1

Nisan
2012

İSLAM TARİHİ NOTLARI

Yazar: arafat  |  Kategori: iSLAM TARiHi  |  Yorum: Yok   |  684 Kez Okundu

-Mescid-i Nebevi bir eğitim öğretim yeri olduğu gibi askeri işlerin görüşüldüğü bir mekan da olmuştur.
-Mescid-i Nebevinin bitişiğinde fakir kimsesiz ve barınacak yeri olmayan müslümanlar için yapılmış olan yere Suffe denir. Burada kalanları Suffe Ehli denir. Suffede eğitim görmüş yetişmiş kimselerede Kurra adı verilir.
-Hz.Muhammed hicretten sonra Medinedeki şehir topluluklarını şehir devleti halinde teşkilatlanmaya davet etmiştir. Bu davet sonucunda Medine Vesikası imzalanmıştır.Aynı zamanda bu anlaşma dünyanın ilk anayasası olarak kabul edilir.
-Hicretin 1. yılında Cuma namazı farz kılınmış ilk nüfus sayımı yapılmış ilk ezan meşru kılınmıştır.
-Hicretten bir ay sonra ikişer rekat olarak kılınan öğle ikindi ve yatsı namazlarının farzları dört rekat’a çıkartılmıştır.
-Hicretin 2. yılı Şaban ayında Ramazan orucu farz kılınmış Ramazan ayından sonrada Zekat farz kılınmıştır.
-Hz. Muhammed’in bizzat kendisinin katıldığı savaşlara Gazve kendisinin katılmadığı bir sahabinin komutanlığı altında gönderdiği askeri birliğe ise Seriyye adı verilir.
-Bedir gazvesi Hz.. Peygamberin Müşriklerle yaptığı ilk savaştır.Bu savaş sonucunda Ebu Cehil başta olmak üzere 70 kadar müşrik öldürülmüştür.Yine bu savaşta sağ olarak esir alınan iki müşrik ki bunlar Ukbe b.Ebu Muayt ve Nadrb. Haris Müslümanlara yaptıkları zulüm ve işkencelerden dolayı idam edilmişlerdir.
-Bedir gazvesi başta Medine olmak üzere tüm Arap yarımadasında Müslümanların itibarının artmasına vesile olmuştur.
-Bedir gazvesi sonucu öldürülen Ebu Cehil’in yerine Müşrikler Ebu Süfyan’ ı seçtiler.
-Uhud savaşında Hz. Hamza’ yı şehit eden Vahşib. Harb’ tır.
– Hz Muhammed 630 yılında hiç savaşmadan ve kan dökmeden Mekkeyi fethetmiştir.Bu arada Ebu Süfyan’ da uzun terddütler sonucunda Müslüman olmuştur.
-Tebük Seferinden sonra 631 yılında Hz Muhammed (s.A.S)Hz.Ebu Bekir’ i hac emiri tayin etti.Hac da bu yıl farz kılındı.
-Hz. Ayşe’ nin İfk olayı Beni Müstalik Gazvesi esnasında meydana gelmiştir.
-Putperestliğin kökü Tevbe suresinin ilk 8 ayetinin inmesiyle tamamen kazınmıştır.
-Arap adetlerine göre savaşın başında yapılan teke tek vuruşlara Mübareze adı verilir.
-Hz. Muhammed Yahudilerle iyi geçinilmesini istemiş ve kendide başlangıçta namazlarında Yahudilerin kıblesi olan Beytül_Makdis’ e yönelmiştir.
-Müslümanlar ile yaptıkları antlaşmayı bozan ilk yahudi kabilesi Kaynuka oğulları’ dır.
-Kaynukaoğullarının hem okul hem mahkeme salonu olarak kullandıkları yer Beytül_Midras’ tır.
-Hz.Muhammed İlk davetini eşi Hz.Haticeye daha sonra ebu talip ile azatlısı Zeyd bin Haris’e yapmıştır.
-Hz.Muhammed ibadetlerini gizli davet döneminde Haramı şerifte yapabiyor idi.
-Hz.Muhammed tebliğ için Safa tepesinin eteğindeki Ebul Erkan’ın evini (Darul Erkan)’ ı seçti birçok kişi bu evde islamiyeti kabuletti. Bu evde islamiyeti kabul eden en son Hz.Ömerdir .
-İlk vahiyle ikinci vahiy gelene kadar geçen bekleme süresi Fetret’ ül Vahiy denir.
-İlk Hicret nübüvetin 5.yılında Habeşistan’ a yapılmıştır. İkinci hicret birinciden bir yıl sonra Cafer bin Ebu Talip başkanlığında yine Habeşistana yapılmıştır.
-Hz.Muhammedin aynı yıl amcası Ebu Talip’i hemde eşi Hz.Hatice’ yi kaybetmesi üzerine bu yıla ( amül_hüzn ) yani hüzün yılı denmiştir. -Kuzey Arabistanda kurulan Devletler;Nabatiler Tedmürlüler Gassaniler HirelilerGüney –
-Arabistanda kurulan devletler;Mainliler Sebeliler Himyeriler
-Mekkeye ilk yerleşen kavim Amelika
-Peygamber Kureyşin Haşimoğulları koluna mensuptur
-Hz. Peygamberin süt annesi Halime Hazrec kabilesine mensuptur
-Hz. Muhammed(s.A.S) Hilfulfudul Antlaşmasına iştirak ettiğinde 20 yaşındaydı.
-Konar göçer hayat süren araplara bedevi yerleşik hayat süren araplara hadari denir.
-Hz. Hatice Hz.Peygambere kervanını verdiği sırada kölesi meysereyide yanına verdi.
-Hz.Peygambere islamiyeti açık davet için nazil olan iki sure Şuara ve Hicr sureleridir.
-Hz.Peygamberin Hz. Hatice ile evliliği 25 yıl sürmüştür.
-Hz. Muhammed 35 yaşında iken Hacerul Esvedin yerine konulmasında hakemlik yaptı
-Hz. Peygamberin geceleyin Mekkeden Mescidi aksaya götürülmesine İsra göklere çıkarılmasınada Miraç denir.
-Hicretten sonra Evs ve Hacrec kabileleri ensar haline dönüşmüştür.
-Kötülük yapmanın ve kan dökmenin yasak olduğu aylar;Zilkade Zilhicce Muharrem Recep tir.
-Bedir gazvesinde sonra ilk olarak beşte biri(humus)ayrılan ganimet Kanukaoğullarından elde edilmiştir.
-Medineye hicrete hazırlayan olay Akabe Biatlarıdır.
-Mescid-i Nebevinin bitişiğinde bulunan ve Eğitim-Öğretim fonksiyonu üstlenen mekanın adı Suffedir.
-Hz. Aişeye yapılan iftira Beni Müstalik gazvesi dönüşümünden sonra meydana gelmiştir.
-Cuma namazı hicretin 1. yılında farz kılınmıştır.
-Ezan hicretin 1. veye 2. yılında meşru kılındı.
-Ramazan orucu hicretin 1. veya 2. yılında farz kılındı.Kurban bayramı namazı Zilhicce ayının onuncu gününde meşru kılındı.
-Zekat hicretin ikinci yılında Ramazan ayından sonra farz kılındı.
-Hz. Peygamberin Hicret yolculuğda gizlendiği mağaranın adı sevr dir.
-Konar göçer hayat süren araplara bedevi yerleşik hayat süren araplara ise Hadari denilir.–İslam Öncesi Arap Toplumunda kabilekler Hürler Mevlalar ve kölelerden oluşuyordu.
-Azad edilen kölelerin oluşturduğu gruba Mevlalar denir.
-Araplarda kabiledeki dayanışma ruhuna Asabiyet denilirdi.
-Kabedeki en önemli put Hubel dir bu put Amr b.Lufan tarafından Suriye’den getirilmiştir.
-Hz. Peygamber Medineye hicretinden önce 617 yılında Evs ve Hacrec arasında meydana gelen savaşın adı Buas dır.
-İslamiyet öncesi dönemde Huzaalılar Mekkeden Cürhüm kabilesini sürerek idareyi ele geçirmişlerdir.
-Hz.Peygamber tebliğ için Erkam b. Ebu Erkamın evini merkez olarak seçmiştir.
-Ebna adı verilen etkin grup Sasanilerri Yemen hakimiyeti döneminde İranlıların yerli kadınlarla evlenmeleriyle ortaya çıkmıştırlar.
-Hicretten sonra Evs ve Hacrec kabileleri ensar haline dönüşmüştür.
-Hz.Muhammed’in geceleyin Mekkeden Mescidi Aksa’ ya götürülmesine İsra ; göklere çıkarılmasına Miraç denmiştir.
-Birinci akabe biatı Hz.Peygamberin mübüvetinin 10ncu yılında Mekkede Mina sınırlarındaki Akabe vadisinde gerçekleştirilmiştir . 1nci akabe biatından sonra Hz..Muhammed Yesrib halkının Kuranı öğrenebilmeleri için Kusad b. Ümir’ i Yesrib’ e göndermiştir.
-İkinci Akabe Biatından sonra Hz.Muhammed ashabının Medine’ ye Hicretine izin vermiş ve kendiside 3 ay sonra Hz Ebu bekir ile birlikte Medine’ ye Hicret etmiştir.
-Açık davet döneminde HZ.Muhammed’i en fazla düşmanlık gösteren Ebu Lehep olmuştur.
-İslam Öncesi Arap Toplumunda kabilekler Hürler Mevlalar ve kölelerden oluşuyordu.
-Azad edilen kölelerin oluşturduğu gruba Mevlalar denir.
-Araplarda kabiledeki dayanışma ruhuna Asabiyet denilirdi.
-Kabedeki en önemli put Hubel dir bu put Amr b.Lufan tarafından Suriye’den getirilmiştir.
-Hz.Muhammed’in Annesi Amine b.vhb kureyş kabilesinin zühre oğullarına mensuptur.
-Hz.Muhammed kureyş kabelesinin Haşimoğulları koluna mensuptur
-Hz.Hatie Kureyşin Esed oğulları koluna mensuptur.
-Hz.Muhammed Amcalarından hars ve zübeyr islamdan önce vefat etmiş ebu lehep ve ebu talip islamiyeti kabul etmeliş hamza ve abbas ise islamiyeti kabul etmiş amca larıdır.
-Bahira olayı bir rahibin ebu talibin ebu talibe yeğeninin yani Hz.Muhammed’in incilde gönderileceği vaad etilen peygamber olduğunu bildirmesi olayıdır.
-Hicaz savaşlarında Kureyş ve Kinane kabilelerinin komutanı Harb bin Ümeyye’ dir.
-Hz.Muhammed’e ilk vahiy 610 yılında Recep ayının 27′nci gecesi Hira mağarasında gelmiştir.
-Vahiyden etkilenen Hz.Muhammed’i hanımı Hz.Hatice amcasının oğlu Varaka bin Nevsel e götürmüştür.
-Hz.Muhammed’i Medineye hicret için harekete geçiren esas unsur İslamiyetin oradaki parlak geleceğidir.
-Hz.Muhammed Medineye Hicretinde Abdullah bin Ureykut kılavuzluk yapmıştır.
-Hicret öneminden dolayı Hz..Ömer zamanında Hicri Takvim başlangıcı olarak kabul edilmiştirİSLAM TARİHİ NOTLARI(10)
-Müslümanların ilk kıblesi Mescidi Aksadır.
-İlk mihrab Emevi halifelerinden Ömer b. Abdüllazizin Medine valiliği sırasında yapılmıştır.
-Hz. Peygamber Cuma namazını ilk defa hicret esnasında Rauna da kılmıştır.
-Ganimetlerle ilgili ayetler Bedir gazvesinde sonra inmiştr.
-Köprü Savaşı müslümanların Irak cephesinde Fetihlerle uğradığı ilk yenilgidir.
-Hz.Peygamber Cüveyriye adlı hanımıyla Bedi Müstalik Gazvesinden sonra evlenmiştir.
-Ömer b. Hattab adi kabilesine mensuptur.
-Hz. Osman Kureyşin Beni Ümeyye koluna mensuptur.
-Hz. Ebu Bekir zamanında Medine de kaza işlerini(kadılık görevi) Muaz. b. Cebel üstleniyordu.
-Hz. Ali Hz. Ömer Hz. Osman suikast yoluyla şehid eilmiştir..
-Cemel Savaşı Hz. Peygamberi vefatından sonra iki müslüman grup arasında ortaya çıkan ilk içi savaştır.
-İslam tarihinin merkezini ve İslam tarihinin altın çağını teşkil eden dönem dinin doğuşundan peygamberin ölümüne kadar devam eden ve İslami kaynaklarda Asr-ı Saadet yani “saadet çağı” olarak adlandırılan dönemdir.
-Halife dönemi:Bu dönemde İslam Devleti’nin sınırları batıda Trablusgarp, doğuda Horasan ve kuzeyde Kafkasya’ya kadar genişletilmiş; böylece Arap Yarımadası dışına taşan İslamiyet, Asya ve Afrika’daki çeşitli milletlerce benimsenmiştir. Dört Halife Dönemi, “Doğru Yolda Giden Olgun Halifeler Dönemi” anlamına gelen “Hulefa-i Raşidin Dönemi” olarak adlandırılır.
-Emeviler dönemi :Emeviler dönemi 90 yıl kadar devam etti. Emevilerin başkenti Şam’dır. Emeviler zamanında İslam devletinin sınırları Atlas Okyanusundan Orta Asya içlerine kadar genişledi. Emevi iktidarı Abbasilerin iş başına gelmesiyle son buldu.
-Abbasiler Dönemi:Abbasilerin başkenti Bağdattır. Abbasiler 5 asırdan fazla halifeliği ellerinde tuttular. Abbasiler siyasi alandan çok kültür ve medeniyet alanında gelişme gösterdiler.
-Osmanlılar dönemi :1517′de Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferiyle halifelik Osmanlı Devletine geçti. Mukaddes emanetler istanbul’a getirildi. Osmanlı Devleti’nin yükselişiyle beraber, İslam tarihinde farklı bir dönem başladı. Bu dönemde müslümanlar Viyana önlerine kadar ilerledi. Her ne kadar Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinde olduğu dönemde başka İslam devletleri bulunsa da, Osmanlı Devleti yükseliş ve hatta gerileme döneminde bile daima önemli bir konuma sahip oldu, dünyann değişik yerlerinde yaşayan müslümanlar çoğu zaman düşmanlarına karşı Osmanlı Devletinden yardım istemişlerdir. Osmanlı Devleti başka ülkelerdeki müslümanlara yardım etmek amacıyla Endülüs’ün Müslümanların elinden çıkmasından sonra buradaki Müslüman ve Yahudileri Kuzey Afrika’ya ve Osmanlı topraklarına taşıdı. Fas’ta Portekizliler’le savaştı. Yine Portekizliler’e karşı Endonezya Adalarındaki Müslümanlara yardım etmek amacıyla Portekizliler’le Hint Okyanusu’nda savaştı.

