5

Temmuz
2014

İlk Teravih Namazı

Yazar: arafat  |  Kategori: HİTABET  |  Yorum: Yok   |  60 Kez Okundu

Teravih namazı ramazan ayına mahsus bir gece namazıdır. Yatsı namazından sonra kılınır. Kadın erkek her müslüman için sünnet-i müekkede bir namazdır.Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bu namazın kılınmasını ümmetine tavsiye ve teşvik etmişlerdir: “Kim inanarak ve sevabını umarak Ramazan namazını kılarsa geçmiş günahlarından bir kısmı bağışlanır.”

15

Mart
2014

Dhbt Sınavı Hitabet ve Hitabet Çeşitleri

Yazar: arafat  |  Kategori: HİTABET  |  Yorum: Yok   |  409 Kez Okundu

Hitabet Çeşitleri

Hitabeti konularına ve sunuluş şekli itibariyle başlıca iki ana grupta toplamak mümkündür.Buna göre
1- Konularına Göre Hitabet Çeşitleri:
a-Akademik hitabet (Ders takrirleri, konferans ve seminerler)
b- Hukukî hitabet (İnsan hakları ile ilgili konuşma ve savunmalar)
c- Askerî hitabet (Savaşlarda askerleri gayrete getirmek için söylenen kısa, veciz nutuklar)
d- Siyasî hitabet (Siyasi ve politik konuşmalar)
e- Dînî hitabet
2- Şekil Yönünden Hitabet Çeşitleri:
İfade ve sunuş şekillerine göre hitabet çeşitleri şöyledir:
a- Hitabe (Nutuk-Söylev): Bir mesele, fikir veya şahıs hakkında, dinleyici kitlesine yapılan kısa ve heyecanlı konuşmalar.
b- Konferans: İlmî, fikri yahut araştırmaya dayalı bir konuyu anlatmak amacıyla daha çok aydın dinleyici grubuna yapılan konuşma.
c- Açıkoturum: Geniş halk kitlelerini ilgilendiren konularda tanınmış veya o konuda yetkili olanların bir mesele üzerinde dinleyici önünde tartışmaları.
d- Panel: Bir konunun sohbet havası içinde birkaç kişi tarafından dinleyici önünde tartışılması.
e- Sempozyum: Bir konunun değişik yönleri üzerinde farklı kişiler tarafından yapılan seri konuşmalar.
f- Münazara (Tartışma): Birkaç kişinin karşılıklı iki grup halinde bir konu lehinde veya aleyhinde fikir beyan ederek tartışmaları.
g- Seminer: Herhangi bir konuyla ilgili yapılan araştırma sonuçları hakkında bilgi vermek ve bu bilgiler üzerinde tartışma amacıyla birkaç yetkilinin yönetimi altında düzenlenen toplantılar.
h- Sohbet (Hasb-ı hal-Musahabe): Aktüel olaylar üzerinde veya fikri, siyasi, ekonomik vs. her konuda yapılan konuşmalar.
i) Tirat: Bir sahne sanatçısının sahnede uygun bir hitabede bulunması.
j) Monolog ve Diyalog: Bir kişinin kalabalık bir dinleyici kitlesine karşı daha ziyade hayatın gülünç yanlarını ve çelişkilerini yansıtmak üzere yaptığı konuşmaya monolog, bu konuşmanın Karagöz ve Hacivat örneğinde olduğu gibi karşılıklı olmasına da diyalog denir.

12

Aralık
2013

Hitabet Terimleri-4

Yazar: arafat  |  Kategori: AİLE, HİTABET  |  Yorum: Yok   |  378 Kez Okundu

Medya konuşmaları: Radyo, İnternet ve televizyon konuşmalarıdır

Diyalog: Bir sahnede iki kişinin karşılıklı konuşmasıdır.

Monolog: Genelde güncel konularda, esprili bir üslupla bir kişinin konuşma yapmasıdır

Sempozyum: Bir konunun değişik yönleri hakkında, alanında uzman insanların art arda konuşmalar

yapmalarıdır.

Panel: Alanında uzman olan birkaç

kişinin, bir konunun değişik yönlerini

sırasıyla anlatmasıdır.

Münazara: Karşılıklı olarak iki grubun,

bir konuyu tartışmalarıdır.

Açık oturum: Bir konu hakkında, alanında uzman olan insanların tartışması, konuyu değişik

yönleriyle ele alması, tenkit yoluyla karşılıklı olarak konunun işlenmesidir. Açık oturumu yöneten

kişi sırasıyla herkese söz hakkı verir.

Sohbet: Farklı konulardaki fikir ve düşüncelerin, samimi ve sıcak bir ifadeyle anlatılmasıdır

Hitabe: Herhangi bir konuyu veciz ve etkileyici ifadelerle bir dinleyici kitlesine kısa ve heyecanlı

11

Aralık
2013

Din Eğitimi ve Din Hizmetlerinde Rehberlik(Özet)

Yazar: arafat  |  Kategori: HİTABET  |  Yorum: Yok   |  292 Kez Okundu

Din Eğitimi ve Din Hizmetlerinde Rehberlik
Kelime anlamı itibariyle “İslâm”, “barış ve teslim olmak” anlamına gelir
“Din eğitimi, Allah’a borçlu olduğunun bilincinde olan ve bunu Kitap ve Sünnetin çizdiği çerçevede ödeyen insanın yetiştirilmesidir.”
Türklerin İslâmiyeti kabul ettikten sonra, ilk yazılı eser olma özelliğini taşıyan Yusuf Has Hacib’in, Kutadgu Bilig isimli kitab.
Kaşgarlı Mahmud tarafından 1072-1074 yılları arasında yazılan Divân-ı Lügati’t-Türk, gerek önsözündeki ifadelerinde ve gerekse tespit ettiği atasözlerinde, İslâmî değerlere yer vermektedir. Edib Ahmed Yüknekî ise, Karahanlı beylerinden Muhammed Dâd Sipehsalar’a hediye ettiği Atabetü’l-Hakâyık (Hakikatler Eşiği) isimli eserinde, Müslümanca nasıl ahlâklı olunacağını, hadisler ışığında, didaktik bir üslupla kaleme almıştır.
Anadoludaki İslâmî düşüncey

10

Aralık
2013

Hitabet Çeşitleri

Yazar: arafat  |  Kategori: HİTABET  |  Yorum: Yok   |  794 Kez Okundu

A-KONULARI YÖNÜNDEN HİTABET ÇEŞİTLERİ
1. Akademik Hitabet
2. Hukuki Hitabet
3. Askeri Hitabet
4. Siyasi Hitabet
5. Dini Hitabet
6. Diplomatik Hitabet
B-ŞEKİL YÖNÜNDEN HİTABET TÜRLERİ

10

Aralık
2013

Hitabet Terimleri-1

Yazar: arafat  |  Kategori: HİTABET  |  Yorum: Yok   |  204 Kez Okundu

Hitabetin Manası:Hitabetkelimesi:şahsa veya topluluğa güzel söz söyleme, vaaz ve nasihat etme” anlamlarına gelmektedir. Konuşmayı yapan kişiye hatip, yaptığı konuşmaya da hitabe denilir.
Hitabet, bir topluluğa bir maksadı anlatmak, bir fikri açıklamak, öğüt vermek, bir görüşü benimsetmek, bir eyleme teşvik etmek gibi amaçlarla yapılan güçlü, etkileyici ve güzel konuşma sanatına verilen addır.
Hitabeti: “bir topluluğa söz söyleme sanatıdır”
Hitabetin Konusu:Hitabetin konusu, hatibin konuşmasına esas olacak ana fikir demektir.
Hitabetin Amacı:Hitabetin amacı, bir fikri, bir düşünceyi veya bir konuyu imkan nispetinde ve usulüne uygun bir şekilde dinleyicilere sunmak ve benimsetmektir. Hitabetin amacı:
1.Belli konularda dinleyenlere bilgi vermek,
2.Dinleyicileri yönlendirmek ve bir takım fikirleri benimsetmek,
3.Dinleyenleri eğlendirmek ve dinlendirmek. Hitabetin Önemi:İnsanı diğer canlılardan ayıran en temel özellik, düşünmesi ve düşündüğünü dil denilen araçla anlatabilmesidir.
Kur’an-ı Kerim’de; “Sözü dikkatle dinleyen ve en güzeline uyan kullarımı müjdele”] buyurulur.
“tatlı söz yılanı deliğinden, acı söz insanı dininden çıkarır”, “kılıç yarası onulur, dil yarası onulmaz” gibi atasözleri, sözün ve hitabetin önemini ve tesirini çok güzel bir şekilde açıklamaktadır.

10

Aralık
2013

Hitabet ve Edebiyat Terimleri-2

Yazar: arafat  |  Kategori: HİTABET  |  Yorum: Yok   |  137 Kez Okundu

AKROSTİŞ:Bir şiirde dizelerin ilk harflerinin yukarıdan aşağıya doğru sıralandığında anlamlı bir sözcük meydana getirmesi. Divan edebiyatında akrostiş’e muvaşşah ya da istihrac denir. Eski Yunan ve Latin edebiyatında ise akrostiş “üç dize” anlamına gelir
AKSAN :Vurgu demektir Söyleyiş farkını belirtmek için bazı seslerin üzerine konur.
ANEKDOT :Bir edebi eserde anlatılan bir olayın başlı başına ayrı bir bütünlük gösteren parçasıdır. Kısa hikaye, fıkra, menkıbe anlamlarını da taşır.
BEDÎ :Sözü, kulağa hoş gelecek ve ruha heyecan verecek şekilde güzelleştirme yollarını gösteren bilim
BELÂGAT  : Düzgün ve yerinde söz söyleme sanatı
DİYALOG :İki kişinin karşılıklı konuşmasını tanımlayan Yunanca sözcük.
ENTONASYON :Cümlede heceler, kelimeler ve daha büyük anlamlı gruplar üzerindeki seslerin alçalıp yükselmesi.
HİTABET :Söz söyleme sanatı. Bir topluluğa bir fikri, bir davayı aşılamak, bilgi vermek için yapılan konuşma.
İLTİFAT :Sözü konuyla ilgili bir başka yöne çevirme şeklindeki edebi sanat
MONOLOG:Tek kişinin konuşması, tiyatro oyunlarında kahramanlardan birinin sahnede kendi kendine yaptığı uzun konuşmaların tamamı. Tek kişinin oynaması için yazılmış komedilere de monolog adı verilir.
NİDA:Divan edebiyatımızda bir sanat türü. Şairin korku, sevinç, şaşkınlık, acı, ızdırap, öfke gibi pekiştirilmiş, duygu ve düşüncelerini okuyucuya hissettirebilecek şekilde işlemesi.
OTOBİYOGRAFİ:Bir kimsenin kendi hayatını yazdığı eser. Biçim ve içeriğiyle bir edebi değer taşımalıdır.
OTOGRAF:Yazarın kendi el yazısı. Eskiden hatt-ı dest (el yazısı) deyimi kullanılırdı.
PARAGRAF:Bir fikrin işlendiği yazı bölümüerin niçin ve ne amaçla yazıldığını belirtmek için kitabın başına eklenen yazı.
ŞİVEYE MUGAYERET:Şivesizlik. Dili kuralları dışında kullanmak. Türk dilini iyi bilmemekten, dilimizin özelliklerini gözönüne almaksızın yabancı dillerdeki bazı kullanış şekillerini tercüme edip uygulamaktan doğar. “Meşrubat içmek” yerine “meşrubat almak”, “banyo yapmak” yerine “banyo olmak” gibi.
TEHZİL:Alay ve şaka yollu yazılmış nazire
VECİZE:Söyleyeni belli, kısa, anlamlı söz. Özdeyiş diye de bilinir.

15

Nisan
2013

Örnek Kutlu Açılış Konuşması

Yazar: arafat  |  Kategori: HİTABET  |  Yorum: Yok   |  413 Kez Okundu

Değerli davetliler!
Kutlu doğum haftası münasebetiyle il Müftülüğü olarak düzenlediğimiz haftanın açılışı ve kutlu doğum konferansımıza “hoş geldiniz”.

26

Ocak
2013

Bir Bebeğin Duası

Yazar: arafat  |  Kategori: HİTABET  |  Yorum: Yok   |  259 Kez Okundu

Ey gökleri ve Yeri ve içindekileri yoktan yaratan Rabbim!
Ben bir hiçtim,beni Sen Kudretinle yarattın.
Bana Sen vucüt verdin,hayat verdin,ruh verdin.
Bunları Sen bağışlamasaydın eğer,hiç kimse beni hiçlikten ve yokluktan çıkarıp bu dünyaya göndermezdi.
Ben bir anne ve babadan doğdum.ama ben dünyaya gözümü açmadan önce,onlar da nasıl bir bebek beklediklerini bilmiyorlardı.
Bana Sen kendi dilediğin gibi bir süret verdin.
Bana dünyada hiç kimseye vermediğin bir sima verdin.
Alemlerin Rabbi benim yüzümde,sadece bana ait bir eserini nasıl işlemiş,göreyim ve göstereyim diye.
Bana göz verdin,Senin eserlerini göreyim diye.
Bana kulak verdin,Senin yarattıklarının Seni nasıl zikrediyor işiteyim diye.
Bana akıl verdin,Seni bulayım diye.
Bana dil verdin,Seni zikredeyim diye.
Bana kalp verdin,Seni seveyim diye.
Dünya ve ahiretin bütün nimetlerini önüme serdin ve bana bir arzu verdin.Senden isteyeyim diye.
Vermek istedin.çünki vermek Senin şanındandır.
Onun için bana istemeyi öğrettinEy gökleri ve Yeri ve içindekileri yoktan yaratan Rabbim!
Ben bir hiçtim,beni Sen Kudretinle yarattın.
Bana Sen vucüt verdin,hayat verdin,ruh verdin.
Bunları Sen bağışlamasaydın eğer,hiç kimse beni hiçlikten ve yokluktan çıkarıp bu dünyaya göndermezdi.
Ben bir anne ve babadan doğdum.ama ben dünyaya gözümü açmadan önce,onlar da nasıl bir bebek beklediklerini bilmiyorlardı.
Bana Sen kendi dilediğin gibi bir süret verdin.
Bana dünyada hiç kimseye vermediğin bir sima verdin.
Alemlerin Rabbi benim yüzümde,sadece bana ait bir eserini nasıl işlemiş,göreyim ve göstereyim diye.
Bana göz verdin,Senin eserlerini göreyim diye.
Bana kulak verdin,Senin yarattıklarının Seni nasıl zikrediyor işiteyim diye.
Bana akıl verdin,Seni bulayım diye.
Bana dil verdin,Seni zikredeyim diye.
Bana kalp verdin,Seni seveyim diye.
Dünya ve ahiretin bütün nimetlerini önüme serdin ve bana bir arzu verdin.Senden isteyeyim diye.
Vermek istedin.çünki vermek Senin şanındandır.
Onun için bana istemeyi öğrettin.
Aldığım her nefes Senin Rahmetindendir Ya Rabbi.
Eriştiğim her nimet Senin ihsanındandır Ya Rabbi.
Neşem,sevinçim,mutluluk ve huzurum hep Sendendir Ya Rabbi.
Senin gizli açık nimetlerinin sayısını bilemem,hayal bile edemem.bilsem de saymakla bitiremem Ya Rabbi.
Yalnız üzerimdeki en büyük nimetini bilirim:
Bana şükretmeyi öğreten de Sensin Ya Rabbi .
Aldığım her nefes Senin Rahmetindendir Ya Rabbi.
Eriştiğim her nimet Senin ihsanındandır Ya Rabbi.
Neşem,sevinçim,mutluluk ve huzurum hep Sendendir Ya Rabbi.
Senin gizli açık nimetlerinin sayısını bilemem,hayal bile edemem.bilsem de saymakla bitiremem Ya Rabbi.
Yalnız üzerimdeki en büyük nimetini bilirim:
Bana şükretmeyi öğreten de Sensin Ya Rabbi.

18

Haziran
2012

DİNİ BİLGİLER ÖĞRETME BECERİSİ, DİN HİZMETLERİNDE HİTABET VE TÜRLERİ DERSİ

Yazar: arafat  |  Kategori: HİTABET  |  Yorum: Yok   |  2.332 Kez Okundu

 

DİN HİZMETLERİNDE HİTABET VE TÜRLERİ (8 Saat)
1. Hitâbet ve dinî hitâbet kavramı (1 Saat)
2. Dinî hitâbet türleri
2.1. Cami içi dinî hitâbet (3 Saat)
2.1.1. Hutbe
2.1.1.1. Tanımı, yer ve zamanı
2.1.1.2. Hükmü ve şartları
2.1.1.3. Duaları
2.1.1.4. Hazırlanması
2.1.1.5. Sunumu
2.1.1.6. Değerlendirmesi
2.1.2. Vaaz (3 Saat)
2.1.2.1. Tanımı, yer ve zamanı
2.1.2.2. Duaları
2.1.2.3. Hazırlanması
2.1.2.4. Sunumu
2.1.2.5. Değerlendirmesi
2.2. Cami dışı dinî hitâbet (1 Saat)
2.1.3. Konferans
2.1.4. Sohbet
2.1.5. Radyo ve TV’de dinî konuşmalar
2.1.6. Önemli gün ve gecelerde yapılan dua ve konuşmalar
Dersin Amacı

 Hitabet ve dini hitabet kavramlarının açıklanması,
 Hutbe ve vaaz gibi dini hitabet türlerinin hazırlık aşaması,
 Hz. Peygamberin hitabetindeki inceliklerinin ve Kur’ân-ı Kerim’deki hitabet ilkelerinin hatırlatılması,
 Bilgi verme yanında bir davranış geliştirme vasıtası olduğu hedeflenmektedir.

DİN HİZMETLERİNDE HİTABET VE TÜRLERİ
HİTABET ve İLGİLİ KAVRAMLAR
İnsanlar toplu halde yaşarlar. Yaşamlarını sürdürebilmek için birbirleriyle sürekli ve düzenli iletişim kurmak zorundadırlar.
Birbirleriyle iletişim kuramayan insan toplulukları zaman içinde dağılır ve yok olur. Bu nedenle insanlar, var oldukları günden bugüne değin aralarında çeşitli yollarla iletişim kurmuşlardır. Günümüzde en etkili iletişim, konuşma ve yazma yoluyla kurulmaktadır.
Günümüzde kişilerin ve kurumların başarısı iletişim ile ölçülmekte ve değerlendirilmektedir. Bu nedenle yaşadığımız çağda bilgi ve bilginin aktarımı her zamankinden çok önem kazanmıştır. Bilgi, yazılı ve/veya sözlü olarak ve sıklıkla görsel malzemeyle desteklenerek aktarılmaktadır. Bu çalışmada, sözlü iletişim ortamlarında “bilginin nasıl aktarıldığı” konusu üzerinde durulmuştur. Günümüzde toplumsal değişimler, yaşamın her alanını olduğu gibi sözlü iletişim türlerini de etkilemekte, yeni gereksinimlerle yeni türler ortaya çıkmakta veya var olan türler biçim ve içerik değiştirmektedir. Böylelikle, kaynaklarda hiç yer almayan yeni sözlü iletişim türlerinden de söz etmek gerekmektedir.
Kavramsal olarak “iletişim”, bir vericiden (kaynaktan) bir alıcıya (hedefe) bir mesaj gönderilmesi ve bunun karşılığında bir geri bildirim alınması sürecidir. Bu tanımlamaya dikkatli gözlerle bakan ve üzerinde biraz düşünen insanlar, buna göre her zaman ve her yerde olağanüstü bir biçimde sürekli iletişim süreci içerisinde yer aldığımızı göreceklerdir. Evrende iletişimin olmadığı, yani mesajların insanlara ulaştırıldığı ve olumlu yahut olumsuz geri beslemelerin sağlanmadığı hiçbir yer ve hiçbir an yoktur. Öyleyse iletişim basit, önemsiz bir şey değil, çok önemsenmesi gereken bir anlayış, hatta onu etkili kullanmak bir ‘hayat tarzı’ olmalıdır. Bu anlayış ve hayat tarzı sahiplenişine bizim koyduğumuz isim “iletişim bilgeliği”dir. Mutlu olmak isteyen insan, çok farklı gözlerle bakarak, çok farklı boyutlar çerçevesinde, hayatini bir “iletişim bilgesi” olarak yaşamalıdır. Bunu sağlayabilmek içinde konuşmaya, hitabete ve anlaşılmaya ihtiyaç duyulmaktadır.
Öyle insanlar vardır ki, konuştukları zaman soluduğunuz havanın bile onların sayesinde olduğunu zannedersiniz. Yani konuşmaları öyle etkilidir ki, bulundukları her ortamda, kısa bir sürede insanları etraflarında halka yapmayı başarırlar ve çevreleri üzerinde kıskanılacak etkileri vardır.
Diksiyon
Söz söylerken duygu ve düşünceleri, doğru ve üslubuna uygun olarak anlatmak için;
– Sesin ahengini,
– Söylenişi,
– Jesti-mimiği ve alınacak tavırları yerli yerinde ve güzel kullanma sanatıdır.
Konuşma hatalarını ve şîve bozukluklarını düzeltmek için kullanılır.
Diksiyon; konuşma dilini yazı diline göre inceler.
Diksiyon; camilerde, mahkemelerde, meclis kürsüsünde konuşan, kısacası söz sanatını meslek edinmiş kimselere de büyük yararlar sağlar.
Bununla beraber denilebilir ki, hemen hemen herkes bir toplulukta konuşmak ihtiyacını duyar.
Bu bakımdan, diksiyon alıştırmaları herkes için yararlıdır. Özellikle herkese toplulukta söz söyleme fırsatını veren zamanımızda, bu çok gereklidir.
Konuşurken gözlerinizi dinleyicilerden ayırmayınız, devamlı olarak onlara bakınız. Sözleriniz karşısında aldıkları tavırları görünüz. Sağa sola bakan, tavanı seyreden yahut başını kaldırmayan hatip can sıkar.
Hatibin telâffuzu düzgün olmalıdır. Telâffuz, kelimeleri düzgün söylemek demektir. Bozuk söyleyiş, daha çok dilin, çenenin ve dudakların tembelliğinden ileri gelir. Adeta mırıldanan hatip başarılı olamaz. Bunun için ciddi çalışmalara ihtiyaç vardır. İyi bir kitaptan her gün dört beş sayfayı yüksek sesle okumak bunlardan biridir.
Bedenin canlılığı ve hareketliliği sözün tesirini artırır. Vücut hareketlerinin bir uyum içinde bulunması ve yapmacık havasında olmaması gerekir. Jestler ve mimikler tabii olmalıdır.
Fonetik (Konuşmada Ses Bilgisi)
Diksiyonda;
– Seslerin meydana gelmesini,
– Ses aygıtlarının gerek durumlarını inceleyen yardımcı bir bilgidir.
Diksiyon, konuşma dilini yazı diline göre inceler. Yalnız yazı dilindeki basit alfabe sistemi, bütün sesleri göstermeye yetmediği için fonetik; konuşma dilindeki sesleri bütün incelikleri ile kayda çalışır. Ve konuşma dilini belirli fonetik düzen ve kurallara bağlar.
Bu yüzden fonetik, diksiyonun esaslı bir yardımcısıdır. Fonetik, yalnız söyleniş yönünü göz önünde tutar; hâlbuki diksiyon için bu kadarı yetmez.
Prezentasyon
Sunuş yapma tekniklerini bilmektir.
Nefes alma
Konuşma başlangıcında; burundan, Konuşma arasında ise; ağız ve burundan karışık nefes alınabilir.
Ses dalgalarında titreşim (tonlama) tümceye yapılır.
Vurgu, sözcük ve tümceye yapılır.
Entonasyon (Monoton olmak) bütün metne yapılır.
Normal cümlede, yüklemin yanındaki kelimede vurgu vardır. Yazarken buna göre yazmak lazımdır. Ben o kitabı dayıma verdim.
Şayet vurgu “Kim” sorusuna cevabı belirtecekse, yazıda:
O kitabı dayıma ben verdim.
Sözlü ifadede ise: Vurgu hangi kelimeye yapılırsa onadır.
Konuşmada sesin apayrı bir önemi vardır. Konuşmacıyla dinleyici arasındaki iletişimi sağlayan en mühim faktör sestir. Zayıf, korkak, cırlak, monoton bir ses kadar, kaba, pürüzlü, hoyrat, gürültülü, fazla cüretkâr bir ses de hoş karşılanmaz. Konuşurken ses tonu değişmeli, alçalıp yükselmelidir.
Sesin hızı da manaya göre ayarlanmalıdır. Çok hızlı konuşan, durak nedir bilmeyen hatip gibi, yavaş konuşan veya çok duraklayan hatip de başarısız olmaya mahkûmdur. Yerine göre ağır, hızlı yahut normal konuşmak en iyisidir.
Sesin şiddeti de normal olmalıdır. Fısıltıyla veya tam tersine bağırarak konuşmak doğru değildir.
Söyleniş/Telaffuz (Pronunciation)
Diksiyonda söylenişe büyük bir önem verilir. Ses âletinin hareketiyle birçok hecelerin farkları belirtilerek işittirilmeye çalışılır. Bu çalışma çok gereklidir. Söylenişte ünlülerin çıkarılması konuşma organlarının hareketiyle sağlanır.
Dilimiz, Türkiye’nin her yerinde aynı sesleri vererek konuşulmaz. Bu sesler birçok yerlerde birçok değişik seslere dönerler. İşte bir dilin farklı coğrafi bölge ve kültür ayrılıkları nedeniyle birbirinden farklı söyleyiş ve yazılışlarına lehçe (Diyalekt) denir.
Türkçenin Lehçeleri
1. Anadolu lehçesi
2. Azeri lehçesi
3. Çağatay lehçesi
4. Kıpçak lehçesi
Bizler Türkçenin Anadolu lehçesini kullanıyoruz.

HİTABET (Retorik); خطب kökünden türemiş Arapça bir kelimedir. Şahsa ve topluluğa karşı söz söylemektir. Diğer bir ifadeyle; bir şeyler anlatmak için sözü başkasına yöneltmektir. Veya etkili, güzel ve düzgün söz söyleme sanatıdır. Diğer bir tanımda ise hitabet; düşüncenin resmedilmiş halidir. Sağduyunun dile gelmesidir. Muhatapları ikna etme sanatıdır.
Terim olarak hitabet, Bir topluluğa bir fikri açıklamak Öğüt vermek, bir görüşü benimsetmek, bir eyleme teşvik etmek gibi gayelerle yapılan güçlü ve etkili konuşma sanatına verilen bir isimdir. İşte “duygu ve düşüncelerin, planlı, programlı metodlu ve maksatlı bir şekilde başkalarına anlatılmasına, düşünülen ve bilinen şeylerin dinleyicilere tesirli ve düzgün bir ifade ile sunulmasına hitabet denir.” Bu faaliyette hatiplik ve bu görevi yapanlara da hatip (çoğulu, hutabâ) denilmektedir.
Hitabet, gayesi insanları ikna etmek olan bir söz sanatıdır. Güzel sanatlar içinde yer alır. Sözü güzel söylemekten maksat, bir düşünceyi, bir anlayışı yaymak, onu dinleyicilere aşılamaktır. Bunu sağlamak için de sözün güzel ve etkili söylenmesi şarttır.
Nutuk ve hitabe aynı anlamdadır. Ancak konuları siyasi fikirler, sosyal ve milli ülküler olan hitabelere nutuk denmektedir.
Asıl olan konuşmadır. Yazı, konuşmanın kaydedilmiş halidir.
HİTABETİN AMACI ve KONUSU
Hitabet şu gayeleri taşımaktadır: Konuşma ve yazmanın amacı, duygu ve düşüncelerimizi başkalarına açıklayabilmektir. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz.
1. Bir konuda toplumu bilgilendirmek, aydınlatmak,
2. Bir fikri benimsetmek,
3. Dinleyicileri harekete geçirmek, belirli bir yöne sevketmek ve eylemi devamlı hale getirebilmek,
4. Muhatapların o eylemden tat alabilmelerini sağlamak ve dinlendirmek.
Hitabet’in konusu, hatibin konuşmalarına esas olacak ana fikir demektir. Hitabetin belirli bir konusu yoktur. Her şey, her fikir hitabete konu olabilir. Hitabet’in, konularına ve uygulama alanlarına göre bir takım çeşitlere ayrılması da bunu göstermektedir. Hitabetin çeşitleri konusunda da görüleceği gibi; dini hitabetin konusu tamamen dinidir. Ancak konuları tespit ederken, zaman ve mekân unsuruna dikkat etmek, çevrenin, sosyal ve kültürel şartların gerektirdiği ihtiyaçları dikkate almak önemlidir.
Hitabet işleyiş açısından mantık ilminin, kaynakları açısından Kur’an ve hadis ilminin, sonuç alma noktasında psikoloji ve sosyoloji ilimleriyle alakadır. Gazali bu anlamda bir ferdi ikna etmek için özellikle kişiyi şek duruma getirmenin başarı olduğunu ifade etmektedir.

