14

Ocak
2013

İLİTAM FIKIH USULU DERS NOTLARI

Yazar: arafat  |  Kategori: FIKIH  |  Yorum: Yok   |  521 Kez Okundu

İlim: Kur’an ve Hz. Peygamber’in dilinde ‘nihai ilahi gerçek’liğin bilgisidir. Âlim ise: bu gerçekliğin bilgisine sahip olan öznedir.
Sünnetten Nakli İlimlere: İslam ilimlerinin temellerini Hz. Peygamber atmıştır. İslam’da nihai gerçekliğin bilgisi olan “ilim” vahiyle-Allah’ın sözüyle başlar ve Peygamber Efendimizin İslam Yolunda insan hayatının bütününe somut rehberlik edecek modelini bulur. Arap ırkı içinde yaşayan peygamberimize ilahi mesaj yine onların dili ile inmiştir. Anlasınlar diye. Ancak kuran evrensel olduğu için tüm insanlığa indiği için bunun diğer lisanlarda da anlaşılması için büyük bir çaba harcanmıştır.
Fıkıh kavramı: Kur’an ve sünnet bilgilerinin, yeni şartlar ışığında yeniden okunması, yorumlanması kaçınılmazdır. Bu alanla çalışma yapan birim fıkıhtır. Fıkıh: Arapçada bilmek, anlamak manasına gelir. “Derinlemesine kavramak, bir şeyin içyüzünü bilmek”.anlamlarını da gelir. Hz. peygamberin öğretilerinin günümüz medeniyetinde daha iyi anlaşılması için yapılan çalışmalar olmuştur. İlk fıkıhçılar Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdullah b. Mesut, Abdullah b. Abbas
Sırf Nakli İlimler: Tefsir, Siyer ve Hadis:
Tefsir: Kur’an’ın anlaşılması çerçevesinde oluşan yorumlar ve anlatılar ilk olarak
Peygamberimizin kuzeni İbn Abbas ve öğrencileri elinde ilim faaliyeti olarak başladı. Ardından Mukatil b. Süleyman ve çağdaşı âlimler elinde düzenli bir disipline dönüştü ve tefsir adıyla temel İslam ilimlerinden biri haline geldi. Bu ilim dalının en eski ve en kapsamlı örneklerinden biri ünlü müfessir İbn Cerir et-Taberi, diğeri ise Ehl-i Sünnet kelamının öncü isimlerindenİmam Matüridi’ye aittir. Taberi özellikle ilk Müslüman nesillerin ve kendisine kadar oluşan Kur’an yorumlarının hemen hemen tamamını Camiul-beyan an te’vili’l-Kur’an (Kur’an’ın yorumuyla ilgili izahların derleyicisi) adını verdiği büyük eserinde toplamıştır. Matüridi ise, Te’vilatü’l-Kur’an adlı çalışmasında buna ilave olarak kendi dönemindeki mevcut felsefi-bilimsel bilgiler ışığında Kur’an’ın nasıl yorumlanacağına ilişkin çok değerli bir çaba ortaya koymuştur.
Siyer: Peygamberimizin hayatı İslam’ın öngördüğü hayat tarzının ilk ve ideal modelidir. Bu sebeple onun özellikle peygamberlik hayatı bütün yönleriyle yazılmalıydı. Bir anlamda bu ilmin kurucusu olarak göreceğimiz İbn İshak’ın Siyer’i bugün elimize ulaşmış en eski siyer çalışmasıdır.
Hadis: Siyer ilminden farklı olarak bu bilgi faaliyeti, Peygamber Efendimizin söz, eylem ve onaylarını çok daha geniş açılardan konu edinmekle daha kapsamlı bir projeyi hedeflemiştir. Hadis: sözlükte “haber” manasına kullanıldığı gibi, “sonradan çıkan” manasına da kullanılmaktadır.
Aklı Nakille Buluşturan İlimler: Kelam, Tasavvuf ve Fıkıh
Kur’an’ın projesi ve Peygamber’in uygulaması üzerinde düşünen Müslümanlar İslami öğretilerin temelde insanın üç boyutuna ilişkin bir program öngördüğünü fark ettiler. Bunlar, insanın inanç boyutu (itikat), deruni boyutu (iç dünyası) ve eylemsel boyutudur (dış dünyası).
İnanç boyutu insanın varlık anlayışını yönlendirirken, deruni boyutu manevi hayatına, ahlak ve iç dünyasına yön veriyordu; nihayet eylemsel boyutu da bireysel ve toplumsal pratiğine, yani dış dünyasına rehberlik ediyordu. Bu üç boyut İslam’ın ilk yüzyılı boyunca geliştirilerek, 2. yüzyılda, yani Tedvin Çağında, Müslüman âlimler elinde kelam, tasavvuf ve fıkıh ilimlerine dönüştüler.
Kelam ve Tasavvuf: Müslümanların Allah’a, evrene ve kendisine bakışını anlamlandırmayı hedefleyen ilim Kelamdır.
Fıkıh: Fıkıh, Hz. Peygamber’in öğretisindeki insanın dış dünyasını yöneten kuralların yeni olaylar ve şartlar ışığında yeniden okunmasıdır. Davranış kuralları, sosyal, kurallar, hukuk kuralları, vs. Mezhepler, Peygamberî öğretinin yeni şartlar ışığında okunması sırasında ortaya çıkan farklı görüş ve yorumların tutarlı ve kapsamlı bir şekilde düzenlenmesini amaçlayan ekoller ve ana yaklaşımlardır. Sonuç olarak Peygamberî öğreti ya da Peygamberimizin din adına yürüdüğü yol demek olan sünnetin aydınlığında yürüyen Müslümanlar dinin sağlıklı bir biçimde aktarımı ve yorumunu, yeni ve değişen şartlara uyumlu evrensel bir dilde sunumunu gerçekleştirmek için giriştikleri mukaddes çaba meyvesini vermiştir. Bu meyve, müslümanca yaşama biçiminin parametreleri olan dini ilimlerdir.
Fıkıh Usulü: usul: ‘asl’ kelimesinin çoğulu olup kök, temel, esas anlamlarına gelir. Bu ilmin kurucusu büyük imam, İmam-ı Azam’dır. Ona göre fıkıh: kişinin hak ve yükümlülüklerini ya da avantajına ve dezavantajına olan şeyleri bilmesidir. Fıkıh, ayrıntılı delillerinden elde edilmiş şer‘i ameli hükümleri bilmektir.
Fıkıh usulünün kurucusu Abdullah Muhammed b.İdris Eş Şafi’dir. (204/280) Elimize gecen kaynaklara göre bu ilim kavramı ilk kez h.4 y.y’ da ortaya çıkmıştır.
Fahrettin er-Razı Şafi’nin nakli ilimlerdeki rolünü mantık disiplininin kurucusu Aristo’nun rolüyle kıyaslar.
El Maturidi (ö.333) Maturidi kelam okulunun kurucusudur.
Oryantalistlere göre usul ilmi h.3 y.y ‘ın sonu 4 y.y ‘ın başında kurulmuştur. Oryantalistlerin eserlerinde en çok öne çıkan isim İbni Süreya’dır.
Fıkıh Usulü furuu fıkıhtan önemli olmasına rağmen furuu fıkıhtan sonra doğmuştur. Çünkü fıkıh usulü furuu fıkıh konusunda düşünen, ona toplu bir bakış yapmaya çalışan bir birimdir. Furuu fıkıh çeşitli mezhep doktrinleri şeklinde çıktıktan, bu alanda bir birikim oluştuktan sonra ona toplu bir bakış yapabilirdi. Nitekim Şafi de usul alanında olan “er-Risale” adlı eserini furuu hakkında olan
“el-Umm” adlı eserinden sonra yazmıştır.
Fıkıh usulünde ilk eserin ortaya çıkması iki nesil süren bir fıkhi faaliyete ihtiyaç duymuştur ve ilk eser Ebu Hanife’nin öğrencisi Şeybani’nin öğrencisi Şafi’nin elinden çıkmıştır.
Mezhepler h.4yy ın başlarında kurumsallaşmıştır Oryantalistler araştırmacı Melchert’e göre mezheplerin kurucuları sanıldığı gibi mezhep imamları değildir. Mesela:

