılacak yere ne denir?

85-Hangi sure besmelesiz?

86-muhkem?

87-müteşabih?

88-haccın farzları?

89-Ehl-i sünnet fırkaları?

90-ilk şehit olan hanım sahabe?

91-yüksek sesle kur’an okumaya ne denir?

92-kıraat imamı?rivayeti?

93-muttefekun aleyh?

94_cem-i takdim—cem-i tehir?

95-tecvid nedir?

96-kizb?

97-inzar?

98-tebliğ?

99-hemze-i vasl?

100-hemze-i kat’ı?

101-hadesten taharet?

102-necasetten taharet?

103-Cumhuriyet döneminde meclis onayı ile yazılan Kur’an ve yazarı?

104-istila harfleri?

105-ilk siyasi fırka?

106-imale?

107-teshil?

108-sektenin konuluş amacı?

109-kur’an kim zamanında çoğaltıldı?

110-Kur’an ı iki kapak arasına alan sahabe kim?

111-guslün sünnetleri?

112-peygamberlerin küçük hatalarına ne denir?

113-peygamberimizin babası nerede öldü?nereye gömüldü?

114-rükuda subhane rabbiyel azim demenin hükmü?

115-zelle nedir?

116-oruç-zekat-hac nezaman farz kılındı?

117-usul ve füru?

118-seciye?

119-nesih-mensuh?

120-haram ve çeşitleri?

121-sünnet ve çeşitleri?

122-revatip sünnet?

123-isra ve miraç arasındaki fark?

124-şeytan melekmidir?meleklere hocalık yapmışmıdır?

125-itikatta ve amelde mezhepler?

126-elif hemze arasındaki fark?

127-39uncu müslüman kimdir?

128-kabe hakemliği kaç yaşında yaptı?

129-selbi sıfatlar?

130-ilk inanan hanım kimdir?

132-peygamberimizin soyu kime dayanır?

3

Eylül
2012

Diyanet Mbst Sınavı Paylaşım Eksikleri yazalım

Yazar: arafat  |  Kategori: MSTS  |  Yorum: Yok   |  553 Kez Okundu

1-He entum – meddi munfasıl
2- habeşistan hicreti – Zeyd bin harise yok
3- ilimle ilgili olmayan – darunnedve
4- doğu köşesi hacerul esved
5-MAturidi olmayan — Kadı Beydavi mavigozluk
6- habeşistandan dönüş – haberin fethi
7-Yahudiliğin sözlü olmayan kitabı – Tanah
8-Senedinde kopukluk bulunmayan hadis – müdelles
9-Rivayet tefsiri olmayan eser — F.Razi-M.gayb
10-Tasavvuf tefsiri olmayan eser — Tevilatul Kuran
11-Zemahşerinin itikadi mezhebi — Mutezile
12-Selefiyenin görüşleri arasında yer almayan — Ayetleri tevil ederler.
13-Revm — med yapılmaksızın yapılır.
14-sakin ba + harekeli ba — idgamı misleyn
15-Yeminle ilgili olmayan kavram — Hidaye
16- arafat vakfesi zamanı – terviye günü zilhicce 8. yanlış
17-selefi alim- cürcani
18-Mezhep görüşlerinin tamamını kapsayacak şekilde uygulama — Telfik
19-Müslüman nüfusu en az olan ülke :Etiyopya.
Etiyopya:33.9
Eritre:36.5
Senegal:96.0
Somali:98.5
20-Orucun farz olduğu ayetler — Bakara 185-186
21-Gusulde niyet farz degildir
22-Tavaf namazı Hanefilerde sünnet degil vacibtir
23 -Nizamiye medresesi
24-Kişinin Allahı görüyormuş gibi ibadet etmesi — İhsan
25-Hırkayı verdiği kişi — Ka’b bin Züheyr
26-Peygamberimizin amcası olmayan — Akil
27-Terviye günü: zilhiccenin 8′i yani arefeden bir gün önce
28-Medinede olmayan mescid: mescid-i hayf (mekkede)
29-Mekkeden minaya doğru cemreler: akabe-vusta-ula
30-ilk tahallülden sonra cinsel ilişki yasağı devam eder
31-enedinde kopukluk olmayan hadis cevabı garip hadis
32-muhadram– sahabi sayılmazlar doğru….
33-şeytan taşlamayla ilgili bir soru vardı.1.günü 3 cemreye taş atılır. yanlış
34-İhramla alakalı olmayan mes’a
35-Amerikada yaygın olan misyonerlik ve isanın dönüşü üzerine olan sorunun cevabı adventist
36-dergi 2012 konusu olmayan-din eğitimi
37-hz. peygamberin amcası olmayan-akil
38-ta sin mim tecvitleri-tabi lazım mealgunne lazım
39-zorla yapmak zorunda görüşü-cebriye
40-ehli sünnet amme-maturidi eşari
41-selefi olan-imam şafii
42-eşarinin görüşü olmayan-iyi kötü akılla bilinir
43-boşanma sorusu-beynuniyeti kübra
44-hükmi kirlilik-hades
45-namaza mani pislik-bir avuç içi bir dirhem
46- günden az ikamet-vatanı sükna
47-libasüttakva -haya
48-senedinde inkita olmayan-garib
49-hadis almada en muteber-arz-kıraat
50-hacla ilgili tavaf-ifaza
51-Hac ilmihali 208.sayfaya bakın peygamberimizin kabrini ziyaret etmenin hükmü menduptur yazar.
52-Dergi 2012 Konusu Olmayan-Din Eğitimi
53-Hz. Peygamberin Amcası Olmayan-Akil
Eğitim Faliyeti İçin Olmayan-Bedir
54-Revm-Kasr
55-Felak Suresi Mana-Karanlık Çöktüğü Zaman…
56-Maun Suresinde Olmayan-Savurganlık
Zemahşeri-Mutezile
57-Zorla Yapmak Zorunda Görüşü-Cebriye
58-Hükmi Kirlilik-Hades
59-Camiler Bütün Konuları Kapsıyor Sünenler Fıkhı Konuları Kapsıyor
60-hindistandaki mezhep Kadıyanilik
61-Rukye: Dualarla hastalığı iyileştirmedir.
62-Müsle: Savaşta düşmanın organlarını kesmektir. Peygamberimiz izin vermiştir.

63-Hangisi tasavvufi tefsir değildir? Tevilatül Kur’an
64-Hangisi rivayet tefsiri değildir? F.Razi-Mefatihul 65-Kur’an’da mevcut bulunan bugünkü harekeyi yapan kişi? Ahmet b. Halil
66-İlkel Monoteizm — İnsanın fıtratında olan tek tanrı inancı
67-Kişinin kendi isteğiyle namazdan çıkması (huruc bi sun’ih)
68-Şeytan taşlama (1. günü üç cemreye taş atılır şıkkı)
69-Peygamberimizin amcaları ile ilgili bir soru ? (Akil)

70-Hacla doğrudan ilgili olmayan ayet; “Dinde zorlama yoktur” şıkkıdır.
71-Hangisi tasavvufi tefsir değildir? Cevap; “Tevilatül Kur’an” şıkkı.
72-Hangisi rivayet tefsiri değildir? Cevap; “F. Razi – Mefatihül Gayb” şıkkı.
73-Hangisi Selefiyye’nin görüşlerinden değildir? Cevap “Ayetleri tevil ederler.”
74-Kuranda mevcut bulunan bugünkü harekeyi yapan kişi “Halil Bin Ahmet”
75-Hangisi Eşari’nin görüşlerinden değildir? Cevap “ İyi ve kötü akılla bilinebilir”
76-Terviye günü ne zamandır? Cevap “Kurban Bayramı arefesinden bir önceki gün”
77-Habeşistan’a hicret edenler ne zaman geri geldiler? Cevap “Hayber’in Fethinden sonra”
78-Zemahşeri hangi mezheptendir? Cevap “mutezile”
79-Rukye nedir? Cevap “dualarla hastalığı iyileştirmedir ve peygamberimiz buna izin vermiştir”
80-Hindistan’daki Mehdi inancına sahip mezhep “Kadıyanilik”
81-Hangi mescit Medine’de değildir? Cevap “Mescidi Hayf”
82-Alparslan’ın vezirinin kurduğu medreseler “Nizamiye Medreseleri”
83-Yahudilerin yılbaşı takvimi “Roş Haşana”
84-Peygamberimizin kabrini ziyaret etmek “Mendup”tur.
85-Monoteizm “Kadim Tek Tanrı” inancıdır.
86-Selefi alim kimdir “Cürcani”
87-Protestanlık mezhebi “Evangelizm”dir.
88-Mezhep görüşlerinin tamamını kapsayacak uygulama “Telfik”tir.
89-Mütekellim metodu ile yazılan eser “Gazali-Mustasfa”dır.
90-Hadis sorusundaki boş bırakılan kısım ” Eza veren şeyi yoldan kaldırmak”
91-Hurufu mukatta ile ilgili soruda cevap “Sürelerin ilk ayetidir” bu yanlış bir bilgi.
92-Selefi alim kimdir? “İmam Şafi”
93-Peygamberimizin tavsiye etmediği tedavi “Kahine götürmek”dir.
94-İyi olan insan her zaman iyi kalır “yanlış şık”
95-Tavafla ilgili olmayan “Mes’a”
96-Kur’an’da ayrıntılı anlatılan konu “Feraiz”dir.
97-Müzdelife ne zaman yapılır? “Arafattan sonra”
98-İman esaslarını içermeyen terim “Selem”dir.
99-İslam dünyasında burjuva ve sınıf farkı olmamasının sebebi “Ahilik”tir.
100-Nuzul sırasına göre tefsir yapan “Derveze”dir.

2

Eylül
2012

DİYANET İSLAM İLMİHAL NOTLARI

Yazar: arafat  |  Kategori: iBADET  |  Yorum: Yok   |  357 Kez Okundu

1. Din, akıl sahiplerini kendi hür iradeleriyle en iyiye, en doğruya ve en güzele ulştıran ilahi bir kanundur.
2. Dinler 2 kısma ayrılır.
3. İslam dininin özellikleri:İslam dini son dindir.İslam dininin değişmeyen esasları vardır.İslam dini evrensel bir dindir.
4. Genel olarak mezhepler 2 kısma ayrılır.
5. Maturidiyye itikadi mezheplerden biridir.
6.Ehl-i sünnet, Selefiyye, Mâtürîdiyye ve Eş‘ariyye olmak üzere üçe ayrılmıştır.
Selefiyye’ye “Ehl-i sünnet-i hâssa”, Mâtürîdiyye ve Eş‘ariyye’ye “Ehl-i sün-net-i âmme” denildiği de olur.
7. Hanefi Mezhebi ameli mezheplerden biridir.
8. Maturidiyye mezhebinin kurucusu ;Ebu Mansur Maturidi (Muhammed)
9.Dinin asıl kaynakları:Kitap Sünnet .
10. Sünnetin bölümleri:Kavli Sünnet, Fiili Sünnet ,Takriri Sünnet
11. İman, ümitsizlik halinde olmmalı,imanın sahih ve makbul olmasının şartlarından birisidir.
12. İman yönünden insanlar kaça ayrılır ? 3 kısma ayrılır.
13.Amentü: “Ben Allah’a Allah’ın Meleklerine, Allah’ın Kitaplarına, Allah’ın Peygamberlerine, Ahiret gününe, kadere inandım”.
14. Allah’ın zati sıfatları:Vücud,Kidem,Beka,Vahdaniyet, Muhalefün Lil Havadis, Kıyam Binefsihi.
15.Allah’ın subuti sıfatları:Hayat,ilim,semi,basar ,irade,kudret,kelam ,tekvin.
16. Muhalefetün Lil Havadis “Allah’ın sonradan yaratılanlara benzememesi”
17. Dört büyük melek:Cebrail,mikail,israfil,azrail.
18. Mikail:Tabiat olayları ile ilgili görevleri bulunan melek
19. Kur’anı Kerimde ismi geçen 25 Peygamber bulunmaktadır.
20. Münkereyn:Öldükten sonra insanlara soru soran melekler
21.Rıdvan:Cennette görevli olan melek.
22. Malik:cehennemde görevli olan melek.
23. Dört büyük kitap: Tevrat,zebur, incil, Kuran.
24.Sahifelerinin verildiği Peygamberler:10 sahife adem aleyhisselama, 10 sahife İbrahim Aleyhisselama,30 sahife İdris aleyhisselama,50 sahife Şit Aleyhisselama.
25. Kur’anı Kerim miladi ,Hira Mağarasında, 610 Ramazan ayında indirilmiştir.
26. Kur’anı Kerim ,Hz.Ebubekir zamanında bir kitap haline getirilmiştir.
27. Kur’anı Kerim , Hz.Osmanın Halifeliği zamanında ve Zeyd bin Sabid’in Başkanlığında çoğaltılmıştır.
28. Kur’anı Kerim,22 yıl 2 ay 22 günde tamamlanmıştır.
29. Resul:Kendisine kitap indirilen Peygambere denir.

30.Peygamberler hakkında vacip olan sıfatlar:Sıdk,emanet, fetanet, ismet ,tebliğ.
31. Mucize, peygamberlerin peygamberliklerini isbat etmek için gösterdikleri olağan üstü olaylar, keramet ise velilerin istenmeden gösterdikleri harikulade olaylar.
32. Kıyamet ne zaman kopacağını,Allah’tan başka kimse bilemez
33. Mahşer :Öldükten sonra dirilen insanların toplanacağı yerdir
34. Sırat nedir :Cehennem üzerine kurulmuş kıldan ince kılıçtan keskin bir köprüdür.
35. Tevekkül: İnsanın Allah’a itimat etmesi ve ona bağlanmasıdır.
36. İbadet çeşitleri;Bedeni ibadet, malı ibadet,hem bedeni ve mali ibadet.
37. Aşağıdakilerden hangisi islam’ın esaslarından biri değildir.?Ahirete inanmak
38. Necaset 2 ayrılır .
39. FarzDinen yapılması kesin delillerle emredilen şeyler
40. Aşağıdakilerden hangisi abdestin farzlarından değildir ? Ağzı ve burnu bir yıkamak
41. Aşağıdakilerden hangisi abdestin vaciplerindendir.?Hiçbiri
42. İbadet : Allaha saygı ile boyun eğmek ve emirlerine itaat etmek
43. Aşağıdakilerden hangisi abdestin vaciplerinden biridir?Hiçbiri
44. İstinşak : Buruna üç kez su çekmeye
45. Meshin müddeti misafirler için 72 saattır.
46. Mukimler için meshin müddeti 24 saattır.
47. Adet halinin en azı 72sattır.

48. kadınlar en erken 9yaşında adet görmeye başlar ve en geç 55yaşında adetten kesilebilir
49. Nifas:Doğumdan sonra kadının rahminden gelen kandır
50. Lohusalığın en çoğu 40gündür .
51. Sehiv secdesi :Namazda yanılmadan dolayı namazın sonunda yapılan secdedir
53. Aşağıdaki namazlardan hangisi cemaatle kılınmaz ?Tesbih namazı
54. Aşağıdakilerden hangisi sehiv secdeyi gerektiren hallerden biri değildir ? Sübhanekeyi okumayı terketmek
55. Müdrik :namazın her rekatında imam ile kılana denir
56.Lâhik:İmamla birlikte namaza başlamasına rağmen, namaz esnasında başına gelen bir durum sebebiyle namaza ara vermek zorunda kalan ve bu sebeple namazın bir kısmını imamla birlikte kılamayan kimseye lâhik denir.
57.Kadınların cemaatle namazdaki saf düzeni ve erkeklerde aynı safta veya hizada olması, ilmihallerde “muhâzâtü’n-nisâ” terimiyle ifade edilir.
58.Hanefî mezhebi eserlerinde rükûda “tuma’nîne”nin, rükûdan doğrulduktan sonra bir süre ayakta beklemenin (kavme) ve iki secde arasında bir süre (“sübhanellâhi’l-azîm” diyecek kadar) oturarak beklemenin (celse) sünnet olduğu kaydedilmekle beraber kuvvetli görüşe göre bunlar ta`dîl-i erkânın birer boyutu olmak bakımından vâciptir.
59.İstibrâ ve İstincâ:Küçük abdest bozduktan sonra idrar yolunda kalabilecek idrar damla ve sızıntılarının tamamen kesilmesi için bir süre bekleme, bundan sonra vücuttaki idrar sızıntılarını temizleme işlemine fıkıh dilinde “istibrâ” denilir.literatürde “istincâ” terimiyle ifade edilen temizlik yani büyük abdest bozulduktan sonra dışkı ve idrar yollarında yapılacak dışkı, idrar vb. temizliği de müslümanın hayatında ayrı bir önem taşır.
60.Hades fıkıh dilinde, abdestsizlik veya cünüplük sebebiyle insanda meydana geldiği var sayılan hükmî kirliliği veya bu kirliliğin sebebini ifade eder.
61.Necâset, hakiki ve maddî pislik, kirlilik demek olup böyle maddeye “necis” tabir edilir.
62.Fıkıh literatüründe “tahâret” her iki tür temizliği de içine alan geniş bir kapsama sahipken maddî kirlilik genelde “necâset”, hükmî kirlilik de “hades” terimleriyle ifade edilir. Beden, elbise ve namaz kılınacak yerde bulunan, namaz ve benzeri ibadetlerin sıhhatine de engel olan hakiki yani maddî pisliklerden temizlenmeye “necâsetten tahâret”, abdestsizlik ve cünüplük gibi hükmî kirlilikten temizlenmeye de “hadesten tahâret” denilir. Her iki tür temizlik de namaz ve benzeri ibadetlerin ön şartı konumundadır.
63. Kur’anı kerimde 14 surede secde ayeti vardır .
64. Mesbuk:İmama ; İlk rekatin rükuundan sonra uyan kimseye ne denir .
65. Cuma namazının hükmü Farz
66. Her iki hutbeyide fazla uzatmamanın hükmü Sünnet
67. Bayram namazında okunan hutbenin hükmü Sünnet
68. Her iki hutbeyi fazla uzatmamanın hükmü Sünnet

69. Kurban bayramındaki farz namazların arkasından getirilen teşrik tekbirlerinin hükmü Vaciptir
70. Sehiv secdesi nedir?Namazda yanılmadan dolayı namazın sonunda yapılan secdedir
72. İçerisinde secde ayeti bulunan ayetleri okurken secde ayetini secdeden kaçınmak için gizlice okumanın hükmü Mekruhtur
73. Kur’anı kerimde kaç surede secde ayeti vardır ?14
74. Secde ayetinden sonra kaç defa secde yapılır?1
75. Seferi ve Mukim olma yönünden vatan sınıflandırılması :Vatan-ı asli,Vatan-ı İkame
Vatan-ı sükna
76.Vatani Sükna: İnsanın 15 gün dolmadan ayrılmak üzere bulunduğu yere denir .
77. Teravih namazının kadınlar açısından hükmü Sünnet
78. Teravih namazında dört rekatta selam vererek teravihi kılan kimse ikinci rekatta oturmamış ise kıldığı dört rekat kaç rekat kılmış sayılır.
79. İma ile namaz kılmak demek,namazda ruku ve secdeye işaret olunmak üzere başı eğerek namaz kılmak
80. Gözleri, kaşları veya kalbiyle işaret edip kılınan namaz nasıl namazdır?Böyle namaz namaz olmaz
81. Kaza Namazı:Vaktinde kılınmayıp vakit dışında kılınan namaza ne namazı denir.
82. Seferde kazaya kalmış namazlar daha sonra mukim iken Dört rekatli farzlar iki rekat olarak kaza edilir.
83. Teheccüd namazının hükmü Menduptur
84. Tahıyyatül Mescid namazı Her cami ve mescidlere girildiğinde Allah’ı ta’zim için kılınır
85. Tesbih namazının bir rekatında 75 tesbih vardır.

86. İstihare namazının hükmü Mendup
87. Iskat-ı Salatın hükmü; Hiçbir geçerliliği yoktur
88. Husüf namazı :Ay tutulduğu zaman kılınan iki veya dört rekatlı bir namazdır
89. Şehit :Allah yolunda öldürülen müslümana
90. Kabir ziyaretinin hükmü kadınlar Menduptur
91.Rikâz terimi, maden, define ve hazine gibi kendiliğinden yer altında bulunan veya insanlar tarafından yer altına gömülüp gizlenen her türlü kıymetli maden ve eşyayı ifade eder.
92.Zekât usul (baba, anne, dede, nine) ve fürûa (çocuk ve torun) verilemez.
93.”el-emvâlü’l-bâtına” (gizli mallar),”el-emvâlü’z-zâhire” (açık mallar)

94.Mescid:Camiden küçük, içinde Allah’a edilen kutsal mekan
95.Kuba Mescidi,Peygamberimizin hicreti sırasında yaptığı mescittir
96. Aşağıdakilerden hangisi mescidlerin en faziletlilerinden değildir? Mescid-i Dirar
97. Adak oruçları ile bozulan nafile oruçları kaza etmenin hükmü Vaciptir
99. Oruç tutmaya gücü yetmeyen düşkün ve yaşlı kimseler ile iyileşme ümidi olmayan hastalar Fidye verirler
100.Iskat-ı savm, birinin sağlığında iken yerine getirmediği oruç borcunun fidye yoluyla telâfi edilmesi, düşürülmesi anlamına gelmektedir.

2

Eylül
2012

HAC VE UMRE KONULARI

Yazar: arafat  |  Kategori: iBADET  |  Yorum: Yok   |  540 Kez Okundu


Hac sözcüğü “kasıt, yöneliş ve yürüyüş” anlamına gelir.
İhrâm, kişinin kendini geçici kaygı ve bağımlılıklardan kurtarışının sembolüdür.
Menâsik: Hac ibâdeti içinde yer alan ve bir kısmı sembolik davranışlardan ibâret olan fiiller.
Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel gerekli şartları taşıyan hac yükümlüsünün bu ibâdeti önündeki ilk hac mevsiminde edâ etmesi gerektiği, so
nraki yıllara tehîr etmesinin günah olduğu, hatta bu ibâdeti uzun süre geciktiren kişinin şâhitliğinin kabul edilmeyeceği görüşündedirler. Şâfiî ve İmam Muhammed ise ileride yerine getirmeye azmedilmesi ve edâ imkânının normal şartlarda elden çıkması gibi bir endişenin bulunmaması şartıyla haccın tehîr edilebile­ceğini söylemişlerdir.
Haccın Yükümlülük Şartları: Müslümanlık, akıl ve bulûğ şartı yanında, ayrıca hac yapmaya bedenî ve mâlî imkânların yeterli olması da şarttır. Güç yetirebilme anla­mında istitâat denilir.
Bedel: Hac için bedel (nâib) tutmaya “ihcâc”; bedel tutan kimseye “âmir”, “menûb” veya “mahcûcun anh” denir. Ayrıca bedel gönderilen kimseye “me’mûr”, yol masrafı olarak verilen mal veya paraya “nafaka” ve haccı ifsâd etmesi hâlinde nafakayı geri ödemesine “tazmîn” adı verilmektedir.

HACCIN EDÂ ŞARTLARI
a) Sağlıklı Olmak. Ebû Hanîfe ve Mâlik, sağlıklı olmayı hac yüküm­lüsü olmanın şartı olarak gördüklerinden bunlara göre sağlıklı olmayan kim­seler hac yapmakla mükellef değildir; dolayısıyla yerlerine vekil gönderme­leri de gerekmez.
Hanefî imâmlardan Ebû Yûsuf ve Muhammed ile Şâfiî ve Hanbelî hukukçularına göre ise, yukarıda belirtilen yükümlülük şartlarının gerçekleşmesi hâlinde, fiilen haccetmeye engel teşkil eden bir hastalık veya sakatlığı bulunanlar, yerlerine vekil göndermeli veya bunu vasiyet etmelidirler. Fiilen hac etmeye engel hastalık ve sakatlıklar arasında, genel olarak, körlük, kö­türümlük ve hac yolculuğuna dayanamayacak derecede hastalık veya yaşlı­lık durumları gösterilmiştir.
Yol Güvenliği. Hanefî ve Hanbelî mezheplerinde fetvâya esas olan görüşe göre yol güvenliğinin bulunması haccın edâsının şartlarındandır. Mâlikî ve Şâfiîler ise, istitâat kavramına getirdikleri açıklama doğrultusunda, bunu yükümlülük şartları arasında saymışlardır.
c) Ârızî Bir Engelin Bulunmaması. Tutukluluk veya yurt dışına çık­ma yasağı gibi yolculuğa çıkmayı engelleyen bir durumun hac mevsimine denk gelmesi hâlinde edâ yükümlülüğü gerçekleşmez.
d) Kadınlara Özel İki Şart. Haccın edâsıyla doğrudan ilgisi bulunma­makla birlikte, kadınlara ilişkin başka hükümlerin sonucu olarak söz konusu edilen iki şart daha bulunmaktadır.
Bunlardan birincisi, kadınların tek başlarına uzun mesafeli yolculuklara çıkma yasağından kaynaklanan “yanlarında eşlerinin veya bir mahremleri­nin bulunması” şartıdır. Hanefî mezhebine göre, haccedebilmek için seferîlik hükümlerinin uygulanacağı bir mesâfeyi katetmek durumunda olan kadınlar tek başlarına hac yolculuğuna çıkamazlar.
Şâfiî mezhebinde ise katedilecek mesafeden ziyade yol emniyeti ve kadınların güvenliği esas alındığından koca veya başka bir mahremin bulunması şart koşulmamış, bunun yerine kadınların bunu sağlayacak şekilde -ağırlıklı görüşe göre üç kadının yer aldığı- bir grup oluşturmaları yeterli görülmüştür. Bununla birlikte iki kadının hatta kendini güvenlik içinde his­sediyorsa bir kadının -sadece farz olan hac görevini yerine getirmek için- tek başına yola çıkması câiz görülmüştür. Mâlikî mezhebine göre ise, kocası veya bir mahremi bulunmayan yahut ücretle bile olsa kendisiyle birlikte hacca gelmeyen bir kadın, güvenli bir kafile ile birlikte, bu kafilede başka kadınların bulunup bulunmaması dikkate alınmaksızın hac yolculuğuna çıkabilir.
İkinci şart ise sadece boşanma iddeti veya vefât iddeti beklemekte olan kadınlara ilişkin olup, “beklemeleri gereken süreyi tamamlamış olmaları”dır. Hanefî mezhebine göre edâ şartı olan bu durum diğer mezheplere göre yükümlülük şartıdır.
Edâ şartlarını taşıyan kimselerin bizzat hac yapmaları, bu şartlardan herhangi birinin gerçekleşmemesi durumunda bedel (vekil) göndermeleri veya bunu vasiyet etmeleri gerekir.
HACCIN GEÇERLİLİK ŞARTLARI
a) Hac yapmak niyetiyle ihrâma girmek, b) Özel vakit, c) Özel me­kân.
İhrâm: İlmihâl dilinde hac veya umre yapmaya niyet eden kişinin, diğer zamanlarda mübâh olan bazı fiil ve dav­ranışları belirli bir süre boyunca yani hac veya umrenin rükünlerini tamam­layıncaya kadar kendi nefsine haram kılması anlamındadır. İhrâma giren kişiye “muhrim” (ihrâmlı) denir.
İhrâmın Rükünleri: Hanefî mezhebinde ihrâmın, niyet ve telbiye olmak üzere iki rüknü var­dır. Bunlardan birini terkeden kimse ihrâma girmiş olmaz. Diğer üç mezhebe göre ise ihrâma girmiş olmak için sadece niyet yeterlidir.

İHRÂMA GİRME YERLERİ
Harem Bölgesi. En yakını, Mekke’ye 8 km. mesafede Medîne istikame­tinde “Ten’îm”; en uzak olanları ise Tâif yönünde “Ci’râne” (Şi’bü Âl-i Abdul­lah) ve Cidde istikametinde Hudeybiye yakınlarında “Aşâir”dir. Diğerleri ise, Irak yolu üzerinde “Seniyyetülcebel”, Yemen yolu üzerinde “Edâtü Libn” (Hüseyniye) ve Arafat sınırında “Batn-ı Nemîre”dir.
Mekkeliler hac için Harem bölgesi sınırları içinde; umre için ise Hil bölgesine çıkarak meselâ Ten’îm veya Arafat gibi Harem bölgesi dışındaki bir yerde ihrâma girerler. Hac ve umre yapıp ihrâmdan çıkmış olan Harem bölgesindeki Mekkeli olmayan kişiler (Âfâkî ve Mîkâtî olanlar), umre yapıp ihrâmdan çıktıktan sonra, yeniden ihrâma girmek istediklerinde, aynı hükme uyarlar. Onlar da hac için Harem bölgesinde, Umre için ise Harem bölgesi dışına çıkarak meselâ Ten’îm veya Arafat gibi bir yere gidip ihrâma girmek durumundadır.
Hil Bölgesi. Hil bölgesi, Harem bölgesi ile Mîkât yerleri arasındaki yerlerdir. Bu bölgede ikâmet edenlere Mîkâtî veya Hillî denir. Hillî, Hil bölgesinde yaşayan kişi anlamındadır. Mîkâtîler gerek hac gerek umre için Harem bölgesine girmeden bulundukları Hil bölgesinde ihrâma girerler.
Âfâk Bölgesi. Harem ve Hil bölgelerinin dışında kalan yerlere Âfâk de­nir. Hil bölgesi dışından doğrudan Mekke’ye veya Harem bölgesine gelenle­rin ihrâmsız geçmemeleri gereken beş nokta, Hz. Peygamber tarafından belirlenmiştir. Bunlardan her birine “mîkât”, bu noktaların sınırladığı ve Hil bölgesi dışında kalan yerlere de “âfâk” ve bu yerlerde yaşayan insanlara da âfâkî denir ki uzaklardan gelen anlamındadır.
Mekke’ye veya Harem bölgesine gelenlerin ihrâmsız geçmemeleri gere­ken bu beş yer şunlardır:
1. Zülhuleyfe. Mekke’ye Medîne üzerinden gelenlerin mîkâtıdır. Medîne’ye yaklaşık 10 km., Mekke’ye 450 km. mesafededir. Mekke’ye en uzak mîkât budur. Hz. Peygamber Vedâ haccında, hâlen Âbâr-ı Ali denilen bu mîkâtta ihrâma girmiştir.
2. Cuhfe. Mısır ve Suriye istikametinden gelenlerin mîkâtıdır. Mekke’ye yaklaşık 187 km. uzaklıktadır.
3. Zâtüırk. lrak yönünden gelenlerin mîkâtıdır. Mekke’ye uzaklığı yak­laşık 94 kilometredir.
4. Karnülmenâzil. Necid ve Küveyt yönünden gelenlerin mîkâtı olup, Mekke’ye yaklaşık 96 kilometredir.
5. Yelemlem. Yemen ve Hindistan tarafından gelenlerin mîkâtı olup, Mekke’ye yaklaşık 54 km. mesafededir. Mekke’ye en yakın mîkât budur.
Süveyş yönünden Kızıldeniz yolu ile gelenler, Cuhfe yakınında Râbığ hizasında ihrâma girerler. Hava yolu ile Cidde’ye gelenler ise, geldikleri istikametteki mîkâtın hizasını geçmeden, niyet ve telbiye yaparak ihrâma girerler.
İhrâmın Vâcipleri:
1.Mîkât sınırını ihrâmsız geçmemek.
2. İhrâm yasaklarından sakınmak.
İhrâm Yasakları:
1. Vücutla İlgili Yasaklar
1. Saç veya sakal tıraşı olmak, bıyıkları kesmek.
2. Kasık ve koltuk altı kılları ile vücudun diğer yerlerindeki kılları tıraş etmek, yolmak veya koparmak.
3. Tırnak kesmek.
4. Süslenme amacıyla saç, sakal ve bıyıkları yağlamak, boyamak, saçlara biryantin veya jöle sürmek, kadınlar oje ve ruj kullanmak. Vücuda veya ihrâm örtüsüne güzel koku sürmek; güzel kokulu sabun kullanmak.
2. Giyim ve Giyim Eşyası ile İlgili Yasaklar: Giyimle ilgili yasaklar sadece erkeklere yöneliktir. Kadınlar normal elbiselerini giyerler, sadece ihrâm süresince yüzlerini örtmezler.
1. Dikişli elbise ve iç çamaşırı türü giyim eşyası giymek. Normal şekilde giymeksizin, palto, pardesü gibi giyim eşyasını üzerine örtmek veya omuzuna almak yasak değildir. Bele kuşanılan kemerde, omuza asılan çan­tada, ayaklara giyilen üzeri ve topukları açık ayakkabı veya terlikte dikiş bulunabilir. Çünkü yasak olan dikiş değil; giyim eşyası olarak dikilmiş şey­lerin giyilmesidir. Omuzlara örtülen ridânın uçlarını birbirine bağlamak veya iğne ile tutturmak cezâ gerektirmez ise de mekrûhtur.
2. Başı ve yüzü örtmek, takke ve benzeri şeyler giymek, başa sarık sar­mak.
3. Eldiven, çorap ve topukları kapatan ayakkabı giymek.
Nalın gibi, mümkün olduğunca üzeri açık ayakkabı giymek müstehâptır. Üzeri açık ayakkabı giymek mümkün olduğu halde, sadece topukları açık ayakkabı giymek mekrûhtur. Ayak bileğine bitişen ve topukları örten ayak­kabı giymek ise yasaktır, cezâ gerektirir.
3. Cinsel Konularla İlgili Yasaklar: Cinsel ilişki ve genellikle cinsel ilişkiye götüren öpme, oynaşma, şeh­vetle tutma gibi davranışlarda bulunmak. Şehevî duyguları tahrîk edici sözler söylemek.
4. Av Yasağı: Gerek Harem bölgesi içinde, gerek dışında eti ister yensin ister yenmesin her türlü kara avını avlamak, avcıya avını göstermek ve avlanmasına yar­dımcı olmak, av hayvanlarına zarar vermek yasaktır.
Yaratılışı îtibariyle vahşî, ürkek ve insandan kaçan hayvanlara av hay­vanı denir. Suda yaşasa bile, doğup üremesi karada olan hayvanlar kara hayvanı sayılır. Deniz hayvanlarının avlanması yasak olmadığı gibi tavuk ve koyun gibi evcil hayvanların kesilmesi de ihrâmlıya yasak değildir.
5. Harem Bölgesiyle İlgili Yasaklar: Mekke şehri ve etrafındaki Harem denilen bölgedeki av hayvanlarının avlanması, bitkilerin kesilmesi veya koparılması ister ihrâmlı, ister ihrâmsız, herkes için yasaktır.
6. Yapılması Günah Olan ve Başkalarına Zarar Veren Konular­daki Yasaklar:
a) Füsûk: Tâatten ayrılıp mâsiyet sayılan şeyleri yapmak.
b) Cidâl: Başkalarıyla tartışmak, hakâret ve kavga etmek. Her zaman yasak olan bu tür davranışlardan, ihrâmlı iken daha çok sakınmak gerekir.

HACCIN RÜKÜNLERİ
Hanefîler’e göre haccın ihrâm, Arafat vakfesi ve ziyaret tavâfı ol­mak üzere üç farzı vardır. Hac bu farzların sıraya uyularak yerine getirilme­siyle edâ edilmiş olur. Bu farzlardan ihrâm şart, diğer ikisi ise rükündür. Buna göre Arafat vakfesinin vaktini geçiren kimse o yıl hac yapma imkânını kaybeder, daha sonra yarım bıraktığı haccını kazâ eder.
Mâlikîler’e göre bu üç farz yanında sa’y de farzdır ve dördü birden haccın rükünlerini oluşturur. Şâfiîler ise, bunlara saçları kısaltmayı veya tıraş etmeyi (halk veya taksîr) ilâve ederek rükün sayısını beşe çıkarmışlar ve bu rükünler yerine getirilirken bir kısmında (ilk üçünde) sıraya riâyet etmenin de farz (rükün veya şart) olduğunu söylemişlerdir. Rükünlerin tamamı, usû­lüne göre yapılmadıkça, cezâ ve keffâret ödemekle hac sahîh olmaz. Eksik kalan rüknün tamamlanması veya haccın kazâsı gerekir.

ARAFAT VAKFESİ
Vakfenin Geçerli Olmasının Şartları: Vakfenin geçerli (sahîh) olabilmesinin iki şartı vardır.
1. Hac için ihrâmlı olmak,
2. Vakfeyi özel (belirli) yer ve zamanda yapmak. İhrâm konusu yu­karıda anlatıldığı için burada sadece ikinci şart olan “vakfenin belirli yer ve zamanda yapılması” şartı açıklanacaktır.
Vakfenin Yeri: Vakfenin yeri, Arafat bölgesidir. Arafat bölgesinin Mekke tarafındaki sınırı, “Urene vâdîsi”dir. Urene vâdîsi dışında Arafat böl­gesinin her yerinde vakfe yapılabilir. Bu vâdî Arafat bölgesinden değildir. Burada bulunan “Nemîre Mescidi”nin kıble (kuzeybatı) tarafından bir kısmı da vakfe yerinin dışında kalmaktadır.
Vakfenin Zamanı: Zilhiccenin 9. arefe günü zevâl vaktinden yani gü­neşin tepe meridyeni üzerine geliş vaktinden bayramın ilk günü “fecr-i sâdık” denilen tan yerinin ağarmaya başladığı zamana kadar geçen süredir. Bu ko­nuda mezhepler arasında görüş ayrılığı yoktur. Sadece Hanbelîler’e göre vaktin ilk ânı, arefe günü fecr-i sâdık ile başlar.
Cem’-i Takdîm: Ebû Hanîfe’ye göre cem’-i takdîm ile kılınabilmesi için;
a) Arefe günü hac için ihrâmlı olarak Arafat’ta bulunmak,
b) Mescid-i Nemîre’de cemâat-i kübrâ ile kılmak gerekir. Aksi halde her namaz kendi vaktinde kılınır. Diğer üç mezhep ile Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre, arefe günü hac için ihrâmlı olanların Arafat’ta öğle ve ikindi namazlarını, ister Nemîre Mescidi’nde ister çadırlarda, ister cemaatle, ister münferit olarak cem’-i takdîm ile kılmaları sünnettir.
Ziyaret Tavâfı: İfâda tavâfı.

TAVÂFIN SAHÎH OLMASININ ŞARTLARI
Tavâfın Vaktinde Yapılması: Tavâfın hangi vakitten itibaren yapılacağı yani başlangıç vakti önemli­dir. Son vakti için bir sınır yoktur, ömrün sonuna kadar herhangi bir vakitte yapılması yeterlidir.
Hanefî ve Mâlikîler’e göre ziyaret tavâfının vakti bayramın ilk günü fecr-i sâdıktan itibaren başlar. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise ziyaret tavâfının vakti, arefe günü gece yarısından itibaren başlar. Ziyaret tavâfı ilk vaktinden sonra her zaman yapılabilirse de Ebû Hanîfe’ye göre bu tavâfın kurbân kesme günlerinde, yani bayramın üçüncü günü güneş batıncaya kadar; Mâlikîler’e göre ise zilhiccenin sonuna kadar yapılması vâciptir. Mazeretsiz olarak daha sonraya bırakılırsa cezâ (dem) gerekir.
Şâfiî ve Hanbelîler ile Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre ise, ziyaret tavâfının bayramın ilk üç gününde yapılması vâcip değil, sünnettir. Mazeretsiz olarak daha sonra yapılması mekrûh ise de cezâ gerekmez.
Tavâfın, bayramın ilk günü yapılması ise daha fazîletlidir.
Niyet.
Tavâfın Mescid-i Haram’ın İçinde, Kâbe’nin Etrafında Yapılması: Kâbe’nin etrafında tavâf yapılan yere “metâf” (tavâf alanı) denir.
4. Şavtların Çoğunu Yapmış Olmak: Hanefîler’e göre, şavtların çoğunu yani en az dördünü yapmış olmak tavâfın geçerlilik şartı olup son üç şavt yapılmayacak olursa, tavâf sahîh olur, fakat farz ve vâcip tavâflarda eksik kalan her şavt için cezâ gerekir. Diğer üç mezhepte ise, yedi şavtın hepsi rükün olup bütün şavtlar yapılmadığı tak­dirde tavâf sahîh olmaz.