Tebliğ: Açıklamak, bildirmek, ulaştırmak anlamına gelir. İrşad ise: doğru yolu göstermek, manen aydınlatmak, gafletten uyandırmak demektir. Tebliğ edene mübelliğ, irşad edene de mürşid denilir. İrşad ve tebliğ, inancımızın bize yüklediği bir görevdir, “Her Müslüman, bilgisi, gücü, imkan ve kabiliyeti nispetinde din, ahlak ve insanlık namına ne biliyorsa, bunları kendisi kadar bilmeyen kimselere öğretmek, ona rehberlik etmek mecburiyetindedir. Hayrı, fazileti ve iyiliği yaymak bu meziyetlere sahip olan her müslüman için bir vazifedir. Çünkü “Siz (müslümanlar) iyiliği emretmek, kötülüğü men etmek ve Allah’a inanmak için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz.” .
HİTABETİN TARİHÇESİ ve ÖNEMİ
Hz. Âdemin eşyanın isimlerini meleklere anlatması, insanın ilk konuşma örneğidir. Bizi biz kılan konuşma gücümüzdür. Evrendeki diğer varlıklardan bizi farklı kılan ise aklımız ve konuşma gücümüzdür. Bu konuşmalarımızı muhataplarımızın istek ve ihtiyaçları doğrultusunda yaparsak bir anlam ve mana kazanır.
İnsanları diğer canlılardan ayıran en önemli özellik, konuşma ve düşünme kabiliyetidir. Hayat şartları insanı, diğer insanlarla sürekli bir arada bulunmağa ve başkalarıyla ilişki kurmağa zorlamaktadır. İnsan bu ilişkileri, işaret, resim, yazı ve söz gibi bir takım iletişim araçlarından faydalanarak sağlamaya çalışmaktadır. Karşılıklı iletişim ve ilişki vasıtalarının en vazgeçilmez olanı şüphesiz sözdür. Yalnızca söz de yeterli olmamakta, düşünceyi güzel sözle süslemek gerekmektedir. Bu etkiyi YUNUS EMRE’nin şu şiirinde görmemiz pekâlâ mümkündür:
Sözünü bilen kişinin Söz ola kese savaşı Kişi bile söz demini
Yüzünü ak ede bir söz. Söz ola kestire başı Demeye sözün kemini
Sözü pişirip diyenin Söz ola ağulu aşı Bu cihan cehennemini
İşini sağ ede bir söz. Balıla yağ ede bir söz. Sekiz uçmağ ede bir söz.
Ayrıca; tatlı söz yılanı deliğinden, kötü söz insanı dininden eder diye darb-ı mesel olmuştur. Kılıç yarası onulur ama dil yarası onulmaz.
Eski Yunan’da Agora denilen geniş alanlarda hitabet yapılmıştır. En meşhur hatipleri; Demosthones (M.Ö.383–332), Perikles (M.Ö. 494–429) ve Eşin (M.Ö.389–313)’dir. Romalılarda forum denilen yerler vardı. En meşhur hatipleri; Çiçero (M.Ö. 106-43), Plin (M.Ö. 113-62) ve Seneca (M.Ö. 55-M.S. 4)’dır. İlk defa para karşılığında hitabet dersi veren ve bu konuda kitap veren kişinin Sicilyalı Koraks (M. Ö. V y.y) olduğu bilinmektedir.
Araplarda İslam’dan önce okuma-yazma oranı çok düşüktü. Ancak sayıları 122 yi bulan panayırlarda bu hitabeler meşhurdu.Bunların en meşhuru Ukaz Panayırı (15-30 Zilkade arasında Taif ve Nahle arasında vadi içindeki hurmalıkta kurulurdu.)’dır. En fazla şöhrete ulaşan Amr b. Külsüm (ö. 584), Kuss b. Saide (ö.600) ve Nabiga ez-Zübyani (ö.604)’nin muallakatıdır.
Birçok peygamberin hitabeleri Kur’an-ı Kerim’de mevcuttur. Peygamberlerin Hatibi ünvanı Hz. Şuayb’a aittir. Hitabetin zirve noktası Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. Kendiside diğer peygamberlere verilmeyip kendisinde var olan özellikleri şöyle belirtmişlerdir: “Cevâmi’u’l- kelim (az ve öz söyleme kabiliyetiyle) gönderildim.” Zaten Kur’an-ı Kerim i’câzı ve îcâzı ile bunun en güzel örneğini teşkil etmektedir.
Ashab-ı Kiram arasında ise dört halife, Hatibü’n-Nebi olarak bilinen Sabit b. Kays el-Ensari, ilk öğreticilerden Mus’ab b. Umeyr ile Sa’d b. Ubade, Hz. Aişe ve ordu komutanlarından Halid b. Velid, Mugire b. Şu’be, Sa’d b. Ebi Vakkas hitabeleriyle ünlü olan kişilerdir.
Hitabette konuşma anı dikkate alınmakta, yazıda ise süreklilik hedeflenmektedir.
KONULARI YÖNÜNDEN HİTABET ÇEŞİTLERİ
1. Akademik Hitabet
İlmi ve fikri bir konuyu açıklamak ve bir tezi savunmak ve toplumu aydınlatmayı hedefler. Derinlemesine bir araştırmayı gerektirir. Bu hitabet türünde heyecan pek bulunmaz. Genelde konuya ilişkin ön bilgileri bulunan ve insanlar bu hitabette hazır bulunurlar.
2. Hukuki Hitabet
Hukuk ilmine ait bilgiler bu türe girer. Adli yargıya mensub kişilerin belli zamanlarda yaptığı konuşmalarda bu kapsamdadır. Hz. Peygamberin davalaşmalardaki insanlara davranış şekillerinde olduğu gibi.
3. Askeri Hitabet
Kumandanların askerlerini gayrete getirmek maksadıyla yapmış oldukları, kısa, özlü ve etkili konuşmalardır. Bilhassa savaş anında olursa sözlü hitabetin en güzel örneği olur. Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde buyrulmaktadır: “Ey peygamber, müminleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabreden yirmi kişi olursa, iki yüz(kâfir)i yenerler. Sizden yüz kişi olursa, kâfirlerden bin kişiyi yenerler. Çünkü kâfirler, anlamaz bir topluluktur. ”
Asker bir millet olarak Türkler arasında, yazılı ve orijinal tam metinleri elimizde olmasa bile, zengin bir askerî hitâbet türünün varlığını müşahede etmekteyiz. Bir savaş öncesinde Oğuzhan’ın, Şalon’da Atilla’nın, Niğbolu’da Yıldırım’ın, Çaldıran’da Yavuz’un, Sultan Alparslan’ın –hemen herkesce bilhassa erbâbınca bilinen- hitâbetler bunun en güzel örnekleridir.
4. Siyasi Hitabet
Devlet adamının veya politikacının devlet işlerinin düzenli yürüyebilmesi için gerekli önerileri ortaya koymak, tehlikeli şeylere karşı uyarmak için yaptıkları konuşmalardır. Siyasi hitabetin bir çeşidi de diplomatik hitabet’ tir.
5. Dini Hitabet
Emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker amaçlı insanları dini konularda aydınlatma amaçlı yapılan konuşmalardır. İnsan hayatının her dönemine ışık tutan İslam dini onun iki dünyasını da aydınlatmak gayesiyle belirli hükümleri vardır. Bu hitabetin en güzel örneklerini Hz. Peygamber’de görmekteyiz. İki cihan peygamberi Resûl-i Ekrem, hicretin 10. yılında hac ibadeti esnasında Arafat’ta, 100.000’den fazla müslümana veda hutbesini irad etmişlerdir. Bugün dinin doğru anlaşılmasına da rehberlik edecek kişiler ise imam-hatiplerdir. Çünkü âlimler peygamberlerin mirasçılarıdırlar.
En eski hitabet türlerinden biri olup, aşağı yukarı her cemiyette görülür. Türkler arasında Cumhuriyet devrine kadar hutbelerin Arapça söylenmesi, Türkçe olan vaazların ise yazılı olarak zamanımıza intikal etmemesi yüzünden bu hitabet türünün varlığından emin, fakat tarihî ve seçkin örneklerinden ne yazık ki mahrum bulunuyoruz.
6. Diplomatik Hitabet
Uluslararası ilişkilerde, diplomatik nezaket kuralları için de yapılan hitabet şeklidir. Yabancı ülkeler arası ziyaretlerde verilen demeçler, karşılama ve uğurlama törenlerinde yapılan konuşmalar, harici bir konuyla ilgili olarak yetkili bir kimsenin devlet görüşünü açıklaması vs. bu tür hitabeti meydana getirir. Diplomatik hitabette, ülke çıkarları ve devletlerarası ilişkiler göz önünde bulundurularak; kırıcı olmayan, yorum yapmağa elverişli esnek ve yumuşak ifadeler kullanılır, dengelere dikkat edilir.
ŞEKİL YÖNÜNDEN HİTABET TÜRLERİ
Konuşmacının bir kişiden ibaret olduğu türlerin yanında, birçok konuşmacının bulunduğu türler de vardır. Konferans, hitabet ve nutuk, birinci gruba girer. Münâzara, açık oturum, panel, sempozyum, tartışma ve forum ise, ikinci grupta mütalâa edilir.
Sahasında söz sahibi olan bir şahsın, bilgi vermek, orijinal bir fikri ifade etmek, bir tezi savunmak gayesiyle belli bir konuda yaptığı konuşmaya “konferans” diyoruz. Diğer milletlerin konferans anlayışı bizden farklıdır. Konferans üslubu edebi açık ve anlaşılır olmalıdır.
“Hitabet”teki gaye ise, ikna etmek ve dinleyiciyi belli hareketleri yapmaya zorlamaktır. Bunun heyecan tonu konferansınkinden fazladır. “Nutuk” (Söylev), hitabete benzeyen bir konuşma türüdür. Ancak konuları siyasi fikirler, sosyal ve milli ülküler olan hitabelere nutuk denmektedir. Nutuk düşünce, duygu ve istekleri geniş kitlelere ulaştırmak ve onları yönlendirmek amacıyla yapılır.
Çok konuşmacının bulunduğu türlerin başında “münazara” gelir. Bunda iki ayrı fikir vardır: Tez ve antitez. Bu iki zıt fikir, iki grup konuşmacı tarafından bir jüri huzurunda tartışılır. Münazaralarda asıl olan üstün gelmek değil, doğruyu bulmaktır. Hz. Peygamber Necran’dan gelen heyetle Hz. İsa konusunda uzun bir münazara yapmıştır.
“Açık oturum” türü, biraz daha farklıdır. Belli bir konu birkaç konuşmacı arasında irdelenir, gerçeğe ulaşılmaya çalışır. Konuşmacıların sayısı 3–5 kişiyi, süresi de 1,5 saati geçmemelidir. Günümüzde açık oturumlar radyo ve televizyonlardan yapılmaktadır.
“Tartışma” da açık oturuma benzer, fakat burada konuşmacılar fikirlerini şiddetle savunurlar.
“Konferans” ilmî, fikrî yahut araştırmaya dayalı bir konuyu anlatmak, orijinal bir tezi savunmak maksadıyla, daha çok aydın bir dinleyici gruba karşı yapılan konuşmaya denir. Konferanslarda dinleyicilere yeni fikirler sunulur, araştırma sonuçları açıklanır yahut ilmi gerçekler anlatılır. Bu bakımdan konferanslarda ateşli ve şiddeti ifadeler, keskin üslup uygun karşılanmamaktadır.
“Panel”, Bir konunun sohbet havası içinde, birkaç kişi tarafından dinleyici önünde tartışılmasıdır. Bir başkan idaresinde yapılan bu tür konuşmalarda, belirli bir karara varmaktan ziyade, ele alına konu, çeşitli yönleriyle aydınlatılır, farklı görüşler ortaya konulur Panel sonunda, dinleyiciler sual sorabilir. Eğer bu toplantıda dinleyicilerin de tartışmaya katılması düşünülür ve bu şekilde gerçekleşirse, buna forum adı verilir.
Panel, başkanın konuyu ve konuşmacıları tanıtmasıyla başlar, panel sonunda forum yapılıp yapılmayacağı da açıklanır. Başkan, gerektiğinde konuşmacılara konuyla ilgili açıklayıcı sorular da sorabilir. Bu bakımdan başkanın da konuya vâkıf olması önceden hazırlık yapması ve planlandığı şekilde zamanın yerinde kullanılmasına dikkat etmesi gerekir. Ayrıca bu tür toplantılarda, dinleyicilerden alınacak suallerin, karşılıklı tartışmalara yol açmamak için, yazılı olmasında fayda vardır.
“Sempozyum” Bir konunun değişik yönleri üzerinde, farklı kimseler tarafından yapılan seri konuşmalara denir. Bu tür toplantılardaki konuşmaların sohbet ve samimiyet havası içinde yapılmasına dikkat edilir. Bazen, birkaç gün süren, birkaç oturumda yapılan sempozyumlar da düzenlenebilir. Her oturumun bir başkanı bulunur. Başkan konuyu açıklar, konuşmacıları tanıtır. Konuşmacılara eşit süreler verir. Oturum sonunda ortaya çıkan görüş ve sonuçları özetler ve forum yapılacaksa, isteyen dinleyicilere; özellikle konunun uzmanı olan dinleyicilere söz verir. İlgili konuşmacılar da bunları cevaplandırır. konuşmacı sayısı 3–6 konuşma süresi 5–20 dakikadır. Konu genel ve tektir.
“Sohbet” dostça ve arkadaşça konuşup hoş vakit geçirme, yarenlik etmektir. Sohbet, samimi ve dostça yapılan bir nevi derstir. Bu konuda Yunus Emre şöyle demiştir;
Erenlerin sohbeti artturur marifeti
Cahilleri sohbetten her dem süresim gelür.
“Monolog” daha ziyade hayatın komik tarafların, hurda kısımlarını aksettiren konularda, kalabalık bir dinleyici kitlesine bir kişi tarafından söylenen sözlerdir.
“Diyolog” ise monoloğun özelliklerine sahip olmakla birlikte iki kişi tarafından karşılıklı olarak yapılan konuşmalardır.
Esasen bütün konuşma türleri birçok yönden birbirine benzer. Önemli olan, konuşmayı, bir fikri savunmayı bilmektir. Muhatabını tanıyan, konusunu iyi bilen, samimi, gerçeğe inanmış, diline hâkim, suallere açık, cesur, iyi ahlâk sahibi konuşmacı sevilir ve dinlenir.
İyi bir hatibin konuşmalarında gösterişli söz söylemek kaygısı yoktur, kelimeler dikkatle seçilmiştir, telâffuz mükemmeldir, kâğıda bakmadan konuşmak esastır, konuşma çok uzun olmadığı gibi çok kısa da değildir.
İyi Bir Hatibin (Etkili Bir Konuşmacının) Özellikleri
Hatibi hedefine ulaştıracak nitelikler her şeyden önce onun kişiliği ile ilgilidir.
Hatibin şahsen dikkat edeceği hususları şöylece özetleyebiliriz:
1. Hatibin dış görünüşü ve konuşma tekniği
2. Hatibin iç dünyası ve samimiyeti
3. Hatibin başarısını etkileyen diğer faktörler
1. Hatibin Dış Görünüşü ve Konuşma Tekniği (Hatibin Fiziksel Özellikleri)
a. Giyim Kuşam veya Kıyafet: İnsan kıyafeti ile karşılanır, bilgisiyle uğurlanır.
b. Jestler, Tavır ve Sağlıklı Vücut: Etkin biçimde bedenin, eller, kollar ve kullanılması. Ses, telaffuz, davranış ve jestler, aynı amaca yönelik olduğu için, aralarında uyum sağlanmalıdır.
c. Mimikler: Mimikler, konuşmacının yüzünde ve gözünde hitabenin meydana getirmek istediği heyecanı yansıtır. Konuşmaların bizzat hatibi tarafından yorumu demek olan mimikler, dinlenmek ve anlaşılmak için oldukça lüzumludur.
d. Ses Terbiyesi: Ses kullanımına hâkim olmak, düzeyinde inişler ve çıkışlar oluşturmak. Sesin eğitimine, solunum alıştırmalarıyla başlanılmalıdır. Soluk alma burundan yapılmalıldır. Diyaframla soluk alma ve göğsün alt kısmıyla solunum yapma daha çok tavsiye edilir. Soluğu idareli vermek esastır bunu birden vermek ise yanlıştır. Söz soluk verme esnasında söylenir. Soluğun sonuna kadar hiçbir zaman söz söylenmemelidir. Hatip cümle sonlarını daima iyi söylemeye çalışmalıdır.
e. Telaffuz (Diksiyon) : Konuşma biçiminin düzgün olması Kelimelerin dinleyiciler tarafından rahatlıkla ta’kip edilebilecek süratte, tane tane söylenmesi ise, anlaşılmayı kolaylaştıracaktır.
Yabancı kelimelerin aslına uygun olarak telaffuzu da önemlidir. Arapça kelimelerden oluşan ayet ve hadis metinleri mutlaka doğru telaffuz edilmelidir. Mahalli şive ve alışkanlıklardan uzak, herkesin anlayabileceği açık-seçik ve net bir telaffuz kazanmağa çalışılmalıdır.
Hz. Aişe şu sözüyle bu hususa işaret etmektedir : “Rasûlullah sözü, sizin gibi söylemezdi; her kelimenin hakkını verir, en açık bir şekilde ve tane tane söylerdi. Dinleyenler onun sözlerini rahatça ezberleyebilirlerdi.”
2. Hatibin İç Dünyası ve Samimiyeti
Genelde tüm hatiplerin, özelde dini sahada hizmet veren din görevlilerinin, öncelikle sahip olması gereken manevi değerleri; iman, ilim, amel, ihlâs, basîret, meslek sevgisi ve davet üsûlünden asla ayrılmamak şeklinde sıralamak mümkündür.
a. İman: Her mümin ve her insan için lüzûmlu olan îmanın, hatipte de bulunması gerektiği açık bir gerçektir. İnanmadığı i hususlarda konuşmak güç, tesirli olmaksa muhaldir. Bu sebeple hatip, konuşacağı konuyu çok iyi bilmeli, sorulması muhtemel sorulara karşı hazırlıklı olmalıdır.
b. İlim: Yeteri kadar bilmediği husûslarda konuşmak çok güçtür. Bu sebeple hatip, konuşacağı konuyu çok iyi bilmeli, sorulması muhtemel sorulara karşı hazırlıklı olmalıdır.
Bilgi kullanılmakla eskimeyen ve başkalarına aktardığınız zaman sizde kalanı azalmayan bir olgudur.
Bilgi ve beceri kazanmanın şartlarını şöylece özetleyebiliriz;
• Geniş bir genel kültür,
• Hitabet sanatının özellik ve inceliklerini ve kitleleri etkileme bilgisini elde etme,
• Konuşulacak konuda gerekli hazırlıkları yapmak. Bilgi, belge ve dökümanları toplamak,
• Konuştuğu dilin özelliklerini bilmek ve konuşmalarında bunu kullanabilmek.
c. Amel: (Edep ve güzel ahlak sahibi olmak)
Tavsiye edilen hususların fi’len tekzib edildiğini ve tersinin yapıldığını gören kişiler, hatibi asla can kulağı ile dinlemeyeceklerdir. “Ele verir telkîni, kendi yutar salkımı” bu tür konuşmacıların durumunu tasvîr etmektedir.
“Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz?” “Kitabı okuyup durduğunuz halde kendinizi unutur da başkalarına mı iyilikle emredersiniz? Düşünmez misiniz?” Ayetleri hatiplerin güzel davranışlarıyla etkilerinin artacağını ifade açısından dikkat çekicidir.
“Olgun insan güzel söz söyleyen değil, söylediğini yapan ve yapabileceğini söyleyen adamdır”. Konfucius
d. İhlas ve samimiyet: ” Nice insanlar gördüm üstlerinde elbise yok… Nice elbiseler gördüm içlerinde insan yok…” Mevlana’nın işaret ettiği bu tür insanlar topluma da faydalı olamaz.
e. Basiret ve Tefekkür: Bu konuda şu ayet-i kerime hatiplerimize ışık tutmalıdır: “Habibim de ki; benim yolum birdir. Ben (körü körüne değil) basiret üzerine (bilerek insanları) Allah’a da’vet ederim. Bana uyan Müslümanlar da böyledir.”
f. Devamlı çalışma ve meslek sevgisi: İnsanların psikolojik olarak yanından ve onlardan biri olarak, sevgiyle konuşmak.
g. Davet usûlünden ayrılmamak: Hatipler konuşmalarında yumuşak sözü (Kavl-i Leyyin), esas almalıdır. Hitabelerinde tatlı bir dil, yumuşak bir ifade, güzel bir üslub, tesirli ve duygulu bir konuşma üslûbu kullanmalıdır. Vaizin biri Halife el-Me’mûn’a sert ve acı bir dille nasihat etmeye kalkıştığı zaman, halife ona şöyle dedi:
“ – Be adam biraz halim selim ol. Allah Teâlâ senden daha hayırlı olan Hz. Musa’yı, benden daha şerli olan Firavn’a gönderirken rıfk ve mülâyemetle konuşmasını emretmiş ve şöyle demişti: “Ona yumuşak bir dille nasihat edin, belki bu sayede öğüt alır ve Allah’tan korkar.” Unutulmamalıdır ki; “Tatlı söz yılanı ininden, kötü söz insanı dininden çıkarır”.

h. Cesaret, rahatlık, güven sahibi olmak ve bunları yansıtmak.
3. Hatibin başarısını etkileyen diğer faktörler
a. Beşeri ilişkilere önem vermek
b. Seviyeli yaklaşım ve yerinde konuşmak
c. Hoşgörü
d. Ziyaretlerde bulunmak
e. Sosyal faaliyetlere katılmak
Konuşurken ve Yazarken Etkileyici Olabilmenin Yolları
1. Konu hakkında yeterince bilgi sahibi olunmalıdır.
2. Konu hakkındaki bilgilerin doğruluğundan emin olunmalıdır.
3. Sözcükleri doğru seslendirmeye ve yazmaya özen gösterilmelidir.
4. Tümceler tam ve eksiksiz biçimde oluşturulmalıdır.
5. Akıcı ve kısa tümceler kurmaya özen gösterilmelidir.
6. Olaylar, oluş sırasını bozmadan anlatılmalıdır.
7. Duraklama, vurgu ve tonlamaya dikkat edilmelidir.
8. Çok hızlı ya da çok yavaş olmamalıdır.
9. Yazarken noktalama işaretleri, tümcelerin anlamına uygun olarak yerli yerinde kullanılmalıdır.
10. Konuşma ve yazma öncesinde plân yapılmalıdır. Neyin, ne zaman söyleneceği veya yazılacağı önceden belirlenmelidir.
11. Sözcükleri açık olmalı ve anlaşılır olmalıdır.
Genel İkna Stratejileri
1. Tartışmaktan Kaçınmak
2. Yanlışların Yanlış Biçimde Eleştirilmemesi
3. Kişisel Hataların Kabul Edilmesi (Uzlaşma Kapısı Açmak)
4. İletişim Öncesinde Sempati ve Benzeşme Kazanmak
5. İletişim Sırasında Nazik ve Dost Olmak
6. ‘Hayır’ yerine ‘Evetleri Kullanmak
7. Saygılı Olmak, Kimsenin Sözünü Kesmemek
8. Fikrin Muhatap Dilince Söyletilmesi
9. Empati Kurmak
10. Harekete Geçirmek (Kazanç ve Kolaylaştırma faktörleriyle)
HİTABETİN ÖZELLİKLERİ
a. Az ve öz konuşmak
b. Hitabetin bir amacı olmalı
c. Seviyeye göre konuşmak
d. Konu cazip ve değerli olmalı
e. Bir bütünlük içinde işlenmeli
f. Jest ve mimiklerle desteklenmeli
g. Yumuşak konuşmalı
h. Konuşmalarda ümit ve tehdit
i. Konuşma yıkıcı değil yapıcı olmalı
j. Konuşmalarda şahsiyet yapmamak, genel ifadeler kullanmak (Esas olan zemmi fail değil, zemmi fiildir)
k. Örf ve adetlere saygı göstermek
l. Zaman ve mekân unsuruna dikkat etmek, zamanında başlamak ve bitirmek
m. İfadeler, hatibin kişiliği ile bütünleşmeli, çelişmemek
n. Plan ve delillerin bilgi fişlerine aktarmak konuşmada dikkate alınacak hususlardır.
DİNİ HİTABETTE ÖRNEĞİMİZ HZ.PEYGAMBER (A.S.)
Buraya kadar genel olarak konuşma ve konferans açısından konuşma ve konuşmacı ile ilgili konulara değindik. Bir de özel olarak dini hitabet açısından konuşma ve konuşmacıdan söz edelim.
Her konuda olduğu gibi bu konuda da önderimiz ve örneğimiz Hz. Peygamber (a.s.)’dır. Çünkü Kur’an biz inananlara örnek olarak onu göstermektedir. Dolayısıyla daha çok konuşma yoluyla tarihte eşine rastlanması zor bir başarı elde etmiş bir hatib/bir konuşmacı olarak onun sahip olduğu özellikler bizim için önemlidir.
Hz. Peygamber, kıyafetiyle, ses tonu ve ahengi ile jest ve mimikleriyle, bakışlarıyla ve soğukkanlılığıyla, dış görünüş olarak bir hatipte bulunması gereken özellikleri en güzel bir şekilde taşımaktaydı. Elbette sırf dış görünüşü ile değil, şahsiyeti, samimiyeti, inancı, doğruya ve gerçeğe bağlılığı, bilgisi, sorulara açık oluşu, muhataplarını tanıması, işlerinin sözlerine uygunluğu, dile hâkimiyeti, karşısındakini dinlemesi, cesareti ve o güzel ahlakı ile her bakımdan mükemmel bir hatip idi. O, sanat kaygısına düşmeden, hep iddiasız, dürüst ve mükemmel bir şekilde konuşmuştur. Az ve öz söz söylemiş, konuşmaları edep ve ahlak ölçüleri içinde dikkatle seçilmiştir. Hep tane tane konuştuğu için ne söylediği muhataplarınca açık ve net anlaşılmıştır. Onun konuşmaları irticalidir ve muhataba göre belirlenmiştir. Hz. Peygamber gereken her konuda yeteri kadar konuşmuştur.
Hz. Peygamberin her konuda olduğu gibi hitabet konusunda da rehberi Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an-ı Kerim, bir hitap havasını taşıması ve en güzel şekilde muhataplarına seslenen bir söz mucizesi olması yanında, hitabete dair ilkeleri de insanların dikkatine sunmuştur. Dolayısıyla Kur’an-ı kerim başlı başına bir hitaptır ve hitabetin kaynağıdır, diyebiliriz.
Dini insanlara öğretmede, iletmede ve insanlara yol göstermede yaklaşım tarzı Kur’an’ın ve Peygamberimizin yaklaşımı olmalıdır. Kur’an-ı Kerim bu yaklaşımı farklı yerlerde, farklı ifadelerle insanlara sunmuş, hitabetin ve konuşmanın inceliklerinden bahsetmiştir. Bu ilkelerin başında; güzel söz, güzel bir hitap, hikmet, ikna edici konuşma, sert olmama, muhatabın anlayışına göre ölçülü ve dengeli olma, akla ve vicdana hitap etme, düşünmeye sevk etme, duygulan harekete geçirme gibi temel özellikler gelmektedir.

I-HUTBE:
Hutbe
Konu seçimi ve plan merhalelerinden sonra hutbe metninin hazırlanması, başka bir ifade ile sunuşa hazır hale getirilmesi gerekecektir. İşin en zor değilse bile en çok dikkat ve çalışma isteyen yönü de burasıdır.
Her şeyden önce hatip, kendisinin durumunu yani Peygamber Efendimizin makamında söz söyleyeceğini, tebliğde peygambere vekillik edeceğini hatırlayarak, bu şuur içinde konuyu nasıl hazırlaması gerektiğini uzun uzun düşünmelidir. Böylesi bir düşünce, üslûbu büyük ölçüde etkileyecek, hatibi, Peygamber Efendimizin ruhaniyeti ile beraber olma zevkine erdirecektir.
Yazarken bir konuşma metni yazıldığı hiç unutulmaz. Üslûp ona göre seçilir. Sade, açık, kısa, anlaşılır kelimeler kullanmaya, kısa, özlü ve sağlam cümleler kurmaya dikkat edilir. Gereksiz yere yabancı ve argo kelimeler, mahalli şive kullanılmaz. Konuşur gibi dostça, sıcak, sevimli ve iddiasız olmaya, söylenileni kesin bir kanaat teşkil edecek şekilde, tereddüt ve kararsızlık izlenimi vermeyecek bir anlam örgüsü içinde vermeye gayret edilir.
Hutbeyi camiye gelmiş olanlar dinleyeceklerine göre, cami dışındakilere yönelik cümlelere yer verilmez. Hutbede tartışma üslûbundan kaçınılır. Zira hutbe, bir neticenin tebliğidir. Konuyu en açık şekilde ve özlü biçimde ortaya koymak esastır. Minberde, İslâm dışı konu ve düşüncelere asla yer verilmez.
Ayet ve hadislere yer vermeyen bir hutbe asla düşünülemez. Peygamber Efendimizin hutbe olarak bazı sureleri okuduğu bilinmektedir. O, hutbelerinde sık sık Kâf sûresini okurdu. Bu sebeple Kâf sûresini Peygamber Efendimizden hutbelerinde dinleyerek, öğrenen sahabiler bile olmuştur.
Muhteva olarak da “Peygamber Efendimizin hutbesi, iman esaslarına, cennet ve cehenneme, Allah’ın dostları için hazırladığı nimetlere; düşmanlarını bekleyen azaba dair olurdu. O’nu dinleyenlerin gönlü iman, tevhid ve marifetullah ile dolar taşardı.”

HUTBE HAZIRLAMA
Din Hizmetleri Dairesi Başkanlığı
Sayı :B.02.1.DİB.0.12.00.01/203-02
Konu :Hutbe Kılavuzu.
…………….. VALİLİĞİNE
(İl Müftülüğü)

Dini konularda toplumu aydınlatmak üzere yapılan önemli faaliyetlerden birisi olan hutbelerin hazırlanması, hutbe konularının mahalli ihtiyaçlara cevap verecek ve cemaati yakından ilgilendiren konularda seçilmesi, hutbelerin yeni bir metotla yazılması ve değerlendirilmesi, bu şekilde irşat hizmetlerine katkı sağlanması amacıyla “Hutbe Hazırlama ve Değerlendirme Kılavuzu” hazırlanmış bulunmaktadır.(Ek-I)

Buna göre,
1- 2006 yılı Mayıs ayı sonu itibariyle Başkanlığımızca hutbe hazırlama uygulamasına son verilecektir. Haziran ayından itibaren her il müftülüğü il genelinde okunacak hutbelerin konu tespiti ile telif hizmetlerini ekli kılavuzda belirtilen esas ve usuller çerçevesinde yürütecektir.
2- Belirtilen tarihten itibaren Diyanet Aylık Dergi ekinde ve internette hutbe yayınlanmayacaktır.
3- İl müftülüklerimiz tarafından hazırlanan hutbeler, her ayın ilk mesai günü “dinhizmetleri @ diyanet.gov.tr. adresine gönderilecektir.
4- Hutbe metinlerinde okunan ayet-i kerime’den sonra konuyla ilgili bir hadis-i şerif de okunacak, 05/10/1999 tarihli ve B.02.1.DİB.4.38.00.02./1089 sayılı yazımızla uygulamaya konulan standart hutbe duaları yerine ilişikte gönderilen yeni hutbe duaları uygulamaya konulacaktır. Bununla birlikte, hutbenin ikinci bölümünde Hz. Peygambere yapılan duadan sonra, bütün peygamberlere, dört halifeye, ehl-i beyt’e de dua yapılabilir.
5- Hutbe Hazırlama ve Değerlendirme Kılavuzunun C) DİĞER HUSUSLAR başlıklı bölümünün 1. maddesi gereği, Başkanlığımızca açılacak hizmetiçi eğitim kurslarına çağrılmak ve Hutbe Komisyonu üyeleri ile gerektiğinde hutbe yazan diğer görevlilere rehberlik yapmak üzere her il müftülüğü tarafından hutbe komisyonunda görevli iki personelin isim ve unvanları tesbit edilerek 17/03/2006 tarihine kadar Din Hizmetleri Dairesi Başkanlığına bildirilecektir.
6- Başkanlığımızca gönderilen 23/08/2002 tarihli ve B.02.1.DİB.0.12.00.01/015-682 sayılı yazımız eki “Hutbe Hazırlama Projesi” ile daha öncesinde gönderilen talimatlar yürürlükten kaldırılmıştır.
Bilgilerini ve gereğini rica ederim.

Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU
Diyanet İşleri Başkanı

Ekler:
1- Hutbe Hazırlama ve Değerlendirme Kılavuzu.
2- Standart Hutbe Formatı.

