25

Haziran
2012

Orucun Tanımı Ve Çeşitleri

Yazar: arafat  |  Kategori: iBADET  |  Yorum: Yok   |  1.054 Kez Okundu

A. Tanımı
İmsak vaktinin girdiği andan itibaren güneş batana kadar geçen süreyi Allah’ın emri olduğu için veya emri olmasa da O’nun tarafından beğenilen bir davranış olacağı düşüncesiyle yemeden, içmeden ve cinsî ilişkiden uzak olarak geçirmeye oruç denir. Arapça’da oruç yerine söz¬lükte “bir şeyden geri durma, yapmama” anlamına gelen “sıyâm” ve “savım”, oruçlu yerine de “sâim” kelimeleri kullanılır. Kur’ân-ı Kerîm’de oruç anlamında “siyam”[408] ve oruçlular anlamında da “sâimîn” ve “sâimât”[409] kelimeleri geçer.
Takvimlerde imsak olarak belirtilen vakit, fecr-i sâdığın doğuş vak¬tidir. İkinci fecir de denen fecr-i sâdık, ufkun altındaki güneşin ışığının ufukta fark edildiği andan itibaren başlar. Doğu ufkunda beliren bu beyazlık, zamanla kuvvetlenerek ve alanını genişleterek devam eder ve sonunda güneş doğar. İmsak ile başlayan oruç yasakları, güneş batana kadar sürer ve güneşin batımından imsake kadar geçen vakit içinde bu yasaklar tamamen kalkar.
Zamanı ve mahiyeti farklı da olsa oruç, İslâm’dan önceki dinlerde de mevcut idi. Müslümanlara farz oluşu ise hicretin ikinci yılı Şabanın¬da (Şubat 624) bildirilmiş ve bir sonraki ay olan ramazandan itibaren uygulanmıştır.
B- Orucun Çeşitleri
Oruç, hükmü itibariyle farz, vacip, sünnet, mendup ve nafile olmak üzere çeşitlere ayrılır.
1- Farz Oruç
Ramazan ayında tutulan oruç olup kazası da farzdır. İleride açıkla¬nacak özellikleri taşıyan herkesin bu ayı oruçlu geçirmesi, eğer ayın tamamını veya bazı günlerini oruçsuz geçirmişse onları kaza etmesi gerekir. Ramazan orucunun bu ayda tutulmasına edâ, daha sonra tu¬tulmasına da kaza denir.
Kefaret oruçları da farzdır. Bunların vacip olduğunu söyleyen âlim¬ler de vardır. Aslında kefaret oruçlarını ikiye ayırıp Kur’an’ın açık beya¬nına dayananları farz diğerlerini vacip saymak daha isabetli olabilir. Konuyla ilgili bilgiler ileride kefaretler başlığı altında anlatılacaktır.
2- Vacip Oruç
Adak (nezir) oruçları ve başlanıp bozulan nafile oruçların kazası olarak tutulacak oruçlar vaciptir. Belli bir vakitte veya vakit belirtmeksi-zin oruç tutmayı adayan kişi, kendisini oruç borçlusu haline getirmiş olur; dolayısıyla bunu yerine getirmesi de vaciptir. Nafile oruca başla¬yan kimse de bu davranışı ile o günün orucunu kendisine vacip hale getirmiş sayılır. Bunu bozduğu takdirde daha sonra kaza etmesi vacip¬tir.
3- Sünnet Ve mendûb Oruç
Hz. Peygamberin genellikle oruç tutmayı âdet edindiği veya tavsiye ettiği günlerde oruç tutmak sünnet veya menduptur. Muharrem ayında zaman zaman veya bilhassa dokuzuncu ve onuncu günü (aşure günü) veya onuncu ve on birinci günü, recebin birinci, şabanın on beşinci, zilhiccenin ilk dokuz günü, kamerî takvime göre her ay üç gün ve özellikle de on üç, on dört ve on beşinci günleri, şevval ayında altı gün, hafta içinde pazartesi, perşembe günleri tutulan oruç, savm-ı Davud denen ve günaşırı oruçlu olmak şeklindeki uygulama, (hac İbâ¬deti ile meşgul olanlar ve oruç tuttukları takdirde sıkıntı ve zafiyet hali yaşayacaklar hariç) kurban bayramından bir gün önceki (arefe) gün tutulan Oruç bu tanıma uymaktadır.[410]
4- Nafile Oruç
Farz, vacip ve mekruh olmayan, hakkında herhangi bir rivayet de bulunmayan günlerde sevap niyetiyle tutulan oruçlardır. Elimizde Hz. Peygamberin ramazan dışında bir ayın tamamını oruçlu geçirdiğine ait bir bilgi yoktur. Hadislerde onun ramazan dışında hiçbir ayın tamamını oruçlu geçirmediği ve her ay az çok oruç tuttuğu, en fazla oruçlu olduğu ayın şaban ayı olduğu şeklinde rivayetler vardır.[411]
C- Oruca Niyet
Niyet, bir işe kesin karar vermektir. Bir fiilin ibâdet sayılması için o niyetle yapılması şarttır. Belirtilen süre içinde yeme içme ve cinsî ilişki¬den uzak duran müslümanın bu davranışı ancak oruç niyetiyle olursa oruç kabul edilir. Niyette önemli olan kalben buna karar vermiş olmak¬tır. Ayrıca dii ile söylenmesi şart değildir. Buna rağmen genellikle dil ile de söylenir ve çoğu kere iftar (orucu açma) esnasında dua ile karı¬şık olarak ifade edilir. Meselâ iftar esnasında yapılan şu duada niyet de geçmektedir. “Allahım! Sırf senin İçin oruç tuttum. Sadece sana iman ettim ve güvendim. Senin rızkınla orucumu açtım. Yarınki ramazan orucuna da niyet ettim. Yaptıklarımdan ve yapmadıklarımdan dolayı beni affet”.176 Sahur esnasında benzer dualarla niyet edildiği de görülür.
Dinî günlerin tesbitinde kullanılan takvime göre gün, güneşin ba¬tımı ile başlar ve önce gece sonra gündüz olur. Buna göre güneşin batması ile iftar (orucu açma) vakti girerken aynı zamanda ertesi gün de başlamış olur. O andan başlayarak imsak vaktine kadar, o günün orucuna niyet edilebilir. Yapılan niyetten imsakten önce vazgeçmek de mümkündür.
Niyetin normal ve tavsiye edilen vakti bu olmakla birlikte bazı oruçlara -imsakten sonra orucu bozan herhangi bir iş yapmamış olmak şartıyla- günün yarısına kadar niyet edilebilir. Günün yarısından maksat, imsakten güneşin batımına kadar geçen sürenin yarısıdır. Ramazan oru¬cu, nafile ve mekruh oruçlarla tutulacağı gün belli edilerek adanan oruçlar günün yarısına kadar niyet edilebilen oruçlardır. Ayrıca bunlarda hangi oruca niyet edileceğinin belirlenmesi de şart değildir. Böyle bir belirleme olmaksızın sadece oruca niyet edilse ramazan ayında ise ra¬mazan orucu, günü belli adak orucu ise adak orucu ve bunların dışın¬da da nafile oruç olur. Hattâ ramazanda ve adak orucu için belirlenmiş günde başka bir farz veya vacip oruca da niyet edilse tutulan oruç, niyet edilen değil o güne ait oruç olarak gerçekleşir. Ramazan orucu¬nun kazası, günü belli olmayan (mutlak) adak orucu ve kefaret oruçla¬rında ise imsakten önce niyet edilmesi şarttır.
D- Oruç Tutmanın Yasak Olduğu Günler
Ramazan bayramının ilk günü ve kurban bayramının dört günü oruç tutmak tahrimen mekruhtur. Bu günlerde oruç tutmak bir şekilde müslümaniarın bayramına katılmamak, karşı çıkmak gibi değerlendiril-miştir.[412] Bunun dlŞinda bazi günler de vardır ki, o günlerde oruç tutmak tenzihen mekruhtur. Bun¬lardaki mekruhluğun sebebi bazan müslümanlann sevincine katılmamak bazan da o günlere kutsallık katmak veya böyle bir görüntü vermektir. Yalnız cuma veya cumartesi günü yahut muharrem ayının onunda, nevruz gününde oruç tutmak mekruh sayılmıştır.[413] Peygamberimiz ramazan orucuna bir gün önce¬den başlamayı da uygun görmemiş ancak o günün genelde oruçlu geçirdiği bir güne tesadüf etmesini bu hükmün dışında tutmuştur.[414] Diğer taraftan iftar etmeden iki veya daha fazla günü aradaki gecesi ile birlikte oruçlu geçirmek de İslâm’ın oruç anlayışına uymadığı için mekruhtur. Zaman zaman gündeme ge¬len ölüm oruçlarının da İslâm ile alakası yoktur. Zayıflık ve sıkıntı kay¬nağı olacaksa hac esnasında arefe günü ve öncesinde oruç tutulması da mekruh görülmüştür. Hz. Peygamber’in arefe günü Arafat’ta oruçlu olmadığı rivayet edilir[415]. Başkasına ait işte çalışanlar da eğer İş veriminin düşmesine sebep olacaksa ra¬mazan harici günlerde işverenin izni olmadan oruç tutmamalıdır.
2- Ramazan Orucunun Farz Oluşu Ve Delilleri
Allah Teâlâ müminlere hitap ederek; “Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı” buyurur. Sonra onun sayılı günlerde tutulacağını ifade eder ve bir âyet sonra da bizzat zamanını belirterek şöyle buyurur: “Ramazan, insanlar için bir rehber olan, ayırt edici ve yol gösterici açık deliller ihtiva eden Kur’ân’in indirildiği aydır. O aya yetişen onu oruçlu geçirsin”.
Hz. Peygamber de birçok hadiste orucun İslâm’ın temel ibâdetle¬rinden biri olarak müslümanlara farz olduğunu dile getirir:
“İslâm beş şey üzerine kuruldu: Allah’tan başka tanrı olmadığına ve Muhammed’in O’nun peygamberi olduğuna şahitlik etmek, namazı kıl-mak, zekâtı vermek, ramazanı oruçlu geçirmek ve Kabe’yi ziyaret etmek (hac)”.[416]
Hz. Peygamber “Allahin bana farz kıldığı orucu bildir” diyen birisine “Ramazan ayı”, diye cevap vermiştir.[417]
Bu ve benzeri delilleri değerlendiren İslâm bilginleri arasında rama¬zan ayında oruç tutmanın farz olduğu konusunda ittifak (icmâ, görüş birliği) vardır.
3- Orucun Fazileti
İmanın gereği olarak ve Allah için ramazan ayını oruçlu geçirenin geçmiş günahları affedilir.[418] Ramazan gelince cennet ka¬pıları açılır, cehennem kapıları kapatılır ve şeytanlar bağlanır, zincire vurulur.[419]
Hz. Peygamber cennete girecek insanların dünyadaki amellerine gö¬re değişik kapılardan hattâ bazılarının, bu kapıların her birinden ayrı ayrı davet edileceğini bildirir. O kapılardan biri de oruçluların girişine ayrılmış olan “reyyân” kapısıdır. “Oruçlular nerede?” şeklindeki çağrı üzerine onlar bu kapıdan girecekler ve daha sonra bu kapı kapatılacak, başkaları oradan giremeyecektir.[420]
Hz. Peygamber’in bir kudsi hadiste ifade ettiğine göre Allah “İnsan oğlunun her ameli kendisi içindir fakat oruç bundan hariçtir; o, benim İçindir ve onun karşılığını ben vereceğim.” buyurur. Onun ifadesiyle “Oruç, kalkandır”. Yani insanları kötülüklerden, günahtan korur. Sözüne devam ederek oruçluya şu tavsiyelerde bulunur: “Oruçlu bir kişi ahlâk dışı sözler söylemesin, cahilce davranmasın. Birisi onunla kavga edecek olursa veya ona hakaret ederse iki defa ‘ben oruçluyum’ desin. Haya¬tım elinde olan (Allah)’a yemin ederim ki oruçlunun ağız kokusu, Al¬lah’ın yanında misk kokusundan daha hoştur. Çünkü o, benim için yemesini, içmesini ve arzusunu terk ediyor”.[421]
Oruçlu için iki sevinç anı vardır: Oruçlu geçirdiği günün ardından iftar ederken sevindiği gibi âhirette Rabbi’ne kavuşunca da bu dünya¬da tuttuğu orucun mükâfatından dolayı sevinecekti.[422] Yalnız oruç, sadece yeme-içmeyi ve cinsî ilişkiyi terk etmekten ibaret sanılmamalıdır. Genelde serbest olan bu fiilleri oruçlu olduğu İçin geçi¬ci olarak terk eden müslüman, Allah’ın sürekli yasakladığı fiillerden de uzak durmalıdır. “Yalan söylemeyi ve sahtekârlığı terk etmeyen oruçlu bilmelidir ki Allah’ın onun yeme ve içmesini terk etmesine ihtiyacı yok¬tur”.[423]
Ramazan dışında da zaman zaman oruç tutmanın fazileti ve sevabı çoktur. Hz. Peygamber, Allah yolunda bir gün oruç tutmanın, o kişiyi cehennemden yetmiş yıllık mesafe kadar uzaklaştıracağını bildirir.[424]
4- Orucun Farz Olmasının Şartları
Ramazan orucu ergen ve akıllı müslümanlara farzdır. Onlar eğer oruç tutmalarına mani veya tutmamalarına izin veren herhangi bir ma¬zeret yoksa her sene ramazan ayının tamamını oruçlu geçirmelidirler.