TAVÂFIN VACİPLERİ
1. Abdestli olmak. Tavâf esnasında abdest bozulursa, abdest alındıktan sonra eksik kalan şavtlar tamamlanabilir.
2. Setr-i avret, yani avret sayılan yerlerin örtülü olması. Setr-i avret, her zaman farzdır. Tavâfta vâcip olmasının anlamı, ihlâlinden dolayı cezâ gerekmesidir. Avret sayılan uzuvların dörtte biri veya daha çoğu açılırsa cezâ gerekir; daha azında cezâ gerekmez.
3. Teyâmün, yani Kâbe’yi sol tarafına alıp kendisi Kâbe’nin sağında ola­cak şekilde yürümek.
4. Tavâfa Hacerü’l-esved hizasından başlamak.
5. Tavâfı, hatîmin dışından dolaşarak yapmak. Çünkü hatîm denilen kı­sım Kâbe’den sayılır. Hatîmin dışından dolaşmadan yapılan şavtlar iâde edilmediği veya hiç değilse eksik kalan kısım hatîmin çevresi dolaşılarak ikmâl edilmediği takdirde cezâ gerekir.
6. Farz ve vâcip tavâfları yedi şavta tamamlamak.
7. Gücü yetenler tavâfı yürüyerek yapmak. Yaşlılık, hastalık veya sa­katlık sebebiyle yürüyerek tavâf edemeyenler arabaya veya tahtırevana binerek tavâf ederler.
8. Tavâf namazı kılmak. İster farz, ister vâcip, isterse nâfile olsun, her tavâftan sonra iki rek’at tavâf namazı kılmak vâciptir. Kerâhet vakti değilse, tavâfın hemen peşinden hiç ara vermeden bu namazı kılmak müstehâptır. Daha sonra kılınsa da edâ edilmiş olur. Çünkü bu namaz, haccın veya tavâfın vâciplerinden değil, vitir namazı gibi müstakil bir vâciptir. Bu sebeple terki hac cinâyeti sayılmaz ve bir cezâ gerekmez.
Arada tavâf namazını kılmadan peş peşe tavâf yapmak ise mekrûhtur.
Tavâf namazını “makâm-ı İbrâhîm”in arkasında kılmak müstehâptır. O­rada yer bulunmazsa, mescidin içinde uygun olan başka bir yerde kılınır. Harem bölgesi dışında kılmak ise mekrûhtur. İhrâm namazında olduğu gibi, bu namazın da ilk rek’atında Kâfirûn, ikinci rek’atında İhlâs sûrelerinin o­kunması müstehâptır. Tavâf için kerâhet vakti yoktur. Ancak, Hanefîler’e göre tavâf namazı; farz ve vâcip namazların kılınması mekrûh olan üç vakit dışında, sabah ve ikindi namazlarının farzları edâ edildikten sonra da kılın­maz. Şâfiî mezhebinde ise kerâhet vaktinde tamamlanan tavâfla ilgili tavâf namazı o anda kılınabilir.
Yukarıda sayılanlardan ilk altısı sadece Hanefîler’e göre vâciptir. Diğer üç mezhepte bunlar tavâfın sıhhat şartı olduğundan, herhangi birinin eksik kalması hâlinde tavâf sahîh olmaz ve iâde edilmesi gerekir. Son ikisi yani tavâf namazı ve tavâfın yürüyerek yapılması, Hanefî ve Mâlikîler’e göre vâcip, Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise sünnettir.
Tavâfın vâciplerinden biri mazeretsiz terkedilirse cezâ gerekir, fakat tavâf sahîh olur. Tavâf yeniden yapılırsa cezâ düşer.

HACCIN VACİPLERİ
Sa’y, Müzdelife vakfesi ve Şeytan taşlama haccın vâcipleridir.
Sa’y: Sa’y Hanefî mezhebine göre hac ve umrenin vâciplerinden, diğer üç mez­hebe göre ise haccın rükünlerindendir. Sa’y yerine “Mes’a” denir.
Sa’yin Geçerli Olmasının Şartları:
1. Sa’yi, ihrâma girdikten yani hac veya umre yahut her ikisi için niyet ve telbiye yaptıktan sonra yapmak. İhrâma girmeden önce hac veya umre menâsikinden hiçbiri yapılamaz.
Sa’yin sahîh olması için, ihrâma girdikten sonra yapılması şart ise de ihrâmlı olarak yapılması şart değildir; belirli menâsik tamamlanıp ihrâmdan çıktıktan sonra da yapılabilir. Nitekim hac için ihrâma giren kimse, kurbân bayramının ilk günü fecr-i sâdıktan önce ihrâmdan çıkamayacağı için, Ara­fat vakfesinden önce hac sa’yini yapmak isterse, ihrâmlı olarak yapar. Ara­fat dönüşü ziyaret tavâfından sonra yaparsa, ihrâmsız olarak da yapabilir. Efdal ve sünnete uygun olan da budur. Umre sa’yinin ihrâmlı olarak yapıl­ması vâciptir. Umre tavâfının dördüncü şavtından sonra tıraş olan kişi, ihrâmdan çıkmış olur. Bu kişinin ihrâmsız olarak yapacağı umre sa’yi sahîhtir, fakat sa’yi tamamlamadan ihrâmdan çıkarak vâcibi terkettiği için cezâ (dem) gerekir.
2. Hac sa’yini hac ayları başladıktan sonra yapmak. İhrâma girme dı­şında, hacla ilgili menâsikten hiçbiri, hac ayları girmeden yapılamaz.
3. Sa’yi mûteber bir tavâftan sonra yapmak. Sa’y tek başına müstakil bir nüsük değildir. Ancak mûteber bir tavâftan sonra, ona bağlı olarak ya­pılabilir. Mûteber tavâf, hades-i ekberle yani cünüp, aybaşı veya lohusa olarak yapılmamış olan tavâftır.
4. Şavtların çoğunu yani en az dördünü yapmış olmak. Hanefî mezhe­binde, sa’yin yedi şavtından dördü rükün, üçü vâciptir. Diğer üç mezhepte bütün şavtlar rükündür.
5. Sa’ye Safâ’dan başlamak. Merve’den başlanırsa ilk şavt sahîh olmaz.
Sa’yin Vâcipleri:
1-Sa’yi yürüyerek yapmak. Yürümekten âciz olan hasta, yaşlı ve sa­katlar, arabaya binerler.
2-Yedi şavta tamamlamak (ilk dört şavt rükündür).
Sa’yin Sünnetleri: Erkekler yeşil ışıklı sütunlar arasında “hervele” yapmak ve diğer kı­sımlarda ise normal yürümek. Hervele, kısa adımlarla koşarak canlı ve çalımlı yürümektir. Kadınlar hervele yapmazlar.

MÜZDELİFE VAKFESİ
Geçerli Olmasının Şartları:
1-Hac için ihrâmlı olmak.
2-Arafat vakfesini yapmış olmak.
3-Belirli yerde yani Müzdelife sınırları içinde yapmak. Muhassır vâdîsi dışında Müzdelife’nin her yerinde vakfe yapılabilir. Kuzeh dağı üzerindeki Meş’ar-i Harâm civarında yapılması sünnettir.
4-Belirli zaman içinde yapmak.
Müzdelife Vakfesinin Zamanı: Müzdelife vakfesinin zamanı, Hanefîler’e göre bayramın birinci günü (10 Zilhicce) tan yerinin ağarmaya başlamasından (fecr-i sâdık) güneşin doğma­sına kadar olan süredir.
Mâlikîler’e göre, arefe günü akşamı güneşin batışından bayram sabahı güneşin doğuşuna kadar olan süre; Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise gecenin yarısından îtibaren güneşin doğuşuna kadar geçen süredir. Gece yarısı, gü­neşin batışı ile güneşin doğuşu arasındaki sürenin ortasıdır.

ŞEYTAN TAŞLAMA
a) Şeytan Taşlamanın Geçerli Olmasının Şartları
1. Taşlar cemrelere el ile fırlatılarak atılmalıdır. Ayakla veya herhangi bir âletle atılması sahîh olmadığı gibi, taşı geriden fırlatmaksızın cemre üzerine el ile konulması da sahîh olmaz.
2. Atılan şeyin, taş atma veya taşlama anlamını gerçekleştirecek bir madde olması gerekir. Bu bakımdan Hanefîler’in dışındaki üç mezhebe göre atılan şey mutlaka taş olmalıdır. Hanefîler’e göre ise, atılan şeyin taş, kuru­muş çamur gibi üzerinde teyemmüm yapılması câiz olan bir madde olması gerekir. Ağaç, maden ve tezek gibi şeylerin atılması taşlama yerine geçmez.
3. Taşların her birini ayrı ayrı atmak gerekir. Hepsi birden atılırsa tek taş atılmış sayılır.
4. Taşlar cemre kümesinin üzerine yani taş havuzunun içine veya yakı­nına düşürülmelidir.
5. Taş, atıldığı yere atanın fiili sonucu ulaşmalıdır. Atılan taş, bir yere çarptıktan veya düştükten sonra bu yerin etkisi olmadan kendiliğinden atıl­dığı yere ulaşırsa, sahîh olur. Meselâ birinin omuzuna düşüp orada kaldık­tan sonra o kişinin hareketiyle düşerse, istenilen yere ulaşsa bile sahîh ol­maz, yeniden atılmalıdır.
6. Gücü yetenler taşları bizzat kendileri atmalıdır. Namazlarını ayakta durarak kılamayacak durumda olan kimseler başkalarını vekil tâyîn edebilirler.
7. Taşları belirli vakitler içinde atmak gerekir.
Şeytan Taşlama Zamanı: Taş atma zamanı Hanefî ve Mâlikîlere göre bayramın birinci günü fecr-i sâdıktan, Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise, gece yarısından bayramın dördüncü günü güneş batıncaya kadar olan süredir. Ancak bu süre içinde, aşağıda açıklanacağı üzere taş atılması câiz olmayan vakitler de vardır.
1. Bayramın Birinci Günü (10 Zilhicce). Bu günde yalnız Akabe Cemresi’ne yedi taş atılır. Hanefîler’e göre, bayramın birinci günü taş atma zamanı, tan yerinin ağarmasından (fecr-i sâdık) ertesi günün tan yeri ağarmasına kadar olan süre olmakla birlikte, belirlenen bu süre içinde, güneşin doğması ile öğle namazı vaktinin girmesi arasındaki vakitte taşlamak sün­net, sabah güneşin doğmasından önce ve akşam güneşin batmasından son­ra taş atmak mekrûh kabul edilmiştir.
Bu vakitlerde taş atmanın mekrûh sayılması, ortalığın karanlık olma­sıyla ilgilidir. Çünkü karanlıkta atılan taşın hedefi tutması zor olduğu gibi, hedefe varıp varmadığı da izlenemez. Bunun yanında hem eziyet çekme hem de başkasına eziyet etme ihtimali bulunmaktadır. Fakat günümüzde bu bölgeler aydınlatıldığı için kerâhet sebebi olan sakıncalar da ortadan kalkmış olmaktadır. Bu bakımdan özellikle yaşlıların ve kadınların taşlamayı bu vakitlerde yapmaları, hem kendileri için rahat olacağı, hem de gündüz ola­cak izdihâmı rahatlatacağı gerekçesiyle daha uygun görülmüştür.
Mâlikîler’e göre taşlama vakti bayramın birinci günü tan yerinin ağarmasıyla başlar ve akşam namazı vaktinin girmesine kadar devam eder. Güneş battıktan sonra (gece veya ertesi gün) atılırsa, edâ değil kazâ sayılır ve cezâ gerekir. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise bu vakit gecenin yarısından bayramın dördüncü günü güneş batıncaya (teşrîk günlerinin sonuna) kadar sürer. Bu sürenin herhangi bir anında taş atılması sahîhtir. Ancak henüz güneş doğmadan atılması mekrûh; güneşin doğuşundan zevâle kadar geçen sürede sünnet; zevâlden güneş batıncaya kadar kerâhetsiz câiz; mazeretsiz güneş battıktan sonraya geciktirmek ise mekrûh sayılmıştır.
Bayramın İkinci ve Üçüncü Günleri (11-12 Zilhicce). Bu günlerin her birinde her üç cemreye yedişer olmak üzere toplam 21 taş atılır. Bu iki günde taş atma zamanı, zevâl vaktinde başlar. Hanefîlere göre ertesi gün fecr-i sâdıka kadar, Mâlikîlere göre ise güneşin batmasına kadar devam eder. Belirtilen bu sürenin herhangi bir bölümünde taş atma işi yapılabilir. Bu iki günde zevâlden önce taş atılması ise câiz değildir.
Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise bu günlerle ilgili taşlamanın süresi de bayramın ilk günü gibi teşrîk günlerinin sonuna kadardır.
Bayramın Dördüncü Günü (13 Zilhicce). Ebû Yûsuf, İmam Muhammed ve diğer üç mezhep imâmına göre bayramın dördüncü günü de taş atma vakti, ikinci ve üçüncü günlerde olduğu gibi zevâlden itibaren başlar. Ebû Hanîfe’ye göre ise bayramın dördüncü günü taş atma zamanı fecr-i sâdıkta başlar. Ancak taşların henüz güneş doğmadan atılması mekrûh, güneşin doğuşundan zevâle kadarki sürede câiz, zevâlden sonra atılması ise sünnettir.
İster edâ, ister kazâ olsun, bayramın dördüncü günü güneşin batmasıyla taş atma süresi sona erer.
Atılacak Taş Sayısı: Bayramın birinci günü, sadece Akabe Cemresi’ne 7 (yedi) taş atılır, diğer iki cemreye taş atılmaz. Bayramın ikinci, üçüncü ve dördüncü günleri ise, Küçük Cemre’den başlamak üzere, sıra ile her üç cemreye, günde yedişerden 21 olmak üzere üç günde 63 taş atılır. Bayramın birinci günü atılan yedi taş da eklenirse taşlamada atılan toplam taş sayısı 70 olur. Ancak bayramın dördüncü günü cemrelere taş atmak fazîletli olmakla birlikte zorunlu değil­dir. Dördüncü gün taş zorunlu olmadığı takdirde atılan taş sayısı 49 (70-21=49) olur.
Bayramın dördüncü günü taş atmayacak olanların, Hanefîler’e göre dördüncü günü fecr-i sâdıktan önce, diğer üç mezhepte ise üçüncü gün güneş bat­madan önce Mina’dan ayrılmış olmaları gerekir. Mina’nın Mekke tarafındaki sınırı, Akabe Cemresi’dir. Akabe Cemresi’nden Mekke cihetine birkaç adım ilerlemek bile Mina’dan ayrılmak sayılır. Bayramın dördüncü günü taş atmayacak olanların, üçüncü gün güneş batmadan Mina’dan ayrılmaları, Hanefîler’e göre sünnettir. Güneş battıktan sonra ayrılmak mekrûh ise de cezâ gerekmez.
SAÇLARI TIRAŞ ETMEK veya KISALTMAK
1. İlk Tehallül: Hanefî mezhebinde, cinsel ilişki dışındaki ihrâm yasaklarının kalkmasını sağlayan ilk tehallül ancak saçların tıraş edilmesi veya kısaltılması ile olur. İlk tehallülün gerçekleşmesi için tertîbe uymak gerekmediği gibi daha önce taş atma ve kurbân kesme nüsüklerini yapmış olmak da gerekmez. Bayramın ilk günü fecr-i sâdıktan sonra tıraş olmakla ilk tehallül gerçekleşir ve cinsel ilişki dışındaki bütün ihrâm yasakları kalkar. Fakat Akabe Cemresi’ne taş atmak, kurbân kesmek, hatta ziyaret tavâfını yapmakla -tıraş olmadıkça- ne ilk ne de ikinci tehallül gerçekleşir. Şâfiîler’e göre ilk tehallül taş atma, tıraş olma veya ziyaret tavâfından herhangi ikisini yapmakla; Mâlikî ve Hanbelîler’e göre ise Akabe Cemresi’ne ilk günkü taş­ları atmakla gerçekleşir.
2. İkinci Tehallül: Cinsel ilişki dâhil bütün ihrâm yasaklarının kalkması demektir. İlk tehallülden sonra ziyaret tavâfının da yapılmasıyle olur. Şâyet henüz tıraş olmadan ziyaret tavâfı yapılmışsa, tıraş olmakla ilk ve ikinci tehallül her ikisi birden gerçekleşir. Hanefîler dışındaki diğer üç mezhepte, ikinci tehallül için ziyaret tavâfından başka sa’yin de yapılmış olması gerekir. Çünkü onlara göre sa’y vâcip bir nüsük değil, haccın rükünlerindendir.

VEDÂ TAVÂFI
Vedâ tavâfı Mekkeli olmayan ve Mekkeli hükmünde sayılmayan, uzak bölgelerden gelmiş hacıların Mekke’den ayrılmadan yapmaları gereken en son tavâftır. Buna sader tavâfı da denir. Sader ayrılma demektir.
Vâcip Olmasının Şartları:
1-Haccetmiş olmak.
2-Hacceden kişinin Âfâkî olması.
3-Kadınlar, Mekke’den ayrıldıkları esnada aybaşı veya lohusalık hâlinde olmamak.

HACCIN SÜNNETLERİ
a) Kudüm Tavâfı: Kudüm, “geliş ve varış”
b) Hac Hutbeleri.
c) Arefe Gecesini Mina’da Geçirmek
d) Bayram Gecesini Müzdelife’de Geçirmek.
e) Bayram Günlerinde Mina’da Kalmak.
“Eyyâm-ı nahr” ve “eyyâm-ı Mina” denilen Zilhiccenin 10-11 ve 12. günlerinde Mina’da kalmak ve orada gecelemek Hanefîler’e göre sünnet, diğer üç mezhepte ise vâciptir.

UMRE
İhrâma girerek tavâf ve sa’y yaptıktan sonra tıraş olup ihrâmdan çıkmaktan ibârettir. Hanefî ve Mâlikîler’e göre müslümanın ömründe bir defa umre yapması müekked sünnettir. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise farzdır.
Umrenin Farz ve Vâcipleri: Hanefîler’e göre, umrenin farzları ihrâm ve tavâf olmak üzere ikidir. Bunlardan ihrâm şart, tavâf ise rükündür. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre bu dört nüsük yani ihrâm, tavâf, sa’y ve tıraş birer rükündür. Mâlikî mezhebinde ise, ilk üçü rükün, tıraş ise vâciptir.

HÜKÜM BAKIMINDAN HAC ÇEŞİTLERİ
Şer’î hüküm açısından hac; farz, vâcip ve nâfile olmak üzere üç çeşittir. Belirli şartları taşıyan yükümlünün ömründe bir defa haccetmesi farzdır. Yükümlü olmadığı halde, haccetmeyi adayan kişinin bu adağını yerine ge­tirmesi vâciptir. Diğer nâfile ibâdetlerde olduğu gibi, başlandıktan sonra bo­zulan nâfile haccın kazâsı da vâcip olur. Farz ve vâcip dışında yapılan hac ise nâfiledir. Hacla yükümlü olmayan çocukların yaptıkları hac ile bir kim­senin birinciden sonra adama (nezir) dışında yapacağı her hac nâfiledir.

YAPILIŞ ŞEKLİ BAKIMINDAN HAC ÇEŞİTLERİ
İfrad Haccı: İfrad haccı umresiz yapılan hacdır. Sadece hac ibâdeti yapıldığı için “umresiz hac” anlamında olmak üzere bu ad verilmiştir. Hac ayları içinde, hac­dan önce umre yapmayıp, sadece hac niyetiyle ihrâma girerek hac menâsikini edâ edenler, ifrâd haccı yapmış olurlar. İster mîkât sınırı dışında ister içinde ikâmet etsin, herkes ifrâd haccı yapabilir.
Temettû’ Haccı: Temettû’ “yararlanmak, istifâde etmek” anlamına gelir. Aynı yılın hac aylarında umre ayrı ihrâmla, hac ayrı ihrâmla yapıldığı zaman iki ihrâm arasında, ihrâmsız, yani ihrâm yasaklarının bulunmadığı yasaksız bir zaman dilimi, umre ile hac arasında hac yasaklarının söz konusu olmadığı serbest bir vakit bulunduğu için bu ad verilmiştir.
Temettû’ haccı aynı yılın hac ayları içinde, umre ve haccı ayrı ayrı niyet ve ihrâmla yapmaktır. Hac ayları içinde umre yapıp ihrâmdan çıktıktan sonra, aynı yıl hac için yeniden ihrâma girip hac menâsikini de edâ eden uzak bölgelerden gelmiş hacılar temettû’ haccı yapmış olurlar.
Kırân Haccı: Kırân haccı, her ikisine birlikte niyet edilerek aynı yılın hac ayları içinde umre ve haccı bir ihrâmda birleştirmektir. Hac ve umre tek ihrâmla yapıldığı için “birleştirmeli hac” anlamında bu adı almıştır. Umre ve hacca, ikisine birden niyet edip umreyi yaptıktan sonra ihrâmdan çıkmadan, aynı ihrâmla hac menâsikini de tamamlayan Âfâkîler “kırân haccı” yapmış olurlar.
Temettû’ ve Kırân Haccının Şartları:
Hacceden kişi âfâkî olmalıdır. Harem ve Hil bölgelerinde, mîkât sınır­ları içinde ikâmet edenlerin temettû’ ve kırân haccı yapmaları câiz değildir. Hac aylarından önce Mekke’ye gidip hac günlerine kadar orada kalan âfâkiler de bu konuda aynı hükme tâbîdir. Bunlardan haccedecek olanların, o yıl hac ayları girdikten sonra umre yapmamaları gerekir. Yaptıkları takdirde, isâet etmiş olurlar; şükür kurbanı değil, cezâ kurbanı keserler.
Umre ve hac, her ikisi aynı yılın hac aylarında yapılmalıdır. Şâyet umre, hac aylarından önce yapılmışsa veya umre tavâfının en az dört şavtı, hac ayları henüz girmeden tamamlanmışsa yapılan hac temettû’ veya kırân değil, ifrâd haccı olur.
3. Hac aylarında yapılan umreden sonra “sahîh ilmâm” olmamalıdır. Sahîh ilmâm, Hanefîler’e göre, umre ile hac arasında herhangi bir sebeple memlekete dönmekle, Şâfiîler’e göre ise, mîkât sınırları dışına çıkmakla ger­çekleşir. Umre ile hac arasında, Hanefîler’e göre memleketine giden; Şâfiîler’e göre ise mîkât sınırları dışına çıkan kimse, dönüşte tekrar umre yapmazsa, yaptığı hac temettû’ değil, ifrâd olur. Kırân haccında umreden sonra ihrâmdan çıkılmadığı için umre ile hac arasında ister mîkât dışına çıkılsın, ister memlekete veya başka bir yere gidilsin, kırân haccı ifrâda dö­nüşmez.
Bu üç nevî hacdan hangisi yapılırsa yapılsın, hac farîzası edâ edilmiş olur.
Bunların fazîlet bakımından sıralanışı Hanefîler’e göre kırân, temettû’, ifrâd; Mâlikîler’e göre ifrâd, kırân, temettû’; Şâfiîler’e göre aynı yıl arkasın­dan umre yapmak şartıyla ifrâd, temettû’, kırân; Hanbelîler’e göre ise temettû’, ifrâd, kırân şeklindedir. Bu görüş ayrılığının sebebi, Hz. Peygamber’in yaptığı haccın edâ biçimine ilişkin rivâyetlerin farklı olmasıdır.

HACDA KADINLAR
Hac ve umre menâsikinde kadınların erkeklerden ayrıldıkları husûslar, aşağıdakilerden ibâret olup diğer husûslarda aralarında fark yoktur.
1. İhrâmlı iken elbise, çorap, eldiven, kapalı ayakkabı, mest, çizme ve her türlü giyim eşyası giyebilirler. Başlarını örterler, sadece yüzlerini ört­mezler.
2. Telbiye, tekbîr ve duâ yaparken, seslerini fazla yükseltmezler.
3. Tavâfta ıztıbâ’ ve remel, sa’yde ise hervele yapmazlar.
4. İhrâmdan çıkmak için saçlarını tıraş etmezler, uçlarından biraz keserler.
5. Erkekler arasında sıkışmamak için Hacerü’l-esved’i uzaktan istilâm ederler.
6. Hacdan sonra aybaşı veya lohusa iken Mekke’den ayrılırlarsa vedâ tavâfı sâkıt olur.
7. Özel hallerini görmekte olan kadınlar, tavâftan başka, haccın bütün menâsikini bu halleriyle yapabilirler. Hayız ve nifâs denilen özel durumları sebebiyle farz olan ziyaret tavâfını eyyâm-ı nahrdan yani bayramın ilk üç gününden sonra yapmak veya vedâ tavâfını terketmekle kendilerine cezâ gerekmez.
Bu hâliyle ziyaret tavâfı yapmaları da Hanefîler’e göre geçerlidir. Bu durumda cezâ kurbanı kesmesi gerekir. Hayız veya nifâs hâlindeki bir kadın kudüm veya umre tavâfını yapmadan Arafat’a çıkmak ve vakfe yapmak zorunda kalırsa;
a) İfrâd haccı yapmak üzere sadece hac için ihrâma girmişse, temizlendikten sonra ziyaret ve vedâ tavâflarını yapar. Sünnet olan kudüm tavâfının terkinden dolayı bir şey gerekmez; haccı tamam olur.
Temettû’ haccı yapmak üzere sadece umre için ihrâma girmişse, Hanefîler’e göre Arafat’a çıkarken hac için niyet ve telbiye yaparak umre ihrâmını iptal eder. Hacdan önce umre yapmadığı için ifrâd haccı yapmış olur; şükür kurbanı kesmesi gerekmez. Hacdan sonra iptal ettiği umreyi kazâ eder ve iptal ettiği için cezâ kurbanı keser.
Diğer mezheplere göre hac için niyet ve telbiye yapmakla umre ihrâmı bozulmaz, hac ihrâmı ile birleşmiş sayıldığından kırân haccı yapmış olur ve kırân hedyi kesmesi gerekir. Fakat hacdan sonra önceden yapılamayan umrenin kazâsı için ayrıca tavâf ve sa’y gerekmez. Hac için yapılan tavâf ve sa’y umre için de yeterli olur.
Kırân haccı için ihrâma girmişse, Hanefîler’e göre, umre tavâfından önce Arafat’ta vakfe yapmakla umresi bozulmuş sayıldığından ifrâd haccı yapmış olur. Şükür kurbanı kesmesi gerekmez. Fakat hacdan sonra bozulan umreyi kazâ eder ve bozduğu için bir cezâ kurbanı keser. Diğer mezheplere göre, umre tavâfını yapmadan Arafat’ta vakfe yapmakla umre bozulmuş olmaz. Yapılan hac yine kırân haccı olur ve şükür kurbanı kesmek gerekir. Hacdan sonra, önceden yapılamayan umrenin kazâsı için ayrıca tavâf ve sa’y gerekmez. Hac için yapılan tavâf ve sa’y umre için de yeterli olur.
Kurbân Yerine Oruç: Temettû’ veya kırân haccı yapanlardan, çeşitli sebeplerle temettû’ ve kırân hedyi kesme imkânı bulamayanlar, üçü hac esnâsında, yedisi de hacdan sonra olmak üzere toplam on gün oruç tutarlar. İlk üç günün, hac ayları içinde, ihrâma girdikten sonra ve kurbân bayramının ilk gününden önce tutulması gerekir. Temettû’ haccında bu üç gün oruç, henüz hac için ihrâma girmeden, umre ihrâmından sonra da tutulabilir. Ancak kurbân bayramın­dan önce tamamlanamadığı takdirde, kurbân kesme imkânı olmasa bile oruç kurbana bedel olmaz. Hac esnasında üç gün oruç tutulduktan sonra, “eyyâm-ı nahr” denilen kurbân kesme günleri içinde ve henüz tıraş olmadan kurbân kesme imkânı doğarsa, oruç kurbân yerini almaz; kurbân kesmek gerekir. Fakat tıraş olduktan veya eyyâm-ı nahrdan sonra bu imkân elde edilirse, ayrıca kurbân kesmek gerekmez. Hacdan sonra tutulması gereken yedi gün orucun Mekke’den ayrılmadan tutulması da mümkün ise de dön­dükten sonra memlekette tutulması efdâldir. Gerek hac esnasında, bayram­dan önceki üç gün; gerek hacdan sonra tutulması gereken yedi gün orucun, aralıklı olarak tutulması câiz fakat, ara vermeden peş peşe tutulması efdâldir.

HAC ve UMRENİN CİNÂYETLERİ
İhrâmlı iken Harem bölgesinde yapılması yasak olan şeylerin yapılma­sına cinâyet denir.
CİNÂYETLERİN CEZÂ ve KEFFÂRETLERİ
Hac esnâsında işlenen kimi cinâyetler, Haccın bozulmasını ve kazâsını gerektirirken, kimileri ağırlık derecesine göre çeşitli cezâ ve keffâreti gerektirirler. Cinâyetin durumuna göre ödenmesi gereken keffâret ve cezâlar şunlar­dır: Kazâ, bedene, dem, sadaka, bedel ödeme ve oruç.
Hac ve Umrenin Bozulmasına Yol Açan ve Kazâ Edilmesini Gerektiren Cinâyetler:
Hac için ihrâma girdikten sonra henüz Arafat vakfesini yapmadan cinsel ilişkide bulunmak haccı ifsât eder. Bu konuda bütün mezhepler aynı görüştedir. Hac tamamlanmadan ihrâmdan çıkılamayacağı için bozulan bu haccın yarım bırakılmayıp tamamlanması, ayrıca gelecek senelerde kazâ edilmesi ve işlenen cinâyet sebebiyle bir koyun veya keçi kurbân edilmesi (dem) gerekir.
Arafat vakfesinden sonra fakat ilk tahallülden önce -yani tıraş olup ihrâmdan çıkmadan önce- cinsel ilişkide bulunmakla da Hanefîler dışındaki üç mezhebe göre hac bozulur. Hanefîler bu durumda haccın bozulmayacağını, fakat cezâ olarak bir sığır veya deve kurbân edilmesi gerektiğini söylerler.
Umre için ihrâma girildikten sonra umre tavâfının en az dört şavtı yapılmadan cinsel ilişkide bulunmak da Hanefîler’e göre umrenin bozulmasına yol açar. Bozulan umre bırakılmayıp tamamlandıktan sonra ihrâmdan çıkıl­ması, daha sonra bunun kazâ edilmesi ve işlenen cinâyet sebebiyle bir ko­yun veya keçi kurbân edilmesi gerekir.
Deve veya Sığır Kesmeyi (Bedene) Gerektiren Cinâyetler:
Hanefîler’e göre Arafat’taki vakfeden sonra fakat ilk tehallülden önce, yani henüz tıraş olmadan, cinsel ilişkide bulunmak. Bu durumda Hanefîler dışındaki üç mezhebe göre, hac fâsit olur, kazâsı gerekir.
Ziyaret tavâfını cünüp olarak yapmak. İlmihâl kitaplarında fakîhlerin çoğunluğunun görüşü olarak, kadınların hayız ve nifâs hâlinde yani aybaşı ve lohusa iken ziyaret tavâfını yapmalarının da aynı şekilde bu cezâyı ge­rektirdiği belirtilir. Bazı âlimler ise sebebi ve temizlenme imkânı irâdî olma­yan bu mazeret hallerini cünüplükten ayrı tutup temizlenmeden Mekke’den ayrılmak zorunda olan bu durumdaki kadınların ziyaret tavâfı yapabileceği­ni ve bir cezâ da gerekmeyeceğini belirtirler. Grup hâlinde seyahat edilip kafilenin bekleyememesi hâlinde bu son görüşün getirdiği kolaylıktan istifâde edilebilir. Hanefîler dışındaki diğer üç mezhebe göre ise, abdestli olmak tavâfın sıhhât (geçerlilik) şartı olduğundan bu haller ile yapılan tavâf, cezâ ödemekle de geçerli olmaz.
Cünüp veya abdestsiz olarak yapılan tavâf, hangi tavâf olursa olsun, abdestli olarak yeniden yapılırsa cezâsı düşer. Cünüp olarak yapılan tavâfın abdestli olarak yeniden yapılması vâcip; abdestsiz yapılan tavâfın iâdesi ise mendûptur.
Koyun veya Keçi Kesmeyi (Dem) Gerektiren Cinâyetler: Bunlar, hac ve umrenin vâcipleriyle ve ihrâm yasaklarıyla ilgili cinâyet­ler olmak üzere ikiye ayrılabilir.
Hac ve Umrenin Vâcipleriyle İlgili Olanlar:
Mîkâtı ihrâmsız geçmek.
Sa’yin tamamını veya en az dört şavtını terketmek yahut özürsüz yürüyerek yapmamak.
Müzdelife vakfesini özürsüz olarak terketmek.
Şeytan taşlamayı hiç yapmamak veya bir günde atılması gereken taş­ların yarıdan çoğunu atmamak. Yarıdan çoğu atılmışsa, eksik bırakılan her bir taş için sadaka vermek gerekir.
Ziyaret veya umre tavâfının son üç şavtını ya da sadece birini yapmamak.
Âfâkî olanlar vedâ tavâfını veya en az dört şavtını yapmamak.
Farz ve vâcip tavâflarda (ziyaret, umre ve vedâ tavâflarında) setr-i avrete uymamak.
Ziyaret ve umre tavâflarını abdestsiz; kudüm, vedâ ve umre tavâfla­rını cünüp olarak yapmak. Tavâf abdestli olarak iâde edilirse cezâ düşer. Hanefîler dışındaki üç mezhepte hadesten tahâret, tavâfın sıhhat şartı oldu­ğundan, cünüp veya abdestsiz olarak yapılan tavâf sahîh olmaz.
Arefe günü Arafat’tan güneş batmadan önce ayrılmak.
Ebû Hanîfe’ye göre ihrâmdan çıkmak için Harem bölgesi dışında veya bayram günlerinden sonra tıraş olmak; ziyaret tavâfını bayram günle
rinden sonra yapmak ve Akabe Cemresi’ne taş atma, kurbân kesme ve tıraş
olma nüsüklerinde sıraya uymamak. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed ile diğer üç mezhepte bunlar vâcip olmayıp sünnet olduğundan cezâ gerekmez.
İhrâm Yasaklarıyla ilgili Olanlar:
1. Bir defada (aynı yerde ve aynı anda) vücudun veya bir uzvun tama­mına güzel koku yahut yağ sürmek. Değişik yerlerde ve zamanlarda sürülürse, her bir uzuv için ayrı cezâ gerekir.
İhrâma sürülen güzel kokunun eni ve boyu birer karıştan büyük ve kokunun etkisi bir gündüz veya gece süresi devam ederse, koyun veya keçi kesmek gerekir. Bu orana ulaşmazsa sadaka verilir. Vücûda sürülen koku­dan cezâ gerekmesi için belirtilen miktarda sürülmesi yeterlidir; bir gündüz veya gece süresi etkili olması şart değildir. Hanefîler dışındaki üç mezhepte de güzel kokudan cezâ gerekmesi için miktar ve zaman kaydı yoktur; sü­rülmesi yeterlidir.
Vücûdun veya saç, sakal gibi bir uzvun tamamına, süslenmek için yağ, jöle, biryantin sürmek veya kına, saç boyası ve benzeri şeylerle boya­mak. Tedâvî için sürülen ilâç, merhem veya kokusuz krem ve yağlar için bir şey gerekmez.
Erkekler bir tam gündüz veya gece süresince giyim eşyası (elbise, iç çamaşırı, çorap, topukları kapatan ayakkabı) giymek, başı ve yüzü örtmek. Kadınlar yüzlerini örtemezler. Bir gündüz veya gece süresinden daha az giyilirse, sadaka yeterlidir. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre, cezâ gerekmesi için bir süre geçmesi gerekmez; giyilmesi yeterlidir. Mâlikîler’e göre ise, giyilen şey vücûdu sıcak ve soğuktan koruyorsa, kısa bir süre giymekle; sıcak ve so­ğuktan korumayan incecik bir şey ise bir tam gün giymekle cezâ gerekir.
Saçın veya sakalın en az dörtte birini veya başka bir uzvun tamamını tıraş etmek. Daha azında sadaka yeterlidir.
Bir defada (aynı anda ve aynı yerde) bütün tırnakları veya bir elin ya­hut bir ayağın tırnaklarının tamamını kesmek. El ve ayaklardan her birinin tırnaklarının tamamı, ayrı ayrı yerlerde ve zamanlarda kesilirse, her biri için ayrı cezâ gerekir. Bir elin veya ayağın tırnaklarının tamamı kesilmeyip bir kısmı kesilirse, kesilen her bir tırnak için sadaka verilir. Bu takdirde veril­mesi gereken sadaka toplamı, bir koyun veya keçi bedelini aşarsa, her tır­nak için sadaka yerine, istenirse bir dem (koyun veya keçi) kesilebilir. Ken­diliğinden kopan veya kırılan tırnaklar için bir şey gerekmez.
İlk tehallülden sonra henüz ziyaret tavâfını yapmadan cinsel ilişkide bulunmak.
İhrâmlı iken eşini şehvetle öpmek, okşamak, sarılıp kucaklamak gibi cinsel ilişkiye yol açan davranışlarda bulunmak. Şehvetle bakmak veya düşünmekle, boşalma bile olsa bir şey gerekmez.
Fıtır Sadakası Kadar Bağışta Bulunmayı Gerektiren Cinâyetler:
Herhangi bir uzvun tamamına değil, bir kısmına güzel koku sürmek.
Saç ve sakalın dörtte birinden az kısmını tıraş etmek.
Bir el veya ayaktaki tırnaklardan bir kısmını kesmek yahut bir el ve­ya ayaktaki tırnakların tamamını ayrı ayrı yer ve zamanlarda kesmek. An­cak her tırnak için ayrı cezâ ödenir.
Her türlü giyim eşyasını bir gündüz veya gece süresinden daha az giymek.
Kudüm veya vedâ tavâfını abdestsiz olarak yapmak. Diğer üç mez­hepte abdestsiz tavâf sahîh olmaz.
Vedâ tavâfı veya sa’yin, dördüncü şavttan sonraki şavtlarını eksik yapmak veya bu şavtları yürüyerek yapmamak. Eksik bırakılan her şavt için ayrı cezâ gerekir.
Farz ve vâcip olmayan tavâflarda setr-i avrete uymamak.
Şeytan taşlamada, bir günde atılan taşların, yarısından sonrasında eksik taş atmak. Eksik atılan her taş için ayrı cezâ gerekir.
İhrâmlı veya ihrâmsız birini tıraş etmek. Başkasına elbise giydirmek veya güzel koku sürmekten bir şey gerekmez.
Bedel Ödemeyi Gerektiren Cinâyetler: Bunlar, karada yaşayan av hayvanlarıyla ve Harem bölgesinin av ve bitkileriyle ilgili olanlar olmak üzere iki kısımdır.
Karada Yaşayan Av Hayvanlarıyla İlgili Olanlar: İhrâmlı iken karada yaşayan av hayvanı avlanırsa, Hanefîler’e göre, bu hayvanın kıymeti takdîr edilir. Takdîr edilen meblağ, her birine bir fıtır sada­kası miktarından daha az veya daha çok olmamak üzere yoksullara dağıtılır veya her fıtır sadakası miktarı için bir gün oruç tutulur. Yahut da, eğer bu meblağ ile bir hedy satın alınabiliyorsa, Harem bölgesinde bir hedy kesilir. Takdîr edilen meblağ hedy bedelinden fazla ise, artan kısmın tasaddûk edil­mesi gerekmez. Eti yenilen av hayvanları için bir koyun veya keçi bedelin­den daha fazla kıymet takdîr edilebilir ise de fil, arslan, kaplan gibi eti yen­meyen hayvanlara daha fazla kıymet takdîr edilmez. Av ölmemiş fakat ya­ralanmış veya zarar görmüşse, sağlam durumu ile kusurlu hâli arasındaki kıymet farkı takdîr edilir. Verilen zarar iyileştikten sonra hayvanda bir ek­siklik bırakmazsa, cezâ ödemek gerekmez.
Hanefîler dışındaki üç mezhepte ise av hayvanları, benzeri olanlar ve olmayanlar olmak üzere ikiye ayrılır. Meselâ yaban eşeği sığıra; ceylan ke­çiye ve tavşan oğlağa benzetilmiştir. Avlanan hayvanın benzeri varsa, o Harem bölgesinde kesilip eti yoksullara tasaddûk edilir veya takdîr edilen bedelin her bir fıtır sadakası miktarı için bir gün oruç tutulur. Benzeri olma­yan hayvanların, takdîr edilen kıymetlerine îtibâr edilir.
Harem Bölgesinin Avları ve Bitkileriyle İlgili Olanlar: Harem bölgesiyle ilgili yasaklar sadece ihrâmlılar için değildir. Bu bölge­nin avının avlanması, kendiliğinden biten her türlü canlı-yaş ağaç, bitki ve otlarının kesilmesi veya koparılması, ihrâmlı ihrâmsız herkese yasaktır. Hanefîler’e göre Harem bölgesinin avını avlayan kimse kıymetini tasaddûk eder. Bunun yerine oruç tutmak câiz olmaz. Bu bölgede kendiliğinden biten ve insanlar tarafından ekilip dikilen cinsten olmayan ağaç ve bitkileri kesip koparan kimsenin bunların bedelini tasaddûk etmesi gerekir. Bunları sahibi­nin kesmesi cezâ gerektirmez. İnsanlar tarafından ekilip dikilen veya insan­ların ekip diktiği cinsten olan ağaç ve bitkilerin kesilip koparılmasından do­layı ise bir cezâ gerekmez.
Özür Sebebiyle İhrâm Yasaklarına Uymamak: İhrâm yasakları bir mâzeretle de yapılsa, yine cezâ gerekir. Ancak bu yasaklar meselâ hastalık veya geçirilen bir kazâ sebebiyle başın tıraş edil­mesi, örtülmesi yahut elbise giydirilmesi gibi semâvî bir mâzeretle yapılırsa cezâ olarak mutlaka dem (koyun veya keçi kesmek) gerekmez. Böyle bir durumla karşılaşan kişi muhayyer olur. İster peşpeşe veya aralıklı olarak üç gün oruç tutar, isterse altı yoksula birer fıtır sadakası kadar bağış yapar, bir yoksula altı gün fıtır sadakası verse de olur yahut da Harem bölgesinde bir dem keser. Hanefîler’e göre bilgisizlik, yanılma, unutma, baskı (tehdît) gibi semâvî olmayan mâzeretlerle işlenen yasaklar için muhayyerlik yoktur, koyun veya keçi kurbân etmek gerekir. Diğer üç mezhepte ise, semâvî ol­mayan mazeretlerden dolayı da muhayyerlik vardır.