İSTANBULDA BULUNAN SAHABELER LİSTESİ

Başlarımızın tacı kutlu misafirlerimiz.İstanbulda kabirleri belli olan sahabeler:
1-Hz. ebu eyyub el-ensari (halid b. zeyd)
2-Hz. ka’b bin malik
3-Hz. abdullah el-ensari
4-Hz. hüsam b. abdullah el-ensari (hz. abdullah b. hüsam)
5-Hz. abdurrahman eş-şami
6-Hz. cabir b. abdullah el-ensari
29-Hz. muhammed el-ensari (cabir b. muhammed el-ensari)
7-Hz. cabir b. semure
8-Hz. cafer b. abdullah el-ensari
8-Hz. daye hatun
9-Hz. ebu derda
10-Hz. ebu said el-hudri
11-Hz. ebu şeybe el-hudri
12-Hz. hamidullah el-ensari
13-Hz. ebu zerr el-gıfari
14-Hz. edhem
15-Hz. hafir
16-Hz. amir (abdussadık amir b. ubade b. same)
17-Hz. hasan – hüseyin
18-Hz. muhammed el-ensari
19-Hz. şu’be
20-Hz. amr b. as
21-Hz. sufyan b. uyeyne
22-Hz. vehb b. huşeyre
23-Hz.kaab bin malik
24-hamidullah el ensari
25-ebu zerr giffari
26-ebu şeybet-el hudri
27-cabir bin abdullah
28-ahmed el ensari

PEYGAMBERİMİZİN KIZI HZ.FATMA

Hz. Fatıma’nın, Peygamberin (s.a.a) Vücudunun Bir Parçası Olduğu Ve Onu Gazaplandıranın Peygamberi Gazaplandırdığına Dair
1 – “Fatıma benim vücudumun bir parçasıdır; kim onu gazaplandırsa (öfkelendirse), beni gazaplandırmıştır.”
2 – “Fatıma benim vücudumun bir parçasıdır; onu rahatsız eden beni de rahatsız eder; ve onu inciten şey beni de incitir.”
3 – “Resulullah (s.a.a) “Kadınlar için en hayırlı (en iyi) olan şey nedir?” diye sordu. Bizler, ne söyleyeceğimizi bilemedik. Hz. Ali (a.s) (yanımızdan ayrılıp) Fatıma’nın (selâmullahi aleyha) yanına gitti ve Resulullah’ın (s.a.a) sorusunu ona söyledi. Fatıma; “Neden kadınlar için en hayırlı olan, onların (yabancı) erkekleri görmemeleri ve yabancı erkeklerin de onları görmemeleridir” diye cevap vermedin” dedi. Ali (a.s), dönüp bu cevabı Resulullah’a (s.a.a) söyledi. Peygamber, “Bunu sana kim öğretti?” dedi. Ali, “Fatıma” diye cevap verdi. Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: “O benim vücudumun bir parçasıdır.”
4-Resulullah’ın (s.a.a), vefatı sırasında Fatıma’ya, gizlice Ehl-i Beyt’in içerisinden ona (Peygambere) ilk kavuşacak şahsın o olduğunu söylediğini yazdık. Şimdi, bu konuyla ilgili olarak diğer “Peygamber (s.a.a), vefatıyla sonuçlanan hastalık döneminde Fatıma’yı kendi yanına çağırdı ve ona gizlice bir şey söyledi. Aişe diyor ki: “Ben, ona Peygamberin ne söylediğini sordum. Fatıma, “Peygamber (s.a.a) (birinci defa) bana gizlice bu hastalığında vefat edeceğini söyledi ve ben ağladım. Sonra da, gizlice bana Ehl-i Beyt’in arasından ona kavuşacak ilk şahıs olduğumu söyledi ve ben bu defa güldüm.” dedi.
5-”Resulullah’ın (s.a.a), hastalığı ağırlaşmış, ağrısı çoğalmıştı. Fatıma (selâmullahi aleyha), (Peygamberin bu halini görünce): “Eyvahlar olsun bana, babamın ağrı ve meşakkati ne ağırdır!” dedi. Resulullah (s.a.a): “Bu günden sonra babanın meşakkat ve ağrısı olmaz.” dedi.
Peygamber (s.a.a), vefat ettikten sonra da Hz. Fatıma (s.a) şöyle diyordu:
“Eyvah babacığım, Rabbinin davetine icabet eden baba!
Eyvah babacığım, yeri Firdevs cennetinde olan baba!
Eyvah babacığım, vefat haberini Cebrail’e verdiğimiz baba!”
Ve Resulullah (s.a.a), defin olduktan sonra şöyle dedi: “Ey Enes, Resulullah’ın (s.a.a) üzerine toprak dökmeye gönlünüz nasıl razı oldu?”
6- Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned’inde kendi senediyle Enes’ten şöyle rivayet eder: “Biz Resulullah’ı (s.a.a) defnedip döndüğümüzde Fatıma şöyle dedi: “Ey Enes, nasıl gönlünüz Resulullah’ı (s.a.a) toprağa gömüp dönmeye razı oldu?!”)
4- Beyhaki, Sünen’inde kendi senediyle Enes’ten şöyle rivayet eder: “Allah’ın Resulü’nün (s.a.a) ölüm hastalığı sırasında, Hz. Fatıma, (selâmullahi aleyha) onu kendi göğsüne yasladı ve Resulullah’ın rahatsızlığı çok şiddetliydi. Fatıma: “Ah, babamın rahatsızlığı ne şiddetlidir!” dedi. Peygamber (s.a.a), “Artık bu günden sonra babanın bir rahatsızlığı kalmayacak.” dedi.
5- Ebu Nuaym de, Hilyet-ül Evliyâ’da kendi senediyle İmam Muhammed Bakır’dan (a.s) şöyle rivayet etmiştir: “Resulullah’ın (s.a.a), vefatından sonra Hz. Fatıma’nın (s.a), güldüğü görülmedi…”

Muhibbuddin Taberî, bu hadisi Ebu Amr’ın rivayet ettiğini kaydetmiştir ve Dulabî de, bu hadisi muhtasar bir şekilde rivayet etmiştir. Dulabî’nin naklinde şu cümle yer almıştır:
Fatıma, Esma’nın yaptığı tabutu görünce gülümsedi. Halbuki onun Resulullah’ın (s.a.a) vefatından sonra o güne kadar gülümsediği görülmemişti.