Şafii mezhebi – İbni Süreya (ö.306)
Hanbelî mezhebi – Hala (ö.321)
Hanefi mezhebi – Kerhi (ö.340 )
Maliki mezhebi – El Ebrehi (ö.375) ‘ önderliğinde kurumsallaşmıştır.
Hanefi ve Maliki mezhebi Şafi ve Hanbelî mezhebine göre daha geç kurumsallaşmıştır. Bunun nedeni Melchert’e göre Şafi ve Hanbelî mezhebinin daha erken dönemde hadis ehli ile uzlaşmasıdır. Melchert’e göre h.3 yy da hadis taraftarlarının ağırlığı artmış ve gerekli eğitim rasyonalist eğilimi bastırmıştır.
Şafi, Maliki ve kısmen Hanbeli 5. yy ın sonlarından itibaren Eş’ari kelam mezhebine bağlıydı.Hanbeliler Eş ari ile uyuşan ama kendilerine özgü bir kelam okulu kurmuştur.Hanefiler 7.yy dan itibaren kendilerini Maturidi olarak tanıtmışlardır. Şia ise çok erken dönemden itibaren Sünni anlayıştan ayrılmıştır.
Kelam – Fıkıh Usulü İlişkisi
Kelam, Müslümanlığın pratiğinin teorik temellerini inşa etmiştir. 5 yy ın başlarında Mutezile ve Eş arî kelamcılar fıkıh usulünü kelamla uyumlu kılma çabasına giriştiler.
Kadı Abdulcebbar (Mutezile otoritedir) ve Ebu’ l Hüseyin El Basri usul ilmini kelamla uyumlu kılma çabasına giriştiler.
Bakıllani Cuveyni ibni Furek ve Gazali ise usul ilmini Eşari ilkelerle inşa etmeye çalışmışlardır.
Kuran ‘ ın Yaratılmışlığı Meselesi
Mutezile Allahın fiili sıfatlarını Allahın (c.c) zatından ayrı tutar. Dolayısıyla Allahın sözü olan Kuranı da “Mütekellim” sıfatından hareketle yaratılmış kabul eder.
Sıfatlar Allahın (c.c) zatından ayırma konusunda bir şey söylemeyen Eş arî ise sıfatları ezeli kabul eder. Dolayısıyla Kuranı da yaratılmamış kabul eder.

Söz Üzerine Tartışma
Söz usulcülere göre temelde dört kısımdan oluşur: Haber-Soru-Emir-nehiy.
Kurandaki emirleri anlamak için emir kipini anlamak gereklidir. Ama kelamcı usulcüler konuya farklı bir boyut kazandırmışlardır. Kelamcılara göre Kuran Allahın yaratılmamış kelamının bir parçasıdır. Dolayısıyla emir dil kipi olarak tanımlanamaz. Bu yüzden Eş arîler emri tanımlarken dil kipi olmasını değil ifade ettiği anlamı esas alırlar. Onlara göre Allahın sözü bizim konuştuğumuz formlara dökülmüş bir şey değildir.(Mana kaimen bizatihi)Ama Mutezile Allahın kelamı ile insana kelamı arasında bu açıdan bir fark görmez çünkü söz yaratılmıştır. Klasik Hanefi fıkhı da Mutezile ile aynı görüştedir.
Gazali el- Müstesfa adlı eserinde nakli ilimlerinde akli ilimler gibi hiyerarşik bir sisteme sahip olduğu varsayımı esas alır. Gazali ye göre felsefe aklî ilimlerin kelamsa naklî ilimlerin temelidir.

Hanefi Mezhebi ve Kelami Yöntem
Hanefiler fıkıh alanında oluşturdukları birliği kelam konusunda oluşturamamıştır. Maturidiliğe kadar bir kısmı Mutezileye bir kısmı ehli hadise yakın durmuştur. Ama Mutezilenin dışlanması ile durumlarını netleştirmek zorunda kalmışlardır. Makdisi nin 2.Mihne olayı dediği Mutezile taraftarlarının Bağdat ta kovuşturulması sırasında birçok Hanefi âlim Mutezile olmadıklarını deklare etmeye zorlanmıştır. H.5 yy’ ın sonlarına doğru Semerkant uleması içinden Maturidi ön plana çıktı. Nesefi ve Semerkandi ona kelam ve usulu fıkıh alanında öncü rol vermiştir.
Semerkandi; Semerkant ulemasının ileri gelenlerindendir. El -Mizan adlı bir eseri vardır. El-Mizan da verdiği bilgilerden Hanefiler arasında fıkıh usulu alanında iki grup olduğunu anlıyoruz. Ayrıca usulu ve fuuyu birbiriyle bağlantılı düşünen ve sadece nakli bilgilerin zahirinden hüküm çıkarmakla meşgul olan bir gruptan bahsediyor. Semerkandi bu grubu ne yaptığını bilmemekle suçluyor ona göre: Bu grup fikhi ilkelerin kelamı ilkelerle uyumu konusunda duyarlı değildir ve bu yüzden zaman zaman Hanefi( yada Maturidi )kelam ilkeleri ile ters görüşler açıklamaktadırlar Aslında bu eleştirilerin altında Hanefi usulünü Semerkant kelam okulunun ilkeleri altında yeniden inşa etme projesi vardır. O zamana kadar Hanefiler arasında Bağdat merkezli bir usul yaygındı. Hanefiler Bağdat ta ya kelamla ilgilenmemişler ya da ağırlıklı olarak Mutezile ilkelerini benimsemişlerdir. Kısaca Bağdat ta ki Hanefiler; Muteziler, Hadisçiler, Eş arî kelamcılar arasında tam olarak nerede durduklarını gösteren bir kelam doktrini oluşturamamışlardır. Bağdat Hanefileri nin iki önemli usul âlimi nin Cesas ve Saymeri nin Mutezile ile ilişkisi bilinmektedir. Semerkandi Bağdat kaynaklı Hanefiler arasındaki usul geleneğinin Semerkant okulunun kelam ilkeleri ışığında geçirilmesini teklif eder.

Maturidilik
Maturidilik Semerkant merkezli bir oluşumdur. Uzun süre yerel bir hareket olarak devam etmiştir. Gazneli, Karahanlı ve Selçuklu yönetimlerin Sünniliğin lehine tavır alması ile belirgin rol oynamaya başlamıştır. Şafi çevreler Eş’ari ekolünü benimsemişti. Bu süreçte yaşanan çekişmeler Hanefileri Mutezileden kopuşlarını simgeleyen bir figür etrafına toplamaya zorlamıştır.