Ramazan ayı içinde ergen olanlar veya müslümanlığı kabul edenler de o anı izleyen ilk imsak vaktinden itibaren oruca başlarlar. Oruç tutma¬ya mani veya tutmamaya izin veren durumlar bundan sonra açıklana¬caktır. Böyle bir sebeple veya meşru bir sebep olmadan ramazan oru¬cunu tutmayanların onu kaza etmeleri yani kaç gün oruç tutmamışlar-sa daha sonra ramazan dışındaki günlerde aynı sayıda gün, oruç tut¬maları gerekir.
Kabul edilebilir bir mazereti olmadığı halde orucunu vaktinde tut-mayanların ayrıca bunun büyük bir günah olduğunu bilerek tövbe etmesi ve Allah’tan af dilemesi de gerekir. Çünkü sonradan kaza edilse bile bir farz veya vacip ibâdetin, vaktinde yapılmaması günahtır, Hz. Peygamberin “Bir kimse mazereti olmadan ve hasta da değilken rama-zanda bir gün oruç tutmasa bütün zamanlan oruçlu da geçirse bu, onun yerine geçmez” buyurduğu rivayet edilir.[425]
5- Oruç Tutmaya Engel Olan Veya Tutmamayı Mubah Kılan Mazeretler
A- Oruç Tutmaya Engel Olan Haller
Ayrıntıları daha önce açıklanan aybaşı hâli oruç tutmaya mânidir. Bir kız veya kadın bu hâlde iken oruç tutamaz. Hatta o halde iken oruç tutsa bile dinen meşru sayılan oruç yerine geçmeyeceği için son¬radan o günlerin yerine kaza orucu tutması gerekir. Hz. Aişe, Hz. Pey¬gamberin, ay halinden sonra onlara orucu kaza etmelerini emrettiğini, namaz konusunda ise böyle bir isteğinin olmadığını anlatır. Tirmizî bu rivayetten sonra “Uygulama da böyledir. Ay halindeki kadının orucu kaza edeceği, namazı kaza etmeyeceği konusunda ilim ehli arasında bir
İhtilâf da bilmiyoruz” der.[426]
Doğum yapan kadın (nüfesâ) da loğusalığı müddetince ay halindeki kadın gibidir. Onun doğuma bağlı kan olayı devam ettiği müddetçe geçen süredeki durumuna nifas hali denir. Bu halde iken oruç tutmaz, namaz kılmaz. Tutamadığı bu orucu daha sonra kaza eder.
Oruçlu olan bir kadın da imsak ile güneş batımı arasında geçen sürenin herhangi bir anında aybaşı veya nifas hali bulunursa o günün orucuna başlamış da olsa bu durum orucu geçersiz kılar. Artık oruçlu olmadığı için kadın kalan süre içinde yiyebilir, içebilir. Gün içinde ay¬başı veya nifas hali sona eren kadının o günün orucunu kaza etmesi gerekirse de günün kalan kısmını oruçlu gibi geçirmesi istenir. Buna rağmen yiyip içmesi halinde bu durum ona herhangi bir ek yükümlü¬lük getirmez.
B- Oruç Tutmamayı Mubah Kılan Mazeretler
İslâm dini, insandan gücünün yetmeyeceği veya onu önemli sıkıntı¬lara düşürecek görevler istemez. Bu temel ilke ibâdetler için de geçer¬lidir. Kur’an’da ramazan ayında oruç tutmayı emreden âyetlerde hasta veya seferde (yolculukta) olanların orucu o günlerde tutmayıp daha sonra tutacakları veya tutabilecekleri bildirilir. Bundan dolayı başta has¬talık ve sefer olmak üzere ramazan ayında oruç tutmamayı mubah kılan bazı durumlar vardır.
1- Yaşlılık: Yaşlanmış, artık açlık ve susuzluğa dayanamayacak hale gelmiş kişiler oruç tutmak yerine her günün orucuna karşılık bir fakire fidye verirler. Fidye, bir insanın bir günlük yemek bedelidir ki genellik¬le ramazan ayında ilân edilen fitre (fıtır sadakası) ile aynı miktardadır. Fidye vermek yerine her gün bir fakire en az iki öğün yemek yedir¬mek de mümkündür. Yaşlılık sebebiyle artık oruç tutamayacak hale gelenlere ilmihal kitaplarında “pîr-i fânî” denir. Kendisini bu grupta gördüğü için oruç tutmayıp fidye veren kimse daha sonra oruç tutacak hale gelse bundan sonra orucunu tutmaya başlayacağı gibi önceki değerlendirmesinin isabetsiz olduğu anlaşılmış olacağından tutmayıp fidye verdiği o oruçlardan da sorumlu olur. Çok yaşlı olmasa da teda¬visi mümkün olmayan ve oruç tutmaya engel teşkil eden bir hastalığı olan kimse de “pîr-i fânî” gibi fidye verebilir.
2- Hastalık: Kur’ân-ı Kerîm’deki ilgili âyetlerde (el-Bakara 2/184, ıss) herhangi bir sınırlama getirilmeksizin hasta olanların oruçlarını daha sonraki günlerde tutacağı belirtilir. Fıkıhçılar buradaki hastalığı “oruç tutulduğu takdirde artacak veya iyileşmesi gecikecek yahut bir organın zarar görmesi neticesini doğuracak olan hastalık” şeklinde anlarlar. Has¬ta bu konuda işinin ehli, güvenilir bir doktorun sözüne itimat edebile¬ceği gibi daha önceki tecrübelerine ve bilinen bazı işaretlere de itimat edebilir. Bu ve benzeri sebeplerle oruç tuttuğu takdirde hastalığının artacağı veya tedavisinin gecikeceği kanaatinde olan insan orucunu bugünlerde tutmayıp daha sonra iyileşince geciktirmeksizin kaza eder. İyileşme olmaksızın hastalık hali ölümle sonuçlanırsa bu günler için herhangi bir sorumluluk da yoktur. İyileştiği ve kaza etme imkânı bul¬duğu halde kaza etmeden ölmüşse o günlerin orucundan sorumlu olarak ölmüş sayılır. Bu durumda her günün orucu için bir fitre verilir.
Burada anlatıldığı şekilde hasta olan birisi oruca hiç niyet etmeye¬bileceği gibi oruca başladıktan sonra gün içinde hasta olmuşsa da orucunu bozabilir ve daha sonra sadece kaza eder.
3- Aşırı Açlık veya Susuzluk: Oruca başlamış bir insan akıl veya vü¬cut sağlığına zarar verecek derecede açlık veya susuzluk hali ile karşı¬laşırsa orucunu açar ve daha sonra kaza eder. Böyle ciddi bir tehlike karşısında orucunu bozduğu için günahkâr olmaz. Açlık veya susuzlu¬ğun sağlığına bu derecede zarar vereceği güvenilir bir doktor tarafın¬dan söylenmişse o zaman oruca hiç başlamaz ve ileride bu durum geçince onu kaza eder.
4- Hamilelik veya Emzirme: Oruç, hamilenin kendisine veya karnın¬daki çocuğa zarar verecekse o da hasta gibi kabul edilir ve ramazanda oruç tutmayıp sonra kaza eder. Kendi çocuğunu veya süt anne olarak başkasının çocuğunu emziren kadın, eğer oruç tuttuğu takdirde çocuk bundan zarar görecekse orucu tehir eder ve sonra bu durum ortadan kalkınca kaza eder.[427]
5- Sefer (Yolculuk): Hastalık sebebiyle oruç tutulmayacağını bildiren âyetlerde “sefer” de oruç tutmama mazereti olarak zikredilmiştir. Hangi yolculukların bazı dinî hükümlerde değişikliğe sebep olan “sefer” kap-samında olacağı âlimler arasında tartışmalı bir konudur. Daha önce namaz konusunda geçen açıklamalara göre “sefer” sayılan yolculuk, oruç tutmamak için de bir mazerettir. Bunlar oruçlarını daha sonra kaza ederler.
Peygamberimiz ve ashabının seferlerde oruç tuttukları da tutmadık¬ları da olmuştur. Tutanlar da tutmayanlar da diğerlerini anlayışla ve saygıyla karşılamışlardır. Diğer taraftan oruç, seferdeki insana çok sıkıntı verecekse bu durumda oruç tutmamak tercih edilmelidir. Hz. Peygam¬ber bir sefer sırasında arkadaşlarının başına toplanarak, gölge altına alındıkları adamı görünce “Bu ne?” diye sormuş ve “oruçlu” cevabını alınca “Seferde oruç tutmak bir fazilet değildir” demiştir.[428]
6- Savaş: Ramazanda düşman karşısında savaşan bir müslüman eğer oruç tuttuğu takdirde zayıf düşecekse o günlerde oruç tutmayıp sonra kaza edebilir. Fiilen savaş başlamamış da olsa o gün başlayaca¬ğını biliyorsa bu durumda da oruç tutmayıp sonra kaza edebilir.
7- Tehdit: Oruçludan, ölüm tehdidi veya vücut organlarından birine ciddi manada zarar verme tehdidi altında orucunu bozması istenirse orucunu bozar ve sonra kaza eder.
Farz veya vacip oruca başlayan birisinin ziyafet sebebiyle orucunu bozmasına izin verilmez. Sünnet, mendup veya nafile oruca başlayan birisinin sonra kaza etmek üzere orucunu açmasının mubah olup ol¬madığı ise Hanefî mezhebi içinde ihtilaflı bir konudur. Bir görüşe göre böyle bir oruca başlayan kişi herhangi bir mazereti olmasa da sonradan kaza etmek üzere orucunu bozabilir. Fakat mezhep içinde daha yaygın görüş, bir mazereti olmadan orucunu bozmaması yönündedir. Bu görüşe göre ziyafete davet edilmiş olmanın mazeret sayılıp sayıla¬mayacağı da ayrıca tartışmalıdır. Kimine göre bu, uygun bir mazeret iken kimine göre değildir. Kimine göre günün ilk yarısında (zevalden önce) mazeret sayılırsa da daha sonra mazeret sayılmaz. Bir kısım âlim davet sahibinin üzülecek olmasını dikkate alır ve oruca devam edip ziyafete katılmamak onu rahatsız edecekse bunu bir mazeret olarak kabul eder. Oruca devam etmek anne ve babadan herhangi birini üze-cekse bu da nafile orucu bozmak için bir mazeret kabul edilir.
C- Vaktinde Tutulmamış Oruçların Kazası Ve İskât-ı Savm
Yukarıda açıklanan mazeretler dolayısıyla veya herhangi bir mazere¬te bağlı olmaksızın vaktinde tutulamayan, başlanıp da bozulan oruçlar daha sonra kaza edilir. Kaza orucu için belli bir vakit yoktur. Ramazan bayramının ilk ve kurban bayramının ilk üç günü dışında senenin her¬hangi bir gününde kaza edilebilir. Hiçbir mazereti olmadığı halde oru¬cu vaktinde tutmamış olanlar hem kaza etmeli hem de tövbe ve istiğ¬far edip Allah’tan af dilemelidir. Çünkü onlar orucu vaktinde tutma¬makla günah işlemişlerdir.
Bir mazeretten dolayı orucu vaktinde tutamamış bir insan söz ko¬nusu mazereti sona erip onu kaza fırsatı bulamadan ölmüşse oruç borçlusu olarak ölmüş sayılmaz ve bundan dolayı günahkâr olmaz. Ama kaza için fırsat bulduğu halde yapmamışsa oruç borçlusu olarak ölmüş olur. Kaza oruçlarını, nasıl olsa vakti geçti deyip günlerin kısa, havaların serin olduğu mevsimlere bırakmak doğru ve dürüstçe bir davranış değildir.