Hz. Fatıma’nın (a.s) Kendi Vefatını Bildirdiğine Dair
Ahmed İbn-i Hanbel, Ümmî Selme’den şöyle rivayet eder: “Hz. Fatıma’nın (selâmullahi aleyha) vefatıyla sonuçlanan hastalığı döneminde ben, onun bakımını üstlenmiştim. Bir gün onun durumu diğer günlere nispet iyi idi. Hz. Ali (a.s) da işlerinden dolayı evden ayrılmıştı.
Bana şöyle dedi: “Yıkanmam için su hazırla.” Ben su hazırladım ve döktüm; o da güzel bir şekilde kendisini yıkadı. Sonra: “Benim yeni elbiselerimi getir.” dedi ve ben getirdim. Sonra: “Benim yatağımı evin ortasına ser” dedi ve ben söylediğini yaptım. Ve o elini yüzünün altına koyup kıbleye yönelerek yatağa uzandı. Sonra da: “Ey cariye, ben şimdi vefat edeceğim; ve ben yıkanmışım (kendimi pâk etmişim); kimse benim üzerimi açmasın” buyurdu. (Bunu söyledikten) Sonra dünyadan göçtü. Sonra Hz. Ali (a.s) geldi ve ben ona olayı anlattım.”

PERYGAMBERİMİZ UHUD DA HZ.HAMZANIN CESEDİNİN YANINDA

Şehidler arasında Efendimizin amcası kahraman sahabî Hz. Hamza da vardı. Kamı yarılmış, ciğeri çıkarılmış, burnu ve kulakları kesilmiş, cesedi parça parça edilmişti. Zor tanınıyordu. Onun mübarek cismini gören Resûli Kibriya Efendimiz, öylesine üzüldü, öylesine elem duydu ki, bir anda gözlerinden yaşlar boşandı. O âna kadar öylesine mahzun olduğu görülmemişti. “Seyyidü’şşüheda [şehidlerin Efendisi]” olan bu cesaret âbidesi şahabının cesedi başında durdu. Gözyaşları arasında ona şöyle seslendi:
“Ey Hamza!.. Hiçbir zaman, hiçbir kimse senin gibi böyle bir musibete uğramamış ve uğramayacaktır! Benim için bundan daha büyük bir musibet olamaz!
“Ey Resûlullah’ın amcası Hamza!.. Ey Allah’ın ve Resulünün arslanı Hamza!.. Ey hayırlar işleyen Hamza!.. Ey Resûlullah’a koruyucu olan Hamza!.. Allah, sana rahmet etsin! Eğer senden sonra yas tutmak gerekseydi, sevinmeyi bırakıp sana yas tutardım!”
O esnada, Medine tarafından, tozu dumana kata kata birinin gelmekte olduğu görüldü. Yaklaşan, bir kadın idi. Hz. Hamza’nın anne baba bir kardeşi olan Hz. Safiyye idi bu… Kardeşinin durumunu öğrenmek istiyordu. Önüne gelene Hz. Hamza’nın nerede olduğunu, kendisine nelerin yapıldığını soruyordu.
Hz. Resûlullah, yaklaşmakta olduğunu görünce, oğlu Hz. Zübeyr b. Avvam’a, “Annene söyle: Geri dönsün, kardeşinin cesedini görmesin.” diye emretti.
Hz. Zübeyr, annesini karşıladı. “Anneciğim!.. Resûlullah, ‘Geri dönsün.’ diye emretti!” dedi.
Hz. Safıyye, “Eğer ona yapılanı görmemek için döneceksem, ben zâten kardeşimin cesedinin kesilip biçildiğini öğrenmişim.
O, bu musibete Allah yolunda uğramıştır. Biz, Allah yolunda bundan daha beterine de razıyız. Sevabını Allah’tan bekleyeceğiz. İnşallah sabredip katlanacağız.” diye kahramanca cevap verdi.
Hz. Zübeyr, gelip durumu haber verince, Efendimiz, Hz. Safıyye’nin, kardeşi Hz. Hamza’yı görmesine müsaade buyurdu.
Hz. Safıyye, Şehidlerin Efendisi olan kardeşinin yanına vardı, başucunda oturdu, sessizce ağlamaya başladı. Yanında duran Resûli Ekrem Efendimiz de bu manzara karşısında gözyaşlarını tutamadı. Bu hazin ve ibretli manzaraya Hz. Fâtıma da gelip gözyaşlarıyla katılınca, ortalığı bir başka duygulu, içli ve acıklı hava kapladı. Allah’ın kaderine gönülden tereddütsüz teslim olmuş Hz. Safıyye, musibete karşı sabrın ifadesi olan “İnnâ lillah ve innâ ileyhi raciûn.” âyeti kerimesini okudu, azîz kardeşine de Allah’tan rahmet ve mağrifet dileğinde bulundu.
O esnada Hz. Cebrail geldi; Peygamber Efendimize, Hz. Hamza’nın göklerde, “Allah’ın ve Resûlullah’ın Arslanı” diye yazılmış olduğunu haber verdi. Resûli Ekrem, bu müjdeyi Hz. Safıyye’ye iletti.

Hz.Osman (r.anhu) vefatından önce rüya gördü

- Kesir b. Salt şöyle anlatıyor: Hz. Osman öldürüleceği gün bir müddet uyumuştu. Kalktığında

“Bir rüya gördüm ve eğer insanların “Osman fitne çıkarmak istiyor” demelerinden korkmasaydım size de anlatırdım” dedi. Bunun üzerine biz

“Allah seni islah eylesin. Onu bize anlat, çünkü bizim halkın söylediklerini söylemeyeceğimize emin olabilirsin!” dedik. O zaman şunları söyledi:

“Rüyamda Hz. Peygamber’i gördüm. Bana “Ey Osman! Bu cum’a bizim yanımızda olacaksın” buyurdular.”

- Hz. Osman öldürüleceği günün sabahında yanındakilere şunları söyledi:

“Bu gece Hz. Peygamber’i rüyamda gördüm. Bana “Ey Osman! Bu akşam orucunu bizim yanımızda aç!” dediler”. Bundan sonra oruca niyet eden Hz. Osman O gün şehit edildi.

- Hz. Osman öldürüleceği gün yirmi köle azat etti ve sonra da kendisine iş elbiseleri getirilmesini istedi. Halbuki daha önce ne câhiliyede ve ne de İslâm’dan sonra iş elbisesi giymemişti. Sonra da “Hz. Peygamber’i rüyamda gördüm. Yanında Ebubekir’le Ömer de vardı. Bana “Sabret ey Osman! Bu akşam orucunu bizim yanımızda açacaksın” buyurdular” diyerek mushafının getirilmesini istedi. O gün mushaf önünde açık olduğu halde öldürüldü.

MÜEZZİNİN ŞAİR NABİ HAKKINDAKİ RÜYASI

Şair Nabi, zamanın paşalarından birinin iltifatına mazhar olur ve beraberce hacca giderler. O devirlerde hacca deve ile gidilir. Develerin sırtına yüklenen mahmil ismi verilen, iki kişinin rahatça yolculuk edebileceği bir semer vardır.
Nabi ile Paşa da böyle bir deve de yolculuk ederler. Nihayet bir seher vaktinde Medine topraklarına girerler. Nabi, Peygamberin kabrini ziyaret edeceğim diye heyecanlanır, mahmilin öbür tarafında ise Paşa yatmış uyuyor. Bu durum Nabi’ yi müteessir eder.
“İki cihan güneşi bulunduğu topraklara geldik. Biraz sonra Medine şehrine gireceğiz. Böyle yatmak hiç münasip olur mu?” diye düşünür ve bu heyecanla dudaklarından şu mısralar dökülür.
Sakın terk-i edebten kuy-ı mahbub-ı hudadır bu
Nazargahı ilahidir, makamı Mustafa’ dır bu…
Nabi farkında olmayarak bu mısraları birkaç kere tekrarlar. Her tekrar edişte sesi biraz yükselir. Ve nihayet öbür tarafta uyumakta olan Padişah uyanır.
-Nabi ne oldu, ne söylüyorsun, der. Nabi de :
– Efendim, Peygamberimizin kabr-i sadetlerinin bulunduğu Medine şehrine geldik de, bazı şeyler hatırladım, bunları söyledim. Paşa da Nabi’ nin heyecanına katılır. Abdest alıp yay olarak Medine sokaklarında Ravza-i Mutahhara’ya doğru yürürler. Bu esnada kulaklarına bir ses gelir. Durup dinlerler.
Gelen ses Mescid-i Nebevi’nin minarelerinden yükseliyor. Sesi dikkatle dinleyince, biraz evvel Nabi’ nin söylediği mısraların müezzin tarafından okunduğu anlaşılır. İyice duygulanırlar. Paşa Nabi’ye şöyle seslenir.
-Nabi bu hal nedir? Nabi de:
-Bilmiyorum, der.
Her ikisi de sükût ederler ve beraberce minarenin kapısına girerler. Müezzin minareden inmesini beklerler. Müezzin inince:
-O söylediklerin ne idi, onları ne için söyledin, sebebi nedir, diye sorarlar. Fakat müezzin bir türlü söylemez. Ne kadar ısrar ederse de ,
“Söylemem, kafamı kesseniz de söylemem!” deyince:
-Ama, der Nabi, Bunları biraz önce ben söyledim. Sana kim söyledi. Bu sefer müezzinin tavrı ve şekli değişir heyecanla:
-Senin ismin Nabi mi? der. Evet cevabını alınca müezzin Nabi’nin ellerine, Nabi de müezzinin boynuna sarılır. Bu dehşetli manzarayı seyreden Paşa, dayanamayıp:
-Nereden bildin bunun isminin Nabi olduğunu, Allah aşkına söyle, der. Müezzin rüyasını anlatır.
-Efendim, akşam abdestli olarak yatmıştım. Biraz evvel Peygamberimizi rüyamda gördüm.
Ya müezzin kalk yatma. Benim aşıklarımdan biri benim kabrimi ziyarete geliyor. Şu cümlelerle minareden onu istikbal et, dedi.
Ben de hemen kalktım. Abdest aldım. Peygamberimizin iltifatına mazhar olan aşık kimdir diye düşünerek minareye koştum