Sünni ve Mutezile nitelemelerin ne anlama geldiği ancak 5. yy ın sonlarına doğru nitelik kazanıyor. O zaman Mutezile ve ehlisünnet birbirinden kesin çizgilerle ayrılmıştır. Bu yüzden tabakat kitapları 4.yy da Mutezile ya da ehlisünnete mensup olduğun karar verilemeyen pek çok kimsenin varlığını gösterir. Ama 5. yy ın ikinci yarısında ilkeler netlik kazanmıştır. Kerhi, Cesas, Saymeri ve Debusi gibi âlimlerin Mutezile ye mensup olduğu iddia edilmiştir. Ama 5.yy ın sonlarından itibaren bu iddialar kesilmiştir.
Eş arîlik, ehli hadis ve Hanbelî (anti Mutezile kamp) nın yükselişi karşısında Hanefilerde Mutezileden ayrı olduklarını deklare etmek zorunda kaldılar. Çünkü gerek Ebu Hanife gerekse başka Hanefi âlimler akla çok başvurdukları gerekçesiyle bu kampın tepkisini çekiyordu.
Sonuç olarak fıkıhçı yöntem; Hanefi öğretisini Bağdat Hanefiliği merkezli kelamı öncülerden arındırmaktı. Orta Asya Hanefiliği Mutezileyi çağrıştırarak her türlü unsuru temizleyerek Sünni çerçeveye kendine yer bulmayı başarmıştır.
Fıkıhçı yöntem Irakta Cessas ve hocası Ebul Hasan el Kerhi öncülüğünde geliştirilmiştir. Debusi aracılığı ile Mavercun nehrine taşınmıştır Serahsi ve Pezdevi nin elinde olgunlaşmışlardır. Özellikle; Pezdevi nin usul eseri Cesas, Debusi,Serahsi hattında yürüyen Hanefiliğin zirvesidir.Pezdevi nin usul metni Hanefilerin klasiği olmuş,6.yy dan sonra bütün Hanefi usul metinleri Pezdevi nin metniyle ilişkili olmuştur. Mezhebin fıkıh teorisinin ilmihalini didaktik biçimde ele alan evrensel el kitaplarının tamamı bu metnin özeti mahiyetindedir. En önemlisi Nesefi nin El-Menar adlı eseridir. Hatta memzuc yönteme göre yazılan üç Hanefi eserinden ikisi eserin Hanefi cephesine Pezdevi nin metnini yerleştirmiştir. Bu eserler;
-İb’ nus Saati / Bedi un Nizam
-Sadruş Şeria / Et-Tenkih (Pezdevi’nin usulü, Razinin el-Mahsulu ve ibni Hacib in Muhtasarından faydalanmıştır.)
Kelamcı yöntemin önemli eserleri;
-Hüseyin el-Basri – El Muhammed Şerhul Umed
-Bakıllani – El-İrşad ve’t Takrib
-Gazzali – Müstesfa
-Cüveyni – El-Burhan
Müteahhirin döneminde iki önemli isim Eş-arî Mutezili âlimlerin kelamcı usul eserlerinin çizgisini devam ettirmiştir.
Fahreddin er-Razi –El-Mahsul
El-Amidi – El ihkam fi usulil Ahkâm
Kelamcı Yöntemin ders kitabı niteliği taşıyan iki eser:
Kadı Beyzavi- El-El minhac
İbnul Hacib – El Muhtasar
Memzuc Yöntem
Farklı mezheplerdeki âlimlerle Hanefi âlimlerin yazdıklarını uzlaştırma çabasıdır.
İbnus-Saati; Bediu’n Nizam El-Camii Beyne Kitabeyil Pezdevi ve ‘l ihkam (ihkam El-Amidi’nin eseri)
İbni Humam; Tahrih fi usulil fıkh’ al Camii Beyne ıstilaheyil Hanefiyi ve Şafiye.
Memzuc Yöntem: Moğol istilası İslam dünyasındaki hilafetin birleştirici rolünü parçalamış ümmetin birliğini muhafaza kaygısı her türlü kaygının önüne geçmiştir. Bu da fıkıh alanında mezhepleri uzlaşmaya götürmüştür ve memzuc yöntem çıkmıştır.

slam hukuku usulü-3.hafta özetidir.
HÜKÜM TEORİSİ:
Hâkim-şâri: hüküm koyma yetkisinin sahibidir.
Mahkûmun aleyh-mükellef: hükmün muhatabıdır.
Mahkûmun fîh: hükme konu olan fiillerdir.
İslâm fıkhında şer’i hükümleri koyma yetkisinin Allah’a aittir.