Hazırlık Çalışmaları

1. Şu anda içinde bulunduğunuz ay için dört hutbe konusu seçiniz. Gerekçelerini belirtiniz. Bu gerekçe ve seçimi aranızda tartışınız.
2. Hutbe konusunu seçerken ne gibi etkenleri dikkate almak gerekir?
3. “Din hizmeti” konulu bir hutbe metni hazırlamaya çalışınız.
4. Hutbenin “mukaddime” kısmını ezbere okumaya çalışınız.
Başarılı bir hutbe irâd edebilmek için üç noktadaki teknikleri iyi bilmek gerekmektedir;
a. Konu seçiminde
b. Hazırlamada
c. Sunuşta
Hutbe Hazırlama Ve Değerlendirme Ölçütleri
İslam Dini’nin inanç, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek (633 S.K. md.1) görevi Diyanet İşleri Başkanlığı’na verilmiştir.
Bundan dolayı hutbe hazırlama ve değerlendirmede esas alınacak ölçütlerin objektif ve ayrıntılı biçimde tespiti gerekmektedir. Hutbe iki kısımdan oluşur.
1. Hutbe Planı
2. Hutbe Metni
Konu Seçimi, Planlama, Hazırlanma Ve Yazma
Bir konuşma yapacağımız zaman Önce, üzerinde konuşulacak “konu” seçilmelidir. Konunun seçiminde de “fayda” esas olmalıdır. Yani “Ben bu konuşmayı yaparsam, insanlara ne gibi faydası dokunur?” sualine olumlu cevap verebilmelidir. Ayrıca seçeceğiniz konu hiçbir zaman tümüyle yabancı olduğunuz bir konu olmamalıdır. Sizden tümüyle yabancı olduğunuz bir konu üzerinde konuşmanız istenirse kabul etmemeniz yerinde olur.
Konuyu seçtikten sonra bir planlama yapmalıyız. Çünkü planlama bu konuşmadan ne beklediğinizi bilmenizi ve sunuşunuzun düzenli gitmesini sağlar. Bunun için amacınızı tanımlamalı; amacınızı sınıflandırmalı; amacınızın ne olduğunu ifade etmeliyiz. Planlamada dinleyicilerimizin kimler olacağını, muhatapların muhtemel özelliklerini, tahmini sayısını, sunuş süresinin uzunluğunu ve sunuş yerini hesaba katmalıyız.
Planlama yaptıktan sonra konuşmaya ön hazırlık olmak üzere önce konu için gerekli malzemeyi araştırmaya ve toplamaya başlarız. Bunlar a). Hatibin kendi müşahedeleri, şahsi tecrübeleri ve hafızasındaki bilgilerden, b.) Konuyu bilen uzmanlarla konuşma ve istişarelerden, c) ilgili kitapları-yazıları okumaktan elde edilir ve elde edilen bilgiler fiş tutma usulü ile tesbit edilir.
Hutbenin Planı
Hutbe, yazılı bir metne sahip bulunduğuna göre elbette belli bir plana uygun olarak hazırlanacak ve sunulacaktır. Her hutbenin kendisine göre bir planı olacağı muhakkaktır. Her hutbe için gerekli unsurları verir. Burada hutbe’nin mev’iza bölümü için söz konusu olabilecek plan incelenecektir.
Belli bir konuya tahsis etmeksizin hemen bütün hutbeler için geçerli genel bir plan oluşturmaya çalışalım:
Hutbe Planında Yer Alacak Unsurlar
Hutbe planı, hutbe metninden önce, hutbeye hazırlık aşamasında oluşturulur. Bu plan, hutbe yazımı ve değerlendirilmesinde, sürekli göz önünde bulundurulur. Bu kısımda aşağıdaki unsurlar yer alır:

Hutbenin konusu: Konu adı belirtilir. Konu adının amaç ve muhtevayı yansıtmasına özen gösterilir. Konu seçiminde belirli günler, geceler, çözümüne dinin katkısı öngörülen güncel sorunlar, cemaatin ihtiyaçları ve beklentileri dikkate alınır.
Hutbenin Problemi: Hutbenin ele aldığı problem tanımlanır. Varsa alt problemler yazılır.
Problem yazımı, betimleme (problemin niteliklerini açıklama) ya da soru kipinde olabilir.
Problem yazımı, hutbenin, problem ya da hedef merkezli olduğunu ortaya koyar. Problem yazılırken, hutbe problem merkezli ise, problem açıkça belirtilmelidir.
Hedef merkezli ise, hedef açıkça belirtilmelidir. Problem ve hedefi birlikte nitelendirmek de mümkündür.
Hutbenin amacı: Hutbe ile ulaşılmak istenen amaç ifade edilir. Amaç, problemle bütünlük içinde olmalıdır.
Hutbeden cemaatin kazanımları: Kazanımlar, amaç gerçekleştiğinde, hutbeyi dinlemiş olan cemaatin edinebileceği öngörülen bilgi, duygu, tutum ve davranışları anlatır.
Kazanımların mutlaka problem ve alt problemlerle örtüşmesi gerekir. Problem cümlesinin ihtiva etmediği kazanım yazılmamalıdır.
Hutbenin Temel Niteliği: Hutbenin bilgilendirici, ikna edici ya da duygulandırıcı niteliklerinden hangisinin öne çıktığı belirtilir.
Bilgilendirici hutbe; bilgi kazandırıcı, yanlış bilgiyi düzeltici, eksik bilgiyi tamamlayıcı niteliği/nitelikleri taşıyabilir. Bu özellik; düşünceleri harekete geçirme, yeniden düşünme, mevcut bakış açısını gözden geçirme ve sorgulama hedeflerine yöneliktir.
İkna edici hutbe; cemaatin inanç, değer, düşünce, tutum ve davranışlarında bir takım olumlu değişiklikleri hedefler. Bu özellik ile delillerle iradeye seslenme, yeni bakış açısı kazandırma, mevcut bilgileri pekiştirme hedeflenir.
Duygulandırıcı/Motive edici hutbe; insanlara olumlu davranışları kazandırmak için, onların duygularını harekete geçirmeyi öne çıkarır.
Hutbelerin temel niteliği, yazılan hutbenin dil/anlatım formunu belirler.
Bir hutbe bu üç nitelikten her birine sahip olmalıdır. Ancak, her hutbenin öne çıkan bir ana niteliği bulunmalıdır. Hutbe ana amacına uygun bir ana nitelikte belirginleşmelidir. Ana niteliğin hangisi olduğu, diğer hangilerinin ana niteliğe yardım için olduğu belirtilmelidir.
Hutbenin Atıf Kaynakları: Kazanımlara ulaştıracak muhteva için uygun dini içeriğin atıf kaynakları (Ayet, Hadis ve bunları anlama, yorumlama ve uygulama geleneğine ilişkin kaynaklar) belirtilir.
Hutbe Metninde Yer Alacak Unsurlar
Konuşmanın en önemli bölüm giriştir. Girişte problem ve/veya kazanımlara işaret eden cümleler yer alır. Çünkü söze başlarken, dinleyici üzerinde iyi bir izlenim bırakmak esastır. Dinleyicinin, hatibin fiziki yapısına olan ilgisini bir anda silip, dikkatle söylenen söze çekmek önemli bir husustur. Giriş kısmında konunun sınırlarını belirtin, önemini ortaya koyun; kısa, özlü ve hareketli bir giriş yapın.
Problemle ilişkilendirilerek, doğrudan dini kaynağa/dayanağa atıf yapılır.
Dini kaynaklara atıflar, ana nitelik (bilgilendirme, ikna etme, duygulandırma) merkezli olarak çeşitlendirilir.
Günlük hayattan verilecek somut örnek olay ve olgularla konuya açılım kazandırılır. Bu bağlamda tarihsel olaylardan da yararlanılabilir.
Sonuç kısmında kazanımlar merkezli bir özet yapılabilir.

HUTBE METNİ

KONUYU–PROBLEMİ SUNUŞ (Giriş)

GENİŞLETME ( Gelişme-Ana Metin)

ÖZET (Sonuç)

a. Hitap cümlesi: (Hutbe, bir konuşma olduğuna ve karşıda dinleyiciler bulunduğuna göre, söze kısa ve net bir hitap cümlesi ile başlamak uygun olur.)
b. Konunun Takdimi: (Şart değildir, bir fayda umuluyorsa, yapılmalıdır.)
c. Dikkat çekici bir giriş: Ustaca bir giriş, dinleyicileri telkine hazırlar, hatibin etkisini artırır. Hutbe bir uçuşa benzer. Uçuşta en zor olan kalkış ve iniştir. Giriş dinleyiciyi doğrudan metnin mesajına, hutbe konusuna ulaştırmalıdır.
İyi bir giriş kısa ve öz, ilginç, konunun merkezinde ve amaçlı olan bir giriştir.
Girişe Başlama Şekilleri;
• Metinli bir giriş yapılabilir
• Konunun Önemine işaretle
• Bir bağlantı yaparak başlama
 Gündelik bir olaya
 Cemaatle ilgili bir olaya
 Gün veya geceye
Giriş şekilleri şunlarda olabilir;
• Durum tasviri
• Bir soru
• Bir nesne
• Şiir
Konuşmanın en önemli bölüm giriş’tir. Çünkü söze başlarken, dinleyici üzerinde iyi bir izlenim bırakmak esastır. Dinleyicinin, hatibin fiziki yapısına olan ilgisini bir anda silip, dikkatle söylenen söze çekmek önemli bir husustur. Giriş kısmında konunun sınırlarını belirtin, önemini ortaya koyun; kısa, özlü ve hareketli bir giriş yapın.
d. Ayet ve hadisler ile işlenmiş bir gelişme bölümü: (Bu kısımda, konunun dini önemi, Müslümanlarla fayda-zarar açısından ilgisi, pratik değeri, makul ve anlaşılır biçimde işlenir.
Bu bölümde, plâna uygun olarak konunun ayrıntıları girilir. Gerekirse bir kısım alt bölümler halinde, dinleyicinin anlayacağı açıklıkta belirtilecek hususlar anlatılır. Konuyla ilgili cazip örnekler verilir. Muhtemel sorulara cevap olabilecek açıklamalar yapılır. Konu güncel olmasa bile, günümüzle ilgili bağlantılar kurulmaya çalışılır.
e. Konunun dikkatten kaçan önemli yönleri, yeni gelişmeler, tanıtılması gerekli tavır açısından son ikaz ve tavsiyeler: (Bu kısımda cemaate görev verici bir iki cümle söylenmelidir.)
f. Bir âyet ya da bir hadis meali ile sonuçlandırma: (Sonuç bir temenni veya dua ile bitirilecekse, cemaati âmin” demeye zorlamayacak bir cümle seçilmelidir). Çok iyi bir hutbe bile kötü bir bitiriş yüzünden etkisinden çok şey kaybedebilir. İrticali bir bitirişte bile mutlaka önceden hazırlanmak gerekmektedir. Daha önce giriş ve gelişme bölümlerinde bilgiler, belgeler ve görüşler ortaya konulduğu için, artık bu kısımda, kesin fikirler ve görüşler ortaya konulmalı; önemli konular özetlenmeli; girişle bağlantı kurulmalı; sözü dolandırmadan, fakat ani de olmayan bir son ile konu bitirilmelidir.

Bitiş kısmında;
 Hutbenin ana mesajları özetlenir.
 Hedef cümle iletilir.
 Zihinlerde soru bırakılmaz.
 Kazanımlar merkezli vurgulu cümleler kullanılır.

Plansızlık daima dağınıklık demektir. Beklenen veya istenenden çok, beklenmeyen ve istenmeyen sonuçlara sebep olur. Bu yüzden birkaç cümlelik kısa bir hitabede bile mutlaka bir sıralama yani küçük bir plan gereklidir.
Planlı yazma ve konuşma alışkanlığını kazanmakta kişisel deneylerin yerini hiçbir şey tutamaz. Bu sebeple aynı konuyu birkaç hutbe kitabından okuyarak en isabetli plan ile konuyu işlemiş olanı bulmaya, sonra da kendinize göre bir plan ile o konuyu yazmaya çalışmalısınız. Her hutbenizin mutlaka size göre bir planı olmalıdır.
On dakikalık sürede cemaate bir hafta boyu yetecek dini telkinde bulunabilmek için oldukça yorulmak gerekecektir. Din görevlilerinin toplum içindeki yerleri biraz da Cuma namazı için camiye gelen cemaate sundukları hutbe ile doğru orantılıdır. Bu fırsatı akıllıca ve sorumluluk şuuru içinde değerlendirmek ayrıca bir görevdir. Bu sebeple hutbe mutlaka daha önceden defalarca okunmalı ve ön çalışma asla hafife alınmamalıdır.
Başarılı ve müessir bir din adamı olmayı hedef olarak benimsemek ve bunun için sürekli gayret göstermek sizleri hedefe ulaştıracak yegâne yoldur.
Hutbe Yazım Ve Değerlendirme Ölçütleri
a) Hutbenin içeriğine uygun bir adlandırma yapılmış mıdır?
b) Problem/alt problemler açıkça belirtilmiş midir?
c) Problem, bir hutbe için uygun mudur? (az/çok)
ç) Problem, zamana ve gündeme uygun mudur?
d) Problem, yöre halkının beklenti ve ihtiyaçlarını karşılayıcı mıdır?
e) Hutbe, muhteva ve dil açısından problem veya hedef merkezli işlenmiş midir?
f) Hutbenin muhtevası, öngörülen kazanımları edindirecek nitelikte midir?
g) Hutbenin sonucu; kazanımları özetler nitelikte midir?
ğ) Hutbenin öne çıkan niteliği nedir? (Bilgilendirici, ikna edici, duygulandırıcı)
h) Kazanımlar, hutbenin öne çıkan niteliği ile örtüşmekte midir?
ı) Hutbenin atıf kaynakları bu temel niteliğe uygun mudur?
i) Hutbenin ifade ve üslubu bu temel niteliğe uygun mudur?
j) Konuyla ilgili ayet ve/veya sahih hadise yer verilmiş midir?
k) Seçilen ayet ve hadisler;
k.1. Amaç ve kazanımlara uygun mudur?
k.2. Hutbenin öne çıkan niteliğine uygun mudur?
k.3. Uygun yerde verilmiş midir?
k.4. Çevirisi açık ve anlaşılır biçimde midir?
l) Hutbenin dili, öne çıkan niteliği ile uyuşmakta mıdır?
l.1. Bilgilendirici dil ağırlığı ve uygunluğu,
l.2. İkna edici dil ağırlığı ve uygunluğu,
l.3. Duygulandırıcı dil ağırlığı ve uygunluğu,
m) Hutbede kaç tür ifade şekli kullanılmıştır. Ne sıklıkta kullanılmıştır?
m.1. Ben dili ağırlığı ve uygunluğu,
m.2. Biz dili ağırlığı ve uygunluğu,
m.3. Sen dili ağırlığı ve uygunluğu,
m.4. Siz dili ağırlığı ve uygunluğu,
m.5. O/onlar dili ağırlığı ve uygunluğu
n) Cümlelerin niteliklerinin uygunluk düzeyi nedir?
n.1. Bildirici cümleler,
n.2. Açıklayıcı cümleler,
n.3. Emredici/yasaklayıcı cümleler,
n.4. Eleştirici cümleler,
n.5. Öğüt verici cümleler,
n.6. Olumlu cümleler,
n.7. Olumsuz cümleler,
n.8. Devrik cümleler,
n.9. Soru cümleleri,
n.10. Hayret cümleleri,
o) Cümle uzunluğu uygun mudur? (6-8 kelime arası en uygun)
ö) Kavramlar/Kelimeler:
ö.1. Cemaatin düzeyi gözetilerek anlaşılır kelimeler seçilmiş midir?
ö.2. Telaffuzu zor kelimelerden kaçınılmış mıdır?
ö.3. Anlaşılmaması muhtemel kelime ve kavramlar yeterince açıklanmış mıdır?
p) Hutbenin uzunluğu anlaşılırlık açısından uygun mudur?
r) Müjde ve uyarı dengesi gözetilmiş midir?
s) Hutbede imla kurallarına uyulmuş mudur?
ş) Hutbenin muhtevası Kur’an, Sünnet ve bilimsel gerçeklerle uyumlu mudur?
t) Kur’an, sünnet ve bilimsel gerçeklerle uyumlu mudur?
u) Milli birlik ve bütünlüğü zedeleyici ifadelerden kaçınılmış mıdır?
ü) Kişi veya grupları tahkir edici ifadeler var mıdır?
v) Ön yargılı ve politik ifadelerden, polemiklerden kaçınılmış mıdır?
y) Henüz netleşmemiş görüşlere yer verilerek gereksiz tartışmalara ve huzursuzluğa sebep olabilecek hususlar var mıdır?
z) Hutbe, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın toplumu inanç, ibadet ve ahlak konularında aydınlatma göreviyle bağdaşır nitelikte midir?
VEDA HUTBESI
Hz. Peygamber (a.s.) ‘in, 7 Mart 632 (hicri 10. Yıl) yılında yaptığı Veda Haccı’nda sayıları yüz on dört bini bulan hacıya hitaben îrad ettiği hutbedir. İnsan hakları açısından Veda Hutbesi, İslâm’ın önemli kaynaklarından birisi sayılır. Veda Hutbesi, Hz. Peygamberin 23 yıldan beri yaptığı ilahi duyurunun ana noktalarını bir kez daha vurgulayan, hatta denilebilir ki, ilahi mesajın özünü, temel hedeflerini özetleyen bir konuşmadır.
Veda Hutbesi’nin içeriğini, iç içe geçmiş gittikçe genişleyen daireler biçiminde tasvir etmek mümkündür. En içteki dairede birey yer alır. Onu kuşatan dairelerde ise, aile, toplum ve bütün insanlık bulunmaktadır. Veda Hutbesinde yer verilen birçok konudan bazıları şöyledir: Tevhid, sosyal ve ekonomik düzenlemeler, güven ve itimad, kadın hakları, kölelik ve evrensel kardeşlik vb.
Hz. Peygamber (a.s.) bu son hutbesinde, bundan sonra bir daha hac edemeyeceğini bildirip vefatının yaklaştığını ima ettiği, sonraki gelen günler de onun bu sözlerini doğruladığı için bu hacca Veda Haccı, bu hac esnasında îrad ettiği hutbeye de Veda Hutbesi adı verildi. Veda Hutbesi her ne kadar tek bir hutbe imiş gibi kabul edilmekteyse de, gerçekte bu hutbe, Arafat’ta, Mina’da ve bir gün sonra yine Mina’da olmak üzere arafe günü ile bayramin birinci ve ikinci günlerinde parça parça îrad edilmiştir. Değişik yer ve zamanda îrad buyrulduğu için de hutbe, birçok kişi tarafından birbirinden farklı şekillerde rivayet edilmiş; kişinin ya da grubun duyduğunu diğerleri işitmediğinden, hutbenin tamamının biraya toplanmasında bu farklı rivayetlerden yararlanılmış ve daha sonraki yıllarda bu üç ayrı yer ve zamanda buyurulan hutbe tek bir hutbe olarak biraraya getirilmiştir.
Rasûlüllah’in bu son haccından bir yıl önce nâzil olan Tevbe sûresinde, müşriklerin pis olduğu ve bu yıldan sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmamaları emredildiği için, Veda Haccı’nda Mekke’de sadece Müslümanlar vardı, hutbeyi de yalnızca Müslümanlar dinlemişti. Zaten Mekke’nin fethinden sonra müşriklerin sayısı parmakla sayılacak kadar azalmıştı. Rasûlüllah, Medine’den kendisiyle birlikte yola çıkan yüzbin civarındaki ashâbıyla Mekke’ye haccetmek için geldiklerinde bir yıl önceki uyarı sebebiyle Mekke’de müşrik kalmamıştı; çoğunluk Müslüman olurken Mekke’yi terkedenler de vardı. Rasûlüllah, haccın bütün erkânını bizzat kendisi yaparak Müslümanlara öğretmiş, İslâm’ın hac konusundaki emirleri de böylece tamamlanmıştı. İslâm’ın tamamlandığını bildiren bazı âyetler de bu Veda Haccı’nda nâzil oldu.
Cahiliye döneminde dışarıdan gelen hacılar Arafat’ta vakfeye dururken, Kureyş eşrafi diğer insanlardan üstün olduklarını belli edercesine Arafat yerine Müzdelife’de vakfeye dururlardı. Rasûlüllah cahiliye döneminin bu sınıf üstünlüğüne dayalı âdetini ortadan kaldırdı ve bütün hacılar gibi Arafat’ta vakfeye durdu. Rasûlüllah’a orada bu dinin tamamlandığı su âyet-i kerimeyle müjdelendi: “Ey Mü’minler, su küfreden müşrikler bugün dininizi söndürmekten ümitlerini kesmişlerdir. Artık bundan böyle onlardan korkmayınız; ancak benden korkunuz. Bugün dininizi kemale erdirdim ve size ihsan ettiğim nimetimi tamamladım. Din olarak da size İslâm’ı seçtim”. Dinin kemale erdirilmesine bütün Müslümanlar sevinirken yalnızca Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer, bunun, Hz. Peygamber’in vefatının yaklaştığına delalet ettiğini anlamışlar ve gözlerinden yaşlar akmıştı. Gerçekten de bundan sonra Rasûlüllah seksen iki gün yaşamış ve vefat etmiştir.
Arafat’ta yüz binin üzerindeki hacıya hitaben bir hutbe îrad eden Rasûlüllah sesinin bütün hacılar tarafından işitilmesi için belli mesafelerde gür sesli sahabilerden bazılarını görevlendirdi. Rasulüllah’ın sözlerini tekrar eden bu kişiler hutbenin bütün hacılar tarafından duyulmasını sağlıyorlardı. Devesi Kusva’nın sırtında olduğu halde Rasûlüllah şu hutbeyi îrad etti:
“Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz. Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedi olarak bir daha buluşamayacağım. Ey İnsanlar bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz nasıl mübarek bir şehir ise; canlarınız, mallarınız, ırzlarınız da öyle mukaddestir, her türlü saldırıdan emindir. Ashabım! Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hal ve hareketinizden sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski dalâletlere dönüp birbirinizin boynunu vurmayın. Bu vasiyetimi burada bulunanlar bulunmayanlara bildirsin Olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi anlayarak muhafaza etmiş olur.
Ey ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin. Fa izin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımız altındadır. Lakin borcunuzun aslın vermek gerekir. Ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız. Allah’ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Cahiliyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmuttalib’in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir.
Ashabım! Cahiliyet devrinde güdülen kan davaları da tamamen ortadan kaldırılmıştır,’ ilk kaldırdığım kan davası da Abdulmuttalib’in torunu (yeğenim) Rebîa’nın kan davasıdır.
Ey İnsanlar! Bugün şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden nüfuz ve saltanat gücünü ebedi surette kaybetmiştir. Fakat bu kaldırdığım şeyler haricinde küçük gördüğünüz işlerde de ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan sakınınız.
Ey İnsanlar! Kadınların haklarına riayet etmenizi ve bu hususta Allah’ tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah’ın emaneti olarak aldınız. Ve onların namuslarını ve ismetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; onların, aile şerefini koru malları ve evlerinizi sizin hoşlanmadığınız hiç kimseye açmamaları, çiğnenmemeleridir. Eğer onlar, razı olmadığınız herhangi bir kimseyi evinize alırlarsa onları hafif bir şekilde dövebilir, azarlayabilirsiniz. Kadıların da sizin üzerinizdeki hakları; örfe göre her türlü giyim ve yiyeceklerini temin etmenizdir. Ey mü’minler, size bir emanet bırakıyorum ki siz ona sımsıkı sarıldıkça yolunuzu hiçbir zaman şaşırmazsınız. O emanet Allah’ın kitabı Kur’ândır.
Ey mü’minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi muhafaza ediniz. Müslüman müslümanın kardeşidir ve bütün Müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz, başkasına helal değildir. Ancak gönül hoşluğuyla verilen başka. Ashabım! Nefsinize de zulmetmeyiniz. Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır:
Ey insanlar! Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını vermiştir. Varis için vasiyete gerek yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zinakâr için mahrumiyet cezası vardır. Babasından başkasına nesep iddia eden soysuz yahut efendisinden başkasına uymaya kalkan nankör, Allah’ın gazabına, meleklerin lanetine ve bütün Müslümanların düşmanlığına uğrasın. Cenab-ı Hak bu insanların ne tevbelerini ne de şehadetlerini kabul eder.”
Rasûlüllah sözlerinin burasında dinleyenlere sordu: “Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar. Ne dersiniz?” Ashab-ı Kiram cevap verdi:
“Allah’ın risâletini tebliğ ettin; risalet görevini yerine getirdin, bize vasiyyet ve nasihatte bulundun diye şehadet ederiz.” Rasûlullah şehadet parmağını göğe kaldırarak üç kez “Şahit o! ya Rab! Şahit o! ya Rab! Şahit ol ya Rab!” buyurarak Arafat’taki hutbesini bitirdi.
Hz. Peygamber güneş batıncaya kadar vakfede durdu. Tam buradan inmeye karar vereceği bir anda yukarıda zikredilen Mâide sûresinin üçüncü âyeti nazil oldu. Daha sonra devesine binen Rasûlüllah yavaş adımlarla Arafat’tan inerek Müzdelife’ye geldi. Burada bir ezan iki kamet ile akşam ve yatsı namazlarını birleştirerek kıldı. Ve istirahata çekildi. Sabah olunca cemaatle birlikte sabah namazını kaldı ve ortalık iyice ağardıktan sonra Müzdelife’den Cemretü’l Akabe mevkiine geldi. Şeytan taşlamadan sonra Mina’ya geçen Rasûlüllah burada da Veda Hutbesi’nin diğer bölümünü irad etti. Allah’a hamdü senadan sonra devamla:
“Ey insanlar! Sizi Allah’ın kitabına bağlayan peygamberinizin sözlerini iyi dinleyiniz, ona itaat ediniz. Hac ibadetinizin bütün hareketlerini benden gördüğünüz gibi ifa ediniz. Öyle sanıyorum ki, ben bu seneden sonra bir daha haccedemem. ” Rasûlüllah bundan sonra halkla sorulu cevaplı sürdürdüğü hutbesini: “Ey insanlar! Ayların yerini değiştirerek geri bırakmak inkârda aşırı gitmektir. Kafirler böyle yapmakla doğru yoldan saptılar. Allah’ın haram kıldığı ayların sayısını uygun yapmak için, bir yıl haram ayını helal, diğer yıl onu haram sayarlar. Böylece Allah’ın haram kıldığını helal kabul ederler. Zaman, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı gün gibi aynı duruma döndü. Allah’ın katında ayların sayısı on ikidir. Bunların dördü mukaddes (haram) aylardır ki üçü arka arkaya gelen Zilkade, Zilhicce ve Muharrem, dördüncüsü de Cemaziyelahir ile Şaban’ın arasındaki Receb’tir. Ey mü’minler! Bu ay hangi aydır?”
-Allah ve Rasûlü daha iyi bilir.
“-Zilhicce ayı değil midir?”
-Evet Zilhiccedir.
“-Bu içinde bulunduğumuz belde hangi beldedir?”
-Allah ve Rasûlü daha iyi bilir.
-Mekke Şehri değil midir?”
-Evet Mekke’dir.
“-Bugün hangi gündür?
-Allah ve Rasûlü daha iyi bilir.
“Yevmü’nnahr (kurban kesme günü) değil midir?”
-Evet yevmünahr’dır. Bu diyalogdan sonra Rasûlüllah sahabelere dönerek “Şu halde iyi bilin ki; bu şehrinizde, bu beldenizde, bu gününüzün mukaddes (haram) olduğu gibi birbirinize kanlarınızı dökmek, mallarınızı haksız yere olmak, namuslarınızı kirletmek de haramdır, her türlü saldırıdan masumdur. Muhakkak ki, siz Rabbinize kavuşacaksınız, o zaman bütün bu işlerden sorulacaksınız.
Ey İnsanlar! Aklınızı başınıza alında benden sonra birbirinizin boynunu vuracak şekilde dalâlete, vahşete düşerek cahiliye devrine dönmeyin. Ey insanlar! Bu nasihatlerime kulak verip bunları burada hazır bulunanlarınız burada bulunmayanlara tebliğ etsin. Olabilir ki, kendisine tebliği edilen kimse burada bulunup işiten bir kısım kimseden daha iyi anlayıp bellemiş olur” ardından Rasûlüllah iki kez:
” Tebliğ ettim mi?” buyurdu.
Sahabîler:
Evet ettin, deyince O;
“Şahit ol ya Rab!” dedi ve tekrar hatırlattı: “Burada bulunanlar bulunmayanlara tebliğ etsin. “
KUSS B. SÂİDE’NİN HİTABESİ
İslamiyetten önce Arabistan’da yaşayan Iyad kabilesinin ileri gelenlerinden ve Ünlü hatiplerden. Allah Teala’nın bir olduğuna inanır ve herkesi İsmail (a.s.)’ın dinine uymaya çağırırdı.
Eski Arap edebiyatında fesahat ve belagatta Ünlü olan Kuss bin Saide, Peygamberimiz Muhammed (a.s.)’ın, peygamber olarak gönderilmesinden birkaç sene önce, onun geleceğini müjdelemiş ve insanlara ona tabi olmayı ısrarla belirtmiştir. Konuşurken kılıca veya bastona dayanarak hitabederdi. Peygamber efendimiz geleceğini müjdelediği Ünlü hutbesini o zaman kurulan ve Sûk-ı Ukâz (Ukâz Panayırı) denilen yerde büyük bir kalabalığa karşı, kızıl bir deve üzerinde okudu. Okuduğu bu hutbeyi, Ünlü şairler, Arap belagatçıları ve Peygamberimiz orada bulunup dinlemişti. Henüz o sırada kendisine peygamberlik verilmemişti.
Kainatın Efendisine peygamberlik vazifesinin verilmesinden birkaç yıl önceydi. Arabın Cahiliyye Devrinde iki meşhur panayırından biri olan Hicaz’daki “Sûk-ı Ukâz”, renk renk yüzlerce insanla dolup taşmıştı. İçlerinde pek çok Arap beliğleri de vardı. Bu sırada kızıl tüylü bir deve üstünde yüz yaşını aşmış bir pir-i fani peydahlandı. Gözleri çukura kaçmış, yaşlılıktan iki büklüm olmuş, fakat ruhu aydınlık bu süvari, Iyad kabilesinin büyüğü Kuss b. Saide idi. Cenab-ı Hakkın varlık ve birliğine, haşir ve neşre inanan Kuss, Arapların şairi, hatibi ve hakimi idi. Fesahatı ile dillere destan olmuş bu zat, dikkat kesilmiş ve derin sükuta dalmış yüzlerce insana beligane şöyle hitap ediyordu:
“Ey insanlar!
Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz! İbret alınız! Yaşayan ölür, ölen fena bulur. Olacak neyse olur. Yağmur yağar, otlar biter; çocuklar doğar, annelerinin ve babalarının yerini alır. Derken hepsi ölüp gider. Hâdiselerin ardı arası kesilmez. Hepsi birbirini kovalar.
Kulak tutunuz, dikkat kesiliniz; gökte haber, yerde ibret alınacak şeyler var. Yeryüzü bir büyük divan, gökyüzü bir yüksek tavan. Yıldızlar yürür, denizler durur. Gelen kalmaz, giden gelmez. Acaba vardıkları yerden hoşnut olup da mı kalıyorlar? Yoksa orada kalıp da uykuya mı dalıyorlar?
Yemin ederim, yemin ederim ki, Allah’ın indinde bir din vardır ki, şimdi içinde bulunduğunuz dinden daha sevgilidir. Ve Allah’ın gelecek bir peygamberi vardır ki, gelmesi pek yakındır. Gölgesi başınızın üstüne geldi. Ne mutlu o kimseye ki, ona iman eder; O da kendisine hidayet eyleye! Yazıklar olsun Ona isyan ve muhalefet edecek bedbahta! Yazıklar olsun O’na isyan ve muhalefet edecek bedbahta!
Ey İnsanlar!
Hani ya babalar, dedeler, atalar? Nerede soy sop? Hani o süslü saraylar ve mermer binalar yükselten Ad ve Semûd kavimleri? Hani ya, dünya varlığından gururlanıp da kavmine, ‘Ben sizin en büyük Rabbiniz değil miyim?’ diyen Firavun’a Nemrud?” Onlar, zenginlikçe, kuvvet ve kudretçe sizden çok daha üstün idiler. Ne oldular?
Bu yer onları, değirmeninde öğüttü, toz etti, dağıttı. Kemikleri bile çürüyüp dağıldı. Evleri yıkılıp ıssız kaldı. Yerlerini, yurtlarını şimdi köpekler şenlendiriyor. Sakın, onlar gibi gaflete düşmeyin! Onların yolundan gitmeyin! Her şey fanidir. Baki olan ancak Allah’dır ki O, birdir, şerîki ve nazîri yoktur. İbadet edilecek ancak O’dur, doğmamış ve doğurmamıştır.
Evvel gelip geçenlerde, bize ibret alacak şey çoktur. Ölüm bir ırmaktır. Girecek yerleri çok, ama çıkacak yeri yoktur. Büyük, küçük hep göçüp gidiyor. Giden geri gelmiyor. Kesinlikle bildim ki, herkese olan, size ve bana da olacaktır.”
Gariptir ki, bu muazzam hitabesini verip, Hâtemü’l-Enbiyânın pek yakında geleceğini haber veren Kuss bin Sâide, o anda kendisini dikkatle dinleyenler arasında geleceğinden söz ettiği zâtın bulunduğundan habersiz idi.
Cahiliyye Devrinde Cenâb-ı Hakkın kalblerine hidâyet ihsan ettiği bahtiyarlardan biri olan Kuss bin Sâide’nin bu hitabesinden az zaman sonra Kâinatın Efendisine nübüvvet ve risâlet geldi.
Fakat, Kuss, bu sırada hayata gözlerini yummuştu. Haliyle, pek yakında geleceğini müjdelediği Efendimizle görüşmek kendisine nasip olmadı.
Aradan yıllar geçti.
Benî İyad’ın müvahhid ve Hz. İsâ’nın dinine mensup bulunan büyüğü Carud bin Alâ adındaki zât, kavminin ileri gelenleriyle birlikte vasıflarını öğrenmek üzere Resûlullah Efendimizin huzuruna vardı. Peygamber Efendimize ne ile gönderildiğini sorup öğrendikten sonra, “Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, senin vasfını İncil’de buldum. Seni, Meryem’in oğlu müjdeledi. Sana devamlı selâm olsun ve seni gönderen Allah’a da hamdolsun. Elini uzat. Ben şehâdet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur ve sen Allah’ın Resûlüsün” diyerek Müslüman oldu. Onu takiben de diğer arkadaşları İslâmiyete girdiler. Bu durumdan fazlasıyla memnun olan Fahr-i Kâinat Efendimiz sordu:
“İçinizde Kuss bin Saide’yi bilen var mı?”
Carud:
“Elbette yâ Resûlallah,” dedi, “hepimiz onu biliriz. Hususan ben, hep onun yolunda gidenlerdenim.”
Bunun üzerine Resûl-i Zişân Efendimiz şöyle buyurdular:
“Kuss bin Sâide’nin bir zamanlar “Sûk-ı Ukaz” da bir deve üzerinde, ‘Yaşayan ölür, ölen fenâ bulur, olacak neyse olur’ diye okuduğu hutbesi hiç hatırımdan çıkmaz. O, bir hayli söz daha söylemişti. Zannetmem ki, hepsi hatırımda kalmış olsun.”
Mecliste hazır bulunan Hz. Ebû Bekir (r.a.) atılarak,
“Yâ Resûlallah,” dedi, “ben de o gün Sûk-ı Ukâz’da hazırdım. Kuss bin Sâide’nin söylediği sözler hep hatırımdadır. Müsaade buyurursanız okuyayım.” Sonra da mezkûr hutbeyi başından sonuna kadar huzur-u Risâlette okudu. Bunun üzerine heyetten de bir kişi ayağa kalktı ve Kuss’un şiirlerinden bir kaçını daha okudu. Bu şiirlerinde de o, Harem-i Şerifte Hâşimoğullarından Muhammed (a.s.)’in peygamber gönderileceğini açıkça zikir ve beyan etmişti.
HUTBE DUALARI
Hatip minbere çıkmadan basamakların önünde durarak ellerini açar ve şu duayı okur:
اَللَّهُمَّ افْتَحْ عَلَيْنَا اَبْوَابَ رَحْمَتِكَ وَيَسِّرْ عَلَيْنَا خَزَائِنَ فَضْلِكَ وَكَرَمِكَ يَا أَكْرَمَ اْلأَكْرَمِينَ وَيَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِين
Anlamı: “Ey cömertlerin en cömerdi ve ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allah’ım! Bize rahmet kapılarım aç; iyilik ve kereminin hazinelerine ulaşmamızı bize kolaylaştır.”
Dua bitince ellerini yüzüne sürer ve sağ ayağı ile ilk basamağa adımını atar, sol ayağını onun yanma almak suretiyle bu şekilde üçüncü basamağa kadar çıkar.
Üçüncü basamakta durarak şu duayı okur:
رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي، وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي، وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي، يَفْقَهُوا قَوْلِي
رَبِّ قَدْ آتَيْتَنِي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنِي مِنْ تَأْوِيلِ الأَحَادِيثِ
رَبِّ زِدْ نِي عِلْمًا وَفَهْمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ
Anlamı: “Rabbim! Gönlüme ferahlık ver. İşimi kolaylaştır. Dilimdeki tutukluğu çöz ki sözümü anlasınlar. Rabbim! Gerçekten bana mülk verdin ve bana sözlerin yorumunu öğrettin. Rabbim! İlmimi ve anlayışımı artır ve beni sâlihlerden eyle!”
Dua bitince ellerini yüzüne sürer ve aynı şekilde yedinci basamağa çıkar.
Yedinci basamakta da ellerini açarak şu duayı okur:
اَللَّهُمَّ هَذَا الشَّانُ لَيْسَ بِشَانِي، وَهَذَا الْمَكَانُ لَيْسَ بِمَكَانِي
اَللَّهُمَّ يَسِّرْ لِي أَمْرِي، وَتَقَبَّلْهُ مِنِّي، وَسَلاَمٌ عَلَى جَمِيعِ اْلأَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَلِينَ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ.
Anlamı: Allah’ım! Bu şerefi ben elde etmedim, sen verdin; bu makamı, ben kazanmadım, sen verdin. Allah’ım! İşimi kolaylaştır ve yaptığım işi kabul eyle! Bütün nebi ve resullere selam olsun. Bütün kâinatın sahibi Allah’a hamd olsun.
Dua bitince cemaate döner, oturur ve okunacak olan iç ezanı dinler.
Ezan bittikten sonra hatip ayağa kalkarak hutbenin birinci bölümünün Arapça kısmını oluşturan şu metni okur:
اَلْحَمَدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ، وَالصَّلاَةُ وَالسِّلاَمُ عَلَى رَسوُلِنَا مُحَمَّدٍ، وَعَلَى آلِهِ وَاَصْحَابِهِ أَجْمَعِينَ، نَشْهَدُ أنْ لاَ اِلَهَ إلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، وَنَشْهَدُ أنَّ سَيِّدَنَا مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ،
أمَّا بَعْدُ فَيَا عِبَادَ اللهِ ! إتَّقُوا اللهَ وَاَطِيعُوهُ، إنَّ اللهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْــــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ:
(Konu ile ilgili âyeti okur ve ardından “صَدَقَ اللهُ الْعَظِيمُ” der) .
وَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:
(Konu ile ilgili hadis okur ve ardından ” صَدَقَ رَسُولُ اللهِ فِيمَا قَالَ أََوْ كَمَا قَالَ ” der)
Hutbe Duasının Anlamı:
“Her türlü övgü âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Salât ve selam Peygamberimiz Muhammed (a.s.)’a ehli ve ashabının hepsine olsun. Biz tanıklık ederiz ki bir tek Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı yoktur. Yine tanıklık ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir.
Ey Allah’ın kulları! Allah’a karşı gelmekten sakının, O’na itaat edin. Şüphesiz Allah, mutttakilerle beraberdir ve işleri ve görevleri en güzel biçimde yapanlarla beraberdir”.
Hatip bundan sonra hutbenin Türkçe kısmını okur (Yaklaşık 5 Dakika).
Hutbe Türkçe metni bittikten sonra;
قَالَ عَلَيْهِ الصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ: اَلتَّائِبُ مِنَ الذََّنْبِ كَمَنْ لاَ ذَنْبَ لَهُ، أَسْتَغْفِرُ اللهَ العَظِيمَ وَأَتُوبُ إلَيْهِ، وَأسْألُ اللّهَ لِي وَلَكُمُ التَّوْفِيقَ
Anlamı: “Peygamber (a.s.); “Günahına tövbe eden hiç günah işlemeyen kimse gibidir” buyurmuştur. Yüce Allah’tan bağışlanmamı diler, O’na tövbe ederim. Kendim ve sizin için basan dilerim şeklinde dua okur. Sonra oturarak şu duayı okur:
بَارَكَ اللهُ لَنَا وَلَكُمْ وَلِسَائِرِ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ، وَالْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَاتِ، اَلْأَحْيَاءِ مِنْهُمْ وَاْلأَمْوَاتِ،
إِِنَّهُ سَمِيعٌ قَرِيبٌ مُجِيبُ الدَّعَوَاتِ
Anlamı: Allah’ım! Bize, ölü ve diri, kadın ve erkek bütün Mümin ve Müslümanlara bereketini artır. Zira sen duaları işitir ve kabul edersin.
Sonra ayağa kalkar ve ikinci hutbeye başlar:
اَلْحَمْدُ للّهِ حَمْدَ الْكَامِلِينَ، وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلَى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَاَصْحَابِهِ أَجْمَعِينَ،
فَقَالَ اللّهُ تَعَالَى: إنَّ اللّهَ وَمَلَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ، يَا أيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيُهِ وَسَلمِّوُا تَسْلِيمًا
Sesi biraz kısarak şöyle devam edilir:
اللهُمَّ صَلَّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ، كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى إبْرَاهِيمَ وَعَلَى آلِ إبْرَاهِيمَ، إنَّكَ حَمِيدٌ مَجيِدٌ،
وَبَارِكْ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ، كَمَا بَارَكْتَ عَلَى إبْرَاهِيمَ وَعَلَى آلِ إبْرَاهِيمَ، إنَّكَ حَمِيدٌ مَجيِدٌ.
اللّهُمَّ انْصُرْ مَنْ نَصَرَ الدِّينَ، وَاخْذُلْ مَنْ خَذَلَ الْمُسْلِمِينَ، اللّهُمَّ أَيِّدْ كَلِمَةَ الْحَقِّ وَالدِّينِ.
Hutbe Duasının Anlamı:
Kâmil anlamda Allah’a hamd ederim. Salât ve selâm Peygamberimiz Muhammed’e, bütün aile fertlerinin ve ashabının- üzerine olsun. Yüce Allah; ‘Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler.’ Siz de ona salât edin, selam edin” buyurmuştur.
Allah’ım! Muhammed’e ve Muhammed’in ev halkına rahmet eyle; şerefini yücelt. İbrahim’e ve İbrahim’in ailesine rahmet ettiğin gibi. Şüphesiz övülmeye lâyık yalnız sensin, şan ve şeref sahibi de sensin.
Allah’ım! Muhammed’e ve Muhammed’in ailesine hayır ve bereket ver. İbrahim’e ve İbrahim’in ailesine verdiğin gibi. Şüphesiz övülmeye lâyık yalnız sensin, şan ve şeref sahibi de sensin.
Türkçe olarak da şu duayı okur:
Allah’ım! İslâm’a ve Müslümanlara yardım et! Devletimizi, ülkemizi ve milletimizi her türlü tehlikeden koru! Bize dünya ve âhirette iyilik, güzellik ve nimetler ihsan eyle! Bizi, ana-babamızı ve bütün Müminleri bağışla! Şüphesiz sen dualarımızı işitir ve kabul edersin!
Daha sonra,
Yüksek sesle عِبَادَ الله! اِتَّقُوا اللهَ وَاَطِيعُوهُ der ve Nahl Suresinin 90. ayetini okur:
(İçinden okur) أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْــــمِ اللهِ الرَّحْمَـنِ الرَّحِيمِ:
إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ وَإِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَى، وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِ، يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ.
Anlamı:
Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım. Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla. “Şüphesiz Allah, adaleti, ihsanı / yararlı amelleri en güzel bir şekilde yapmayı, akrabalara yardım etmeyi emreder; her türlü edepsizlik ve çirkinliği, haram ve kötülüğü, azgınlık ve zulmü ise yasaklar. O, düşünüp futasınız diye size böyle öğüt vermektedir”.