CİNÂYET CEZÂ ve KEFFÂRETLERİNİN ÖDEME ZAMANI ve YERİ
Hac ve umrede işlenen bir cinâyetin cezâsını ödemek için belirli bir süre yoktur. Cinâyetin işlenişinden ömrün sonuna kadar, her zaman ödenebilir. Çünkü bütün keffâretler, gecikmeli olarak (terâhî üzere) yapılabilecek vâcip türündendir. Ancak, işlenen cinâyetin hac veya umrede meydana getirdiği kusuru bir an önce gidermek efdâldir. Vefâtına kadar ödemeyen ve ödenme­sini vasiyet de etmeyen kimse günahkâr olur. Vasiyet olmadığı halde, mîrâsçıların, teberrû olarak ödemeleriyle de borç edâ edilmiş sayılır.
Söz konusu keffâretlerden oruç, sadaka ve bedelini ödeme cezâlarının ödeneceği belirli bir yer yoktur. İstenilen her yerde bunlar edâ edilebilir. Cezâ kurbanları ise, ister deve veya sığır, ister koyun veya keçi olsun, diğer “hedy” kurbanları gibi, ancak Harem bölgesinde kesilir.
Gerek sadakaların gerekse bu kurbanların etlerinin, sadece Harem bölgesindeki yoksullara verilmesi ve yedirilmesi gerekmez. Diğer yerlerdeki yoksullara da verilebilir.

İHSÂR ve FEVÂT
İhsâr, hac veya umre yapmak üzere ihrâma girdikten sonra, herhangi bir sebeple tavâf ve vakfe yapma imkânının ortadan kalkması demektir. Bunlardan herhangi birini yapma imkânı olursa, ihsâr gerçekleşmez. Hanefîler’e göre düşmanın engellemesi, savaş sebebiyle yolların kapanması, hasta­lık, parasız kalmak, kadının yanındaki mahreminin ölmesi gibi, hac yolculu­ğunu ve dolayısıyla tavâf ve vakfeyi önleyen her türlü engel, ihsâr sebebi sayılır. Şâfiîler’e göre ihsâr, ancak düşmanın engellemesiyle meydana gelir.
İhsâr Sebebiyle İhrâmdan Çıkma: İhrâmdan ancak, hac veya umre yapılarak çıkılır. Hac ve umre yapması engellenen kişiye gelince eğer sadece umre veya ifrâd haccı için ihrâma gir­mişse bir adet, şâyet kırân haccı için ihrâma girmişse iki adet “ihsâr hedyi” keserek ihrâmdan çıkar. Hanefîler’e göre ihsâr hedyi de, diğer hedy kurban­ları gibi, ancak Harem bölgesinde kesilir. Şâfiîler’e göre ise, ihsârlı kişinin bulunduğu yerde kesilir. Hanefîler’e göre, ihsâr durumuyla karşılaşan kişi, Harem bölgesi dışında ise, kesilme vaktini belirleyerek Harem bölgesinde kendi adına ihsâr kurbanı kestirir. Kurbanın kesilmesiyle tıraş olmasa bile, ihrâmdan çıkmış sayılır. Şâfiîler’e göre ise, tıraş olmadıkça ihrâmdan çıkıl­maz. Henüz ihsâr hedyi kesilmeden ihrâmdan çıkılır veya ihrâm yasakları yapılırsa cezâ gerekir.
İhsâr Sebebiyle Yapılamayan Menâsikin Kazâsı: İhsâr sebebiyle yapılamayan hac ve umrenin kazâsı gerekir. Şâfiîler’e göre farz veya vâcip olmayanların kazâ edilmesi gerekmez. Hanefîler’e göre hac için ihrâma girenler; bir hac ve bir umre, kırân haccı için ihrâma girmiş olanlar; bir hac ve iki umre, umre için ihrâma girmiş olanlar ise; sadece bir umre kazâ ederler. Şâfiîler’e göre ise, hangisi için ihrâma girilmişse ancak onun kazâsı gerekir.
Fevât, haccetmek üzere ihrâma giren kişinin Arafat vakfesine yetişememesi, vakfe süresi içinde bir an olsun Arafat’ta bulunamamasıdır. İster mâzeret sebebiyle ister mâzeretsiz, vakfe süresi içinde (arefe günü zevâl vaktinden, bayram sabahı tan yeri ağarmaya başlayıncaya kadar), kısa da olsa bir an Arafat’ta bulunamayan kişi, o yılki hacca yetişememiş, haccı kaçırmış (fevt etmiş) olur. Bu duruma düşen bir kimse;
İfrad haccı yapmak üzere ihrâma girmişse, umre yaparak ihrâmdan çıkar. Daha sonraki yıllarda haccını kazâ eder.
Temettû’ haccı yapmak üzere önce umre yapıp, sonra hac için ihrâma girmişse, vakfeye yetişemediği için temettû’ bozulur; şükür kurbanı gerek­mez. Bir umre daha yaparak ihrâmdan çıkar. Daha sonraki yıllarda sadece bir hac kazâ etmesi gerekir.
Kırân haccı için ihrâma girmiş ve vakfenin fevtinden önce umrenin tavâf ve sa’yini yapmışsa, temettû’ haccında olduğu gibi, ikinci bir umre daha yaparak ihrâmdan çıkar. Şâyet umre tavâfını ve sa’yini yapmamışsa, önce umre ihrâmından çıkmak için tavâf ve sa’y yapar; sonra hac ihrâmı için ikinci defa tavâf ve sa’y eder ve tıraş olup ihrâmdan çıkar. Daha sonraki yıllarda sadece bir hac kazâ eder. Vakfeyi kaçırarak hacca yetişemeyen kişi­lerin, ihrâmdan çıkmak için yaptıkları umreler, ihsâr durumuyla karşılaşan­ların kestikleri “hedy” yerinde sayıldığı için, Hanefîler’e göre haccı fevt olan kimselerin ayrıca kurbân kesmeleri gerekmez. Diğer üç mezhebe göre ise, kazâ edilen hacda kurbân kesmek vâciptir.
Farz Olan Hac İçin Vekâlet Şartları: Farz olan haccın bedel tarafından yapılan hacla edâ edilmiş sayılabilmesi için:
Adına haccedilecek kişi vefât etmiş veya yaşlılık, iyileşme ümîdi ol­mayan hastalık, kadının birlikte yolculuk yapacağı mahreminin bulunma­ması gibi sebeplerle, bizzat haccetmekten devamlı olarak âciz olmalıdır. Biz­zat haccetmekten devamlı olarak âciz olduğu konusunda gâlip zan bulunan kişi, adına vekâleten haccedildikten sonra haccedebilecek hâle gelse bile, vekilin yaptığı hacla borcu ödenmiş olur. Fakat acz hâli geçici olan veya bizzat haccedebilecek durumda olan kişi adına vekâleten yaptırılan hac nâfile olur; ayrıca kendisinin haccetmesi gerekir.
Adına haccedilecek kişiye hac, önceden farz olmuş olmalıdır.
Üzerine hac farz olmayan kişi adına vekâleten yapılan hac nâfile olur. Bu kişiye daha sonra hac farz olursa, bizzat haccetmesi, haccetmekten âciz olması hâlinde ise, tekrar bedel göndermesi gerekir.
Bedel gönderilecek kişi müslüman, akıllı, ergenlik çağına ulaşmış ve­ya mümeyyiz olmalıdır. Henüz bülûğa ermemiş mümeyyiz çocuk, bedel olarak başkası adına haccedebileceği gibi kadının da başkası adına vekâle­ten haccetmesi câizdir. Hanefîler’e göre bedel gönderilecek kişinin, daha önce haccetmiş olması efdâl ise de şart değildir. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre, vekilin daha önce haccetmiş olması gerekir.
Vekil, ihrâma girerken sadece gönderen adına niyet etmelidir. Vekil kendisi için de niyet eder veya birkaç kişiden vekâlet alıp her biri için niyet ederse, kendi adına haccetmiş olur, aldığı paraları iâde etmesi gerekir.
Vekil için ücret şart koşulmamalıdır. Çünkü hac ibâdettir. İbâdetler ücretle değil ancak Allah’ın rızâsını kazanmak için yapılır.
Vekil hacla ilgili masrafları için kendisine verilen parayı isrâf etmeden ve aşı­rı kısmadan, normal şekilde harcar. Artan miktârı dönüşünde iâde eder. Bunun geri alınmayıp hediye olarak vekile bırakılmasında bir sakınca yoktur.
Bedel gönderilen kişinin hac masrafı, gönderen tarafından karşılanmalıdır.
Başkası adına, kendi parasıyla hacceden kişi, kendisi için haccetmiş olur. Bu haccın sevabını başkasına bağışlayabilirse de bununla o kimsenin üzerindeki hac borcu ödenmiş olmaz. Şâfiîler’e göre ödenmiş olur.
Adına haccedilen kişi, kendisi için haccetmesini vekilden istemiş olmalıdır.
İzin veya vasiyeti olmadan, bir kimse adına başkası tarafından yapılan hac ile o kimse üzerindeki hac borcu düşmez. Şâfiîler’e göre düşer.
Vekil, haccı bizzat kendisi yapmalıdır.
Hastalık, tutuklanma gibi bir mâzeretle gönderenin bilgi ve izni dışında, vekil görevi başkasına devrederse, aldığı parayı iâde etmesi gerekir. Ancak bu konuda yetkili kılınmışsa, yerine başkasını vekil edebilir.
Vekil, gönderenin isteğine uymalı, onun istediği haccı yapmalıdır.
İfrâd haccı istenildiği halde, vekil temettû’ haccı yaparsa, gönderen adı­na değil, kendi adına haccetmiş olur, aldığı parayı iâde etmesi gerekir. İfrâd haccı istenildiği halde, kırân haccı yaparsa, Ebû Hanîfe’ye göre hüküm yine aynıdır. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre ise, istihsânen gönderen adına haccetmiş sayılır. Gönderen, ifrâd, temettû’ veya kırân haccından birini ismen belirtmeksizin, sadece “hac yapılmasını” istemişse, ifrâd haccı istemiş olduğu kabul edilir. Ancak “dilediğini yap” gibi bir ifâde ile seçimi vekile bırakmışsa, vekil dilediği haccı yapabilir.
Adına haccedilmesini vasiyet eden kişi, sarfedilecek paranın miktârını ve vekilin nereden gönderileceğini belirlemişse, buna uymak gerekir. Şâyet belirlememişse, vasiyet edilen para veya mîrâsın üçte biri yeterli ise, vekil adına hacce­dilecek kişinin memleketinden, yeterli değilse yettiği yerden gönderilir.
Vekil, gönderen adına yapılacak menâsiki tamamlamadıkça kendisi için umre yapmamalıdır. İster hac, ister umre için gönderilmiş olsun, vekil ancak gönderen adına yapılacak menâsiki tamamladıktan sonra, kendisi için umre veya hac yapa­bilir. Aksi halde yolculuğu kendi adına yapmış sayılacağından aldığı parayı iâde etmesi gerekir.
12. Vekil, yürüyerek değil, vâsıtaya binerek haccetmelidir. Vâsıta ücretini kendisine alıkoymak için, yürüyerek haccederse, kendisi adına haccetmiş olur.
Başkası adına yapılacak nâfile hac için, vekilin müslüman, akıllı ve mümeyyiz olması, adına haccettiği kişi için ihrâma girmesi ve haccı ücret karşılığı yapmaması şartları yeterlidir. Başkası adına hacceden vekil, haccı ifsât ederse aldığı parayı iâde eder. İrâdî olarak işlediği cinâyetler için ödene­cek fidye ve cezâ kurbanlarının bedellerini kendisi karşılayacağı gibi, gön­derenin izniyle bile olsa, temettû’ veya kırân haccı yaptığı takdirde, kırân ve temettû’ hedylerini de kendi parasıyla keser. İhsâr kurbanı ise, gönderenin parasından kesilir. Çünkü bunda vekilin kusuru ve dahli yoktur.

HAC ORGANİZASYONU
1963 tarihindeki yönetmelikle karayolu ile hac serbest bırakıldı.
1974 tarihinde İçişleri, Dışişleri, Sağlık bakanlıklarıyla Diyanet İşleri Başkanlığı ve Kızılay temsilcilerinden oluşan “Dâimî Hac Komitesi” oluşturuldu.
Diyanet İşleri Başkanlığı, 1977 ve 78 yıllarında, Türkiye Diyanet Vakfı’nın da katkısıyla, deneme mâhiyetinde ilk defa hac organizasyonu düzenlemiştir.
Bunun üzerine Bakanlar Kurulu, 26 Nisan 1979 tarih ve 7/17439 sayılı; “Hac Seyahati ile İlgili İşlerin Diyanet İşleri Başkanlığınca Yürütülmesine İlişkin Kararnâme”yi çıkartarak, ülkemizden hac organizasyonu düzenleme yetkisini tek başına Diyanet İşleri Başkanlığı’na verdi.
1953′te çıkartılan ilk kararnamede yer alan ve sağlık, güvenlik gibi hac yolculuğuyla ilgili tüm esasları belirleme konusunda işbirliği yapmaları öngörülen, 1968 kararnamesinde ise isimleri tâdât edilen bakanlık temsilcilerinden oluşan “Hac Komisyonu”, bu yeni kararnamede de; Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısının denetiminde; Diyanet İşleri Başkanı, İçişleri, Maliye, Sağlık, Gümrük, Ulaştırma ve Turizm bakanlıklarının müsteşarları ile Dışişleri Bakanlığı ve Kızılay temsilcilerinden müteşekkil bir şekilde yeniden teyît edildi.
Söz konusu kararnamede, 12 Haziran 1980 tarih ve 8/1024 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile yapılan bir değişiklikle, “Hac Komisyonu”nun başkanlığına Diyanet İşleri Başkanı getirildi. Böylece, ülkemiz hac organizasyonuyla ilgili tüm iş ve işlemler, 1979′dan itibaren, Türkiye Diyanet Vakfı’nın iş birliğiyle, tek başına Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yürütülmeye başlandı. Hacı adaylarının tek tip kıyafet giymeleri ve kurbanlarının da İslâm Kalkınma Bankası mezbahalarında kestirilerek açlık çeken Müslüman ülkelere gönderilmesi sağlandı.
1979-1988 yılları arasında Diyanet İşleri Başkanlığı’nca tek başına düzenlenmiş ve vatandaşlarımız da hac ibâdetlerini, bu organizasyon altında îfâ etmişlerdir.
1989-2000 yılları arasında hac organizasyonları, Başkanlığımız ile Başkanlığımızın gözetim ve denetimi altında “A” grubu seyahat acentelerince ayrı ayrı düzenlenmiş ve vatandaşlarımız da Hac Komisyonu’nca belirlenen oranlara göre, bu organizasyonlardan birisi ile hac farîzalarını îfâ etmişlerdir.
2001-2005 yılları arasında ise hac organizasyonları, serbest rekabet kuralları çerçevesinde yürütülmüş ve vatandaşlarımız da hac seyahatlerini, Diyanet İşleri Başkanlığı veya “A” grubu seyahat acenteleri organizasyonlarından birisini serbestçe tercih ederek gerçekleştirmişlerdir.
27.05.2005 tarihinde ilgili kararnamede yapılan değişikliğe göre de 2006 yılından itibaren, ülkemize tanınan hac kontenjanı çerçevesinde hacı adaylarından % 6O’ı Başkanlık, % 4O’ı ise “A” grubu seyahat acentelerince hacca götürülmeye başlanmış, Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği (TÜR-SAB), Bakanlıklararası Hac ve Umre Kurulu üyesi olmuştur.
UMRE ORGANİZASYONU
1984 yılına kadar serbest olarak yapılmakta iken, çıkarılan Bakanlar Kurulu Kararı ile umre seferlerinin sadece Diyanet İşleri Başkanlığı’nca yapılması; 1992 yılındaki değişiklik ile de umre seferleri Diyanet İşleri Başkanlığı ve Seyahat Acenteleri tarafından yapıldığı gibi, her hangi bir organizeye katılmaksızın umreye gidişler, yurtdışına çıkışlarla ilgili mevzuat hükümlerine göre yapılmaya başlanmıştır.
2000 yılında çıkarılan kararname ile umre seyahati düzenleyecek seyahat acentelerinin niteliklerinin Diyanet İşleri Başkanlığı ve Turizm Bakanlığı’nca müştereken belirlenmesi ve seyahat acentelerinin düzenleyecekleri umre seferlerinin Diyanet İşleri Başkanlığının denetim ve gözetimi altında yapılması hükmü getirilmiştir. Suudi Arabistan Hac Bakanlığı’nca 2001 yılından itibaren yürürlüğe konan yeni umre mevzuatı uyarınca ferdî olarak umreye gidişler yasaklanmış olup, sadece Diyanet İşleri Başkanlığı veya nitelikleri hâiz A grubu seyahat acenteleri organizasyonlarına katılarak umreye gidiş uygulaması başlamıştır.

2

Eylül
2012

ZEKAT KONULARI

Yazar: arafat  |  Kategori: FIKIH  |  Yorum: Yok   |  513 Kez Okundu


Zekâtın Şartları: Zekât; müslüman, hür, akıllı, bâliğ, tabii ihtiyaçlarından fazla artıcı vasıf­taki mala tam bir mülkiyetle mâlik olan ve bu mâlik oluşunun üzerinden bir (ay yılı) senesi geçen kimselere farzdır. Bu farzın sahîh olarak ödenebilmesi için de ehline verilmesi ve verilirken de niyet edilmesi gerekir.
Mükellef ile İlgili Şartlar: Çocuk ve akıl hastalarının “öşür” denen toprak ürü
nleri zekâtından so­rumlu olduklarında görüş birliği bulunmakla birlikte, bunların zekâta tâbi diğer mallarından zekât alınıp alınmayacağı konusunda farklı iki görüş ileri sürülmüştür. Ebû Hanîfe akıllı ve bâliğ olmayanları, toprak ürünleri ve kamu hukûkunun bir parçası olarak alınan zekât türü hâriç, zekâtla mükel­lef tutmamıştır. Fakîhlerin çoğunluğuna göre ise akıl hastalarının ve çocu­ğun malları zekâta tâbidir. Bu borcu velî ve vâsîleri öderler. Zekât; vekâletle yerine getirilebilen mâlî bir ibâdettir. Velî, zekâtta çocuğun ve akıl hastasının vekilidir. Bu vecîbeyi yerine getirmede onun yerini almaktadır, dolayısıyla onlar adına zekât verir.
Bir malın zekâta tâbi olabilmesi için “tam mülk olma”, “artıcı özelliğe sahip olma”, “nisâba ulaşmış olma”, “tabii ihtiyaçlardan fazla olma”, “üzerinden bir yıl geçmiş olma” gibi şartların arandığı görülür.
Tam Mülkiyet: El-milkü’t-tâm. Fakîhlerin çoğuna göre;
Belirli sahibi olmayan mallar zekâta tâbi değildir. Buna göre halkın yararına sunulan, herkesin istifâde ettiği mallar, devletin zekât, vergi ve başka gelirlerinden elde ettiği mallar belirli bir mâliki olmadığı için, zekâta tâbi değildir. Bu mallar bütün topluma aittir ve onlardan bir kısmı da fakirdir.
Fakir, yetim ve kimsesizlerin doyurulması, okutulması, câmi, mescid, yol, köprü yapımı gibi amaçlarla hayır kuruluşlarına vakfedilen mallar zekâta tâbi değildir. Ancak oğluna, ailesine veya falanın oğullarına gibi belirli bir kişi veya kişilere yapılan vakıflar böyle değildir. Böyle vakfedilen mallar zekâta tâbidir. Çünkü bu durumda vakfedilen malın mülkiyeti vakfedenden vakfedilene geçmekte ve onda sürekli kalmaktadır.
Hırsızlık, gasp, rüşvet, faiz gibi haram yollarla kazanılan -haram mal-zekâta tâbi değildir. Çünkü âlimler haram malı, elinde bulunduranın mül­künü kabul etmemişler, onda tasarrufu yasaklamışlardır.
Tam mülk olma şartının Hanefîler’e göre başlıca sonuçları:
1) Elde bulunmayan ve ele geçeceği de umulmayan malda zekât yoktur. Kimi Hanefîler’e göre ise faydalanılmayan malda da zekât yoktur. Bu ikinci görüşe göre inkâr edilen, gasbedilen, düşman tarafından alınan, kaybolan, denize düşen, sahraya gömülüp yeri unutulan, devlet tarafından müsâdere edilen mallar tekrar sahipleri tarafından ele geçirilmedikçe zekâta tâbi değil­dir. Çünkü bu mallarda elde bulundurma ve tasarruf imkânı yoktur. Yani tam mülkiyet yoktur. Tam mülkiyetin tanımına ilişkin bu görüş farklılığı, ilk imâmlardan nakledilen “Mâlü’d-dımâr’da zekât yoktur” sözünde geçen “mâlü’d-dımâr” tâbirinin tefsîrinden kaynaklanmıştır.
Şâfiîler’e göre ise, malın elde bulunmayışı zekât ödeme yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Buna göre gasbedilen, kaybolan, çalınan, denize düşen vb. mallar, sahibinin eline geçince tahakkuk eden bütün zekâtları verilmelidir.
2) Ebû Hanîfe’ye göre kocasından vâdeli mehrini almadıkça kadın ze­kâtla mükellef değildir. Çünkü o mehre nikâh akdi ile mâlik olmuştur, fakat bu noksan mülkiyettir. Kadın mehri teslim almakla ona tam mâlik olur.
3) Borçlu, borcuna karşılık olan malından dolayı zekât mükellefi olmaz. Elinde olan bu malın mâliki değildir.
4) Rehin olarak verilen maldan dolayı da mal sahibi zekâtla yükümlü olmaz. Çünkü bu mala mâlik olsa da zilyed değildir. Mal, borcu karşılığı rehin alanın elindedir.
5) Satın alınıp da teslim alınmamış mallar zekâta tâbidir. Çünkü alıcı, satım akdi sonucu bir mala tam mâlik olmuştur. Malın elinde olmaması ze­kâtın alıcıya farz olmasına mânî değildir.
6) Malı yanında olmayan yolcu zekâtla mükelleftir. Çünkü o, vekîl ara­cılığı ile malında tasarrufta bulunabilir.
Alacağın Zekâtı: Malın tam mülk olması şartının tabii bir sonucu ola­rak, bir kimsenin başkasının zimmetindeki alacağı için zekât verip vermeye­ceği veya hangi şartlarda vereceği fakîhler arasında tartışma konusu ol­muştur.
Fakîhlerin çoğunluğuna göre alacaklar iki ana gruba ayrılır:
a) Tahsil edileceği umulan alacaklar, yani ödeme imkânına sahip ve borcunu da ka­bul eden kimsedeki alacaklar zekâta tâbidir. Alacaklı, her sene diğer malları ile birlikte bu alacağının zekâtını da öder.
b) Tahsil edileceği umulmayan alacakların ise, ancak elde edilince zekâtı verilir. Elde edilince, geçmiş bütün yılların zekâtı ödenir diyenler de, sadece son bir yılın zekâtı ödenir diyenler de vardır. Hanefî müctehîtlerine göre, elde edilmesinin üzerinden bir yıl geçmedikçe bu alacağın zekâtı ödenmez.
Hanefî fakîhleri, alacağın zekâtı konusunu biraz daha detaylı şekilde ele almışlar ve alacağı üç gruba ayırmışlardır:
a) Kuvvetli alacak (deyn-i kavî): Borç verilmiş paralar ile ticaret mallarının bedelleri olan alacaklardır. Bunlar borçlular tarafından inkâr edilmedikçe, tahsil edildiklerinde geçen senelere ait zekâtları da verilmelidir. Fakat mü­kellef alacağından en az 40 dirhem (yani zekât nisâbının 1/5′i kadar miktar) tahsil etmedikçe zekât borcunu ödemek zorunda değildir.
b) Orta kuvvette alacak (deyn-i mutavassıt): Ev kirası gibi zekât mevzuu olmayan bir malın bedelidir. Bu alacakta da, geçen senelerin zekât borcu gerçekleşir, ancak zekât borcunun ödenme mecburiyeti için alacaklının en az 200 dirhem miktarı (nisâb miktarı kadar) tahsil etmesi gerekir.
c) Zayıf alacak (deyn-i zaîf): Mal bedeli olmayan, mehir ve diyet gibi alacaklardır. Bu tür alacak zekâta tâbi değildir. Tahsil edildikten sonra diğer şartların gerçekleşmesi ile zekâta tâbi olur.
Hakîkî (gerçek) nemâ: Bir malın ticaretle, doğum yoluyla veya tarımla artmasıdır. Ticaret malları, hayvanlar ve toprak ürünleri böyledir.
Takdîrî (hükmî) nemâ: Bir malın kendisinde nemâ imkânının bizzat (potansiyel olarak) mevcut olmasıdır. Altın, gümüş ve parada olduğu gibi.
Beş sınıf mal zekâta tâbidir. Bunlar; para (altın, gümüş vb.), ticaret malları, toprak ürünleri, hayvanlar, define ve madenler. Bu mallar incelendiğinde hepsinin nâmî (artıcı vasıfta) oldukları görülür.
3. İhtiyaç Fazlası Olma: Havâic-i asliye.
4. Nisâb: Gümüşte nisâb miktarı 200 dirhem, altında 20 miskâl, hayvanlarda 5 deve, 30 sığır, 40 koyun, toprak ürünlerinde ise (cumhûra göre) 5 vesktir (=buğdayda 653 kg.). Ebû Hanîfe’ye göre ise toprak ürünlerinin azı da çoğu da zekâta tâbidir. Toprak ürünlerinin zekâtında nisâb aranmaz.
5. Yıllanma: Havelânü’l-havl. Hanefîler’e göre; bir malda zekâtın farz olabilmesi için, o malın hem sene başında ve hem de sene sonunda nisâba ulaşmış olması şarttır. Bir kimse sene başında nisâb miktarına ulaşan bir mala sahip olsa, bu mal sene içinde nisâbın altına düşse, hatta tamamen tüketilse, fakat sene sonunda yine nisâb miktarına ulaşsa, sene sonu hesabıyla zekâta tâbi olur. Meselâ demir ticareti yapan bir tüccarın deposunda sene başında yüz ton demir varken, sene içinde bunların bir kısmını satış yoluyla tüketse ve yerine elli ton demir alsa, sene sonundaki bu demir ile kasa mevcudunun zekâtını vermekle mü­kelleftir.
Şâfiîler’e ve Hanbelîler’e göre; nisâbın bütün sene boyunca bulunması gerekir. Bir mal sene içinde nisâbın altına düşerse, ona zekât vâcip olmaz. Bir kimse sene başında nisâb veya nisâb miktarını aşan bir mala sahip olsa, sene içinde satış ve hîbe gibi yollarla bu mal nisâbın altına düşse, o kimse nisâb miktarı mala sahip olana kadar zekâtla mükellef değildir. Zekât mik­tarı mala sahip olduğu zaman sene geçme şartı tekrar başlar. Ancak sene içinde elde edilen ticârî kârlarla, sene içinde doğan hayvanlar bundan müs­tesnâdır. Bunlar ana mallara tâbidir.
Mâl-i müstefâd: Önceden yok iken sonradan ferdin mülkiyetine geçen maldır. Maaş, ücret, ikramiye, geçici kazançlar, bağışlar, mîrâs yoluyla edi­nilen servet vb. mâl-i müstefâd kapsamına girer. Bu tür gelirlerle ilgili baş­lıca hükümler şunlardır: Mâl-i müstefâd, ticaret mallarının kârı, hayvanların yavruları gibi sa­hip olunan malların nemâlandırılması sonucu ise, eldeki eski mala eklenir. Bir yıl şartı da, eldeki eski malın üzerinden bir yıl geçmesi ile gerçekleşmiş olur. Bu konuda fakîhler arasında görüş ayrılığı yoktur. Mâl-i müstefâd eldeki malın cinsinden değil ise cumhûra (fakîhlerin çoğunluğuna) göre ayrı hükümdedir. Ne nisâbı tamamlamak ne de yıl şartı­nın gerçekleşmesi için eldeki mala eklenir. Meselâ nisâb miktarı deveye sa­hip olan bir kimse, yıl içinde sığır satın alsa, sığır için de ayrıca bir yıl bek­lemesi gerekir.
Mâl-i müstefâd; ticârî kârlar ve hayvan ürünlerinin dışında, fakat elde bulunan nisâb miktarı malın cinsinden ise; Hanefîler’e göre bu mal eldeki mala eklenerek hepsinin üzerinden bir yıl geçince zekâta tâbi olur. Meselâ 5 milyon liralık demir stoku bulunan tüccarın sene içinde eline satış veya ba­ğış yoluyla 50 milyon liralık demir geçse, sene sonunda 55 milyon liralık mal varlığının zekâtını vermesi gerekir.
6. Borç Karşılığı Olmama: El-emvâlü’l-bâtına (gizli mallar) ve el-emvâlü’z -zâhire (açık mallar).
Hanefîler’e göre borç üç nevidir:
Şahıslara olan borçlar.
Allah hakkı olarak vâcip olup kullar tarafından istenen borçlar. Zekât bu nevîdendir.
Kullar tarafından istenmeyen fakat Allah için yerine getirilmesi gere­ken borçlar. Nezir ve keffâret bu çeşit borçlardandır.
İlk iki grupta toplanan borçlar zekât mallarının nisâbını düşürürlerse, bu mallarda zekât gerçekleşmez. Üçüncü grupta toplanan borçlar, zekâtın gerçekleşmesine mânî değildir. Ayrıca borç hangi nevîden olursa olsun, toprak ürünlerinde zekâtın vücûbuna mânî değildir.
İmam Şâfiî’ye göre borç, hiç bir malda zekâtın vücûbuna engel olmaz. İmam Mâlik’e göre ise sadece parada zekâtın vücûbuna engeldir, nisâbı düşürürse zekât farz olmaz.

ZEKÂTIN GEÇERLİLİK ŞARTLARI
a) Niyet: Hanefîler’e ve Şâfiîler’e göre; kaide olarak niyetin ödeme anında bulun­ması gerekir. Çünkü zekât ibâdettir ve ibâdetlerde niyet şarttır. Fakat öde­meler parça parça yapıldığı için, kolaylık olsun diye niyetin, zekât borcunun çıkarıldığı anda bulunması da yeterlidir. Bu oruçta niyetin önceden yapıl­ması gibidir.
Zekât verilirken hükmen niyet edilmiş olması da yeterlidir. Meselâ mal sahibi niyet etmeden zekât borcunu verdikten sonra henüz mal fakirin elinde iken niyet etmesi yahut, vekîle vermesi anında niyet ettiği halde vekîl zekât borcunu öderken niyet etmemesi gibi durumlarda niyet hükmen var sayılır. Çünkü emreden kişinin niyeti esastır.
Hanefî mezhebinde müftâ bih (kendisiyle fetvâ verilen) görüşe göre zekât memuru açık mallardan (el-emvâlü’z-zâhire) zekâtı zorla almış ise, mükelle­fin üzerinden zekât borcu düşer, gizli mallardan zorla zekât alındı ise zekât borcundan mükellef -niyet etmemiş ise- kurtulamaz.
Şâfiîler’e göre; tercih edilen görüş -Hanefîler’de olduğu gibi- niyetin ze­kât borcunu çıkarma anında yapılabileceğidir. Çünkü niyeti zekât borcunu hak edenlere verirken şart koşmak güçlük doğurur. Onun için malında vekîl tâyîn eden kişinin devir esnasında zekâta niyet etmesi yeterlidir.
Şâfiîler çocuk ve akıl hastasının mal varlığından velî ve vâsîlerinin zekât ödemekle mükellef oldukları görüşündedir. Bu durumda velî veya vasî onlar adına zekât öderken niyet edeceklerdir.
Mâlikîler’e göre mükellef zekât malını ayırırken, bu malın verilmesinden az önce veya verilirken niyet edilmesi câizdir. Hanbelîler’in görüşü de buna yakındır. Onlara göre mal sahibinin niyeti esas olup zekât memurunun ni­yeti onun yerine geçmez.
b) Temlîk: Zekât; usûl (baba, anne, dede, nine) ve fürûa (çocuk ve torun) verilemez. Çünkü zekât verenle usûl ve fürûu arasında çok sıkı bir mülkiyet bağı ve menfaat ortaklığı vardır. Dolayısıyla burada tam anlamıyla temlîk gerçek­leşmez. Aynı şekilde kişi zekâtını karısına da veremez. Ebû Hanîfe’ye göre kadın da zekâtını kocasına veremez.