HÜKÜM: İslâm dininin itikat, ibadet, muamelât ve ahlâka dair temel ilkelerini ifade eder. Fıkıh Usulü ilmi, “şer’i delillerden şer’i hükümler elde edilmesini’’, Fürûu Fıkıh da bu
“hükümlerin bilinmesini ve uygulanmasını” konu edinir.
İktiza-talep: Mükelleften bir fiilin yapılmasını veya yapılmamasını istemektir.
Tahyîr-ibâha: Bir şeyi yapma veya yapmama konusunda serbest bırakmaktır.
A- Teklifî Hükümler (Mükellefin Fiilleri): Teklifî hüküm, “Şâri‘in mükelleften bir fiili yapmasını veya yapmamasını istemesi veya onu yapıp yapmama arasında serbest bırakması” demektir.
Usulcülerin çoğunluğu teklifî hükmü Şâri‘in hitabına nispet ederek icab, nedb, ibâha, kerâhe ve tahrîm şeklinde beş kısma ayırmışlardır. Buna “ahkâm-ı hamse” (beş hüküm) denilir.
Hanefîler ise bunu farz, vacip, mendup, mubah, tenzîhen mekruh, tahrîmen mekruh, haram şeklinde yedi kısma ayırarak incelemişlerdir. Buna “ef`âli mükellefînin” denilir.
1-Vacip-Farz: Allah ve Resulü’nün mükelleften yapılmasını kesin ve bağlayıcı tarzda istediği fiildir. Hanefîler ise bunu farz ve vâcip şeklinde iki kademede ele alırlar. Hanefîler delilin kuvvetine ve inkârın sonuçlarına göre bir ayırım yaparak, bir fiilin yapılmasını kesin ve bağlayıcı tarzda istendiğini gösteren delil kat`î (kesin/zorunlu) ise buna farz, zannî (ihtimalli) ise buna vâcip adını verirler. Farzı inkâr, kişiyi dinden çıkarır, tekfir sebebi olur. Geçerli mazereti bulunmadığı halde farzı terk eden kimse fâsık durumuna düşer. Buna karşılık vacibin inkârı küfrü gerektirmez. Ancak bunu yapan sapıklıkla itham edilir.
Bir Şeyin Vacip/Farz Olduğunu Gösteren Deliller:
1- Şâri‘in bir fiilin yapılmasını emir sigası ile istemesi ve aksine delâlet eden bir karinenin bulunmaması.
2- Şâri‘in bir fiilin yapılmasını “farz oldu”, “emrolundu” gibi bağlayıcılık bildiren bir ifade ile istemesi.
3- Haber verme değil, emir kastedilen bazı haber cümleleri de farz hükmü ifade eder.
4- Bir hükmün belirli bir zümreye veya bütün insanlara yüklendiğini haber veren nasslar da farz hükmü ifade eder.
5- Şâri‘in bir fiilin yapılmasına sevap ve güzel karşılık, terk edilmesine ise ağır ceza verileceğini bildirmesi de o fiilin farz olduğunun delilidir.
Vacip-Farzın Çeşitleri: Farz, mükellefin ifa sorumluluğu açısından farz-ı ayın ve farz-ı kifâye şeklinde iki kısma ayrılır. “Farz-ı ayın”, Şâri‘in her bir mükellefin ayrı ayrı yerine getirmesini istediği yükümlülüktür. Farz-ı kifâye ise, müslümanların ferden değil de toplum olarak sorumlu oldukları yükümlülüktür. Bu görevleri toplumun bir kesimi yerine getirince diğerlerinden sorumluluk kalkar. Hiç kimse yerine getirmezse bütün müslümanlar vebal altında kalır.
Mutlak vacip-farz: “Şâri’in eda edilmesi için belirli bir vakit tayin etmediği vacip-farz”dır. Keffâretler, zamanı belirtilmeden yapılmış adaklar gibi.
Mukayyet vacip-farz: ise farz namazlar gibi “Şâri’in eda edilmesi için belirli bir vakit tayin ettiği Vacip-farz”dır.
2-Mendup: Mendup, teşvik edilen, yapılması kesin olmayan bir tarzda istenen, yani farz ve vâcip olmayan davranışların genel adıdır. Hanefî fıkhında, farz ve vâcip dışında yapılması uygun görülen davranışlardır.
3-Sünnet: Sünnet, Hz. Peygamber’in söz, fiil ve onayının genel adı olup fıkıh usulünde Kuran’la birlikte İslâm’ın aslî iki kaynağını ve delilini teşkil eder. Hz.
Peygamber’in farz ve vâcip kapsamı dışında kalan yani kesin ve bağlayıcı olmaksızın tavsiye ve örnek olma niteliğini taşıyan söz ve fiillerinin genel adıdır. Sünnet kendi içinde üç kısmaayrılır: Müekked sünnet, gayr-i Müekked sünnet, zevâid sünnet.
4- Müstehap: “sevimli olan, tercih edilen ve güzel bulunan iş” demektir. Hz. Peygamber’in bazen işleyip bazen terk ettiği iştir.
5-Mubah: açığa çıkan, açıklanan, serbest bırakılan şey: “Şâri’in mükellefi yapıp yapmamakta serbest bıraktığı fiilleri ifade eder.
Bir fiilin mubah olduğu şu şekillerde sabit olur:
1- Şâri‘’in o fiilin helâl ve mubah olduğunu bildirmesiyle.
2- Şâri’in o fiilin işlenmesi halinde bir vebal ve günahın, dinî bir sakıncanın bulunmadığını belirtmesiyle.
3- Herhangi bir yasaktan sonra gelen emirle
4- O konuda hiçbir dinî yasaklama ve kısıtlamanın bulunmamasıyla.
6-Mekruh: “sevilmeyip kerih, nahoş görülen şey” demektir. “Şâri‘in yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan tarzda istediği fiil ve davranışlardır.”
Bir fiilin mekruh olduğunu tespit edebilmek için nasların iyi incelenmesi gerekir.
1- Şâri, bir fiilin yapılmamasını istemek üzere kerâhet lafzını kullanmış olabilir.
2- Şâri, bir fiilin yapılmamasını istemek üzere, kendisinde haramlığa değil, mekruhluğa delâlet eden bir karînenin bulunduğu yasaklama ifadesi kullanmış olabilir.
3- Şâri’ bazan da fiilin yapılmamasının tercihe şayan olduğunu dolaylı bir üslûpla istemiş olabilir.
Hanefî fakihlere göre ise mekruh iki nevidir: Tahrîmen Mekruh ve Tenzîhen Mekruh.
Tahrîmen Mekruh: şâriin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı tarzda istediği bir fiil olmakla birlikte, harama yakın olup, vacibin karşıtıdır. Haramdan farkı, bunu inkâr eden kişi kâfir olmaz.
Tenzîhen Mekruh: Şâri’in yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği fiildir. Helâle yakın olup, mendubun karşıtıdır. “isâet” (yanlış ve kötü davranma) tabirini kullanırlar.
7-Haram: “yasak, memnu” demek olup helâlin zıddıdır. “Şâri’in yapılmasını kesin ve bağlayıcı bir ifade ve üslûpla yasakladığı fiil”dir. Haram fiiller iki çeşittir: Haram li-aynihî veHaram li-gayrihî
Haram li-aynihî: Şâri’in, bizzat kendisindeki kötülük sebebiyle, baştan itibaren ve temelden haramlığına hükmettiğin fiildir.
Haram li-gayrihî: Aslında meşru ve serbest olduğu halde, harici ve geçici bir durum sebebiyle haram niteliğini alan fiildir.