2012KUTLU DOĞUM VE PEYGAMBERİN ÖRNEK AHLAKI

Hz. İbrahim ve İsmail (a.s.)’ın, “Ey Rabbimiz, onlara içlerinden senin ayetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir Peygamber gönder. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin“ [1] duası ve Hz. İsa (a.s.)’ın “Ey İsrailoğulları, ben size Allah’ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmet adında bir Peygamberi de müjdeleyici olarak geldim” [2] ifadeleri ile, alemlere rahmet, bereket ve mağfiret vesilesi olan Peygamber Efendimiz, 20 Nisan 571 tarihine rastlayan Rebiu’l Evvel ayının 12. Pazartesi gecesi dünyamızı şereflendirmiştir.
Milletimiz de asırlardır sevgili Peygamberimize derin bir muhabbet duyarak, onun aziz hatırasını yadetmek için doğduğu geceyi “Mevlid Kandili” olarak kutlamaktadır. Yüzyıllardır bir ilim ve kültür bayramı şeklinde kutlanan bu mevlid geleneğini canlandırarak 20 Nisan tarihini içine alan haftayı 1989 yılından bu yana da “Kutlu Doğum” haftası olarak kutlamaktayız. Bu hafta münasebetiyle insanları dini açıdan bilgilendirmek, dini tefekkürü cami dışına taşırmak, değerli ilim adamlarımızı halkla buluşturmak amacıyla programlar tertib edilmektedir.
İslamiyet’in kısa zamanda ve hızla yayılmış olması, şüphe yok ki, onu tebliğ eden Peygamberin yüksek ahlakı ile ilgilidir. İnsanlar onun dürüstlüğüne ve güvenilir olduğuna inanmasalardı asla onun etrafında toplanmazlardı. Bu konuyu Hz. Cafer, himayesine sığındıkları Habeşistan hükümdarının huzurunda şöyle dile getirmiştir: “Ey kral, biz cahilce yaşayan bir kavimdik. Putlara ibadet eder, ölü hayvan eti yerdik. Çirkin işler yapardık. Akrabalarımızla ilgilenmezdik. Güçlülerimiz zayıflarımızın malını yerdi. Biz bu haldeyken Allah Teala bize bir resul gönderdi. O bizdendir. Onun soyunu biliriz. Doğru söylediğine, dürüst, güvenilir ve iffetli olduğuna hepimiz şahidiz. O bizi Allah’a, O’nun birliğine davet ediyor. Atalarımızın Allah’tan başka tapındıkları taş parçalarına ibadet etmekten bizi men ediyor. Sadaka vermek ve oruç tutmak suretiyle bizi Allah’a ibadete yönlendiriyor. Bize doğru söylemeyi, emaneti korumayı, komşu hakkına riayet etmeyi, haramdan uzak durmayı, kan dökmemeyi, yalan şahitlikte bulunmamayı, yetim malı yememeyi, namuslu kadınlara iftira etmemeyi emrediyor Biz de onu tasdik ettik ” [3]
Peygamberimiz anılırken akla ilk gelen, onun, Kur’an-ı Kerim’de de övülmüş olan yüksek ahlakıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), ahlaka büyük önem vermiş ve dinin ne olduğunu soranlara, güzel ahlaktan ibaret olduğunu söylemiştir. [4] Hatta ahlakı güzel olmayanın; konuştuğu zaman yalan söyleyenin, söz verdiği zaman sözünde durmayanın, emanete hıyanet edenin – diğer dini vecibelerini yerine getirmiş olsa bile – olgun mümin olamayacağını ifade etmiştir. [5]
Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” [6] buyuran sevgili Peygamberimizin „Kutlu Doğumu“ nisan yağmurlarının toprağı bereketlendirdiği gibi hepimizin gönüllerini merhamet, huzur, sükün ve saadetle doldursun.
[1] Bakara, 2/129.
[2] Saff, 61/6.
[3] İbn İshak, 195-196; İbn Hişâm, I, 336.
[4] Buhari, İman, 2/24.
[5] Muvatta, 2/904.[6] Buhari,

PEYGAMBER EFENDİMİZİN KIZLARI

HAZRET-İ ZEYNEP`İN VEFÂTI
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hicretin sekizinci senesine kızı Hz Zeyneb`in vefatı hadisesi ile girdi
Hz Zeyneb, Resûl-i Ekrem Efendimizin Hz Hatice ile evliliklerinin kızlardan ilk meyvesi idi Gariptir ki, Peygamberimizin İbrahim hariç, diğer erkek çocukları İslâmdan evvel ve henüz küçükken vefat ettikleri halde, kızları muhterem babalarının risalet devresine yetişmişlerdir Yine Hz Fâtıma hariç onlar da Resûl-i Ekrem hayattayken vefât etmişlerdir Hz Fâtıma ise, Resûl-i Kibriyânın bekâ âlemine irtihalinin teessürüyle ancak altı ay yaşayabilmişti
Hz Zeyneb, Resûl-i Ekrem Efendimiz henüz otuz yaşlarında iken dünyaya gelmişti436 Annesi Hz Hatice ile birlikte iman etmişti Peygamber Efendimize risâlet kırk yaşında verildiğine göre, Hz Zeyneb Müslüman olduğunda henüz on yaşlarında bulunuyordu demektirHz Zeyneb`in kocası Ebû`l-Âs bin Rebi`, Hz Hatice`nin kızkardeşi Hâle`nin oğlu idi Zaten evlilikleri de Hz Hatice`nin arzusu üzerine olmuştu
Ebû`l-Âs, henüz bu evlilik sırasında Müslüman olmamıştı Buna rağmen Resûl-i Ekrem, Hz Zeyneb`in onunla evlenmesine muhalefet etmedi Çünkü, henüz o sıra Cenab-ı Hak tarafından bu tarz bir evliliği yasaklayıcı hükmü gelmemişti.
Hz Resûl-i Ekrem, Medine`ye hicret ettiği halde, kocasının müsaade etmeyişi sebebiyle değerli kerimesi Hz Zeyneb Mekke`de kalmak zorunda bırakılmıştı Ancak, rahmet-i İlâhî Ebû`l-Âs`ı Bedir Muharebesinde Müslümanların eline esir düşürmekle, Hz Zeyneb`in imdadına yetişiyordu Resûl-i Zişan Efendimiz, esirler arasında bulunan Ebû`l-Âs`ı fidye almaksızın serbest bırakınca o da bu taltife bir karşılık olsun diye Hz Zeyneb`i Mekke`ye varır varmaz, Medine`ye muhterem pederinin yanına göndermişti
Hicretin 7 yılında Ebû`l-Âs da Medine`ye gelerek Müslüman oldu Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz Zeyneb`i tekrar kendisine mehirsiz geri verdi.
Hz Zeyneb vefât edince, kalbi şefkat ve merhamet dolu Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, kerimesine iç gömlek yapılması için beline bağladığı fotasını çıkarıp yıkayanlara verdi ve namazını da bizzat kendisi kıldırdı439 Sonra kazılan kabrine düşünceli ve teessür içinde indi Biraz durduktan sonra, sevinç içinde dışarı çıktı ve şu müjdeyi verdi:
“Zeyneb`in zâifliğini düşünüp, ona kabir sıkıntısı ve hararetini hafifletmesi için Yüce Allah`a yalvardım O da bu isteğimi kabul buyurdu”
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz Zeyneb`i ilk defa üzerinde taşıdığı sedirde kabre koydu Kabre de Hz Zeyneb`in kocası Ebü`1-As bin Rebi`in yardımıyla indirdi
Hz Zeyneb Mekke`den Medine`ye deve üzerinde hevdeç içinde hicret ederken, Zîtuvâ mevkiinde, Kureyş müşriklerinden iki kişi mızrakla vurup onu bir kayanın üzerine düşürmüşlerdi Bu hadise çocuğunun düşmesine sebep olmuş, kendisi de akan kan yüzünden hastalanmıştı Vefâtına sebep olarak bu hastalık zikredilir
PEYGAMBERİMİZİN KIZI RUKIYE
Rukıye (Rukayye): Babası otuz üç yaşındayken dünyaya geldiği kaydedilir. Rukıye, Ebû Leheb’in oğlu Utbe ile, biraz sonra bahsedilecek olan Ümmü Gülsüm de Uteybe ile nikahlandı. Hemen bütün güvenilir kaynaklar, Hz. Peygamber’in bu iki kızının Ebû Leheb’in oğullarıyla zifafa girmedikleri konusunda müttefiktirler. Ebû Leheb ve hanımı, kendilerinin İslâm’a karşı tutumlarını yeren Tebbet Sûresi’nin nâzil olması ve aynı zamanda Rukıye ve Ümmü Gülsüm’ün İslâm’ı kabul etmeleri üzerine, oğullarını Hz. Peygamber’in kızlarından ayrılmaya zorladılar. Neticede her ikisi de ayrıldı. Bundan sonra Hz. Peygamber Rukıye’yi Hz. Osman ile evlendirdi. Rukıye kocasıyla birlikte Habeşistan hicretine katıldı. Daha sonra Mekke’ye dönerek Medine’ye hicret etti ve burada yaşamaya başladı. Hicretin 2. yılında Bedir seferi hazırlıkları esnasında kızamığa yakalandı. Hz. Peygamber, Hz. Osman’ı sefere götürmedi ve hasta hanımıyla ilgilenmesi için Medine’de bıraktı. Ancak Rukıye, Hz. Peygamber seferde iken vefat etti. Hz. Osman’dan dünyaya gelen Abdullah adındaki oğlu iki veya altı yaşında iken vefat etti.[651]
PEYGAMBERİMİZİN KIZI ÜMMÜ GÜLSÜM
Ümmü Gülsüm: Rukıye’den küçük olduğuna göre, babası otuz dört yaşın üzerinde iken dünyaya gelmiş olmalıdır. Yukarıda da geçtiği gibi Ebû Leheb’in oğullarından Uteybe ile nikahlandı. Annesinin ve babasının zorlaması sonucu Uteybe Ümmü Gülsüm’ü boşadı. Ümmü Gülsüm hicrete kadar babasının evinde yaşadı. Kızkardeşi Fâtıma ve Hz. Peygamber’in diğer aile fertleriyle birlikte Medine’ye hicret etti. Ablası Rukıye’nin vefatından bir müddet sonra hicretin 3. yılında Hz. Osman’la evlendirildi. Hicretin 9. yılında vefat etti. Ümmü Gülsüm’ün çocuğu olmadı. Onun vefatı üzerine Hz. Peygamber “bir üçüncü (bazı rivayetlerde on) kızım olsaydı yine Osman’la nikahlardım” demiştir.
PEYGAMBERİMİZİN KIZI HZ.FATIMA
Hz. Fâtıma, babasının hicretinden bir müddet sonra, içlerinde kızkardeşi Ümmü Gülsüm ve Hz. Ebû Bekir’in ailesinin de bulunduğu bir kafile ile birlikte Medine’ye hicret etti. Bir müddet sonra Hz. Ali onu babasından istedi. Hz. Peygamber kızının görüşünü alarak[654] hicretin 2. yılında Fâtıma’yı Hz. Ali ile evlendirdi. Hz. Fâtıma, evlendikten bir yıl kadar sonra ilk çocuğu Hasan’ı, ondan bir yıl sonra da ikinci çocuğu Hüseyin’i dünyaya getirdi. Daha sonraki yıllarda Ümmü Gülsüm ve Zeyneb adlı kızları ile Muhsin (veya Muhassin) adlı oğlu dünyaya geldi. Ancak bu sonuncusu küçükken vefat etti. Hz. Fâtıma’nın İslâm kültüründe ünlü olduğu hususlardan birisi sağlık ve sosyal yardım alanlarındaki hizmetleridir. Nitekim Uhud savaşında gazilere su ve yiyecek taşımış, yaralıları tedavi etmiş, babasının yüzündeki kanları temizlemiştir. Hz. Peygamber’in vefatına çok üzülmüş ve ondan altı ay kadar sonra vefat etmiştir. Hz. Peygamber’in nesli Fâtıma’nın çocukları vasıtasıyla devam etmiştir.