Bir insan, kaza etmesi gereken oruçlarını kaza etmeden yukarıda açıkladığımız mazeretler arasında sayılan “yaşlılık” dönemine girmiş ola-bilir. Bu durumda orada anlatılan bilgilere göre hareket eder ve her gün için bir fidye verir. Bu, oruç tutacak gücü olmayanlarla ilgili âyetin[429] açık hükmü olarak kabul edilir. İnsanların Allah’a karşı borçlan olan ibâdetleri sağlıklarında bizzat ve istendiği şekilde yapma¬ları esastır. Buna rağmen onların bir kısmını vaktinde yapamadan ölme-ieri de mümkündür. Bu ihtimale karşı tedbir olarak bu kişilerin, borçlu öldükleri takdirde bunların gereğinin, bırakacağı mirastan karşılanmasını vasiyet etmeleri gerekir. Böyle bir vasiyeti olduğu takdirde, -ileride açıklanacağı gibi- bıraktığı malın, öncelikli harcama ve ödemelerden sonra kalan kısmının üçte birinden, bu ve diğer vasiyetleri yerine geti¬rilir. Bazı âiimlerce böyle bir vasiyeti olmasa da eda/tasarruf ehliyetine sahip mirasçıların, onun bıraktığı mirastan veya kendi mallarından, bu tur borçlarının gerektirdiği ödemeleri yapmaları halinde bunun da kendi vasiyeti üzerine yapılmış ifa yerine geçebileceği şeklinde bir qö’ ruş geliştirilmiştir. Fakat Hanefî mezhebinde daha kuvvetli sayılan görü şe göre ibâdetlerde, yükümlünün kasıt ve tercihi esas olduğundan ve bu konuda vasiyeti olmayanın bir tercihinden de söz edilemeyeceğin den vârislerin ödemesi, o insanı sorumluluktan kurtarmaz. Ölünün oruç borcunun bu şekilde düşürülmesi işlemine “iskât-i savm” (orucu düşür-mek) denir.
6- Orucun Farz Olmasının Sebebi Ve Ayın Görülmesi (Rü’yet-i Hilâl) Meselesi
Diğer ibâdetler gibi oruç da Allah’ın emri olduğu için farzdır. Bu mânada ramazan orucunun farz olmasının sebebi, Allah’ın onu emret¬miş olmasıdır. Fakat fıkıh usulünde “sebep” kelimesinin özel bir anlamı vardır. Meselâ sabah namazının farz olmasının sebebi, vaktinin girmesi¬dir. Bunun gibi ramazan orucunun farz olmasının sebebi de ramazan ayının başlaması ve her günkü orucun vaktinin girmesidir. Belirtilen vakit girince oruç tutmak farz hale gelir. Ramazan ayının başlaması, hilâlin doğması ile belli olur. Dinî günlerin tesbitinde gökyüzündeki ayın hareketleri esas alınır. İlk gün güneş battıktan sonra küçük bir hilâl şeklinde kısa bir süre görülen ay, günden güne büyüyerek ve görülme süresi de uzayarak ayın ortasında dolunay halini alır. Bundan sonra tekrar küçülmeye başlar ve bazan yirmi dokuz, bazan da otuz gününü tamamlayınca yeni hilâl görülür.
Hz. Peygamber zamanında ayın bu hareketi gözle izlenir ve buna göre ramazan ayı başlayınca oruç tutulur ve şevval ayı başlayınca da oruca son verilip bayram yapılırdı.
Onun zamanındaki bu uygulama yine onun hadislerine ve uygula¬malarına bağlı olarak ve benzer ortamda oluşan Hanefî fıkhına şöyle yansımıştır: Müslümanlar ramazandan önceki ay olan şaban ayının 29. gününü takip eden akşam yeni ayı gözlerler. Eğer yeni ay görülürse ramazan ayı girmiş olduğundan o gece teravih namazına başlarlar ve ertesi gün de oruç tutarlar. Yeni ay görülmezse ertesi günü, şaban ayının otuzuncu günü kabul ederler ve ondan sonra oruca başlarlar. Ramazanın 29. gününü takip eden akşam da aynı şekilde yeni ay göz¬lenir. Eğer görülürse ramazan sona ermiş olduğundan ertesi gün bay¬ram yapılır. Yeni ay görülmezse ertesi gün ramazanın otuzuncu günü sayılır ve ondan sonraki gün bayram olur. Ramazanın başlangıcı ve sonu ile İlgili bu tesbit, müslüman toplumun en üst temsilcisinin (gü¬nümüz Türkiye’sinde Diyanet İşleri Başkanlığı) onayı ile yapılır. Böylece müsiümaniar ramazana birlikte başlarlar ve yine birlikte bayram yapar¬lar. Bu onay için gökyüzünün berrak olduğu zamanlarda bir iki kişinin görmesi yeterli sayılmaz, çok sayıda kişinin görmesi şartı aranır. Hava bulutlu ise ramazanın başlangıcında İslâm dininin emir ve yasaklarına uymada hassasiyet sahibi (âdil) bir müslümanın yeni ayı gördüğüne dair şahitliği kabul edilerek ramazanın başladığı ilân edilir. Fakat rama¬zanın sonunda hava bulutlu ise en az iki kişinin şahitliği aranır.[430]
Uzun yıllardır ayın hareketleri, uzman kişiler tarafından ve teknolo¬jiden yararlanılarak önceden tespit ve ilân edilmektedir. Hattâ yeni ayın fiilen doğuş zamanı (kavuşum anı) ile gözle görülebilecek hale geleceği zaman ayrı ayrı tesbit edilebilmektedir. Müslümanların bu tesbit karşı¬sındaki tutumlarının ne olacağı meselesi son zamanlarda fıkıh bilginleri arasında tartışılmaktadır. Kimi ülkelerde uzmanların raporlarına dayanan takvimlere kimi ülkelerde ise gözle görmeye itibar edilmektedir. Türki-ye’deki takvimler yeni ayın çıplak gözle görülebilecek hale geleceği an esas alınarak hazırlanmaktadır. Bu durumda takvime esas alınan ölçüm ve hesaplamalar doğru olduğu takdirde yeni ayın belirtilen zamandan önce doğmaması gerekir. Müslümanların çoğunluk teşkil ettiği ülkeler¬de, ramazana birlikte başlamak ve hep beraber bayram yapmak için devlet tarafından ilân edilen ve halk tarafından kabul gören günlerin esas alınması, ferdî tercihlerin müsiümaniar arasında huzursuzluk vesile¬si yapılmaması tavsiye edilir.
Her ülke veya şehrin kendi görmesine mi itibar edeceği, yoksa bir yerde görülmüşse bundan haberdar olan başka şehir ve ülke müslümanlarının da ona göre hareket etmesi gerekip gerekmeyeceği İslâm hukukçuları arasında eskiden beri tartışılan bir konudur. Fıkıh kitaplarında “ihtilâf-ı metâli’a itibar edilip edilmeyeceği” şeklinde tartışı¬lan bu konu, zamanımızdaki iletişim imkânlarının ve teknolojilerinin gelişmişliği, dünya müslümanlarının ortak heyecan ihtiyacı, “dünyanın küçük bir köye” dönüştüğü gerçeği karşısında uygulamada eski önemi¬ni kaybetmiştir.
7- Orucun Rüknü, Şartları Ve Mustehapları
A- Orucun Rüknü
Orucun rüknü, oruç için belirlenen süre içinde oruçlunun cinsî iliş¬kiden uzak durması ve vücudunun içi hükmünde sayılan kısmına her¬hangi bir şey girmemesidir. Vücuda giren şeyin tabiî kanallardan (menfezlerden) girmesi esas alınır, derinin gözeneklerinden girenler orucu bozmaz. Boğaz tabii giriş kanalıdır. Burun, kulak vs. gibi vücudun içine açılan bazı kanallar da fukaha tarafından aynı hükme tâbi tutulmuş ve buralardan girecek maddelerin de orucu bozacağı kabul edilmiştir. Ay¬rıca tabiî kanalların haricinden meselâ, vücutta açılan bir yaradan içeri¬ye giren veya iğne vasıtasıyla vücuda verilen İlâçların yahut başka maddelerin rüknüne aykırı olduğu için orucu bozup bozmayacağı tartı¬şılmıştır. Bu konular ileride “Oruç ve Tedavi” başlığı altında ele alına¬caktır.
Fıkıh kitaplarının tesbitine göre orucun bozulması için bir şeyin vü¬cuda şeklen veya manen girmesi yeterlidir. Şeklen girme boğaz yoluyla olur ve boğazdan giren her şey orucu bozar. Manen girme ise vücuda yararı olan, gıda veya tedavi maddesi olarak kullanılan bir şeyin her¬hangi bir yerden vücut içine girmesidir. Buna göre meselâ, bir demir parçasının veya kurşunun vücuda saplanıp içeride kalmasının, taharet¬lenirken aşırı titizlikten dolayı anüsten bir miktar su girmesinin, kadının cinsel organına koyacağı bir bez parçasının içeri gitmesinin vücuda bir yararı olmayacağı için orucu bozmaması gerekir. Fakat buna rağmen Hanefî mezhebi âlimleri vücuda tamamen girip içeride kalan bir demir parçasının orucu bozup bozmayacağı konusunda farklı görüşler ileri sürerken diğer maddelerin girmesinde genellikle orucun bozulacağını savunurlar.[431] Ayrıca cinsel tatmini sağlayan veya keyif veren maddeler, vücuda bir yararları olmasa hattâ zararları bile olsa orucun bozulması¬na sebep olurlar.
B- Orucun Şartları
Orucun şartları deyince farz olmasının şartlan, edasının (yerine geti-rilmesinin) farz olmasının şartları ve geçerli (sahih) olmasının şartları ayrı ayrı ele alınır.
1- Ramazan orucunun farz olmasının şartları; akıllı, baliğ (ergen) ve müslüman olmaktır. Bu konuda “Orucun Farz Olmasının Şartları” başlığı altında bilgi verilmiştir. İslâm dünyasında yaşamayan ve sonradan müslüman olan şahsa ramazan orucunun farz olması İçin onun ayrıca orucun farz olduğunu da bilmesi gerekir. Eğer orucun farz olduğunu bilmiyorsa müslüman olduktan sonraki ramazan ayından başlayarak değil bunu öğrendiği anı izleyen ramazan ayından itibaren oruç mükel¬lefi olur ve geçen günlerin orucunu kaza etmez. Ama İslâm dünyasın¬da yaşarken müslüman olmuşsa ramazan orucunun farz olduğunu bilmemesi bir mazeret sayılmaz ve bilmese bile müslüman olduktan son¬raki tutmadığı ramazan oruçlarını kaza eder.
2- Edasının farz olmasının şartlan; sağlıklı ve mukim (yolcu olma¬yan) olmaktır. Ramazan orucu hasta veya sefer halinde olanlar için de farz ise de onun içinde bulunulan gün edâ edilmesi farz değildir. Bun¬lar, gününde tutamadıkları oruçları daha sonra kaza ederler.
3- Orucun geçerli (sahih) olmasının şartları da niyet etmek ve ka¬dınlar hakkında ay halinde ve loğusalık halinde olmamaktır.
C- Orucun Sünnetleri Ve Müstehaplan
Sahur yemeği yemek ve bunu imsak vaktine yakın zamanlarda yapmak, akşam olunca da orucu vaktinde açıp iftarı geciktirmemek sünnet ve müstehaptır. Hz. Peygamber “Sahur yeyin; sahurda bereket vardır”[432] buyurur ve Ehl-i kitabın orucu ile bizim orucumuz arasındaki önemli farkın sahur yemeği olduğunu söyler[433]. İnsanların iftarda acele ettikleri müddetçe hayır üzere olacaklarını açıklar.[434] Sahur yeme¬ği doktorlar ve beslenme uzmanları tarafından da tavsiye edilir.
Ramazan ayında toplumun yoksul kesimiyle ilgilenmek, onların İhti-yaçlarını gidermek de ayrıca sevaptır. Yoksul olsun olmasın oruçlulara İftar yemeği vermek tavsiye edilir. Hz. Peygamber “Kim bir oruçluyu iftar ettirirse ona o oruçlunun sevabı kadar sevap olur. Bu, oruçlunun sevabından hiçbir şey de eksiltmez”[435] buyurur. İhtiyaç sahiplerine ulaşmak ve onlara iftar vermek daha da faziletlidir.
Bir sıkıntıya sebep olmayacaksa iftarın hurma ve benzeri yiyecekler¬le veya su ile yapılması, bu esnada dua edilmesi sünnettir. Hz. Pey¬gamber, varsa yaş hurma (rutab), yoksa hurma (temr), o da yoksa su ile iftar ederdi[436] ve “Susuzluk gitti, damarlar ıslandı ve inşallah sevap da oldu”[437], “Allah’ım! Senin için oruç tuttum ve senin rızkınla iftar ettim”[438] derdi. Bu gibi konularda ısrarcı olarak ev halkına veya başkalarına sıkıntı vermek ise doğru değildir. Çünkü Hz. Peygamber’in süt-su karışımı veya şekerli un özemesi gibi şeylerle iftar ettiği de bilinmektedi[439] ve Buhârî’nin bab başlıklarından biri (“Savm” 44) “Kolay gelen şeylerle, su vb. ile iftar etmek” şeklindedir.