Haramlık Hükmü İfade Eden Lafızlar
1- Bazan âyet ve hadislerde, bir şeyin haram olduğu “haram” lafzıyla açıkça ifade edilir.
2- Bazan, o şeyin helâl olmadığı bildirilir.
3- Bazan bir işin yapılması yasaklanır, ondan uzak durulması istenir.
4- Bazan da bir fiilin işlenmesine ceza bağlanabilir.
B- Vaz`î Hükümler: vaz’î hükümlerin başlıca türleri:
a) Sebep: Şâri’in “varlığını hükmün varlığına, yokluğunu da hükmün yokluğuna alâmet kıldığı durum”dur. Meselâ vakit namazın, ramazan ayının girmesi orucun, malın nisab miktarına ulaşması zekâtın sebebidir.
b) Rükün: rükün, “bir şeyin varlığı kendi varlığına bağlı olan ve onun yapısından bir parça teşkil eden unsur”dur. Mesela namaz için Kur’ân tilaveti bir rükündür.
c) Şart: “Bir şeyin varlığı kendi varlığına bağlı olan, ancak kendisinin varlığı onun varlığını zaruri kılmayan ve onun yapısından bir parça teşkil etmeyen fiil veya vasıf”tır. Meselâ namaz için abdest, nikâh akdinde şahit birer şarttır. Bunlar olmadan namaz ve nikâh olmaz
d) Mâni: “varlığı sebebe hüküm bağlanmaması veya sebebin gerçekleşmemesi sonucunu doğuran durum”dur. Buna göre mâni‘ hem hüküm hem sebep için söz konusu olabilir.
e) Sıhhat-fesad-butlân (Sahîh, fâsit, bâtıl): İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre ibadet olsun muamelât olsun herhangi bir işlem geçerlilik bakımından ya sahih (geçerli) ya da bâtıl (geçersiz) olur.
Niteliği Tartışmalı Hükümler: Azimet ve Ruhsat
a) Azîmet: “bir şeye kesin olarak yönelmek, niyetlenmek” gibi anlamlara gelir. “meşakkat, zaruret ve ihtiyaç gibi arızi-geçici bir sebebe bağlı olmaksızın ilkten konmuş olan ve normal durumlarda her bir mükellefe ayrı ayrı hitap eden aslî hüküm” şeklinde tarif edilir. Azîmet farz, vâcip, sünnet, müstehap niteliğindeki bir davranışın yapılmasını; haram, mekruh gibi davranışların da yapılmamasını ifade eden bütün teklifî hükümleri içine alır.
b) Ruhsat: “kolaylık” anlamına gelir. “Meşakkat, zaruret, ihtiyaç gibi arızi bir sebebe bağlı olarak azîmet hükmünü terk etme imkânı veren hafifletilmiş ve geçici hüküm”. Mesela, Domuz etinin yenmesi, şarabın içilmesi haram olduğu halde, susuzluktan veya açlıktan ölme tehlikesiyle karşılaşan kimseye bu azîmet hükmünü terk edip domuz etinden veya şaraptan hayatî tehlikeyi atlatacak miktarda yemesi içmesi mubah kılınmıştır.
Haramı İşleme Ruhsatı: Haramı işleme ruhsatının bulunduğu bazı durumlarda mükellef azîmet hükmüne uymakla ruhsattan yararlanma arasında serbest bırakılır. Ölüm tehdidi altında kalan kimsenin imanını gizleyip küfrü telaffuz etmesine ruhsat vardır. Bu mubah olmakla birlikte bu kimse imanını açıklamakta direnir de öldürülürse şehid olur.
Bazı durumlarda ise mükellefin azîmet hükmünü terk edip ruhsattan yararlanması vâcip hale gelir. Açlık yüzünden ölüm tehlikesiyle karşılaşan kimsenin domuz eti yiyerek veya ölüm tehdidi altında bulunan kimsenin dini tebliğden vazgeçerek hayatını kurtarması vâcip olduğundan, bu kimsenin azîmet hükmünde ısrar edip ölmesi halinde günahkâr olacağı görüşü hâkimdir.
Vâcibi Terketme Ruhsatı: Farz veya vâcip olan bir fiilin edasında mükellef için ek bir meşakkat bulunduğunda, bu vâcibi terk etme ruhsatı tanınır. Ramazan orucu bütün mükelleflere farz olduğu halde hasta ve yolculara, sonradan kaza etmek üzere oruç tutmama kolaylığı tanınmıştır. Mükellef bu ruhsattan yararlanıp yararlanmamakta serbesttir.
Genel Kurala Aykırı Bazı İşlemleri Yapabilme Ruhsatı: Mesela İslam fıkhında kural olarak mevcut olmayan bir malın satımı caiz değildir. Buna rağmen ileride teslim edilecek bir malın peşin para ile satın alınması demek olan selem akdi, insanların ihtiyacına binaen Hz. Peygamber tarafından caiz görülmüştür. Âlimler “istısnâ‘ akdi” (eser siparişi sözleşmesi)’ni de bu nitelikte değerlendirmişlerdir.
Önceki semavî dinlerde mevcut ağır hükümleri kaldıran ruhsat: Önceki semavî dinlerde var olan bazı ağır hükümler İslâm’da kaldırılmıştır. Namazın, ibadete ayrılmış yerin dışında geçerli olmaması, ganimetlerin haram olması, malın dörtte birinin zekât olarak kesilmesi hükümlerinin Müslümanlar hakkında kaldırılmış veya çok hafifletilmiş olması buna örnek gösterilebilir.
HÜKMÜN KAYNAĞI: HÂKİM
“Hâkim” Kavramı: “hüküm veren, yönetici, kadı” gibi anlamlara gelir. “hükmün sâdır olduğu kaynak ve hükmün kökeni” manasında kullanılır.
Hazr ve İbâha: “Hazr” yasaklama, “ibâha” ise mubah ve serbeste bırakma anlamındadır.
Hüsün ve kubuh: Hüsün (hüsn) sözlükte “güzel olmak, güzellik, rağbet edilen, sevilen” anlamındadır. Karşıtı olan kubuh (kubh) ise “çirkin olmak, çirkinlik, nefret edilen şey” mânasındadır.
HÜKMÜN MUHATABI: el-MAHKÛM ALEYH
Mükellefiyet, kişinin dinin hitabına muhatap olması halini ifade eder. Mükellef de, dinî hitapla yükümlü tutulan, düşünce, söz ve davranışlarına birtakım dinî-hukukî sonuçlar bağlanan aklî melekeleri yerinde (akıl) ve ergin (baliğ) olan insan demektir.
Ehliyet Kavramı: “yetki, elverişlilik, yeterlilik” gibi manalara gelir. Kişinin dinî ve hukukî hükme muhatap olmaya elverişli oluşunu ifade eden bir terimdir. Ehliyetin “vücup ehliyeti” ve “eda ehliyeti” şeklinde iki türü vardır.
Vücup ehliyeti: kişinin “haklara sahip olabilme ve borç altına girebilme” ehliyetidir. Anne karnındaki çocuğun (cenin) sağ doğması kaydıyla miras, vasiyet, vakıf ve nesep haklarının bulunduğu, bu sebeple de eksik vücup ehliyetine sahip olduğu belirtilir.
Edâ ehliyeti: “kişinin dinen ve hukuken muteber olacak tarzda davranmaya ve hukukî işlem yapmaya elverişli oluşu” demektir. Edâ ehliyeti vücup ehliyetinin daha kapsamlı hale gelmiş ikinci safhası sayılabilir. Kişilerin edâ ehliyetini kazanması temyiz, bulûğ ve Rüşd şeklinde ifade edilen üç kademede gerçekleşir.
Temyiz Öncesi Dönem: Temyiz çağına gelmeyen çocuğun, akıl hastasının ve bu hükümde olan kimselerin tam vücup ehliyeti bulunmakla beraber edâ ehliyeti yoktur, bu kişiler haklarını kanunî temsilciler vasıtasıyla kullanırlar.
Temyiz Dönemi: Henüz bulûğa ermemiş, fakat temyiz çağına gelmiş çocuklar eksik edâ ehliyetine sahiptir. Kişiler yaklaşık olarak yedi yaşından bulûğa kadar mümeyyiz sayılır.
Büluğ ve rüşd dönemi: Biyolojik ergenlik demek olan bulûğ, kişinin çocukluk döneminden çıkıp yetişkin insanlar grubuna katıldığı hayatının önemli bir dönüm noktasıdır. Hükmen bulûğ yaşı Ebû Hanife’ye göre erkeklerde 18, kızlarda 17 yaş, çoğunluğa göre her ikisi için de 15 yaştır. “Kişinin malî konularda normal seviyede tedbirli ve basiretli davranması” demek olan rüşd, genelde bulûğ ile birlikte gerçekleşir.
Ehliyeti Etkileyen Arızî Durumlar (Ehliyet Arızaları): insan ehliyeti tamamlandıktan sonra onu daraltan, yok eden veya ehliyeti etkilemeksizin ilgili kişiye nispetle bazı hükümlerin değişmesine yol açan durumlara “ehliyet arızaları” adı verilir. Hanefi usul bilginleri bu arızaları “semavî” ve “müktesep” olmak üzere iki kısma ayırarak incelemişlerdir.
Semavî arızalar: Semavî arızalar, meydana gelmesinde kişinin çaba veya seçiminin bulunmadığı durumları ifade eder. Yaş küçüklüğü, delilik, akıl zayıflığı, kölelik, uyku, unutma, baygınlık, ay hali (hayız), lohusalık, ölüm, ölümle sonuçlanan hastalık gibi durum ve sebepler böyledir.
Müktesep arızalar: Müktesep arızalar da meydana gelmesinde mükellefin veya üçüncü şahısların irade ve seçiminin etkili olduğu sonradan kazanılmış durumlardır. Bu grupta da sarhoşluk, harcamalarda tedbirsizlik, bilgisizlik (cehalet), yanılma (hata), ciddiyetsizlik, yolculuk, zorlama (ikrah), iflâs gibi sebep ve haller yer alır.
Usul-i Fıkhın Mevzusu Deliller ve Ahkâm-ı Şer‘iyyedir: Her ilmin kendisine mahsus bir mevzusu olduğu gibi usul-i fıkhın mevzusu da edille ve ahkâm-ı şer‘iyyedir.
Edille-i Şer‘iyye Dörttür: Kitab, Sünnet, İcma ve Kıyas-ı fukahadır. Bunlardan başka geçmiş şeriatlar, taharri, örf, teamül, istishab, ihtiyatla hareket etmek, sahabe mezhebi, tabiin büyüklerinin mezhebi, istihsan, umum-ı belva gibi fukaha nezdinde hüccet olarak kullanılan bir takım deliller daha varsa da bunlar başlı başına müstakil bir delil olmayıp her biri zikr olunan edille-i erbaadan birine racidir
. Edille-i şer‘iyyenin dörtle sınırlandırılmasının gerekçesi şudur: delil ya vahiy olur yahut vahyin gayrı olur. Delil vahiy olursa, ya metlüv ve münezzeldir yahut değildir. Metlüv ve münezzel olduğu takdirde “Kitab”tır. Vahiy metlüv ve münezzel olmadığı surette “sünnet”tir. Delil eğer vahyin gayrı olursa ya bir asırdaki her müçtehidin kavli olur veyahut olmaz. Eğer bir asırda mevcut olan her müçtehidin kavli olursa o delil “icma”dır. Yok, eğer her müçtehidin kavli olmazsa ona da “kıyas” denir.