Hatip, hutbeyi bu şekilde tamamladıktan sonra minberden sol ayakla inmeye başlar ve namaz kıldırmak üzere mihraba geçer.
RAMAZAN BAYRAMININ HUTBE DUALARI
اللهُ أَكْبَرُ، اللهُ أَكْبَرُ، لاَ إلهَ إلاّ اللهُ وَاللهُ أَكْبَرُ، اللهُ أَكْبَرُ وَلِلهِ الْحَمْدُ. اَلْحَمْدُ لِلهِ، اَلْحَمْدُ لِلهِ، اَلْحَمْدُ لِلهِ الَّذِي مَنَّ عَلَيْنَا بِالإيمانِ وَالْإِسْلاَمِ، وَعَلَّمَ دِينَنَا بِرِسَالَةِ سَيِّدِ الْأَنَامِ، وَجَعَلَ يَوْمَ الْعِيْدِ إِفْطَارًا لِمَنْ صَامَ.
وَ كَبِّرُوا اللهَ تَكْبِيرًا

الحَمْدُ لِلّهِ الذِي أثَابَنَا بِثَوَابِ الصِّيَامِ وَالقِيَامِ، وَلاَ يَقْطَعُ نِعْمَتَهُ عَنَّا بِالْمَعَاصِي وَالآثَامِ، َويَسْتَغْفِرُونَ لَنَا وَيَدْعُونَ رَبَّنَا لِدُخُولِنَا الْجِنَانَ الْمَلاَئِكَةُ اْلكِرَامُ .
وَ كَبِّرُوا اللهَ تَكْبِيرًا

سُبْحَانَ الََّذِي قَدَّرَ الْأقْوَاتَ، سُبْحَانَ الّذِي أَجَابَ الدَّعَوَاتِ، سُبْحَانَ الَّذِي بَعَثَ الأمْوَاتِ
وَ كَبِّرُوا اللهَ تَكْبِيرًا
KURBAN BAYRAMININ HUTBE DUALARI
اللهُ أَكْبَرُ اللهُ، أَكْبَرُ، لآ إلهَ إلاّ اللهُ وَاللهُ أَكْبَرُ، اللهُ أَكْبَرُ وَلِلهِ الحَمْدُ. اَلْحَمْدُ لِلّهِ كَثِيرًا، وَسُبْحانَ اللهِ بُكْرَةً وَأَصِيلاً، وَاللهُ أَكْبَرُ كَبِيرًا، مَانَحَرَتِ النَحَائِرُ، وَطَافَ بِالْبَيْتِ زَائِرٌ، أُولَئِكَ يُؤْتَوْنَ أَجْرَهُمْ مَرَّتَيْنِ بِمَا صَبَرُوا، وَيَدْرَؤُنَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ، وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ.
وَ كَبِّرُوا اللهَ تَكْبِيرًا

سُبْحَانَ الَّذِي جَعَلَ هَذَا الْيَوْمَ عِيدًا سُعَادًا.
وَ كَبِّرُوا اللهَ تَكْبِيرًا

قالَ يَا أَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ، سَتَجِدُنِي إنْ شَاءَ اللهُ مِنَ الصَّّابِرِينَ.
وَ كَبِّرُوا اللهَ تَكْبِيرًا
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْــــمِ اللهِ الرَّحْمَـنِ الرَّحِيمِ:”إنَّا أَعْطَيْنَاكَ اْلكَوْثَرَ، فَصَلِّ لِرَبِّكَ، وَانْحَرْ إنَّ شَانِئَكَ هُوَالأبْتَرُ، صَدَقَ اللهُ اْلعَظِيمُ .”
HİTABETLE İLGİLİ BAZI FAYDALI BİLGİLER
• Yetki sahibi olduğunuz bir konu seçin veya o konuda yetki elde etmeden konuşmayınız.
• Konu ile ilgili hatırınıza gelen bütün soruları alt alta yazınız ve size hazırladığınız bu konuda sorulabilecek bütün soruları düşünün.
• Sorulara teker teker cevap vermeye çalışınız.
• Konuşmalarınızda birden bire bütün teferruata değinmeyiniz.
• Söylemek istediğiniz şeyleri önem ve mantık sırasına göre düzenleyiniz.
• İlk ve son sözlerinizin kısa ve hatırda kalacak şekilde söylemeye dikkat ediniz.
• Ortaya koyacağınız fikir ve rakamlar doğru olmalıdır.
• Konuşmanızın ağırlıklı olarak olumlu, yapıcı ve ümit verici tarzda olmasına dikkat ediniz.
• Konuşmanızda vurgulayıcı sözcükler seçiniz ve konuşmayı mümkün olduğunca kısa yapınız.
• İyi konuşmaları ve yazıları okuyunuz.
• Konuşmanın monoton (tekdüze) olmamasına dikkat ediniz. Konuşmalarınız renkli, canlı ve içtenlik bakımından küçük bir çocuğun konuşmasına benzemelidir.
• Kimsenin konuşmasını kopya ve taklit etmeyiniz. Hata yapmaktan korkmayınız. Hatalarınızdan ders alın ve bir daha tekrar etmeyiniz.
• Konuşmanız başkasını değil, sizin kendi kişiliğinizi yansıtmalıdır.
• Konuşmanız bittikten sonra varsa eksikleriniz yüzünden ve tam istediğiniz gibi olmadı diye üzülmeyiniz.

HUTBE DEĞERLENDİRME FORMU

Hutbeyi hazırlayanın:
Adı – soyadı:
Görevi ve görev yeri:
Değerlendirme Puanları: 3 2 1 0
1- Hutbenin içeriğine uygun bir adlandırma yapılmış mıdır? Tamamen Büyük Ölçüde Kısmen Hayır
2- Problem/alt problemler açıkça belirtilmiş midir? Tamamen Büyük Ölçüde Kısmen Hayır
3- Problem, bir hutbe için uygun mudur? (az/çok) Tamamen Büyük Ölçüde Kısmen Hayır
4- Problem, zamana ve gündeme uygun mudur? Tamamen Büyük Ölçüde Kısmen Hayır
5- Problem, yöre halkının beklenti ve ihtiyaçlarını karşılayıcı mıdır? Tamamen Büyük Ölçüde Kısmen Hayır
6- Hutbenin muhtevası, öngörülen kazanımları edindirecek nitelikte midir? Evet Büyük Ölçüde Kısmen Hayır
7- Kazanımlar problem cümlesi ile örtüşmekte midir? Tamamen Büyük Ölçüde Kısmen Hayır
8- Kazanımlar, hutbenin öne çıkan niteliği ile örtüşmekte midir? Tamamen Büyük Ölçüde Kısmen Hayır
9- Hutbenin ifade ve üslubu bu temel niteliğe uygun mudur? Tamamen Büyük Ölçüde Kısmen Hayır
10- Hutbenin sonucu, kazanımları özetler nitelikte midir? Tamamen Büyük Ölçüde Kısmen Hayır

11- Kaynaklar usulüne göre belirtilmiş midir? Tamamen Büyük Ölçüde Kısmen Hayır
12- Seçilen ayet ve hadisler kazanımlara uygun mudur? Tamamen Büyük Ölçüde Kısmen Hayır
13- Seçilen ayet ve hadisler hutbenin öne çıkan niteliğine uygun mudur? Tamamen Büyük Ölçüde Kısmen Hayır
14- Seçilen ayet ve hadisler uygun yerde verilmiş midir? Tamamen Büyük Ölçüde Kısmen Hayır
15- Hutbenin dili, öne çıkan niteliği ile uyuşmakta mıdır? Tamamen Büyük Ölçüde Kısmen Hayır
16- Hutbede kullanılan ben/biz, sen/siz, o/onlar dilinin ağırlığı ve uygunluğu, Tamamen Büyük Ölçüde Kısmen Hiç
17- Cümle uzunlukları uygun mudur? (6- 8 kelime arası en uygun) Tamamen Büyük Ölçüde Kısmen Hiç
18- Hutbenin dili cemaatin anlayacağı şekilde açık mıdır? (Cemaatin dili) Tamamen Büyük Ölçüde Kısmen Hayır
19- Hutbenin uzunluğu, konunun anlaşılırlığı ve süre açısından uygun mu? Tamamen Büyük Ölçüde Kısmen Hiç
20- Müjde ve uyarı dengesi gözetilmiş midir? Tamamen Büyük Ölçüde Kısmen Hiç
21- Hutbede imla kurallarına uyulmuş mudur? Tamamen Büyük Ölçüde Kısmen Hiç
22- Hutbenin muhtevası Kur’an, sünnet ve bilimsel gerçeklerle uyumlu mudur? Tamamen Büyük Ölçüde Kısmen Hayır
23- Milli birlik ve bütünlüğü zedeleyici, kişi veya grupları tahkir edici, ön yargılı ve politik ifade ve değerlendirmelerden kaçınılmış mıdır? Tamamen Büyük Ölçüde Kısmen Hayır
24- Henüz netleşmemiş görüşlerden, gereksiz tartışmalara ve huzursuzluğa sebep olabilecek hususlardan kaçınılmış mıdır? Tamamen Büyük Ölçüde Kısmen Hayır
25- Hutbe, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın toplumu inanç, ibadet ve ahlak konularında aydınlatma göreviyle bağdaşır nitelikte midir? Tamamen Büyük Ölçüde Kısmen Hayır

DEĞERLENDİRME SONUCU
HUTBE Uygundur Düzeltmelerden sonra okunabilir. Uygun Değildir

NOT:
1. 23, 24 ve 25’nci maddelerden tam puan alamayan veya düzeltilme imkanı bulunmayan hutbeler, diğer maddelerden tam puan alsalar dahi değerlendirmeye alınamazlar.
Bir hutbenin okunabilmesi için verilen puanların toplamının en az 55 olması gerekir.

HUTBE, HÜKMÜ, RÜKNÜ VE ŞARTLARI
Dini hitabet denince öncelikle akla hutbe ve vaazlar gelir. Dolayısıyla biz de bunlardan söz etmeliyiz. Bilindiği gibi hutbe, Cuma ve Bayram günlerinde, hatibin minbere çıkarak, cemaate karşı yaptığı dini konuşmaya denir. Bu faaliyete hatiblik, bu görevi yapan kimseye de hatib (çoğulu: hutabâ) denir.
Cuma namazının sahih olması için hutbe okunması farzdır Bayram hutbeleri ise sünnet- i müekkededir.
Hutbenin bir rüknü vardır, o da “Allah’ı zikretmek” (anmak) tır. İmâm A’zam Ebû Hanîfe’ye göre “Elhamdülillah” veya “Sübhanellâh” veya “Lâ ilahe illallah” demek, yeterlidir. Onul talebeleri olan ve “İmâmeyn” olarak bilinen İmâm Ebû Yûsuf ve İmâm Muhammed’e göre ise bu “zikir”, biraz daha uzun tutulmalı “tehıyyat” duası kadar veya üç âyet uzunluğunda olmalıdır.
Hutbenin sahih olması (geçerli sayılması) için Hanefî Mezhebine göre 5 şart vardır:
1) Hutbe, vakit içinde okunmalıdır. Bu da Cuma namazı, yani öğle vaktidir.
2) Hutbe, Cuma namazından önce okunmalıdır. Namazdan sonra okunan Cuma hutbesi geçersizdir.
3) Herhangi bir konuşma gibi değil, “Hutbe” niyetiyle okunmalıdır.
4) Cemaat huzurunda okunmalıdır. (Üzerine Cuma namazı farz olan en az bir kişinin huzurunda okunmalıdır. Bu “bir kişi” hutbenin şartıdır; Cuma namazı için ise, en az üç erkek cemaat bulunmalıdır. ) .
5) Hutbe ile namaz arası (yemek, içmek vb. namazı bozan) herhangi bir iş ile ayrılmamalıdır.
Bunlar, Hanefî Mezhebine göre aranan şartlardır. Diğer mezheplerin daha başka şartlan da vardır.

HUTBENİN SÜNNETLERİ (ADABI)

Sünnet üzere ve usule uygun olarak sunulacak hutbede, şu hususlara da dikkat etmek gerekir:
1. Hatibin, minbere yakın yerde bulunması.
2. Abdestli olması.
3. Temiz elbise giymesi ve namaz kılabilecek şekilde örtünmüş olması. (Avret yerlerini örtmek vâcibtir) .
4. İstiska (yağmur isteme) ve küsuf (güneş tutulması) duâlarında da iki rekat namazdan sonra hutbe okumak caizdir.
5. Minbere çıkınca, cemaate dönük olarak oturup iç ezanı dinlemesi.
6. Hutbeyi, minberde ayakta ve cemaate dönük olarak etmesi.
7. Hutbeye sessiz olarak okuyacağı Eûzü – Besmele ile başlaması.
8. Hutbeye, sırasıyla “hamdele, şehadet ve salvele” ile başlaması.
9. Hutbeyi, cemaatin işiteceği sesle okuması.
10. Kur’ân’dan bir âyet okuması ve va’zu nasihatte bulması.
11. İki hutbe arasında bir miktar oturması.
12. İkinci hutbeye “hamdele ve salvele” ile başlaması, mü’minlere duâ ve istiğfarda bulunması.
13. Hutbeyi kısa tutması.

HUTBENİN BÖLÜMLERİ

Hamdele, Şehadet, Salvele, Takva ile tavsiye Konuyla ilgili âyet, Konuyla ilgili hadis, Türkçe va’zu nasihat, Arapça bitiriş Oturuş İkinci hutbe Hamdele SalveleMü’minlere duâ Nahl 90. âyet. (Bayram hutbelerinde ise İsrâ son âyet) Minberden iniş.
Hutbe, biri diğerinden kısa bir oturuşla ayrılan iki bölümden meydana gelir:
Birinci Hutbe: Hamdele, şehadet ve salvele ile başlayan Arapça bir mukaddime ile Türkçe konuşma kısmını ihtiva eder.
İkinci Hutbe: Hamdele ve salvele ile mü’minler hakkında yapılan duadan ibarettir.

HUTBE HAZIRLAMADA KUR’AN VE HADiSLERDEN YARARLANMA
(Prof. Dr. Bünyamin ERUL)