MESCİD-İ NEBİ DE AĞLAYAN KÜTÜK

Mescid-i Nebevi inşa edildikten sonra Peygamber(sav)’in hutbe okurken yaslanması ve hatta kalabalık zamanlarda üzerine çıkması için bir hurma kütüğü ayarlanır. Bu kütük yıllarca Sevgili(sav)’nin sesini, nefesini dinler de dinler… Kütüklerin en şanslısı olduğunun sanki farkındadır!
Aradan yıllar geçer ve bir vesile ile benzer birşey gören sahabeden bir zat Peygamber(sav) için marangoz olan bir sahabeye tarifle 3 basamaklı bir minber inşa ettirir. Hayra hizmet eden yeniliklere her zaman açık Peygamber(sav)’imiz bu minberi inşa ettirenlere dualar ederek ilk hutbesini irad etmek için basamakları çıkmaya başlar… İşte o sırada mesciddeki herkesin duyduğu ve olayı rivayet eden sahabelerin annesinden ayrı kalan bir deve yavrusunun sesine benziyordu dedikleri bir inilti duyulur!
Herkes mescidde gözleri ile bir deve yavrusu ararken iniltilerin bu hurma kütüğünden geldiği fakedilir. Bunun üzerine Sevgililer Sevgilisi(sav) onun yanına gitti ve eli ile sıvazlayarak birşeyler fısıldadı. Bunun üzerine iniltiler kesildi! Peygamber(sav)’imiz daha sonra yeni minbere döndü ve dudaklarından inciler dökerek hutbesini irad etti…
şeyh galib- naat
EFENDİM!…
Sultân-ı rüsûl, şâh-ı mümeccedsin Efendim!…
Bîçârelere devlet-i sermedsin Efendim!…
Dîvân-ı İlâhîde ser-âmedsin Efendim!…
Menşûr-ı le’amrüke mü’eyyedsin Efendim!…
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim!
Hak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin Efendim!…

TEMEL İBADETLER

Kelime-i Şehadet

Kelime –i şehadet, Eşhedü en lâ ilahe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdûhu ve resûluhu şeklinde telaffuz edilen söz.

Türkçesi: “Tanıklık ederim ki hiçbir İlah yoktur, ancak Allah vardır ve yine tanıklık ederim ki Muhammed onun kulu ve peygamberidir.” Arapçada “La” ve “İlla” kelimelerinin kullanım şekline göre, ilk bölüm “Hiçbir İlah yoktur, sadece Allah vardır.” şeklinde de tanımlanmaktadır.

Namaz
Namaz (Farsça: نماز), İslam dininde bir ibadettir. İslam’ın beş şartından ikincisidir.
Bir takım şartları yerine getirmek suretiyle belli vakitlerde eda edilir. İftitah tekbiri “Allahu Ekber” ile başlanılan, Kıyam (ayakta durmak), içinde Kırâat’ın (Kur’an-ı Kerim’den Fatiha suresi ile en az bir ayet olmak üzere zamm-ı sure okumak), Rüku (eğilmek/ tesbihattan sonra) ” Semia’llâhu limen hamideh ” “Rabbena lekel hamd” diyerek doğrulmak ve Sücud (secdeler, yere kapanma/tesbihat), sonrasında Ka’de (oturuş) şartları olan, içinde Tesbihat “Sübhane Rabbiye’l Azim, Sübhane Rabbiye’l A’la” olan ve selam “esselamü aleyküm ve rahmetullah” ile sona eren özel bir ibadettir.

Kelime Kökü
Namaz kılmak (Arapça: اقامةالصلاة; İkametü’s-Salat), bir Kur’an kavramı olan ve Türkçe’ye pek çok dini kavramda olduğu gibi Selçuklular’ca Hintçe’den Farsça’ya geçmiş bir sözcük olarak İran’daki ateşetapanların “ateş önünde eğilmek” anlamına gelen Namazنماز kelimesi Salat kelimesi yerine kondu. Nitekim Namaz kelimesi Farsça’da fiil olup eğilmek suretiyle saygı sunmaktır. Salat kendi başına genel anlamda “dua”dır.
Hadislere göre namaz
Allah inancını tevhid çerçevesinde kabul etmiş her müslümanın öncelikle yerine getirmesi gereken bir ibadettir ve bu bakımdan dinde yeri çok önemlidir. Kur’an-ı Kerim’de ;
“Sana vahyolunan kitabı oku, namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, hayasızlıktan ve fenalıktan alıkoyar.” [1] buyurulmaktadır.
Hadislere göre Namaz dinin direğidir.[2] hadisi bu ibadetin önemini göstermektedir.
Emevi sonrası Sünni fıkıhçılara ve hadisçilere göre, Kur’an-ı Kerim’den sonra, İslam dininin en önemli yazılı kaynağı olarak kabul edilmiş olan Sahih-i Buhari de geçen bir hadis şöyledir :
Nebi dedi:
Sizden herhangi birinizin kapısı önünde bir nehir bulunsa, ve o kimse nehirde günde beş defa yıkansa kendisinde kirden bir şey kalır mı?
Dinleyenler:
“Hiç kir kalmaz Ya Rasûlallah!” diye cevap verdiler.
Peygamberimiz:
“İşte beş vakit namaz da buna benzer, Allah namazla günahları siler.” buyurdu.[3]
Ergenlik çağına girmiş her aklı başında müslümanın, farz olan namazları kılması İslam inancının gereğidir.
Namazın Çeşitleri
Namaz ibadeti üç çeşittir.
-Farz Namazlar
Sünni fıkıhçılara göre günlük kılınan beş vakit namaz her müslümana farzdır. Bunların dışında erkelere farz olan cuma namazı ve farz-ı kifaye olan cenaze namazı vardır.
-Vacib Namazlar
Günlük olarak yatsı namazından sonra kılınan vitir namazı ile bayram namazları vaciptir.