Ramazanda Kur’an ile meşgul olmanın, onu okumanın, ezberleme¬nin, mânasını anlama hususunda çaba harcamanın, ilim ehlinin bu hu¬susta müzakerede bulunmasının da ayrı bir sevabı vardır. Hz. Peygam¬ber’in her sene ramazan ayında Cebrail ile buluşup Kur’an’ı ona arz ettiği, onun üzerinde bir nevi ders yaptıkları bilinmektedir[440]. Günümüzdeki mukabele geleneğinin esasını da bu uygulama oluşturur.
Ramazanın bilhassa son on gününde itikâfa girmek de orucun sünnetierindendir.
Ayrıca orucun mekruhlarından kaçınmak da sünnettir.
8- Orucu Bozup Bozmayan Ve Oruçluya Mekruh Olan Şeyler
Orucun rüknü, oruç için belirlenen süre içinde oruçlunun cinsî iliş¬kiden uzak durması ve vücudunun içi hükmünde sayılan kısmına her¬hangi bir şey girmemesi şeklinde açıklanmıştı. Orucun rüknünün ihlâl edilmesi orucu bozar ve bozulan orucun daha sonra kaza edilmesi gerekir. Bu rüknün meşru bir mazeret olmadan ihlâl edilmesi günahtır ve bundan dolayı tövbe edip Allah’tan af dilemek de icap eder. İhlâl gayet açık ve net ise o zaman tövbe ve orucun kaza edilmesi yanında kefaret de gerekir. Yapılan fiil, rüknün ihlâli sayıimadığı halde oruçluya yakışmayan veya onu ihlâl ortamına çekebilecek türden ise o da mek¬ruhtur.
A- Orucu Bozup Sadece Kazayı Gerektiren Durumlar
Orucu bozup sadece kazayı gerektiren hususlar; yeme içme ile ilgili olanlar, cinsel hayatla ilgili olanlar ve diğerleri diye üçe ayrılabilir.
Yeme İçme ile İlgili Olanlar: Beslenmede veya tedavide kullanılması âdet olmayan bir şeyin yenilmesi, içilmesi veya yutulması sadece kaza gerektirir. Bu mânada misal olarak zikredilen bazı maddeler şunlardır; Kabuklu fındık ve badem, çekirdek, taş, toprak, çamur, un, hamur, pi-rinç, tuz, kağıt, pamuk. Eğer bir kişi bunlardan birini yemeyi adet hali¬ne getirmişse ve bunları zevkle yiyorsa o zaman bunların yenmesi de kefaret sebebi olur.
İmsak vakti girmedi veya iftar vakti girdi kanaatiyle yiyip içen ve daha sonra da bu konuda yanıldığı anlaşılan insan orucuna devam eder ve aynı zamanda o orucu kaza eder.
Oruca imsakten sonra günün yarısına kadar geçen süre içinde ni¬yet eden birisi, daha sonra orucunu normal hallerde kefareti gerektire¬cek şekilde de bozsa kefaret değil kaza gerekir.
Unutarak yiyen veya içen ve bununla orucunun bozulduğunu zan¬nederek daha sonra bile bile yiyip içenin o günün orucunu kaza et¬mesi gerekir.
Hata ile bir şey yiyenin veya içenin orucu bozulur. Hata ile unut¬manın hükmü farklıdır. Meselâ abdest esnasında ağzını çalkalarken is¬temediği halde boğazına su kaçan kimse -eğer o sırada oruçlu olduğu hatırında ise- hata iie su içmiş gibi sayılır ve orucu bozulur. Oruçlu olduğu hatırında olmaksızın su içenin veya yemek yiyenin durumu bundan farklıdır. O kana kana su içse de, doyuncaya kadar yemek yese de orucu bozuimaz.
Boğazına kar veya yağmur tanesi kaçan oruçlu bunu istemeye is¬temeye yutmak zorunda kalsa eğer o esnada oruçlu olduğunun bilin¬cinde ise orucu bozulur ve bunun yerine de kaza etmesi gerekir. Oruçlu olduğunun bilincinde olmadan yutmuşsa bu, unutarak yeme sayılacağından orucu bozulmaz.
Dişler arasında kalmış az miktardaki artığın yutulması halinde oru¬cun bozulmayacağı kabul edilmiştir. Fıkıhçılar bu konuda nohut tanesi¬ni öiçü alırlar ve bu kadar olan kalıntıyı çok, ondan az olanları da az sayarlar. Ağza dışarıdan alınarak yutulacak bir madde ise susam tanesi kadar olursa orucu bozar. Susam tanesinin, buğday tanesinin veya no¬hut tanesinden küçük bir şeyin yutulmayıp ağızda çiğnenmesi halinde dağılıp yok olacağı için orucu bozmayacağı şeklindeki görüşe bazı ki¬taplarda sınırlama getirilerek bu hükmün, susamın tadının boğazda hissedilmemesi halinde böyle olacağı ifade edilir ve İbnü’l-Hümâm da bu görüşü benimser.
Tozlu, dumanlı bir ortamda bulunduğu için istemeyerek duman ve¬ya toz yutan, boğazına sinek kaçan insanın orucu bozulmaz,
Cinsel Hayatla İlgili Olanlar: Cinsel ilişki olmaksızın öpüşme, sevişme gibi durumlarda boşalma (inzal) olması halinde oruç bozulur ve kazası gerekir. Aslında bu gibi fiiller oruçlu için mekruhtur ve bunlardan uzak durulması tavsiye edilir. İstimna (el iie tatmin sonucu boşalma) da oru¬cu bozar ve kazayı gerektirir.
Uykuda iken ihtilâm olan insanın orucu bozulmaz. Dokunma ol¬maksızın karşı cinse şehvetle bakmak haram ise de, bu bakma veya bu esnada boşalma orucu bozmaz.
Orucu Bozan Diğer Şeyler: İsteyerek ağız dolusu kusmak orucu bo¬zar. Eğer oruçlu kendi müdahalesi olmadan kusmak zorunda kalmışsa bunun miktarı ne kadar çok da olsa hattâ ağzına kadar gelenlerin bir kısmı yine onun isteği dışında geri gidecek de olsa orucu bozulmaz.
Herhangi bir dumanı içine çekmek veya kaçınması mümkün olduğu halde kaçınmayarak solumak orucu bozar. Bunlar bir çiçeği koklamak gibi değildir.
Vücuda ağız dışı yollardan besleyici veya keyif verici mahiyette ilâç yahut herhangi bir madde verilmesi halinde oruç bozulur, kazası gere¬kir.
Orucunu, dînen geçerli bir tehdit sebebiyle bozmak zorunda kalan kimse bozmanın şekli ne olursa olsun onun kazası ile yükümlü olur, bu durumda kefaret gerekmez.
Vücuda parfüm veya krem, yağ vb. sürmek, göze sürme çekmek, saç boyamak orucu bozmaz.
B- Orucu Bozup Hem Kazayı Hem Kefareti Gerektiren Durumlar
Ramazan ayında, günün orucuna imsakten önce niyet ederek oruca başlamış olan erkek veya kadın oruçlu olduğunu bile bile cinsel ilişki¬de bulunursa orucu bozulur ve kaza yanında kefaret ile de mükellef olur.
Aynı şartlar altında gıda veya tedavi amacıyla kullanılması âdet olan bir şeyi yiyen veya içene de kaza ve kefaret gerekir.
Sigara, nargile, enfiye gibi keyif verici maddelerin bile bile kulla¬nılması da kefaret sebebi olarak kabul edilmiştir. Uyuşturucu ve diğer keyif verici maddeler de bu grupta mütalaa edilir.
Ramazan ayı dışındaki orucun bozulması kefaret sebebi değildir.
Aynı senenin ramazan ayında birden çok günde kefaret gerektire¬cek .şekilde orucunu bozan bir insana her gün için bir kefaret mi ge¬rekeceği yoksa (daha önce kefareti yerine getirilmemişse) hepsi için bir kefaretin yeterli mi olacağı tartışmalı bir konudur. Hanefî mezhebinde daha doğru kabul edilen görüşe göre kefaretin gereği yapılmadan aynı ramazanın bir başka gününde, kefaret gerektirecek şekilde oruç tekrar bozulmuşsa bu durumda bir kefaret yeterlidir.
Orucunu kefaret gerektirecek şekilde bozan birisi aynı gün, oruç tutmamaya engel olan veya ona izin veren ve elinde olmayan bir ma-zeret ile karşı karşıya kalsa kefaret düşer. Meselâ o gün iftardan önce orucunu bozmasına izin verecek derecede hastalansa, bir kadın normal seyri içinde âdet görse veya doğum yapsa kefaret düşer. Fakat kendi kendini yaralaması, hasta etmesi, yolculuğa çıkması kefareti düşürmez. Kefaretin çeşitleri ve uygulanması hakkında İleride “Kefaretler” konu-sunda bilgi verilecektir.
C- Orucu Bozmayan Fakat Oruçluya Mekruh Olan Davranışlar
Orucu, bozulma tehlikesi ile karşı karşıya getirebilecek davranışlar mekruhtur. Meselâ abdest veya gusül için ağız çalkalanırken boğaz kısmının da iyice ıslanması için aşın hassasiyet gösterilmesi böyledir. Bu esnada boğaza su kaçarsa oruç bozulur. Buruna su çekmedeki aşın hassasiyet de aynıdır.
Genç oruçlunun eşini öpmesi, kucaklaması, ona sarılması mekruh sayılmıştır. Çünkü bu davranış orucun bozulmasına sebep olabilecek neticelere doğru gidebilir. Hz. Peygamberin oruçlu iken eşini öptüğü¬ne, öpmenin oruca zarar vermeyeceğini söylediğine dair rivayetler ya¬nında genç birisinin, oruçlu İken eşine sarılma ile ilgili sorusuna bunu yasaklayıcı mahiyette cevap verdiğine dair rivayetler de vardır.[441] Genç olmasa bile nefsine hakim olamayacak kişiler bu bakımdan genç hükmünde sayılır ve aynı fiiller onlar için de mekruh olur. Eğer insan, orucun bozulma¬sına vesile olacak kadar ileri gitmeme hususunda kendine ve eşine güveniyorsa o zaman eşini öpmesinin mekruh olmayacağı kabul edil-miştir. Bu konuda daha ileri gidilerek çıplak halde sevişmek veya du¬dak dudağa öpüşmek ise yaşlı ve kendine güvenen kimseler için de mekruhtur.
Şekersiz ve ağızda dağılmayan sakız çiğnemek mekruhtur. Ama sa¬kız, çiğneniyorken parçalanıyor ve bir kısmı boğazdan içeri gidiyorsa o zaman oruç bozulur.
Annenin, katı bir yiyeceği ağzında çiğneyerek küçük çocuğu tara¬fından yenebilecek hale getirmesi eğer buna mecbur değilse mekruh¬tur. Anne başka çare bulamadığı için mecburen bunu yaparsa mekruh da olmaz. Çünkü çocuğun beslenmesi önemlidir. Yalnız bu sırada o yiyecekten herhangi bir şey yememiş olmalıdır. Eğer yerse orucu bozu¬lur.
Yemeğin yutmadan sadece tadına bakmak, eğer bir mazerete da-yanmıyorsa mekruhtur. Kadının, kocası geçimsiz ve bu bakımdan anla-yışsız ise onun, yutmaksızın yemeğin sadece tadına, tuzuna bakması mekruh sayılmamıştır. Satın alınacak yiyecek maddelerinin yutulmaksızm tadına bakılması da eğer aldanma endişesi varsa mekruh sayılmamıştır.
Oruçlunun sağlığını bozacak veya kendisini zayıf düşürecek işler yapması mekruhtur. Sağlığını tehdit edecek ağır işler yapmak ve eğer vücudu zayıf düşecekse kan aldırmak da böyledir.
D- Orucun Bozulmadığı Bazı Haller
Oruçlu olduğunu unutarak yiyip içen veya cinsî ilişkide bulunanın orucu bozulmaz. Hz. Peygamber “Unutup da yer içerse orucunu ta¬mamlasın. Şüphesiz ona Allah yedirmiş ve içirmiştir” buyurmuştur[442]. Unutarak yemek yiyen bir oruçluyu görenin onu uyarması gerekir. Eğer oruçlu küçük veya yaşlı olup oruca zor katlanan birisi İse onun uyarılmaması, yemesine veya içmesine im¬kân sağlanması da tavsiye edilir.