ZEKÂTA TÂBİ MALLAR
Altın ve gümüş nisâptan az ise nisâbı tamamlamak için biri diğerine ilâve edilir mi? Hanefîler’e göre ilâve edilmelidir. Şâfiîler ve Hanbelîler ise aksi görüştedir.
Altın ve Gümüşten Yapılan Zînet Eşyası: Hanefî mezhebine göre altın ve gümüşten yapılmış süs eşyaları zekâta tâbîdir. Meselâ altın ve gümüşten yapılmış bilezik, kolye, gerdanlık gibi ka­dın süs eşyası nisâba ulaşır ve üzerinden bir sene geçerse, o günkü altın fiyatları ile değeri bulunur ve 1/40 zekâtı verilir.
İmam Şâfiî, İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel’e göre ise mübâh olan ka­dın süs eşyası zekâta tâbî değildir. Ancak Şâfiîler’e göre kadın süs eşyala­rında isrâfa kaçarsa, meselâ 200 miskâl ağırlığında zînet eşyası bulun­durursa bunların zekâtını vermesi gerekir.
Altın ve gümüş dışında, hangi maddeden olursa olsun bütün süs eş­yaları zekâta tâbî değildir.
Erkekler tarafından kullanılan veya dince kullanılması haram sayılan altın-gümüş mâmulü bütün süs eşyası zekâta tâbidir.
Mâdenî ve Kâğıt Paraların Zekâtı: Mezhep imâmları devrinde kâğıt para henüz kullanılmadığı için klasik dönem fıkıh kitaplarında kâğıt paranın zekâtı ile ilgili açık bir hükme rast­lanmaması tabiidir. Altını temsil eden ve altın yerine ödemelerde kullanılan para türünün (banknot) kullanıldığı devirde yaşayan fakîhler, bu paraları “karşılığı hemen ödenebilen borç senedi” olarak değerlendirmiş ve borcunun dışında, üzerinden bir yıl geçmiş nisâb miktarı, yani 80.18 gram altın veya 561.2 gram gümüş karşılığı parası olanların bu paranın 1/40′ını (% 2.5) zekât olarak vermeleri gerektiğini söylemişlerdir.
Ticâret Malları: Hanefî fakîhlerine göre, ticâret mallarının kıymeti sene başında ve sene sonunda, yukarıda gösterilen altın veya gümüş nisâblarının altına düşme­melidir. Aksi halde bu mallarda zekât gerçekleşmez. Ticâret mallarının kıy­metlerinin sene içinde nisâbın altına düşmesi zekâtın farz olmasına mânî değildir. Mâlikî ve Şâfiî fakîhlerine göre, ticâret mallarında nisâb sadece sene sonunda aranır. Sene başı ve sene içinde nisâbın düşmesi bu mallarda zekâ­tın vücûbuna mânî sayılmaz.
Hanefîler’e göre ticâret mallarının zekâtı hesap edilirken borçlar çıkarılır. Şâfiîler’e göre ise borç zekâtı etkilemez. Mevcut malın zekâtı -borç dikkate alınmadan- hesap edilip verilir.
Toprak Ürünleri: Ebû Hanîfe’ye göre, bütün toprak ürünleri zekâta tâbîdir. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre, toprak ürünlerinin zekâta tâbî olabilmeleri için hubûbâtta olduğu gibi bir sene -çürümeden- kalabilme özelliğine sahip ol­maları gerekir.
Hanefî fıkıh kitapları İmâm-ı Âzam’ın bütün toprak ürünlerinin zekâta tâbî olduğu hususundaki görüşünü destekledikleri gibi, çağdaş İslâm âlimleri de bu görüşü savunurlar.
İmam Mâlik ve Şâfiî’ye göre ise bir sene muhâfaza edilebilen gıda mad­desi özelliğine sahip toprak ürünleri zekâta tâbîdir. Şâfiîler meyveden sadece hurma ve üzümün zekâta tâbi olduğu görüşündedir.
Hanefîler’e yakın bir görüşe sahip olan Ahmed b. Hanbel’e göre ölçüle­bilen, kurutulabilen, dayanıklı olan gıda maddeleri ve insanoğlu tarafından yetiştirilen bütün ürünler zekâta tâbidir. Ahmed b. Hanbel, zekâta tâbi mal­larda gıda maddesi olma şartını aramamaktadır. Buna göre pamuk, keten gibi giyim eşyası yapılan maddeler de zekâta tâbîdir.
Fakîhlerin çoğunluğu toprak mahsulleri zekâtında da nisâbın şart ve nisâbın beş vesk (=653 kg.) olduğu, bu nisâba ulaşmayan ürünlerin zekâta tâbî olmayacağı görüşündedir. Onlar bu görüşlerinde Hz. Peygamber’in “Beş veskten az (üründe) zekât yoktur ” anlamındaki hadîsine istinât ederler.
Toprak ürünlerinde nisâb şartını arayan fakîhlere göre buğday ve arpa kabuksuz olarak depo ediliyorsa miktarı 653 kilograma ulaşmadığı sürece zekâta tâbî değildir. Bu ve bu miktarın üzerinde olanı ise zekâta tâbîdir. Eğer pirinç gibi kabuğu ile birlikte depo ediliyorsa, mal sahibi isterse nisâbı kabuksuz olarak 5 vesk, isterse kabuklu olarak 10 vesk hesap eder ve ona göre zekâtını öder.
Ebû Hanîfe’ye göre ise toprak mahsullerinde nisâb şartı aranmaz. Zirâî ürünler ister az ister çok olsun zekâta tâbîdir.
Zekât Nisbeti: Hanefî mezhebine göre toprak ürünlerinin zekâta tâbî olabilmeleri için üzerlerinden bir yılın geçmesi (havl) şart değildir. Bir sene içinde kaç defa mahsul alınırsa her defasında zekât verilmesi gerekir.
Mal sahibi hiç bir karşılık beklemeden (meccânen) tarlasını ekilmek üzere birine verse, çıkan mahsûlün zekâtını bu şahıs öder. Arazi ekilmek üzere belli bir ücretle kiralanmış ise zekât İmâm-ı Âzam’a göre arazi sahibinden, Hanefîler’den Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed (İmâmeyn) ile diğer üç mezhep imâmına göre kiracıdan alınır.
Bal Ve Diğer Hayvan Ürünleri: Balın zekât mallarından olduğu ve baldan 1/10 nisbetinde zekât alınacağı görüşünü savunan Hanefî ve Hanbelî fakîhleri, bu görüşlerini konu ile ilgili Hz. Peygamber’den rivâyet edilen hadîslerle “Bal arı tarafından bir toprak ürünü olan çiçek özlerinden elde edilir. Hubûbâta zekât farz olduğu gibi bala da farzdır” şeklindeki kıyâsla delillendirirler. Şâfiî ve Mâlikî mezhebi fakîhleri ise bu konuda sahîh bir haberin mevcut olmadığını, balın süt gibi, bir hayva­nın ürünü olduğunu, sütün zekâta tâbî olmadığında görüş birliği bulundu­ğunu, aynı şekilde balın da zekâta tâbî olmaması gerektiğini ileri sürerler.
Ebû Hanîfe, balda nisâbın aranmayacağı, balın azından da çoğundan da zekât verilmesi gerektiği görüşündedir.
Madenler Ve Deniz Mahsulleri:
a) Rikâz: Rikâz terimi, maden, define ve hazine gibi kendiliğinden yer altında bu­lunan veya insanlar tarafından yer altına gömülüp gizlenen her türlü kıy­metli maden ve eşyayı ifâde eder.
Hz. Peygamber’in “Rikâzda humus (1/5 nisbetinde vergi) vardır’ (Ebû Ubeyd, el-Emvâl, nr. 856-860) buyurduğu, Hz. Ömer’in Medîne dışında bu­lunan 1000 dinar altın paranın 200 dinarını devlet adına beytülmâle aldığı, Hz. Ali’nin de madenleri rikâz diye isimlendirip, çıkarılan maden parçaların­dan ve bulunan eski devirlere ait paralardan 1/5 nisbetinde vergi aldığı rivâyet edilir.
Rikâzla ilgili hadîs ve sahâbe tatbîkâtını değerlendiren fakîhler, bu teri­min kapsamı üzerinde görüş ayrılığına düşmüşlerdir.
İmam Şâfiî, İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel’e göre rikâz eski devirlerde yer altına saklanan ve İslâmî devirde bulunan kıymetli eşya, hazine ve definedir. Madenler rikâzın kapsamına girmez. Hatta İmam Şâfiî rikâzı sadece Câhiliye devrinde gömülmüş olan altın ve gümüşe hasreder.
Hanefî fakîhleri ise hem madenleri ve hem de eski devirlerde yeraltına gömülüp gizlenen her nevî kıymetli eşyayı rikâz mefhûmu içinde mütâlaa ederler.
Rikâz; eski devirlerde yeraltına gömülen veya herhangi bir sebeple yeraltında kalan kıymetli eşyayı ifâde ettiğinde,
Mevât (işlenmemiş, sahipsiz) topraklarda veya sahibi bilinmeyen topraklarda bulunmuş ise 1/5′i vergi olarak alınır, kalan 4/5′i bulana verilir. Mülk arazide bulunmuş ise Hanefîler’e göre 4/5′i mülk sahibi veya vârisle­rine ait olur. Bu eşyayı gayri müslim tebâdan biri veya çocuk da bulsa du­rumda bir değişiklik olmaz.
Bulunan altın-gümüş ve kıymetli eşyanın İslâmî alâmet (mühür, yazı gibi) taşıması hâlinde “lukata” hükümleri uygulanır. Bu halde bulunan eşya bir sene müddetle -usûlüne uygun- ilân edilir, sahibi çıkmazsa beytülmâle teslim edilir.
Bu nevî bulunan eşyanın vergilendirilmesi için cumhûra göre nisâb da aranmaz. İmam Şâfiî nisâb şartını ileri sürmüştür.
Fakîhler rikâzın 1/5 nisbetinde vergiye tâbi olabilmesi için, bulun­duktan sonra üzerinden bir sene geçmesinin şart olmadığında görüş birliğindedir.
Rikâz ile ilgili hadîslerde, alınan 1/5 nisbetindeki verginin zekât verile­cek kimselere mi, yoksa fey kapsamında düşünülüp zekâtın dışında kalan muhtelif devlet giderleri için mi harcanacağı hususunda açıklık yoktur. Bu sebeple fakîhler rikâzın dağıtımı hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.
İmam Şâfiî, rikâzdan alınan 1/5 nisbetindeki verginin zekât verilecek kimselere sarfedileceğini, Ebû Hanîfe, -bir görüşe göre- İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel ise bu gelirin fey hükümlerine tâbi olup zekât dışında, kamu hizmetlerine harcanacağını savunmuşlardır.
Rikâz, yeraltına gömülmüş altın, gümüş, hazine yani kenz ve define anlamına alındığında önemli bir devlet geliri sayılmamalıdır. Çünkü bu çeşit hazine ve antik eşyanın bulunup çıkarılması sık rastlanan bir olay değil­dir. Ancak, Hanefî fakîhlerine göre madenler rikâz mefhûmu içinde mütâlaa edildiğinden, rikâzın vergilendirmesi büyük önem taşımaktadır. Hemen aşa­ğıda izah edeceğimiz gibi, bu durumda hem kapsamı genişlemiş olacak ve hem de maden vergi nisbetleri 1/5 olarak kabul edildiğinden devlet gelirleri içinde önemli bir yekûn tutacaktır.
b) Madenler: Yeraltından çıkarılan madenler üç kısımdır:
1) Katı olup eritilebilen ve dökümü yapılabilen madenler; altın, gümüş, demir, bakır gibi.
2) Eritilmeye elverişli olmayan katı madenler; mermer, kireç, kömür gibi.
3) Sıvı olup katılaşmayan madenler; civa, petrol gibi.
Ebû Hanîfe ve arkadaşlarına göre, katı olup eritilebilen ve dökümü yapılabilen altın, gümüş, demir, bakır gibi madenler vergiye tâbîdir. Eritilmeye elverişli olmayan yakut, zümrüt, mermer, kireç gibi madenlerle, sıvı olup katılaşmayan civa, petrol gibi madenlerden vergi alınmaz.
Şâfiî’ye göre, sadece altın ve gümüş madenleri zekâta tâbîdir, bunların dışında kalan madenler zekâta tâbî değildir.
Hanbelî fakîhleri ise, altın ve gümüş ile diğer madenler arasında herhangi bir fark gözetmemişler ve Bakara sûresinin 267. âyetinin genel anlatımından hareket ederek, cinsi ne olursa olsun bütün madenlerin zekâta tâbî olduğu görüşünü savunmuşlardır. Hanbelî mezhebine göre, yerden çıkan bütün madenler zekâta tâbidir. Bu madenlerden ister altın, gümüş, demir, bakır gibi eritilip dökümü yapılabilir cinsten olsun, ister yakut, zümrüt, sürme gibi sert olup eritilemeyen madenler olsun, isterse zift, neft, petrol gibi sıvı halde bulunan madenlerden olsun, bir ayırım gözetilmeksizin hepsinden zekât alınır.
Madenlerden alınacak zekâtın nisbeti konusu fakîhler arasında tartışmalıdır. Hanefî mezhebi fakîhleri madenleri rikâz mefhûmu içinde mütâlaa ettiklerinden, rikâzla ilgili hadîse istinaden vergi nisbetinin 1/5 olacağı, İmam Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel ise madenlerden 1/40 (% 2.5) nisbetinde zekât alınacağı görüşünü benimsemişlerdir.
Hanefî mezhebine göre madenlerde nisâb aranmaz. Bulunan veya işle­nen maden az da olsa çok da olsa vergiye tâbîdir. Çünkü maden rikâzdır. Rikâzda da 1/5 nisbetinde alınması gerekli bir “hak” olduğu hadîsle belirtil­miştir. Buna göre sahipli arazide eritilebilen ve dökümü yapılabilen altın, gümüş, demir, bakır gibi bir maden bulunursa devlet 1/5 nisbetinde vergi­sini alır, kalanı yani 4/5′i o arazi sahibine verilir.
İmam Mâlik, İmam Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel’e göre ise madenlerin ze­kâta tâbî olabilmeleri için nisâb miktarına ulaşması gerekir. Bu da hadîslerle gösterilen altın ve gümüş nisâbıdır. Madenler bu kıymetlere ulaşmadıkça zekâta tâbi olmazlar.
Bütün fakîhler madenlerin zekâta tâbi olabilmeleri için üzerinden bir sene geçmesinin şart olmadığı görüşünde birleşmişlerdir.
Maden, sahibi bilinmeyen arazide veya devlete ait topraklarda bulu­nursa yine devlet 1/5 payını alır, kalan 4/5′i bulana ait olur.
Hanefîler’e göre madenlerden alınan 1/5 nisbetindeki vergi fey hükmüne tâbîdir, dolayısıyla kamu yararına olmak üzere devlet giderleri içinde sarfedilir.
Diğer mezhep imâmlarına göre ise alınan vergi zekâttır ve Tevbe sûresi­nin 60. âyetinde gösterilen zekât sarf yerlerine harcanır.
c) Deniz Ürünleri: Ebû Yûsuf, denizden çıkarılan inci, mercan gibi kıymetli süs eşyaları ile anber gibi kokuların 1/5 oranında vergiye tâbî tutulması gerektiğini ileri sürer.
d) Büyükbaş ve Küçükbaş Hayvanların Zekâtı: Senenin çoğunu meralarda otlayarak geçiren hayvanlara Sâime denilmekte­dir. Bunun karşılığı olarak yemle beslenen hayvanlara “ma’lûfe”, ziraat, nakliyat gibi işlerde kullanılan hayvanlara da “âmile” adı verilmektedir.
Develerin Zekâtı:

5′ten 9′a kadar 1 adet koyun
10′dan 14′e kadar 2 adet koyun
15′ten 19′a kadar 3 adet koyun
20′den 24′e kadar 4 adet koyun
25′ten 35′e kadar 1 adet iki yaşında dişi deve
36′dan 45′e kadar 1 adet üç yaşında dişi deve
46′dan 60′a kadar 1 adet dört yaşında dişi deve
61′den 75′e kadar 1 adet beş yaşında dişi deve
76′dan 90′a kadar 2 adet üç yaşında dişi deve
91′den 120′ye kadar 2 adet beş yaşında dişi deve
Koyunların Zekâtı:

1′den 39′a kadar zekâttan muâf
40′tan 120′ye kadar 1 Koyun
121′den 200′e kadar 2 Koyun
200′den 399′a kadar 3 koyun
400′den 500′e kadar 4 koyun

Sığırların Zekâtı: Sâime olan sığırlarda zekât nisâbı 30 sığır olup, bundan azı için zekât gerekmez. 30 sığırdan 40 sığıra kadar, zekât olarak iki yaşına basmış erkek veya dişi bir buzağı verilir. 40 sığırdan 60 sığıra kadar, üç yaşına girmiş erkek veya dişi bir dana verilir. Tam 60 sığır olunca, birer yaşını bitirmiş iki buzağı verilir. Sonra her otuz sığırda bir buzağı ve her 40 sığırda bir dana verilmek sûretiyle hesap edilir.
Sınâî Servet, Yatırım ve Üretim Araçları: 1965′te Kahire’de ve 1984′te Kuveyt’te akdedilen konferans kararla­rında sınâî makinelerin sâfî gelirlerinden % 2.5 oranında zekât alınması tavsiye edilmiştir.

HİSSE SENEDİ
Çağdaş âlimler menkûl kıymetler borsasında alınıp satılmak ve böy­lece ticâreti yapılarak kazanç elde etmek amacıyla alınan hisse senetlerinin türü ne olursa olsun % 2.5 oranında zekâta tâbî olacağında görüş birliğine varmışlardır.
Ticâret maksadıyla değil de, sadece yatırımcı sıfatıyla hisselerin yıllık kârından (temettû) yararlanmak için hisse senetleri alınmışsa bunların gelirlerinin de zekâta tâbî olacağı ittifakla kabul edilmiştir.
Hisse senetlerinin türü ne olursa olsun ve ne maksatla elde bulundurulursa bulundurulsun kıymetli evrak olarak % 2.5 oranında zekâta tâbî olup olmayacağı, ayrıca temettû için elde bulundurulan hisse senetlerinin kârından ne nisbette zekât verileceği ihtilâf konusu olmuştur.

ZEKÂTIN ÖDENME ZAMANI
Fakîhlerin çoğunluğu, zekâtın vücûb sebebi nisâb bulunduğu takdirde kişinin zekâtını vaktinden önce ödeyebileceğini söylemişlerdir. Ebû Hanîfe, Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel bu görüştedir.
İmam Mâlik ile Dâvûd ez-Zâhirî ise, mal ister nisâba ulaşsın ister ulaş­masın vaktinden önce zekâtının verilmesinin câiz olmadığı görüşündedir. Bu iki müctehîde göre, sene geçme şartı (havl) nisâb gibi zekâtın vücûb şartla­rından olup, nasıl namaz vaktinden önce kılınmazsa zekât da vaktinden önce ödenemez.
Bir malda zekât borcu doğduktan sonra, bu borç ödenmeden önce o mal çalınmak, kaybolmak, gasbedilmek gibi yollarla helâk olsa; mükellef ister ödeme imkânına sahip olsun veya olmasın, Hanefîler’e göre zekât borcu düşer. Fakat bu malı bağış veya satış yoluyla tüketirse zekât borcu düşmez, zekâtını vermesi gerekir.
Fakîhlerin çoğunluğuna göre ise bu durumda zekât borcu düşmez. Mükellefin onu yeniden ödemesi gerekir. Ancak İmam Mâlik’e göre, telef olduklarında hayvanların zekâtı ödenmez.
Zekâtın Sarf Yerleri: 1. Fakirler ve Miskinler, 2. Âmiller, 3. Müellefe-i Kulûb, 4. Rikâb, 5. Borçlular, 6. Fî Sebîlillah, 7. İbnüssebîl

FITIR SADAKASI
Fıtr sözlükte “orucu açmak”, fıtra da “yaratılış” anlamına gelir. Türk­çe’de fitre şeklinde söylenen “fıtır sadakası” dînî bir terim olarak şöyle ta­nımlanabilir: “Ramazan bayramına kavuşan ve temel ihtiyaçlarının dışında belli bir miktar mala sahip olan müslümanların kendileri ve velâyetleri altın­daki kişiler için yerine getirmekle yükümlü oldukları mâlî bir ibâdet”tir. Buğday veya arpa unundan yarım sa’, (520 dirhem-1459 gr.) diğerlerinden ise bir sa’ (1040 dirhem – 2918 gr.) verilir.

HAC VE UMRE
Hac sözcüğü “kasıt, yöneliş ve yürüyüş” anlamına gelir.
İhrâm, kişinin kendini geçici kaygı ve bağımlılıklardan kurtarışının sembolüdür.
Menâsik: Hac ibâdeti içinde yer alan ve bir kısmı sembolik davranışlardan ibâret olan fiiller.
Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel gerekli şartları taşıyan hac yükümlüsünün bu ibâdeti önündeki ilk hac mevsiminde edâ etmesi gerektiği, sonraki yıllara tehîr etmesinin günah olduğu, hatta bu ibâdeti uzun süre geciktiren kişinin şâhitliğinin kabul edilmeyeceği görüşündedirler. Şâfiî ve İmam Muhammed ise ileride yerine getirmeye azmedilmesi ve edâ imkânının normal şartlarda elden çıkması gibi bir endişenin bulunmaması şartıyla haccın tehîr edilebile­ceğini söylemişlerdir.
Haccın Yükümlülük Şartları: Müslümanlık, akıl ve bulûğ şartı yanında, ayrıca hac yapmaya bedenî ve mâlî imkânların yeterli olması da şarttır. Güç yetirebilme anla­mında istitâat denilir.
Bedel: Hac için bedel (nâib) tutmaya “ihcâc”; bedel tutan kimseye “âmir”, “menûb” veya “mahcûcun anh” denir. Ayrıca bedel gönderilen kimseye “me’mûr”, yol masrafı olarak verilen mal veya paraya “nafaka” ve haccı ifsâd etmesi hâlinde nafakayı geri ödemesine “tazmîn” adı verilmektedir.
— Arzu Demir ile birlikte.

2

Eylül
2012

NAMAZ İBADETİ

Yazar: arafat  |  Kategori: iBADET  |  Yorum: Yok   |  627 Kez Okundu

 


Namaz Çeşitleri: Hanefîler dışındaki çoğunluk, vâcip hüküm kategorisini kabul etmedik­leri için namazı genel olarak farz ve nâfile şeklinde iki gruba ayırmışlardır. Hanefîler’e göre ise namazlar:
a) farz,
b) vâcip,
c) nâfile olmak üzere üç çeşittir.
Bununla birlikte Hanefîler arasında farklı gruplamalar da bulun­maktadır. Bunlardan birine göre namazlar;
a) Allah’ın farz kıldığı (mektûbe) namazlar,
b) Hz. Peygamber’in sünnetiyle sâbit olan (mesnûn) namazlar,
c) Nâfile namazlar olmak üzere üç çeşittir.
Vâcip Namazlar: Vâcip namazlar, vâcip oluşu kulun fiiline bağlı olmayan (liaynihî vâcip) ve vâcip oluşu kulun fiiline bağlı olan vâcip (liğayrihî vâcip) olmak üzere iki kısımdır. Yatsı namazından sonra kılınan üç rek’atlık vitir namazı ile rama­zan ve kurbân bayramı namazları birinci grupta yer alır. İkinci grupta ise nezir namazı, sehiv secdesi ve ifsât edilen nâfile nama­zın kazâsı yer alır.
Sünnet Namazlar; Vakit namazları yanında düzenli olarak kılınan sünnetleri (revâtib) ifâde etmekte,
Nâfile Na­mazlar ise düzenli olmayarak çeşitli vesilelerle Allah’a yakınlaşmak ve sevap kazanmak maksadıyla ayrıca kılınan namazları (reğaib) ifâde etmektedir.
Namazın Farzları ve Vâcipleri:
1-Bulûğ.
2-Akıl.
3-Müslüman olmak.
Bu şartlara namazın vücûb şartları, yani kişinin namaz kılmakla yükümlü olmasının şartları denir.
Namazın Farzları (Şurûtü’s-salât):
1) Hadesten tahâret,
2) Necâsetten tahâret,
3) Setr-i avret,
4) İstikbâl-i kıble,
5) Vakit,
6) Niyet.
Erkânü’s-Salât: (Rükunları)
1) İftitah tekbîri,
2) Kıyâm,
3) Kıraat,
4) Rükû,
5) Secde,
6) Ka’de-i ahîre.
Ta’dîl-i erkân: Ebû Yû­suf’a ve Hanefîler’in dışındaki üç mezhebe göre rükün kabul edilmiştir. Kişi­nin kendi isteği ve fiili ile namazdan çıkması da (hurûc bi sun’ih) Ebû Hanîfe’ye göre bir rükündür. Farzlar arasında sıraya riâyet etmek (tertîp), Şâfiî ve Hanbelî mezheplerine göre namazın rükünlerindendir.
Necâsetten tahâret: Namazın sıhhatine engel olacak ölçüde necâset taşıyan bir elbise ile bil­meyerek namaz kılan kimsenin, bu durumu öğrendikten sonra namazını iâde etmesi gerekir.
Setr-i avret: Hanefîler diz kapaklarını da avret olarak kabul ederken, diğer üç mezhep, diz kapaklarını avret say­mazlar. Namaz esnasında avret mahallinin, kişinin irâdesi dışında açılması du­rumunda, açılan yer eğer örtülmesi gereken yerin dörtte biri oranına ulaşmış ve bir rükün edâ edilecek bir süre (sübhânellâhi’l-azîm diyecek kadar bir süre) açık kalmış ise kişinin namazı bozulur. Kendi iradesi ile açacak olursa na­mazı hemen bozulur.
İstikbâl-i kıble: Kıblenin ne tarafta olduğunu bilmeyen kimsenin, yanında kıble yönünü bilen birisi varsa ona sorması gerekir. Böyle biri varken ona sormayıp ken­disi ictihâd ederek, yani kıble yönünü bulmaya çalışarak bir yöne yönelmiş ve yöneldiği tarafın kıble yönü olmadığı ortaya çıkmış ise, namazı iâde et­mesi gerekir.
Kâbe’nin bulunduğu noktadan 45 derece sağa ve sola sapmalar kıbleden (Kâbe yönünden) sapma sayılmaz. Sapma derecesi daha fazla olursa “kıbleye yönelme” şartı aksamış olur.
Kıblenin ne tarafta olduğunu bilmeyen kimse, soracak birini bulamadığı takdirde yıldız, güneş, rüzgâr gibi birtakım doğal alâmetlere dayanarak kıble yönünü bulmaya çabalar ve kanaat getirdiği tarafa yönelerek namazını kı­lar. Namazı kıldıktan sonra kıblenin kendi yöneldiği tarafta olmadığı ortaya çıksa bile, kendisi bu yöne ictihâd ederek, yani birtakım alâmetlere dayana­rak bu sonuca ulaştığı için, namazı yeniden kılması gerekmez. Fakat namaz esnasında kıble yönünü anlaması hâlinde, namazını bozmadan o tarafa yönelir ve namazını tamamlar.
Kıble yönünü bilmeyen kimse, birine sormadan veya kıblenin ne tarafta olduğunu araştırma zahmetine katlanmadan (ictihâd etmeden) rastgele bir tarafa yönelse, namaz esnasında yöneldiği tarafın kesin olarak kıble tarafı olduğunu anlasa namazı yeniden kılar. Çünkü namazın ilk kısmı şüpheli olduğu için, sağlam kanaate dayalı ikinci kısım, şüpheli birinci kısım üzerine binâ edilemez. Ancak bu durumu namazı bitirdikten sonra anlayacak olursa, iâde etmesi gerekmez. Ebû Yusuf’a göre her iki durumda da iâde etmesi gerekmez.
İki kişi kıble cihetini araştırsa ve her biri ayrı bir yönün kıble olduğuna kanaat getirse, bu durumda bunlar birbirlerine uyarak cemaatle namaz kılamazlar. Her biri kendi tesbit ettiği kıbleye dönerek ayrı ayrı namazlarını kılarlar.
Bir kimse namazda iken bir özür olmaksızın göğsünü kıble tarafından çevirecek olursa namazı bozulur. Yüzünü çevirecek olursa, derhal kıbleye dönmesi gerekir. Bir kimse abdestsiz olduğunu zannederek namazdan ayrıldıktan sonra abdestli olduğunu hatırlasa, isterse henüz mescidden çıkmamış olsun, namazı bozulmuş olur. Fakat bir kimse mescitte namaz kılarken abdestinin bozulduğu zannıyla kıbleden ayrılıp da daha mescidden çıkma­dan abdestinin bozulmadığını anlasa, İmam-ı Âzam’a göre namazı bozulmuş olmaz. Ama bunu mescitten çıktıktan sonra anlayacak olsa namazı ittifakla bozulur. Çünkü mekânın değişmesi bir özre mebnî değilse, namazı iptal eder.
Hastalık veya düşman yahut yırtıcı hayvan korkusu gibi nedenlerle kıbleye dönme imkânı bulamayan kimse, kendisi için en rahat olan tarafa döner.
Binek üzerinde kıbleye yönelme: Gemide namaz kılan kimse mümkünse kıbleye doğru döner; gemi yön değiştirdikçe kendisinin de kıble tarafına dönmesi gerekir.
Vakit: Kazaya kalmış bir namaz, edâ niyetiyle kazâ edilebileceği gibi, henüz vakti çıkmamış bir namaz da kazâ niyetiyle edâ edilebilir.
Fecr-i sâdık: Sabaha karşı doğu ufkunda tan yeri boyunca genişleyerek yayılan bir aydınlıktır. “Enlemesine beyazlık” anlamında “beyâz-ı müsta’razî” denilir.
Fecr-i kâzib de denilen birinci fecir ise, sabaha karşı doğuda tan yerinde ufuktan göğe doğru dikey olarak yükselen, piramit şeklinde, akçıl ve donuk bir beyazlıktır. Buna uzayıp giden beyazlık anlamında “beyâz-ı müstetîl” de denilir.
İsfâr: Sabah namazının ortalık aydınlandıktan sonra kılınmasıdır.
Taglîs: İkinci fecir doğar doğmaz, ortalık henüz karanlıkça iken sabah namazını kılmak.
Fey-i zevâl: Güneşin tam tepe noktada iken cismin yere düşen gölge uzunluğu.
Şürûk zamanı: Güneşin doğmasından yükselmesine kadar olan zaman (40-45 dakika).
Vakt-i istivâ: Güneşin tam tepe noktasında olduğu zaman.
Gurûb: Güneşin batma zamanı.

NAMAZIN RÜKÜNLERİ
Tahrîme: İftitâh tekbîri. Namaza başlarken alınan tekbîr olup “Allâh-ü ekber” cümlesini söylemektir. İftitâh tekbîri, bütün mezhep imâmlarına göre farz olmakla birlikte Hanefî imâmlar bunu rükün değil şart olarak, diğer üç mezhep imâmı ise rükün olarak değerlendirmiştir.
Bilen ve söylemekte güçlük çekmeyen kişi iftitâh tekbîrinde Allâh-ü ekber demelidir. Allah’ı yüceltme, O’nun büyüklüğünü ikrâr anlamı taşıyan “Allâh-ü kebîr”, “Allâh-ü azîm” gibi başka sözlerle tekbîr alındığında, farz yerine gel­miş olur. Fakat “estağfirullah” (Allah’tan bağışlanmak dilerim) veya “bismil­lah” gibi duâ anlamı taşıyan ifâdelerle tekbîr alınacak olursa farz yerine gel­miş olmaz. Yine bir kimse Arapça dışında bir dilde tekbîr getirecek olsa, Ebû Hanîfe’ye göre bu da yeterlidir.
Kıraat: Kıraat nâfile namazların, vitir namazının ve iki rek’atlı namazların bütün rek’atlarında, dört veya üç rek’atlı farz namazların ise herhangi iki rek’atında olması farzdır. Kıraatin ilk iki rek’atta olması ise vâciptir. İkinci rek’attan sonraki rek’at veya rek’atlarda Fâtihâ sûresini okumak Hanefî imâmlardan yapılan bir rivâyete göre vâcip, diğer bir rivâyete göre ise sünnettir.
Hanefîler’in farz namazların ilk iki rek’atı dışında Fâtihâ sûresinin okunmasını sünnet kabul etmeleri, farz namazları iki rek’at esâsı üzerine değerlendirmelerinin bir sonucudur. Seferde dört rekâtlı namazların kısaltılıp iki rek’at olarak kılınması gerektiğindeki ısrarlarının da bu noktayla ilgisi vardır.
Diğer üç mezhepte ise kıraatin asgarî miktarı her rek’atta Fâtihâ sûresi­nin okunmasıdır. İlk iki rek’atta Fâtihâ’dan sonra Kur’ân’dan bir sûre veya birkaç âyet daha okumak (zamm-ı sûre) sünnettir. Bu mezheplerde kıraat, imâm ve yalnız başına kılan için olduğu gibi imâma uyan için de geçerlidir. Şu var ki imâma uyan kişi, sessiz namazda Fâtihâ’yı ve ardından eklenecek bir sûreyi, sesli namazda ise Şâfiîler’e göre sadece Fâtihâ’yı okur; Mâlikî ve Hanbelîler’e göre bir şey okumayıp sadece dinler. Ahmed b. Hanbel’e göre, tercihen hem dinlemeli, hem de imâm ara verdiğinde okumalıdır.
Besmele Şâfiî mezhebine göre Fâtihâ sûresinden bir âyet olduğu için, besmelenin okunması da kıraat vecîbesinin bir parçasıdır, yani namazın farzlarındandır.
Kur’ân Meâliyle Kıraat: Ebû Hanîfe’den başka bütün müctehitlere göre Arapça ezberleyip okuya­bilen kimselerin namazda Kur’ân’ı asıl dilinden, Kur’ân’dan okumaları farzdır. Hanefî mezhebine göre Arapça’ya dili dönmeyen veya ezberleyemeyen kimseler öğreninceye kadar namazda Kur’ân’ı (anlamını, meâlini) kendi dil­lerinde okuyabilirler.
Gizli ve Açık Okumanın Ölçüsü: Fakîhler ezberlenmiş olan Fâtihâ sûresinin ve diğer sûrelerin namazda dili kıpırdatmaksızın ve ses çıkarmaksızın zihinden tekrarlanmasını okuma (kı­raat) saymamışlardır.

ZELLETÜ’L-KÂRÎ
1. Namazın rükünlerinden biri olan kıraati îfâ ederken Kur’ân’ın bir keli­mesinin dahî anlam bozulacak şekilde kasten değiştirilmesi hâlinde namaz bozulur. Kasıtsız olarak yanlışlık yapmak durumunda esas alınacak ölçü, değiştirilen lafzın Kur’ân lafızlarından olup olmadığına bakılmasıdır. Eğer Kur’ân lafızlarından olmayan bir lafız okunmuş olursa namaz bozulur. Okunan şey Kur’ân lafızlarından olduğu sürece zabt ve i’râbında ve mânâda bir bozukluk (halel) olsa bile namaz fâsid olmaz. Yine kelime sonlarındaki hareke yanlışları, anlamı değiştirse bile namaz bozulmaz.
2. Bir harf yerine başka bir harf okumak: Bu harfler sin ve sad harfi gibi mahreç yakınlığı bulunan harflerden ise namaz bozulmaz. Meselâ, “Allahü’s-samed” diyecek yerde “Allâhü’s-semed” demek “felâ takher” diyecek yerde “felâ tekher” demek, “fethun karîb” diyecek yerde “fethun garîb” demek namazı bozmaz. Fakat âlimlerin çoğunluğu “Allahü ehad” yerine “Allahü ehat” okumanın namazı bozacağı görüşünde oldukları için, İhlâs sûresini okurken “dâl” harfini, “te” gibi okumamaya dikkat etmek gerekir.
3. Mahreç yakınlığı olmamakla birlikte bazı harfler yaygın olarak karıştırıldığı için ayırt etme zorluğu bulunan bu çeşit harflerin birbiri yerine geçirilmesi durumunda birçok fakîhe göre namaz bozulmaz. Meselâ “dât” yerine “dâl”, “zâl” veya “zı” harfinin okunması böyledir.
4. Şeddeli harfi şeddesiz veya şeddesiz harfi şeddeli, uzun okunacak yerde kısa veya kısa okunacak yerde uzun, idgâm yapılacak yerde idgâmsız veya idgâm yapılmayacak yerde idgâm yaparak okumakla namaz bozul­maz. Meselâ “iyyâke na’büdü” diyecek yerde “iyâke na’büdü” demekle namaz bozulmaz.
5. Kelimenin bir parçası kesilse, meselâ “el-hamdü…” diyecekken, unutmak veya nefesi yetmemek veya nefesi bir sebeple tıkanmaktan dolayı, “el.” deyip, durduktan sonra “el-hamdü.” denilse veya okunacak kelime hatıra gelmeyip başka bir kelimeye geçilse çoğunluğa göre namaz bozulmaz. Çünkü bu durumlarda zarûret ve kaçınılması mümkün olmayan bir durum (umûm-ı belvâ) vardır.
6. Eğer âyete bir harf ilâve edilse, mâna değişmiyorsa namaz bozulmaz. Buna mukabil, “Allâh-ü ekber” ifâdesinin başına bir “e” harfi eklenecek olsa, anlam bütünüyle değişeceği ve inanç noktasından riskli bir anlam çıkacağı için namaz bozulur. Çünkü “Allâh-ü ekber” sözünün anlamı, “Allah en bü­yüktür” şeklinde olup başına “e” harfi eklendiği zaman “Allah en büyük mü­dür?” şekline dönüşmektedir.
7. Anlam bozulmadığı takdirde kelimelerin yerinin değişmesiyle namaz bozulmaz. Meselâ “fîhâ zefîrun ve şehîkun” yerine “fîhâ şehîkun ve zefîrun” okun­masıyla namaz bozulmaz. Fakat anlam değişirse namaz bozulur.
8. Bir kimse namazda fâhiş hata ile okuduktan sonra, dönüp yeniden düzgün şekilde okursa namazı câiz olur.
9. Kıraat esnasında az veya çok miktarda âyet atlamakla namaz bozulmaz.
Şâfiî ve Hanbelîler’e göre Fâtihâ dışındaki okuyuşlarda kasıtlı olmamak şartıyla meydana gelen hata sebebiyle namaz bozulmaz. Bu bakımdan, özellikle Fâtihâ’yı hatasız öğrenmeye, doğru ezberleyip doğru okumaya çalışmak iyi olur.
Tuma’nîne: Rükû duruşunda bir müddet beklemek.
Kavme: Rükûdan doğrulup, secdeye varmadan önce uzuvları sâkin oluncaya değin bir süre kıyâm vaziyetinde beklemek.
Ta’dîl-i erkânın birer parçası olduğundan, Ebû Yûsuf’a ve Hanefî mezhebi dışındaki üç mezhebe göre tuma’nîne ve kavme farzdır. Ebû Hanîfe ve Muhammed’e göre ise vâciptir. Tuma’nîne ve kavme süresinin asgarî ölçüsü “sübhânellâhi’l-azîm” diyecek kadar durmaktır.
Secde: Hanefî mezhebinde farz olan, alnın ve ayakların hiç değilse bir ayağın yere dayanmasıdır. Burnun konması vâcip, ellerin ve dizlerin konması ise sünnettir.
Hanefîler’den Züfer ile, Şâfiî ve Hanbelî mezheplerinde, yedi uzvun (eller, ayaklar, dizler ve yüz) her birinin bir kısmının yere değdirilmesi farzdır. Şâfiîler’e göre avuç içlerinin ve ayak parmaklarının alt taraflarının yere gel­mesi gerekir. Mâlikî mezhebinde farz olan, secdenin alnın bir kısmı üzerinde yapılmasıdır. Özür sebebiyle bunu yapamayan îmâ ile secde eder. Sadece burnun üzerine secde edilmesi yeterli değildir.
Secdede ve iki secde arasında bir miktar beklemek (tuma’nîne), rükûdaki tuma’nînenin hükmüyle aynıdır.
Tıvâl-i mufassal: Uzun sûreler olarak anılır. Hucurât sûresi ile Bürûc sûresi ara­sındaki sûreler bu grupta yer alır.
Evst-i mufassal: Orta uzunluktaki sûrelere de denir. Bürûc sûresi ile Beyyine sûresi arasındaki sûreler bu grupta yer alır.
Kısâr-ı mufassal: Kısa sûreler diye anılır. Bunlar Beyyine sûre­sinden Nâs sûresine kadar olan sûrelerdir.
Tahmîd: Semia’llahü limen hamideh” dedikten sonra, “Rabbenâ leke’l-hamd” demek.
Müfsidât-ı salât: Namazı bozan şeyler.
Amel-i kesîr: Çok veya aşırı bir davranışta bulunmak demektir.
Sabah namazını kılarken güneşin doğması; bayram namazını kılarken zevâl vaktinin olması; cuma namazını kılarken ikindi vaktinin girmesi du­rumunda namaz bozulur. Fakat öğle namazını kılarken ikindi vaktinin gir­mesiyle öğle namazı bozulmaz.
-Tertîp sahibi olan yani o zamana kadar namazı kazâya kalmamış bir kimsenin, daha önce kılamadığı bir namazı (fâite) namaz esnasında hatırlaması,
-Teyemmüm ile namaz kılmakta iken kullanılması mümkün suyu görmesi,
-Özür sahibi olan, mazereti bulunan kişinin özrünün ortadan kalkması,
-Mest üzerine meshetmiş olarak namaz kılarken, mesih süresinin dolması durumunda namaz bozulur.

EZÂN ve KÂMET
Ezân okumak için vaktin girmiş olması şarttır. Vakit girmeden okunan ezânın vakit girince yeniden okunması (iâde) gerekir. Diğer mezheplerde sabah ezânının vakit girmeden okunabileceği kabul edilmiştir. Çünkü onlara göre sabah namazını ilk vaktinde kılmak efdaldir.
Ezân okuyacak kimselerin erkek, akıllı, takvâ sahibi olmaları gerekir. Cahillerin, fâsıkların, çocukların ve kadınların ezân okumaları veya kâmet getirmeleri mekrûhtur. Ezân okuyan kimselerin abdestli olmaları gerekir; abdestsiz okunan ezân geçerli olmakla birlikte böyle yapmak mekrûhtur.
Ezân ve kâmet vakit namazlarında sünnettir. Ezân ve kâmet vaktin de­ğil, namazın sünnetidir.
Ezân okunurken her cümle arasında biraz bekleme yapılır ve ikinci cümlelerde ses biraz daha yükseltilir. Buna teressül veya irtisâl denilir. Kâmet ise duraklama yapmaksızın serî okunur. Buna da “hadır” denilir.