-Nafile Namazlar
Her hangi bir yükümlülüğü olmadan, içten gelerek kılınan namazlardır. Beş vakit namaza bağlı olan sünnetler, ramazan geceleri kılınan teravih namazları, kuşluk namazları, gece namazları başlıca nafile namazlardır.
-Namaz Vakitleri
Her namaz, kendi vakti girdikten sonra kılınır. Vakti girmeyen namaz kılınmaz. Her namazın kılınma vakti, kendi vakti girdikten sonra başlar, bir sonraki namazın giriş vaktine kadar devam eder.
Namazların her birinin belirli vakitleri vardır. Her namazın kendi vaktinde kılınması şarttır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur:
Namaz; mü’minler üzerine vakitlenmiş olarak (süreli-sınırlı zaman aralığında) yazılıdır.” [4]
Namaz vakitleri şu şekildedir :

-Sabah Namazı (Arapça: صلاة الصبح Salatü’l Sabah): Fıkıhçılar bu namazın vakti için sabaha karşı tan yerinin ağarmaya başlamasından, Güneş’in doğmasına kadar olan zamandır. 49.5° enleminin kuzeyinde bu ölçüt yılın altı ayında geçersizdir, buralarda altı ay boyunca gündoğumu olmaz.
-Öğle Namazı (Arapça: صلاة الظهر Salatü’z Zuhr): Fıkıhçılar, Kur’an’ın bu açık tanımna rağmen iki farklı görüş belirtirler; Güneş’in en tepede olduğu andan her şeyin gölgesinin bir veya iki misli oluncaya kadar devam eden zamandır.
-İkindi Namazı (Arapça: صلاة العصر Salat ül Asr): “ikindi” “ikinti” sözcüğü Türkçe’de “ikinci” sözcüğünün başka söylenişidir. Bu namaz adını, bu namaz vakti için fıkıhçılarca öğlenin ikinci vakti sayılmasından kaynaklanır. Fıkıhçılara göre, öğle namazı vaktinin bitiminden güneş batıncaya kadar olan zamandır.
-Akşam Namazı (Arapça: صلاة المغرب Salatü’l Mağrib): Fıkıhçılara göre, Güneş battıktan sonra başlayıp güneşin battığı yerde meydana gelen kızıllık kayboluncaya kadar olan zamandır.
-Yatsı Namazı (Arapça: صلاة العشاء Salatü’l Işa): Fıkıhçılara ve hadisçilere göre, Akşam namazının vakti çıktıktan sonra başlayıp sabah namazının vakti girinceye kadar devam eden zamandır. Eski fıkıh kitapları Salatü’l Işayı ikiye ayırırlardı, ilkine Işa-ı Evvel, Akşam namazı; ikincisine de Işa-ı Ahir, Yatsı namazı derlerdi.
Vitir Namazı: Vitir namazının vakti de yatsı namazının vaktidir. Ancak vitir namazı, yatsı kılındıktan sonra kılınır.
-Teheccüd Namazı:Gece kılınan bir namazdır.
-Cuma Namazı: Öğle namazı vakti içinde vaktin başlama anından başlayarak, yerel yetkilinin belirlediği saatte topluca kılınır. Cuma Suresi, 1 ayetine göre “Ey o iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığınızda/namaz için toplandığınızda, Allah’ın zikrine koşun.” denmesi yüzünden, Cuma günü kılınan Öğle Namazı tam vaktinde kılınmalıdır. Kur’an’a göre; Cuma günü haftalık toplantı günü olduğundan, Cuma günü namazı mülki ya da siyasi otorite kıldırır, Cuma günü kılınan Öğle namazına Cuma namazı denir. Bu namaza sonradan, Cuma namazının belli mesafe içinde tek yerde, ayni zamanda kılınması gerekliliği yüzünden, eşzamanlı olamaz kaygısıyla, ayrıca yeniden standart öğle namazı eklenmiştir. Oysa şimdiki fıkıhçılar neredeyse herkesin kolunda bile saat olmasını delil göstererek, artık bu kaygının gereksizliğini söylemektedirler.
-Teravih Namazı: Ramazan ayında yatsı namazından sonra kılınabilen sünnet bir namazdır.
-Bayram Namazı: Bayram günleri sabahleyin güneşin doğuşundan yaklaşık 50 dakika geçtikten sonra başlayıp güneşin tepe noktasına gelmesine kadar devam eden zamandır.
-Evvabin Namazı: Akşam namazı ile yatsı namazı arasında kılınır.

-Namaz Kılınması Sakıncalı Olan Vakitler
Sünni fıkıhçılar ve hadisçilere göre Güneş’e tapanların ibadet vakitlerinde namaz kılmak mekruhtur.
Bu vakitler ;
Güneş doğarken.
Güneş tam tepe noktasına gelip batı tarafına geçmeden.
Güneş batarken.
Rekat kavramı
Rekat namazın bir kıyam, bir rüku ile iki secdeden ibaret herbir bölümünün adıdır
Namaz’ın kılınış ve tamamlanışı
Niyyet, euzü besmele ile namaz kılmaya niyyet edilir. Örnek “fecir salatını ikamet etmeye / sabah namazını kılmaya” diye.
Kıbleye yönelme, Bakara 2/142-150 ile Yunus 10/87 ayetleri gereği namaz kılarken Kabe!ye yönelinir.
Kıyam, ayakta durulur. Namazdaki, zikirdeki, duadaki “Kıyam” ile ilgili ayetler Alu İmran 3/39,191; Nisa 4/103; Yunus 10/12; Zümer 39/9; Hac 22/26; Furkan 25/64. Fıkıhçılara göre -bu ayetlere rağmen- yalnızca farz namazlar için gereklidir, nafile, sünnet, mendup, müstehab … namazlar için “kıyam” gerekli değildir.
İftitah (Başlama) Tekbiri
Kıyam sırasında İftitah tekbiri alınır, çok eski İslamlık’tan önceki bir gelenekten olarak, şart olmaksızın eller iki yana kaldırılır, Tekbir alınır/ “Allahü ekber” denir.
Kıraat (Okuma)
Gene Kıyam sırasında İfittah tekbiri’nden sonra Kıraat edilir, Müzzemmil Suresi 20. ayet gereği, Kur’an’dan kolaya gelen/bilinen bir kısım okunur. (Resulullah Muhammed SS, Siyer aktarımına göre “fatihasız namaz olmaz”, “fatiha yedi ayettir” demiştir.

Rüku (Eğilme)
Kıraat’tan sonra, tekbir ile Rüku edilir. Rüku, dik durma/dikilme durumunun bozulması demektir, hafifçe kamburlaşmak demektir. Bu sırada Tesbih edilir/ “Sübhanallah ya da Sübhane Rabbiye’l Azim” denir. Rüku’dan sonra yeniden doğrulurken gene Tekbir getirilir/ “Allahü ekber” denir. Sonra da tekbir ile secdeye gidilir. “Rüku” ile ilgili ayetler Bakara 2/43,125; Alu İmran 3/43; Maide 5/55; Tevbe 9/112; Hac 22/26,77; Sad 38/24; Fetih 48/29; Mürselat 77/48.

Secdeteyn (Fıkıhçılara göre Sücud), iki kez alnını yere değdirmek demektir. Bu sırada Tesbih edilir / “Sübhanallah ya da Sübhane Rabbiye’l a’lâ” denir. “Secde” ile ilgili ayetler Bakara 2/125; Alu İmran 3/43, 113; Nisa 4/102; Hac 22/26,77; Şuara 26/219; Zümer 39/9; Tevbe 9/112; “secdeteyn”de tesbihat ile ilgili ayet Araf 7/206; Hıcr 15/98; İnsan 76/26; Kaf 50/40
Ka’de (Oturuş)
Secdeteyn sırasında iki secde arasında mecburi Ka’de / oturuş vardır. İki secde arsında gene secdeden kalkarken ve giderken tekbir alınır. “Ka’de” ile ilgili ayetler Alu İmran 3/191; Nisa 4/103; Yunus 10/12 “Secdeteyn” den sonra gene Tekbir ile İkinci Kıyam’a kalkılır / ayağa kalkılır. İkinci Kıyam’da gene istenirse Kur’an’dan kolaya gelen bir kısım Kıraat edilir. Sonra [Tekbir]] ile [Rüku]] edilir, [Tesbihat]] edilir. Tekbir ile Kıyam edilip, Tekbir ile Secdeteyn’e gidilir, Tesbihat edilir. İkinci secde bitince istenirse Kıraat edilir. Vahiy Başyazmanı Zeyd bin Sabit, Resulullah’ın bu sırada Kur’an’dan sure okuduğunu nakletmektedir. Bu Kıraat yapılsın ya da yapılmasın, çevredekilerin namazın bittiğini anlaması için, önünden kimsenin geçmemesi engelinin kalktığını gösterilmesi için sağ ve sola Selam verilir / bu yalnızca “selam” sözcüğünden ibarettir. (EsSelamü aleyküm ve rahmetullah.)
-Namazın Şartları
Manevi Temizlik (Hadesten Taharet): Namazdan önce abdest, gerekli hallerde ise gusül abdesti almak.
Maddi Temizlik (Necasetten Taharet): Namaz kılacak kişinin, bedeninde, üzerindeki elbisede ve namaz kılacağı yerde pislik varsa bunları temizlemek.
Örtünmek (Setr-i Avret): Namaz kılacak kişinin vücudunda örtünmesi gereken yerleri örtmesi. (Erkeklerin göbek ile diz kapağı arasını (dizkapağı dahil), Kadınların yüz, el ve ayaklardan başka vücudunun her tarafını örtmeleri gerekir)
Kıbleye Dönmek (İstikbal-i Kıble): Namazı kıbleye dönerek kılmak.
Vakit: Namazları kendi vakitleri içinde kılmak gerekir. Vakti gelmeden bir namazı kılmak caiz değildir.
Niyet Etmek: Hangi namazı kıldığını bilmek ve kalbinde hatırlamaktır. Niyetin dil ile söylenmesi sünnettir.

Zekât
Zekât (Arapça: الزكاة), İslam’ın en büyük beş emrinden biridir. Kelime olarak; temizlik, artmak, bereketli olmak, iyi ve düzgün olmak anlamına gelir. Dinî anlamıyla ise; nisap miktarı zenginliğe sahip olan Müslüman’ın Allah’ın hakkı olanlara verilmesini emrettiği belli miktarda malı vermesidir. Veren kimseyi cimrilikten, kirlerinden ve günahlardan temizlediği ve malında berekete vesile olduğuna inanıldığı için, kelime manası ile dinî manası arasında bir bağ vardır.