Bilindiği gibi, Kur’an ve Sünnet, din, ilim, kültür ve medeniyetimizin en önemli iki kaynağını oluşturur. İslam’ın doğru bir şekilde anlaşılması ve anlatılması, bu iki temel kaynağın doğru anlaşılması kadar, doğru bir şekilde kullanılmasına bağlıdır. Zira Kur’an ve onun açılımı ya da yaşanmış şekli olan Sünnet, İslam’ın teorisi ile pratiğini oluşturmaktadır.
İslam’ın değişik kitlelere anlatım şekillerinden olan davet veya irşad faaliyetlerinde bu iki kaynaktan azami derecede istifade edilmektedir. Oldukça geniş bir konu olan Kur’an ve Sünnet’teki davet yöntemi üzerinde birçok çalışmalar yapılmıştır. Hatta önceki yıllarda Ankara’da gerçekleştirilen bir Kutlu Doğum Sempozyumu sırf bu konuya tahsis edilmiştir.
İrşad hizmetlerinin bizdeki en önemli iki tarzı olan vaaz ve hutbelerde ağırlıklı olarak ayet ve hadisler kullanıldığı malumdur. Burada ele aldığımız konu spesifik olarak hutbe hazırlama olduğuna göre, bu tebliğimizde hutbe hazırlarken Kur’an ve Hadislerden nasıl yararlanılacağı üzerinde duracağız. Bu hususta dikkat etmemiz gereken kurallar nelerdir? Ne gibi bir yönteme başvurmalıyız? Nelere riayet etmeliyiz?
Konuyu iki başlık altında işlememiz yerinde olacaktır:
I. KUR’AN’DAN YARARLANMA
Kur’an, Yüce Rabbimizin bize gönderdiği bir hidayet rehberidir. O, akıl sahipleri için ibretler ve hikmetler; ilkeler ve öğretiler; emirler ve nasihatler; kıssalar ve mev’ızaler içermektedir. Bu yönleriyle Kur’an, başarılı bir hatip veya vaizin, hayatı boyunca vaaz ve hutbelerinde anlatmakla bitiremeyeceği kadar zengin bir hazinedir. Hz. Peygamber’in Medine döneminde en azından Cuma hutbelerinde genellikle Kur’an ayetlerini işlemesi de bunu desteklemektedir.
Hutbe konusunu veya konu ile ilgili ayetleri seçerken olsun, konuyu hazırlarken olsun Kur’an’dan yararlanmada dikkat etmemiz gereken önemli hususlar bulunmaktadır. Biz, bunları şöylece sıralayabiliriz:
f) Hatip, Kur’an’ın içeriğinden haberdar olmalıdır. Bununla kastımız, her hangi bir konu ile ilgili bir ayeti ya da ayetleri, ilgili surelerden kolayca bulabilecek kadar Kur’an’a âşina olmalıdır. Elbette bu, en azından defalarca meal okumayı gerektirecektir. Bunun için ayrıca, meallerdeki indekslerden, fihristlerden, ya da bu konuda müstakil olarak hazırlanmış anahtar kitaplardan yahut CD’lerden yararlanmalıdır.
g) Seçilen ayeti ya da ayetten ne kastedildiğini eldeki meallerden tam olarak anlamak mümkün olmayabilir. Bu tür durumlarda -telif ya da terceme- çeşitli tefsirlere başvurulmalıdır. Ayetin manası netleştikten sonra hutbede kullanılmalıdır.
h) Burada seçilen ayetin, ele alınacak konuyla doğrudan ilgili olmasına, o konuyu tam olarak yansıtmasına dikkat edilmelidir. Çok zayıf ilgiler kurularak, birçok ilahi mesajın buharlaştırılması, -hatta bazen tahrif edilmesi- gibi sakıncalı bir durum ortaya çıkmaktadır. “Ve enfikû fî sebîlillah” kısmını makaslayıp, trafik ile ilgili olarak “Vela tulkû bi eydîkum ile’t-tehluke” ayetinin (2 Bakara 195) okunması gibi.
i) Ayetlerin anlaşılmasında sebeb-i nüzul bilgisi önemli katkı sunacaktır. Dolayısıyla şayet o ayetin inişine sebep olarak gösterilen herhangi bir husus varsa bu bilgiden yararlanılmalıdır. Ancak bu konuda birçok zayıf, hatta uydurma rivayetlerin bulunduğunu ve bunların çeşitli ayetlerle ilişkilendirildiğini bilmek gerekmektedir. 9 Tevbe 75-78 ayetleriyle ilişkilendirilen ve birçok tefsire girmiş olan Sa’lebe kıssası bunun tipik bir örneğini oluşturur.
j) Ayetin öncesi ile sonrası arasındaki akışa (siyak-sibak), konu birliğine, ayetler arası ilişkiye dikkat edilmelidir. Siyak ve sibakından kopartılan bir ayete, sırf lafızlardan hareketle farklı bir anlam yüklenmemelidir.
k) Kur’an’ın bütünlüğü dikkate alınmalıdır. Parçacı bir yaklaşımla bir konuda birkaç ayet bulunduğu halde, sadece tek bir ayeti alıp onu Kur’an’ın yegane hükmüymüş gibi takdim etmemelidir. Mesela kaza-kader ile ilgili ayetleri bir arada değerlendirmek gerekir. Öyle ayetler vardır ki, buradan sadece Cebriye veya Kaderiye’nin kader anlayışı çıkartılabilir.
l) Ayetin mensuh olup olmadığına dikkat edilmelidir. Verilecek hüküm, sonradan gelen ve önceki hükmü yürürlükten kaldıran nasih ayete dayanmalıdır. “Her kim, bir mü’mini kasden öldürüse, cezası, içinde daimi kalacağı cehennemdir” (4 Nisa/93) ayetinin mensuh olması gibi.
m) Müşrikler, münafıklar, Yahudi veya Hristiyanlar hakkında nazil olan bazı ayetler, doğrudan Müslümanlara okunmamalıdır. Elbette o ayetlerden de çeşitli dersler çıkartılabilir. Ancak o ayetlerin asıl kimler hakkında indiğinin bilinmesi gerekir.
n) Aşırı yorumlardan, zorlama tevillerden sakınılmalıdır. Bilhassa Arapça’nın taşımayacağı çeşitli anlamlar verilerek ortaya atılan yeni çevirilere, yorumlara iltifat edilmemelidir. Derileri kavuran cehennem alevlerinden bahseden 74. Müddessir Suresinin 29. ayetine (levvahatun li’l-beşer) “beşere levhalar sunan bilgisayar” anlamı verilmesi gibi. Özellikle günümüzde birçok Kur’an tercemelerinin basıldığı ve her birinde bu kabil ilginç yorumlar bulunabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Bu münasebetle hutbe hazırlamada DİB’nca hazırlanmış tercemeye itimat edilmesi yeterli olacaktır.
o) Tebşir ve inzar ayetleri arasında bulunan Kur’ani denge dikkate alınmalıdır. Sadece cennetle müjdeleyen tebşir ayetlerini ya da yalnızca azap çeşitlerinden söz eden inzar ayetlerini kullanmak, cemaati ya tamamen gevşemeye, ya da ye’s ve ümitsizliğe sevk edebilir. (Beyne’l-havfi ve’r-reca)
p) Ayetler ideolojik veya siyasi amaçlara malzeme yapılmamalı, yersiz kullanılmamalı, istismar veya suistimal edilmemelidir. (Hizbullah, hizbu’ş-şeytan, ashabu’l-yemin, ashabu’ş-şimal vb.)
q) Ayetlerde tırnak içinde nakledilen bazı ifadeler (makulü’l-kavl), Allah’ın sözü gibi nakledilmemelidir. Mısır Azizi’nin Hz. Yusuf’un gömleğini arkadan yırtan hanımına hitaben söylediği “İnne keydekünne azîm” “Siz kadınların planı/tuzağı çok büyüktür” (12 Yusuf 28) ayetinin nakli gibi. Değerli dostumuz İsmail Karagöz’ün bizzat şahit olduğu bir sahne var. Karadeniz’deki bir ilçede bir hatip hutbesini “La tesmeû li hâze’l-Kurâni ve’l-ğav fîhi laallekum tağlibûn” “Şu Kur’an’ı dinlemeyin, gürültü yapın, ta ki galip gelesiniz!” (41. Fussilet 26) demiş ve minberden inmiştir.
r) Seçilen ayetlerin günümüz şartlarında uygulanma ve amel edilebilme imkanlarının dikkate alınması gerekmektedir. Çeşitli hadleri ifade eden ayetlerle, kölelik ile ilgili ayetleri bir Cuma hutbesinde işlemek böyledir.
s) Ayetlerde açıkça yer alsa dahi, günümüzde çokça tartışılan bazı konular, hutbe esnasında yeterince izah edilemeyeceği, aksine polemik konusu yapılabileceği dikkate alınarak mümkün mertebe hutbelerde ele alınmamalıdır. Mesela kadınların dövülmesi (4. Nisa 34), çok evlilik (4. Nisa 3) vb. meselelerde olduğu gibi.
t) Sadece Kur’an ayetleriyle yetinip, Sünnet ve Hadisi toptan yok sayan, “Kur’an İslam’ı” söyleminden uzak kalınmalıdır. Zira Sünnet Kur’an’ın pratiğini oluşturmaktadır. Dolayısıyla Kur’an-Sünnet birlikteliği ihmal edilmemelidir.
u) Sürekli belli konular ve belli ayetler işlemek yerine, Kur’an’ın bütünü dikkate alınarak birçok farklı ayetlere yer verilmelidir. Üç yıllık okunan hutbeleri inceleyen bir araştırmacı, bu hutbelerde geçen 216 ayetten 45’nin tekrar olduğunu, bu miktarın da tüm Kur’an’ın % 3’üne tekabül ettiğini tespit etmiştir. Dolayısıyla, başta en fazla ihmal edilen iman esasları, inanç konuları olmak üzere, fazla gündeme getirilmeyen ayetlerin, yani kalan % 97’nin de işlenmesi gerekmektedir. Burada hutbelerin üçte birinin standart gün, gece ve haftalar hakkında okunduğu ileri sürülse bile, en azından o konularla ilgili olarak da farklı ayetler seçilebilir. Peygamber Efendimizin neredeyse hemen her Cuma hutbesini ayetlerle işlediğini burada tekrar hatırlatmak istiyorum. Kanaatimce hutbelerde Kur’an’ın şu dört şekilde işlenmesi mümkündür.
a. Konu bütünlüğü olan birkaç ayetin okunması,
b. Belli bir konu ile ilgili çeşitli ayetlerin bir araya getirilmesi,
c. Kur’an’da geçen bir kavramın –mesela takva kavramı- ayetlerle işlenmesi,
d. Bir surenin muhtevasının özetlenmesi gibi.
İşte saymaya çalıştığımız bu ve benzer hususların yeterince dikkate alınması halinde, ülkemizde Cuma namazına gelen milyonlarca Müslüman hutbelerden hareketle Kutsal kitabı hakkında önemli ölçüde bilgi sahibi olacaktır. Yapılan bu eğitim faaliyetinin ne derece faydalı olduğu, ne denli hayati bir önemi haiz olduğu unutulmamalıdır.
II. SÜNNET VE HADiSLERDEN YARARLANMA
Hz. Peygamber’e nispet edilen söz, fiil ve takrirlerin sözlü veya yazılı bir şekilde ifadesi demek olan “Hadis” ile O’nun Müslümanlar için örnek teşkil eden davranışları demek olan Sünnet’in, başta din olmak üzere, bilgi, kültür ve medeniyetimizin temel kaynaklarından birisini olu‏şturduğunda şüphe yoktur.
Sünnetin Kur’an’dan sonra ikinci temel kaynak oluşunda İslam alimleri arasında herhangi bir ihtilaf olmamakla birlikte, hadislerin değeri ile ilgili farklı değerlendirmeler bulunmaktadır. Nitekim bazı mezhepler âhâd haberlerin kat’î değil de zannî ilim ifade ettiğini ileri sürerek onların itikadi konularda delil olamayacağını belirtmişlerdir. Fakat tefsir, fıkıh, tasavvuf vb. diğer alanlarda sihhat şartlarını taşıyan hadis ve sünnetin hüccet olduğu herkesin malumudur. Burada ise sahih olmakla birlikte sünnet ve hadisin bağlayıcı olup olmadığı konusuyla, Hz. Peygamber’in belli bir uygulamayı hangi sıfatıyla yaptığının tespiti oldukça önem arzetmektedir.
Fitne diye adlandırılan iç kargaşaların ortaya çıkmasının ardından, hadis uydurmacılığının başlaması, hadis alimlerini birtakım tedbirler almaya sevketmiştir. Hadislerin Hz. Peygamber’e aidiyetini tespit edebilmek için H. I. Asrın sonu ile II. asrın başlarından itibaren uygulanmaya başlanan isnad tenkidinin yanısıra, çeşitli şekillerde metin tenkidi uygulaması yapılmıştır. Ortaya çıkan ve yaygınlaşan binlerce uydurma rivayetin içinden sahih hadislerin seçilmesinde bu iki tenkid yöntemi oldukça yararlı olmuştur. Ancak, bu yöntemlerde de, yanılma payı ile sübjektifliğin dikkate alınması gerekmektedir. Hadislerin ister sözlü, isterse yazılı tespitinde gösterilen bunca hassasiyete rağmen, sahabeden itibaren Hadislerin zabtında ortaya çıkan zabt kusurları da göz ardı edilmemelidir. Bu hususta Hz. Aişe’nin ortaya koyduğu yöntem ve yanlışlıklar karşısında yapmış olduğu eleştiriler son derece yol göstericidir. Söz konusu eleştirilerin bir kısmı zabt ile ilgili, bir kısmı da Hadis ve Sünnetin delaleti, yani doğru anlaşılması, yorumlanmasıyla ilgilidir. Bu eleştiriler göstermektedir ki, hadislerin genellikle mana ile rivayet edilmesi de bazı problemlere yol açabilmektedir.
Sünnet ve Hadislerin anlaşılmasında sahabenin sünneti anlamada farklı yaklaşımları ile muhtelif imamların anlayışları başlangıç için iyi bir zemin teşkil eder. Bunun ardından sonraki asırlarda Sünnetin anlaşılmasına dönük çabalar, özellikle Hadis şerhlerinin genel karakteri gözden geçirilmeli ve bütün bunlardan sonra günümüzde Sünnet ve Hadislerin anlaşılmasına yönelik genel ilkeler tespit edilmelidir. Biz burada şu hususlara işaret etmekle yetineceğiz:
2. Hutbede kullanılacak hadisler, muteber Hadis kaynaklarından seçilmelidir. Bu hususta mümkün mertebe Kütüb-i Sitte dediğimiz temel kaynaklar tercih edilmelidir. Ancak hadislerin sadece bu altı kitapta bulunuyor olması ile de yetinilmemelidir. Zira bu çalışmalarda da bazı hadisler vardır ki kullanılmalarının sakıncaları vardır.
3. Hadisler, popüler, halk kültürüne dayalı kitaplardan, rastgele hazırlanmış vaaz kitaplarından sakınılmalıdır. Muhammediyye, Ahmediyye, Envaru’l-aşikin, Müzekki’n-Nüfus, Kara Davud, Tenbihu’l-Gafilin, Şir’atu’l-İslam, İrşad, Mecalis vb. kitaplardan hadis nakledilemez. Zira bu kitaplar, sahih olmayan pek çok hadis içermektedirler.
4. Bir konuda tek bir rivayetle yetinilmemeli, konuyla ilgili diğer hadislerin de okunması, toplanması, birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Aynı hutbede, birbiriyle çelişkili gözüken hadisler nakledilmemeli, ya makul bir şekilde uzlaştırılmalı ya da birisi tercih edilmelidir.
5. Hadis, ya doğru çevrilmeli, ya da belli bir kitaptan alınıyorsa, doğru çevirilip çevirilmediğine dikkat edilmelidir. Bu noktada çok iyi bildiğimizi sandığımız bazı hadislerin hatalı çevirildiğine de dikkat çekelim. (Din nasihattir, imanın en zayıfı, misvak kullanma, men temesseke bisünneti…)
6. Hadisin, niçin, nerede, hangi bağlamda, kime/kimlere söylendiği bilinmelidir. Kısaca sebeb-i vürud dediğimiz, hadislerin söyleniş sebeplerinin bilinmesi, şartlar ve maksatların dikkate alınması, hadislerin hem doğru hem de kolayca anlaşılmasını sağlayacaktır.
7. Hadisin sahih (veya hasen) olması tercih edilmelidir. Hutbelerimizde pek çok konuyu işleyecek kadar yüzlerce, binlerce sahih hadisimiz vardır.
8. İhtiyaç halinde belli şartlar dahilinde zayıf hadisler de kullanılabilirse de, çok zayıf rivayetlerden mümkün mertebe sakınmalıdır. Aslında zayıf hadislerle amel konusunda, rivayetin çok zayıf olmaması, belli bir aslın altına girmiş olması ve sabit olduğuna inanılmaması gibi bazı şartlar ileri sürülmüşse de, çoğu kere bu şartlar nazar-ı itibara alınmamıştır. Bazen birbirlerini destekledikleri, bazen manasının sahih olduğu, bazen hayra ve faziletli işlere teşvik ettiği vb. gerekçelerle çok zayıf hatta uydurma rivayetler dahi kullanılagelmiş ve bunlarla da amel etmekte sakınca görülmemiştir. Bilhassa Tesbih Namazı, Regaib ve Beraat gibi özel gecelerle ilgili tarif edilen nafile namaz çeşitleri bunun tipik örneklerini oluşturur. Şatıbi (ö. 790), Şevkani (ö. 1250) gibi alimlerle, Subhi es-Salih, A. Muhammed Şakir ve Yusuf el-Karadavi gibi bazı muasır müellifler, şer’i hükümlerin tamamının eşit olduğunu, bu sebeple hem ahkam, hem de fezail konularında her zaman sahih bir huccet gerektiğini belirtmişlerdir.
9. Uydurma haberler asla kullanılmamalıdır. Oysa maalesef, halkımızın bilgi dağarcığında vaazlardan, çeşitli dergi, takvim yaprağı ve dini hikayeler içeren kitaplardan öğrendiği uydurma rivayet hiç de az değildir. Neticede yalanlar üzerine neredeyse bir din anlayışı, ahlak ve kültür inşa edilebilmiştir. (Uydurma rivayetlerde peygamber tasavvuru adlı tebliği)
10. Hadisteki değişken vasıta ile sabit hedefin birbirinden ayırt edilmesi, yani araç ile amacın fark edilmesi gerekir. (diş temizliği-misvak)
11. Hz. Peygamber’in belli bir davranışı ele alınırken O’nun hangi sıfatla uygulamada bulunduğunun belirlenmesi gerekecektir. Beşerî yönü ile nebevî yönü dikkate alınmalıdır. (oğluna ağlaması ve küsuf)
12. Hz. Peygamber’in fiillerinden âdet ile ibadetin ayırt edilmesi gerekir. Din ile dünya işlerindeki tasarrufları birbirinden ayırt edilmelidir. Hz. Peygamber’in de belli bir örf, âdet ve çevre kültürü içerisinde yaşadığı unutulmamalıdır. (tıp ve tedavi yöntemleri, hurma aşılama)
13. Hadis ve sünnetin ortaya çıktığı tabii-fiziki çevre, sosyo-kültürel ve iktisadi çevre ile tarihsel, toplumsal bağlamının dikkate alınması gerekir.
14. Seçilen hadis, Kur’an’ın açık bir ayetine aykırı düşmemelidir. Sünnet, Kur’an ışığında anlaşılmalı, hadis, Kur’an’ın sarih ayetine aykırı olmamalıdır.
15. Hz. Peygamber’in Sünnet ve siretine aykırı olmamalıdır. Hz. Peygamber’in hayat tarzı ve ahlakına uygunluğunun gözetilmesi gerekir.
16. Hadis ve sünnetler, İslam’ın genel prensipleri (küllî kaideler), tarihi gerçekler ve kesinleşmiş bilimsel veriler ışığında değerlendirilmeli, İslam’ın temel prensiplerine aykırı olmamalıdır.
17. Akl-ı selime, mantığa ve fıtrata aykırı olmamalıdır.
18. Hadis ve sünnetlerdeki illet ve hikmetlerin doğru tespit edilmesi gerekir.
19. Seçilen hadisler uygulanabilir olmalıdır. Hayatta uygulama alanı olmayan, cemaati pratikte herhangi bir amele sevketmeyecek hadislere yer verilmemelidir.
20. Seçilen hadisler makul ve anlaşılabilir olmalıdır. Sahih bile olsa, eğer izah edilemeyecekse, cemaatin kafasının karışmasına sebep olacaksa bu hadisleri minbere taşımaya gerek yoktur. (Sinek, develerin idrarı vb.)
21. Seçilen hadislerde sözü edilen iyi veya kötü amellerin karşılığında aşırı abartı olmamalıdır. Bu durum -istisnaları olmakla birlikte- o rivayetin sahih olmadığının bir işareti olabilir.
22. Hz. Peygamber, Câmiu’l-Kelim olduğu için, yani az kelimeyle öz söylediği için kısa, sahih hadisler genelde özlü sözler şeklindedir. İfade gücü düşük, fazla detaylı, 2-3 haneli rakamlar içeren rivayetlerin zayıf olması ihtimali fazladır.
23. Terğib-terhib hadisleri doğru anlaşılmalı, Allah Rasulünün verdiği mesaj alınmalıdır. Bu tür hadislerden amacın, hüküm koyma değil, iyiliğe teşvik ve kötülükten sakındırma olduğu bilinmeli, bu hadisler lafzen ve şeklen anlaşılmamalıdır.
24. Hadislerde geçen hakikat ile mecaz, teşbih ile temsiller iyi anlaşılmalıdır. Dil ve üsluba dikkat edilmemesi sonucu bu konuda ciddi yanlışlıklar yapılmaktadır. Kadınları kaburga kemiğine benzeten rivayetlerdeki teşbih hakikat olarak anlaşılabilmiştir.
25. Hadisler düşünerek okunmalı, hemen kabul veya red cihetine gidilmemelidir. Akla takılan soruların üzerine gidilmeli ve bu sorulara cevap aranmalıdır.
26. Sünnet ile amel ederken fıkha olan ihtiyaç da göz ardı edilmemelidir. Zira fıkıh olmaksızın doğrudan doğruya hadislerle amel etme teşebbüsü de birçok sorunlara yol açabilmektedir. Mezhepleri dışlayan Selefi yaklaşımı da tasvip etmediğimizi belirtmeliyiz.
Sünnet ve hadislerin anlaşılmasında ve uygulanmasında, tarih boyunca ve günümüzde yapılan ilgili tartışmalarda zikredilen bu hususların rolü oldukça fazladır. Dolayısıyla inançtan ahlaka, ibadetten muamelata, ilimden irfana, sosyal hayattan siyasete, kültürden medeniyete kadar hayatın her alanı ile ilgili olarak hadislerin, İslam’ın genel prensipleri, Kur’an’ın belirleyiciliği, Sünnetin rehberliği, akl-ı selimin verileri, delillerin gerekçeleri, geleneğin tecrübe ve öğretileri, müslümanların maslahatları, günümüzün şartları ve ihtiyaçları gözönünde bulundurularak bütüncül bir yaklaşım içerisinde anlaşılması ve çağdaş problemlerimize çözümler üretilmesi şarttır.

II-VAAZ

VAAZ HAZIRLAMA VE SUNMA TEKNİKLERİ
Müslümanlara çeşitli zamanlarda ve mekânlarda çeşitli şekillerde nasihatlerde bulunup, onları iyiliğe, güzelliğe teşvik etmek, kötülüklere karşı ikaz etmek, Allahın nimetleri karşısında onlardaki şükür duygusunu geliştirmektir.
VAİZ;
Topluca ibadet edilen yerlerde ve özelliklerde Camilerde cemaati dini yönden aydınlatmak amacıyla, ibadet öncesi ve sonrasında kürsüden öğütler veren Din Görevlisidir.

ادْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِين
فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ وَعِظْهُمْ وَقُل لَّهُمْ فِي أَنفُسِهِمْ قَوْلاً بَلِيغًا
Beliğ müessir söz söyle
Zikr (hatırlamak), Tekvir27,
Zikra (Uyarı), Müddessir 31,
Tezkire (İkaz, öğüt), Tâhâ 2-3, Gâşiye 21-22, Zâriyât 55,
Nasihat (Öğüt, dürüst samimi)
Tavsiye (birini hayırlı bir iş yapmaya teşvik)

VAAZ HAZIRLAMADA TEMEL İLKE
1.Bilgilendirmeyi ve bilinçlendirmeyi amaçlamak
2. Hikmet yanlısı olmak (Nahl 16/125)
3. Öğütle inandırmaya ve yönlendirmeye çalışmak
4. Konularda çeşitliliğe önem vermek (iman, ibadet, ahlâk ve sosyal ilişkiler)
5. Gerektiği yerde aşırıya kaçmadan duygulandırmak, heyecanlandırmak
6. Şefkat ve merhamet duygusunu güçlendirmeye çalışmak (Tevbe 9/128)
7. Toplumda birlik, beraberlik, sevgi, saygı ve hoşgörü duygularını pekiştirmeyi amaçlamak
8. Vahye bağlı kalarak gelişime açık olmak
9. Güncelliği gözetmek
10. Kolaylaştırıcı ve özendirici fikirlere öncelik vermek,
Müjdeleme ve uyarma arasındaki dengeyi gözetmek
12. Konuyla ilgili kaynaklarda seçiciliğe ve çeşitliliğe önem vermek
13. Toplumun dinî ve sosyo-kültürel yapısını gözetme
14. Dinî konuları diğer bilimlerle ilişkilendirmek
15. Kur’an ve sünnet ışığında değer üretmek
16. Süreye riayet etmek
VAAZ HAZIRLAMA AŞAMALARI
Konu seçimi
Plan
Bilgi toplama
Bilgileri düzenleyip harmanlama
Hazırlama
Kontrol etme
VAAZIN YAPILDIĞI YER
– Cuma vaazı
-Bayram vaazı
-Kandil günleri
-Hafta sonu
-Nişan, düğün, taziye vb. anlar
-İlçe pazarı günü

VAAZ PLANI

Dua
Konunun takdimi (Konunun önemini vurgulayacak birkaç cümle)
• Giriş
Konuyla ilgili ayet, hadis, olay, gazete veya televizyon haberi, nüzul sebebi veya vürud sebebi vb.

• Gelişme
Ayet ve Hadis yorumları, açıklayıcı bilgiler, şiirler, hikayeler, örnek olaylar, güncellemeler, cemaate soru ve cevaplar, hatıra ve gözlemler vs.

• Sonuç
Kısa özet, ana mesaj, öğütler, dua ve temenniler, bitiriş, Fatiha..
VAZIN HAZIRLANIŞI
Konu saha önceden tesbit edilmelidir.
1. Kaynakları belirleme
– Konuyla ilgili ayet ve hadisleri bulmak için mu’cemler, internet arama siteleri
– Tefsir ve hadis kitapları
– Siyer kitapları
– İlgili başka kaynaklar
– İslam ansk. Maddesi
– makaleler
2. Kaynaklardan not alma (fişleme)
3. Kompozisyon
4. Kontrol ve egzersiz yapma

İYİ HAZIRLANMIŞ BİR VAAZ
Konu günceldir.
Eğitici mesajlar içerir.
Dil ve üslup yönünden akıcı ve anlaşılabilirdir.
Sunuş irticalidir.
Hatip gösterişten uzak ve mütevazidir.
Hatip güvenilir ve söylenen fikirler delillere dayalıdır.
Göz iletişimi ve cemaat hâkimiyeti vardır.
Ayet ve hadisler, mealleriyle birlikte düzgün okunur
Üslup ikna edici, sevdirici ve yumuşaktır. (Nahl 16/125; Al-i İmran 3/159)
Hatip kolaylaştırıcı ve yapıcıdır.
Seçilen örnekler uygulanabilir ve günceldir.
Konu bütünlüğü korunmuştur.
Üslup akıcıdır.
Fikirler ayırıcı ve bölücü değil, birleştiricidir.
Hakaret ve aşağılama söz konusu değildir.
Cemaatin eğitim ve kültür düzeyine uygundur.
Süreye riayet edilir.
Bidat, hurafe ve israiliyat olmamalıdır.

ÖRNEK BİR VAAZ PLANI

KONUMUZ: DUANIN HAYATIMIZDAKİ YERİ VE ÖNEMİ

GİRİŞ BÖLÜMÜ
(Giriş duası)
 Konunun önemi ve takdimi
 Duanın kelime ve ıstılahi manaları

GELİŞME BÖLÜMÜ
 Dua yaratılışın gereğidir
 Her şey Allahı tesbih eder
 Ayetlerle duanın önemi
 Hadislerle duanın önemi
 Peygamberimizin hayatında dua
 Duanın zamanı
 Fiili ve kavli
 Duanın kabulünün şartları
 Usul ve adapları
 Örnek dualar

SONUÇ BÖLÜMÜ
O halde…
Değerlendirme
Bitirme duası

VAAZ BAŞLANGIÇ DUASI
(ÖRNEK)

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْــــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
اَلْحَمَدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ، وَالصَّلاَةُ وَالسِّلاَمُ عَلىَ رَسوُلِنَا مُحَمَّدٍ، وَعَلىَ آلِهِ وَاَصْحَابِهِ أَجْمَعِينَ،

صَلُّوا عَلَى رسولِنا محمّد
صَلُّوا عَلَى شَفِيعِ ذُنُوبِنا محمّد
صَلُّوا عَلَى طبِيبِ قلُوبِنا محمّد

رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي، وَ يَسِّرْ لِي أمْرِي، وَ احْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي، يَفْقَهُوا قَوْلِي، وَأُفَوِّضُ أمْرِي إلَي اللهِ، إنَّ اللهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ.
رَبِّ زِدْنِي عِلْماً وَ فَهْماً وَ أَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا إلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا، إنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
سُبْحَانَكَ لاَ فَهْمَ لَنَا إلاّ مَا فَهَّمْتَنَا، إنَّكَ أَنْتَ اْلجَوَّادُ اْلكَرِيمُ

أمَّا بَعْدُ: فَاْلأَوَّل اللهُ، وَ الآخِرُ اللهُ، وَ الظاهِرُ اللهُ، وَ الباطِنُ اللهُ، فمَنْ كان في قلبِه اللهُ، فمُعِينُهُ في الدَّارَيْنِ اللهُ، وَمَنْ كَانَ في قَلْبِهِ غَيْرُ اللهِ، فَخَصْمُهُ في الدَّارَيْنِ اللهُ. لآ إلهَ إلاَّ اللهُ اْلمَلِكُ اْلحَقُّ اْلمُبِينُ، مُحَمّدٌ رَسُولُ اللهِ صَادِقُ اْلوَعْدِ اْلأَمِينُ، وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إلاَّ بِاللهِ اْلعَلِيِّ اْلعَظِيمِ.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْــــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ: …………….
قَالَ عَلَيْهِ الصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ: ……………..

Not: Ayet ve hadislerde konu bütünlüğüne dikkat edilmelidir.
Vaazın süresine göre giriş duasında kısaltma yapılabilir.

18

Haziran
2012

DİN HİZMETLERİNDE İLETİŞİM VE REHBERLİK BİLGİSİ DERSİ

Yazar: arafat  |  Kategori: HİTABET  |  Yorum: Yok   |  1.591 Kez Okundu

DİN HİZMETLERİNDE ETKİLİ İLETİŞİM

1. İletişim Kavramı ve Din Hizmetlerinde İletişimin Önemi
İletişim temelde mesaj aktarmadır. İletişim kurmak, insanların birbirlerini tanımalarına ve karşılıklı anlayış oluşturmasına izin vermektir. Daha açık bir ifade ile “İletişim kaynak ile alıcı arasında bilgi, duygu ve düşünce alış-verişidir. Bu süreç, insanların birbirleriyle samimi olarak fikirlerini ve duygularını paylaşmalarını gerektirir. İletişim ile intibaksızlık arasında yakın bir bağlantı vardır. Zira, intibakı bozulmuş sıkıntıda olan kişinin problemi, kendisi ve dolayısı ile başkalarıyla olan iletişiminin bozulmasından meydana gelmiştir. İnsanın karşısındakini anlayarak dinlemesi, gerçek iletişimin başlaması demektir. Çünkü böyle bir dinleme, karşıdaki kişinin ifade etmekte olduğu duygu, düşünce ve tavırları onun bakış açısından anlamak, bunların ona ne anlam ifade ettiğini, ne gibi duygular taşıdığını hissetmek, onun bakış açısını görmek manasına gelir.
“Tüm yaşam, bir iletişim – etkileşim olayıdır.” İnsan, çevresiyle sürekli etkileşim halinde olan sosyal ve aktif bir varlıktır. Bundan dolayıdır ki, insanlar arası ilişkilerin düzenlenmesinde ve sağlıklı şekilde sürdürülmesinde iletişimin çok önemli bir rolü vardır. Cami görevlisi ile cemaat arasındaki iletişim, cami ve cami dışında yürütülen yaygın din eğitiminin amaçlarının gerçekleşmesi bakımından önem arz etmektedir. Cami görevlisi ve cemaatin iletişim kurabilmesi, birbirlerini tanımalarına ve karşılıklı anlayış oluşturmalarına bağlıdır. Sevgi, saygı ve içtenlik, iletişim sürecini başlatmak ve devam ettirmek için şarttır. İnsanca birlikte yaşama ve toplu öğrenim, iletişim olmadan mümkün değildir. İnsan ilişki kurmadan yaşayamadığı gibi, davranışta bulunmadan ve tartışmadan da yaşayamaz. Bu itibarla iletişim bilgisi öğreticiyi bir çok yanlış anlaşılmalardan ve yanlış tutumlardan koruyabilir. Zira, din eğitimcilerinin halkla ilişkiler konusunda çok iyi yetişmeleri gerekmektedir.
2. İletişim Türleri (a. Sözlü iletişim, b. Sözsüz iletişim)

a. Sözlü İletişim: Sözlü iletişim konuşma yoluyla yapılan iletişimdir. Bu iletişimde dikkat edilmesi gereken bazı noktalar vardır. Eğer sorun sahibinin duygu ve düşünce yüklü olduğu anlaşılırsa, aktif dinlemeye geçilmelidir. Sorun, karşımızdakinin değil de, bizimse o zaman kullanacağımız etkili iletişim yolu, sen mesajı yerine ben mesajı kullanmaktır. Sen mesajı rahatsız olduğumuzda karşımızdakine yönelik, genellikle sen sözcüğünü de kullanarak olumsuz yargı içeren nitelikte kullandığımız ifadelerden ibarettir. Bu durum bir saldırı niteliği taşıdığında, karşıdaki kişi karşı savunmaya geçer. Buna cami görevlisi-cemaat iletişimi açısından baktığımızda, cami görevlisi ile cemaatin iletişimi kopma noktasına gelecek ve onarılması güç sonuçlar doğuracaktır.
Kısaca denilebilir ki, cami görevlilerinin cemaatiyle iyi bir iletişim sağlaması için bazı kelimeleri yerinde ve zamanında kullanması çok önemlidir. “Sizi ve gayretlerinizi takdir ediyorum.”, “Acaba sizin düşünceniz nedir?”, “Lütfen”, “Teşekkür ederim” gibi, anahtar sayılabilen sözler, cami görevlisiyle cemaat arasındaki iletişimi kolaylaştıracak, dolayısıyla, aralarında sevgi, saygı ve hoşgörüye dayalı bir otoritenin sağlanmasına yardımcı olacaktır.

b. Sözsüz İletişim
İletişim, bütün bir bedenin katıldığı karşılıklı etkileşimdir. Bu itibarla eğitim-öğretimde, duygu ve etkileşimi de göz önüne alma zorunluluğu kaçınılmazdır. “Sözlü iletişim, akıl ve mantığı, sözsüz iletişim ise duygu ve ilişkileri en etkili ifade etme aracıdır”.
Cami görevlileri ve cemaatin tavır ve hareketleri, yüz ifadeleri ve tüm vücudun ifadesi, öğrenim işine, yani bilginin verilmesi, alınması, işlenmesi, değerlendirilmesi, cevaplandırılması ve bütün bunların sonunda davranış gelişmesi işine katılır. Genel olarak, bilinç dışı ve kontrolsüz dediğimiz iletişim biçimini oluşturan bu haller, etkilerin yüzde ellisini (% 50) oluşturmaktadır. Sözsüz iletişimde ise, söylenenlerin tam tersini gösterdiği durumlarda tehlike büyük olur. Mesela, samimiyetten ve iyilik severlilikten söz eden bir öğreticinin, davranışlarıyla riyakarlık ve düşmanlık ifadeleri göstermesi, onun sözlerinin yalan olarak anlaşılmasına sebebiyet verir.
Bu hususla ilgili olarak Gazali şöyle diyor: “Lisan-ı hal ile söylemek, sözle söylemekten daha fasihtir; insanın tabiatı, sözlere uymaktan ziyade amellerde müşahedeye daha meyillidir.” Mevlâna ise, sözün bahane olduğunu belirttikten sonra, “bir insanı diğer bir insana doğru çeken şey, söz değil, belki ikisinde mevcut olan ruhî birlikten bir parçadır” derken sözsüz iletişimin önemine işaret etmiştir. Sonuç olarak denilebilir ki, kişiliği sağlam ve dengeli, mesleğini çok seven, samimi ve yüreği sevgiyle dolu din görevlileri, cemaatin üzerinde derin tesir bırakırlar.