İMÂMET
İmamlığa Ehil Olma Sıralaması: Câhil kişinin, gösterişçinin (mürâî) ve ilim sahibi bile olsa fâsık yani bü­yük günah işleyen veya küçük günahta ısrar eden kişinin imâm olması mekrûh görülmüştür.
Daha üstün bir kimse bulunduğu takdirde gözü görmeyenin imâmeti de mekrûhtur.
İmama Uymanın Geçerlilik Şartları: Cemaatle namaz kılınırken imâma uymaya iktidâ, imâma uyan kimseye de muktedî denilir. Bir kimsenin imâma uymasının fıkhen geçerli (sahîh) olabilmesi için bazı şartlar aranır.
Muktedî namaza dururken hem namaz kılmaya hem de imâma uy­maya niyet etmelidir.
Muktedî imâmdan geride durup, hizasına veya önüne geçmemelidir.
Kılınan namazın nevi itibariyle imâm muktedîden aşağı olmamalıdır. Nâfile kılan muktedî, farz kılmakta olan imâma uyabildiği halde, farz namaz kılan (müfteriz) muktedî, nâfile namaz kılan (müteneffil) imâma uyamaz. Hanefîler’e ve Mâlikîler’e göre böyledir. Fakat Şâfiîler’e ve Hanbelîler’e göre farz kılan kişi, nâfile kılana uyabilir. Bunların gerekçelerinden birisi Muâz’ın Hz. Peygamber’in arkasında yatsı namazını kıldıktan sonra, gidip kendi kavmine yatsı namazını kıldırdığına ilişkin rivâyettir. Şâfiîler’e göre bir vak­tin farz namazını kılmış olan kimse, yeniden başkalarına aynı vakit için imâmlık yapabilir. Kendi kıldığı nâfile olur.
Dört rek’atlı bir farzın kazâsı için teşkil edilen cemaatte imâm yolcu, muktedî mukîm olursa, imâm muktedîden durumca daha aşağı olmuş olur. Şöyle ki; iktidâ, ya ilk iki ya son iki rek’atta olacaktır. Birinci şıkka göre ka’de hususunda, ikinci şıkka göre kıraat hususunda, farz kılan nâfile kılana iktidâ etmiş olur.
İmam ve muktedî, aynı farzı kılıyor olmalıdır. Meselâ biri öğle nama­zının farzını kazâ ediyor, öteki ikindi namazının farzını edâ ediyor ise veya birisi bugünün öğle namazını, diğeri dünün öğle namazını kazâ ediyor ise birbirlerine uyamazlar.
İmam, lâhik veya mesbûk olmamalıdır. Yani bir kimse, imâma öğle namazının son rek’atında uymuş olsa ve imâm selâm verdikten sonra geri kalan üç rek’atı tamamlarken, bu durumdan habersiz birisi gelip kendi ba­şına farz kıldığını zannederek ona uysa sahîh olmaz. İktidânın sahîh olması için imâmın imâmlık yapmaya niyet etmesi şart olmadığı için tek başına farz namaz kıldığı bilinen bir kişiye gidip iktidâ edilebilir. O kişi kendisine uyulduğunu ister farketsin ister farketmesin durum değişmez. Kendine iktidâ edildiğini farkederse sesini biraz yükseltmesi uygun olur. Farz kılmakta ol­duğunu belli etmek için intikal tekbîrlerini yüksek sesle almasında yarar vardır.
İmam ile muktedî arasında kadın saffı bulunursa iktidâ sahîh olmaz.
İmam ile muktedî arasındaki mesâfenin mâkul uzaklıkta olması gere­kir. Aksi takdirde meselâ aralarında bir ırmak veya yol bulunması gibi, aşırı uzaklıkta iktidâ sahîh olmaz.
Farz dışındaki namazlar binek üzerinde kılınabildiği gibi cemaatle de kılınabilir. Farz olmayan bir namaz cemaatle kılınacaksa, birinin binek üze­rinde ötekinin yaya olması veya farklı bineklerde olması durumunda iktidâ sahîh olmaz.
İmamın intikal tekbîrlerini duymaya engel olacak bir perde, duvar bulunmamalıdır. Aradaki duvar, hoparlör ve aradaki aktarıcılar sayesinde imâmın intikallerinden haberdar olmayı engellemiyorsa bu takdirde iktidâ konusunda herhangi bir problem olmaz.
Bir kimse başka mezhepten birine uyabilir. Onun kendi mezhebindeki şartlara aykırı bir davranış içinde bulunup bulunmadığını araştırması gerekmez. Olağan durum budur. Fakat uyduğu kişide, kendi mezhebine göre abdesti bozan bir durumun ortaya çıktığını bilen kişinin o imâma uyması sahîh olmaz. Meselâ Şâfiî bir imâmın elinin kanadığını gören, daha sonra onun gidip abdest tazelemediğini de yakînen bilen kişinin o imâma uyması sahîh olmaz. Çünkü kan akması Şâfiî mezhebine göre abdesti bozmaz, fakat Hanefî mezhebine göre bozar. Bu durumu kesin olarak görüp bildikten sonra, ona uyması sahîh olmaz. Uyacak kişi bu durumu yakînen bilmiyorsa, tahmine göre davranmayıp uyabilir. İsterse uyulan kişi, Hanefî mezhebine göre abdesti bozan bir şey yapmış olsun.
Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre imâmın namazı -kendi mezhebine göre- sahîh olursa başka mezhepten olan ve ona uyarak namaz kılan cemaa­tin de namazı -kendi mezheplerine uymasa bile- sahîh olur.
Abdestli kişinin teyemmümlüye; abdest uzuvlarını yıkamış olan kişinin, meselâ mest üzerine veya sargı üzerine meshetmiş olan kişiye; ayakta du­ranın oturan kişiye iktidâsı da, bunun tersine bir iktidâ da sahÎhtir. Nâfile kılan farz kılana uyabilir, fakat aksi sahîh değildir. Îmâ ile namaz kılan kişiye, kendi durumunda olanlar uyabilirler.
Mukîm ile seferînin (yolcu) cemaatle namaz kılmaları câiz olup mukîmin imâm olması daha uygundur. Yolcunun imâm olması hâlinde, kendisinin seferî olduğunu söylemesi şart olmamakla birlikte, onların yanılmamaları için önceden duyurması iyi olur.
Tilâvet Secdesi: Tilâvet secdesi yapmak, Hanefîler’e göre vâcip, diğer üç mezhebe göre ise sünnettir. Bu secde yapılırken kadınlarla aynı hizâda durulmuş olması problem teşkil etmez. Fakat herkes istediği gibi, bulunduğu yerde tek tek de secde yapabilir.

Muhâzât: Bir kadın, erkek safları arasında namaz kılacak olsa kadının iki yanındaki birer erkeğin ve kadının tam arkasındaki bir erkeğin namazı bozu­lur. Şâfiî ise kadının erkek hizâsında namaza durmasının erkeğin namazına zarar vermeyeceği görüşündedir.
Cemaatle Namaz Kılmanın Âdâbı: Öğle veya cuma namazının sünnetine başladıktan sonra cemaatin farza durması veya hatîbin minbere çıkması hâlinde iki rek’at tamamlanınca se­lâm verilir. Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelîler cemaatle kılınan farzın kaçırılmasın­dan endişe edildiği takdirde nâfile namazın hemen kesilebileceğini söyle­mişlerdir. Hanefîler’e göre yalnızca bir rek’at kaçıracağını tahmin eden kimse namazı kesmeyip iki rek’at kılarak selâm verir; üçüncü rek’ata başlamış olan kimse de aynı şartla dört rek’atı tamamlar.
Dört rek’atlı bir farz namazı tek başına kılmakta olan kimse, cemaatle namaz için kâmet getirildiğinde henüz bir rek’atı tamamlamamışsa hemen namazını keserek cemaate katılmalıdır; birinci rek’atın secdesini yapmışsa, bu takdirde ikinci rek’atı tamamladıktan sonra selâm vermek sûretiyle na­mazını keserek cemaate katılır.
Cemaatle Namaza İlişkin Bazı Meseleler: İmam; bayram tekbîrlerini, birinci oturuşu, tilâvet ve sehiv secdesini ve kunut duâsını okumayı terkederse ona uyanlar da terkeder.
Namazın aslında bulunmayan bir hususta muktedî imâma uymaz. Meselâ imâm, namazda fazladan bir secde daha yapsa veya son oturuşu yaptıktan sonra selâm verecek yerde sehven kalksa bu durumlarda muktedî ona mütâbaat etmez.
Eğer imâm son oturuşu unutarak fazla bir rek’ata kalkarsa, muktedî bir müddet bekler ve “sübhânallah” diyerek imâmı uyarmaya çalışır. İmam du­rumu farkedip hemen oturursa ne âlâ; beraberce selâm verip sehiv secdesi yaparlar. Böyle bir durumda, muktedî imâmı beklemeyerek kendi kendine selâm veremez. Çünkü iktidâ durumunda iken kendi başına hareket etmiş olaca­ğından kıldığı namazın farzlığını iptal etmiş olur. Eğer imâm son oturuştan sonra sehven yaptığı kıyâmı secde ile tamamlayacak olursa, bu durumda imâmın ve muktedînin namazı (son oturuş terk edildiği için) fâsid olur.
Muktedî son oturuşta, Tahiyyât’ı okuduktan sonra, imâmın selâmını beklemeden selâm verebilir. Fakat bu davranış, vâcip olan mütâbaatı terketmek anlamına geldiği için böyle yapması mekrûh olur.

İMAMA UYANIN HALLERİ
Namazı yalnız kılana münferid, imâma uyarak kılana muktedî denilir. İmama uyan kişi (muktedî) için üç ayrı durum söz konusu olabilir. İmama uyan kişi ya “müdrîk” ya “lâhik” ya da “mesbûk”tur.
Müdrîk: Namazı tamamen imâmla birlikte kılan kimseye denir.
Bir kimse tek başına bir farz namazı kılmaya başladıktan sonra, bulun­duğu yerde o farz cemaatle kılınmaya başlansa, tek başına kılan eğer henüz secdeye varmamış ise namazı hemen keserek imâma uyar. Cemaate muha­lefet görüntüsü vermemek için böyle davranması müstehâp sayılmıştır. Bu durumda selâm vermesine gerek yoktur. Edeben sağ tarafa selâm vermesi uygun olur diyen de vardır. Tek başına kıldığı namazda secdeye varmış ise bakılır: Eğer kıldığı namaz sabah ve akşam namazı ise yine bırakır ve imâma uyar. Fakat bunların ikinci rek’atı için secdeye varmış ise, artık bı­rakmayıp namazı kendisi tamamlar ve selâm verdikten sonra cemaat devam ediyor bile olsa imâma uymaz. Çünkü imâma uyması hâlinde, imâmla bir­likte kılacağı namaz nâfile hükmünde olacaktır. Hâlbuki sabah namazının farzından sonra nâfile kılınamadığı gibi, üç rek’atlı bir namaz da nâfile ola­rak kılınamaz. Eğer başladığı ve ilk rek’atın secdesine vardığı namaz öğle, ikindi ve yatsı namazı gibi dört rek’atlı bir farz ise, bu takdirde kıldığı bir rek’ata bir rek’at daha ilâve eder, teşehhütte bulunur, selâm verip imâma uyar. Kendisinin kıldığı iki rek’at namaz nâfile olmuş olur.
Böyle bir namazın üçüncü rek’atında bulunup da henüz secdesine varmamış ise, hemen ayakta veya oturarak selâm verip namazdan çıkar, imâma uyar, tek başına kıldığı iki rek’at, nâfile olmuş olur. Fakat bu nama­zın üçüncü rek’atının secdesini de yapmış bulunursa, artık bunu tamamlar, farzı yerine getirmiş olur. Ancak bu namazı öğle veya yatsı namazı olursa tek başına kıldığı bu farzdan sonra imâma yine uyabilir. İmamla kılacağı namaz nâfile olur. Fakat bu durumda ikindi namazı olursa imâma uyamaz. Çünkü ikindi namazından sonra nâfile namaz kılmak mekrûhtur.
Nâfile bir namaza başlamış olan kimse, yanında cemaatle namaza başlansa, bu nâfileyi iki rek’at olmak üzere kılar, bundan sonra selâm verip cemaate katılır. Üçüncü rek’ata kalkmış ise, onu da dördüncü rek’at ile ta­mamlamadıkça namazını kesmez. Ancak nâfile namaza başlayan kimse, kılınmaya başlanan bir cenâze namazını kaçırmaktan korkarsa, nâfile na­mazı hemen bırakır, cenâze namazı için imâma uyar, sonra nâfileyi kazâ eder. Çünkü cenâze namazının telâfi imkânı yoktur.
Lâhik: İmamla birlikte namaza başlamasına rağmen, namaz esnasında başına gelen bir durum sebebiyle namaza ara vermek zorunda kalan ve bu sebeple namazın bir kısmını imâmla birlikte kılamayan kimseye denir.
Seferî bir imâma uyan mukîm bir kimse de kendisinin tamamladığı kısımlarda, lâhik gibidir.
Mesbûk: İmama namazın başında değil, birinci rek’atın rükûundan sonra, ikinci, üçüncü veya dördüncü rek’atlarda uyan kimseye mesbûk denir.
Ebû Hanife’ye göre, tek başına namaz kılan kimse teşrîk tekbîrleri ile yükümlü olmadığı halde, mesbûk kurbân bayramında teşrîk tekbîrlerini imâm ile birlikte alır, daha sonra ayağa kalkıp kaçırdığı rek’atları tamamlar.
İmam selâm vermeden önce Tahiyyât’ı okuyup bitirmiş olan mesbûk, isterse kelime-i şehâdeti tekrar eder, başka bir görüşe göre ise susar. En doğrusu Tahiyyât’ı yavaş yavaş okumaktır.
İmam dördüncü rek’atta oturup yanlışlıkla beşinci rek’ata kalksa, mesbûkun namazı bu kıyâm ile fâsit olur. Fakat dördüncü rek’atta oturma­dan beşinci rek’ata kalkmış ise, secdeye varmadıkça mesbûkun namazı bo­zulmaz.

SEHİV SECDESİ
Hanefîler’e göre vâciptir. Mâlikî ve Şâfiîler’e göre sehiv secdesi namazın sünnetlerinden bir veya birkaçının terkedilmesi durumunda yapıldığı için, sehiv secdesi yapmak sünnettir. Hanbelîler’e göre ise sehiv secdesi duruma göre bâzen vâcip, bâzen sünnet, bâzen da mubâh olur.
Sehiv Secdesinin Yapılış Biçimi: Son oturuşta, sehiv secdesi öncesinde her iki tarafa selâm verileceği görüşü, Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf’a aittir. İmam Muhammed’e göre ise, sadece sağ yanına selâm verdikten sonra sehiv secdesini yapar. Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel’e göre sehiv secdesi selâmdan hemen önce yapılır.
Zâhir rivâyette Şâfiî ile Hanefî imâmlar arasındaki görüş ayrılığının fazî­let ve evleviyyet bakımından olduğu söylenirken, nevâdir kitaplarında bu görüş ayrılığının câizlik (cevâz) noktasında olduğu söylenmektedir. Görüş ayrılığının fazîlet noktasında olması durumunda, Hanefî imâmlara göre se­hiv secdesini selâmdan sonra Şâfiî’ye göre ise selâmdan önce yapmak daha uygun ve fazîletlidir (evlâ). Fakat görüş ayrılığının cevâz noktasında olması durumunda ise, Hanefî imâmlara göre sehiv secdesini selâmdan sonra yap­mak gerekir, selâmdan önce yapılması câiz değildir. Sehiv secdesi selâmdan önce yapılacak olursa, selâmdan sonra secdelerin tekrarlanması gerekir. Şâfiî’ye göre ise sehiv secdesi selâmdan önce yapılmalıdır, selâmdan sonra yapılırsa, sehiv secdesi geçersiz sayılır.
İmam Mâlik’e göre ise, sehiv secdesi namazda ziyâde bir fiil işlemek yüzünden yapılacaksa selâmdan sonra, bir noksanlık yüzünden yapılacaksa selâmdan önce yapılır. Hem bir fazlalık hem de bir eksiklik yüzünden yapılacaksa, bu durumda sehiv secdesi selâmdan önce yapılır. Namazda noksanlık yapmak, namaz içindeki bir müekked sünneti veya en az iki gayr-i müekked sünneti terketmek durumunda olur. Namazda ziyâde yapmak ise, namazın cinsinden olsun veya olmasın namazı bozmayacak kadar az bir fiil ilâve etmek durumunda söz konusu olur. Meselâ namazın rükünlerinden rükû ve secde gibi bir fiilin fazladan yapılması namazda fazlalık yapmak olur.
Sehiv için yapılacak iki secde vâcip olduğu gibi, secdeden sonraki otu­ruşta Tahiyyât okumak ve selâmla çıkmak da vâciptir. Sehiv secdesi yap­ması gereken kişinin, salavât duâsını (Salli ve Bârik), namaz oturmasında mı yoksa sehiv secdesi oturmasında mı okuyacağı konusunda iki görüş bulun­maktadır. Hanefî fakîhlerinden Kerhî’ye göre salavât duâsı, sehiv secdesi ka’desinde okunur. Tahâvî’ye göre ise, selâm bulunan her ka’dede, salâvat duâsının okunması gerekir. Kerhî’nin görüşü daha sahîh, Tahâvî’nin görüşü ise daha ihtiyatlı görülmüştür. Bir kısım âlimlere göre, imâm hakkında Kerhî’nin görüşü evlâdır; çünkü imâm tezce selâm verince halk imâmın sehiv secdesi yapacağını sezer ve dikkatli davranır. Münferid hakkında ise Tahâvî’nin görüşü evlâdır.
Sehiv secdesi imâm için ve tek başına namaz kılan kişi için söz konusu­dur. İmamın sehvi yani yanılması, kendisi hakkında asâleten, kendisine uyan cemaat hakkında tebean sehiv secdesini gerektirir. İmama uymuş bu­lunan kişi (muktedî), imâm sehiv secdesi yaptığında onunla birlikte yapar, kendisi sehiv secdesini gerektiren bir şey yapmışsa bundan dolayı sehiv secdesi yapmaz. İmam sehiv secdesini gerektiren bir şey yaptığı halde sehiv secdesi yapmazsa muktedî de yapmaz.
Sehiv Secdesini Gerektiren Durumlar: Bilindiği gibi namazın kıraat, rükû ve secde gibi farzları, Fâtihâ okumak ve ardından başka bir sûre eklemek (zamm-ı sûre), tertîbe riâyet etmek gibi vâcipleri ve ka’delerde salavât okumak gibi sünnetleri bulunmaktadır. Na­mazın tam ve mükemmel olabilmesi için bunların hepsine riâyet etmek, namazın gereklerini tam ve yerli yerinde yapmaya çalışmak ve tam kalp huzuru içinde namaz kılmaya özen göstermek gerekir. Bununla birlikte çe­şitli nedenlerle bu şartlara riâyetsizlik söz konusu olabilir. Bu bakımdan riâyetsizlik söz konusu olabilecek fiilleri ve riâyetsizlik durumunda ne ya­pılmak gerektiğini bilmek önem arzeder.
Namazda terkedilmesi söz konusu olabilecek fiil; ya farz, ya vâcip, ya da sünnettir. Bunlardan her birinin terkedilmesinin hükmü farklıdır. Şimdi bunların terkedilmesinin hükümlerini ayrı ayrı göre­lim.
Namazın farzlarından birinin terkedilmesi durumunda, bu farzın namaz içinde telâfi (tedârik) edilmesi mümkün ise, farz olan bu fiilin -namaz içinde-kazâ edilmesi gerekir. Kazâ yoluyla telâfinin mümkün olduğu durumların her birinde sehiv secdesi yapmak gerekir. Namaz içinde kazâ yoluyla telâfi edil­mesi mümkün olmayan durumlarda, namazın farzlarından birinin terkedilmesi sebebiyle oluşan eksiklik sehiv secdesiyle giderilemez. Namaz fâsid olur ve yeniden kılınması gerekir (Terkedilmiş farzın namaz içinde kazâ edilebileceği durumlar aşağıda gösterilmiştir).
Namazın sünnetlerinden birinin veya birkaçının terkedilmesi durumunda bir şey yapılmaz. Sünnetler, namazın rükünlerinden olmadığı için terkedilmesi durumunda namazda bir eksiklik olmaz ve sehiv secdesi yap­mak gerekmez.
Namazın vâciplerinden birinin terkedilmesi ise sehiv secdesini gerektirir. Sehiv secdesini gerektiren durumlar sayılırken, farzın tehîr edilmesi, vâcibin terk ve tehîr edilmesi diye sayılan üç ayrı durum esasında bir tek duruma râcidir. Şöyle ki, namazın farzlarından ve vâciplerinden her birini yerli yerinde, zamanında, hakkını vererek ve tertîbini bozmadan yapmak vâciptir. Buna göre, namazın farzlarından veya vâciplerinden biri tehîr edil­diği zaman namazın vâciplerinden biri terkedilmiş olacağından, sehiv sec­desi yapmanın bir tek sebebi vardır, o da bir vâcibin terkedilmesidir. Bu ba­kımdan namazın farzlarından birini tehîr etme, yani yapılması gereken yer­den geriye bırakma durumu da bir vâcibin terkedilmesi anlamına gelmekte ve bu durumda farzın tehîri ve vâcibin terki yüzünden sehiv secdesi yapmak gerekmektedir. Yine namazın fiillerinden birini yeri değilken fazladan yap­mak da vâcibin terki sayılır.
Namazın önemini ve anlamını bilen ve bunu inanarak yerine getiren bir kimsenin namazın vâciplerinden birini kasten terketmesi düşünülemez. Bununla birlikte, fakîhler, her türlü ihtimali göz önüne alarak vâcibin kasten terkedilmesinin hükmünü de belirlemişlerdir. Buna göre, vâcibin kasten yani bilerek terkedilmesi ile sehven (yanılarak) terkedilmesinin hükmü birbirinden farklıdır. Bir vâcip sehven terkolunmuşsa, sehiv secdesi gerekir. Vâcibin kasten terkolunması ise isâet yani yakışıksız ve kötü bir davranış olmakla birlikte, sehiv secdesi yapmayı gerektirmez. Fakat bu şekilde kılınan namaz eksik olur. Âlimlerin birçoğu, yaptığı işten pişman olduğunun ve hatasını anladığının bir göstergesi olarak bu namazı iâde etmenin uygun olacağını söylemişlerdir. Bu şuurda olmayan ve namazı aslî amacıyla bütünleştiremeyen kimse, vâcibi kasten terk veya tehîr etmişse, böyle birine de iâdeyi teklif etmek mânasız bulunmuştur. Sehiv secdesini gerektiren bir şeyi kasten iş­lemek durumunda, kural olarak sehiv secdesi gerekmemekle birlikte bu ku­ral için iki istisna getirilmiştir: Birisi Fâtihâ sûresinin, diğeri birinci oturuşun kasten terkedilmesi durumudur. Yani Fâtihâ’yı veya birinci oturuşu gerek sehven gerek kasten terketme durumunda sehiv secdesi vâciptir.
Sehiv Secdesi İle İlgili Diğer Durumlar: Farz ve nâfile namazlar ile bayram ve cuma namazında sehiv secdesinin hükmü kural olarak aynı olmakla birlikte Hanefîler bayram ve cuma namazlarında kalabalık cemaatin kargaşaya düşmesini önlemek için, bu namazlarda sehiv secdesi yapılacak durumları en aza indirmeye çalışmış, çoğu durumda sehiv secdesinin terkedilmesini daha uygun (evlâ) görmüşlerdir.
İmam, bayram namazının tekbîrlerinden bir veya ikisini terketse, sehiv secdesi gerekir. Ebû Hanîfe’den bir rivâyete göre, bayram namazlarının bütün tekbîrlerinin terkedilmesi durumunda da sehiv secdesi yapılır.
İmam olan kimse namazda gizli okunacak yerde açıktan (cehr) veya açık­tan okunacak yerde gizlice okusa zâhir rivâyete göre bunun az veya çok ol­masına bakılmaksızın sehiv secdesi gerekir. Bazı âlimler bunu bir ölçüye bağ­lamaya çalışmışlardır. Buna göre, Fâtihâ’nın tamamını veya büyük bir kısmını yahut sûreden üç kısa âyet veya bir uzun âyeti, kısaca namaz sahîh olacak miktardaki âyeti, gizli okunacak yerde açıktan veya açık okunacak yerde giz­liden okumak durumunda sehiv secdesi gerekir. Gizli okunacak yerde Fâtihâ’nın çoğu sehven açıktan okunsa, geri kalan kısmı gizli okunmalıdır. Açıktan okunması gereken bir namazda Fâtihâ kısmen gizliden okunup, açıktan okunması gerektiği hatırlanırsa Fâtihâ yeni baştan açıktan okunur.
İmam meselâ sabah namazında Fâtihâ’yı gizliden okuyup sonra bu du­rumu farketse, Fâtihâ’yı yeniden okumasına gerek yoktur. Ekleyeceği sûreyi açıktan okur.
İmam terâvîh namazında gizli okusa, sehiv secdesi gerekir.
Bir kimse, açıktan okunan namazın ilk iki rek’atında kıraat etmese, son iki rek’atta açıktan okur ve sehiv secdesi yapar.
Bir kimse gece namazını kazâya bıraksa, gündüz imâm olarak kazâ eder­ken sehven gizliden okusa, sehiv secdesi gerekir. Gündüz namazını kazâya bırakıp geceleyin imâm olarak kazâ etse ve sehven açıktan okusa yine sehiv secdesi gerekir. Bir kimse geceleyin nâfile namaz kıldırmak üzere bir toplu­luğa imâm olsa ve sehven gizliden okusa yahut gündüz nâfile namaz kıl­dırmak üzere imâm olup sehven açıktan okusa (cehr) sehiv secdesi gerekir. Bunu kasten yaparsa isâet etmiş olur.
Terkedilmiş Bir Farzın Namaz İçinde Kazâ Yoluyla Telâfi Edilebileceği Durumlar:
a) Bir kimse iftitâh tekbîri alarak namaza durup kıyâmı da yerine getirdikten sonra kıraat etmeden rükûa varır da kıraati unuttuğunu rükûda hatırlarsa, unutulan bu kıraatin kazâ yoluyla telâfi edilmesi mümkündür. Bu kişi rükû hâlinde iken Kur’ân’dan bir âyet okursa, bu sûretle terkettiği farzı (ki bu kıraattir) telâfi etmiş olur. Fakat kişi kıraat etmediğini rükûda iken değil de secdede iken hatırlayacak olursa artık unutulan kıraatin namaz içinde kazâ yoluyla tedârik edilmesi mümkün olmaz, namaz fâsid olur ve yeniden kılınması gerekir.
b) Bir kişi iftitâh tekbîri alıp kıyâm ve kıraatten sonra rükû etmeden doğrudan secdeye inecek ve birinci secdede rükû yapmadığını hatırlayacak olsa, bunun da kazâ yoluyla telâfi edilmesi mümkündür. Bu kişi hemen ayağa kalkar ve rükûunu yapar. Bu yaptığı rükû, az önce yaptığı secdeyi iptal ettiği için, bu rükûdan sonra yeniden iki secde yapar ve namaza devam eder. Rükû yapmadığını ikinci secdede hatırlayacak olursa, artık bunun te­lâfîsi mümkün değildir. Namaz fâsid olur ve yeniden kılması gerekir.
c) Bir kimse dört rek’atlı farz namazda son oturuşu (ka’de-i âhîre) unu­tarak beşinci rek’ata kalkar da beşinci rek’atı kılmakta iken son oturuşu yapmadığını hatırlarsa, bunu henüz secdeye varmadan hatırlaması hâlinde bunun telâfisi mümkündür. Hemen oturur, Tahiyyât okur ve selâm verir, farz olan oturuşu geciktirdiği için de sehiv secdesi yapar. Fakat beşinci rek’atın secdesini yaptıktan sonra hatırlayacak olursa o vakit ka’de-i âhîrenin telâfîsi mümkün değildir. Namazının farzlığı bâtıl olur ve farz diye kıldığı beş rek’at namaz nâfileye dönüşür. Bir rek’at daha kılarak bu nâfileyi altıya tamamlar. Farzı tekrar kılar.
Dört rek’atlık farz namazda, eğer ka’de-i âhîre yapıldıktan sonra yanlış­lıkla beşinci rek’ata kalkılacak olursa, bu fazla rek’at secde ile tamamlanmış olsa dahî namazın farzlığını iptal etmez. Fazladan kılınan rek’atı tam bir nâfile hâline getirmek için ona bir rek’at daha ilâve edilir. Selâm tehîr edil­diği için de namazın sonunda sehiv secdesi yapılır.
Kazâ yoluyla telâfînin mümkün olduğu bu örneklerin her birinde sehiv secdesi yapmak gerekir. Öte yandan, bu örnekler kişinin rükû veya secde veya ka’de-i âhîreyi terketmesi durumlarına ilişkindir. Kişi iftitâh tekbîrini terketmişse bunun kazâ yoluyla telâfi edilmesi mümkün olmaz; namaz bâtıl olur.
Sehiv Secdesi Yapılması Gereken Durumlar:
1) Rüknün tekrarı: Namazın rükünlerinden birini tekrar etmek veya bir rüknü tehîr etmek, meselâ bir rek’atta iki defa rükû veya üç defa secde yap­mak durumunda, namaz kılan kişi ister imâm ister münferit olsun, sehiv secdesi gerekir. Birinci ve ikinci rek’atlarda Fâtihâ’nın arka arkaya tekrar okunması, rükûda veya secdede veya teşehhüt yerinde kıraat edilmesi yani Kur’ân okunması da böyledir. Namazın bir rek’atında farz olan kıraat seh­ven terkedilip rükûa gidilse ve rükûda hatırlansa, kıyâma dönülüp tekrar kıraat yapılır ve tekrar rükûa gidilir. Ancak bu durumda bir rek’atta iki rükû yapıldığı için sehiv secdesi gerekir.
2) Takdîm ve te’hîr: Namazın rükünlerinden birinin takdîm veya te’hîr edilmesi sehiv secdesini gerektirir. Meselâ kıraatten önce rükû etmek veya oturacağı yerde kıyâm etmek veya kıyâm edeceği yerde oturmak veya rükû yerinde secde etmek veya secde edecek yerde rükû etmek, kısaca bir fiili başka bir fiilin yerinde yapmak durumunda, namaz kılan kişi ister imâm ister münferit olsun, sehiv secdesi gerekir. Unutulan secdenin sonradan hatırlanarak yapılması hâlinde de bu te’hîri telâfi için sehiv secdesi yapılır.
3) Ara verme: Bu genelde namaz içinde uzunca bir süre tereddüt ve düşünme şeklinde olur. Uzunca bir müddet düşünme veya düşünmenin uzaması, ortalama olarak bir rükün edâ edilecek kadar sürenin, bir rükün veya bir vâcibi edâ etmeksizin, bir şey yapmaksızın geçirilmesi demektir. Bu uzunca düşünme, namaz kılan kişiyi bir rüknü veya bir vâcibi yerinde edâdan alıkoyduğu için sehiv secdesi gerekir. Bir rüknün edâ edildiği sıradaki düşünme ise sehiv secdesini gerektirmez.
Namaz kılan kişi kıyâmda iftitâh tekbîrini aldığında şüphe etse, “uzunca bir müddet” düşündükten sonra, iftitâh tekbîrini almış olduğunu hatırlasa veya “Tekbîr almadım” diye yeniden tekbîr aldıktan sonra başlangıçta tekbîr almış olduğunu hatırlasa sehiv secdesi gerekir.
Fâtihâ’dan sonra ne okuyacağını düşünürken, namazın bir rüknünü edâ edecek miktarda sükût etmiş olsa, sehiv secdesi yapar.
Üç rek’at mı dört rek’at mı kılındığında tereddüt edilerek düşünülse veya Fâtihâ okunduktan sonra hangi sûrenin okunulacağı düşünülse, yine sehiv secdesi gerekir. Çünkü bu durumlarda düşünmenin uzaması sebebiyle vâcip te’hîr edilmiş olmaktadır.
4) Kıraat eksikliği veya fazlalığı: Bir kimse Fâtihâ sûresini hiç okumasa veya büyük bir kısmını okumasa, ya da Fâtihâ’dan sonra sûre koşmasa sehiv secdesi gerekir.
Fâtihâ’yı okuyup, arkasından başka bir sûre okumadan Fâtihâ’yı ikinci kez okuyacak olsa, sehiv secdesi yapmalıdır. Fakat Fâtihâ’yı sûreden sonra ikinci kez okusa, sahîh görüşe göre sehiv secdesi gerekmez. Fâtihâ’yı son iki rek’atta iki kere okuması durumunda da ittifakla sehiv secdesi gerekmez.
Bir kimse, dört rek’at farzın ilk iki rek’atında bir şey okumasa, sonra bunu hatırlasa, son iki rek’atta hem Fâtihâ okur, hem sûre koşar ve selâm­dan sonra sehiv secdesi yapar.
Bir kimse birinci veya ikinci rek’atta Fâtihâ’nın devamında sûre okumasa, rükûda iken veya rükûdan başını kaldırdıktan sonra secdeden önce bunu hatırlarsa, kıyâma avdet eder, yani ayağa kalkar ve sûreyi okur, sonra tekrar rükû eder. Namazın sonunda da sehiv secdesi yapar. Kıyâma dönüp kıraat ettikten sonra rükûu yeniden yapmazsa namazı bozulur. Çünkü sûre okumakla, önce yaptığı rükû iptal edilmiş olur.
Dört veya üç rek’atlı farzların ilk iki rek’atında Fâtihâ’dan sonra birer sûre okunmamışsa, bu sûre üçüncü ve dördüncü rek’atlarda Fâtihâ’dan sonra eklenir. Eğer bu namaz cemaatle kılınan bir akşam veya yatsı namazı ise, üçüncü ve dördüncü rek’atlarda hem Fâtihâ ve hem de eklenecek sûre açıktan okunur. Fâtihâ’nın değil de sadece sûrenin açıktan okunacağını söyleyen de vardır. Ebû Yûsuf’a göre ikisi de gizli okunur. Çünkü son rek’atlarda gizli okumak sünnettir. Ebû Yûsuf’tan diğer rivâyete göre ise, yeri geçtiği için artık bu sûre hiç okunmaz. Hangi görüş alınırsa alınsın hep­sine göre de sehiv secdesi yapmak gerekir.
Namazda Fâtihâ’dan önce sehven başka bir sûre okunsa, Fâtihâ okunup ardından sûre yeniden okunur, namazın sonunda sehiv secdesi yapılır. Bu tertîp noksanı rükû hâlinde bile hatırlansa, doğrulup sırasınca yeniden okunmalıdır. Bu şekildeki bir yanılma pek nâdir vukû bulduğu için, az veya çok olmasına bakılmaz, Fâtihâ’dan önce bir tek harf bile okunsa, yeni baş­tan okuyup sehiv secdesi yapılır.
Bir kimse Fâtihâ okuyup okumadığında tereddüt etse, henüz başka bir sûre okumamışsa Fâtihâ’yı okur. Fakat başka bir sûre okumuşsa artık Fâtihâ’yı okumaz. Çünkü sûrenin Fâtihâ’dan önce okunmuş olma ihtimali daha ağır basar. Bununla birlikte kendisinin bu hususta ağır basan bir kanaati varsa, o kanaatine göre davranmalıdır.
Bir kimse vitirde Kunut duâsını okumadığını rükûdan sonra anlasa, secdeden önce veya sonra olması farketmez, dönüp Kunut duâsı okumaz; namazın sonunda sehiv secdesi yapar. Kunut okumadığını rükû esnasında hatırlasa sa­hîh olan rivâyete göre dönüp Kunut okuması gerekmez. İster dönüp Kunut okusun, isterse dönmeyip namazına devam etsin, sehiv secdesi gerekir.
Kunut tekbîrinin terkinden dolayı sehiv secdesi gerekip gerekmediği konusunda imâmlardan rivâyet olmadığı için kimi âlimler Kunut tekbîrinin terkedilmesi durumunda sehiv secdesi gerekmediğini, kimileri de bayram namazına kıyasla sehiv secdesi gerekeceğini söylemişlerdir.
Vitir kılan kimse, üçüncü rek’atta Fâtihâ ve sûre okumadan Kunut oku­yup rükûa varsa ve Fâtihâ ile sûre okumadığını bu esnada hatırlasa kıyâma dönerek Fâtihâ ve sûre okur.
Kıyâmda iken Fatihâ’dan sonra ve sûreden önce teşehhüt okusa, vâcip olan zamm-ı sûreyi geciktirdiği için sehiv secdesi yapması gerekir.
Dört rek’at farzın son iki rek’atında Fatihâ’dan sonra sûre okusa, tercih edilen görüşe göre, sehiv secdesi gerekmez.
Farz namazların üçüncü ve dördüncü rek’atlarında kasten Fâtihâ veya başka bir sûre okumaksızın sükût edilmesi, kötü bir davranış (isâet) olmakla birlikte sehiv secdesini gerektirmez. Fakat farzın üçüncü ve dördüncü rek’atında sehven sükût edilmişse, Ebû Hanîfe’ye göre sehiv secdesi gerekir.
Münferit olarak namaz kılan kişinin açıktan veya gizliden okumasından dolayı, zâhir rivâyete göre sehiv secdesi gerekmez. Şu var ki gizli okunması gere­ken bir yerde meselâ öğle namazında kasten açıktan okursa isâet etmiş olur. Münferidin gündüz kılınan nâfile namazlarda açıktan okuması da mekrûhtur.
5) Secde ve rükûda hata: Rükû ve secdeyi düzgün, yani ta’dîl-i erkâna uygun olarak yapmayan kişi, sehiv secdesi yapmalıdır. Rükûun ta’dîl edil­mesi yani düzgün yapılmasının ölçüsü, rükûda uzuvları sâkin oluncaya değin durup geri doğrulup kalktığı vakitte uzuvları sâkin oluncaya değin durmaktır. Secdenin ta’dîl edilmesinin ölçüsü ise, secdede uzuvları sâkin oluncaya değin durup geri başını kaldırdığı vakit uzuvları sâkin olunca oturup sonra ikinci secdeye varmaktır. Ta’dîl terkolunmakla sehiv secdesinin vâcip olacağı görüşü Kerhî’ye aittir. Cürcânî’ye göre ise sehiv secdesi lâzım olmaz. Ebû Yûsuf ve Şâfiî’ye göre ta’dîl-i erkânın farz olduğu, dolayısıyla terkedilmesi durumunda namazın fâsid olacağı da dikkate alınarak ta’dîl-i erkân konusunda titiz dav­ranmalı, her bir rüknü düzgün yapmaya ihtimâm göstermelidir.
Bir kimse birinci veya ikinci rek’atta bir secdeyi yapmadığını namazı tamamladığı sırada hatırlasa namazı fâsid olmaz, terkettiği secdeyi yapar, tertîbi terkettiği için sehiv secdesi yapar.
6) Ka’dede hata: Bir kimse ka’de-i âhîreyi unutup başka bir rek’atı kıl­maya kalkarsa, secde etmediği müddetçe oturup sonra sehiv secdesi yapa­r, eğer secdeden sonra hatırlarsa, o kişinin farz diye kıldığı namaz nâfileye dönüşür.
Kişi farz namazda birinci oturuşu unutup kıyâma yönelse de sonra hatırlasa, eğer oturmaya yakın ise oturur. Bu durumda kimileri sehiv secdesi gerekir demişlerse de, sahîh görüşe göre bu durumda sehiv secdesi yapıl­maz. Eğer kıyâma yakın ise, oturmayıp namazına devam eder ve vâcip olan birinci oturuşu terkettiği için namazın sonunda sehiv secdesi yapar. Eğer kişi tam ayağa kalktıktan sonra birinci oturuşu yapmadığını hatırlayıp geri oturacak olursa namazı fâsid olur. Çünkü bu takdirde farz olan kıyâm bozul­muş, namazın tertîbi tamamen değiştirilmiş olur. Bu söylenenler, farz na­maza göredir. Nâfile namazda ise, her hâlükârda oturmak gerekir. Meselâ herhangi bir sünnet namazda, ikinci rek’atın sonunda oturulup Tahiyyât okunmadığı üçüncü rek’atta hatırlanacak olursa, üçüncü rek’atın secdesine varılmadığı sürece hemen oturulur. Namazın sonunda sehiv secdesi yapılır.
Bir kimse dört rek’at nâfileyi birinci oturuşu terkederek kılsa, namazı fâsid olmaz. Sehiv secdesi vâcip olur.
7) Tahiyyât’ı terk: Birinci veya ikinci oturuşta Tahiyyât okumak terkedilse sehiv secdesi lâzım olur. Çünkü vâcibin terki söz konusudur.
Birinci oturuşta teşehhütten sonra “Allahümme salli alâ Muhammed” dense sehiv secdesi lâzım olur. Kimilerine göre de “ve alâ âl-i Muhammed” denmedikçe sehiv secdesi gerekmez. Ebû Hanîfe’ye göre ilk oturuşta teşehhüt üzerine bir harf dahî eklenecek olursa sehiv secdesi lâzım olur. Kimileri de, birinci oturuşta teşehhüt üzerine ziyâde, bir rükün edâ edecek miktar olmadıkça sehiv secdesi gerekmez, sahîh olan da budur demişlerdir.
Namazda Tahiyyât, salavât ve zikirlerin açıktan okunması sehiv secde­sini gerektirmez.
Birinci oturuşta imâm teşehhüdü tezce bitirip üçüncü rek’ata kalkarsa, muktedî teşehhüdü tamamlamadan imâma uymak için teşehhüdün bir kıs­mını terketmemeli; teşehhüdü okuyuncaya değin imâma uymayı geciktirmelidir.
Birinci oturuşta teşehhüd tekrar okunsa, sehiv secdesi gerekir; son oturuşta teşehhüd ikinci kez okunsa sehiv secdesi gerekmez; üç dört defa okunacak olsa o vakit sehven uzunca bir süre beklenmiş olur ve sehiv secdesi vâcip hâle gelir.
8) Öğle namazının ilk oturuşunda namazı tamamladım zannıyla selâm verdikten sonra henüz iki rek’at kılmış olduğunu, geriye iki rek’at kaldığını anlayan kişi, kalkıp namazını tamamlar, sonra sehiv secdesi yapar.
Namazdan çıktım zannıyla bir kimse selâm vermeyi unutarak ka’deyi uzatsa, sonra namazdan henüz çıkmamış olduğunu anlasa hemen selâm verir ve sehiv secdesi yapar.
9) Sehiv secdesi yaparken, sehiv secdesi gerektirecek bir iş yapılsa teselsüle düşme ihtimaline binaen, artık ikinci bir sehiv secdesine gerek olmaz. Bu bakımdan bir kimse kaç kez yanılırsa yanılsın, kendisine vâcip olan sa­dece bir kez sehiv secdesi yapmaktır.
10) İmama sonradan yetişen kimse unutarak imâmla birlikte selâm verecek olsa sehiv secdesi gerekmez.
11) Sehiv secdesi yapması gereken kişi, bunu unutarak selâm verse, araya dünya kelâmı da girmeden sehiv secdesi yapması gerektiğini hatırlasa, mescidden çıkmadıkça ve söz söylemedikçe (biriyle konuşmadıkça) sehiv secdesi yapabilir.
12) Bir kimse öğle namazını “Üç rek’at mı yoksa dört rek’at mı kıldım?” diye kuşkulanırsa; eğer bu kuşku ilk kuşkusu ise namazı baştan kılar, bu kuşku ilk değilse biraz düşünür, kanaatine göre davranır. Namazı yeniden kılması gerekmez.
Meselâ, sabah namazını kılarken “Bir rek’at mı yoksa iki rek’at mı kıl­dım?” diye şüphe etse, biraz düşününce iki rek’at kıldığına kanaat getirirse oturur, selâm verir ve sehiv secdesi yapar. Bir rek’at kıldığına kanaat geti­rirse, bir rek’at daha kılar oturur selâm verir ve sehiv secdesi yapar. Bir mi iki mi kıldığına kanaat getiremeyip kararsız kalsa, az olan ihtimali esas alır, bir rek’at daha ilâve eder ve namazın sonunda sehiv secdesi yapar.
Dört rek’atlı bir namaza başlayan kimse, kıldığı rek’atın birinci rek’at mı, ikinci rek’at mı olduğunda kuşkuya düşüp, bir tarafı tercih edemezse, kendi­sini bir rek’at kılmış sayar ve birinci sayılan rek’atın ikinci ve üçüncü sayılan rek’atın da dördüncü rek’at olma ihtimali bulunduğu için, her bir rek’atın sonunda ihtiyâten teşehhüt miktarı oturur. Bu sûretle dört oturuş yapmış olur.
Bir kimse kıldığı rek’atın ikinci mi yoksa üçüncü mü olduğu hususunda kuşkuya düşse, sahîh görüşe göre, bu rek’atın sonunda oturmaz. Bir tarafı tercih edemediği takdirde bunu ikinci rek’at sayar, geri kalan rek’atları tamamlar. Akşam namazı ile vitir namazının durumu farklıdır. Bu kuşku bunlardan birinde ortaya çıkarsa, oturmak gerekir. Çünkü kuşku edilen rek’atın üçüncü rek’at olma ihtimali bulunmaktadır. Kuşku edilen rek’atın ikinci rek’at olma ihtimaline binâen de teşehhütten sonra bir rek’at daha ilâve edilir. Bunların sonunda sehiv secdesi yapılır.
Dört rek’atlı namazlarda, kılınmakta olan rek’atın dördüncü mü beşinci mi olduğunda ve sabah namazında, kılınan rek’atın ikinci mi üçüncü mü oldu­ğunda ve üç rek’atlı namazlarda, kılınan rek’atın üçüncü mü dördüncü mü olduğunda kuşku edilse, sonunda oturulur. Teşehhütten sonra kalkılır, bir rek’at daha kılınır. Çünkü bu rek’atların fazla olma (yani beşinci, üçüncü, dör­düncü olma) ihtimali vardır. İlâve edilen bir rek’at ile fazla olan kısım nâfile olmuş olur. Sonunda sehiv secdesi yapılır. Bu hüküm, kuşkunun kılınmakta olan rek’atın secdesinden önce olmasına göredir. Eğer bu kuşku, ilk secde yapıldıktan sonra doğmuşsa namaz ittifakla bâtıl olur. Çünkü kuşku duyu­lan rek’atın ziyâde olup farz olan son oturuşunun terkedilmiş olması muh­temeldir. İlk secde hâlinde ise İmam Muhammed’e göre namaz bâtıl olmaz.
Namazı tamamladıktan sonra vâki olan kuşkuya itibar edilmez. Müminin hâli lehine yorumlanıp tamam kılmış olduğuna hükmedilir. Fakat zann-ı gâlibi, namazı eksik kıldığı yönünde ise bu takdirde iâde eder. İmam Muhammed’e göre, teşehhüt okunduktan sonra vâki olan kuşkuya itibar edilmez.
13) Bir kimse “Öğle namazını kıldım mı kılmadım mı?” diye kuşku duysa, vakit içinde ise bu namazı kılmak lâzımdır, vakit çıktı ise bir şey gerekmez.
Rükû veya secde yapıp yapmadığında kuşku duyarsa, namaz içinde ise, kuşku duyduğu şeyi (rükû veya secde) tekrar eder, namazdan ayrıldıktan sonra ise bu kuşkuya itibar edilmez.
14) Mesbûk, yani cemaatle namaza sonradan katılan kimse imâm ile birlikte sehiv secdelerini yapar, isterse bu sehiv secdesini gerektiren iş, kendisinin uymasından önce gerçekleşmiş bulunsun.
Mesbûk, henüz imâm selâm vermeden ayağa kalkıp kıraatte hatta rükûda bulunduktan sonra imâm selâm verip sehiv secdesi yaparsa, mesbûk bu secdelere iştirak eder. Bu ana kadar yapmış olduğu kıraat ve rükûu ara­dan kalkar, hiç yapılmamış gibi olur. İmamın selâm vermesinden sonra kal­kar, eksik kalan rek’atlarını tamamlar. Bununla birlikte mesbûk, imâmın selâmını beklemeden ayağa kalktığında, imâm sehiv secdesi yaparsa, mesbûk ona uymadığı takdirde namazı fâsid olmaz. Namazını tamamla­yınca bu sehiv secdesini kendisi yapar. Ayrıca eğer mesbûk secdeye var­dıktan sonra imâm sehiv secdesi yapacak olsa, mesbûk artık ona uyamaz, namazına devam eder ve namazın sonunda sehiv secdesini kendisi yapar.
Mesbûkun, imâmdan sonra kendi başına kılacağı rek’atlardan birinde sehiv etmesi durumunda sehiv secdesi yapması gerekir. Daha önce imâmla birlikte sehiv secdesi yapmış olması bunu değiştirmez.
Mesbûk, imâm ile birlikte sehven selâm verse bundan dolayı sehiv sec­desi yapması gerekmez. Fakat imâmın selâmından sonra selâm verecek olsa, sehiv secdesi gerekir. Çünkü birinci durumda muktedî, ikinci durumda ise münferittir. Muktedîye kendi sehvinden dolayı sehiv secdesi gerekmez.
15) Sehiv secdesi yapmakta olan veya sehiv secdesinin teşehhüdünde bulunan imâma uymak câizdir. Bu durumda imâma uyan kişi cemaate yetişmiş sayılır. Aynı şekilde sehiv secdesinde namaz hâli devam ediyor olduğu için meselâ kısalttığı bir namazda üzerine sehiv secdesi gereken yolcu, sehiv secdesini yaptıktan sonra ikâmete niyet eylese, kıldığı namazı dörde tamamlar.
16) İmamla cemaat arasında ihtilâf olursa ve meselâ cemaat üç kıldın dese, imâm da dört kıldığını söylese; eğer imâmın dört kıldığına yakîni varsa, yani dört kıldığından eminse, cemaatin sözüne itibar edilmez. Eğer imâm dört kıldığından emin değilse, söz cemaatindir. İhtilâf cemaat arasında olursa, bazısı dört kıldı, bazısı üç kıldı derse, imâm hangi tarafta ise söz imâmındır, imâmla birlikte bir kişi dahî olsa… Ama imâm eğer namazı iâde etse, cemaat de iktidâ etse, yani imâmla birlikte namaza başlasalar, iktidâları sahîh olur. Zira eğer imâmın sözü gerçek ise, sonra kıldıkları na­maz nâfile olur ve cemaat imâma nâfilede uymuş olur. Eğer imâmın sözü yanlış ise kıldığı namaz, vakit namazı olur, farz olur.
REVÂTİB SÜNNETLER
Vakit namazlarıyla birlikte düzenli olarak kılınan sünnetler.
a) Müekked Sünnetler: Sabah, öğle, akşam ve cuma namazının sünnetleri ile yatsının son sün­neti müekked sünnettir. Hz. Peygamber bunları daima kılmış, ender olarak terketmiştir. Mümkün oldukça bunlara riâyet etmelidir.
Şâfiî mezhebine göre müekked sünnetler, sabahın farzından önce iki, öğlenin farzından önce ve sonra ikişer, akşamın farzından sonra iki ve yat­sının farzından sonra iki olmak üzere toplam 10 rek’attır. Cuma namazının farzından önce ve sonra kılınan ikişer rek’at sünnet de müekked sünnettir.
b) Gayr-i Müekked Sünnetler: İkindi namazının sünneti ile yatsı namazının ilk sünneti gayr-i müekkeddir. Peygamberimiz bunları bazen kılmış bazen terketmiştir. Bun­ları da kılmaya çalışmalı, kılmamayı alışkanlık hâline getirmemelidir.
Şâfiî mezhebine göre, öğlenin sünnetlerini dörder rek’at kılmak, ikindi­nin farzından önce dört rek’at, akşamın farzından önce iki rek’at namaz kılmak gayr-i müekked sünnet sayılmıştır. Cuma namazının sünnetlerini dörder rek’at olarak kılmak da böyledir. Hanefîler’den farklı olarak Şâfiîler’de, yatsının farzından önce dört rek’at sünnet yoktur, buna mukâbil yine Hanefîler’in tersine olarak akşam namazından önce iki rek’at sünnet vardır.
Başlanmış nâfile namazın tamamlanması gerekir. Başlanmış nâfile na­maz herhangi bir nedenle bozulacak olursa kazâ edilmesi Hanefîler’e göre vâcip, Mâlikîler’e göre farzdır. Şâfiîler’e göre ise bozulan nâfile namazın kazâ edilmesi gerekmez.
Mekrûh vakitler dışında olmak üzere gece-gündüz istenilen vakitte nâfile namaz kılınabilir. Nâfile namazların evde kılınması daha fazîletlidir.
Nâfile namazların bütün rek’atlarında kıraat farzdır. Şâfiîler’e göre nâfile namazlarda iki rek’atta bir selâm vermek sünnet iken, Hanefîler’e göre iki veya dört rek’atta bir selâm verilebilir. Gündüz kılınan nâfilelerde dört, gece kılınan nâfilelerde sekiz rek’attan fazlasını tek selâm ile kılmak mekrûhtur.
Diğer dört rek’atlı nâfilelerden farklı olarak ikindinin sünneti ile yatsının ilk sünnetinin birinci oturuşunda Tahiyyât’tan sonra Salli-Bârik ve ayağa kalkınca namaza yeni başlıyormuş gibi Sübhâneke okunur.
Hanefî mezhebine göre, öğle ve yatsının son sünnetlerine iki rek’at daha ilâve edilerek dörder rek’at kılmak ve akşam namazının sünnetini altı rek’at olarak (evvâbîn) kılmak mendûp sayılmıştır.
Terâvîh Namazı: Terâvîh, sünnet-i müekkededir. Kadın ve erkek için orucun değil rama­zan ayının sünnetidir. Teheccüt namazı 12 rek’atı geçmediği halde, terâvîh namazı yirmi rek’attır. Yatsı namazı kılındıktan sonra ve vitirden önce kılı­nır.
Terâvîh namazı konusunda sahâbe uygulamasına gelince; Hz. Peygamber’in vefâtından sonra Ebû Bekir ve kısmen de Ömer döneminde terâvîh namazı münferiden, yani cemaat olmaksızın kılınmaktaydı. Bir ramazan gecesi Ömer mescide çıktığında, halkın dağınık bir şekilde terâvîh namazı kıldığını görmüş ve dağınık bir şekilde kılmak yerine insanları bir imâmın arkasında toplayıp terâvîh namazının cemaatle daha derli toplu ve düzenli bir şekilde kılınmasının uygun olacağını düşünmüş ve ertesi gün Übey b. Kâ’b'ı terâvîh imâmı tayin etmiştir.
Revâtib sünnetler dışındaki nâfile namazlar ise sünen-i regâib adını alır. Teheccüt namazı, kuşluk namazı, evvâbîn namazı, tahiyyetü’l-mescid, küsûf ve hüsûf namazları (Güneş ve Ay tutulması esnasında namaz) gibi.