Oruçlunun gündüz uyuyup ihtilâm olması (rüyasında boşalması) orucunu bozmaz. İmsakten önce cünüp olan birisinin o haliyle oruca başlaması da orucunu bozmaz. Hz. Peygamberin eşi ile ilişkisinden dolayı cünüp olarak imsak vaktine girdiğini ve oruca başladığını, sonra gusül ettiğini ifade eden hadisler vardır.[443]
Oruçlunun gusül maksadıyla veya başka sebeple yıkanması orucunu bozmaz. Boğazından su kaçmadığı takdirde denize veya havuza girme¬si, yüzmesi de böyledir. Serinlemek maksadıyla ağzına, burnuna su alması, soğuk su ile yıkanması Ebû Hanîfe’ye göre mekruh sayılırsa da Ebû Yûsuf bunun mekruh olmadığı kanaatindedir ve fetva da Ebû Yû¬suf’un görüşüne göredir.
Ağza, dişe konan ilâcın kendisi boğazdan geçmedikten sonra sırf tadının boğazda hissedilmesi orucu bozmaz. Meselâ ağrıyan dişe konan karanfilin tadı boğazda hissedilse bile kendisi boğazdan geçmezse oruç bozulmaz. Diş kanamasından dolayı tükürük ile boğaza giden kan, eğer tükürükten az ise bundan dolayı oruç bozulmaz.
Dişleri fırçalamak, misvak kullanmak orucu bozmaz ve mekruh da değildir. Boğazdan gitmemek şartıyla macun da kullanılabilir. Aslında temizlik amaçlı bu işlem, peygamberimizin genel olarak üzerinde titiz¬likle durduğu ve tavsiye ettiği bir husustur.
E- Oruç Ve Tedavi
Hastalık halinde oruç tutmamaya izin verilmiştir. Hattâ hastalığın durumuna göre bu, iznin ötesinde bir mecburiyet halini de alabilir. Serahsî “Orucunu bozmadığı takdirde gözündeki ağrının artacağından veya ateşinin şiddetleneceğinden korkan oruçlunun orucunu bozması . (veya oruç tutmaması) gerekir”[444] der. Oruç tuttuğu takdirde sağlığı zarar görecek kimselerin bir an önce tedavileri ile meşgul olup sağlık¬larına kavuştuktan sonra oruç tutmaları uygun olur. Diğer taraftan bazan oruç, uygulanan tedavi programını aksatmayabilir veya oruç dik¬kate alınarak yapılacak bir tedavi programı ile de hasta, sağlığına ka¬vuşabilir. Bu durumda kullanılacak ilâçların oruca etkisinin bilinmesi gerekir.
Boğazdan geçen gıda maddeleri gibi ilâçlar da orucun bozulmasına sebep olur. Buna göre katı veya sıvı ilâçların yutulması halinde oruç Dozulur. Ancak ağız içerisine az miktarda ilâç damlatılması veya sıkılması, meselâ dil veya damakta oluşan yaralara İlâç sürülmesi, dişe ilâç konulması, dişin doldurulması veya kaplanması orucu bozmaz. Çünkü bu uygulamalarda boğazdan herhangi bir madde ya hiç gitmez veya dikkate alınacak kadar bir miktar gitmez. Ağza konulan ilâcın kendisi boğazdan geçmediği takdirde sırf tadının boğazda hissedilmesi orucu bozmaz.[445]
Diğer taraftan astım hastalarının ve benzerlerinin kullandıkları spreylerde de ağza sıkılan ilâcın bir kısmı ağız cidarı tarafından emilir¬ken bir kısmı da boğazdan nefes borusu yoluyla bronşlara ve akciğere gider. Boğazdan geçse bile mideye gitmediği bilinen bu tür ilâçların kullanılmasının orucu bozmaması gerekir. Bu konuda farklı görüşler varsa da Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, bu tür spreylerin orucu bozmayacağı görüşünü benimsemiştir.[446]
Fıkıh kitaplarında buruna damlatılan ilâcın orucu bozacağı söylenir ve delil olarak da Ebû Ya’lâ el-Mevsılî’nin Müsnecfdç (VIII, 75, 365, nr: 4602, 4954) anlattığı şu olay zikredilin Hz. Peygamber bir gün Hz. Âişe’nin yanına gelir. “Ya Âişe! Bir parça (ekmek) var mı?”, diye sorar. O da bir yuvarlak (küçük ekmek) getirir. Onu ağzına koyar ve “Ya Âişe! Karnıma ondan bir şey girdi mi?”, diye sorduktan sonra “Oruçlu¬nun öpmesi de böyle. Orucun bozulması, sadece giren şeylerdendir, çıkanlardan değil”, der.[447]
Kulak, burun ve boğaz uzmanı doktorların bildirdiğine göre buruna damlatılan ilâç veya sprey burun içinde isabet ettiği noktalarda etkisini gösterir ve burun akıntısı ile birlikte o ilâcın tadı veya kendinden az bir miktarı boğaza ulaşır. Boğaza ulaşan bu miktar da genelde oruçlu¬nun açlık veya susuzluğunun giderilmesine katkıda bulunmaz. Benim bu konudaki kanaatim şudur ki, burun spreylerinin ve buruna damlatı¬lan az miktarda ilâcın orucu bozmayacağını söylemek mümkündür. Orucun bozulacağına dair hükmün delili olarak anlatılan olay ve bu konuyla ilgili olarak söylenen “Orucun bozulması, sadece giren şeyler¬dendir, çıkanlardan değil” cümlesinden kasdın “boğazdan geçen şeyler” olması kuvvetle muhtemeldir, en azından bunun buruna damlatılan ilâçları da kapsadığı kesin değildir.
Kulağa damlatılacak yağ gibi sirayet edici (sızıcı) maddelerin de zamanla boğaza ulaşabileceği için orucu bozacağı ama kulağa su gir¬mesinin veya damlatılmasının İse orucu bozmayacağı söylenmiştir. As¬lında kulak, burun, boğaz uzmanı doktorların bildirdiğine göre kulağa damlatılan ilâç veya başka bir madde kulak zarında yırtık olmadığı takdirde boğaza geçmez. Bu bilgiye göre zan sağlam kulaklı kişiye damlatılan ilâcın onun orucunu bozmaması gerekir. Bu konuda farklı görüşler varsa da Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, bu yönde görüş belirtmiştir.
Göze ilâç damlatılmasının orucu bozmayacağı söylenirken, bir taraf¬tan Hz. Peygamber’in oruçlu için göze sürme çekilmesine izin verdiği şeklinde ve genelde zayıf bulunan rivayetlere, diğer taraftan da göz ile boğaz arasında irtibat olmadığı veya olsa bile bunun derideki gözenek¬ler gibi dar kanallar yoluyla olduğu bilgisine dayanılır. Her ne kadar göz ile burun arasında ve burun ile de boğaz arasında irtibat varsa da normal hallerde göze damlatılan bir ilâcın kendisinin boğaza gitmesi ve bunun, oruçlunun açlık veya susuzluğunu etkileyecek boyutta olma¬sı mümkün görülmemektedir. Bazı hallerde göze konulan ilâcın tadının boğazda hissedilmesine de itibar edilmez ve bundan dolayı oruç bo¬zulmaz. Mâliki ve Hanbelî mezhepleri ise göze sürülen sürmenin veya damlatılan ilâcın tadı boğazda hissedildiği takdirde orucun bozulacağını kabul eder.
Cilt üzerine veya ciltteki yüzeysel yaralara ilâç konulması oruca za¬rar vermez. Fakat Ebû Hanîfe bazı derin yaraları bunlardan farklı kabul eder. Arapça’da karın boşluğuna (cevf) kadar varan derin yaraya “câife”, baş bölgesinde de beyne (dimağ) kadar varan yaraya “âmme” denir. Böyle derin bir yaraya konulan ilâç Ebû Hanîfe’ye göre orucu bozar, Ebü Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre bozmaz. Yara o kadar derin olmasa bile konulan ilâç, karın boşluğuna yahut beyne ulaşırsa yine oruç bozulur. Ebû Hanîfe, nereden girdiğine bakmaksızın vücudun içine bir maddenin girmesini, diğerleri ise onun doğal menfezlerden (kanal, delik) girmesini oruca aykırı bulurlar.
Derin yaralara konulan ilâçla ilgili olarak Ebû Hanîfe ve İmâmeyne (Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed) nisbet edilen görüşleri iğne mesele¬sine uygulayanlar, iğnenin Ebû Hanîfe’ye göre orucu bozacağı, İmâmeyne göre bozmayacağı sonucuna varırlar. Vücuda girip dışarısı ile irtibatı kesilen herhangi bir maddenin, meselâ bir yaydan atılan ve madenî kısmı vücuda tamamen girip dışarıdan görülmez olan ok tem¬reninin bile orucu bozacağını söyleyenlerin iğne ile de orucun bozula¬cağını söylemeleri gayet doğaldır. Fakat bu konunun da yeniden ele alınıp değerlendirilmesinde fayda vardır. Nitekim Fetvâhâne-i âlî ve Mısır’daki Ezher Üniversitesi Fetva Komisyonu (1948 yılı) doğal menfez¬ler dışından vücuda giren bir şeyin orucu bozmayacağına dair fetva vermiştir.
Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun deri altına ya¬hut adaleye zerkedilen veya damardan yapılan iğnenin orucu bozup bozmaması hususuna ilişkin 9.11.1956 tarih ve 630 sayılı kararı şöyle-dir:[448]
Muhtelif hastalıkların tedavisinde doktorlarca oruç halindeki hasta¬nın vücuduna zerk olunan iğnenin içindeki madde dimağa (beyin) da¬hil olduğu veyahut cevf-i batna (karın boşluğuna) giderek karaciğer ve böbrekler ve mesane (idrar organı) vasıtasıyla bedenden çıktığı takdirde bu iğneyi yaptıran oruçlu şahsın orucu bozulup yalnız kaza lâzım gel-diğinin;
“İğne içindeki maddenin tesiri (etkisi) yalnız vücut derisinin altında kalıpta dimağa veya cevf-i batna vâsıl olmadığı surette o oruçlu şahsın orucuna bir gûna (hiçbir şekilde) zarar vermeyeceği…”
IX. İTİKÂF
Arapça bir kelime olan itikaf, ‘”akefe” fiilinden türetilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu fiilin çeşitli türevleri kullanılır.[449] İslâmî literatürde itikâf, “Bir mescitte Allah’ın rızâsını kazanma niyetiyle bir süre kalmak” anlamında kullanılır ve farklı görüşlere göre bu tarife, kalınacak sürenin miktarı, caminin durumu ve orada kalan kişinin oruç¬lu olması gibi diğer unsurlar ilâve edilir.
İslâm öncesi Mekke toplumunca da bilinen itikâf, Hz. Peygamber’in uygulamalarıyla sünnet vasfı kazanmıştır. O, zaman zaman ve çoğun¬lukla da ramazan ayının son on gününde Mescid-i Nebevî’de itikâfa girer, yani günün bütün saatlerini orada geçirirdi, Kendisine bu maksat¬la mescid içinde bir çadır kurulduğu, zorunlu ihtiyaçları dışında mescidden çıkmadığı bilinmektedir.[450]
Kur’ân-ı Kerîm’de itikâfi doğrudan teşvik eden bir âyet yoktur. Al¬lah’ın Hz. İbrahim’e ve oğlu Hz. İsmail’e hitap ederek “Tavaf edenler, itikâf edenler (el-âkifîne=orada kalanlar, ikamet edenler) ve rukû-secde edenler için beytimi temizleyin”[451] demesi, camilerde itikâfta olan müslümaniarın eşleri ile temasta bulunmamalarını istemesi[452] ve Hz. Peygamber’in uygulamaları onun meşru olduğunu göster¬mektedir.
İtikâf niyetiyle bir camide bulunan kimse, oradan ancak tuvalet, abdest, gusül gibi zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak için çıkar ve bu ihti¬yaçlarını giderince derhal geri döner. İtikâftaki kişiyle kesinlikle yasak olan cinsel ilişki itikâfı iptal eder. Yeme, içme, uyku gibi ihtiyaçlarını caminin içinde uygun bir yerde giderir. Bu esnada temizlik kurallarına riâyet etmesi ve namaz kılanlara mâni olmaması tavsiye edilir. Konuş¬mak serbesttir, hatta ibâdet telakkisi ile susmak mekruh sayılmıştır. Yine de lüzumsuz konuşma ve gevezelikten uzak durmaya, günah ola¬cak şeyler konuşmamaya her zamankinden daha fazla özen gösterir. Zamanını daha çok ibâdetle geçirir; namaz kılar, Kur’ân-ı Kerîm okur, dua ve istiğfarda bulunur, Allah’ı hatırından çıkarmamaya çalışır.