Örfte, mecburi olmayan küçük bağışlar için kullanılan sadaka kelimesi de, Kur’an’da ve hadiste zekât manasında kullanılmıştır.

Zekâtın hükmü
Zekât, hicretin ikinci yılında, Ramazan orucundan sonra farz kılındı, İslam’ın beş şartından birisidir. Kur’an-ı Kerim’de zekâtı emreden pek çok ayet vardır. Bunlardan birisi:

“İman edip iyi işler yapan, namaz kılan ve zekât verenler varya, onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler.” mealindeki Bakara Suresi, 277. ayetidir. Bu ayette beraber zikredilen namaz ve zekât kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de aynı ifade ile birçok yerde daha tekrarlanmıştir. Bu ayetlerden bir kısmı sırasıyla: Bakara Suresi 177. ve 271., En’am Suresi 141., Tevbe Suresi 11. ve 60., Enbiya Suresi 73., Nur 37., Beyyine Suresi 5. ayetleridir.

Muhammed’in de bu konudaki hadislerinden birkaç örnek:

“İslam, beş esas üzerine kurulmustur: Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın peygamberi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak ve hacca gitmektir.” (Tirmizi İman-3; Buhari İman-1;Müslim İman-21)

“Mallarınızı zekât ile koruyunuz. Hastalıklarınızı sadaka ile iyileştiriniz, bela dalgalarını dua ve niyaz ile karşılayınız.” (Büyük İslam İlmihali, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Yay.,Sy.435)

Zekâtın İslam dinindeki yeri
Zekât, dinin direği olan namaz ibadetinden hemen sonra gelmekte ve birlikte zikredilmektedir. İkisinin birbirine bağlanmasının en mühim hikmeti, namazın dinin direği, zekâtın ise İslam’ın köprüsü olmasidir. Namaz, dini koruyan, zekât asayişi temin eden ilahi iki esastır.

İslam’a göre ebedî saadetin başta gelen şartlarından biri olan zekât, öylesine kuvvetli bir iman azametidir ki; müminlerle kanlı çarpışmalara giren müşriklerin tövbe edip namaz kılmaları ve zekât vermeleri halinde, savaş halinin kalkacağı ve eski müşriklerin bu alametlerle birlikte müminlerin din kardeşi vasfını kazanacakları bildirilmiştir. (Tevbe Suresi 5.Ayet; “Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayın, onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin. Eğer tövbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekâtı da verirlerse artık yollarını serbest bırakın. Allah yargılayan, esirgeyendir.” )

Zekâtın dindeki ehemmiyeti içindir ki; Muhammed’in vefatından sonra halife seçilen Ebubekir, zekât vermeyenlerle savaşmış ve bununla ilgili olarak şöyle söylemiştir:

“Allah’a yemin ederim ki, namazla zekâtın arasını ayıranlarla mutlaka savaşacağım. Çünkü zekât malı bir haktır. Allah’a yemin ederim ki; Resulullah’a vermiş oldukları bir deve yularını dahi bana vermezlerse, bu sebeble onlarla mutlaka savaşırım.” (Ebu Davud; Zekat:1)

Zekât vermenin şartları
Müslüman olmak.
Akıllı olmak.
Büluğ çağına girmek.
Özgür olmak.
Nisap miktarı mala sahip olmak.
Nisap miktarı malın üzerinden 1 yıl geçmesi.
Zekât verdiğin malın sahibi olmak.
Zekât vermenin bir şartı da borçlu olmamaktır; bir borçlu elindeki parayla önce borcunu ödemeli. Borçlu olana zekât farz değil.

Zekât kimlere verilir
Zekât şu gruplardaki kişilere verilir;

Fakirlere verilir.
Zekât toplayıcı tahsildara verilir.
Müellefe-i kulube verilir. (Müellefe-i Kulub, İslam dinine yeni kabul etmiş kişilerdir.)
Kölelere verilir.
Borçlulara verilir.
Allah yolunda bulunanlara verilir.
Yolda kalmışlara verilir.
Fakir, nisap miktarı mala sahip olmayan kişilere denir. Miskin hiçbir şeyi olmayan kişilere denir. Buna göre miskinler, fakirlerden daha muhtaçtır.

Zekât kimlere verilmez
Gayri Müslimlere zekât verilmez.
Fakir olan ana babaya zekât verilmez.
Büyük babaya, büyük annneye zekât verilmez.
Kişi nikahlı olan hanımına zekât veremez.
Kişi çocuklarına ve torunlarına zekât veremez.
Peygamberimizin neslindenim kimselere zekât verilmez.
Sadaka
Sadaka, Arap müelliflerine göre, ş-d-k kökünden iştikak eder ve doğruyu söylemek manasına gelir. Bir müslümanın sadaka vermesi onun dininin doğruluğunu (şidk) gösterir. Bu kelime ise, İbranice şedâkâ kelimesinin, ancak Arap harfleri ile yazılmış şekli olup, aslında sıdk ve hulus manasını ifade eder; lâkin mürailerce( fârisi, pharis) dindar İsraililerin esas vazifeleri, yani sadaka vermeleri için kullanılmıştır ki, bu mefhum kelimenin daha İslam’ın zuhurunda meydana gelen ve sonraları da muhafaza edilen manasını teşkil etmektedir. Buna göre, kelimenin asıl manası insanın kendi ihtiyarı veya arzusu ile verdiği sadaka, hayır-perverliktir.

Sadaka, Kur’an’da muhtelif yerlerde bu manada kullanılmıştır. İslam’ın emirlerine göre sadaka, gösteriş için verilmemiş olmak şartı ile açıkça verilebilir. Fakat gizli olarak verilen sadakalar tercih olunur. Sadaka faizden daha bereketlidir. Sadaka verip, hayır işleri yapmaya müstait olanların cesaretini kırmamalı, bilakis onları teşvik etmelidir.

Oruç
Oruç birçok dinde yer alan ve farklı biçimlerde yapılan bir ibadet türüdür
Etimolojisi
“Oruç” sözcüğü tıpkı “namaz” sözcüğü gibi Selçuklular’ca Farsça’dan alınmış ” روجك rôcik” sözcüğünün Türkçe’deki söylenişidir. Kur’an’da صوم sawm olarak geçmektedir. Kur’an’da geçen savami صوامع sözcüğü bu sözcüğün çoğulu gibi gözükse de onun çoğulu değildir, “savami” menareler veya manastırlar anlamına gelmektir.

İslamda oruç
İslam’ın şartlarından ve beş temelinden biri Ramazan ayında oruç tutmaktır. Oruç da namaz gibi bir farz-ı ayındır. Hicret’in ikinci senesinde Medine’de farz kılınmıştır.

İslam dininin kutsal kitabı olan Kur’an’daki Bakara Suresi’nde Kur’an’ın İslam dininin son peygamberi Muhammed’e gönderilmesi Ramazan ayında başlamıştır, ve bu ay içinde “oruç” tutmak müslümanlara emredilmiştir. İlgili ayet şöyledir:

“O Ramazan ayı ki, insanları irşad için, hak ile batılı ayırt eden, hidayet ve deliller halinde bulunan Kur’an onda indirildi. Onun için sizden her kim bu aya erişirse oruç tutsun. Kim de hasta veya yolculukta ise tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza etsin. Allah size kolaylık diliyor, zorluk dilemiyor. Bir de o sayıyı tamamlamanızı ve size gösterdiği doğru yol üzere kendisini yüceltmenizi istiyor. Umulur ki, şükredesiniz!” (Bakara suresi 185. ayet)[1]
Oruç, Kur’an’a göre “Niyetlenip, gündoğumundan önceki alacakaranlıktan (tan yeri ağarmaya başlamasından) günbatımından sonraki alacakaranlığa değin katı-sıvı hiçbir şey yememek, içmemek ve cinsel ilişkide bulunmamak” demektir. [Bakara Suresi, 187] Oruç, fıkıhçılara ve hadisçilere göre, niyetlenip Güneş’in ufuktan 12 derece altta bulunduğu andan (astronomiye göre alacakaranlık) akşam günbatımına dek, bir şey yeyip içmemek, cinsel ilişkide bulunmamaktır.

Fıkıhta oruç
Oruçlar fukaha (fıkıhçılar, islam hukukçuları)’ya göre farz, vacip, nafile ve mekruh nevilerine ayrılır. Ramazan orucu, vakti tayin edilmiş farz oruçtur (sınırlı süresi belirtilmiş borç olan oruçtur). Kazaya kalan Ramazan orucu ile kefaret olarak tutulan oruçlar vakti muayyen olmayan (sınırlı süresi belirli olmayan) farz oruçlardır.

Nezir (adak) oruçları vaciptir. Allah Teala’nın rızası için tutulacak oruçlar ise nafile nevini teşkil ederler. Bunlar sünnet, müstehap ve mendup diye anılırlar. Bir de mekruh oruçlar vardır (sırf Cuma veya Cumartesi günü tutulan oruç gibi). Ramazan bayramının birinci günü ile Kurban Bayramının dört günü oruç tutmak, harama yakın bir mekruhtur.

Orucun Çeşitleri
Farz olan oruçlar: Ramazan ayı orucu ve Ramazan ayı orucunun kazası farzdır.
Vacip olan oruçlar: Başlanmış nafile orucun bozulması halinde kazasının tutulması vacip olur. Adak orucunu tutmak ve bozulursa kaza etmek vaciptir.
Sünnet olan oruçlar: Muharrem ayının 9. ve 10. günlerinde veya 10. ve 11. günlerinde yani Aşure gününden 1 gün önce veya 1 gün sonra ekleyerek oruç tutmak sünnettir.
Müstehab olan oruçlar: Her ayın (Hicri takvime göre) 13,14 ve 15. günlerinde oruç tutmak çok sevaptır.
Mekruh olan oruçlar: Yalnız aşure günü için bir gün yan 10 Muharremde tutulan bir günlük oruç mekruh oruçtur.
Haram olan oruçlar: Ramazan bayramının 1. günü ve Kurban bayramının 4 gününde oruç tutmak haramdır.
Nafile olan oruçlar: Yukarıda sayılan maddeler dışında tutulan oruçlar nafile oruçlardır.