NAMAZLA İLGİLİ BAZI MESELELER
Hasta; bir şekilde farz namazı kılmaya güç yetirememişse, aklı başında olduğu sürece geçirdiği namazları beşten çok değilse, sağlığına kavuştuğu zaman kazâ eder. Sağlığına kavuşamaz ise bu durumda kimi âlimlere göre ıskât etmeleri için vârislerine vasiyet eder. Aklı başında değilse yahut kaçır­dığı namazları beşten fazla ise sıhhatine kavuştuğu zaman onları kazâ et­mesi gerekmez.
Hanefîler’in çoğunluğu­nun kabûlüne göre yolculuk, orta bir yürüyüşle üç günlük bir mesafeden ibarettir. Denizde ise mûtedil bir havada yelkenli bir gemi ile on sekiz saat sürecek bir mesafe “sefer süresi” sayılmıştır. Hanefîler dışındaki çoğunluğa göre, namazların kısaltılmasını mubâh kılan yolculuk, ortalama iki günlük yolculuk veya ağır yükle ve yaya olarak iki konaklık mesafedir.
Kasr: Namazın kısaltılması,
Cem’: İki namazın bir vakitte kılınması.
Seferîliğin Hükümleri: Kasrü’s-salât. Hanefîler, namazların kısaltılması hükmünün ruhsat değil bir azîmet hükmü olduğunu ileri sürerek bu konuda yolcuya tercih hakkı tanimâmış ve kısaltmanın vâcip olduğunu söylemişlerdir. Seferî olan kişi, şâyet birinci teşehhüdü terketmiş veya ilk iki rek’atta kıraatte bulunmamış ise farzı edâ etmiş olmaz. Bu görüşün bir devamı olarak, seferde iken kazâya kalan dört rek’atlık namazların normal duruma dönüldüğünde yine ikişer rek’at olarak kılınması gerektiği söylenmiştir.
Mâlikîler’e göre, seferde namazı kısaltarak kılmak müekked sünnettir. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise yolculukta namazları kısaltarak kılmak bir ruh­sat olup, kullanıp kullanmamak kişinin tercihine bırakılmıştır.
Seferî kimse bir beldede on beş gün ve daha fazla kalmaya niyet edince mukîm olur ve artık namazlarını tam kılar. Eğer on beş günden az kalmaya niyet ederse seferîliği devam eder. Şâfiî ve Mâlikîler’e göre ise, yolcu bir yerde dört gün kalmaya niyet ederse namazlarını tam kılar. Hanbelîler’e göre dört günden fazla veya yirmi vakitten fazla kalmaya niyet ederse na­mazlarını tam kılar.
Namaz cemaatle kılındığında mukîm yolcuya, yolcu mukîme uyabilir. Mukîm kişi, seferî kişiye uymuşsa, seferî iki rek’atın sonunda selâm verince, mukîm selâm vermeyip kalkar, namazı dörde tamamlar. Namazın baş tara­fını imâmla

2

Eylül
2012

FIKIH BİLGİLERİ

Yazar: arafat  |  Kategori: FIKIH  |  Yorum: Yok   |  599 Kez Okundu

Fıkhın, şer’î delillerden elde edilen fıkhî hükümleri sistematik tarzda ele alan dalına fürû-i fıkıh, delillerden hüküm elde etme metodunu inceleyen dalına da usûl-i fıkıh denir.
Ahvâl-i Şahsiyye: Şahsın hukûku.
Hidâyet-i Mürşîde: Yol gösterici hidâyet.

FIKIH MEZHEPLERİ
Genellikle fıkıh mezhepleri, kurucularının isimleri ile anılır. Hanefî mezhebi, Mâlikî mezhebi gibi.
Hanefî Mezhebi: Sünnî fıkıh ekollerinin kronolojik sıra itibariyle ilki olup, İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’ye nisbet edildiği için bu isimle anılmıştır. İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin asıl adı Nu’mân b. Sâbit’tir. M.699 yılında Kûfe’de doğmuş, 767 yılında Bağdat’ta vefât etmiştir. İstihsân metodunu sıklıkla kullanmıştır. Abbâsîler devrinde Ebû Yûsuf’un “kâdi’l-kudât” (baş kadı) olması ile devletin başlıca fıkıh mezhebi hâline gelmiştir.
Mâlikî Mezhebi: İmam Mâlik b. Enes, m.712 yılında Medîne’de dünyaya geldi, 795 yılında vefât etti. İmam Mâlik’in fıkhının en belirgin özelliği, Medîne halkının uygulamasına çok önem vermesidir. Medîneliler’in ameli, mütevâtir sünnet mesâbesindedir. İmam Mâlik’in ve yakın öğrencilerinin görüşlerini toplayan el-Müdevvene isimli hacimli eser, Muvatta’ ile birlikte Mâlikî mezhebinin temel iki kitabı sayılır. Günümüzde Mısır’da, Kuzey Afrika’da (Tunus, Cezâyir, Fas, Sudan) Mâlikî mezhebi çok yaygındır.
Şâfiî Mezhebi: Kurucusu Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî, m.767 yılında Gazze şehrinde (Filistin) doğdu, 820’de vefât etti. İmam Mâlik’ten Medîne fıkhını, İmam Muhammed’den Irak fıkhını öğrendi. Bugün Şâfiî mezhebi ülkemizin güneydoğu ve doğu illeri ile yukarıda sayılan bölgelerde yaygın durumdadır.
Hanbelî Mezhebi: Kurucusu sayılan Ahmed b. Hanbel, m.780’de Bağdat’ta dünyaya geldi, 855’te vefât etti. “Eşyâda aslolan mübâhlıktır”. Re’y ve kıyâstan çok âyet, hadîs ve sahâbe kavli gibi naklî delillere dayanması dikkat çeker. Mezhepte bir bakıma hadîse dayalı fıkıh anlayışı hâkimdir.
Deliller: Araştırılan hususta şer’î-amelî nitelikteki hükme ulaştıran vâsıtaya delil denir. Fıkhî bir hükmün dînî-hukûkî dayanağı (edille-i şer’îyye, edilletü’l-ahkâm) anlamında kullanılır.
Fıkıh literatüründe yaygın genel kabûle göre şer’î delillerden kitâp, sünnet, icmâ ve kıyâs aslî deliller; istihsân, istıslâh (mesâlih-i mürsele), istishâb, sedd-i zerâyi’ gibi deliller de fer’î veya tâli deliller grubunda yer alır. Bu aslî delillerin bir diğer adı da “dört delil”dir (edille-i erbaa).
Kitâp: Âyetler, iman, ahlâk, âdâb-ı muâşeret, geçmiş toplumlardan kıssa ve öğütler, genel insânî ve aklî değerler, beşerî ilişkiler gibi konularda okuyucuya doğrudan ana fikir vermektedir.
İcmâ: İcmâ; müctehidlerin şer’î bir meselenin hükmüne dair görüşlerini aynı yönde olmak üzere tek tek açıklamaları yoluyla meydana gelebileceği gibi (sarîh icmâ), şer’î bir mesele hakkında bir veya birkaç müctehid görüş belirttikten sonra, bu görüşten haberdâr olan o devirdeki diğer müctehidlerin açıkça aynı yönde kanaât belirtmemekle birlikte îtirâz beyânında da bulunmayıp sükût etmeleri sûretiyle de (sükûtî icmâ) oluşabilir.
Kıyâs: Naslarda (Kitâp ve Sünnet’te) hükmü bulunmayan fıkhî meseleye, aralarındaki illet (gerekçe) birliği sebebiyle, naslarda düzenlenmiş meselenin hükmünü vermek” şeklinde tanımlanır.
“Mûsîyi (vasiyet edeni) öldüren mûsâ-leh (vasiyet alacaklısının) vasiyetten mahrum olur.” Böylece, naslarda mûsîyi öldüren mûsâ-leh hakkında özel bir hüküm bulunmadığı halde, kıyâs yoluyla böyle bir kimsenin vasiyetten mahrum olacağına hükmedilmiş olur.
İstihsân: Müctehidin bir meselede, özel bir delil sebebiyle, o meselenin benzerlerinde verdiği hükümden vazgeçip başka bir çözümü benimsemesi, ya da iki farklı kıyâs imkânı bulunduğunda, ilk bakışta dikkat çekmeyen kıyâsı (kapalı kıyâsı) gerekçe birliği açısından daha güçlü bulduğu için açık kıyâsa tercih etmesidir. Buna göre, istihsân çeşitlerini iki gruba ayırmak mümkündür:
1. Genel hükümden istisnâ yoluyla yapılan istihsân.
2. Kapalı kıyas istihsanı.
Istıslâh (Mesâlih-i Mürsele): İslâm hukuk terminolojisinde maslaha terimi geniş anlamda kullanıldığında, hem “yarar sağlama”yı hem “zararı savma”yı ifâde eder. Maslahanın bu iki yönü ayrı ayrı anlatılmak istendiğinde birincisi için “celbü’l-menfaa” (celbü’l-maslaha), ikincisi için “def’u'l-mefsede” (def’u'l-mefsede) tabiri kullanılır. Yorum yoluyla da olsa nasların kapsamına girmeyen ya da “illet” bağı kurularak (kıyâs yoluyla) nasta düzenlenmiş bir olaya bağlanamayan fıkhî bir meselenin hükmünü İslâm fıkhının genel ilkelerine göre belirleme yöntemine “ıstıslâh”, bu metodu uygulayarak hükme ulaşırken esas alınan maslahatlara da “mesâlih-i mürsele” denir.
Örf ve Âdet: Fakîhlere göre bir toplumdaki örf ve âdetin geçerliliği için onun yaygın ve sürekli olması, nasların lafzına ve rûhuna yani İslâm hukûkunun temel ilkelerine aykırı düşmemesi gerekir. Bu şartları taşıyan örfe sahîh örf, taşımayana da fâsid örf adı verilir.
Istıshâb: Daha önce varlığı bilinen bir durumun -aksine delil bulunmadıkça- varlığını koruduğuna hükmetme yöntemidir. “Şekk ile yakîn zâil olmaz.”
İbâha-i Asliyye Istıshâbı: Buna göre bir şeyden yararlanma veya bir davranışta bulunma hakkında naslarda özel bir hüküm yoksa veya kıyâs yahut ıstıslâh yoluyla naslardan bu hususta özel bir sonuç çıkmıyorsa, “Eşyada aslolan mübâhlıktır”.
Berâet-i Zimme Istıshâbı: Bir kimsenin borçlu veya suçlu olduğuna dair delil bulunmadıkça borçsuz ve suçsuz kabul edilmesi esastır. Buna göre, alacaklı olduğunu iddia eden kimse bunu isbât edemediği takdirde davalının borçlu olmadığına; yine, suç işlediği iddiâ edilen kişinin bu fiili isbât edilmedikçe aynı prensibe göre suçlu olmadığına hükmedilir.
Vasıf Istıshâbı: Şer’an varlığı kabul edilen bir hükmün, sebebinin ortadan kalktığı isbât edilmediği sürece sâbit sayılması esastır. Meselâ, satım ve mîrasçılık gibi bir mülkiyet sebebine binâen sâbit olan mülkiyetin, geçerli bir nikâh akdinden sonra kurulan evlilik bağının, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, ortadan kalktığını gösteren bir delil olmadığı sürece devam ettiğine hükmedilir.
İslâm Öncesi Şerîatler: Hz. Muhammed’den önceki ilâhî dinlerin hükümlerinden (şer’ü men kablenâ) Kur’ân-ı Kerîm’de veya Hz. Peygamber’in sünnetinde yer almayanların müslümanlar için bağlayıcı olmadığında âlimler fikir birliği içindedir. Hanefîler dâhil bir grup İslâm âlimi bu tür hükümlerin de müslümanlar hakkında da bağlayıcı delil olacağı görüşündedir.
Sedd-i Zerâî’: Harama, kötü ve zararlı bir sonuca vâsıta olan davranışların yasaklanması, kötülüğe giden yolların kapatılması demektir. “Kötülüklerin önlenmesi, menfaatların elde edilmesinden daha önceliklidir.”
Re’y ve İctihâd: Re’y kelimesi fıkıh literatüründe “hakkında açık bir nas yani âyet veya hadîs metni bulunmayan fıkhî bir konuda müctehidin belli metotlar uygulayarak ulaştığı şahsî görüş” anlamında kullanılan bir terimdir. İctihâd sözlükte “zor ve meşakkatli bir işi gerçekleştirme uğrunda kişinin olanca gayreti göstermesi”, fıkıh ilminde ise “fakîhin şer’î-amelî bir meselenin hükmünü, ilgili delillerden çıkarabilmek için olanca gayreti sarfetmesi” anlamına gelir. Bu melekeye sahip olan kimseye müctehîd denir.
Ehliyet: Kişinin dînî ve hukûkî hükme konu (muhâtap) olmaya elverişli oluşu demektir.
Vücûb Ehliyeti: Kişinin haklara sahip olabilme ve borç altına girebilme ehliyetidir. Vücûb ehliyetinin temelini zimmet ve hukûkî kişilik teşkil eder; bu ehliyetin yaş, akıl, temyiz ve rüşd ile alâkası yoktur.
Edâ Ehliyeti: Kişinin dînen ve hukûken mûteber olacak tarzda davranmaya ve hukûkî işlem yapmaya elverişli oluşu demektir.
Hükmen Bulûğ Yaşı: Ebû Hanîfe’ye göre erkeklerde 18, kızlarda 17 yaş, çoğunluğa göre her ikisi için de 15 yaştır.
Hüküm: İslâm dininin, insanların dünyâ ve âhiret mutluluğunu sağlamak üzere getirdiği kuralların bütününe şer’î hükümler (ahkâm-ı şer’iyye) veya ilâhî hükümler (ahkâm-ı ilâhiyye) olarak tabir edilir.
Amelî Hükümler: Îtikadî hükümlere nisbetle ikinci derecede oldukları için bunlara ahkâm-ı fer’iyye de denilir. Taabbüdî hükümler: ibâdetlerle ilgili dinî hükümlere denilir.
Vaz’î Hüküm: İki durum arasında şâri’in kurduğu bağı ifâde eden vaz’î hüküm, kendi içinde sebep, şart ve mâni’ şeklinde üçe ayrılır.
Sebep: Şâri’in varlığını hükmün varlığı, yokluğunu da hükmün yokluğu için alâmet kıldığı durumdur. Meselâ vakit namazın, ramazan ayının girmesi orucun, malın nisâb miktarına ulaşması zekâtın sebebidir.
Rükün: Bir şeyin varlığı kendi varlığına bağlı olan ve onun yapısından bir parça teşkil eden bir unsuru ifâde eder. İbâdetlerde rükünler ve bunların yanında sıhhat şartları o ibâdetin farzlarını oluşturur. Bunlardan birinin eksik olması o ibâdeti geçersiz (bâtıl, fâsid) kılar. Namazda Kur’ân okumanın (kırâat), rükû veya secdenin terkedilmesi böyledir.
Şart: Bir hukûkî sonucun varlığı kendi varlığına bağlı olan, ancak kendisinin varlığı onun varlığını zarûrî kılmayan ve onun yapısından bir parça teşkil etmeyen fiil veya vasıftır. Meselâ namaz için abdest, nikâh akdinde şâhit şarttır.
Sıhhat; bir fiilin gerekli rükün ve şartları taşıması, butlân; rüknünün veya kurucu unsurlarından birinin eksik olması, fâsid; rüknü ve unsurları tamam olduğu halde şartlarının eksik olmasıdır.
Bâtıl: Bir hukûkî işlemin bâtıl olması, onun kurulmamış ve yok hükmünde olması ve bu işleme hiç bir hukûkî sonucun bağlanmamasıdır.
Müfsîd: Bir ibâdeti bozan veya bir hukûkî işlemi sakatlayan fiil ve eksikliğe denir.
Teklîfî Hükümler: Mükellefin fiilleri.
Vâcip: Dînî literatürde vâcip, Hanefîler hâriç fakîhlerin çoğunluğuna göre, kesin bir delille ve kesin bir sûrette yapılması istenen dînî yükümlülüğü ifâde ederse de Hanefîler bunu farz ve vâcip şeklinde iki kademede ele almayı uygun görürler.
Farz: Fıkıh ilminde, Allah ve Rasûlü’nün mükelleften yapılmasını kesin ve bağlayıcı tarzda istediği fiil demektir. Hanefîler delilin kat’î veya zannî oluşuna göre bir ayırım yaparak, bir fiilin yapılmasını kesin ve bağlayıcı tarzda istendiğini gösteren delil kat’î ise bunu farz, zannî ise bunu vâcip terimiyle ifâde ederler. Farzı terkeden kimse fâsık durumuna düşer. Vâcibin inkârı küfrü gerektirmez.
Farz-ı ayn: Şâri’in her bir mükellefin ayrı ayrı îfâ etmesini istediği mükellefiyettir.
Farz-ı kifâye: Müslümanların ferden değil de toplum olarak sorumlu oldukları mükellefiyetlerdir.
Vâcip: Hanefîler vâcibi çoğu yerde “amelî farz” olarak da adlandırırlar.
Sünnet: Müekked ve ğayr-i müekked çeşidine “hüdâ sünneti” de denir. Hz. Peygamber’in, insan olması itibariyle yaptığı normal ve beşerî davranışlara ise zevâid sünnet veya âdet sünneti denilir. Farz namazlardan önce ve sonra kılınması sünnet olan namazlar için, Şâfiî mezhebinde ayrıca vitir namazı ve şevvalde tutulan altı gün oruç için revâtib sünnet tabiri kullanılır.
Haram li-aynihî: Şâri’in, bizzat kendisindeki kötülük sebebiyle, baştan itibaren ve temelden haramlığına hükmettiği fiildir.
Haram li-ğayrihî: Aslında meşrû ve serbest olduğu halde, haram kılınmasını gerekli kılan geçici durumla ilgili olan fiildir.
Azîmet: Farz, vâcip, sünnet, müstehâp niteliğindeki bir davranışın yapılmasını; haram, mekrûh gibi davranışların da yapılmamasını ifâde eden bütün teklîfî hükümleri içine alır. Hanefîler’e göre, yolculuk esnasında dört rek’atlı farz namazların kısaltılarak ikişer rek’at kılınması esasen bir azîmet hükmüdür.
Ruhsat: Fıkıh ilminde “meşakkat, zarûret, ihtiyaç gibi ârızî bir sebebe bağlı olarak azîmet hükmünü terketme imkânı veren ve yalnız söz konusu ârızî durumla sınırlı bulunan hafifletilmiş ve geçici hükmü” ifâde eden bir terimdir.
İmâmeyn: İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed için kullanılır.
Tarafeyn. İmâm-ı A’zam ile İmam Muhammed için kullanılır.
Şeyhayn: İki şeyh, iki reis, iki büyük imâm demektir. İmâm-ı A’zam ile İmam Ebû Yusuf için kullanılır. En büyük iki halîfe anlamında Hazret-i Ebû Bekr ile Hazret-i Ömer için de kullanılır.
Sekaleyn: İnsanlar ve cinler için kullanılır. Bu iki topluluğa da peygamber olarak gönderildiği için Peygamberimiz Hz. Muhammed’e Rasûlü’s-Sekaleyn denir. Cin ve insanlara fetvâ verene de, Müftiyü’s-sekaleyn denir. (Şeyhü’l-İslâm İbni Kemalpaşa).

TEMİZLİK
Temizlik: Görünür kir ve pisliklerin giderilmesi “necâsetten tahâret”, abdestsizlik durumunun kaldırılması ise “hadesten tahâret” olarak adlandırılır.
Mâsivâ: Allah’ın gayrısından temizlenme.
Hades: Hükmî kirlilik.
Necîs: Dînen kir ve pis.
Mutlak su–Mukayyet su: Yaratıldığı tabî hâlini koruyan, mâhiyetini değiştirecek başka maddeler karışmamış suya mutlak su denilir.
1-Rengi, kokusu ve tadı bozulmamış, içine pis bir madde karışmamış, kullanılması mekrûh ve şüpheli hâle gelmemiş sular hem temiz hem de temizleyici sayılırlar. İnsanın, at, deve, sığır, koyun ve keçi gibi eti yenen hayvanların ve kuşların artığı sular da, bu sulara maddî bir pislik bulaşmadığı sürece kural olarak hem temiz hem temizleyicidir.
2-Temiz ve temizleyici olmakla birlikte kullanılması mekrûh olan sular: Tavuk gibi eti yenen, kedi gibi eti yenmeyen evcil hayvanların, çaylak, doğan gibi yırtıcı kuşların artığı sular böyledir Bu tür sularla abdest almak veya gusletmek mekrûhtur. Ancak normal su bulunmadığında bu sular hem abdest ve gusül gibi hükmî temizlikte hem de maddî temizlikte kullanılabilir.
3-Abdest, gusül gibi hükmî temizlikte kullanılmış olan sular (mâ-i müsta’mel), maddî bakımdan temiz olsalar bile ikinci defa hükmî temizlikte kullanılamaz.
Temiz ve temizleyici olmayan sular: İçine pislik düştüğü kesin olarak veya gâlip zan ile bilinen, tanımı aşağıda gelecek olan az miktardaki sular ile içine düşen pislikten dolayı rengi, tadı veya kokusu bozulan büyük su birikintileri ve akarsular böyledir. Köpeğin, eti yenmeyen vahşî hayvanların artığı sular da temiz değildir.
1-Eşek ve eşekten doğan katırın artığı suların hükmî temizlikte kullanılıp kullanılmayacağı ise şüphelidir. Temiz su bulunmadığında bunlarla abdest ve gusül alınır ve ayrıca teyemmüm yapılır.
2-İçine temiz bir maddenin katılmasıyla incelik ve akıcılığını kaybeden mutlak sulara veya tabiî bir oluşumla meydana gelip özel bir isimle anılan sulara “mukayyet su” denilir. Gül suyu, meyve suyu, maden suyu, diğer helâl meşrubat gibi.
Durgun su-Akar su: Hanefîler’e göre su, avuçlandığında elin dibe değmeyecek derinlikte olması kaydıyla, yüzeyinin yaklaşık olarak 50 m2 olması, Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise hacminin iki kulle (yaklaşık 206 litre) ve daha fazla miktarda olması hâlinde büyük havuz hükmünü alır. Mâlikîler’e göre ise normal abdest ve gusül suyu kabının alacağı su, az su hükmündedir.
Necâset: Ana hatlarıyla ifâde etmek gerekirse, etinin yenmesi ister helâl ister haram olsun, akıcı kanı olan kara hayvanlarından dînî usûle uygun biçimde boğazlanmadan ölen veya öldürülen ve bu hükümde olan hayvanların etleri necistir.
Kan, domuz eti, sarhoş edici içkiler, insan idrarı, dışkısı ve ağız dolusu kusmuğu, etinin yenmesi helâl olmayan hayvanların eti, idrarı ve dışkısı dînen necîs (pis) olduğunda ittifak edilen maddelerdir. Fakîhlerin çoğunluğu şarabı da maddeten necîs saymışlardır.
Eti yenen hayvanların idrar ve dışkısını Mâlikî ve Hanbelîler necîs saymazken Şâfiîler necîs sayar. Hanefîler’e göre tavuk, kaz gibi kümes hayvanlarının dışkıları “necâset-i galîza” (ağır pislik), sığır, koyun, geyik gibi dört ayaklı hayvanlarınla ise “necâset-i hâffe” (hafif pislik) olarak nitelendirilir.
Hanefîler’e göre at, eşek ve katırın idrar ve dışkısı ile havada pislemeleri sebebiyle sakınılması zor olduğu için, atmaca, kartal, güvercin gibi kuşların dışkıları, hafif pislik grubundadır. Domuz ve köpekte ihtilâf olmakla birlikte canlı hayvanların bedenleri necis olmayıp salya, idrar ve dışkıları etinin hükmüne tâbi olarak ağır veya hafif necis sayılır.
Hayvanların derisi tabaklanınca temiz olur. Hanefîler domuz derisini, Şâfiîler domuz ve köpek derisini hâriç tutarak meytenin (murdar hayvan) derisinin tabaklanınca temiz olacağı görüşündedir. Meytenin, içine kan nüfûz etmeyen boynuz, kemik, tüy, diş gibi katı cüzleri de Hanefîler’e göre temizdir. Hanefî ve Mâlikîler’e göre menî, necîs olsa da kurumuş ise ovalamakla temizlenmiş sayılır.
Ağır sayılan necîs madde eğer katı ise yaklaşık 3.5 gramı (1 dirhem), sıvı ise el ayasını (avuç içi) kapsayacak miktarı ve fazlası vücut, elbise veya namaz kılınacak yerde bulununca namazın sıhhatine engel olur. Hafif necâsetin ise bir uzvun veya onu örten elbisenin dörtte birinden az miktarına bulaşmış olması namazın sıhhatine engel olmaz.
İstibrâ, İstincâ ve İstinkâ: Küçük abdest bozduktan sonra idrar yolunda kalabilecek idrar damla ve sızıntılarının tamamen kesilmesi için bir süre bekleme, bundan sonra vücuttaki idrar sızıntılarını temizleme işlemine istibrâ denilir. İstincâ; temizlik yani büyük abdest bozulduktan sonra dışkı ve idrar yollarında yapılacak dışkı, idrar vb. temizliğidir. İstinkâ; taharetlenirken hiç pislik kalmadığına kanaat getirinceye kadar temizlenmek, ayrıca erkeklerin istibrâ yapmasıdır.
İstiskâ: Yağmur yağması için istiğfarda bulunup, duâ etmek demektir.