İlk Üç Delille Kıyasın Farkı:
Bu dört delilden ilk üçü yani Kitab, sünnet ve icma konum ve statü bakımından farklı olsalar da üçü de her açıdan asıl ve ispat edici delil sayılırlar. Yani bunların her biri kendi başına şer’i hüküm koyabilir. Dördüncü olan kıyas ise hükmün kendisine dayanması sebebiyle bir açıdan asıl ve delildir ama kendisi de Kitab, sünnet ve icmadan elde edilmiş olan illete dayanıyor olması bakımından diğer açıdan asıl değildir. Bunun içindir ki, kıyas ile sabit olan hüküm hakikatte üç delilden birine müstenittir.
Delillerin Kesinlik-İhtimal Açısından Dereceleri:
Günümüz sosyal bilimlerinde de sıkça karşımıza çıkan insan davranışlarını konu eden bilgi alanlarında bilgiler matematiksel kesinlik taşıyanlar ve doğruluğuna kanaat getirilenler şeklinde iki türlüdür. Şer‘i deliller doğruluğu kesin olanlar (kat‘i) ve olmayanlar (zanni, galib-i zanna dayananlar) şeklinde ikiye ayrılırlar.
Doğruluğu kesin olan deliller:
1- Tevile açık olmayan Kur’an ayetleri (muhkem ayetler)
2- Mütevatir sünnet
3- icma
Doğruluğu konusunda kesin kanaat oluşmayan deliller:
1- Tevile (farklı anlaşılmaya) açık ayetler
2- Meşhur ve ahad haberler
3- Kıyas
Delillere Bakışta Değişim: Şer’i deliller her ne kadar ilk asırlarda dörtle sınırlandırılmışsa da Hz. Peygamber çağından uzaklaştıkça toplumsal dönüşümler sosyal hayatın kaçınılmaz kanunu değişim, delil kavramına bakışta bazı farklı yaklaşımları ortaya çıkarmıştır.
Fıkhın babası ve kurucusu sayılan İmam Azam Ebu Hanife istihsan, İmam Malik ise maslahat adını verdikleri kıyasa ek ve zaman zaman ona alternatif yöntemlerin İslam hukuk tarihinde yeşermesine zemin hazırlamışlardır. Daha sonra özellikle Osmanlı Devleti’nde örf çok ciddi bir yöntem olarak benimsenmiştir.
islam hukuku usulü-5.hafta özetidir.
Kur’an-ı Kerim: Şer’i Hükümlerin Birincil Delili
Vahy-i ilahi olması açısından, İslâm’ın inanç esaslarından birisini oluşturması açısından, şer’i hükümlerin ilk ve temel kaynağı olması yönüyle İslam hukukunda birinci delildir.
Birinci delil Kur’an: “Yüce Allah tarafından Hz. Peygambere vahiy kanalıyla Arapça olarak indirilen ve insanlığa tevatür yoluyla nakledilmiş ve Mushaflarda yazılı olan Fatiha suresi ile başlayıp Nâs suresi ile nihayete eren ilahi kelâmdır.
Lafız ve manası ile Arapça olarak Allah katından inzal olunan Kur’an’ın başka dillere tercümesi Kur’an sayılmaz. Bu yüzden, Kur’an’ın başka dillere tercümesinden hareketle hüküm istinbatı söz konusu olamaz.
Kur’an tevatür yoluyla nakledilmiştir. Tevatür, normalde yalan üzerinde birleşmesi aklen mümkün olmayan bir topluluğun aynı özellikteki bir topluluktan yaptığı rivayettir.
Tedrici olarak yirmi üç yıllık bir peygamberlik sürecinde inzal olunan bu ilahi kelâmın içerdiği kurallar bütünü için şer’i hükümler (ahkâm-ı şer’iyye) ifadesi kullanılmaktadır. Şer’i hükümler de düzenleme alanlarına göre itikadî hükümler (ahkâm-ı i’tikâdiyye), amelî hükümler (ahkâm-ı ameliye) ve ahlaki hükümler (ahkâm-ı ahlâkiye) şeklinde türlere ayrılmaktadır.
Kur’an’da hükümler genellikle icmalî tarzda (toplu biçimde) ifade edilmiş, ayrıntılara girilmemiştir (tafsili değildir). Aynı zamanda bu hükümler çoğunlukla küllî olup cüz’î değildir.
Dil Unsuru ve Lafız-Mana İlişkisi:
İslam hukuk usulü ilminin beslendiği üç temel disiplin bulunmaktadır. Bunlar, kelâm, dilbilim ve şer’î hükümlerdir.
Dilin Kökeni:
Dilin kökeninde vahyin olduğunu ya da bir tevkif (üst bildirim) yoluyla başlangıçta dilin varlık kazandığını öne süren bir yaklaşım yer almaktadır. Bunun yanında dilin, insanınıstılah ya da uylaşım yoluyla ürettiği bir sistem olduğu teorisi bulunmaktadır. Bir diğer yaklaşım ise, dilin kökeninde her iki unsurun (vahiy ve ıstılah) yer aldığını ileri süren teoridir. Şimdi bu temel teorik yaklaşımları konu edinelim.
Dilin Vahiy-Tevkîf Yoluyla Konulduğu Görüşü: Her ümmetin bir dili olduğu ve bunun ayette (İbrahim, 4) geçtiği üzere Allah’ın iradesi olduğu bildirilir. Dilin tevkîfî kökenli olduğunu öne süren İbn Hazm bu görüşünü kanıtlamak için naklî ve burhanî delillere başvurur. Naklî delil olarak “Allah Âdem’e isimlerin tümünü öğretti” (Bakara, 2/31) ayetini zikrederek, dilin başlangıçta tevkîfî bir öğretim olmaksızın ıstılah yoluyla oluşumunun mümkün olmadığını ifade eder.
Zâhirîlerin dışında Eşarî, İbn Furek, dilbilimci İbn Fâris ve bir grup fıkıh bilginleri de dilin kökeninde vahiy olduğunu savunur.
Dilin Istılah Yoluyla Konulduğu Görüşü: Dilin köken açısından ıstılahî ya da uylaşımsal olduğu görüşünü ilk olarak Ebû Hâşim el-Cübbâî ileri sürmüştür. “Biz her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara (emredildikleri) şeyleri açıklasın”. Ayetiyle görüşünü delillendirme yoluna giderler. Dilin ıstılahî olduğunu ileri süren Ebû Hâşim, adlar ve adlandırılanlar konusunda insana zorunlu olarak verilen ilmin hem akıllılar ve hem de akılsızlar için geçerli olmasının mümkün olmadığını belirterek, dilin köken açısından tevkîfîliğinin imkânsızlığını kanıtlamaya çalışır. Öğretilen isimlerin Âdem’den önce de adlandırılan şeylerin isimleri olduğunu, dolayısıyla bu talim öncesinde de dillerin var olduğunu ileri sürer. Ayrıca ona göre Allah’ın meleklere hitap etmesi de daha önceden bir dilin varlığının kanıtıdır.
Dilin Tevkîf ve Istılah Yoluyla Konulduğu Görüşü: Dilin kökenine ilişkin temel yaklaşımlardan bir diğeri de, dilin bir kısmının tevkîfî yolla geri kalan kısmının ise ıstılah yoluyla ortaya çıktığı şeklindedir. Burda da iki görüş vardır. Birincisi dilin başlangıcı tevkîfî kökenli, daha sonra oluşan dil ise ıstılahîdır ki, bu görüş Ebû İshak el-İsferâînî’ye nispet edilir.İkinci eğilim ise, dilin başlangıçta ıstılahî olduğu daha sonra üst bildirim yoluyla tamamlandığı doğrultusundaki yaklaşımdır.
Gazzali, belirtildiği üzere, dilin kökenine ilişkin bu üç temel yaklaşımın olduğunu ifade eder.
islam hukuku usulü-6.hafta özetidir.
Yükümlülüğün Temeli: Emir ve Nehiy:
Lafız mana ilişkisi çerçevesinde fıkıh usulü literatüründe ortaya konulan sınıflamaların temel amacı nasların kapalılığını gidermek ve kastedilen manayı gün yüzüne çıkarmaktır.
Naslarda ortaya çıkan bu kapalılık şu sebeplerle olabilir:
1- Dil nedeniyle,
2- Konunun tabiatı nedeniyle,
3- Lafzın müşterek olması nedeniyle,
Hanefî usûl bilginleri konulduğu mana yönünden lafızları: hâs, âmm, müşterek ve müevvel olmak üzere dört kısma ayırmaktadırlar. Modern dönem fıkıh usûlü literatürlerinde ise, hâs, âmm ve müşterek lafızlardan oluşmaktadır.
hâs lafız: “tek başına ve iştirak olmaksızın tek bir anlam için konulan her lafız ve tek başına belirli fertler için konulan her isimdir”. Nass’ta geçen hâs bir lafız, aksi yönde bir delil olmadığı durumlarda konulduğu manaya kesin bir biçimde delâlet eder. Ör. “Her kırk koyunda bir koyun zekât verilir”, hadisindeki ‘kırk’ sayısı hâs bir lafızdır ve dolayısıyla delâleti kesindir.
Emir: Hanefi fıkıh bilgini Serahsî, beyân konusunda kendisi ile başlanılması en uygun olan konuların emir ve nehiy olduğunu kaydetmektedir.
Bir fiilin yapılmasını ya da yerine getirilmesini talep eden sözlere emir denir. Ör. “Namazı kılın, zekâtı verin”.
Emrin Delâleti: Her emir müstakildir ve onu müstakil olarak anlamamız gerekir. Gelen lafızları zahirlerine göre kabul etmemiz farzdır. Bunda herhangi bir biçimde seçme hakkımız yoktur.
Nehiy: yasaklamak-menetmek (el-men’) anlamına gelir.
Nehyin Delâleti: fıkıh usulü bilginlerine göre, nehiy nehyedilen fiilin haram olduğunu ifade eder.
islam hukuku usulü-8.hafta özetidir.