Hac
Hac (Arapça: الحج), İslam’ın beş şartından biridir. Hacda müslümanlarca kutsal olan Kâbe (Mekke) ziyaret edilir. İslam’da, maddi durumu uygun olan her müslümanın hayatında bir kez hac yapması farzdır. Namaz, oruç ve zekattan sonra farz kılınmıştır.

Terim olarak Hac, Zilhicce ayında ihrama girerek Belirli bir zamanda yani arefe günü Arafat’ta vakfe yapmak, sonra da Kâbe’yi tavaf etmekten ibarettir. Diyanet işleri başkanlığınca yayımlanan Hac suresinde, 27 ve 28. ayetlerde hac şöyle tarif edilmektedir: “(27)İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak, gerek uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler. (28)Gelsinler ki, kendilerine ait bir takım menfaatlere şahit olsunlar ve Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerine belli günlerde (onları kurban ederken) Allah’ın adını ansınlar. Artık onlardan siz de yiyin, yoksula fakire de yedirin.”

Diyanet işleri başkanlığınca yayımlanan Ali İmran suresinin 97. ayetinde: “Onda apaçık deliller, Makam-ı İbrahim vardır. Oraya kim girerse, güven içinde olur. Yolculuğuna gücü yetenlerin haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse (bu hakkı tanınmazsa), şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağnidir. (Kimseye muhtaç değildir, her şey ona muhtaçtır)”.

Müslim’de Hac bahsinde geçen hadiste: “Şüphesiz Allah haccı farz kıldı, haccı ifa ediniz.”

İslam’da haccın bir kişiye farz olması için çeşitli şartlar vardır. Bu şartlara uygun olmayan kişinin hac yapması farz değildir. Bu şartlar:

Müslüman olmak,
Ergenlikçağına ulaşmış olmak,
Akıllı olmak,
Hür olmak (özgür olmak),
Asli ihtiyaçlarına ve evine dönünceye kadar aile fertlerine yetecek, yol ve vasıta masraflarını karşılayacak kadar paraya sahip bulunmak, yani maddi olarak uygun olmak.

Hac Tarihi
Tarihte her zaman kutsal yerlere yolculuk ve ziyaret yapılmıştır. Bu kutsal yerlerden bir kaç örneği: Delfi Tapınağı, Zeus Mabedi, Amon Tapınağı, Ganj Nehri, Gaya, Kudüs, Roma, Meryemana, Sion Dağı, Zeytin Dağı, Benares, Kusanagara, Sarnath, Ajanta, Sanchi.

Yahudilikte hac Kudüs’teki Beyti Mukaddes’i ziyarettir. Süleyman Mabedi’ndeki Batı duvarı veya Ağlama Duvarı’nda dua edilir.

Hıristiyanlıkta hac yolculuğu Petrus ve Pavlus’un mezarlarının bulunduğu Roma’ya ve özellikle Noel, Yaslı Cuma, Paskalya günlerinde Kudüs ile Betlehem’e yapılır. Daha sonra özellikle Katoliklerde havariler ve azizler ile alakalı yer ve mucizenin göründüğü Santiago de Compostela (İspanya), Lourdes (Fransa), Fátima (Portekiz) gibi yerler de popüler olmuştur.

İslam dininde haccın tarihi İbrahim’le başlar. İbrahim, eşi Hacer ve oğlu İsmail ile Filistin’den Mekke’ye gitti ve ailesini orada bıraktı. Hacer, çölde azıksız ve susuz kalıp önce Safa tepesine sonra Merve tepesine çıkıp etrafı araştırdı. Vadiye inince İsmail’i bulamadı. İki tepe arasında 7 kere koşup aradı. Sonunda İsmail’i, Zemzem kuyusu yanında buldu. İbrahim Filistin’den onların yanına geldi. Rüyasında İsmail’i kurban etmesi isteniyordu. Mina’ya giderken şeytan ona musallat oldu. Taşladı. Sonra şeytan Hacer’e musallat oldu. Hacer de şeytanı taşladı. İsmail’e yanaştı, o da taşladı. Sonunda İbrahim tam İsmail’i kurban edecekken gökten bir koç indirildi. Kurban’ın vacip kılınması böyle oldu. (Kur’an: Saffat, Hac, Bakara, Ali İmran sureleri.)

İbrahim ile İsmail Kâbe’yi inşa ettiler. Yapı yükseldiğinde İbrahim’in üzerine çıktığı taştaki ayak izine Makam-ı İbrahim denir. Kabe tamamlanınca köşesine Hacer-i Esved’i haccın başlanğıç ve bitişini göstermek üzere yerleştirdiler.

İbrahim’den sonra Kabe putperestlerin hac yeri oldu, içini putlarla doldurdular. Bu Cahiliye dönemi, hicri 9. yılda Ebû Bekir’in hac emirliğinde yapılan ilk İslam haccı ile sona erdi. Hicri 10. yılda Peygamber Aleyhisselam ilk ve son haccını (Veda Haccı) yerine getirdi, hac ibadetinin esaslarını gösterdi.

Osmanlı, peygamberin sünnetine uyarak hac yöneticiliği (Emirülhac)işini yürüttü. Surre Eminliği adıyla bilinen bu kurum, Mekke ve Medine’ye Surrei Hümayun denilen yardımları ……ürürdü. Surrei Hümayun’un İstanbul’dan çıkışı törenle olurdu.

Osmanlı zamanında İstanbul-Mekke arası gidiş dönüş 8 ayı bulmaktaydı. 19. yüzyıl başlarına kadar hac ulaşımı at, katır ve deve sırtında yapılırdı. 1869′da Süveyş Kanalı’ndan gemiyle, 1908′de Hicaz hattından trenle gidilmeye başladı.

Selçuklu ve Osmanlı sultanlarının (Cem Sultan hariç) hiçbiri hacca gitmemiştir. Yavuz Sultan Selim Mısır’a kadar gidebilmiştir. Şeyhülislamlar, padişahlara hac lazım değüldür diye fetva vermişlerdi. Türkiye cumhurbaşkanları da aynı geleneği devam ettirmişler, Cevdet Sunay ile Kenan Evren ise Umre yapmışlardır. Başbakanlardan hacı olanlar Turgut Özal ve Necmeddin Erbakan’dır.

Hacca gidenler uğurlanır, dönüşte karşılanır ve tebrik edilirdi. Hacı evinde tehniye merasimi yapılırdı. Misafirlere hacdan getirilen zemzem suyu dağıtılırdı.

Osmanlı İmparatorluğu çökerken Hicaz’ı kaybetti. Türkiye, milli mücadele ile meşguldü. Surre tarihe karıştı. 1947′lere kadar Türkiye’den hacca resmen izin çıkmadı. 1948′de döviz yokluğu bahanesiyle hac yine yasaklandı, ancak 1949′da serbestçe hac izni çıktı. O yasaklı yıllarda Rusya dahi hacılarına yasak koymamıştı. Hacı sayısı 1949′da 7.000 idi. Bugün 180.000′dir. 12 Mart döneminde de hacılar Mekke’ye gidememiştir.

Suudi Arabistan 1988′de hac kontenjanı sınırını ilan etmiştir. Her ülkenin nüfusuna göre hacı kafilesi olmaktadır. Karayolu tehlikeli olduğu için Türkiye hacıları havayolundan gitmektedir. 1979′a kadar isteyen her kişi veya kurum hac seyahati düzenleyebilirdi, bu tarihten sonra hac işini DİB organize etmeye başlamıştır. DİB her yıl kur’a usulüyle hacı adayları belirlemektedir.

Edebiyatta Hac
Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi, Şair Nabi’nin Tuhfetülharemeyni, Bedii Şehsuvaroğlu’nun Hac Yolu, Emel Esin’in Lebbeyk Hac Hatıraları, Necip Fazıl Kısakürek’in Hacdan Çizgiler, Renkler ve sesleri, Cenab Şahabeddin’in Hac Yolunda’sı, Malcolm X’in hac yolculuğu notları en meşhur hac edebiyatıdır.

Malcolm X’in hayatında hac önemli bir dönüşümdür. Şöyle yazar: “Hiç böyle bir şeye şahit olmamıştım. Böyle sıcak kucaklaşmalara, bu kutsal yerde yaşanan, ırkları ve renkleri ne olursa olsun gerçek kardeşlik gösterilerine… Geçen bir hafta içinde etrafımdaki her renkten insanın sergilediği bu cana yakınlık karşısında söyleyecek söz bulamıyorum… Sizler, belki de bu sözcüklerin benden gelmesine şaşıracaksınız. Fakat bu kutsal ziyarette gördüğüm, tecrübe ettiğim şeyler beni sahip olduğum tüm eski düşüncelerimi yeniden gözden geçirmeye ve takındığım birçok tavrı bir kenara atmaya zorluyor… Amerika, İslam’ı anlamak zorunda. Çünkü toplumdan ırk problemini silen tek din o…Kahire’den Cidde’ye, kutsal şehir Mekke’ye kadar gözleri mavinin mavisi, saçları sarının sarısı, derisi beyazın beyazı olan insanlarla aynı tabaktan yemek yedim, sözlerinde Nijerya’nın, Sudan’ın, Gana’nın Afrikalı müslümanların sözlerindeki kardeşliği, içtenliği hissettim.” (Malcolm X ve Malcolm X Konuşuyor’dan naklen.)

Kaynaklar
Mehmet Bayyiğit, Sosyo-Kültürel Yönleriyle Türkiye’de Hac Olayı, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1998

yorumlar:

Hiç Yorum Yapılmamış!

yorum yapmak ister misin?




© Tüm Hakları Saklıdır - Gül Medine
Yazılar kaynak belirtilmeden kullanılamaz.

Copy Protected by Chetans WP-Copyprotect.