3. İletişim Sürecinin Öğeleri:
A. Kaynak: Mesajı ileten kişi (imam, öğretmen vb)
B. İleti (Mesaj): Kaynaktan alıcıya yöneltilen şey (Hutbe, vaaz vb)
C. Alıcı: Mesajın iletildiği kişi (cemaat, öğrenciler vb)
D. Kanal: Mesajın iletildiği yol, her türlü iletişim aracı.
E. Geri Bildirim: Mesajın iletildiği kişilerden yansıyan olumlu veya olumsuz sözlü veya sözsüz tepkiler.

4. Din Hizmetlerinde İletişim Engelleri
Din hizmetlerinde belli başlı iletişim engelleri şunlardır:
• Aşırı genelleme: (mesaj ve fikir bazında) “Bütün iltifatlar yağcılıktır” vb ifadeler
• Kutuplaştırma: Şucu, bucu olarak insanları kategorize etme.
• Kişileştirme: Sen ile başlayan eleştiriler.
• Mutlakçılık: (-meli, malı konuşmalar)
• Değiştirme gayreti: İstek dışı her şeyi değiştirme, baskı vb.
• Keşkecilik: Kendisiyle barışık olmayanlar başkalarıyla da sağlıklı bir ilişki kuramazlar.
• Toptancılık: Bütün birey ve olayları aynı görme. “Bütün erkekler/hocalar böyle” vb. ifadeler.
• Önyargı:

5. Din Hizmetlerinde İletişim Dilinin Önemi:
a-Beden dili:
Gözün kendisi başlı başına bir mesaj kaynağıdır. Bir kimse gözünüze bakıyorsa, size ilgi duyuyor demektir. Öte yandan bir kimsenin gözlerini kaçırması bir şey sakladığını ifade edebilir. Bundan dolayı, iyi satıcılar, politikacılar ya da yöneticiler konuşurlarken, karşılarındaki kimsenin gözünün içine bakarlar. Göz ilişkisi kurulduktan sonra, diğer ilişkiler yavaş yavaş kurulabilir.
Jestler yani el ve kol hareketleri, duyguların en güzel belirtileridir. Karşımızda konuşan kişinin elindeki kâğıdı sürekli büküp katladığını, parmaklarıyla masaya sürekli vurduğunu ve gözlerini bakışlarımızla hep kaçırdığını görürsek, bu kişinin bizimle beraber olmaktan rahatsız olduğunu düşünürüz. Bu tür davranışlar, karşımızdaki ne derse desin, onun gerçek heyecanlarını açığa vurmaktadır.
Dokunma bir başka iletişim yoludur. Dokunma en kısa yoldan “sen benim için önemlisin, seni yalnız bırakmayacağız” mesajının verir. Hiçbir söz, bu mesajı, dokunma kadar etkili olarak ifade edemez. Bir babanın çocuğunun başını şefkatle okşaması, bir kimsenin arkadaşının omuzuna yavaşça vurması saatlerce açıklama ve anlatımdan daha etkilidir.
Giysiler mesaj yüklüdür, kimliğimiz hakkında bilgi verir. En güzel örnek askeri veya diğer resmi kıyafetlidir. Giyim tarzı, insanların gelir, sosyal grubu, statüsü, hayal felsefesi vs. hakkında bilgi verebilir. İş görüşmelerinde adayın konuşması mimikleri gibi giyimine de bakılır. “Kişi giyimiyle ağırlanır, sözüyle uğurlanır”
Ses tonu, konuşma tarzı, vurgulamalar, susmalar önemli mesajlar taşır. Yüksek sesle konuşan kişi korku, endişe öfke yâda heyecanından bu şekilde konuşuyordu. Buna karşılık derinden ve normal bir sesle konuşan kişi kendine güvenen bir kişi izlenimini verir. Sözün içeriği ile ses tonu, mimikleri ve jestler arasında ilişki vardır, birbirin bütünleyen mesajlar taşırlar. Vurgu öne çıkarılmak istenen kelime üzerine yapılır. Özne, nesne veya fiilden hangisinin konuşan açışından önem taşıdığı belirtilmiş olur. Mesela aşağıdaki cümlede farklı vurgular görülmektedir.
Muhammed düşen adamı kaldırmış.
Muhammed düşen adamı kaldırmış.
Muhammmed düşen adamı kaldırmış.
b- Mekan dili:
İletişimin içinde yer aldığı mekan, psikolojik ve fiziki özellikleri gönderilen mesajın yorumlanmasını önemli ölçüde etkiler. İletişim mekanı üç gruba ayrılabilir.
1) İletişimde bulunan kişiler: İletişimde bulunan kişilerin birbirine yaş, cinsiyet ve sosyal mevki bakımından ne gibi ilişkiler gösterdiği onların ilişkilerini önemli ölçüde belirler. Türkçe bu değişkenlere duyarlı bir dildir. Bir kişinin yaş, cinsiyet ve sosyal mevki bakımından, bize göre nerede durduğunu bilmeden ona hitap etmek hemen hemen imkânsızdır.
2) İletişimin yapıldığı sosyal ortam: İletişimin oluşturduğu sosyal ortam mesajların idraki üzerinde tanımlayıcı bir çerçeve oluşturur. Her iletişim belirli bir sosyal ortam içinde yer alır. Ve bu ortamla ilgili birçok sosyal norm, değer ve beklentiler vardır. İletişim resmi ya da samimi bir zeminde gerçekleşmesi durumunda olduğu gibi. Bu sosyal norm değerler ve beklentilerin çoğu kere kişi farkında değildir. Ancak gelen mesajlar bu norm ve beklentiler çerçevesi içinde yorumlanır.
3) Fiziksel ortam: İletişim içinde oluştuğu ortamın fiziki özellikleri mesaj ve mesajların yorumunu etkiler. Oda, salon, büro, lokanta vs. de sözlü ve sözsüz iletişim farklı olmaktadır. Bulunulan yerin fiziki konumu ve nitelikleri, yani büyüklüğü ve biçimi, ayrıca rengi, aydınlatma derecesi, ısısı, sessiz ya da tenha olması gibi özellikleri o mekân içinde yer alan iletişimi etkiler. Herkes bu etkiler altında bulunur, ancak, bazıları bunun şuurunda iken bazı insanlar bu durumun farkında olmamaktadırlar. Fiziki özellikleri yerlerin fonksiyonlarıyla ilgili mesajlar taşır. Yasların yapıldığı yerler büyük ve görkemli binalardır. Camiler ve kiliseler bu dinlerin değerlerine uygun yapılardır. Eski Türk evleri de huzurlu ve sıcak mekânlardır. Buna karşılık gece kulüpleri ise loştur.
Kişilerarasındaki mesafe de bir anlam taşır. Kültürden kültüre farklı olmakla beraber genellikle bu mesafe ile samimiyet arasında ters bir ilişki vardır. Samimiyet arttıkça bu mesafe azalır; azaldıkça artar. İlişkilerle mesafeler arasındaki bağı dört kısma ayırabiliriz.
i-Mahrem mesafe: Duygusal bakımdan birbirine çok yakın olan kişiler arasındaki mesafe 30-35 cm lik bir mesafeyi ifade eder.
ii-Kişisel samimi alan (40-80 cm lik bir mesafe): Birbirine karşı kendini yakın ve rahat hisseden insanlar arasında bulunur.
iii-Sosyal mesafe (80 cm 2 m lik mesafe): İşlerin rahat konuşulduğu resmi ilişkilerin yürütüldüğü mesafedir. Memurun amirinden uzak durması bir saygı ifadesi olabilir.
iv-Topluma açık mesafe (2 m den fazla bir alan): Genel mekanlarda, birbirini tanımayan insanlar arasındaki mesafe.
Beşeri ilişkiler açısından mesafe oldukça anlamlıdır. Odasına girdiğimiz kişinin masası çok büyük ve bizden uzaksa (birçok yöneticinin masası böyledir) hele birazda yüksekse bu kişi ile aramızda kişisel ve sosyal manada bir uzaklık hissederiz. Makam sahibi makamının büyüklüğünü bize bu mesafe ile hissettirmek istemektedir.
Sonuç olarak iletişimde ilişki düzeyine ve sözsüz mesajlara duyarlı olmak gerekir. Bunları algılamayan kişiler sözsüz iletişimde sağırdır. İletişim ortamının özelliklerine kördür ve kiminle ne zaman nerede nasıl konuşulacağını da bilmezler. Sözsüz mesajlara duyarlılık kazanmamış, karşısındakinin sadece söylediklerini duyan kimseler beşeri ilişkilerde büyük zorluklarla karşılaşır. Bu sebeple bu kimseler, çoğu kez beşeri/sosyal ilişkilerinde meydana gelen tıkanıklık ve problemlerin de pek anlayamazlar.

6. Din Hizmetlerinde Konuşma ve Dinleme
a) Konuşma çeşitleri şunlardır:
1. Açıklayıcı konuşma
2. Bilgilendirici konuşma
3. Eleştirici konuşma
4. Savunucu konuşma
b) Konuşmayı oluşturan etmenler: Konuşmayı oluşturan etmenleri ve bu konularda alıştırmalarla öğrencilerin kendilerine geliştirmelerini sağlayabilmek için,
1. Ses, boğumlama (telaffuz), Konuşma dinamiği (duygu, düşünce, istek), Sözcük hazinesi, Biçem (üslup) konularında bilgi edinir.
2. Konuşma sesini kullanmadaki becerisini geliştirecek alıştırmalar yapar.
3. Sesteki genel kusurları gidermek için alıştırmalar yapar.
4. Diyafram çalıştırmayla yeterli soluk alıp verme hareketlerini uygular.
5. Soluk denetimi alıştırmaları yapar.
Merak öyle bir şeydir ki, ona karşı ilgisiz kalacak bir kimse yoktur. “Bugün köleliğin yeryüzünün on yedi milleti arasında yaşadığını, biliyor musunuz?.” diye söze başlayan hatip, dinleyicilerinin sadece merakını uyandırmakla kalmamış, üstelik hepsini de sarsmıştı: Kölelik mi? Hem de bu gün? Ve on yedi millet arasında? İnanılır şey değil. Acaba bu milletler, hangi milletlerdir ve kimlerdir? Görülüyor ki, hatip üç beş kelimeyle konu hakkında birçok şeyler söylemiş, sizi meraklandırmış ve bütün dikkatinizi, sözü üzerinde toplamıştır. Bu hareket şekli çok faydalıdır.
c) Konuşmada önemli noktalar: Rasûlullah (s.a.)’ın konuşmasını incelediğimizde bir konuşmada şu özelliklerin olması gerektiğini tespit ediyoruz:
1. Konuşmada San’at Kaygısı Olmamalıdır: Rasûlullah (s.a.) muhatabına tesir eden bir ifâde tarzı ile konuşmuştur. Bu, kendine nübüvvet ve risâlet vazifesi veren, vahyedilenin tebliğini emreden1 Rabbinin açık emridir: “Onlara, içlerine işleyecek, ruhlarına tesir edecek şekilde beliğ söz söyle.” “Ben sözünü zinetleme çabasına düşenlerden değilim”
2. Dürüst Bir Konuşma Olmalıdır: Rasûlullah (s.a.) güzel sözün ve hitabetin büyük rağbet gördüğü bir çevrede, iddiasız fakat mükemmel bir hatip olarak görülmüştür. Konuşurken kekelemek, harfleri, kelimeleri iyi telâffuz edememek, sözü getirememek, medar-ı kelâm kabilinden de olsa uzun uzun “eee” – “m” gibi mânâsız sesler çıkarmak, cümlenin sonunu getiremeyip sözü karıştırmak, dişlerini kenetleyip konuşmak, konuşurken parmak çıtlatmak, sakalını karıştırmak, ellerini oğuşturmak… gibi mânâsız hareketlerde bulunmak Onun konuşmasında rastlanan bir hususiyet değildir. İyi bir hatip için bunların birer kusur olduğu bellidir.
3. Konuşma Açık-seçik Olmalı, Gereksiz Uzatmalardan Kaçınmalıdır: Rasûlullah (s.a.) “cevâmiu’l-kelim (az, öz söz söyleme kabiliyeti) ile gönderildim” buyurur. İbn Hacer Askalânî (852/1448) bu vasfın hem Kur’an’a, hem de hadislere şâmil olduğunu söyler. Gerçekten de Rasûlullah (s.a.)’ın “Ameller niyetlere göre değer bulur” gibi geniş mânâ ifâde eden bir kaç kelimelik hadîsleri vardır. Alî el-Kârî (1014/1605) bu çeşit hadislerin sadece iki kelimelik olanlarından bir “kırk hadis” derlediğini söyler. el-Mesudî (346/957),21 el-Kayravânî (453/-1061) bu hadislerden bir çoğunu bir araya getirmişlerdir. Ancak bu vasfın, bütün hadîslere şâmil olmadığını söyleyebiliriz.
4. Konuşma Edebî Ve Ahlakî Olmalıdır: Rasûlullah (s.a.)’ın konuşmasında edep dışı. utanç verecek çeşitten kelimeler yer almamıştır. Abdullah b. Ömer (73/692) der ki: Rasûlullah (s.a.) tabiat icâbı olarak fena söz konuşan (fahiş) bir kimse olmadığı gibi, böyle konuşmak için kendini zorlayan (mütefahhiş) bir kimse de değildi.”
Aynı konuda Enes b. Mâlik (93/711) şöyle der: Rasûlullah (s.a.) utanç verici sözleri konuşan, lanet eden, söven bir kimse değildi. Azarlayacağı zaman “Ne oluyor ona, alnı toprak olasıcaya?” derdi. Rasûlullah (s.a.) muhatabına bazan “veyhake (yazık sana) şeklinde bir kelimeyle hitap etmiştir. Ancak bu, hakaret mânâsı taşımayan, muhatabı da utandıracak mahiyette bir kelime değildir. Nitekim:
a) Bir sefer esnasında zevcelerinin bindiği develeri koşturarak süren köleye “Yazık sana ey Encese, yavaş ol, (develerin üzerindeki) billur sırçaları kıracaksın” demiştir.
b) Zina ettiğini ve cezasının verilmesini istemek üzere gelen kadına “dön, Rabbinden mağfiret dile”, ve “tövbe et” demiştir.
c) Bedirde oğlu öldürülen kadın, oğlunun cennette değilse, feryad ile ağlayacağını, cennette ise acısına sabredeceğini söylemesi üzerine: “Sadece bir cennet mi var sanıyorsun? Bir çok cennet var. Oğlun ise Cennetul-Firdevste’dir” demiştir.
5— Sözler Dikkatle Seçilmelidir: Rasûlullah (s.a.) konuşurken gelişi güzel değil, ne söylediğine dikkat ederek, söyleyeceği kelimeleri tek tek seçerek konuşmuştur. Bu konuda şu misâlleri vermek mümkündür:
a) Mu’âz b. Cebel (18/639) “Hakkımda en çok korktuğun nedir?” dediği zaman, eliyle ağzım işaret ederek “işte bunu muhafaza et” demiş, daha sonra, insanları, yüzleri üzerine cehenneme sürükleyenin dilleri olduğunu anlatmıştır.28
bl Ebû Hüreyre (59/678) Peygamber (s.a.)’in şöyle dediğini nakleder: “İnsan hiç ehemmiyet vermeden bir kelime söyler, o söz sebebiyle cehennemde yetmiş yıl sürecek olan derin bir çukura yuvarlanır.”
c) Peygamber (s.a.) köle sahiplerine: “Sizden biri abdî, emetî (kulum, cariyem) diye hitap etmesin. Çünkü hepiniz Allah’ın kulusunuz. Kadınlarınızın hepsi de Allah’ın cariyeleridir. Bu sebeple kölelerinize hitap ederken “Oğlum, kızım, yiğidim, hanım kızım” desin demiş, kölelere de: Sizden biri sahibine: “Rabbî, Mevlâye” demesin. Çünkü sizin Rabbiniz, Mevlânız Allah’dır. Bunun üzerine “seyyidî (efendim) desin” emrini vermiştir.30
d) Bera b. Âzib (71/690) Rasûlullah (s.a.)’dan, uykudan önce okuyacağı bir duâ öğretmesini istemiş, bu isteği yerine getirilmiştir. Daha sonra Rasûlullah (s.a.) bu duayı ezbere alıp almadığını kontrol için duayı tekrar ettirmiş. Duanın sonunda “ve nebiyyike” yerine “ve rasûlike” deyince (aynı mânâyı ifâde etmesine rağmen) tashih ederek “ve nebiyyike” dedirtmiştir.31
6. Tane Tane Konuşulmalıdır: Peygamberimiz dinleyenlerin rahat anlayabileceği bir hızla ve tonda konuşurdu.
7. İrticalen Konuşulmalıdr, Kağıttan Okunmamalıdır:
8. Muhataba Göre Hitâbetme Yolu Tutulmalıdır: “İnsanlara akılları nispetinde konuşunuz”

d) Dinlemenin önemi ve dinleme becerileri:
Dinleme bir beceridir. Ve bu beceri birtakım ilke ve yöntemlerle çok daha etkili bir şekilde kullanılabilir. İnsan iletişiminin yaklaşık %90 ı sözel olarak yapılmaktadır. Bu iletişinin ancak yarısı kısa bir süre sonra hatırlanabilir. Aradan daha fazla zaman geçtiğinde ise %20-25 ini bile zor hatırlarız. Bütün bu nedenlerden dolayı etkili dinleme ilke ve yöntemlerini öğrenmek ve bunları uygulamak daha da önem kazanmaktadır. Etkili dinleme sadece söylenilenleri duymak değil, aynı zamanda bu söylenenleri önemli bulmak, kavramak ve değerlendirmektir. Ayrıca etkin dinleme aktif bir süreçtir. Olaya bir de başka boyuttan bakalım. Etkin dinleme öğretmen-öğrenci ilişkilerini de olumlu bir yönde etkiler. Öğretmen genellikle kendini dinleyen ve dinlediğini çeşitli biçimlerde belli eden öğrencilere daha fazla ilgi gösterir ve onlara dönerek konuşur. İki tür dinleme vardır:
1. Anlamak ve Yardımcı Olmak İçin Dinleme
2. Yargılama ve Tuzak Kurmak İçin Dinleme

DİN HİZMETLERİNDE REHBERLİK VE DİNİ DANIŞMANLIK

Dini danışmanlık kavram ve kurum olarak batı kültürüne aittir. Ancak, bu kavramın içerdiği anlam, İslam kültürüne ait tebliğ ve irşat kavramlarını içinde barındırmaktadır. Bu iki kavrama dayalı dini danışmanlık hizmetleri yüzyıllar boyunca cami ve tekkeler bünyesinde verilmiş, bugün de imam-müftü ve vaizler tarafından informel olarak sürdürülmektedir. Bu çalışmada şu sorulara cevap aramaya çalışacağız:
- Kuramsal olarak batıda doğan dini danışmanlık kavramının, İslam kültüründeki dayanakları nelerdir? Günümüz İslam toplumunda bu kurum, hangi alanlarda nasıl uygulanacaktır?
- Dinin bizatihi kendinden veya yorumundan kaynaklanmayan, günlük hayatın gereği olarak ortaya çıkan problemlerin çözümünde dinin sunduğu çözümler nasıl kullanılabilir?

1. Rehberlik ve Dinî Danışmanlık Kavramları
Rehberliğin çok çeşitli tanımları yapılmıştır. Örnek olarak; “Rehberlik, gizilgüçlerini ve niteliklerini anlaması ve bunların toplumsal gerekliliklerle ve fırsatlarla daha etkili biçimde ilişkilerini kurması, toplumsal ve moral değerlerle uyum halinde yaşaması için, bireye eğitim ve yorumlama yolu ile yapılan sistematik ve profesyonel bir yardımdır” (Matthewson, 1962, S: 141).”Rehberlik, sorunlarını çözmesi ve içinde yaşadığı toplumun özgür ve sorumlu bir üyesi olabilmesi için bireye yardımcı olacak deneyimler kazandırma programıdır” (Glanz, 1974; S: 39). “Rehberlik, bireye kendini ve çevresini anlaması ve bu yolla gizilgüçlerini kullanabilmesi için yapılan yardım sürecidir” (Peters ve Shertzer, 1969, S: 35).
Yukarıdaki tanımları incelersek, rehberliğin bireyde gerçekleştirmeye çalıştığı amaçlarını şu şekilde özetleyebiliriz: 1. Kendini tanıması, 2. Çevrede kendisine açık olan fırsatları öğrenmesi, 3. Gizilgüçlerini geliştirmesi, 4. Çevresine uyum sağlaması. Belirtilen bu amaçların ilk ikisinde, “Bilgi verme” diğer ikisinde de “Psikolojik danışma” vurgulanmaktadır.
Dini danışmanlık ise, davranış uyumunu ve davranış değişikliğini kolaylaştırmak amacıyla, dini kaynakları ve danışma tekniğini kullanarak kişinin kendisiyle ve bireyler arası olan ilişkilerinde işlev (fonksiyon) bozukluğuna yol açan duygusal rahatsızlıkların uzmanlarca teşhis ve tedavisidir.
Türkiye’nin farklı bölgelerinden hizmet içi eğitim amacıyla Kastamonuda toplanan imamlar üzerinde lisans düzeyinde yapmış olduğumuz bir çalışmada da imamların %64’ünün cemaatleriyle cami dışında da görüştükleri, %23’ünün namazlardan sonra düzenli olarak sohbet toplantıları yaptıkları, %10’unun ise düzenli ev toplantıları yaptıkları sonucu ortaya çıkmıştır. Bu çalışmada imamların sadece %3’ünün cami dışında cemaatiyle ilişkisinin zayıf olduğu belirlenmiştir. Araştırmamızın sonuçlarında imamların, toplumun kendisine ihtiyaç duyduğu her yerde bulunmak zorunda olduğu, hastalıkta, ölümde, düğünde, nişanda ve tüm problemlerinin çözümünde cemaatinin yanında olduğu ve adını koymasak bile dini danışman olarak görev yaptığı belirlenmiştir .
Din görevlilerinin görev alanlarıyla ilgili olarak yapılan farklı çalışmalara dayanarak söz konusu danışmanlığın daha çok inanç ve ibadetle ilgili konularda bilgi verici danışmanlık, aile içi ilişkilerde yaşanan problemlere, sosyal hayattaki ilişkilerde uyumsuzluk ve çatışmalar, ölüm ve hastalık anlarında moral destek çerçevesinde sürdürüldüğünü söylemek mümkündür .

2. Din Hizmetlerinde Rehberlik ve Dinî Danışmanlığın Önem Ve Gerekliliği
Rehberlik danışma çeşitli nedenlerle uyum sıkıntısı çeken kendini yalnız hisseden, başarısız ve değersiz gören kimselerle sorunlarının kaynağını ve çözüm yollarını görmede yardımcı olur. Ancak bu hizmetten kendini tanımak ve anlamak isteyen kimseler yaralanabilir.
İnsanlar birlikte yaşadıkları sürece danışmanlığa ihtiyaç duyarlar. Bu ihtiyaç insanın yaratdılışından kaynaklanan özelliklerinden kaynaklanır. Kişi hayatı tanımaya anne ve babasının rehberliğinde başlar. Onun en yakınında bulunanlar, danışma faaliyetlerini bu insan yavrusu kendi başına ayakta durabileceğini gösterinceye kadar devam ettirirler. Hayatının ilerleyen aşamalarında insanoğlu, zaman zaman yoğunlaşarak, zaman zaman daha az, ama her zaman danışmaya ihtiyaç duyar. Yaşı ve tecrübesi ne kadar çoğalırsa çoğalsın insanların tek başlarına hareket edemeyecekleri alanların varlığı bir gerçektir.
Kişilik gelişimini tamamlamış olsa da bireylerin tek başlarına hareket etmekte zorlandıkları ve danışmaya ihtiyaç duydukları alanlardan birisi de dini hayattır. İnsanlar, içinde bulundukları hayata ilişkin bazı sorular sorarlar ve bu soruların cevaplarının bir kısmını dinde bulurlar. Sorularına cevap buldukları dinin inanç esaslarını kabullenirler. Kabullendikleri esaslar çerçevesinde de hayatlarını düzenleme gayreti içindedirler.
Ancak, bu çaba içinde gerek bilişsel açıdan gerekse inanç-uygulama çatışmasından kaynaklanan problemlerle karşılaşma her zaman için söz konusudur. İşte, psikolojik danışma ve rehberliğin klasik sürecinden ayrılarak, bu tür insanların problemlerine çözüm getirmeyi hedefleyen dini danışmanlık uygulamaları bu noktada karşımıza çıkar.

3. Din Hizmetlerinde Rehberlik ve Dinî Danışmanlık Alanları
Dini danışmanlık, kavramın çıkış noktası olan Hıristiyan kültüründe çok geniş bir alanda kullanılmaktadır. Akıl ve ruh sağlığında dini gelenek, eğitim geleneği, vaaz geleneği, tıbbi gelenek bir birinden bağımsız olarak kurumsallaşmış alanlardandır . Bu çerçevede dini danışmanlık, klinik psikoloji ile birlikte kilise bünyesinde, aile ilişkileriyle ilgilenen sosyal kurumlarda, hastanelerde, yaşlı bakımevlerinde uygulama alanı bulmaktadır.
İslam kültürü çerçevesinde toplumumuzda karşılaşılan problemleri de göz önünde bulundurarak dini danışmanlığın uygulama alanlarını şu şekilde belirledik:
1. Örgün Eğitim Süreci İçinde Dini Danışmanlık Uygulamaları
2. Örgün Eğitim Sonrası Dini Danışmanlık Uygulamaları

4. Rehberlik ve Dinî Danışma İlkeleri
1. Sistematik Duyarsızlaştırma: Wolpe tarafından geliştirilen bu tekniğin amacı, herhangi bir uyarıcı ile korku veya kaygı tepkisi arasındaki çağrışım bağını çözerek korku tepkisini söndürmektir. Bunun için danışan güven verici, rahat bir ortama yerleştirilir. Kendini huzurlu ve gevşemiş olarak hissettiği sırada, korku yaratan uyarıcı en az korku uyandıran dozda verilir. Korku tepkisinin görülmemesi halinde uyarıcının dozu yavaş yavaş artırılır. Bir basamakta korku tepkisi görülürse bir önceki basamağa dönülür ve bu işleme uyarıcının korku tepkisi uyandırmadığı duruma gelinceye kadar devam edilir.
2. Biçimlendirme (Shaping): Bu tekniğin özü, öğrenilmesi istenen davranışı adım adım pekiştirerek öğretmektir. Bunun için öğrenilecek davranış basit tepki basamaklarına ayrılır. En basit tepkinin verilmesi halinde kişi hemen ödüllendirilir ve tepkinin tekrarlanma olasılığı artırılmaya çalışılır. Bir basamakta başarı elde edilince bir sonraki basamağa geçilir ve davranış tam olarak yerleşinceye kadar bu işleme devam edilir.
3. Taşırma (Flooding): Bu teknik sistematik duyarsızlaştırma tekniğinin tersi olup yapılan işlem danışanı korktuğu uyarıcı ile yoğun biçimde karşı karşıya bırakmaktır. Kişi korku uyandıran duruma tekrar konulduğunda yanında terapistin bulunması eskisi kadar korku duymamasına yardımcı olmakta ve kişi uyarıcıda korkulacak birşey olmadığını yaşayarak öğrenebilmektedir.
4. Atılganlık Eğitimi (Assertiveness training}: Şalter tarafından geliştirilen bu tekniğin dayandığı sayıltı, insanların duygu ve düşüncelerini açıkça ifade edemedikleri ve birbirlerine sahte davrandıklarını göstermektedir. Medeni cesaret de diyebileceğimiz atılganlık eğitiminde terapist danışanı, duygularını açıklamaya, isteklerini açıkça ifade etmeye teşvik eder ve istenilen davranışları gösterdikçe onu pekiştirir. Özellikle okullarda çekingen öğrencilere uygulanabilecek bir tekniktir. Voltan (1980) hemşirelik Öğrencilerine ve Topukçu (1981) bir kasabada ilkokul öğrencilerine bu tekniği uygulayarak yaptıkları deneysel araştırmalarda, bireylerde atılgan davranışlar geliştirilebileceğini ortaya koymuşlardır.
5. Kaçınma (Aversion terapi): İstenmeyen davranışların ortaya çıkma olasılığını azaltmak ya da söndürmek için davranışın her ortaya çıkışında nahoş bir uyancı vererek kişiyi cezalandırma “Kaçındırma” olarak adlandırılır. Yalnız cezanın uygulanışında yan etkilerinin olmamasına dikkat “edilmelidir.
6. Model Gösterme (Modeling): İnsanlar, birçok davranışları, başkalarını gözleyerek ve taklit ederek öğrenmektedirler. Sosyal öğrenme kuramının temsilcisi Bandura’ya göre, istenilen davranışı geliştirmek için, davranışın uygun bir modelini göstermek ve kişinin bu davranışı taklit etmesi halinde aşama aşama pekiştirmek gereklidir. Tabii davranışın yerleşmesi, modelin önemli kişi olması, kişinin önce benzer davranışa sahip bulunması ve davranışı hemen tekrarlama olanağına sahip olması halinde daha çabuk gerçekleşmektedir.

Rehberlik ve Dinî Danışmada Kullanılan Yöntem Ve Teknikler

Danışman, psikolojik danışma oturumlarında danışanın konuşmalarına ve suskunluğuna çeşitli tepkiler verir. Bu tepkiler uygun ve yerinde kullanıldığı takdirde danışanı daha çok konuşmaya ve kendini açıklamaya teşvik edebilir. Danışma durumlarında danışmanların kullandıkları tepki türlerinden bazıları aşağıda kısaca özetlenmiştir:

1. Açıklama: Danışanın ifade ettiği duygu ve düşünceleri daha anlaşılır hale getirmek için verilen tepki “açıklama”dır. Açıklama, içeriğin ve duygunun açıklanması olmak üzere iki kısma ayrılabilir. İçeriğin açıklanması danışanın ifade ettiği düşüncelerin berraklığa kavuşturulması için verilen tepkidir.
Duyguların açıklanması ise danışan tarafından bulanık bir şekilde ifade edilmeye çalışılan duyguların adlandırılması ve açıklığa kavuşturulmasıdır. Açıklama danışanın ifade ettiği cümle ya da cümleciklerin düzene konması şeklinde olabildiği gibi, duygu ve düşüncenin farklı cümlelerle yeniden ifadelendirmesi şeklinde de olabilir. Bu yolla danışman danışanı dinlediğini ve anlamaya çalıştığını ifade etmiş olmaktadır. Danışman danışanın söylediklerini aynı kelimelerle ya da aynı anlamı veren başka kelime veya cümle ile yeniden ifade ettiği zaman, belli bir düşünceye dikkatini çekmekle yetinmekte, düşünceler arasındaki ilişkileri ya da çelişkileri gösterme gibi bir amaç gütmemektedir.

2. Onaylama: Danışanın söylediklerini baş sallayarak, “hımm, yaa. evet” diyerek tepkide bulunmaktır. Güdümsüz danışmanların kullanmayı tercih ettikleri onaylama tekniği, danışmanın danışanı dinlediği ve anlamaya çalıştığı mesajını vermeli ama onun her söylediğini doğru bulduğu anlamına gelmemelidir.