İslâm âlimleri itikâfın hükmünü sünnet olarak tesbit ederler. Bir müslümanin adak yoluyla onu kendisi için vacip hale getirmesi de mümkündür. Ramazan ayının son on gününde sünnet (bazılarına göre sünnet-i kifâye), diğer günlerde müstehap diyenler de vardır. İ’tİkâfın en az süresi, itikâf esnasında oruçlu olmanın gerekliliği, kadınların ne¬rede itikâfa girecekleri gibi konularda farklı görüşler vardır.
Hanefî, Şafiî ve Hanbelî mezheplerinde tercih edilen görüşe göre camide kalmanın itikâf sayılması için herhangi bir süre yoktur ve bu sırada oruçlu olunmak şart değildir. Dolayısıyla itikâfa niyet ederek kısa bir an camide kalmak da bu sünnetin yerine gelmesi için yeterlidir. Hanefîler adak yoluyla vacip olan itikâfı sünnet olanından ayırırlar. On¬lara göre itikâf adayan bir insanın en az bir gün oruçlu olarak camide kalması gerekir.
İtikâfın sahih olması için ona niyet edilmesi ve guslü gerektirecek bir halin olmaması şarttır. İtikâfa girilecek cami, en azından içinde vakit namazları cemaatle kılınan bir yer olmalıdır. Cuma namazı kılınmayan bir mescitte itikâfa giren kişi, cuma namazı için en yakın camiye gider ve bu durum itikâfa zarar vermez.
Çoğunluğa göre itikâf konusunda erkeklerle kadınlar arasında önemli bir fark yoktur. Yalnız kadınların, özel hallerinde camiden ayrıl¬maları gerekir. Hanefîler’e göre ise kadınların, kendi evlerinde namaz için tahsis ettikleri yerler varsa orada itikâfa girmeleri daha iyi olup camide itikâfa girmeleri mekruhtur.

________________________________________
[1] ei-A’lâ 87/1-5
[2] Furkan 25/2
[3] er-Ra’d 13/8
[4] ei-Kamer 54/49
[5] ei-Hicr 15/21
[6] el-Mü’minûn 23/18
[7] ez-Zuhmf 43/n
[8] ei-Müzemmü 73/20
[9] Abese 80/18-19
[10] el-İsrâ 17/4
[11] el-Hicr 15/66
[12] Gâfir 40/20
[13] Fussıiet 41/12
[14] es-5âffât 37/96
[15] Buhârî, “iman”, 37
[16] Müslim “iman”, 1
[17] Müslim “iman”, i
[18] Buhârî bu rivayeti Sahih’ine almazken, Müslim birinci sıraya koyarak kendi tercihi olduğunu ortaya koymuştur
[19] Buhârî, “Kader”, i
[20] Halbuki Kur’an, Hz. Âdem’in çocuklarının yaşadıklarının, babaları yüzünden olmadığını ve Hz. Âdem’in hatasının affedildiğini bildirir, bk. el-Bakara 2/37; Tâhâ 20/122
[21] Buhârî, “Kader”, 3.Müşriklerin çocuklarını yaşamadıkları bir hayattan sorumlu tutan bu rivayet Buhârî, “Kİtâbü’t-Ta’bîr” 48′deki İbrahim ve etrafındaki çocuklarla ilgili hadise uygun düşmemektedir
[22] Müslim, “Kader, 3
[23] Müslim, “Kader”, 31
[24] Buhârî, -cenâiz”, 92; Müslim, “Kader”, 25
[25] el-Hadid 57/22-23
[26] el-İnsan 76/3
[27] el-Kehf 18/29
[28] ei-Müddessir 74/38
[29] el-A’râf 7/178
[30] el-İnsan 76/30
[31] et-Tekvîr 81/29. Bu anlamdaki diğer âyetler için bk. el-En’âm 6/148; et-Tevbe 9/51- es-Secde 32/13; ez-Zümer 39/62
[32] es-Saf 61/5
[33] ei-isrâ 17/n
[34] ez-züzâi 99/7-8
[35] el-Bakara 2/216
[36] el-Bakara 2/6-7
[37] el-A’râf 7/179
[38] ei-AVâf 7/101
[39] el-Ankebût 29/69
[40] Fussıiet 41/5
[41] el-A’râf 7/79
[42] fussılet 41/5
[43] Gâfir 40/35; Muhammed 47/16
[44] Hûd n/6; er-Rûm 30/40
[45] eş-şûrâ 42/12
[46] en-Necm 53/39-41
[47] ei-Enrâm 6/2
[48] Âl-i imrân 3/145
[49] en-Nisâ 4/78
[50] ei-A’râf 7/34; Yûnus 10/49; ei-Münafıkûn 63/11; Nûh 71/4
[51] en-Nahi 16/61
[52] ei-En’âm 6/2
[53] Beyhâkî, Şuabü’i-îmân, Beyrut 1990, III, 244-245; Aclûnî, Keşfü’i-hafâ, Haleb ts., II, 28-29
[54] Yûnus 10/84
[55] âi-i imrân 3/159
[56] ibn Mâce, “Zühd”, 14; Tirmizî, “Zühd”, 33; Ahmed b. Hanbel, Müsned, ı, 30, 52
[57] Tirmizî, “Sıfatü’i-münafıkin”, 60
[58] ez-zâriyât 51/56
[59] el-isrâ 17/44
[60] el-Hâc 22/18
[61] en-Nûr 24/41
[62] Beyhakî, es-sünenü’l-kübrâ, v, 82
[63] Ebû Dâvud, Taharet”, 62
[64] Buhârî, “Ezan” 18
[65] Nesâî, “Menâsik”, 220
[66] en-Nisâ 4/59
[67] Semerkandî, Mîzânu’l-usûl, Katar 1997, s. 35-36.
[68] el-Hicr 15/98-99
[69] Buhârî, “iman”, 32; Müsüm, “Müsâfirîn”, 215
[70] Bk. el-Bakara 2/68; el-İsrâ 17/110; el-Furkân 25/67
[71] Ahmed b. Hanbel, Müsned, v, 32
[72] Buhârî, “Nikâh”, i; Müslim, “Nikâh”, 5
[73] Tâhâ 20/132; Lokman 31/17; Ebû Dâvud, “Salât”, 26; Tirmizî, “Mevâkît”, 182
[74] el-Hâc 22/37
[75] ef-Mâûn 107/4-7
[76] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 11, 373, 441
[77] ibn Mâce, “Sıyâm”, 21
[78] Serahsî, Mebsût, I, 36-37; İbn Kudâme, Muğnî, I, 486; Ferhat Koca, “İbadet” D/A, XIX, 245-246.
[79] Ali Hasebullah, Usûiü’t-teşriî’l-İslâmî, Kahire 1982, s. 106.
[80] Güncel Dinî Meseleler İstişare Toplantısı-I, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları Ankara 2004, s. 786.
[81] el-Müddessir 74/1-7
[82] el-Bakara 2/222
[83] et-Tevbe 9/108
[84] el-A’râf 7/31
[85] el-Bakara 2/125
[86] Müslim, ‘Taharet”,
[87] Tirmizî, “Edeb”, 41
[88] el-A’iâ 87/14-15
[89] Bk. Kâsânî, Bedâyi’, I, 114-115.
[90] el-Mâide 5/27
[91] Bk. ef-Bakara 2/22, 164; ei-Enfâi 8/ıi; el-Enbiyâ 21/30; en-Nûr 24/45; el-Furkân 25/48, 54
[92] Bk.Müsüm, “Taharet”, 94
[93] Ebû Dâvud, ‘Taharet”, 38; Tirmizî, ‘Taharet”, 69
[94] Ebû Dâvud, ‘Taharet”, 50
[95] el-Bakara 2/185
[96] Buhârî, “iman”, 29
[97] Kâsânî, a.g.e., I, 83-87.
[98] Müslim, ‘Taharet”, 57-58
[99] Buhârî, “Vudû”, 55; Müslim, ‘Taharet”, 34; İbn Mâce, ‘Taha¬ret”, 26
[100] Buhârî, “Vudû”, 28
[101] Müslim, ‘Taharet”, 32
[102] Kâsânî, Bedâyi’, 114-115.
[103] Buhârî, “Vudû”, 2
[104] el-Mâide 5/6
[105] Buhârî, “Vudû”‘ 27
[106] Şirbînî, Muğnî’l-muhtâc, I, 47.
[107] İbn Rüşd, Bidâyeîü’i-müctehid, I, 7-17.
[108] Bk. Molla Husrev, Dürer, Fazilet Neşriyat, İstanbul 1976, I, 12.
[109] el-Bakara 2/286
[110] en-Nûr 24/6
[111] el-Hâc 22/78
[112] el-Mâide 5/6
[113] el-Bakara 2/222
[114] en-Nisâ 4/43
[115] Bk. Buhârî, “Gusüi”, 28; Müslim, “Hayız”, 87, 88
[116] Bk. Buhârî, “ilim”, 50; Müslim “Hayız” 32; Tirmizî, ‘Taharet”, 82
[117] İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, I, 51-52.
[118] Ebû Dâvud, ‘Taharet”, 77
[119] el-Mâide 5/6
[120] en-Nisâ 4/43
[121] Ebû Dâvud, “Salât”, 85; Tirmizî, “Salât”, 277; Ibn Mâce, ‘Taha¬ret”, 132
[122] Ebû Dâvud, “Libâs”, 31
[123] el-Bakara 2/222
[124] el-Bakara 2/228
[125] et-Talâk 65/4
[126] el-Bakara 2/222
[127] Müslim, “Hayız”, 16
[128] Buhârî, “Hayız”, 2
[129] Müslim, “Hayız”, 14
[130] Zeylaî, Nasbü’r-râye, I, 191
[131] Serahsî, ei-Mebsût, III, 152; fbn Kudâme, Muğnî, I, 306.
[132] Ebû Dâvud, ‘Taharet”, 105; krş., Buhârî, “Hayız”, 20; Müslim, “Hayız”, 69
[133] Buhârî, “Hayız”, 24
[134] Buhârî, “Hayız”, 1, 7; Müslim, “Hac”, 120
[135] el-Vâkıa 56/79
[136] Tirmizî, ‘Taharet”, 98; ibn Mâce, ‘Taharet”, 105
[137] İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, I, 52; Karâfî, Zahîre, Beyrut 1994, I, 315
[138] İbn Âbidîn, Reddü’i-muhtâr, I, 172 ve devamı.
[139] ibn Mâce, ‘Taharet”, 92
[140] el-Bakara 2/222
[141] Ebû Dâvud, “Taharet”, 18; krş, Buhârî, “Hayız”, 5
[142] el-Bakara 2/222
[143] el-Bakara 2/195
[144] İbn Kudâme, el-Muğnî, I, 368; el-Mevsûatü’l-fıkhiyye, XVIII, 327
[145] ibn Mâce, Taharet”, 128
[146] İbn Mâce, ‘Taharet”, 128
[147] et-Talâk 65/4
[148] İddet için bk. Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuku fslâmiyye, İstanbul 1968, II, 371.
[149] Buhârî, “Hayız”, 8, 25; krş., Müslim, “Hayız”, 63
[150] Tirmizî, ‘Taharet”, 95
[151] İbrahim 14/40
[152] Lokman 31/17
[153] el-Ankebût 29/45
[154] el-Bakara 2/110
[155] el-Bakara 2/112
[156] el-Mü’minûn 23/1, 2, 9
[157] el-Bakara 2/45
[158] el-Hac 22/78
[159] Buhârî, “îmân”, 1, 2
[160] Tirmizî, “iman”, 8
[161] en-Nisâ 4/103
[162] el-İsra 17/78
[163] Tâhâ 20/130
[164] er-Rûm 30/17-18
[165] el-Bakara 2/238
[166] el-Cum’a 62/9
[167] Buharı, “imarı”, 34; Müslim, “İman”, 2
[168] Buhârî, “Zekât”, 1, 41, 63; Müslim, “İman”, 7
[169] el-isrâ 17/70
[170] et-Tîn 95/4
[171] Hüccetü’llâhi’l-bâliğa, (trc. M. Erdoğan), I, 268.
[172] Al-i imrân 3/190-191
[173] en-Nîsâ, 4/103
[174] Hûd 11/114
[175] Buhârî, “Mevâkît”, 6
[176] Müslim, “Taharet”, 6
[177] Ekmeleddin Bâbertî, İnâye, I, 221; İbn Nüceym, el-Bahrü’r-râik, I, 343; Dâmâd, Mecma’u'l-enhur, I, 97.
[178] Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, (trc. S. Tuğ), I, 135-138; a. mlf., İslâm’a Giriş, (trc. C. Aydın), Ankara 1996. s. 87-88.