ABDEST
Namaz kılmak, Kâbe’yi tavâf etmek, tilâvet secdesi yapmak, Kur’ân’a dokunmak için abdest dînen gereklidir. Sünnî mezheplerin çoğu bunların farz olduğunda görüş birliğinde olup yalnız Hanefîler Kâbe’yi tavâfta abdesti vâcip görürler. Kur’ân’a dokunmak için abdestin farz olduğu hükmü, Kur’ân’a ve Sünnet’e dayandırılmakla birlikte esasen müslümanların Kur’ân’a atfettikleri önemi ve ondan istifâdeyi âzamî ölçüye çıkarma gayretlerini yansıtan ve bünyesinde birçok sosyal ve psikolojik gerekçeyi barındıran kolektif şuur konumundadır.
Abdestin Farzları: Abdestin bu dört farzında Sünnî fıkıh mezhepleri ittifak etmiştir. Ancak Hanefî mezhebinin dışında kalan diğer üç Sünnî mezhebin buna bazı şartları da ilâve ettiği görülür. Meselâ niyet bu üç mezhebe göre, abdeste başlarken besmele çekmek Hanbelîler’e göre, dört farzın âyette sayılan sıraya uygun yapılması (tertîb) Şâfiî ve Hanbelîler’e göre, bu işlemlerin ara verilmeden yapılması (muvâlât) Mâlikî ve Hanbelîler’e göre farzdır. Ca’ferîler, abdestle ilgili âyetin ifâde tarzından hareketle ayakların yıkanmasının değil meshedilmesinin farz olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu görüşe yakın olan bazı Sünnî âlimler de vardır.
Abdestin Sünnetleri: Ağız ve burun temizliği (mazmaza ve istinşâk). Su ile iyice ovmak (delk).
Abdesti Bozan Durumlar: Şâfiî ve Mâlikîler’e göre idrar ve dışkı yolları hariç vücuttan çıkan kan ve benzeri sıvı maddeler abdesti bozmaz. Hanefîler’e göre rükûlu ve secdeli namazda sesli gülme abdesti de bozar. Diğer mezhepler ise sadece namazın bozulacağı görüşündedir. Özürlü kimse için de namaz vakti çıkınca abdesti bozulmuş olur.
Hanefîlerin dışındaki üç mezhebe göre bir kimsenin kendi cinsel organına temâsı da abdesti bozar. Bir kimse abdest aldığını kesin olarak bilse de abdestinin bozulup bozulmadığında tereddüt etse, Mâlikîler’e göre abdesti bozulmuş olur, diğer üç mezhebe göre ise bu durumda abdest bozulmuş sayılmaz.
Özürlünün Abdesti: Özürlü kimseye mâzûr-mâzûre denilir. Namaz vaktinin çıkmasıyla özürlü kimsenin abdesti bozulmuş olur, yeni namaz vaktinde tekrar abdest alması gerekir. İmam Şâfiî’ye göre özürlü kimsenin her namaz için ayrı abdest alması gerekir. Kadınlar için aybaşı ve lohusalık hâli farklı fıkhî hükümlere tâbi olup bunun dışında kalan kanamalar ve devamlı akıntılar (istihâze) özür hâli sayılır.
Mesh: Abdest alırken baş, boyun ve kulakların meshedilmesi abdestin ilkten (aslî) hükmü, mest ve sargı üzerine mesh ise yıkama yerine geçen (bedel, halef) bir işlemdir.
Mest Üzerine Mesh: Mestin abdestli olarak giyilmiş, mestin ayağın abdestte yıkanması gereken yerlerini tamamen kaplamış, ayrıca dayanıklı ve sağlam bir maddeden yapılmış olması aranır. Mest ile yaklaşık 6 kilometre yürünebilmesi veya bırakıldığında dik durabilmesi bu dayanıklılık ve sağlamlığın ölçüsü olarak zikredilir. Mestin topuktan aşağı kısmında, altında veya üstünde ayak parmaklardan üçü girecek şekilde bir deliğin, yarık veya yırtığın bulunmaması, mestin içine su almaması da gerekir. Üzerine deri kaplanmış veya altlarına pençe vurulmuş çorap üzerine mesh edilebilir. Hanefî fakîhlerinden Ebû Yusuf ve İmam Muhammed, altına pençe vurulmuş olması şartını aramaksızın kalın ve içini göstermeyen dayanıklı keçe ve yün çoraplar üzerine, bir grup fakîh ise bu şartları da aramayarak çorap üzerine meshedilebileceği görüşündedir.
Abdesti bozan durumlar mest üzerine meshi de bozar. Üzerine meshedilen mestin ayaktan çıkması veya çıkarılması, mestin içine giren suyun bir ayağın yarıdan fazlasını ıslatması, mesh süresinin sona ermesi meshi bozar.
Mest Üzerine Meshin Süresi: Yolcu olmayanlar için bir gün bir gece (24 saat), yolcular için üç gün üç gecedir (72 saat). Bu süre, mestin abdestli olarak giyilmesinden sonra ilk hadesten yani abdesti bozan ilk durumdan başlar. Bu süre dolduktan sonra, ayaklar su ile yıkanarak abdest alınıp gerekiyorsa mest tekrar giyilmelidir. Öte yandan, ayaklarını yıkamak sûretiyle abdestli olan kimsenin bu abdesti devam ettiği sürece mestleri çıkarıp giymesiyle abdesti bozulmaz. Mestlerin üzerine meshetmek sûretiyle abdestli olup mestlerini çıkaran kimse, sadece ayaklarını yıkayarak abdestini tamamlayabilir.
Sargı Üzerine Mesh: Sargının abdestsiz veya cünüp iken sarılmış olması meshe engel olmadığı gibi, bu meshin süresi de yoktur. Doldurulmuş veya kaplanmış dişler de sargılı veya merhemli yara -veya suyun deriye ulaşmasını engelleyen fakat çıkarılması zor olan boya vb.nin bulaştığı organ- gibidir. Suyun kaplama ve dolguya ulaşması yeterlidir.

GUSÜL
Şâfiîler hâriç fakîhlerin çoğunluğu, cünüplük için menînin şehvetle gelmesini şart gördüklerinden, ağır kaldırma, düşme, hastalık gibi sebeplerle menînin gelmesini cünüplük sebebi saymazlar.
Guslün Farzları: Hanefî ve Hanbelî mezhebinde ağız ve burnun içi gusülde bedenin dış kısmından sayılmıştır. Böyle olunca guslün; ağza su almak (mazmaza), burna su çekmek (istinşâk) ve bütün vücudu yıkamak şeklinde üç farzından söz edilir. Mâlikî ve Şâfiîler ile Şîa’dan Ca’ferîler’e göre ağız ve burnun içini yıkamak sünnettir. Gusülde niyet Hanefîler’e göre sünnet, diğer mezheplere göre farzdır. Mâlikîler’e göre vücudu ovalamak ve gusül işlemlerinin arasını açmamak da guslün farzlarındandır.

TEYEMMÜM
Namaz vakti girmeden teyemmüm edilmesi câizdir. Hanefî mezhebine göre su bulunmadığı, mâzeret hâli kalkmadığı sürece bir kimse yaptığı teyemmümle dilediği kadar farz ve nâfile namaz kılabilir. Hanefî mezhebi dışındaki üç mezhebe göre, teyemmümün geçerli olabilmesi için namaz vaktinin girmiş olması gerekir ve bir teyemmümle birden fazla farz namaz kılınamaz. Ancak Hanbelîler birden fazla kazâ namazı kılınabileceği görüşündedir.
Teyemmümü Bozan Durumlar: Yaptığı teyemmümle namaz kılan kimse namaz esnasında suyu görürse veya su bulunursa, teyemmümü bozulmuş olur. Namazı teyemmümle kıldıktan sonra su bulunursa vakit çıkmamış bile olsa kılınan bu namazın iadesi gerekmez. Şâfiîler bu durumda iâdeyi gerekli görür. Namaz vakti çıktıktan sonra ise iâdenin gerekmediğinde görüş birliği vardır.

KADINLARA MAHSUS HALLER
Hayız: Hayız kanının kesilmesiyle kadının temizlik dönemi başlar. Fıkıh bilginlerinin çoğunluğuna göre kadınlar 9 yaşlarından itibaren âdet görmeye başlar ve yaklaşık 50-55 yaşlarına geldiklerinde âdetten kesilirler. Bugünkü tıbbî bilgiler âdet kanamasının 11-13 yaşlarında başlayıp 45-50 yaşlarında sona erdiğini, âdet süresinin de 3-6 gün civârında olduğunu ifâde etmektedir.
Hanefî mezhebine göre âdetin en az süresi 3, en uzun süresi 10 gündür. İki âdet arasında kalan en az temizlik süresi de 15 gündür.
Hayızlı bir kadın hac ibâdetini edâ ederken Kâbe’yi tavâf hâriç, hacla ilgili bütün işlemleri ve ibâdetleri (menâsik) yapabilir. Haccın rüknü olan ziyâret (ifâza) tavâfını yapmak üzere temizleninceye kadar Mekke’de bekler. Hanefîler’e göre hayızlı olarak tavâf yapılması geçerli olmakla birlikte cezâ kurbanı kesilmesi gerekir.
Mâlikî fakîhleri ise, bazı sahâbe ve tâbiîn âlimlerinden rivâyet edilen görüşlerin desteğiyle, kadının hayız süresi içinde Kur’ân okuyabileceğini, fakat hayız kanı kesildiği andan itibaren gusledip temizleninceye kadar cünüp hükmünde olup Kur’ân okuyamayacağını belirtmişlerdir. İbn Hazm bu şartı da aramaz. Mâlikîler ve İbn Hazm dâhil bir grup İslâm bilgini, cünüplük hâlinin irâdî, hayzın ise gayr-i irâdî oluşundan hareketle hayızlı kadın lehine bir ayırım yapmayı gerekli görmüş, özellikle Mâlikîler kadınların Kur’ân öğretimi ve öğrenimi için böyle bir ruhsata ihtiyacı bulunduğu noktasından hareket etmişlerdir.
Hayızlı kadınla cinsel ilişkide bulunmak, (ilk günlerdeki ilişki için 4,25 gr., son günlerdeki için bunun yarısı miktarda altın) sadaka vermesi de gerekli görülür. Hanefîler hayız kanının alışılmış, belirli âdet süresinin sonunda kesilmesinden itibaren bir namaz vakti geçtikten sonra gusül yapılmasa da cinsel ilişkinin câiz olduğu görüşündedir.
Nifâs: Hanefî ve Hanbelîler nifâsın en uzun süresinin 40, Mâlikî ve Hanbelîler ise 60 gün olduğu görüşündedir. Normal doğumla veya el, ayak gibi uzuvları belirmiş olan bir çocuğun düşmesiyle nifâs hâli meydana gelir.
İstihâze: Şâfiî ve Mâlikîler’e göre her bir farz namaz için ayrıca abdest almak gerekir.

2

Eylül
2012

ÎTİKÂDÎ BİLGİLER

Yazar: arafat  |  Kategori: iTiKAT  |  Yorum: Yok   |  442 Kez Okundu
ÎTİKÂDÎ FIRKALAR
Akâid mezhepleri, Şîa, Mu’tezile, Havâric gibi belli topluluklara nisbet edildiği gibi kurucusuna izâfetle de anılmıştır: Mâtürîdî, Eş’arî gibi… Ana akâid mezheplerinin ayrıldığı kollar da fıkıh mezhepleri gibi daha çok bir şahsa nisbet edilmiştir. Akâid mezhepleri için daha çok “grup” anlamına gelen “fırka” (çoğulu fırak), “görüş” anlamına gelen “makâle” (çoğulu makalât) ve “anla

yış tarzı” manasına gelen “nihle” (çoğulu nihal) kelimeleri kullanılır. Akâid mezhepleri, ehl-i sünnet (fırka-i nâciye) ve ehl-i bid’at olmak üzere ikiye ayrılarak incelenmiştir.
Ehl-i Sünnet: Hadîste geçen “kurtuluşa erenler” ifâdesinden hareketle “fırka-i nâciye” (kurtuluşa eren grup) adı da verilmiştir. Ehl-i sünnet, Allah’ın zâtı, sıfatları, âlemin yaratılışı, kader, peygamberlik, mûcize ve kerâmet, şefaat, haşir ve âhiret gibi İslâm akâidinin temel konularında fikir birliği içinde olmakla beraber, bu konuların detaylarında, îzâh ve yorumlanmasında farklı görüşlere de sahip olmuş, bu sebeple kendi arasında, Selefiyye, Mâtürîdiyye ve Eş’ariyye olmak üzere üçe ayrılmıştır. Selefiyye’ye “Ehl-i sünnet-i hâssa”, Mâtürîdiyye ve Eş’ariyye’ye “Ehl-i sünnet-i âmme” de denilir.
Ehl-i Bid’at: Ehl-i sünnet’e muhalefet eden mezhep ve gruplar anlamında kullanılır. Buna göre ehl-i bid’at terimi, ehl-i sünnet teriminin karşıtıdır. Galiyye, Bâtıniyye, Yezîdiyye gibi ehl-i bid’at sayılan mezheplerin bir kısmı, görüşleri itibariyle İslâm ve iman çerçevesinin dışında kalırlar. Bir kısmı da sünnete aykırı davranmış olurlar; fakat görüşleri kendilerini din dışında bırakmaz. Bunlar ehl-i kıbledirler ve İslâm ümmetine mensupturlar: Hâriciyye, Mu’tezile, Şîa gibi… Bid’atçi mezhepleri, Mu’tezile, Hâriciyye, Şîa, Mürcie, Müşebbihe ve Cebriyye olmak üzere genelde altı gruba ayırmak mümkündür.
Selefiyye: İman esaslarıyla ilgili konularda ilk dönem bilginlerini izleyerek âyet ve hadîslerdeki ifâdelerin zâhiri ile yetinip bunları aynen kabul eden, teşbîh ve tecsîme düşmeyen (Allah’ı yaratıklara benzetmeye ve cisim gibi düşünmeye yeltenmeyen), bunları başka bir anlama çekme (te’vîl) yoluna gitmeyen Ehl-i sünnet topluluğunu belirtmek için kullanılır. Allah’ın zâtî, fiilî ve haberî sıfatlarının hepsini te’vilsiz, nasılsa öyle kabul ettiği için Selefiyye’ye “Sıfâtiyye” de denilmiştir.
İmam Şâfiî, İmam Mâlik, Ahmed b. Hanbel bir kısım görüşleri itibariyle Ebû Hanîfe- Evzaî, Sevrî gibi müctehid imâmlar, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Dârimî, İbn Mende, İbn Kuteybe ve Beyhakî gibi hadîsçiler, Taberî, Hatîb el-Bağdâdî, Tahâvî, İbnü’l-Cevzî ve İbn Kudâme gibi bilginler Selef düşüncesinin önde gelen isimleri arasında sayılabilir.
İlk dönem (mütekaddimûn) Selefiyye anlayışının en belirgin özelliği akâid sahasında akla rol vermemek, âyet ve hadîsle yetinmek, mânası apaçık olmayan, bu sebeple de başka mânalara gelme ihtimali bulunan âyet ve hadîsleri yorumlamadan, bunları bilmeyi Allah’a havale etmektir. Sonraki dönemin en meşhur Selef âlimleri (müteahhirîn-i Selefiyye) arasında İbn Teymiyye, İbn Kayyim el-Cevziyye (ö. 1350), İbnü’l-Vezîr (ö. 40/1436), Şevkânî (ö. 1834) ve Mahmûd Şükrî el-Âlûsî (ö. 1924) sayılabilir. En yoğun oldukları ülkeler Suudi Arabistan, Kuveyt ve Körfez ülkeleridir.
Eş’ariyye: Akâid konusunda Ebü’l-Hasan Ali b. İsmâil el-Eş’arî’nin görüşlerini benimseyen Ehl-i sünnet mezhebine verilen isimdir. Mezhebin kurucusu olan İmam Eş’arî, (873) yılında Basra’da doğmuş, kırk yaşına kadar Mu’tezile mezhebine bağlı kalmış, sonra “üç kardeş meselesi” diye bilinen meselenin tartışmasında hocası Ebû Ali el-Cübbâî’ye (ö. 916) üstün gelmiş, hocasının görüşlerini doyurucu bulmadığı için Mu’tezile’den ayrılmış ve Eş’arîliği kurmuştur. İmam Eş’arî, Allah Teâlâ’nın ezelî sıfatları bulunduğunu kabul etmiş, inanç konularında akla da değer vererek, âyet ve hadîslerin yanında aklî deliller de kullanmıştır.
En meşhur Eş’arî kelâm bilginleri arasında, Bâkıllânî (ö. 1013), İbn Fûrek (ö. 1015), Cüveynî (ö. 1085), Gazzâlî (ö. 1111), Şehristânî (ö. 1153), Âmidî (ö. 1233), Fahreddin er-Râzî (ö. 1210), Kâdi Beyzâvî (ö. 1286), Teftazânî (ö. 1390) ve Cürcânî (ö. 1413) sayılabilir.
Eş’arîlik, daha çok Mu’tezile’ye bir karşı tez olarak doğmuştur. Bu sebeple Eş’arîlik, Selef inancına Mâtürîdîlik’ten daha uzak olarak gösterilebilir. Eş’arî bilginler zamanla te’vîle çok fazla yer vermişlerdir. Eş’arîlik daha çok Endülüs, Hicaz, Kuzey Afrika, Mısır, Irak, Suriye ve Endonezya’da yayılmıştır.
Mâtürîdiyye: Akâid konusunda Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd el-Mâtürîdî’nin görüşlerini benimseyenlerin oluşturduğu Ehl-i sünnet mezhebinin adıdır. Mâtürîdîlik, akaid sahasında âyet ve hadîsle birlikte, aklı da dinin anlaşılması için gerekli bir temel kabul etmiştir. Eş’ariyye ile Mu’tezile arasında yer almıştır. Hakîm es-Semerkandî (ö. 953), Ebû Seleme es-Semerkandî (ö. IV/X. asır), Ebü’l-Yüsr Muhammed el-Pezdevî (ö. 1100), Ebü’l-Maîn (Muîn) en-Nesefî (ö. 1115), Ömer en-Nesefî (ö. 1142), Ebü’l-Berekât Hâfızüddin en-Nesefî (ö. 1310), Burhâneddin en-Nesefî (ö. 1289), İbnü’l-Hümâm (ö. 1457), Kadı Celâleddinzâde Hızır Bey (ö. 1458) ve Beyâzîzâde Ahmed Efendi (ö. 1687) en meşhur Mâtürîdî kelâmcılarıdır.
Mâtürîdiyye; Ehl-i sünnet’in temel prensiplerinde Eş’arîler ile aynı görüşte olmakla beraber, şu görüşleriyle onlardan ayrılırlar:
1. Dinî tebliğ olmasa da kişi akılla Allah’ı bulabilir.
2. İyi ve kötü, güzel ve çirkin akılla bilinebilir. Allah Teâlâ bir şeyi güzel ve iyi olduğu için emretmiş, kötü ve çirkin olduğu için yasaklamıştır.
3. Kulda başlı başına bir cüz’î irâde vardır. Kul irâdesiyle seçimini yapar, Allah da kulun seçimine göre fiili yaratır.
4. Yüce Allah’ın diğer sıfatları gibi tekvîn sıfatı da ezelîdir.
5. Allah kulun gücünün yetmeyeceği şeyleri kula yüklemez.
6. Allah’ın fiillerinin muhakkak bir sebep ve hikmeti vardır. Fakat kul her zaman bu sebep ve hikmetleri bilemeyebilir.
7. Peygamberlerde aranan niteliklerden biri de erkek olmaktır. Bu sebeple kadın peygamber gönderilmemiştir.
8. Allah’ın nefsî kelâmı işitilemez. İşitilen nefsî kelâmın varlığını gösteren lafzî kelâm yani Kur’ân’ın harf ve sesleridir.
Mâtürîdiyye, Türkiye, Balkanlar, Orta Asya, Çin, Hindistan, Pakistan ve Eritre’de yayılmıştır. Genellikle Türkler fıkıhta Hanefî, inançta Mâtürîdî’dirler.
Mu’tezile: Ehl-i sünnet bilginlerinden Hasan-ı Basrî’nin (ö. 728) dersini terkeden Vâsıl b. Atâ (ö. 148) ile ona uyanların oluşturduğu mezhep bu isimle anılır. Mu’tezile ise kendini “ehlü’l-adl ve’t-tevhîd” diye adlandırır. Akılcı bir mezhep olan Mu’tezile, mantık kurallarıyla çelişir gördüğü âyet ve hadîsleri Ehl-i sünnet’ten farklı biçimde yorumlamış ve bu yorumlarında akla öncelik vermiştir. Bu mezhep, aynı zamanda iyi bir edebiyatçı ve tefsirci olan Ebü’l-Hüzeyl el-Allâf (ö. 850), Nazzâm (ö. 845), Câhiz (ö. 869), Bişr b. Mutemir (ö. 825), Cübbâî (ö. 916), Kâdi Abdülcebbâr (ö. 1025) ve Zemahşerî (ö. 1143) gibi büyük kelâmcılar yetiştirmiştir. Abbâsîler döneminde en parlak günlerini yaşamış olan Mu’tezile daha sonra etkinliğini hatta bir mezhep olma hüviyetini yitirmiştir.
Günümüzde Mu’tezile başlı başına bir mezhep olarak mevcut olmamakla birlikte görüşleri Şia’nın Ca’feriyye ve Zeydiyye kolları ile Haricîliğin İbâziyye kolunda yaşamaktadır.
Mu’tezile’nin görüşleri beş prensip hâlinde sistemleştirilmiştir. Bunlar da;
1. Allah’ın zât ve sıfatları yönüyle bir kabul edilmesi (tevhid),
2. Kulların ihtiyârî fiillerini hür irâdeleriyle yaptığı ve kul için en uygun olanı yaratmanın Allah’a gerekli olduğu (adl),
3. İyilik yapanın mükâfât, kötülük yapanın da cezâ görmesinin zorunluluğu (va’d ve vaîd),
4. Büyük günah işleyenin iman ile küfür arasında fısk mertebesinde olduğu (el-menzile beyne’l-menzileteyn),
5. İyiliği yaptırmaya ve kötülüğü önlemeye çalışmanın bütün müslümanlara farz olduğu (emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker) prensipleridir.
Cebriyye: İrâde hürriyeti konusunda Mu’tezile’ye taban tabana zıt görüşlere sahip olan Cebriyye mezhebi, her şeyin Allah’ın ilmi ve irâdesi dâhilinde cereyan ettiğini, insanın çizilmiş bir kaderinin olduğu, insanın irâde hürriyeti, seçme imkânı ve fiil gücü bulunmadığını, insan fiillerinin gerçek fâilinin Allah olduğunu, kulun Allah tarafından önceden takdir edilmiş bulunan işleri yapmaya mecbur olduğunu savunur. “Biz kapı gibiyiz, hareket ettiren olursa hareket ederiz”.
Hâricîlik: Hâricîlik ekolü (Havâric), Hz. Ali ile Muâviye arasında geçen Sıffîn Savaşı’ndan (657) sonra halife tayin işi hakeme bırakılınca ortaya çıkmıştır. Bu durumda bir grup, Hz. Ali’ye isyan edip büyük günah işleyenlerin dinden çıkacağı ve günah işleyen devlet başkanına itaat edilmeyeceğini savunur. Bu mezhebin İbâziyye kolu günümüze kadar yaşama imkânı bulmuştur. Günümüzde İbâzîler’e daha çok Kuzey Afrika, Madagaskar, Zengibar ve Umman sultanlığında rastlanır. Kur’ân’ın sadece zâhirine dayanmaları sebebiyle Ehl-i sünnet’e göre bazı farklı fıkhî görüşleri de vardır. Mutezile ve Hâricîlere göre iman, amelden bir cüzdür.
Şia: Ehl-i sünnet grubunun dışında yer alan, günümüze kadar varlığını koruyan ve hâl-i hazır İslâm dünyasında da önemli sayıda taraftarı bulunan en önemli itikadî, fıkhî ve siyasî mezheptir. Hz. Peygamber’in vefâtından sonra Hz. Ali’yi halifeliğe en lâyık kişi olarak gören ve onu ilk meşrû halife kabul eden, vefâtından sonra da hilâfete Ali evlâdının getirilmesi gerektiğine inanan toplulukların ortak adı olmuştur. Şia’nın günümüze ulaşan üç büyük fırkası Zeydiyye, İsmâiliyye ve İmâmiyye-İsnâ-aşeriyye’dir.
İmâmiyye: Çağımızda dünya müslümanlarının yaklaşık yüzde onunu teşkil eden Şia’nın büyük çoğunluğunu bünyesinde toplayan ana koldur. Sadece Ehl-i beyt’e mensup râvîlerin hadîs rivâyetini kabul eder, ilk üç halîfenin hilâfetini meşrû görmez ve devlet başkanlığına Hz. Ali ve soyunun nass ile tayin edildiğini yani imâmlığın (halîfeliğin) bunlara ait olduğunu, Hz. Peygamber’in bunu açıkça belirttiğini ve bunların vahiy alma hariç peygamberlere benzer vasıflara sahip olup günah işlemekten ve hata yapmaktan korunmuş (mâsûm) olduklarını iddia ederler. Küçük yaşta gâip olan on ikinci imâmın kurtarıcı (mehdî) olarak tekrar geri geleceğine inanma, açık ve gizli bir tehlikenin bulunduğu durumlarda inancı gizleme ve farklı görünme (takiyye), Hz. Ali’ye biât etmeyen sahâbîlere karşı tavır alma ve onları ta’n etme de yine mezhebin temel ön kabullerindendir. İmâmiyye hâlen İran’ın resmî mezhebi olup Irak’ta ve Azerbaycan’da yaşayan müslümanların yüzde altmışı da bu mezhebe mensuptur.
Zâhiriyye: Dâvûd ez-Zâhirî (ö. 883) ve İbn Hazm (ö. 1064) ekolün iki büyük imâmıdır. Re’y ictihâdına şiddetle karşı çıkıp âyet ve hadîslerin zâhirine tutunmanın tek yol olduğunu savunan bu ekol hicrî IV. asırdan itibaren bir süre etkili olmuştur.
Ca’feriyye: Mut’a nikâhını câiz görme, abdestte çıplak ayakların üstüne meshi yeterli sayma, boşamada iki şâhit zorunluluğu, beş vakit namazı cem’ yoluyla üç vakitte kılma, zekâtı (humus) din adamları eliyle toplama gibi bazı farklı görüş ve uygulamaları vardır.
Zeydiyye: Mest üzerine meshi, gayr-i müslimin kestiğini yemeyi ve Ehl-i kitap’tan bir kadınla evlenmeyi câiz görmezler.

İMAN
İman sözlükte, “bir kişiyi söylediği sözde tasdik etmek, doğrulamak, söylediğini kabullenmek, gönül huzuru ile benimsemek, karşısındakine güven vermek, güvenlikte olmak, şüpheye yer vermeyecek biçimde içten ve yürekten inanmak” anlamlarına gelir.
Terim olarak ise, Hz. Peygamber’i, Allah Teâlâ’dan getirdiği kesin olarak bilinen hükümlerde (zarûrât-ı dîniyye) tasdik etmek, onun haber verdiği şeyleri tereddütsüz kabul edip bunların gerçek ve doğru olduğuna gönülden inanmak demektir.
İcmâlî İman: İnanılacak şeylere kısaca ve toptan inanmak demektir
Tafsîlî İman: İnanılacak şeylerin her birine, açık ve geniş şekilde, ayrıntılı olarak inanmaya tafsîlî iman denilir.
Taklîdî ve Tahkîkî İman: Delillere dayalı olmaksızın sadece çevrenin telkini ile meydana gelen ve âdeta kişinin İslâm toplumunda doğup büyümüş olmasının tabii sonucu olarak gözüken imana taklîdî iman denilir. Delillere, bilgiye, araştırma ve kavramaya dayalı imana ise tahkîkî iman denir.
İmanın Geçerli Olmasının Şartları: Dünya hayatından ümit kesme (ye’s) durumunda gerçekleşmemiş bulunması gerekir.
İslâm: İtaat etmek, boyun eğmek, bağlanmak, bir şeye teslim olmak, esenlikte kılmak” anlamlarına gelir. Her müşrik kâfirdir, fakat her kâfir müşrik değildir.
Tekfîr: Müslüman olduğu bilinen bir kişiyi, inkâr özelliği taşıyan inanç, söz veya davranışından ötürü kâfir saymak demektir. İrtidât ise müslümanın dinden çıkması anlamına gelir. Dinden çıkana mürted denilir.
Allah’ın Varlığının Delilleri: Allah’ın varlığını ispatlamak için insanın fıtraten Allah inancına sahip oluşu (fıtrat delili), âlemin ve âlemdeki varlıkların sonradan yaratılmış olup bir yaratıcıya muhtaç olduğu (hudûs delili), mümkin bir varlık olan âlemin var olması için bir sebebe ihtiyaç olduğu (imkân delili), tabiatın büyük bir âhenge ve şaşmaz bir düzene sahip olup bunun bir yaratıcının eseri olmasının gerektiği (nizam delili) gibi bazı deliller ortaya koymuşlardır.
Zâtî Sıfatlar: Bu sıfatlara tenzîhî sıfatlar ve selbî sıfatlar da denilmiştir. Zâtî sıfatlar şunlardır:
1. Vücûd.
2. Kıdem (zıddı: hudûs, sonradan olma).
3. Beka (zıddı: fenâ)
4. Muhâlefetün li’l-havâdis (Sonradan olan şeylere benzememek).
5. Vahdâniyyet.
6. Kıyâm bi-nefsihî.
Sübûtî Sıfatlar:
1.Hayat.
2. İlim. (zıddı: cehl= bilgisizlik)
3. Semi’.
4. Basar.
5. İrâde: iradesizlik ve zorunda olmak (îcâb bi’z-zât) Allah hakkında düşünülemez. Meşîet de irâde anlamına gelen bir kelimedir.
6. Kudret (zıddı: acz).
7. Kelâm.
8. Tekvîn. Yaratmak, rızık vermek, diriltmek, öldürmek, nimet vermek, azap etmek ve şekil vermek tekvîn sıfatının sonuçlarıdır.
Tekvînî İrâde: Tekvînî (yapma, yaratma ile ilgili) irâde; bütün yaratıkları kapsamaktadır.
Teşrîî İrâde: Tekvînî irâde hayra da şerre de, iyiliğe de kötülüğe de yönelik olarak gerçekleştiği halde teşrîî irâde, sadece hayra ve iyiliğe yönelik olarak gerçekleşir.

MELEKLERE İMAN
Meleklere inanmamak, dolaylı olarak vahyi, peygamberi, peygamberin getirdiği kitabı ve tebliğ ettiği dini de inkâr etmek anlamına gelir.
Cebrâîl: er-Rûhu’l-emîn. Rûhu’l-kuds. Meleklerin efendisi” anlamında seyyidü’l-melâike denilmiştir.
Azrâîl: Melekül-mevt.
Kirâmen Kâtibîn: Hafaza melekleri.
Münker ve Nekir: Kabirde sorgu ile görevli iki melektir.
Hamele-i Arş: Arşı taşıyan melekler.
Mukarrebûn ve İlliyyûn: Allah’a çok yakın ve O’nun katında şerefli mevkii bulunan meleklerdir.
Rıdvân: Cennet bekçisi.
Mâlik: Cehennem bekçisidir.

KİTAPLARA İMAN
İlâhî kitaplara Allah katından indirilmiş olması sebebiyle “kütüb-i münzele” veya “semâvî kitaplar” da denilir.
Suhuf: Hz. Âdem’e 10 sayfa, Hz. Şît’e 50 sayfa, Hz. İdrîs’e 30 sayfa, Hz. İbrâhim’e 10 sayfa gönderilmiştir.
Tevrat: Kanun, şeriat ve öğreti. Tevrat’a Ahd-i Atîk ve Ahd-i Kadîm de (Eski Ahit) denilir.
Zebur: Yazılı şey ve kitap. Zebur, ilâhî kitapların en küçüğü olup, yeni dinî hükümler getirmemiştir. Bugün elde mevcut olan Zebur nüshaları, lirik söyleyiş ve ilâhîlerden, Allah’a övgü ve hikmetli sözlerden ve birtakım nasihatlerden meydana gelmiştir. Mezmûrlar adıyla Eski Ahid’de yer almaktadır.
İncil: Müjde, tâlim ve öğretici. İncil’e Ahd-i Cedîd de (Yeni Ahit) denilir. Bir müslümana önceki kutsal kitaplarda bulunan bir hususun haber verilmesi durumunda; eğer bu husus, Kur’ân ve sahîh hadîslerdeki bilgilere uygunsa kabul edilir. Âyet ve hadîslere aykırı ise reddedilir. Âyet ve hadîslerde hiç bahsedilmiyor ve İslâm’ın temel prensiplerine de zıt düşmüyorsa Hz. Peygamber’in şu tavsiyesi doğrultusunda hareket edilir: “Ehl-i kitabı tasdik de etmeyin, tekzîp de (yalanlamayın). Biz Allah’a, bize indirilene, İbrâhîm’e indirilene inandık deyin”.
Kur’ân: Toplamak, okumak, bir araya getirmek.

PEYGAMBERLERE İMAN
Yeni bir kitap ve yeni bir şeriatla insanlara gönderilen peygambere denilir. Çoğulu “rusül” ve “mürselûn”dür. Nebî de Allah’ın emir ve yasaklarını insanlara haber veren, fakat yeni bir kitap ve yeni bir şeriatla gönderilmeyip, önceki bir peygamberin kitap ve şeriatını ümmetine bildirmeye görevli olan peygamberdir. Çoğulu “enbiyâ”dır.
Peygamberlerin Sıfatları: Peygamberlerin sıfatları deyince onlarda bulunması câiz olan sıfatlarla, gerekli (vâcip) ve zorunlu olan sıfatlar anlaşılır. Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok yerinde vurgulandığı gibi peygamberler de insandır. Onlar da diğer insanlar gibi oturup kalkar, yiyip içerler, gezerler, evlenip çoluk çocuk sahibi olurlar, hastalanır ve ölürler; bu gibi özelliklere, peygamberler hakkında düşünülmesi câiz özellikler denir. İlâhî emir ve yasaklarla yükümlülük konusunda peygamberler de diğer insanlar gibidirler. Fakat onlar her hareketleriyle Allah’ın insanlar için seçtiği kulları ve elçileri, insanların kendilerine bakarak davranışlarına çekidüzen verdikleri birer örnek olduklarının bilinci içindedirler. Bu sebeple fakirken, sıkıntıdayken bile Allah’a şükrederler. Haset etmek, içi dışına uymamak gibi kötü huylardan hiçbiri onlarda bulunmaz.
Her peygamberde insan olmanın da ötesinde birtakım sıfatların bulunması gerekli ve zorunludur. Bunlara vâcip sıfatlar denir. Bu sıfatlar şunlardır:
1-Sıdk: “Doğru olmak” demektir. Her peygamber doğru sözlü ve dürüst bir insandır. Onlar asla yalan söylemezler. Eğer söyleyecek olsalardı kendilerine inanan halkın güven duygusunu kaybederlerdi. O zaman da peygamber göndermekteki gaye ve hikmet gerçekleşmemiş olurdu. Sıdkın zıddı olan yalan söylemek (kizb), peygamberler hakkında düşünülemez. Bütün peygamberler peygamberlikten önce de sonra da yalan söylememişlerdir.
2-Emânet: Güvenilir olmak. Emânet sıfatının zıddı hıyânettir.
3-İsmet: Günah işlememek, günahtan korunmuş olmak. Peygamberlerin küçük hatalarına “zelle” denilir. İsmetin karşıtı ma’siyettir.
4-Fetânet: Peygamberlerin akıllı, zeki ve uyanık olmaları.
5-Tebliğ: Peygamberlerin Allah’tan aldıkları buyrukları ve yasakları ümmetlerine eksiksiz iletmeleri. Tebliğin karşıtı olan gizlemek (kitmân) tir.
Kur’ân’da Adı Geçen Peygamberler: Âdem, İdrîs, Nûh, Hûd, Sâlih, Lût, İbrâhim, İsmâil, İshâk, Ya’kub, Yûsuf, Şuayb, Hârûn, Mûsâ, Dâvûd, Süleymân, Eyyûb, Zülkifl, Yûnus, İlyâs, Elyesa’, Zekeriyyâ, Yahyâ, Îsâ, Muhammed. (Üzeyir, Lokmân ve Zülkarneyn Kur’ân’da geçer ancak peygamber olup olmadıkları konusunda ihtilâf vardır.)
Ulü’l-Azm: Hz. Âdem, Hz. Nûh, Hz. İbrâhim, Hz. Mûsâ, Hz. Îsâ ve Hz. Muhammed (a.s) ulü’l-azm peygamberlerdir, bütün zorluklara göğüs germede azim ve sebat gösteren peygamberler demektir.
Peygamberlik ve Vahiy: Gizli konuşma, gönderme, emir, işaret, ilhâm gibi anlamlara gelen vahiy, gizli ve süratli haberleşmedir.
Vahyin Geliş Şekilleri:
1-Doğru rüyalar.
2-Peygamberimiz uyanıkken, Cebrâîl tarafından vahyin onun kalbine bırakılmasıdır.
3-Cebrâîl’in insan şekline girerek getirdiği vahiy, vahyin en kolay şeklidir. Cibrîl hadîsi diye meşhur olmuş hadîs bu yolla gelmiştir.
4-Cebrâîl, görünmeden çıngırak sesine benzer bir ses hâlinde vahyin gelmesidir. Kendisinde tehdit ve korkutma olan âyetler bu çeşit vahiyle gelmiştir.
5-Cebrâîl’in Hz. Peygamber’e uyku hâlinde getirdiği vahiydir. Bu tür vahiyle alınan söz, Kur’ân değildir.
6-Cebrâîl’in kendi aslî şekliyle getirdiği vahiydir. Bu şekliyle vahiy iki defa gerçekleşmiştir. Birincisi peygamberliğinin ilk günü Hira’da iken, ikincisi de mîraçta meydana gelmiştir.
7-Vahyi, Hz. Peygamber’in doğrudan Allah’tan alması veya perde arkasından Allah’la konuşması şeklinde gerçekleşen vahiydir. Mîraçta gerçekleşmiştir.
Mûcize: İnsanların benzerini getirmekten âciz kaldığı olağanüstü olay. Kur’ân’da mûcize terimi yerine âyet, beyyine ve bürhân kavramları kullanılır.
İrhâs: Peygamber olacak şahsın, henüz peygamber olmadan önce gösterdiği olağanüstü durumlardır. Hz. Îsâ’nın beşikte iken konuşması gibi.
Kerâmet: Peygamberine gönülden bağlı olan ve ona titizlikle uyan velî kulların gösterdikleri olağanüstü hallerdir.
Meûnet: Yüce Allah’ın velî olmayan bir müslüman kulunu, darda kaldığı veya sıkıntıya düştüğü zaman, olağanüstü bir şekilde bu darlık ve sıkıntıdan kurtarmasıdır.
İstidrâc: Kâfir ve günahkâr kişilerden arzu ve isteklerine uygun olarak meydana gelen olağanüstü olaydır.
İhânet: Kâfir ve günahkâr kişilerden, arzu ve isteklerine aykırı olarak meydana gelen olaydır. Meselâ, peygamberlik taslayan inkârcılardan Müseylime, tek gözü kör olan bir adama, iyi olsun diye duâ etmiş, bunun üzerine adamın öbür gözü de kör olmuştur.