KONULDUĞU MANA BAKIMINDAN LAFIZLAR: HÂSS, ÂM, MÜŞTEREK
Kaynaklardan hüküm çıkarmaya, istinbât metodu denir. Şer’î hükümlerin aslî kaynakları Kur’ân ve Sünnet olup her iki kaynak da Arapçadır. Dolayısıyla bu dilin kurallarına göre lafızların çeşitlerini ve mâna ile ilişkilerini bilmeden Kur’ân ve hadis metinlerini doğru bir şekilde anlamak ve onlardan isabetli hükümler çıkarmak mümkün değildir.
HASS LAFIZ: münferit, tek, yalnız” gibi manalara gelir. “tek bir mânayı (bu mananın fertlerini) teker teker ifade etmek üzere konulmuş lafız”dır. Arapçada hâss lafzın birçok çeşidi vardır. Başlıcaları harfler, özel isimler ve cins isimleri, sayı isimleri, tesniyeler, emir ve nehiyler, mutlak ve mukayyettir.
Hâss’ın Delaleti: Usulcülere göre hâss bir kelimenin mânası aslında açıktır ve ilave bir açıklamaya ihtiyacı yoktur.
Hâss’ın Türleri: Bazen hiçbir kayda bağlı olmaksızın “mutlak” olarak, bazen bir kayıtla sınırlandırılarak “mukayyet” olarak gelir. Kimi zaman “emir” kimi zaman da “nehy” formunda olur.
Mutlak: Mutlak, “belirli olmayan bir ferdi veya fertleri gösteren ve kendisinin herhangi bir sıfatla kayıtlandığına dair bir delil bulunmayan lafız”dır. Mesela “adam/adamlar, kitap/kitaplar öğrenci/öğrenciler, kuş/kuşlar” dediğimizde hep birer mutlak lafız söylemiş oluruz.
Mutlakın Hükmü: Bir nassda mutlak olarak yer alan bir lafız başka bir nassda mukayyet olarak gelmemişse, mutlak haline göre amel edilir ve takyidine dair delil bulunmadıkça herhangi bir şekilde takyit edilmesi doğru olmaz.
Mukayyed: “Belirli olmayan bir ferdi veya fertleri göstermekle birlikte, kendisinin herhangi bir sıfatla sınırlandırıldığına dair delil bulunan lafız”dır. Mukayyed, mutlakın aksine herhangi bir sıfatla nitelenerek kapsamı daraltılmış olan lafızdır. Örneğin: racülen dediğimizde herhangi bir adam bu lafzın kapsamına girerken, racülen müslimen (müslüman adam) dediğimizde müslüman olmayan adamları kapsam dışı bırakmış oluruz.
Mukayyedin Hükmü: Bir nassda mukayyed olarak yer alan bir lafız başka bir nassda mutlak olarak geçmemişse kayıtlı haline göre amel edilir ve kaldırıldığına dair delil bulunmadıkça bu kaydın dikkate alınması gerekir.
Mutlakın Mukayyede Hamli: “mutlakın mukayyede hamli” demek lafzın mutlak olarak kullanıldığı yerde de mukayyedden çıkan anlamın esas alınmasıdır.
Her iki nassda hüküm ve hükmün dayandırıldığı sebebin bir olması halinde, mutlakın mukayyede hamledileceği konusunda âlimler görüş birliği içindedir.
İki nassda hükümlerin sebebi bir olmakla birlikte bu hükümler farklı ise, bu takdirde mutlakın mukayyede hamledilmeyeceği hususunda yine bilginler ittifak etmişlerdir.
İki nassda hüküm bir, fakat her bir nassdaki hükmün dayandığı sebep farklı ise, Hanefilere göre mutlak mukayyede hamledilmez, diğer fakihlere göre hamledilir.
İki nassda hem hükümler hem hükümlerin sebepleri farklı olduğu takdirde, mutlakın mukayyede hamledilemeyeceğini de bilginler ihtilafsız kabul etmişlerdir.
ÂMM LAFIZ:
Âmm Kavramı: Sözlükte “kapsayan, şamil olan, genel” gibi anlamlara gelen “âmm” terimi Fıkıh usulünde “tek bir manayı gösteren ve belirli bir miktarla sınırlı olmaksızın bu mananın kendisinde gerçekleştiği bütün fertleri kapsayan lafızdır. Umum manası taşır. “kül (her biri)” ve “cemî (bütün”) kelimeleri kapsar.
Âmm’ın Delaleti: Tahsis edildiğine dair bir delil olmadıkça âmm lafzın bütün fertlerine delalet etmesi esastır.
Âmm’ın Tahsisi: Çoğunluğu teşkil eden bilginlere göre âmmın umum anlamından çıkarılıp bazı fertlerine hasredilmesi mutlak olarak “tahsis” sayılır, bunu sağlayan delile de “muhassıs” adı verilir. Umum anlamını engelleyen delil ister munfasıl (sözden ayrı) isterse muttasıl (söze bitişik) olsun hüküm aynıdır.
Munfasıl tahsis yolları: Munfasıl muhassıs, âmmı ihtiva eden nassın bir cüz’ü (parçası) olmayan tahsis delili demektir. Mütekellimûn usulcülerine göre muhassıs nass âmmın hemen akabinde (ona bitişik olmadan) gelebileceği gibi, âmmdan tamamen ayrı olarak da gelebilir.
Muttasıl tahsis yolları: Muttasıl muhassıs kısaca âmm lafzın kullanıldığı cümle içinde, kapsamı bir açıdan daraltan bütün unsurlardır. Özne‐yüklem ilişkisini açıklayan, daraltan veya pekiştiren bütün kayıtlar, yani cümlenin özne ve yüklem dışındaki bütün öğeleri umum lafızlarını tahsîs eder.
Hanefilere göre eğer muhâssıs (istisna, sıfat, şart ve gaye gibi) müstakil değilse (âmm’a bitişik ise), Hanefîler buna tahsîs değil; “âmm’ın bazı fertleri ile sınırlandırılması” (kasr)” adını verirler.
Hanefîler şayet sınırlandırıcı delil müstakil olmakla birlikte âmma mukarin (zaman bakımından bir) değilse, bu yolla âmm’ın bazı fertlerine hasredilmesine “tahsîs” değil, “nesih” derler.
MÜŞTEREK LAFIZ
Müşterek Kavramı: Müşterek, “Her biri ayrı bir vaz‘ ile olmak üzere birden fazla manaya konulmuş lafız”dır. Türkçede buna eşsesli, yani çok anlamlı kelimeler denir.
Arap dilinde bir kelimenin birden çok anlamının ortaya çıkmasının birçok sebebi vardır. Bunlardan birisi, kabilelerin farklı kullanımlarıdır. Bir diğer sebep, lafzın iki farklı anlam arasında ortak bir anlam için konulmuş olmasıdır. Diğer bir sebebi de lafzın mecazen bir manada kullanılmasıdır.
Müşterek’in Hükmü: Usulcülere göre lafızda asıl olan müşterek olmamaktır. Dolayısıyla lafızda müşterek olmama ihtimali varsa, öncelikle bu tercih edilir.
Umûmü’l-Müşterek: Müşterek bir lafzın bütün manalarının aynı anda kastedilmiş olmasına “umûmü’l-müşterek” adı verilir. Hanefî âlimlerinin çoğunluğu, “umûmü’l-mecâz”ıkabul etmezler.