[179] Nesâî, “Mevâklt”, 46
[180] ei-Ankebût 29/45
[181] Ebû Dâvud, “Vitir”, 2; Nesâî, “Salât”, 6
[182] Tirmizî, “Cum’a”, so; bk., Kâsânî, Bedâyi’, I, 90
[183] el-Bakara 2/285-286
[184] Bk. el-Bakara 2/238-239; en-Nisâ 4/101-103
[185] en-Nisâ, 4/102-103
[186] el-Müddessir 74/40-43
[187] Meryem 19/59-60
[188] en-Nisâ 4/142
[189] el-Mâûn 107/4, 5
[190] Buhârî, “Salât”, 188
[191] bk. Debûsî, Esrar, (thk. S. Özer), Kayseri, 1997, I, 1, 151, 156; Akseki, İslâm Dini, s, 135.
[192] Buhârî, “Salât”, 188
[193] el-Enfâl 8/38
[194] Ahmed b. Hanbel, Müsned, iv, 199, 204
[195] Ebû Dâvud, “Salât”, 26; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 180, 187
[196] Tâhâ 20/132
[197] et-Tahrîm 66/6
[198] Ebû Dâvud, “Salât”, 11
[199] en-Nisâ 4/43
[200] Kâsânî, Bedâyı”, I, 245-246; Zeylaî, Tebyîn, I, 201-204; Şirbînî, Muğnî’l-muhtâc, I, 130-131; İbn Âbidîn, Heddü’i-muhtâr, II, 102-103; el-Mevsû’atü’l-fıkhiyye, XVII, 56-59.
[201] Şevkânî, Neylüi-evtâr ı, 351; bk. Buhârî, “Bed’ü’l-halk”, 6; Müslim,” Mesâcid”, 166; Ebû Dâvud, “Salâî”, 2; Tirmizî, “Mevâkît”, 1
[202] Meydânı, Lübâb, Kahire 1961, s. 60.
[203] Meydânı, a.g.e., aynı yer.
[204] el-Mevsûatü’l-fıkhiyye, VII, 175.
[205] Serhsi,Mebsutl, I, 145, Meydânı, Lübâb, aynı yer.
[206] İbn Âbidîn, Reddü’I-muhtâr, I, 362-365; Muhammed Hamidullah, “Kâtib Çelebi, el-İlhâm’ul-mukaddes min’el-Feydil-Akdes”, İslâm Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, is¬tanbul 1971, sayı 3-4, s. 153 ve dev.
[207] el-Bakara 2/110
[208] Müslim, “Fiten”, 110
[209] Muhammed Hamîdullah, İslâm’a Giriş, s.90-91, 296-299; a. mlf. İslâm Peygambe¬ri, (trc. S. Tuğ), Ankara 2003, II, 795-800; Hayreddin Karaman, İslâmın Işığında Günün Meseleleri, I, 95-103
[210] Müslim, “Salâtü’l-müsâfirîn”, 293; Tirmizî, “Mevâkît”, 31, 34
[211] el-A’râf 7/31
[212] Ebû Dâvud, “Salât”, 85; Tirmizî, “Salât”, 277; İbn Mâce, ‘Taha¬ret”, 132
[213] Ebû Dâvud, “Libâs”, 31
[214] Ahmed Naim, Tecrîd-i Sarih,II,234-238
[215] Buhârî, “Salât”, 3-9
[216] Serahsî, Mebsût, I, ,33-34
[217] el-Bakara 2/144
[218] el-Bakara 2/115
[219] el-Bakara 2/286
[220] el-Bakara 2/239
[221] el-Bakara 2/238
[222] Buhâri, ‘Taksir”, 19; Ebû Dâvud, “Salât”, 175; Zeylaî, Nasbü’-r-râye, 11, 175
[223] Kâsânî, Bedâyi’, I, 105-107.
[224] el-Müzzemmil 73/20
[225] Müslim, Salar, 42
[226] Tirmizî, “Mevâkît”, 69
[227] İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, I, 124-125; İbn Kudâme, Muğnî, I, 476; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, I, 155.
[228] el-A’râf 7/204
[229] İbn Mâce, “ikame”, 18
[230] el-Hâc 22/77
[231] en-Necm, 53/62
[232] Müslim, “Salar, 215
[233] Buharı, “Ezan”, 133-137
[234] Serahsî, Mebsût, I, 27.
[235] İbn Kudâme, Muğnî, I, 540-541; Şirbînî, Muğni’I-muhîâc, I, 173-175.
[236] İbn Rüşd, Bidâyetü’i-müctehid, I, 138-140; bk. Kâsânî, Bedâyi’, 1, 213.
[237] Ebû Dâvud, “Salât”, 178
[238] Serahsî, Mebsût, I, 227; Zeylaî, Tebyîn, I, 196.
[239] Buhârî, “Ezan”, 95, 122,Müslim, “Salât”, 45; Ebû Dâvud, “Salât”, 164; Tirmizî, “Mevâkıt”, 110
[240] Halebî, Gunyetü’l-mütemeili, İstanbul 1281, s. 160; bk. Kâsânî, Bedâyi’, I, 162.
[241] Ebû Dâvud, “Salât”, 73
[242] İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, I, 140; İbn Kudâme, Muğnî, I, 551-552.
[243] Tirmizî, “Salât”, 298
[244] Halebî, Gunyetü’l-mütemellî, s. 158; bk. Serahsî, Mebsût, I, 125.
[245] Bk. Kâsânî, Bedâyı”, I, 160-163; İbn Rüşd, Bidâyetü’i-müctehid, I, 130 ve dev.
[246] Kâsânî, a.g.e., I, 213.
[247] el-Bakara 2/238
[248] Buharı, “el-’Amel fi’s-salât”, 2; Müslim, “Mesâcid”, 35
[249] Şevkânî, Neyim-evtâr, II, 374
[250] İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, II, 52; M. Zihni Efendi, Ni’met-İ islâm, s. 385-387.
[251] İbrahim Halebi,Gunye,s.250-252; Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, s. 205.
[252] Yûnus 10/57
[253] el-isrâ 17/82
[254] Fussüet 41/44
[255] Buhârî, “Fezâilü’l-Kur’ân”, 21
[256] el-Mâide 5/58
[257] el-Cum’a 62/9
[258] İbn Nüceym, el-Bahrü’r-râik, I, 279.
[259] Buhârî, “Ezan”, 4; Müslim, “Salât”, 19
[260] Kâsânî, Bedâyi’, I, 146.
[261] Buhârî, “Ezan”, 5
[262] İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, I, 389.
[263] bk. a.g.e., I, 390
[264] Buhârî, “Ezan”, 8
[265] Zeylaî, Tebyîn, I, 92
[266] İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, I, 385.
[267] en-Nisâ 4/102
[268] Ebû Dâvud, “Salât”, 46
[269] Buhârî, “Ezan”, 29
[270] Buhârî, “Ezan”, 30; Müslim, “Mesâcid”, 345
[271] Buhârî, “Ezan, 9, 32; Müslim, “Salât”, 129, 131
[272] Buhârî, “Ezan”, 34; Müs¬lim, “Mesâctd”, 260
[273] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, III, 131; Şevkânî, Neylü’I-evtâr, III, 148
[274] Ahmed b, Hanbel, Müsned vı, 297, 301
[275] Müslim, “Salât”, 141-142
[276] Buhârî, “Ezan”, 74
[277] Müslim, “Saiât”, 122
[278] Nevevî, Riyâzü’s-Sâlihîn Peygamberimizden Hayat Ölçüleri, trc. ve şerh. M.Y. Kandemir ve diğerleri, İstanbul 1998, V, 270-279.
[279] Müslim, “Salât”, 132
[280] Buhârî, “Salât”, 20, “Ezan”, 161; Müslim, “Mesâcid”, 266; Tirmizî, “Salât”, 59; Muvatta’, “Sefer”, 31; Zeylaî, Nasbü’-r-râye, II, 35
[281] Bidâyetü’l-müctehid, I, 159.
[282] İbn Rüşd, a.g.e., I, 158-159; Kâsânî, Bedâyi’, I, 158-160; Şirbînî, Muğnî’1-muhtâc, I, 246-247.
[283] İbrahim Halebî, Gunyetü’l-mütemellî, s. 259.
[284] İbn Kudâme, Muğnî, II, 203-204.
[285] Bâbertî, İnâye, I, 256; İbn Nüceym, el-Bahrü’r-râik, I, 377; Şirbinî, ag.e., I, 246.
[286] Molla Husrev, Dürer, I, 90; Haddâdî, Cevheretü’n-neyyire, I, 78
[287] Zeylaî, Teybîn, I, 136-137, İbrahim Halebî, a.g.e., s. 259.
[288] İbnü’l-Hümâm, Feîhü’i-kadîr, I, 256; İbn Nüceym, a.g.e., I, 375-376; Ahmed Şelebî, Hâşiyetü Zeyiaî (Tebyînü’l-hakâik’in kenarında), I, 137.
[289] Buhârî, “Ezan”, 62-63; Müslim, “Salât”, 183-186
[290] Buhârî, “Ezan”, 61, 163
[291] el’Fetâva’l-Hindiyye, I, 90-91.
[292] Al-i imrân 3/96
[293] Euhârî, ‘Teyemmüm”, 1
[294] et-Tevbe 9/15
[295] Buhâri, “Ezan”, 108; Müslim, “Müsâfirîn”, 213; Tirmizî, “Salât”, 203
[296] Buhâri, “Salât”, 52
[297] Ebû Dâvud, ‘Taharet”, 93
[298] Müslim, ‘Taharet”,100
[299] “Allahım! Seni kendine lâyık olmayan noksanlıklardan uzak bilir, teşbih eder ve Seni Övgüyle yüceltirim. Senin adın mübarektir. Senin şanın çok yücedir. Senin ululuğun çok muhteşemdir {vecelle senâüke). Senden başka tanrı yoktur.” “Vecelle senâüke” cümlesi sadece cenaze namazında okunur.
[300] “Allâhümme salli ‘alâ Muhammed’in ve ‘ala âli Muhammed kemâ salleyte ‘alâ İbrahim’e ve ‘alâ âli İbrahim. İnneke hamîdün mecîd. Allâhümme bârik ‘alâ Muhammed’in ve ‘alâ âli Muhammed kemâ bârekte ‘alâ İbrahim’e ve ‘alâ âli İbrahim. İnneke hamîdün mecîd.” (Allahım! Efendimiz Muhammed’e ve Mu¬hammed’in ailesine rahmet et, onların şeref ve kıymetlerini yükselt. İbrahim’e ve İbrahim’in ailesine rahmet edip şeref ve kıymetlerini yüksettiğin gibi. Kuş kuşuz övgüye lâyık olan Sensin, şanı yüce, iyiliği bol olan Sensin. Allahım! Efendimiz Muhammed’e ve Muhammed’in ailesine feyiz ve bereket ver. İbra¬him’e ve İbrahim’in ailesine feyiz ve bereket verdiğin gibi. Kuşkusuz övgüye lâyık olan Sensin, şanı yüce olan Sensin.)
[301] “Rabbena âtina fî’d-dünyâ haseneten ve fî’l-âhireti haseneten ve kına azâbe’n-nâr. Rabbenâğfir lî ve li-vâlideyye ve li’l-mü’minîne yevme yekümu’l-hisâb.” (Yâ Rabb! Bize dünyada da İyilik ver, âhirette de iyilik ver, bizi cehennem azabın¬dan koru. Yâ Rabb! Beni, anne-bababımı ve bütün müslümanları hesap verile¬ceği gün af ve mağfiret et),
[302] Tekbir “Aflahüekber”, teşbih “Sübhâne rabbiye’l-azîm” ile “Sübhâne rabbîye’l-a’lâ”, tesmi’ “Semi’allâhü li-men hamiden”, tahmîd “Rabbena leke’l-hamd” de¬mektir.
[303] Zeylaî, Tebyîn, I, 172.
[304] Seransı, Mebsut, 1,32; Namaz kılan kişi, namazın oturuşlarında (ka’delerinde) “salli-bârik” duasıyla Hz. Peygamber’e, “rabbenâ âtinâ” duasıyla kendisine, aile¬sine ve bütün müminlere duada bulunmuş olur. İmam Şafiî’ye göre, teşehhüdden sonra Peygamber’e salât okumak farzdır (İbn Rüşd, Bidâyetü’S-müctehid, I, 139-140)
[305] Kasanı, Bedâyİ’, I, 159. i3a R…
[306] Bilindiği gibi, müslümanlar Hz. Peygamber’in ismini duydukları zaman ona
salât u selâm getirirler. Bir âyette: “Allah ve melekleri, Peygamber’e çok salevât getirirler. Ey müminler! Siz de ona salevât getirin ve tam bir teslimi yetle selâm verin” {el-Ahzâb 33/56) buyrulmaktadır. Allah’ın salâtı rahmet et¬mek ve kulun şanını yüceltmektir. Meleklerin salevâtı peygamberin şanını yü¬celtmek ve müminlere bağış dilemektir. Müminlerin salâtı ise dua anlamına gelmektedir. Yani “salât”. Peygamberimiz için hayır duada bulunmak ve ona saygı ve bağlılığı göstermek amacıyla söylenen söz demektir. “Allahümme sallı alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed” gibi. “es-Selâmü aleyke eyyühe’n-nebiyyü” vb. sözleri söylemek de selâmdır.