3. Duyguları Yansıtma: Rogers (1951) yansıtmayı danışanın bakış açısını anlamak ve bu anlayışı ona iletmek olarak tanımlamaktadır Daha çok güdümsüz danışma yöntemini benimseyen danışmanların kullandığı bu tekniğin danışanı duyguları üzerinde daha çok konuşturma, duygusal boşalımı sağlama gibi yararları da vardır. Duyguların doğru olarak yakalanıp yansıtılması güçlü bir empatik anlayış, sabırla, dikkatle dinleme ve tecrübe gerektirir. Aceleci danışmanların çok kere yüzeysel bir anlayışla yanlış yansıtma yapmaları olasılığı vardır. Öte yandan, duyguların yansıtılması zaman zaman yorum tekniğine çok yaklaşabilmektedir. Eğer danışman danışanın kavrayışının çok ötesine geçer ve henüz onun kabule hazır olmadığı duyguları yansıtırsa danışanın direnci ile karşılaşma olasılığı fazladır. Bunun için duyguları yansıtırken danışanın kendini kabule hazır oluş düzeyini dikkate almak gereklidir.

4. Yüzleştirme: Danışanın sözleri arasındaki tutarsızlıklara ya da sözleri ile davranışları arasındaki çelişkilere dikkat çektiği zaman danışman “Yüzleştirme” yapmış olmaktadır. Bir kimsenin vücut dili (jest ve mimikler, terleme ve kızarmalar) onun söylediklerini yalanlayabilir. Danışmanın danışanı her yönden, önce dikkatle gözlemesi ve yakaladığı bağdaşmazlık durumlarını yansıtması onun içgörü kazanmasına yardımcı olur, Ancak burada da danışanın duygusal gelişim temposunu göz önde bulundurmak gereklidir.

5. Yorumlama: Yorum, danışanın ifade ettiği duygu, düşünce ve olaylar arasında bağlantılar kurma ve davranışlarının, farkında olmadığı duygusal nedenlerini gösterme tekniğidir. Bu tekniğin amacı danışanın, derindeki duygularının farkına varmasına ve duyguları ile davranışlarını bütünleştirmesine yardımcı olmaktır. Yorumlama tekniği bir anlamda yansıtma tekniğine benzemektedir. Bir danışman danışanın kapalı ve dolaylı olarak ifade ettiği ya da vücut dili ile açığa vurduğu duygularını farkedıp yansıttığı zaman bir anlamda yorum yapmış olmaktadır. Danışman elinde yeterli veri olmadan yorum yapmaya kalkmamalıdır Yorumlamaya erken başlamak ve bunu sıkça yapmak danışanı danışmana bağımlı kılabilir. Gerçek bir içgörü geliştiği zaman kişi yorumunu kendisi yapabilecek hale gelir. Danışman yorumlarını kesin bir dille ifade etmekten kaçınmalı ve danışanın anlayış düzeyinin üzerinde yorumlar yapmaktan kaçınmalı, bazı yorumları danışan tarafından reddedildiği zaman ısrar etmemelidir. Yorumlama genellikle psikanalitik yönelimli terapistlerle kısmen danışandan hız alan danışma tekniğini benimseyen danışmanların kullandıkları bir tekniktir.

6. Destekleme: Destekleme, danışanı, duygu ve düşüncelerini incelemeye, kendini tanımaya ve değişik davranış tarzlarını denemeye teşvik etmektir. Danışana probleminin sadece kendisine özgü olmadığının, şikayetlerinden kurtulabileceğinin, kendisinin zayıf, güçsüz, yetersiz olmadığının, çalıştığı takdirde başarılı olabileceğinin söylenmesi desteklemeye örnek olarak verilebilir. Destekleme tekniğinin sık sık kullanılması halinde fayda yerine zarar getirmesi söz konusudur. Danışanın şikayetlerini, kendisine ve çevresine karşı tutumunu iyice anlamadan destekleyici konuşmalar yapmak, onda, yeterince anlaşılmadığı ve kendisinin hafife alındığı duygusu uyandırabilir. Rogers(1951)’e göre böyle bir yaklaşım danışana karşı saygısızlık işareti sayılabilir. Destekleme tekniğini kullanırken danışanın olgunluk düzeyini, şikayetlerinin yoğunluk derecesini dikkate almak gereklidir,

7. Cesaret Verme: Destekleme tekniği ile benzerlik gösteren cesaret verme tekniği danışanı yetersizlik ve değersizlik duygusundan kurtarıp kendine güven kazanmasını sağlamak amacı ile kullanılmaktadır. Danışana, kendini tanıma, anlama ve yönetme konusundaki girişimlerinin yerinde olduğunu söylemek ve bu yolla davranmaya teşvik etmek cesaret vermek, yüreklendirmek olarak nitelendirilmektedir, Ancak bunu yapmak için danışman danışanın gerçekten teşvik edilecek olumlu davranış belirtileri gösterdiğinden emin olmalıdır. Aksi halde cesaret verici tepkiler danışanı yerli yersiz pohpohlama şekline dönüşebilir.

8. Soru Sorma: Soru iki kişinin sözel iletişimde bulunduğu hemen her durumda kullanılan bir tekniktir. Psikolojik danışma oturumlarında da danışman bazı hallerde danışana soru sorabilir. Benjamin (1974), danışmanın, danışanı iyi duyamadığı, söylediğini anlayamadığı, ya da danışanın bir düşüncesi, tutumu veya davranışı hakkında daha ayrıntılı bilgi sahibi olmak istediği zaman soru sorabileceğini belirtmektedir. Bazen uzun süren bir sessizliği de bir soru ile bozmak gerekebilir. Böyle durumlarda sorulan yerinde sorular danışana karşı samimi bir ilginin işareti olup danışanı konuşmaya teşvik edebilir. Ancak soruların belli bir cevaba zorlayıcı, kapalı uçlu sorular olmaması gereklidir. Çünkü böyle soruların cevabı kısa olacağı için yeni bir sorunun sorulmasını gerektirir ve giderek psikolojik danışma bir tür sorgulamaya dönüşebilir. Danışana sorulacak sorular “Böyle bir durumda ne hissettiniz? Beni kullanıyor dediniz bununla ne kastettiniz?” gibi, cevabı açık bırakılmış, danışanı konuşmaya ve kendini ifade etmeye olanak verecek tipte olmalıdır. Ayrıca sorunun açık ve anlaşılır olmasına da dikkat edilmelidir.

9. Bilgi Verme: Psikolojik danışma oturumlarında bazan danışanın belli bir olgu hakkında bilgiye ihtiyacı olabilir. Aslında bilgi verme rehberlik hizmetlerine özgü bir işlev olup psikolojik danışma bilgi verme işi değildir. Bununla birlikte, danışan belli bir konuda bilgi isterse, psikolojik danışmanın bilgi vermek demek olmadığını ileri sürerek danışanı bilgi kaynağına göndermek o anda danışmanın akışını durdurabilir. Çünkü danışanın sorunu o bilgiyi edinmekle çözülebilir ya da başka bir yöne çevrilebilir. Onun için danışman, elinden geldiği kadar, istenen bilgiyi sağlamaya çalışmalı, ama bunu yaparken psikolojik danışma yapmadığının bilincinde olmalıdır.

10. Tavsiye Verme: Psikolojik danışma başkalarına akıl verme, tavsiyede bulunma işlemi değildir. Ancak, psikolojik danışma sırasında danışana tavsiye vermeyi gerektiren durumlar ortaya çıkabilir. Özellikle başkalarının görüşüne önem veren bağımlı danışmanlar tavsiye almak için danışmana başvurmaktadırlar. Böyle bir istek geldiği zaman ve danışman da danışanı yeterince tanımış ve bazı hareket tarzları belirlemişse, tavsiye vermekte bir sakınca olmayabilir. Ancak danışanı iyice anlamadan tavsiye vermeye kalkışma ve bunu çok sık yapma danışanda bağımlılığı artırabilir. Bazen bu tarz bir davranış kendini anlatma ihtiyacında olan bir danışanda öfke ve hayal kırıklığı uyandırabilir.

Rehberlik ve dini danışmada kullanılan yöntem ve tekniklerin faydalarını şöylece sıralayabiliriz:
1. Bedensel, zihinsel, duygusal vb yönlerden özelliklerini tanımalarına ve kabul etmelerine
2. İnsanlarla sağlıklı ilişkiler kurabilmek için gerekli becerileri kazanmalarına ve yaşama karşı olumlu bir tutum geliştirmelerine,
3. Kişisel gelişimleri için kendilerine açık olan fırsatları, okul ve okul dışındaki eğitim olanaklarını, meslekleri, iş dünyasını ve toplumun beklentilerini tanımalarına,
4. Amaç belirleme, sorun çözme, karar verme, tercih yapma, sorumluluk alma gibi yaşam becerilerinde yeterlilik ve kendine güven kazanmalarına,
5. Yaşantılarını bir bütün olarak değerlendirerek bir yaşam felsefesi geliştirmelerine,
6. Toplum gerçeklerini de göz önüne alarak, kendilerine uygun üst öğrenim programlarını, iş ve meslek tanıyıp seçmelerine, yardımcı olabilir.

DİNİ REHBERLİK VE DANIŞMANLIK DİYALOG ÖRNEKLERİ

ÖRNEK 1:
Namaza devam edememe konusunda problem yaşayan bir öğrencinin danışmanla diyalogu:
Ali: Benim namaz kılmamak gibi bir sorunum var. Ara sıra namaz kılıyorum, ama sürekli olmuyor.
Danışman: ….(susma) (Danışman danışanın yüzüne, dinlediğini belirten bakışlarla bakar.)
Ali: Namazın dinimizdeki önemini anlıyorum. Gerekliliği, faydaları hepsi tamam. Ama uygulamada sıkıntılarım var. Keşke namaz konusunda bütün anlatılanları yerine getirebilsem.
Danışman: Namazlarınızı devamlı kılmak istiyorsunuz, ama bazı problemlerden dolayı bunu başaramıyorsunuz. (Tekrarlama ). (Danışman danışanın sözlerini toparlayarak onu dinlediğini belirtiyor.)
Ali: Evet öyle.
Danışman: Problemi biraz daha açıklar mısın? (Genel Yedme) (Danışman deştirme yöntemi ile danışanı konuşturmaya, böylece asıl probleme yaklaşmaya çalışıyor.)
Ali: Namazı devamlı kılamıyorum demiştim ya, işte asıl sorun o. Bir vakit iki vakit kılıyorum. Sonra ağır geliyor. Sıkılıyorum. Kılmadığım zamanda vicdan azabı duyuyorum. Çevremdeki insanlar da söyleniyorlar. Hem Kuran kursuna gidiyorsun hem de namaz kılmıyorsun diyorlar. Bu beni daha da bunaltıyor. Her zaman abdest al, namaz kıl. Bir müddet sonra sıkıcı geliyor.
Danışman: Namazın gerekliliğini biliyorum demiştin ama şimdi sıkıcı diyorsun. Bunda bir çelişki yok mu sence? (Reddetme, soru sorma) (Danışman danışanın içerisinde bulunduğu ikilemi ortaya koyuyor. Böylece danışan problemini daha net hale getirebilecek.)
Ali: bilmem, yazın sıcak örtünmek zor. Kışın soğuk, abdest almak zor.
Danışman: Peki sıkıcı olan namaz mı yoksa namaz kılmak için gerekli olan şartlar mı? (Deştirme,Soru sorma).
Ali: Aslında ben hiç bu tarafını düşünmemiştim. Sanırım beni sıkan namaz için gerekli olan şartlar.
Danışman: Yani bu şartlar kolaylaşırsa namaz kılmak için engelin kalmayacak (Tahlil-açıklama).
Ali: Nasıl? Şartlar nasıl kolaylaşacak ki?
Danışman: Yazın örtünmek kışın soğuk demiştin, bu şartları iyileştirebilirsin. Bak, dinini hayatı için elinden gelen kolaylığı sen yapacaksın. Eğer gerçekten ibadetlerini yapamamak seni üzüyorsa onları yapılabilir hale getirebilirsin. Mesela, kışın üşümek istemiyorsan abdest almak için sıcak su kullanabilirsin. Yazın sıcaktan örtemiyorsan namaz kılmak için vantilatör açabilirsin. (Teşvik).
Ali: ……….(düşünceli bir ifade ile başını sallayarak) bunları düşüneceğim.
Danışman: Bir sonraki görüşmemize kadar bu tavsiyeleri uygulayabilirsin. Başka şeyler de bulabilirsin. Bana kalırsa sen bunun üstesinden gelebilirsin. (Cesaretlendirme). (Danışman danışanın içinde bulunduğu soruna bir çözüm üretebilmesi için onu cesaretlendiriyor)

ÖRNEK 2:
Ahirete iman konusunda problem yaşayan bir öğrencinin danışmanla diyalogu:
Bekir: Ben Allah’a inanan bir insanım. Onun varlığına birliğine iman ediyorum. Ancak bazen aklımı kurcalayan düşünceler oluyor. Bu düşüncelerden dolayı kendimi suçlu gibi hissediyorum.
Danışman: Anlıyorum (basit kabul).
Bekir: Kursa gideli çok şey öğrendim. İman esaslarını işlerken Ahirete iman konusunda bazı noktalar beni düşündürdü. Bunları düşünmek istemiyorum ama aklıma geliyor.
Danışman: buraya kadar anlattıklarınıza göre Allah’a iman eden birisiniz. Ancak bazı noktalarda sizi rahatsız eden düşünceleriniz var .(Tekrarlama).
Bekir: Evet öyle.
Danışman: Sizi rahatsız eden bu düşünceleri biraz açıklayabilir misiniz? (Genel Yedme).
Bekir: Aklıma takılan şey ahrete iman noktasında. Bir gün herkes ölecek hepimiz bu dünyadan göçüp gideceğiz. Bedenimiz toprağa gömülecek ve çürüyecek. Asırlardır milyonlarca insan bu şekilde ölüp gitti. Bir gün hesaba çekilmek için yeniden diriltileceğiz. Peki, onca insan çürüyüp giden bedenler, nasıl bir araya gelecek bizden önce yaşamış milletler hepsi nasıl tekrar diriltilecek?
Danışman: yani Allah’ın bu kadar büyük bir olaya nasıl güç yetireceğini düşünüyorsun ve işin içinden çıkamıyorsun. Doğru anlamış mıyım? (Aydınlatma).
Bekir: Evet. Aslında bunları düşünmek istemiyorum, Allah’a inanan biri olarak bunları düşünmekten utanıyorum ama aklıma geliyor.
Danışman: Bunları düşünmek suç değil hem bu tür düşünceler imanın bir göstergesi. Tabii ki düşüneceğiz sorgulayacağız. Yalnız, bu güne kadar hepimizi yarattığına inandığın Allah’ın tekrar yaratmaya gücü yetmez mi? Bu düşüncelerinde bir çelişki yok nu sence (Yansıtma).
Danışman danışanı dinledi, problemi anlayabilmek için danışanın konuşmasını daha iyi açılmasını sağlayacak teknikler kullandı. Danışanın birbirine ters düşen düşüncelerine yansıtma tekniği ile ortaya koydu. Böylece danışan içinde bulunduğu durumu daha sağlıklı değerlendirebilecek.
Bekir: aslında dediğinizde haklısınız. Düşüncelerimde çelişki var. Tıpkı Nasrettin Hocanın doğuran kazanı gibi doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne niçin inanmıyorsun demiş ya.
D: Ahiret, gelecek konusunda bize söylenenlerden ibaret… Bunu yaşamadığınız için size mümkün olmayan bir şey gibi geliyor. Oysa doğumu yaşadınız ve her ana doğan canlıda bunu görüyorsunuz. Onun büyüdüğünü geliştiğini gözlemleyebiliyorsunuz. Ama ölüp gidenlerden ses seda yok onlar hakkında bilgilerimiz bize gelen rivayetlerden oluşuyor. Bu sizi ikna etmeye yetmiyor? Yanılıyor muyum acaba? (Tahlil- Açıklama)
Bekir: Benim sözlere dökemediğiniz düşüncelerimi dillendiriyorsunuz. Evet, kısaca böyle.
Danışman: Kuran okuyor musunuz? (Deştirme)
Bekir: Evet okuyorum.
Danışman: Peki mealini okuyor musunuz?
Bekir: Hayır çok okumadım. Yalnızca namaz surelerinin anlamlarını biliyorum.
Danışman: Allah-u Teâlâ Kuran’da bu konudan sık sık bahsediyor. Allah bir ayeti kerimede insanoğlun yaratılışını unutarak “O çürümüş kemiklere kim diriltir ki? Dediğini, buna karşılık Allah’ın da “Onları ilk defa inşa eden diriltir ve o her yaratmayı bilir” şeklinde karşılık verdiğini bildiriyor.
Bekir: Ne güzel konuştunuz içime su serptiniz. Peki, bana ne önerirsiniz?
Danışman: Size önerebileceğim şey bu konu ile ilgili yazılan kitaplardan temin edip okumak ve kurs hocanızla bu durumu paylaşıp ondan da yardım istemeniz olabilir. (tavsiye) bir sonraki görüşmemize kadar dediklerimi düşünün. Ben sizin bunun üstesinden gelebileceğinize inanıyorum (güvence Verme).
Diyalog, danışmanın henüz farkında olmadığı düşüncelerin açıklanması ile devam etti. Danışman bilgi edinmek için danışana iki soru sordu. Bazen danışmanların eksikliğinden kaynaklanabilir. Bu noktada danışman gerekli bilgiyi vermelidir. Bu diyalogda da danışman Kuran’dan örneklerle danışanı bilgilendiriyor. Danışanın konuyla ilgili öneri istemesi üzerine birtakım tavsiyelerde bulunuyor. Son olarak güvence verme tekniği ile danışanı destekliyor.

ÖRNEK 3
Din öğretimi sürecinde benzeri yaşanmış bir kurgu da burada örnek olarak verilebilir: Ayşe, lise birinci sınıfta okumaktadır ve yaşadığı bir çatışmayı din kültürü öğretmeniyle paylaşmaktadır. Öğretmen bu iletişimde danışman rolündedir:
Ayşe- Allah’ı her şeyden çok seviyorum. Ancak şunu belirtmeliyim ki, içinde bulunduğum duygularımla onu üzmekteyim.
Danışman- Bu duygularının, senin Allah’a olan sevgine ters düştüğünü mü düşünmektesin? (Ayşe’nin içinde yaşadığı çatışmayı yansıtmaya gayret etmektedir.)
Ayşe- Son zamanlarda, kendimi gerçekten Allah’a yakın hissedememekteyim. Dua edemiyorum. İbadet edemiyorum ve dualarımın kabul edilmediğini hissediyorum. Bunun sebebinin işlediğim günahlar olduğunu anlamama rağmen problemimi çözmek için gerekli gücü kendimde bulamıyorum.
Danışman- Siz, dua ettiğinizde ve ibadet ettiğinizde işlerinize müdahale eden bir gücün baskısı olduğunu mu hissetmektesiniz? (Günaha sebep olan olayı anlatmaya teşvik etmektedir.)
Ayşe- Gençlik yıllarımdan beri derin bir üzüntü içindeyim. Annem babamdan ayrıldı. Sonra babamı kaybettim. Evimiz o zamandan beri huzurlu olmadı. Ben her zaman, “bunlar bana niçin yapıldı?” sorusunu soruyorum. Bazen hayata devam etmenin bir faydası olmadığını düşünüyorum ve artık gerçekten hiç kimse için önemli olmadığımı hissediyorum.
Danışman- Birçok insan, artık onunla kimsenin ilgilenmediğini hissetmesi halinde hayata devam etme konusunda güçlükler hissetmektedir. (Ayşe’nin söylediklerine vereceğimiz bir çok cevap vardır. Ancak danışman, Ayşe’nin duyguları üzerinde konsantre olmayı ve daha sonra aile problemlerini araştırmayı tercih etmiştir.)
Ayşe- İtiraf etmekten utanıyorum ama intihar etmeyi bile düşünüyorum. Bu kadar ümitsizlik içinde olduğumdan dolayı Allah’ı unutmuş gibiyim. Kur’an’da, Allah’ın yardımıyla her sıkıntının aşılacağının söylendiğini biliyorum. Dua ve sabır ayetlerini okuyorum. Ancak hiçbir işe yaramıyor. O kadar umutsuzum ki ne yapacağımı bilemiyorum.
Danışman- Bir taraftan davranışlarınla Allah’ın istediklerini yapmamış olarak kendini mutsuz hissetmekte diğer taraftan dinin seni başarısız hale getirdiğini hissetmektesin. (Allah’tan beklediklerini, kendi ifadelerinin ötesine gitmeden belirlemeye gayret eder. Onun tarafında zamanından önce bir red durumunun ortaya çıkmasını önlemek için Allah kelimesi yerine din kelimesini kullanmıştır.)
Ayşe- Beni en çok üzen, artık evden dışarı çıkma isteğimin kalmamasıdır. Gerçekten öyle yapmadıkları halde insanları hep benim hakkımda konuşuyorlarmış gibi hissediyorum. Camiye veya insanların bir arada bulundukları hiçbir yere gitmek istemiyorum. Gerçekten böyle davranmak istemiyorum, daha kötü olacağımı biliyorum ama bir şey yapamıyorum.
Danışman- Anladığım kadarıyla giderek yalnız bir kurt haline geliyorsunuz.
Ayşe- Sanırım başka bir şeyi daha izah etmem gerekecek. Altı ay öncesine kadar bundan daha iyiydim. Altı ay önce erkek arkadaşım benden ayrıldı. (Danışman, daha önce yapılan konuşmaların seyrine göre bir takım tavsiyelerde bulunsaydı bu durum ortaya çıkar mıydı?)
Danışman- Oldukça güç bir durum bu. (Sıkıntısını anlamaya çalışır.)
Ayşe- Bunun benim için Allah’ın bir tercihi olduğundan çok eminim. Onun için çok dua ettim ve Allah da bana bunun doğru bir seçim olduğunun işaretini verdi. Bu iş olmayacağı halde Allah bana niçin onun bana uygun olduğunu düşünme fırsatını verdi? (Allah’a karşı isyanının ve gücenmesinin gerçek tabanı şimdi ortaya çıkmıştır. Allah’la iletişim kurmada yaşadığı sıkıntıyı ortaya koymaktadır.)
Danışman- Allah’ın niçin bu şekilde seni imtihan ettiğini düşünüyorsun. Bu durumun, Onun adaletine ve esirgeme sıfatına uygun olmadığı düşüncesini taşımaktasın. (Bu ilişki sonucunda artık Ayşe, Allah’tan beklentilerini rahatça anlatacak konumdadır. Dikkat ediniz, danışmanın anlayışının temelinde duygular bulunmakta ve yaşanan problem konusunda kendi görüşü yer almamaktadır.)
Danışan, çevresiyle olan ilişkilerinde yaşadığı problemleri din kaynaklıymış gibi yansıtmıştır. Danışman, kendisine getirilen problemi hemen çözmeye çalışıp tavsiyelerde bulunma yolunu seçmemiş, danışanın kendi hissettiği duygular üzerinde yoğunlaşmasını sağlayarak problemin tabanına inmeyi başarmıştır.

ÖRNEK 4:
Bir Cuma günü vaiz efendi vaazın ortasında bir gürültüyle irkilir. Ne oluyor derken cemaatinden Mehmet Amcanın: Çocuklar! Çabuk dışarı çıkın burası cami, oyun yeri değil ‘’ diye bağırdığını işitir. Çocukların bir kısmı onu duymuş dışarı doğru kaçışırken bir kısmı konuşmalarına devam ediyorlar. Vaiz, çocukların caminin dışına çıkacak olmasından rahatsız olmuştur.
Bir şeyler söylemesi gerektiğini düşünerek ‘’Çocuklar! Bir dakika! Sizler şöyle arakalardan ön saflara doğru gelin bakim sizler için de ilginizi çekecek güzel şeyler anlatacağım der.
Daha sonra Mehmet amcaya dönerek: Mehmet Efendi mümkünse namazdan sonra biraz görüşelim, bu çocukları şimdilik camide kalmalarına müsaade et’’ der. Namazdan sonra vaiz, Mehmet Amcayı odasında kabul eder. Halini hatrını sorduktan sonra odasında bulunan bisküvi ve meyve suyundan ona ikramda bulunur. Odada beraber otururlar,
Vaiz: Mehmet amca öğrenmek istiyorum. Vaaz esnasında çocuklara bağırmanın sebebi nedir. Evde bir sorunun mu var? Evlatların sana rahatsızlık verecek bir şey mi yaptılar? Yoksa bu çocuklar seninle alay mı ediyorlar? Merak etme benim herhangi bir işim yok, vaktim müsait uzun uzun sohbet edebiliriz.
Mehmet Amca: Bak vaiz bey bilirsin ben seni severim. Vaazlarını da kaçırmamaya gayret ederim. Ama bu çocuklar!
Vaiz: Beni sevdiğinin farkındayım. Vaazlarımı da gözlerimin içine bakarak can kulağıyla dinlediğini biliyorum. Çocukların seni niye rahatsız ettiğini öğrenmek istiyorum.
Mehmet Amca: Hocam biliyorsun ben yaşlı bir insanım. Bu yaşıma gelene kadar dinim ile ilgili bilgiler hususunda yetersizim. Bu eksiğimi bu yaşımdan sonra gidermeye çalışıyorum. Bir yandan hocaların vaazlarını dinliyorum bir yandan da evde 3-5 sayfa kitap okuyorum. Ama bu çocuklar gürültü yaptıklarında sizi işitemiyorum, anlattıklarınızı duyamıyorum. Zaten gözlerim iyi görmüyor kitapları okurken zorlanıyorum. Sizi de duyamazsam ben bu dini bilgileri nasıl öğreneceğim?
Vaiz: Mehmet Amca niyetin çok güzel, ama bak ben sana bir şey anlatmak istiyorum. Peygamberimiz bir Cuma günü hutbe okuyor. Torunlarından birini mescitte görünce hutbesini yarıda keserek minberden iniyor. Merhametle, sevgiyle torununu kucakladığı gibi tekrar minbere çıkarak hutbesine devam ediyor. Yine bir gün namaz kılıyor, secde ederken torunu sırtına çıkıyor. Peygamberimiz secdesini öyle uzun yapıyor ki onu seyreden sahabeler peygamberimize vahy geldiğini zannediyorlar. Namazdan sonra sebebini sorduklarında peygamberimiz; torunum ben secdede iken sırtıma çıktı, kalkarsam bir yerini incitebileceğimi düşünerek secdemi uzattım. O, sırtımdan inince secdeden kalktım cevabını veriyor.
Mehmet Amca: Hocam! Peygamberimiz gerçekten böylemi yaptı?
Vaiz: Evet Mehmet Amca, bu söylediklerim hadislerle bize bildirilen, Peygamberimizin çocuk sevgisi ve merhametiyle ilgili rivayetler.
Mehmet Amca: Hocam! Peygamberimizin gösterdiği bu şefkat ve merhameti bize de örnektir. O’nun gösterdiği sabrı bizde göstermeliyiz ki, çocuklarımıza camiyi, cemaati sevdirmeliyiz.

ÖRNEK 5
Ezber yapmakta zorlanan bir öğrencinin danışmanla diyalogu:
Ömer: Ezber yapmakta sıkıntılarım var. Defalarca okumama rağmen sureleri bir türlü ezberleyemiyorum. Aklımda tutamıyorum. Çok çabuk unutuyorum.
Danışman: …….. (Susma )
Ömer: Bazen aklımdan şüphe ediyorum. Bunu nasıl aşacağım? Ezber yapmak istediğim bir şey. Ama çok zorlanıyorum.
Danışman: Ezber yapmak istiyorsun ama bu sana çok zor geliyor. (Tekrarlama).
Ömer: Kursta verilen ezberi zamanında yapmadığım zaman arkadaşlar arasında çok mahçup oluyorum. Hocamız ezberleri dinleyip bana sıra gelince başımdan kaynar sular dökülüyor. Yerin dibine geçiyorum.
Danışman: Ezber yapmayı istiyorsun, anladığım kadarıyla sınıfta da tembel öğrenci gibi görünmek istemiyorsun. Hocana karşı mahcup olmak seni utandırıyor (Tekrarlama, Aydınlatma).
Ömer: Evet dediğiniz gibi.
Danışman: Ezberleri yaparken kullandığım bir yöntem var mı? (soru Sorma)
Ömer: Tekrar tekrar okuyorum. Yani öyle belirli bir yöntemim yok.
Danışman: Bu konuda bir araştırma yapsan, ezber yapma tekniklerini araştırsan, daha kolay ezber yapma yöntemleri mutlaka vardır. Mesela, hocanla bu konuda görüşerek başlayabilirsin (Tavsiye).
Ömer: Aslında hocanla durumu konuşmayı düşünmüştüm, ama cesaret edemedim. Ne bileyim biraz utangaç bir yapım var. Ama bunu deneyeceğim.
Danışman: Bana öyle geliyor ki bu konuda başka yöntemler denemek san iyi gelecek. (Yorum).
Ömer: Konuştuklarımızı düşüneceğim. Önce kursta hocamla bu konuyu konuşacağım. İnşallah bu durumu aşabilirim.
Diyalogda, karakter olarak çekingen bir yapıya sahip olan danışana, danışmanlık yapıldığı görülüyor. Danışman önce danışanı dinliyor, tekrarlama ve aydınlatma teknikleri ile danışana kabul ve anlayış bildiren bir yaklaşım sergiliyor. Danışman, soru sorma tekniği ile konunun değişik bir yönüne dikkat çekiyor. Tavsiye tekniği ile danışan, henüz farkında olmadığı bir durumdan haberdar ediyor. En son yorum tekniği ile danışma sona eriyor.
A. Kur’an’a Göre İnsanın Danışma İhtiyacı Ve Vahiy-Rehberlik İlişkisi

İnsan, yaratılışından itibaren rehberliğe ihtiyaç duyan bir varlıktır. İlk insan olarak yaratılan Hz. Adem’e Allah’ın tüm isimleri öğretmesi ve meleklerinin karşısına bu donanımıyla çıkarması insanoğlunun ilk danışmanlık tecrübesidir . Hz. Adem’in yeryüzünde işlediği ilk hatadan duyduğu pişmanlıktan dolayı tevbe edişinde de yaratıcısının danışmanlığında, ondan aldığı kelimelerle yalvarış söz konusudur . İnsanoğlu yaratılışından ve dünya tecrübesine ilk başlayışından itibaren danışma ihtiyacıyla karşı karşıya kalmıştır.
Kur’an-ı Kerim, Allah’ın insanlarla iletişimini sağlayan elimizdeki son belgedir. Bu belge, aynı zamanda ilk insandan başlayarak tarih boyunca çeşitli toplumların insanı insan yapan özelliklerden uzaklaştıklarında nasıl uyarıldıklarını da kaydeder. Allah’ın bu toplumlarla kurduğu iletişimden bahsetmesindeki amaç, insanların kendilerine nasıl yabancılaştıkları üzerinde düşünmelerini ve aynı hataları tekrarlamamaları için öğüt almalarını sağlamaktır . Zaten yapılan rehberlik gereği insanların problemlerinden kaynaklanan karanlıklardan, çözüm için önerilen aydınlığa çıkmaları için bunların örneklenmesi gereklidir. Rehberlik tanımlarındaki ortak noktalardan hareket ederek vahyin genel özelliklerini gözden geçirdiğimizde vahiy-rehberlik ilişkisi daha belirgin hale gelecektir.