ÂHİRETE İMAN
Yevmü’l-âhir: Son gün, âhiret günü.
Yevmü’l-ba’s: Diriliş günü.
Yevmü’l-kıyâme: Kıyâmet günü.
Yevmü’d-dîn: Cezâ ve mükâfat günü.
Yevmü’l-hisâb: Hesap günü.
Yevmü’t-telâk: Kavuşma günü.
Yevmü’l-hasre: Hasret ve pişmanlık günü.
Din günü: Cezâ ve mükâfat günü.
Âhiret Hayatının Devreleri: Kabir (berzah) hayatı, kıyâmet; ba’s (yeniden dirilme). Kur’ân’da kıyâmet günü; saat, vâkıa (kesin olarak meydana gelecek olan), et-tâmmetü’l-kübrâ (en büyük felâket ve belâ), hâkka (gerçek olan), ğâşiye (şiddetiyle birden bire halkı saran), qâria (kapıyı çalacak gerçek) gibi isimlerle de anılmıştır.
Kıyâmet Alâmetleri: Eşrâtü’s-sâat.
a) Küçük Alâmetler: Dînî emirlerin ihmal edilmesi ve ahlâkın bozulması gibi insan irâdesine bağlı olarak büyük alâmetlerden çok önce meydana gelecek olan olaylardır.
b)Büyük Alâmetler: Kıyâmetin kopmasının hemen öncesinde meydana gelecek ve birbirini izleyecek olan olaylardır. Büyük alâmetler, tabiat kanunlarını aşan ve insan irâdesinin dışında gerçekleşen olaylardır. Duman, Deccâl, Dâbbetü’l-arz, Güneşin batıdan doğması, Ye’cûc ve Me’cûc’ün çıkması, Hz. Îsâ’nın gökten inmesi, yer çöküntüsü, ateş çıkması.
Sûr ve Sûr’a Üfürüş: Nefha-i feza’=korku üfürüşü; nefha-i sâik=ölüm üfürüşü; nefha-i kıyâm=kalkış üfürüşü.
Ba’s: Yeniden dirilme, öldükten sonra tekrar dirilmek
Haşir ve Mahşer: Haşir, terim olarak yüce Allah’ın insanları hesaba çekmek üzere tekrar dirilişten sonra bir araya toplamasıdır. İnsanların toplandıkları yere mahşer veya arasât denilir.
Şefâat: Allah’a duâ ederek hesap ve sorgunun bir an önce yapılmasını ister. Buna “şefâat-i uzmâ” (en büyük şefâat) denilir.
A’râf: Cennetle cehennemin arasında bulunan surun ve yüksek kısmın adıdır.
Cehennem: Kur’ân’da cehennem için yedi isim kullanılmıştır: Cehennem (derin kuyu), nâr (ateş), cahîm (son derece büyük, alevleri kat kat yükselen ateş), hâviye (düşenlerin çoğunun geri dönmediği uçurum) , saîr (çılgın ateş ve alev), lezâ (dumansız ve katıksız alev), sakar (ateş), hutame (obur ve kızgın ateş). Bazı âlimler bu yedi ismin, cehennemin yedi tabakası olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Cennet: Kur’ân’da cennet için çeşitli isimler kullanılmıştır. Cennetin tabakaları olması ihtimâli de bulunan bu isimleri şöyle sıralayabiliriz: Cennetü’l-me’vâ (şehîd ve müminlerin barınağı ve konağı olan cennet), cennet-i adn (ikâmet ve ebedîlik cenneti), dârü’l-huld (ebedîlik yurdu), firdevs (her şeyi kapsayan cennet bahçesi), dârü’s-selâm (esenlik yurdu), dârü’l-mukâme (ebedî kalınacak yer), cennâtü’n-naîm (nimetlerle dolu cennetler), el-makâmü’l-emîn (güvenli makam).
Allah’ın Âhirette Görülmesi: Rü’yetullah.
Kader: Allah’ın ilim ve irâde sıfatlarıyla ilgili bir kavram olan kader, evreni, evrendeki tüm varlık ve olayları belli bir nizâm ve ölçüye göre düzenleyen ilâhî kânunu ifâde eder.
Kazâ: Cenâb-ı Hakk’ın ezelde irâde ettiği ve takdir buyurduğu şeylerin zamanı gelince, her birisini ezelî ilim, irâde ve takdirine uygun biçimde meydana getirmesi ve yaratmasıdır. Kazâ, Allah’ın tekvîn sıfatı ile ilgili bir kavramdır.
İrâde: Eş’arîler, Allah’ın irâdesinin her şeyi kuşattığını dikkate alarak, bu irâdeye küllî (genel) irâde adını vermişler ve böyle bir nitelendirme ile onu, kulun iradesinden ayırt etmek istemişlerdir. Mâtürîdîler ise, Allah’ın irâdesine ilâhî ve ezelî irâde demişler, küllî ve cüz’î irâde terimlerini kulun irâdesinin iki yönünü belirtmekte kullanmışlardır.
Küllî irâde, Allah tarafından kula verilmiş olan, yapma veya yapmamayı tercihte aracı kabul edilen seçme yeteneğidir. Cüz’î irâde ise küllî irâdenin, iki taraftan birine aktif biçimde yönelmesinden ibârettir. Mâtürîdîler bu sebeple cüz’î irâdeye, azm-i musammem (kesinleşmiş karar), ihtiyâr (seçim) ve kasıt (yönelme) adını da verirler.
İnsanın Fiillerinin Yaratılması: İnsanın fiilleri, zorunlu (ıztırârî) fiiller ve ihtiyârî (irâdeli) fiiller olmak üzere ikiye ayrılır. Nefes alışımız, kalp atışımız, midemizin sindirimi gibi zorunlu ve refleks hareketlerimizin oluşturduğu fiillere ıztırârî fiiller adı verilir. Bunların oluşumunda insan irâdesinin herhangi bir rolü yoktur. Dolayısıyla da insan bu fiillerden sorumlu değildir.
Yazı yazmak, oturup kalkmak, namaz kılmak veya kılmamak, hayır veya şer, iyi veya kötü bir şey işlemek gibi hür irâdemizle seçerek yaptığımız fiiller ise irâdeli fiillerimizdir. İrâdeli fiillerimizin oluşumunda herhangi bir baskı ve zorlama altında değilizdir. Her ne şekilde olursa olsun bizi ve yaptıklarımızı yaratan Allah Teâlâ olduğu için, bizim her iki çeşit fiilimizi yaratan da Allah Teâlâ’dır.
Ecel: Ehl-i sünnet bilginlerine göre, öldürülen şahıs da (maktûl) bütün insanlar gibi eceliyle ölmüştür.

 
 
 
 

Akâid mezhepleri, Şîa, Mu’tezile, Havâric gibi belli topluluklara nisbet edildiği gibi kurucusuna izâfetle de anılmıştır: Mâtürîdî, Eş’arî gibi… Ana akâid mezheplerinin ayrıldığı kollar da fıkıh mezhepleri gibi daha çok bir şahsa nisbet edilmiştir. Akâid mezhepleri için daha çok “grup” anlamına gelen “fırka” (çoğulu fırak), “görüş” anlamına gelen “makâle” (çoğulu makalât) ve “anla
yış tarzı” manasına gelen “nihle” (çoğulu nihal) kelimeleri kullanılır. Akâid mezhepleri, ehl-i sünnet (fırka-i nâciye) ve ehl-i bid’at olmak üzere ikiye ayrılarak incelenmiştir.
Ehl-i Sünnet: Hadîste geçen “kurtuluşa erenler” ifâdesinden hareketle “fırka-i nâciye” (kurtuluşa eren grup) adı da verilmiştir. Ehl-i sünnet, Allah’ın zâtı, sıfatları, âlemin yaratılışı, kader, peygamberlik, mûcize ve kerâmet, şefaat, haşir ve âhiret gibi İslâm akâidinin temel konularında fikir birliği içinde olmakla beraber, bu konuların detaylarında, îzâh ve yorumlanmasında farklı görüşlere de sahip olmuş, bu sebeple kendi arasında, Selefiyye, Mâtürîdiyye ve Eş’ariyye olmak üzere üçe ayrılmıştır. Selefiyye’ye “Ehl-i sünnet-i hâssa”, Mâtürîdiyye ve Eş’ariyye’ye “Ehl-i sünnet-i âmme” de denilir.
Ehl-i Bid’at: Ehl-i sünnet’e muhalefet eden mezhep ve gruplar anlamında kullanılır. Buna göre ehl-i bid’at terimi, ehl-i sünnet teriminin karşıtıdır. Galiyye, Bâtıniyye, Yezîdiyye gibi ehl-i bid’at sayılan mezheplerin bir kısmı, görüşleri itibariyle İslâm ve iman çerçevesinin dışında kalırlar. Bir kısmı da sünnete aykırı davranmış olurlar; fakat görüşleri kendilerini din dışında bırakmaz. Bunlar ehl-i kıbledirler ve İslâm ümmetine mensupturlar: Hâriciyye, Mu’tezile, Şîa gibi… Bid’atçi mezhepleri, Mu’tezile, Hâriciyye, Şîa, Mürcie, Müşebbihe ve Cebriyye olmak üzere genelde altı gruba ayırmak mümkündür.
Selefiyye: İman esaslarıyla ilgili konularda ilk dönem bilginlerini izleyerek âyet ve hadîslerdeki ifâdelerin zâhiri ile yetinip bunları aynen kabul eden, teşbîh ve tecsîme düşmeyen (Allah’ı yaratıklara benzetmeye ve cisim gibi düşünmeye yeltenmeyen), bunları başka bir anlama çekme (te’vîl) yoluna gitmeyen Ehl-i sünnet topluluğunu belirtmek için kullanılır. Allah’ın zâtî, fiilî ve haberî sıfatlarının hepsini te’vilsiz, nasılsa öyle kabul ettiği için Selefiyye’ye “Sıfâtiyye” de denilmiştir.
İmam Şâfiî, İmam Mâlik, Ahmed b. Hanbel bir kısım görüşleri itibariyle Ebû Hanîfe- Evzaî, Sevrî gibi müctehid imâmlar, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Dârimî, İbn Mende, İbn Kuteybe ve Beyhakî gibi hadîsçiler, Taberî, Hatîb el-Bağdâdî, Tahâvî, İbnü’l-Cevzî ve İbn Kudâme gibi bilginler Selef düşüncesinin önde gelen isimleri arasında sayılabilir.
İlk dönem (mütekaddimûn) Selefiyye anlayışının en belirgin özelliği akâid sahasında akla rol vermemek, âyet ve hadîsle yetinmek, mânası apaçık olmayan, bu sebeple de başka mânalara gelme ihtimali bulunan âyet ve hadîsleri yorumlamadan, bunları bilmeyi Allah’a havale etmektir. Sonraki dönemin en meşhur Selef âlimleri (müteahhirîn-i Selefiyye) arasında İbn Teymiyye, İbn Kayyim el-Cevziyye (ö. 1350), İbnü’l-Vezîr (ö. 40/1436), Şevkânî (ö. 1834) ve Mahmûd Şükrî el-Âlûsî (ö. 1924) sayılabilir. En yoğun oldukları ülkeler Suudi Arabistan, Kuveyt ve Körfez ülkeleridir.
Eş’ariyye: Akâid konusunda Ebü’l-Hasan Ali b. İsmâil el-Eş’arî’nin görüşlerini benimseyen Ehl-i sünnet mezhebine verilen isimdir. Mezhebin kurucusu olan İmam Eş’arî, (873) yılında Basra’da doğmuş, kırk yaşına kadar Mu’tezile mezhebine bağlı kalmış, sonra “üç kardeş meselesi” diye bilinen meselenin tartışmasında hocası Ebû Ali el-Cübbâî’ye (ö. 916) üstün gelmiş, hocasının görüşlerini doyurucu bulmadığı için Mu’tezile’den ayrılmış ve Eş’arîliği kurmuştur. İmam Eş’arî, Allah Teâlâ’nın ezelî sıfatları bulunduğunu kabul etmiş, inanç konularında akla da değer vererek, âyet ve hadîslerin yanında aklî deliller de kullanmıştır.
En meşhur Eş’arî kelâm bilginleri arasında, Bâkıllânî (ö. 1013), İbn Fûrek (ö. 1015), Cüveynî (ö. 1085), Gazzâlî (ö. 1111), Şehristânî (ö. 1153), Âmidî (ö. 1233), Fahreddin er-Râzî (ö. 1210), Kâdi Beyzâvî (ö. 1286), Teftazânî (ö. 1390) ve Cürcânî (ö. 1413) sayılabilir.
Eş’arîlik, daha çok Mu’tezile’ye bir karşı tez olarak doğmuştur. Bu sebeple Eş’arîlik, Selef inancına Mâtürîdîlik’ten daha uzak olarak gösterilebilir. Eş’arî bilginler zamanla te’vîle çok fazla yer vermişlerdir. Eş’arîlik daha çok Endülüs, Hicaz, Kuzey Afrika, Mısır, Irak, Suriye ve Endonezya’da yayılmıştır.
Mâtürîdiyye: Akâid konusunda Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd el-Mâtürîdî’nin görüşlerini benimseyenlerin oluşturduğu Ehl-i sünnet mezhebinin adıdır. Mâtürîdîlik, akaid sahasında âyet ve hadîsle birlikte, aklı da dinin anlaşılması için gerekli bir temel kabul etmiştir. Eş’ariyye ile Mu’tezile arasında yer almıştır. Hakîm es-Semerkandî (ö. 953), Ebû Seleme es-Semerkandî (ö. IV/X. asır), Ebü’l-Yüsr Muhammed el-Pezdevî (ö. 1100), Ebü’l-Maîn (Muîn) en-Nesefî (ö. 1115), Ömer en-Nesefî (ö. 1142), Ebü’l-Berekât Hâfızüddin en-Nesefî (ö. 1310), Burhâneddin en-Nesefî (ö. 1289), İbnü’l-Hümâm (ö. 1457), Kadı Celâleddinzâde Hızır Bey (ö. 1458) ve Beyâzîzâde Ahmed Efendi (ö. 1687) en meşhur Mâtürîdî kelâmcılarıdır.
Mâtürîdiyye; Ehl-i sünnet’in temel prensiplerinde Eş’arîler ile aynı görüşte olmakla beraber, şu görüşleriyle onlardan ayrılırlar:
1. Dinî tebliğ olmasa da kişi akılla Allah’ı bulabilir.
2. İyi ve kötü, güzel ve çirkin akılla bilinebilir. Allah Teâlâ bir şeyi güzel ve iyi olduğu için emretmiş, kötü ve çirkin olduğu için yasaklamıştır.
3. Kulda başlı başına bir cüz’î irâde vardır. Kul irâdesiyle seçimini yapar, Allah da kulun seçimine göre fiili yaratır.
4. Yüce Allah’ın diğer sıfatları gibi tekvîn sıfatı da ezelîdir.
5. Allah kulun gücünün yetmeyeceği şeyleri kula yüklemez.
6. Allah’ın fiillerinin muhakkak bir sebep ve hikmeti vardır. Fakat kul her zaman bu sebep ve hikmetleri bilemeyebilir.
7. Peygamberlerde aranan niteliklerden biri de erkek olmaktır. Bu sebeple kadın peygamber gönderilmemiştir.
8. Allah’ın nefsî kelâmı işitilemez. İşitilen nefsî kelâmın varlığını gösteren lafzî kelâm yani Kur’ân’ın harf ve sesleridir.
Mâtürîdiyye, Türkiye, Balkanlar, Orta Asya, Çin, Hindistan, Pakistan ve Eritre’de yayılmıştır. Genellikle Türkler fıkıhta Hanefî, inançta Mâtürîdî’dirler.
Mu’tezile: Ehl-i sünnet bilginlerinden Hasan-ı Basrî’nin (ö. 728) dersini terkeden Vâsıl b. Atâ (ö. 148) ile ona uyanların oluşturduğu mezhep bu isimle anılır. Mu’tezile ise kendini “ehlü’l-adl ve’t-tevhîd” diye adlandırır. Akılcı bir mezhep olan Mu’tezile, mantık kurallarıyla çelişir gördüğü âyet ve hadîsleri Ehl-i sünnet’ten farklı biçimde yorumlamış ve bu yorumlarında akla öncelik vermiştir. Bu mezhep, aynı zamanda iyi bir edebiyatçı ve tefsirci olan Ebü’l-Hüzeyl el-Allâf (ö. 850), Nazzâm (ö. 845), Câhiz (ö. 869), Bişr b. Mutemir (ö. 825), Cübbâî (ö. 916), Kâdi Abdülcebbâr (ö. 1025) ve Zemahşerî (ö. 1143) gibi büyük kelâmcılar yetiştirmiştir. Abbâsîler döneminde en parlak günlerini yaşamış olan Mu’tezile daha sonra etkinliğini hatta bir mezhep olma hüviyetini yitirmiştir.
Günümüzde Mu’tezile başlı başına bir mezhep olarak mevcut olmamakla birlikte görüşleri Şia’nın Ca’feriyye ve Zeydiyye kolları ile Haricîliğin İbâziyye kolunda yaşamaktadır.
Mu’tezile’nin görüşleri beş prensip hâlinde sistemleştirilmiştir. Bunlar da;
1. Allah’ın zât ve sıfatları yönüyle bir kabul edilmesi (tevhid),
2. Kulların ihtiyârî fiillerini hür irâdeleriyle yaptığı ve kul için en uygun olanı yaratmanın Allah’a gerekli olduğu (adl),
3. İyilik yapanın mükâfât, kötülük yapanın da cezâ görmesinin zorunluluğu (va’d ve vaîd),
4. Büyük günah işleyenin iman ile küfür arasında fısk mertebesinde olduğu (el-menzile beyne’l-menzileteyn),
5. İyiliği yaptırmaya ve kötülüğü önlemeye çalışmanın bütün müslümanlara farz olduğu (emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker) prensipleridir.
Cebriyye: İrâde hürriyeti konusunda Mu’tezile’ye taban tabana zıt görüşlere sahip olan Cebriyye mezhebi, her şeyin Allah’ın ilmi ve irâdesi dâhilinde cereyan ettiğini, insanın çizilmiş bir kaderinin olduğu, insanın irâde hürriyeti, seçme imkânı ve fiil gücü bulunmadığını, insan fiillerinin gerçek fâilinin Allah olduğunu, kulun Allah tarafından önceden takdir edilmiş bulunan işleri yapmaya mecbur olduğunu savunur. “Biz kapı gibiyiz, hareket ettiren olursa hareket ederiz”.
Hâricîlik: Hâricîlik ekolü (Havâric), Hz. Ali ile Muâviye arasında geçen Sıffîn Savaşı’ndan (657) sonra halife tayin işi hakeme bırakılınca ortaya çıkmıştır. Bu durumda bir grup, Hz. Ali’ye isyan edip büyük günah işleyenlerin dinden çıkacağı ve günah işleyen devlet başkanına itaat edilmeyeceğini savunur. Bu mezhebin İbâziyye kolu günümüze kadar yaşama imkânı bulmuştur. Günümüzde İbâzîler’e daha çok Kuzey Afrika, Madagaskar, Zengibar ve Umman sultanlığında rastlanır. Kur’ân’ın sadece zâhirine dayanmaları sebebiyle Ehl-i sünnet’e göre bazı farklı fıkhî görüşleri de vardır. Mutezile ve Hâricîlere göre iman, amelden bir cüzdür.
Şia: Ehl-i sünnet grubunun dışında yer alan, günümüze kadar varlığını koruyan ve hâl-i hazır İslâm dünyasında da önemli sayıda taraftarı bulunan en önemli itikadî, fıkhî ve siyasî mezheptir. Hz. Peygamber’in vefâtından sonra Hz. Ali’yi halifeliğe en lâyık kişi olarak gören ve onu ilk meşrû halife kabul eden, vefâtından sonra da hilâfete Ali evlâdının getirilmesi gerektiğine inanan toplulukların ortak adı olmuştur. Şia’nın günümüze ulaşan üç büyük fırkası Zeydiyye, İsmâiliyye ve İmâmiyye-İsnâ-aşeriyye’dir.
İmâmiyye: Çağımızda dünya müslümanlarının yaklaşık yüzde onunu teşkil eden Şia’nın büyük çoğunluğunu bünyesinde toplayan ana koldur. Sadece Ehl-i beyt’e mensup râvîlerin hadîs rivâyetini kabul eder, ilk üç halîfenin hilâfetini meşrû görmez ve devlet başkanlığına Hz. Ali ve soyunun nass ile tayin edildiğini yani imâmlığın (halîfeliğin) bunlara ait olduğunu, Hz. Peygamber’in bunu açıkça belirttiğini ve bunların vahiy alma hariç peygamberlere benzer vasıflara sahip olup günah işlemekten ve hata yapmaktan korunmuş (mâsûm) olduklarını iddia ederler. Küçük yaşta gâip olan on ikinci imâmın kurtarıcı (mehdî) olarak tekrar geri geleceğine inanma, açık ve gizli bir tehlikenin bulunduğu durumlarda inancı gizleme ve farklı görünme (takiyye), Hz. Ali’ye biât etmeyen sahâbîlere karşı tavır alma ve onları ta’n etme de yine mezhebin temel ön kabullerindendir. İmâmiyye hâlen İran’ın resmî mezhebi olup Irak’ta ve Azerbaycan’da yaşayan müslümanların yüzde altmışı da bu mezhebe mensuptur.
Zâhiriyye: Dâvûd ez-Zâhirî (ö. 883) ve İbn Hazm (ö. 1064) ekolün iki büyük imâmıdır. Re’y ictihâdına şiddetle karşı çıkıp âyet ve hadîslerin zâhirine tutunmanın tek yol olduğunu savunan bu ekol hicrî IV. asırdan itibaren bir süre etkili olmuştur.
Ca’feriyye: Mut’a nikâhını câiz görme, abdestte çıplak ayakların üstüne meshi yeterli sayma, boşamada iki şâhit zorunluluğu, beş vakit namazı cem’ yoluyla üç vakitte kılma, zekâtı (humus) din adamları eliyle toplama gibi bazı farklı görüş ve uygulamaları vardır.
Zeydiyye: Mest üzerine meshi, gayr-i müslimin kestiğini yemeyi ve Ehl-i kitap’tan bir kadınla evlenmeyi câiz görmezler.

İMAN
İman sözlükte, “bir kişiyi söylediği sözde tasdik etmek, doğrulamak, söylediğini kabullenmek, gönül huzuru ile benimsemek, karşısındakine güven vermek, güvenlikte olmak, şüpheye yer vermeyecek biçimde içten ve yürekten inanmak” anlamlarına gelir.
Terim olarak ise, Hz. Peygamber’i, Allah Teâlâ’dan getirdiği kesin olarak bilinen hükümlerde (zarûrât-ı dîniyye) tasdik etmek, onun haber verdiği şeyleri tereddütsüz kabul edip bunların gerçek ve doğru olduğuna gönülden inanmak demektir.
İcmâlî İman: İnanılacak şeylere kısaca ve toptan inanmak demektir
Tafsîlî İman: İnanılacak şeylerin her birine, açık ve geniş şekilde, ayrıntılı olarak inanmaya tafsîlî iman denilir.
Taklîdî ve Tahkîkî İman: Delillere dayalı olmaksızın sadece çevrenin telkini ile meydana gelen ve âdeta kişinin İslâm toplumunda doğup büyümüş olmasının tabii sonucu olarak gözüken imana taklîdî iman denilir. Delillere, bilgiye, araştırma ve kavramaya dayalı imana ise tahkîkî iman denir.
İmanın Geçerli Olmasının Şartları: Dünya hayatından ümit kesme (ye’s) durumunda gerçekleşmemiş bulunması gerekir.
İslâm: İtaat etmek, boyun eğmek, bağlanmak, bir şeye teslim olmak, esenlikte kılmak” anlamlarına gelir. Her müşrik kâfirdir, fakat her kâfir müşrik değildir.
Tekfîr: Müslüman olduğu bilinen bir kişiyi, inkâr özelliği taşıyan inanç, söz veya davranışından ötürü kâfir saymak demektir. İrtidât ise müslümanın dinden çıkması anlamına gelir. Dinden çıkana mürted denilir.
Allah’ın Varlığının Delilleri: Allah’ın varlığını ispatlamak için insanın fıtraten Allah inancına sahip oluşu (fıtrat delili), âlemin ve âlemdeki varlıkların sonradan yaratılmış olup bir yaratıcıya muhtaç olduğu (hudûs delili), mümkin bir varlık olan âlemin var olması için bir sebebe ihtiyaç olduğu (imkân delili), tabiatın büyük bir âhenge ve şaşmaz bir düzene sahip olup bunun bir yaratıcının eseri olmasının gerektiği (nizam delili) gibi bazı deliller ortaya koymuşlardır.
Zâtî Sıfatlar: Bu sıfatlara tenzîhî sıfatlar ve selbî sıfatlar da denilmiştir. Zâtî sıfatlar şunlardır:
1. Vücûd.
2. Kıdem (zıddı: hudûs, sonradan olma).
3. Beka (zıddı: fenâ)
4. Muhâlefetün li’l-havâdis (Sonradan olan şeylere benzememek).
5. Vahdâniyyet.
6. Kıyâm bi-nefsihî.
Sübûtî Sıfatlar:
1.Hayat.
2. İlim. (zıddı: cehl= bilgisizlik)
3. Semi’.
4. Basar.
5. İrâde: iradesizlik ve zorunda olmak (îcâb bi’z-zât) Allah hakkında düşünülemez. Meşîet de irâde anlamına gelen bir kelimedir.
6. Kudret (zıddı: acz).
7. Kelâm.
8. Tekvîn. Yaratmak, rızık vermek, diriltmek, öldürmek, nimet vermek, azap etmek ve şekil vermek tekvîn sıfatının sonuçlarıdır.
Tekvînî İrâde: Tekvînî (yapma, yaratma ile ilgili) irâde; bütün yaratıkları kapsamaktadır.
Teşrîî İrâde: Tekvînî irâde hayra da şerre de, iyiliğe de kötülüğe de yönelik olarak gerçekleştiği halde teşrîî irâde, sadece hayra ve iyiliğe yönelik olarak gerçekleşir.

MELEKLERE İMAN
Meleklere inanmamak, dolaylı olarak vahyi, peygamberi, peygamberin getirdiği kitabı ve tebliğ ettiği dini de inkâr etmek anlamına gelir.
Cebrâîl: er-Rûhu’l-emîn. Rûhu’l-kuds. Meleklerin efendisi” anlamında seyyidü’l-melâike denilmiştir.
Azrâîl: Melekül-mevt.
Kirâmen Kâtibîn: Hafaza melekleri.
Münker ve Nekir: Kabirde sorgu ile görevli iki melektir.
Hamele-i Arş: Arşı taşıyan melekler.
Mukarrebûn ve İlliyyûn: Allah’a çok yakın ve O’nun katında şerefli mevkii bulunan meleklerdir.
Rıdvân: Cennet bekçisi.
Mâlik: Cehennem bekçisidir.

KİTAPLARA İMAN
İlâhî kitaplara Allah katından indirilmiş olması sebebiyle “kütüb-i münzele” veya “semâvî kitaplar” da denilir.
Suhuf: Hz. Âdem’e 10 sayfa, Hz. Şît’e 50 sayfa, Hz. İdrîs’e 30 sayfa, Hz. İbrâhim’e 10 sayfa gönderilmiştir.
Tevrat: Kanun, şeriat ve öğreti. Tevrat’a Ahd-i Atîk ve Ahd-i Kadîm de (Eski Ahit) denilir.
Zebur: Yazılı şey ve kitap. Zebur, ilâhî kitapların en küçüğü olup, yeni dinî hükümler getirmemiştir. Bugün elde mevcut olan Zebur nüshaları, lirik söyleyiş ve ilâhîlerden, Allah’a övgü ve hikmetli sözlerden ve birtakım nasihatlerden meydana gelmiştir. Mezmûrlar adıyla Eski Ahid’de yer almaktadır.
İncil: Müjde, tâlim ve öğretici. İncil’e Ahd-i Cedîd de (Yeni Ahit) denilir. Bir müslümana önceki kutsal kitaplarda bulunan bir hususun haber verilmesi durumunda; eğer bu husus, Kur’ân ve sahîh hadîslerdeki bilgilere uygunsa kabul edilir. Âyet ve hadîslere aykırı ise reddedilir. Âyet ve hadîslerde hiç bahsedilmiyor ve İslâm’ın temel prensiplerine de zıt düşmüyorsa Hz. Peygamber’in şu tavsiyesi doğrultusunda hareket edilir: “Ehl-i kitabı tasdik de etmeyin, tekzîp de (yalanlamayın). Biz Allah’a, bize indirilene, İbrâhîm’e indirilene inandık deyin”.
Kur’ân: Toplamak, okumak, bir araya getirmek.

PEYGAMBERLERE İMAN
Yeni bir kitap ve yeni bir şeriatla insanlara gönderilen peygambere denilir. Çoğulu “rusül” ve “mürselûn”dür. Nebî de Allah’ın emir ve yasaklarını insanlara haber veren, fakat yeni bir kitap ve yeni bir şeriatla gönderilmeyip, önceki bir peygamberin kitap ve şeriatını ümmetine bildirmeye görevli olan peygamberdir. Çoğulu “enbiyâ”dır.
Peygamberlerin Sıfatları: Peygamberlerin sıfatları deyince onlarda bulunması câiz olan sıfatlarla, gerekli (vâcip) ve zorunlu olan sıfatlar anlaşılır. Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok yerinde vurgulandığı gibi peygamberler de insandır. Onlar da diğer insanlar gibi oturup kalkar, yiyip içerler, gezerler, evlenip çoluk çocuk sahibi olurlar, hastalanır ve ölürler; bu gibi özelliklere, peygamberler hakkında düşünülmesi câiz özellikler denir. İlâhî emir ve yasaklarla yükümlülük konusunda peygamberler de diğer insanlar gibidirler. Fakat onlar her hareketleriyle Allah’ın insanlar için seçtiği kulları ve elçileri, insanların kendilerine bakarak davranışlarına çekidüzen verdikleri birer örnek olduklarının bilinci içindedirler. Bu sebeple fakirken, sıkıntıdayken bile Allah’a şükrederler. Haset etmek, içi dışına uymamak gibi kötü huylardan hiçbiri onlarda bulunmaz.
Her peygamberde insan olmanın da ötesinde birtakım sıfatların bulunması gerekli ve zorunludur. Bunlara vâcip sıfatlar denir. Bu sıfatlar şunlardır:
1-Sıdk: “Doğru olmak” demektir. Her peygamber doğru sözlü ve dürüst bir insandır. Onlar asla yalan söylemezler. Eğer söyleyecek olsalardı kendilerine inanan halkın güven duygusunu kaybederlerdi. O zaman da peygamber göndermekteki gaye ve hikmet gerçekleşmemiş olurdu. Sıdkın zıddı olan yalan söylemek (kizb), peygamberler hakkında düşünülemez. Bütün peygamberler peygamberlikten önce de sonra da yalan söylememişlerdir.
2-Emânet: Güvenilir olmak. Emânet sıfatının zıddı hıyânettir.
3-İsmet: Günah işlememek, günahtan korunmuş olmak. Peygamberlerin küçük hatalarına “zelle” denilir. İsmetin karşıtı ma’siyettir.
4-Fetânet: Peygamberlerin akıllı, zeki ve uyanık olmaları.
5-Tebliğ: Peygamberlerin Allah’tan aldıkları buyrukları ve yasakları ümmetlerine eksiksiz iletmeleri. Tebliğin karşıtı olan gizlemek (kitmân) tir.
Kur’ân’da Adı Geçen Peygamberler: Âdem, İdrîs, Nûh, Hûd, Sâlih, Lût, İbrâhim, İsmâil, İshâk, Ya’kub, Yûsuf, Şuayb, Hârûn, Mûsâ, Dâvûd, Süleymân, Eyyûb, Zülkifl, Yûnus, İlyâs, Elyesa’, Zekeriyyâ, Yahyâ, Îsâ, Muhammed. (Üzeyir, Lokmân ve Zülkarneyn Kur’ân’da geçer ancak peygamber olup olmadıkları konusunda ihtilâf vardır.)
Ulü’l-Azm: Hz. Âdem, Hz. Nûh, Hz. İbrâhim, Hz. Mûsâ, Hz. Îsâ ve Hz. Muhammed (a.s) ulü’l-azm peygamberlerdir, bütün zorluklara göğüs germede azim ve sebat gösteren peygamberler demektir.
Peygamberlik ve Vahiy: Gizli konuşma, gönderme, emir, işaret, ilhâm gibi anlamlara gelen vahiy, gizli ve süratli haberleşmedir.
Vahyin Geliş Şekilleri:
1-Doğru rüyalar.
2-Peygamberimiz uyanıkken, Cebrâîl tarafından vahyin onun kalbine bırakılmasıdır.
3-Cebrâîl’in insan şekline girerek getirdiği vahiy, vahyin en kolay şeklidir. Cibrîl hadîsi diye meşhur olmuş hadîs bu yolla gelmiştir.
4-Cebrâîl, görünmeden çıngırak sesine benzer bir ses hâlinde vahyin gelmesidir. Kendisinde tehdit ve korkutma olan âyetler bu çeşit vahiyle gelmiştir.
5-Cebrâîl’in Hz. Peygamber’e uyku hâlinde getirdiği vahiydir. Bu tür vahiyle alınan söz, Kur’ân değildir.
6-Cebrâîl’in kendi aslî şekliyle getirdiği vahiydir. Bu şekliyle vahiy iki defa gerçekleşmiştir. Birincisi peygamberliğinin ilk günü Hira’da iken, ikincisi de mîraçta meydana gelmiştir.
7-Vahyi, Hz. Peygamber’in doğrudan Allah’tan alması veya perde arkasından Allah’la konuşması şeklinde gerçekleşen vahiydir. Mîraçta gerçekleşmiştir.
Mûcize: İnsanların benzerini getirmekten âciz kaldığı olağanüstü olay. Kur’ân’da mûcize terimi yerine âyet, beyyine ve bürhân kavramları kullanılır.
İrhâs: Peygamber olacak şahsın, henüz peygamber olmadan önce gösterdiği olağanüstü durumlardır. Hz. Îsâ’nın beşikte iken konuşması gibi.
Kerâmet: Peygamberine gönülden bağlı olan ve ona titizlikle uyan velî kulların gösterdikleri olağanüstü hallerdir.
Meûnet: Yüce Allah’ın velî olmayan bir müslüman kulunu, darda kaldığı veya sıkıntıya düştüğü zaman, olağanüstü bir şekilde bu darlık ve sıkıntıdan kurtarmasıdır.
İstidrâc: Kâfir ve günahkâr kişilerden arzu ve isteklerine uygun olarak meydana gelen olağanüstü olaydır.
İhânet: Kâfir ve günahkâr kişilerden, arzu ve isteklerine aykırı olarak meydana gelen olaydır. Meselâ, peygamberlik taslayan inkârcılardan Müseylime, tek gözü kör olan bir adama, iyi olsun diye duâ etmiş, bunun üzerine adamın öbür gözü de kör olmuştur.

ÂHİRETE İMAN
Yevmü’l-âhir: Son gün, âhiret günü.
Yevmü’l-ba’s: Diriliş günü.
Yevmü’l-kıyâme: Kıyâmet günü.
Yevmü’d-dîn: Cezâ ve mükâfat günü.
Yevmü’l-hisâb: Hesap günü.
Yevmü’t-telâk: Kavuşma günü.
Yevmü’l-hasre: Hasret ve pişmanlık günü.
Din günü: Cezâ ve mükâfat günü.
Âhiret Hayatının Devreleri: Kabir (berzah) hayatı, kıyâmet; ba’s (yeniden dirilme). Kur’ân’da kıyâmet günü; saat, vâkıa (kesin olarak meydana gelecek olan), et-tâmmetü’l-kübrâ (en büyük felâket ve belâ), hâkka (gerçek olan), ğâşiye (şiddetiyle birden bire halkı saran), qâria (kapıyı çalacak gerçek) gibi isimlerle de anılmıştır.
Kıyâmet Alâmetleri: Eşrâtü’s-sâat.
a) Küçük Alâmetler: Dînî emirlerin ihmal edilmesi ve ahlâkın bozulması gibi insan irâdesine bağlı olarak büyük alâmetlerden çok önce meydana gelecek olan olaylardır.
b)Büyük Alâmetler: Kıyâmetin kopmasının hemen öncesinde meydana gelecek ve birbirini izleyecek olan olaylardır. Büyük alâmetler, tabiat kanunlarını aşan ve insan irâdesinin dışında gerçekleşen olaylardır. Duman, Deccâl, Dâbbetü’l-arz, Güneşin batıdan doğması, Ye’cûc ve Me’cûc’ün çıkması, Hz. Îsâ’nın gökten inmesi, yer çöküntüsü, ateş çıkması.
Sûr ve Sûr’a Üfürüş: Nefha-i feza’=korku üfürüşü; nefha-i sâik=ölüm üfürüşü; nefha-i kıyâm=kalkış üfürüşü.
Ba’s: Yeniden dirilme, öldükten sonra tekrar dirilmek
Haşir ve Mahşer: Haşir, terim olarak yüce Allah’ın insanları hesaba çekmek üzere tekrar dirilişten sonra bir araya toplamasıdır. İnsanların toplandıkları yere mahşer veya arasât denilir.
Şefâat: Allah’a duâ ederek hesap ve sorgunun bir an önce yapılmasını ister. Buna “şefâat-i uzmâ” (en büyük şefâat) denilir.
A’râf: Cennetle cehennemin arasında bulunan surun ve yüksek kısmın adıdır.
Cehennem: Kur’ân’da cehennem için yedi isim kullanılmıştır: Cehennem (derin kuyu), nâr (ateş), cahîm (son derece büyük, alevleri kat kat yükselen ateş), hâviye (düşenlerin çoğunun geri dönmediği uçurum) , saîr (çılgın ateş ve alev), lezâ (dumansız ve katıksız alev), sakar (ateş), hutame (obur ve kızgın ateş). Bazı âlimler bu yedi ismin, cehennemin yedi tabakası olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Cennet: Kur’ân’da cennet için çeşitli isimler kullanılmıştır. Cennetin tabakaları olması ihtimâli de bulunan bu isimleri şöyle sıralayabiliriz: Cennetü’l-me’vâ (şehîd ve müminlerin barınağı ve konağı olan cennet), cennet-i adn (ikâmet ve ebedîlik cenneti), dârü’l-huld (ebedîlik yurdu), firdevs (her şeyi kapsayan cennet bahçesi), dârü’s-selâm (esenlik yurdu), dârü’l-mukâme (ebedî kalınacak yer), cennâtü’n-naîm (nimetlerle dolu cennetler), el-makâmü’l-emîn (güvenli makam).
Allah’ın Âhirette Görülmesi: Rü’yetullah.
Kader: Allah’ın ilim ve irâde sıfatlarıyla ilgili bir kavram olan kader, evreni, evrendeki tüm varlık ve olayları belli bir nizâm ve ölçüye göre düzenleyen ilâhî kânunu ifâde eder.
Kazâ: Cenâb-ı Hakk’ın ezelde irâde ettiği ve takdir buyurduğu şeylerin zamanı gelince, her birisini ezelî ilim, irâde ve takdirine uygun biçimde meydana getirmesi ve yaratmasıdır. Kazâ, Allah’ın tekvîn sıfatı ile ilgili bir kavramdır.
İrâde: Eş’arîler, Allah’ın irâdesinin her şeyi kuşattığını dikkate alarak, bu irâdeye küllî (genel) irâde adını vermişler ve böyle bir nitelendirme ile onu, kulun iradesinden ayırt etmek istemişlerdir. Mâtürîdîler ise, Allah’ın irâdesine ilâhî ve ezelî irâde demişler, küllî ve cüz’î irâde terimlerini kulun irâdesinin iki yönünü belirtmekte kullanmışlardır.
Küllî irâde, Allah tarafından kula verilmiş olan, yapma veya yapmamayı tercihte aracı kabul edilen seçme yeteneğidir. Cüz’î irâde ise küllî irâdenin, iki taraftan birine aktif biçimde yönelmesinden ibârettir. Mâtürîdîler bu sebeple cüz’î irâdeye, azm-i musammem (kesinleşmiş karar), ihtiyâr (seçim) ve kasıt (yönelme) adını da verirler.
İnsanın Fiillerinin Yaratılması: İnsanın fiilleri, zorunlu (ıztırârî) fiiller ve ihtiyârî (irâdeli) fiiller olmak üzere ikiye ayrılır. Nefes alışımız, kalp atışımız, midemizin sindirimi gibi zorunlu ve refleks hareketlerimizin oluşturduğu fiillere ıztırârî fiiller adı verilir. Bunların oluşumunda insan irâdesinin herhangi bir rolü yoktur. Dolayısıyla da insan bu fiillerden sorumlu değildir.
Yazı yazmak, oturup kalkmak, namaz kılmak veya kılmamak, hayır veya şer, iyi veya kötü bir şey işlemek gibi hür irâdemizle seçerek yaptığımız fiiller ise irâdeli fiillerimizdir. İrâdeli fiillerimizin oluşumunda herhangi bir baskı ve zorlama altında değilizdir. Her ne şekilde olursa olsun bizi ve yaptıklarımızı yaratan Allah Teâlâ olduğu için, bizim her iki çeşit fiilimizi yaratan da Allah Teâlâ’dır.
Ecel: Ehl-i sünnet bilginlerine göre, öldürülen şahıs da (maktûl) bütün insanlar gibi eceliyle ölmüştür.

Toplam 194 sayfa, 102. sayfa gösteriliyor.« İlk...102030100101102103104110120130...Son »



© Tüm Hakları Saklıdır - Gül Medine
Yazılar kaynak belirtilmeden kullanılamaz.

Copy Protected by Chetans WP-Copyprotect.