[307] Kâmil Miras, Tecrîd-i Sarih, III, 239
[308] Dâmâd, Mecma’u'l-enhur, I, 129; Kâmil Miras, Tecrîd-i Sarih, III, 239; IV, 494.
[309] Buhârî, “Cum’a”, 6, 19
[310] Buhârî, “Cum’a”, 3; Müslim, “Cum’a”, 15
[311] el-Cum’a 62/9-10
[312] Ebû Dâvud, “Salar, 204; Tirmizî, “Cum’a”, 4
[313] Müslim, “Cum’a”, 40
[314] Serahsî, Mebsût, II, 22; İbn Rüşd, Bidâyetü’I-müctehid, I, 168; İbn Kudâme, Muğnî, II, 327; Şİrbînî, Muğnî’l-muhtâc, f, 276; İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, II, 153.
[315] Dârekutnî, Sünen,III, 3
[316] Ebû Dâvud, “Salât”, 209
[317] Serahsî, a.g.e., II, 23.
[318] Kâsânî, Bedâyi’, I, 262.
[319] Müslim, “Cum’a”, 47
[320] Müslim, “Cum’a”, 41-42
[321] A. Hamdi Akseki, İslâm Dîni, Ankara 1970, s. 173.
[322] Tecrîd-i Sarih, III, 101
[323] el-Cum’a 62/9
[324] a.g.e., III, 65.
[325] Mevsılî, İhtiyar, I, 84.
[326] İbn Rüşd, Bidâyetü’I-müctehid, I, 172.
[327] İbrahim Halebî, Gunyetül-müteme/iî, s. 269; İbn Âbidîn, a.g.e., II, 145-146; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, s. 150; bkz. Nuh b. Mustafa, el-Lum’a fî âhiri zühri’I-cum’a fnşr. Ali Kaya), Bursa 2005.
[328] Nesâî, ideyn”,1
[329] Serahsî, Mebsût, II, 37.
[330] Serahsî, Mebsût, II, 144.
[331] Buhârî, “iman”, 37
[332] İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-kadîr, I, 333-334.
[333] Tecnd-i Sarih, IV, 70-96.
[334] Mekkeliler Harem-i Şerîfte teravih namazı kılarken teravihin her dört rekatın¬dan sonra bir defa tavaf etmeyi ve arkasından da iki rekat tavaf namazı kıl¬mayı âdet haline getirmişlerdi. Mekkeliler’in bu faziletli amellerine gıpta eden Medineliler de Mekkeliler’in tavaflarına ve tavaf namazlarına denk olmak üzere teravihin her dört rekatından sonra tek başlarına dörder rekat nafile namazı kılmayı âdet haline getirmişlerdir. Ancak Mekkeliler teravihin beşinci dört rekat¬tan sonra yani teravihin sonu ile vitir namazı arasında tavaf etmediklerinden dolayı Medineliler de teravihin sonunda nafile namaz kılmamışlardır. Böylece on altı rekat nafile, yirmi rekatlık asıl teravihe eklenince otuz altı rekata^ ulaşır ve üç rekat vitirle birlikte otuz dokuz rekat eder (İbnü’l-Hümâm, Fethu’I-kadîr, I, 334; Tecnd-i Sarih, IV, 96).
[335] İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-kadîr, I, 333-334
[336] Merğlnânî, Hidâye, I, 335.
[337] Buhârî, “Ezan”, 8i, 108; Müslim, “Müsâfirîn”, 213
[338] Muhammed 47/33; krş. Nahi 16/92
[339] İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 11, 18-19.
[340] bk. ibn Mâce, “ikâme”, 187
[341] a.g.e., II, 22-23.
[342] el-Bakara 2/222
[343] el-isrâ 17/25
[344] Tirmizî, “Salât”, 202
[345] el-lsrâ 17/79
[346] bk. el-Müzzemmil 73/20; es~Secde 32/16; Furkân 25/63-64; ez-Zâriyât 51/17-18; Âl-i İmrân 3/16-17; Müslim, “Siyam”, 202; Tirmizî, “Mevâkft”, 207, Da’avâî, 101
[347] a-g.e., II, 26-27.
[348] bk. İbn Mâce, “İkâme”, 187
[349] bk. Tecrîd-i Sarîh, IV, 132-133, 139-142.
[350] İbn Âbidîn, Reddü’i-muhtâr, W, 27; el-Mevsû’atü’I-fıkhiyye, XXVII, 150 ve dev.
[351] Ebû Dâvud, “Tatavvu”‘, 14; İbn Mâce, “İkâme”, 190
[352] İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 11, 28
[353] Kâsânî, Bedâyi’, I, 282 ve devamı.
[354] a.g.e., I, 283.
[355] Buharı, “Küsûf”, 1
[356] Buhâri, “Vudû”, 14
[357] İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, II, 25-26; Faruk Beşer, “Mübarek Geceler”, İslâm’da İnanç İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, III, 356.
[358] el-lsrâ 17/1
[359] Hüseyin Algül, “Mevlid-i Nebî”, İslâm’da İnanç İbadet ve Günlük Yaşayış Ansik¬lopedisi, III, 228-230.
[360] el-Bakara 2/286
[361] el-Hâc 22/78
[362] en-Nûr 24/61
[363] Al-i imrân 3/191
[364] Buhârî, Taksir”, 19; bk., Ebû Dâvud, “Salât”, 175; Zeyiaî, Nasbü’r-râye, ıı, 175
[365] Zeylaî, Tebyîn, I, 199-200; İbn Âbidîn, Reddü’i-muhtâr, II, 202.
[366] Buhârî, “Umre”, 19
[367] Ahmed b. Hanfaei, Müsned, II, 380
[368] Buharı, “Nikâh”; Müslim, “Hac”, 424
[369] İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, I, 348; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, I, 467; Fazla bilgi için bk., Fahrettin Atar, “Genel Olarak Seferîlik ve Hükümleri”, Seferîlik ve Hü¬kümleri, (İSAV), İstanbul 1997, s. 29.
[370] Müslim, “Taharet”, 24
[371] Dârekutnî, Sünen, I, 387
[372] en-Nisâ 4/101
[373] el-Bakara 2/173
[374] en-Nisâ, 4/101
[375] İbn Kesîr, Tefsir, I, 545
[376] Müslim, “SaIâtü’l-mü safirin”, 4
[377] İbn Mâce, “İkâmetü’s-salât”, 75
[378] Buhârî, “Salât”,1
[379] Müslim, “Salâtü’l-müsâfirîn”, 1
[380] Müslim, “Salâtü’l-müsafirîn”, 39
[381] el-Bakara 2/239
[382] el-Bakara 2/239
[383] en-Nisi 4/101-104
[384] Buhârî, “Bed’ü’l-haik”, 6
[385] Buhârî, “Mevâkîîü’s-saiât”, 5
[386] Buhârî, “Hac” 99
[387] Beşir Gözübenli, “Cem”, İslâm’da, İnanç İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, I, 280-281.
[388] Tirmizî, “Mevâkît”, 18
[389] Tirmizî, “Mevâkit”, 16
[390] İbn Âbidîn, Reddül Muhtar, II, 77
[391] Buhârî, “Salât”, 31
[392] Zeylaî, Tebyîn, I, 196.
[393] el-Bakara 2/285
[394] Ebû Dâvud, “Ghâd”, 152
[395] el-Ankebût 29/57
[396] ibn Mâce, “zühd”, 31
[397] Buharî, “Cenâiz”, 2
[398] Ebû Dâvud, “Cenâiz”, 16
[399] el-Bakara 2/156
[400] Ebû Davud, “Cenâiz”, 73
[401] Müslim, “Cenâiz”, 1
[402] el-Mevsû’atü’l-fıkhiyye, XIII, 295
[403] İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, II, 240.
[404] Buhâri, “Cenâiz”, 31
[405] el-Bakara 2/154
[406] Âl-i imrân 3/169-170
[407] el-Bakara 2/184
[408] el-Bakara 2/183, 187, 196; en-Nisâ 4/92; el-Mâide 5/89, 95; ei-Mücâdele 58/4
[409] el-Ahzâb 33/35
[410] Bazısı sadece mubahlığa delâlet eden bu rivayetler için bk. Buhârî, “Savm”, 60, 69; Müslim, “Siyam”, 113-137, 194-204. Ayrıca bk. İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-kadîr, II, 234-235, 271-272.
[411] bk. Buhârî, “Savm”, 52, 53; Müslim, “Sıyâm”, 172-180
[412] bk. Buhârî, “Savm”, 67-68; Müslim, “Sıyâm”, 138-145
[413] bk. Buhârî, “Savm”, 63; Müslim, “Sıyâm”, 146-148
[414] Tirmizî, “Savm”, 2-3; Nesâî, “Sıyâm”, 37-38
[415] Buhârî, “Savm”, 65; Müslim, “Sıyâm”, ııo-m
[416] Buhârî, İman”, 1; Müslim, “îman”, 19-22
[417] Buhârî, “Savm”, 1
[418] Nesâî, “Sıyâm”, 38
[419] Müslim, “Sıyâm”, 1, 2
[420] Buhârî, “Savm”, 4
[421] Buhârî, “Savm”, 2, 9
[422] Buhârî, “Savm”, 9
[423] Buhârî, “Savm”, 8
[424] Nesâî, Sıyâm”, 44
[425] Buhârî, “Savm”, 29; “Savm”, 27
[426] Tirmizî, “Savm”, 68; ayrıca bk. Buhârî, “Savm”, 40
[427] bk. Ebû Dâvud, “Savm”, 43; Tirmizî, “Savm”, 21; Nesâî, “Sıyâm”, 51, 62
[428] Buhârî, “Savm”, 36
[429] el-Bakara 2/184
[430] Merginani, el-Hidaye,I, 119-122
[431] Ibnü’l-Hümâm, Fethu’I-kadîr, II, 260, 266.
[432] Buhârî, “Savm”, 20; Müslim, “Sıyâm”, 45
[433] Müslim, “Sıyâm”, 46
[434] Buhârî, “Savm”, 45; Müslim, “Sıyâm”, 48
[435] Tirmizî, “Savm”, 82; ibn Mâce “Sıyâm”, 45
[436] Ebû Dâvud, “Savm”, 21
[437] Ebû Dâvud “Savm”, 22
[438] Ebû Dâvud, “Savm”, 22
[439] Buhârî, “Savm”, 33, 43-45; Müslim, “Sıyâm”, 52-53
[440] Buhârî, “Bed’üivahy”, I, “Savm”, 7; Müslim, “Fezâü”, 50
[441] Müslim, “Sıyâm”, 62-74; Ebû Dâvud, “Sıyâm”, 32-35; Tirmizî, “Savm”, 31-32
[442] Buhârî, “Savm”, 26; Müslim, “Sıyâm”, 171
[443] bk. Buhârî, “Savm”, 22, 25; Müslim, “Sıyâm”, 75-80
[444] Serahsî, el-Mebsût, III, 127.
[445] Zeylaî, Tebyînü’l-hakâik, I, 323; İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, II, 396.
[446] www.diyanet.gov.tr/turksh/default.asp (27.09.2005).
[447] Merğlnânî, el-Hidâye, !, 125; İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr, II, 266.
[448] Akseki, İslâm Dini, s. 208.
[449] el-Bakara 2/125, 187; el-A’râf 7/138; Tâhâ 20/91, 97; el-Enbiyâ 21/52; el-Hac 22/25; eş-Şuarâ 26/71; ei-Feth 48/25
[450] el-Muvatta’, ttikâf”, 7, 9; Buhârî, “İtikat”, ı, 6-9; Müslim, ‘Ttikâf, 1-6; Ebû Dâvud, “Savm”, 77-78; Tirmİzî, “Savm”, 79; İbn Mâce, “Sıyâm”, 58-59, 61, 65
[451] el-Bakara 2/125
[452] el-Bakara 2/187
Kaynak:İslam İlmihali,Kollektif M.Ü. İLAHİYAT FAK. VAKFI

yorumlar:

Hiç Yorum Yapılmamış!

yorum yapmak ister misin?




© Tüm Hakları Saklıdır - Gül Medine
Yazılar kaynak belirtilmeden kullanılamaz.

Copy Protected by Chetans WP-Copyprotect.