LAFIZLARIN ANLAM İFADE ETME DERECELERİ VE KULLANIMI

I. Hakikat. II. Mecaz. III. Sarih. IV. Kinâye. V. Zâhir. VI. Nass.
Kullanıldığı anlam yönünden lafızlar Hakikat-Mecaz; Sarih-Kinâye; Zâhir-Nass olarak sınıflanmaktadır.
Davud b. Ali, oğlu Ebû Bekir, Münzir b. Sait el-Bellûtî ve Ebû İshak İsferâinî gibi bilginler Kur’ân’da mecazın varlığını reddederler.
Hakikat: İslâm hukuk usulünde kullanıldığı mana yönünden lafızlar, öncelikle hakikat-mecaz olmak üzere iki kategoriye ayrılmaktadır.
Hakikat; dilde kendisiyle konulduğu anlamda kullanılan lafız” olarak tanımlanmaktadır. Bu lafız türleri ise, lugavî, örfî ve şer’î olarak üç kısma ayrılmaktadır.
1- Lugavî hakikat, dilde hangi mana için konulmuş ise o manada kullanılan lafız anlamına gelmektedir. Örneğin, güneş (şems) ve ay (kamer) lafızları bilinen Lugavî manaları için vaz olunmuştur.
2- Örfî hakikat, örfen hangi mana kastediliyorsa o manada kullanılan lafız anlamına gelmektedir. Örneğin, ed-dâbbetü (dört ayaklı hayvan) lafzı örfi hakikat olarak zikredilebilir.
3- Şer’î hakikat, Şarî Teâlâ’nın kasdetmiş olduğu manada kullanılan lafızdır. Örneğin, namaz (salât), hac ve zekât gibi lafızlar.
Hakikatin hükmü, vaz’ edilmiş olduğu mananın sabit olması ve bu manaya hükmün bağlanmasıdır. Lafzın hakikî anlamına göre yorumlanması mümkün ise, o lafız mecâzî anlamına göre yorumlanamaz.
Mecaz: konulduğu anlamın dışında kullanılan lafız olarak tanımlanmaktadır. Lafzın hakiki manasına göre anlamlandırılması mümkün olduğu sürece, mecazi anlamına göre yorumlanması söz konusu değildir.
Sarih: Kullanıldığı mana açısından lafızlar ikinci olarak sarih-kinâye olarak bir tasnife tabi tutulmaktadır.
Sarih; “bir lafzın hakikat ya da mecaz olarak o anlamda çok kullanılıyor olmasından ötürü, tam bir açıklıkla kendisi ile kastedilen anlamın açık olduğu lafız” türüdür. Sarih olan lafızda konuşanın niyetine bakılmaksızın, lafzın gereği sabit olur. Örneğin, “bu malı sana sattım” deyince satış akdi meydana gelir. Satıcının “bu sözümle kiralamayı kastetmiştim” demesine itibar edilmez.
Kinâye: Kinâye, yine hakikat ya da mecaz olsun kendisi ile kastedilen anlamın, kullanım gereği gizli olduğu lafızdır. Bu türden lafzın gerçek anlamı ancak bir karîne ile anlaşılabilir ve kinâyenin gereği ancak niyet veya halin delâleti ile sabit olabilir. Örneğin, erkeğin eşine “dilediğin yere git” sözü ile talâk manası ya da başka bir anlamı kastetmesi mümkündür. Kastedilen anlamın belirlenebilmesi için söz sahibinin niyetine veya hâlin delâletine bakılır.
Hanefî fıkıh usûlü bilginleri sözün delâlet ettiği anlama açıklığını, anlamı en az açık olandan daha fazla açık olana doğru yapılan dörtlü sınıflama şöyledir; zâhir, nas, müfesser ve muhkem.
Zâhir: zahir; “kendisinden murâd edilen anlamın hiç bir düşünceye gerek kalmaksızın işitilmekle bilindiği lafız-isim” olarak tanımlanmaktadır. murâd edilenin dinleyici için açık olduğu her söze verilen ad”.
Nass: nass, zâhir olan lafza oranla daha açık bir anlama sahiptir. Açık bir biçimde manasına delâlet eden nass, kendisinden çıkarılan hüküm sözün asıl sevk sebebini teşkil eden lafızdır.
Nassın hükmü ile zahir lafzın hükmü aynıdır. Ancak nass, zahir ile karşılaştırıldığında daha az ihtimalle tevile açıktır.

yorumlar:

Hiç Yorum Yapılmamış!

yorum yapmak ister misin?




© Tüm Hakları Saklıdır - Gül Medine
Yazılar kaynak belirtilmeden kullanılamaz.

Copy Protected by Chetans WP-Copyprotect.