1. Vahiy İnsana Dönüktür: Allah hiç bir insana bir şey indirmedi diyerek Allah’ı gereği gibi değerlendiremediler (En’am, 6/91). Bu ayetle yaratıcı, insana vahiy aracılığıyla yapmış olduğu tüm yardımlara topluca işaret eder. Vahiy, insanın genel yeteneklerini, ilgilerini, tutumlarını, güçlü ya da zayıf yanlarını bilmesini sağlar. Bu şekilde de kendini gerçekleştirerek çevresine dengeli ve sağlıklı bir şekilde uyum sağlamasına yardım eder. Vahyin, insanın özelliklerine ilişkin verdiği bilgilerin bulunduğu bazı ayetler şunlardır. Ona iyilik ve kötülük yapma kabiliyeti verene andolsun ki… (91/ Şems, 8, 9). Biz insanı en güzel şekilde yarattık, sonra onu aşağıların aşağısına yuvarladık (95/ Tin, 4, 5). Biz insanı zorluklara katlanacak şekilde yarattık.(90/ Beled, 4) Size, kulaklar, gözler, gönüller verendir (32/ Secde, 9). Doğrusu biz sorumluluğu göklere, yere ve dağlara sunmuşuzdur da, onlar bunu yüklenmekten çekinmiş ve ondan korkup titremişlerdir. İnsan onu yüklenmiştir. Gerçekten insan pek zalim ve cahildir . İnsan Rabbine karşı gerçekten pek nankördür. Buna kendisi de tanıktır (33/ Ahzab, 72).

2. Vahiy Yardımdır: Kur’an’a göre insanın kendini tanımasının doğal sonucu yaratıcısını da tanımasıdır. Bu amaçla Allah, vahiyle iletişime geçtiği insana bir yardım sunar. Vahiyle yapılan faaliyette zorlayıcı bir unsur yoktur. Biz, Ona eğri ve doğru iki yolu gösterdik (90/ Beled, 10). Biz insanoğluna yolu gösterdik, şükretmek veya etmemek ona aittir (76/ İnsan, 3). Doğrusu bu anlatılanlar bir öğüttür. Dileyen, Rabbine varan bir yol tutar. (73/ Müzzemmil, 19)

3. Vahiy’de Süreç Vardır:
Kur’an’a göre Allah, insanın muhtaç olduğu her zaman ve mekanda insanlarla iletişim kurmuş ve onlarla vahiy kanalıyla rehberlik ilişkisi içinde bulunmuştur. Kim doğru yola gelirse ancak kendi yararına yola gelmiş olur. Kim de saparsa ancak kendi zararına sapmış olur. Kimse, kimsenin yükünü taşımaz. Biz, elçi göndermedikçe azap etmeyiz (17/ İsra, 15). Allah’ın insanlarla iletişimi süreklilik arz etmiştir. İnsanın kendisine yabancılaştığı ve bu yabancılaşma sebebiyle kendisine zulmettiği her yerde onunla iletişime geçerek yaratılışından beri içinde bulunan özellikleriyle yeniden buluşmasını sağlamıştır. Bu buluşma ile insan kendisini yeniden tanıma fırsatını yakalamıştır.

4. Vahiy Uzman Kaynaklıdır:
Kur’an’a göre Allah, kendi yaratmış olduğu insanı yine kendi oluşturduğu şartlarda yaşatan yüce bir kudrettir. İnsanın yeteneklerini ve zaaflarını Ondan iyi bilen bir başkası da yoktur. Kur’an, Allah’ın sıkıntılar ve problemlerle boğuşan tüm toplumlarla iletişim kurduğunu bildirir. Tarih boyunca kendisine peygamber gönderilmeyen ve uyarılmayan hiç bir topluluk yoktur. Bu toplumlara yapılan rehberlik, kimilerinde olumlu etki yaparken kimileri için de etkili olmamış ve Kur’an’ın ifadesiyle o topluluklar doğru yolu bulamamışlardır . Kur’an, işte bu toplumlarla kurulan iletişimden ve bu iletişime verilen tepkilerden örnekler sunar.
Kur’an, İbrahim’e hidayet, dürüstlük ve bilgi gücü verildiğinden bahsederek O’nun, taştan yaptıkları cansız heykellere tapınmakta olan halkına rehberliğinden bahseder .
İbrahim, tüm heykelleri kırdıktan sonra baltasını en büyük heykelin boynuna asmış ve heykellerin kırıldığını görüp bunu yapanı araştıran halkına “eğer konuşuyorsa büyük heykelin yapmıştır” diyerek kavmine hem mantıki hem de duygusal bir cevap vermişti. İbrahim, bu davranışıyla, cansız varlıklardan yardım isteyecek kadar kendi fiziksel ve manevi potansiyelinden habersiz, yaratılıştan kendisine verilen en büyük nimetlerden biri olan aklını çalıştırmakta zorlanan bu topluluğa rehberlik etmişti. İbrahim’in davranışıyla insanlar, kendilerine bile faydası olmayan bu cansız varlıklardan yardım istemenin anlamsızlığı üzerinde düşünmeye başladılar. Burada İbrahim, onlara kendilerini tanımaları konusunda rehberlik etti. İbrahim’in babasına da rehberlik ettiği ve ona cansız varlıklardan yardım dilemenin faydasızlığı hususunda danışmanlık yaptığı Kur’an’da anlatılan örneklerdendir .
Musa ise Sina’da kavminin başına rehber olarak Harun’u bırakmıştı. Harun, Musa’dan aldığı rehberlik görevini yerine getirmeye uğraşmış, Allah’tan başka ilahlar edinmelerinin önüne geçmeye çalışmıştı. Ancak, kavminin yanından ayrıldıktan sonra onlar Musa’nın kendilerine öğrettiğini unuttu ve kendi yaptıkları bir buzağı heykelinden yardım istemeye koyuldular. Harun, yaptığı uyarılara rağmen onları bu yaptığı yanlışlıktan alıkoyamadı .
Lokman’ın oğluna yaptığı rehberlik de Kur’an’da anlatılan örneklerdendir. Lokman oğluna, Allah’a ortak koşmama, ana-babaya iyi davranma, yapılan iyiliğin karşılığının muhakkak alınacağı, namaz kılma, iyiliği emretme, kötülükten vazgeçirme, başa gelenlere sabretme, insanları küçümsememe, yeryüzünde böbürlenerek yürümeme ve sesini alçak tutma gibi hususlarda öğütler vererek onun içinde bulunduğu şartlara sağlıklı ve dengeli bir şekilde uyum sağlamasını hedefledi .
Yusuf’un zindanda kendisine rüya tabiri için yaklaşan iki gençle yaptığı konuşma da bir rehberlik faaliyeti olarak değerlendirilebilir. Bu gençler Yusuf’a gördükleri rüyaları yorumlatmak için gelmişlerdi. Yusuf da rüyaları yorumlamadan önce kendisinde bulunan bilginin kaynağının Allah olduğunu vurgulamış, insanın yaratıcısına ortak koşmasının insana yakışmayacağını söyleyerek danışmanlık yapmıştı .Yaratıcı, bu örneklerle insanlarla iletişimini ve rehberliğini vurgularken, bu rehberliğin neticesinden de haber verir.
Biz Nuh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve (nitekim) İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, torunlarına, İsa’ya, Eyyub’e, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a vahyettik. Davud’a da Zebur’u verdik (4/ Nisa, 163). Takip eden ayetlerde Allah, bir kısım peygamberlerin Hz. Muhammed’e Kur’an aracılığı ile anlatıldığını, bir kısmından da haberdar edilmediğini vurgulayarak bu peygamberlerin müjdeleyici ve sakındırıcı olarak gönderildiğini söyler. Peygamberlerin bir görevinin de rehberlik ve danışmanlık olduğu, yani insanlarla yardım ilişkisi içinde bulunduğu bu ayetlerde belirtilir . Ayetlerle, insanların kendilerine peygamberler gönderildikten sonra “bize yol gösterecek ve rehberlik edecek birisi yoktu” şeklindeki savunmalarının artık mümkün olmayacağı vurgulanmıştır. Ancak bu rehberliğin sonucu, insanların kendilerine yapılan yardımdan sonra Allah’a karşı bir mazeret sunamayışları ve yapmaya devam edegeldikleri zulümlerden dolayı da Allah’ın bağışlamasını bulamamalarıdır .

B. HZ. PEYGAMBER’İN DANIŞMANLIĞI
Hz. Muhammed, Allah’ın insanlarla iletişim görevini yerine getirmek üzere o insanların içinden seçtiği son peygamberdir. Allah’ın Kur’an’la kendisine vermiş olduğu tebliğ görevi gereği insanlara rehberlik etmiş, yaratılışlarının gereklerinden uzaklaşarak insanlıklarını unutmuş olan topluluğa danışmanlık yapmıştır. O, Allah’ın hazinelerinin yanında olduğunu iddia etmemiş, gaybı bildiğini söylememiş, meleklik iddiasında bulunmamış, kendisine vahyolunan Kur’an’ın öğretileri çerçevesinde bu görevini sürdürmüştür . Kur’an’ın kendisine gösterdiği rehberlik ilkesi, insanları belli bir yönde sürüklenmek zorunluluğunda bırakmak değil, sadece üzerinde yaşadıkları yolun dışındaki alternatifleri de göstermek ve bu şekilde kendileri için doğru olanı seçmelerine yardımcı olmaktır.
Nitekim Allah, peygamberinden şöyle konuşmasını ister: Doğrusu size Rabbinizden açık belgeler gelmiştir. Kim görürse kendi lehine kim de körlük ederse aleyhinedir. Ben sizin üzerinizde bekçi değilim. (En’am, 104)
Kur’an’ın son peygamber’e verdiği bu metot, günümüz rehberlik ve danışma anlayışıyla da örtüşür. Zira rehberlikten beklenen, ferdin yeteneklerinin değerine inanarak ve bu yeteneklere uygun eğitim ve rehberliği vererek onun yeteneklerini geliştirmesini sağlamak, ferdin her manada tam ve olgun bir insan olmasında kendisine yardımcı olmaktır .

Hz. Peygamber’in ilişkileri sırasında, insanların yanlış davranışlarını Allah’ın dilemesine havale etmelerine karşın, Kur’an’ın, ona sadece açık-seçik bir tebliğ görevi verdiğini hatırlatması ve tüm gayretlere rağmen davranışlarında değişiklik bulunmayan insanların varlığı karşısında Eğer yüz çevirirlerse ey Muhammed sana düşenin açıkça bir tebliğ olduğunu bil! (16/ Nahl, 82) denmesi bu esasın desteklendiğini göstermektedir.
Kur’an’da anlatılan Hz. Peygamber’in danışmanlık faaliyetleri içinde en çarpıcısı Abese Suresi’nde olanıdır. Zira bu surede Hz. Peygamber, yanlış bir metodu rehberlik faaliyetleri içinde kullanması sebebiyle oldukça sert ifadelerle uyarılmıştır. Gittiği yoldan başka bir yol tanımadığını söyleyenlere karşı Hz. Peygamber ısrarla İslam’ı anlatmaya devam ederken gözleri görmeyen bir adam gelir ve kendisinden İslam’ı anlatmasını ister. Hz. Peygamber, bu sırada kendince önemsiz gördüğü adamın gelişinden hoşlanmamıştır. Önemli kabul ettiği insanlarla konuşmaya devam eder. Ama Allah’tan gelen uyarı dikkat çekicidir: Onun halini sana kim bildirdi. Belki o temizlenecek, yahut öğüt alacak da öğüt ona fayda verecekti! . Kur’an, kendisini anlatılanların dışında varsayıp inadında devam eden insanı temiz ve arınmış bir konuma getirmeden Hz. Peygamber’in öncelikli/değerli olmadığını belirler. Kur’an’ın sadece bir hatırlatma ve öğüt olduğunu, dileyenin onu dinleyip öğüt alabileceğini hatırlatıktan sonra kendisini dinlemeye hazır olan insanın daha değerli olduğunun da altı çizer ve Peygamber uyarılır .
Hz. Peygamber’in danışmanlık faaliyetleriyle ilgili olarak Kur’an’da anlatılan bir diğer örnek de Mücadele Suresindedir. Eşiyle aralarında geçen problemin çözümü için rivayetlerde adının Havle veya Huveyle olduğu bildirilen ensardan bir kadın Hz. Peygamber’den yardım istemişti. Hz. Peygamber de problemi dönemin geleneğine göre çözmeye çalışmış ama yuvasını dağıtarak kadını sıkıntıya sokmuştu. Kocasından ayrılmak zorunda kalan ve küçük çocukları olan bu kadın, Hz. Peygamber’den lehine bir hüküm istedi. Problemin çözümü ancak vahyin gelişiyle gerçekleşti. Ayetlerde Peygamberle mücadele eden bu kadının sözünün Allah tarafından işitildiği ve kocasının söylediği sözlerin karşılığı ödeyeceği bedel mukabili bu yuvanın devamının mümkün olacağı belirtildi .
Kur’an’da da bir çok yerde vurgulandığı gibi Hz. Peygamber’in faaliyetlerinin önemli bir bölümü kendisine gelen vahyin tebliği şeklindedir . Vahyin, özellikle yaşanan hayat içinde karşılaşılan bir problemin çözümüne yönelik olarak gelmesi, önemini artırıyor ve yol göstericiliğini (hidayet oluşunu) belirginleştiriyordu.
Kendisine gelerek sürekli bir rahatsızlığından dolayı namazlarını kılıp kılamayacağını soran bir kadına namazı bırakmamasını ve kılmaya devam etmesini sebepleriyle anlatmış , insanların en hayırlısını, en kötüsünü , müslümanların en üstününü , amellerin en değerlisini soranlara yol göstermiş, kendisinden iyilik ve günahı somut olarak tanımlamasını isteyen birisine, iyilik içini ferahlatan, günah da içini sıkan şeydir karşılığını vermişti .
Burada sorulara verilen cevapların Hz. Peygamber’in eğitim faaliyetlerinin sınırları içine girip girmediği şeklinde bir soru akla gelmektedir.
İlk bakışta, sorulara verilen cevaplarla bir eğitim faaliyeti gerçekleştirildiği düşünülebilirse de olaya farklı bir açıdan bakıldığında, soruyu veya sorunu getirenin peygamber olmadığı ve soruların bir bölümünün mescit içi uygulamaların dışından geldiği görülecektir. Yani bireyin çevresinden ve kendisinden kaynaklanan problem vardır, bu problem de yeni benimsediği dinin öğretileri çerçevesinde çözümlenerek bireyin toplumsal uyumu gerçekleştirilmektedir.
Bir hastalıkla karşı karşıya olduğunu ve ne yapılması gerektiğini söyleyen bir sahabeye Hz. Peygamber, tedavi olunması gerektiğini gerekçeleriyle anlattıktan sonra Allah, şüphesiz tedavisi olmayan bir hastalık vermemiştir diyerek ona yol göstermişti .
Hz. Peygamber, kendisine gelerek problemini açanlara danışmanlık yaptığı gibi, problemlerinin farkında olmayan insanların problemlerine de çeşitli sorularak sorarak dikkat çekmiş ve danışmanlık görevini yapmıştır. Çünkü, sorulan soruyla insana bir gözlem yaptırılmakta ve problem fark ettirilmektedir. Yol göstericilik, problemin fark ettirilmesinden sonradır. Bir gün, mescit içindeki sohbet esnasında Hz. Peygamber, ağaçların içinde yaprağını dökmeyen bir tür ağaç vardır ki o ağaç kamil bir müslümanın benzeridir, nedir o söyleyin? şeklinde bir soru sordu. Orada bulunanlar, kırlardaki ağaçları birer birer saymaya başladı. Hadisi rivayet eden Abdullah b. Ömer, bu ağacın hurma olduğunun aklına geldiğini fakat söylemeye utandığını ekler.

Ashab, kendisi bilemeyince ya Rasulullah bize söyle, nedir? dediler. Hz. Peygamber’de hurmadır buyurdular . Ayrıca zina etmek istediğini söyleyen birisine “Annen zina etse ne yaparsın? Kız kardeşin zina etse ne dersin?” gibi sorular sorduktan sonra “senin zina etmek istediğin kişi birinin ya annesidir, ya kız kardeşidir, ya da teyzesidir” diyerek hem doğru olana rehberlik etmiştir, hem de dini bir konuda danışmanlık yapmıştır.
Grup danışması çerçevesinde değerlendirilebildiğimiz Hz. Peygamber’in mescitte yürüttüğü sohbetler zaman içinde kurumsallaşarak vaaz müessesini oluşturmuştur. Vaaz, kelime anlamı ile düşünüldüğünde ki, rehber, kılavuz, yol gösterici anlamına gelmektedir, dini alanda bir yol gösterme ve kavuzluk etme olduğu açıktır . İlahiyat Fakültelerinde Vaizlik Eğitimi isimli çalışmasında, Vaazların, rehberlikle ilgisi üzerine bir başlık açan Cemal Tosun, rehberlik konusundaki ortak kavramlara ve tanıma bakıldığında burada yer alan bir çok unsurun vaaz yoluyla eğitim için de geçerli olduğunu söyler. Tosun’a göre vaazda da kişinin belli alanlardaki istek ve ihtiyaçlarının karşılanması, bu alanlar ile ilgili yeteneklerinin geliştirilmesi, dini konularda kararlar vermesi, planlar yapabilmesi ve hayatın dini boyutunu yorumlayabilmesi gibi kavramlar etkin olarak yer almakta ve vaazları kendine mahsus özelliği sebebiyle grupla rehberliğin tanımı içine sokmaktadır . Bundan dolayı hutbe ve vaazları, Hz. Peygamber’in grupla danışma faaliyetlerinin zaman içinde kurumsallaşmış şekilleri olarak düşünmek mümkündür.

C. DİNİ DANIŞMANLIK VE İRŞAT-TEBLİĞ İLİŞKİSİ

İrşat, hidayete erdirme, yol gösterme ve doğru yola yönlendirme anlamlarını kapsayıp rüşt kökünden gelir . İslami literatürde irşat; hak, hidayet ve İslamiyeti yaşama yolunun başkasına gösterilmesidir. Bunun zıddı da sapıklık (dalalet) ve azgınlık (gayy)dır. İrşat, doğru yolu göstermek, aklı ve kalbi ikna edici söz ve eserlerle gafletten uyarmak, hidayet yolunu göstermek, İslam esaslarını ve dinin hükümlerini tanıtıp tarif etmek, hakkı ve gerçekleri öğretmek gibi zengin anlamlarıyla kullanılan bir kavramdır. İrşat faaliyetlerini gerçekleştirenlere reşid, raşid ve mürşid denir. Rehber ve delil de aynı anlamda kullanılır. Davet, çağrı anlamındadır. İslam gerçeklerini kabule ve onlara uymaya çağırma anlamında kullanılır. Bu lafızla çağrı görevi K. Kerim’de asıl anlamının yanında peygamberlerin ve ümmetin görevi olarak zikredilmiştir.
Davet, çağırmak, davet etmek, dua etmek, Allah’a yönelmek anlamlarına gelir . Kur’an’da hak yoluna çağrı anlamında 31 ayrı yerde kullanılmıştır. Hak yolundan kastedilen, İslam gerçeklerini kabule ve onlara uymaya çağırmadır. Bu lafızla çağrı görevi, Kur’an-ı Kerim’de asıl anlamının yanında daha çok peygamberlerin görevi olarak zikredilmiştir.
Tebliğ, kelime olarak gerek yer, gerekse nitelik açısından amaca ulaşmak, sona varmak, nihayete ermek anlamında kullanılır . Kuran’da ise Allah’ın vahyini insanlara ulaştırmak anlamındadır. Resulün üzerine düşen yalnızca ulaştırmadır ayetinden de anlaşılacağı üzere bu kelimede ulaştıran kişinin sonuca etkisi bulunmamaktadır. Ulaştırmakla yükümlü olduğu şeylere herhangi bir katkı ve eksiltme yapmadan görevini yerine getirir.
Elbette mesajı ulaştırmak için uymakla yükümlü olduğu bir takım kurallar bulunmakla birlikte, mutlak başarı garantisi bulunmamakta, başarı için insanın doğasının üstünde bir gayret içine girmemesi, başarı için her yolun mubah görülmemesi, başarının doğal seyri içinde geleceği gibi mesajlar ayetle birlikte verilmektedir. Kelime diğer peygamberler için de kullanılır. Daha çok peygamberlerin görevi için kullanıldığı izlenimi verir. K. Kerim’de peygamberler dışındaki insanların yaptığı eğitim faaliyetleri için daha çok tavsiye ile emri bi’-l maruf ve nehyi ani’l-münker kavramları kullanılmıştır. Kur’an’daki çeşitli kullanımlarını birlikte değerlendirdiğimiz irşat ve tebliğ fonksiyonlarını, İslam toplumlarında yerine getirmesi gereken bir zümrenin de bulunması öngörülmüştür .
Dini danışmanlık kavramının asıl kaynağını, insanların İslam ve hidayet (doğru yol) üzere olmaları maksadıyla Allah’ın Hz. Adem’den Hz. Peygamber’e kadar gönderdiği elçilik kurumu oluşturmaktadır. Son peygamber Hz. Muhammed’den sonra ise tebliğ ve irşat görevleri, ayette görev sınırları belirtilen ulemaya verilmiştir. Hz. Peygamber döneminde belirgin olmasa bile bir takım dini hizmetlerin, sahabe içinde özel eğitim almış kişiler tarafından yapıldığını, yeni müslüman olan topluluklara gönderilen öğretmenlerin, Suffe’de barınarak Hz. Peygamber’in özel eğitiminden yararlanan kişiler içinden seçildiği göze çarpmaktadır.
Hz. Peygamber’den sonraki dönemde ise toplumun yapısının hızlı değişimi, İslam’ın fert hayatını aşarak toplulukla ifa edilebilecek taleplerinin yerine getirilmesinde sıkıntılarla karşılaşılması, bu hizmetleri yerine getirebilecek görevlilerin atanması ve onların eğitimi bazı düzenlemeleri zorunlu kıldı. Biz burada tarihsel süreci derinliğine analiz edecek değiliz. Ancak bu din hizmetlerinden bugün kurumsallaşmış olup özünde insanlarla yardım ilişkisi bulunanlara, konumuzla ilgisi açısından değinmek istiyoruz.
Hz. Peygamber’in ve Kur’an’ın öğretileri gereği, yerine getirilmesi gereken görevlerden tebliğ ve irşat, tarih boyunca çeşitli ünvanlarla anılan hizmetliler tarafından yerine getirilmiştir. Günümüzde ise yurdumuzda, müftüler, vaizler, Kur’an kursu öğreticileri, imamlar ve müezzinler tarafından yerine getirilmektedir. Burada sadece bu ünvan sahiplerini ele almamız, görevin sadece bu unvanlara sahip olanlarca yerine getirildiği anlamına gelmez. Resmi unvanı olmadığı halde toplumda irşat ve tebliğ görevi yerine getiren sivil yapılanmalar da bulunmaktadır. Ancak bu yapılanmaların henüz kurumsallaştığını söylemek mümkün olmadığı gibi bunların yapıları, fonksiyonları, çalışma ve etki alanları, eğitim sistemleri ayrı bir çalışma alanı oluşturduğundan dolayı ayrıntılarına inmeyi gerekli görmüyoruz

DİN HİZMETLERİNDE SORUN ÇÖZME

1. Sorunu Fark Etme
Yetişkinler din eğitiminin imkânları kadar problemleri de çoktur. Çünkü, her imkân kendi özelliklerine göre yaklaşım ve yöntemleri gerektirmektedir. Mesela, bilgisayar ve internet bu alanda önemli bir imkân olarak kendini gösterirken, bilgisayar ve internet vasıtalı yetişkinler din eğitiminin hedefleri, hedef kitleleri, muhtevaları, yöntemleri, uygun programların hazırlanması ayrı ayrı çalışmaları gerektirmektedir.
2. Sorunu Tanımlama
Bu problem, çokluğu içinde önce temele inerek, bilimsel olarak sorunu tanıma gerekir. Yetişkinler din eğitiminin en önemli problemi, bilimsel bir temele oturtulmamış olmasıdır. Bu alanda hem anlayış hem de uygulama bazında bir gelenekselliğin hakim olduğu düşünülmelidir.Gerçi bilimsel temele oturtmada bu gelenekselliğin de önemli katkıları olacaktır. Ancak ilgili bilimlerin ve alan araştırmalarının verilerinden hareketle kendi bilimsel temellerini koyması, bu alanın acil meselesidir.

3. Alternatif Çözümler Üretme
Yetişkinler din eğitiminin diğer önemli imkânlar çokluğu ise, gerçekleştirilme alanlarının ve araç ve gereçlerinin çokluğu ve yaygınlığıdır. Başta ibadet yerleri olan camiler ve buralardaki faaliyet imkânları olmak üzere, her türlü yazılı, basılı, sözlü ve sözlü görüntülü yayın organları yetişkinler din eğitimi için önemli imkânlardır. Bilgisayar teknolojisi ve internet yeni bir imkânlar dizisi olarak ortaya çıkmıştır. Hastaneler, hapishaneler, toplu iş yerleri de yetişkinler din eğitimi için önemli imkânlar olarak algılanmalıdır.
Burada bir gerçeği dile getirmekte fayda vardır. Bu imkânların hiç birisi kendiliğinden yetişkinler din eğitimi vermez. Bunların planlanması, kullanılması ve her biri için özel formasyonlarla donatılmış özel hizmetkarların yetiştirilmesi zorunluluğu vardır. Her şeyden önce de bu işin bir devlet ve toplum politikası olarak belirlenmesi ve bilimsel olarak üzerinde çalışılması gerekmektedir.
4. Değerlendirme ve Düzeltme
Yaygın din eğitiminin önemli bir kurumu olan vaizlik müessesesinin daha verimli bir hale getirilmesi Türk toplumuna İslam dinini daha iyi anlatılması ve hayat üslubu haline getirilebilmesi için bazı önerilerde bulunmayı uygun buluyoruz. Bunları şu şekilde sıralamak mümkündür.
1. Bir vaaz, konusu ve ele alınışı itibariyle ilmi bir araştırmadır. Bir araştırma için harcanan zaman önemlidir. Cemaatin karşısına her zaman yeni bilgilerle çıkma durumundaki vaizlerin yapacakları vaazların başarısı, vaaz öncesi hazırlıklarıyla doğru orantılıdır.
2. Etkili iletişimde diksiyon ve hitabet önemlidir. Her kesimden insanla karşı karşıya gelen vaizlerin bu konuda eğitilmelerinin bir zaruret olduğu ortadadır. Bunu sağlamak için vaizlerin yetiştiği İlahiyat Fakülteleri ders programlarına seçmeli de olsa hitabet ve diksiyon dersi konmalıdır.
3. Doğru haberleşmenin vasıtası dildir. Diğer bir ifade ile dil insanlar arası haberleşme vasıtasıdır. Dili iyi kullanamayan kimsenin mesajları yanlış anlaşılmaya açıktır. Özellikle dinde, yanlış mesajlar bir takım yanlış anlaşılmalara ve kargaşalara sebebiyet verir. Bu sebeple, vaizler Türkçe’yi iyi bilmeli ve düzgün kullanabilmelidirler.
4. Günümüzde ilimler hızla ilerlemekte, neredeyse bilgiler bir süre sonra değerini kaybetmektedir. Bu itibarla, her alanda iyi yetişmiştik esas olmakla birlikte vaizlikte buna daha çok ihtiyaç vardır. Şu halde toplumu etkilemek ve onlara güzel örnek olabilmek için, ilim ve kültür bakımından din görevlilerinin hitap ettikleri kimselerden ileri olması gerekir. Bu da iyi yetişmiş olmakla izah edilebilir. Tabii ki, bunu sağlamak için daima bilgileri yenilemeye ihtiyaç vardır.
Problem nasıl tanımlanır?
Herhangi bir problem durumu ile ilgili üç unsur vardır: BİREY – ENGEL – AMAÇ (hedef)
Yukarıdaki üç unsurdan biri yoksa problem yoktur. Çözüm gerektiren problemi, doğru olarak belirlemek zorundasınız. Problem durumuyla ilgili bu üç unsuru doğru biçimde ortaya koymalısınız. Aşağıdaki olayda, doğru olarak birey, engel ve amaç unsurlarını belirlemeye çalışın.
“Her gün işinize, kendi arabanızla giderken 4. caddeyle 5. caddenin kesiştiği noktada, çok sıkışık bir trafikle karşılaşmaktasınız. Pek çok kere bu nedenle, işinize çok geç kaldınız. Patronunuz gecikmelere sinirlenmekte ve sizi işten atmakla tehdit etmektedir.”
Sizden istediğimiz şey, problemi belirlemenizdir. Problemi belirleyebildiyseniz, aşağıdaki açıklamalardan hangisi doğrudur?
• Problem, işe zamanında nasıl varılacağıdır.
• Problem, 4. caddeyle 5.caddede meydana gelen sıkışıklığın nasıl ortadan kaldırılacağıdır.
Nasıl yanıtladınız? 4. caddeyle 5. caddedeki sıkışıklığın ortadan nasıl kaldırılacağına ilişkin seçeneği mi seçtiniz? Eğer böyle bir cevap verdiyseniz, engelle problemi karıştırarak hata yaptınız demektir. Diğer engel durumlarında olduğu gibi , trafik sıkışıklığını çözümlemek sizin yeteneğiniz dışındadır. Unutmayın ki engellere çözüm getirmeye çalışmıyoruz. Biz, engelleri belirler ve bu engellerin varlığından kaynaklanan problemleri çözeriz.
Diğer seçenekten ne haber? “İşe zamanında nasıl varılır?” Problem bu seçenek mi ? Olabilir fakat ona da bel bağlamayın. Problem-çözüm süreci içinde, bu noktada, problemi, denemelik olarak “İşe nasıl varılır?” şeklinde belirleyebilirsiniz; fakat problemi değişik biçimde ifade etmeye de hazır olun. Belki problem şu şekillerde ortaya konabilir: “Patron nasıl mutlu edilebilir?” ya da “kovulmaktan nasıl kaçınılabilir?” Bu durumda önceki olayda problemi denemelik olarak belirleyebiliriz. Neden böylesi denemelik problemler saptamaya gerek var?
• Çünkü olay yanıltıcıdır.
• Çünkü yeterli veri yoktur.
Doğru yanıt “yeterli veri olmadığını” belirten ikinci seçenektir. Olayda problem sahibi hakkında hemen hiçbir şey söylemedik; çok genel biçimde engeli tanımladık ve yalnızca dolaylı olarak amacı belirttik. Eğer problemi doğru biçimde koyacaksanız daha fazla veriye ihtiyacınız var demektir. Bu ek verileri nasıl elde edeceksiniz?
İşe başlayabilmek için, peşinde koşulan bu verileri, “Tüm problem çevresini ayrıştırarak” elde edebilirsiniz. Tüm problem çevresi şu 3 unsuru kapsar. Problemi doğru belirlemek amacıyla, gerek duyulan verileri toplamak için bu 3 unsurun ilişkisini ayrıştırmak ve yorumlamak zorundasınız.
• Bir birey
• Bir engel ve
• Bir amaç (hedef)
Bilimsel problem çözme süreci: (Örnek: Tıp okumak idealin var, ama ilahiyat okuyabilirsin?)
Problem çözmeye başlamadan önceki sorgulama (kendimize)
1- Gerçek ile beklenti arasında fark var mı?
Hayır cevabınız ise problem yok
Evet cevabınız ise iki numaralı soru
2- Bu fark rahatsızlık veriyor mu?
Hayır cevabınız ise problem yok
Evet cevabınız ise üç numaralı soru
3- Etki alanınızda mı?
Hayır cevabınız ise yetkili ile görüşün.
Evet cevabınız ise problemi çözmeye başlayın

Tüm soruları EVET diyorsak problem süreci başlamış demektir. Problem çözme sürecinde problemin tanımlanması ve veri toplama aşamasında 5N+1K kuralı uygulanabilir. Bunu açacak olur isek:
Niçin?
Nerede?
Nasıl? Kim? 5N+1K
Ne zaman?
Ne kadar?

Sorularını sıra ile problem üzerine uygulamamız gerekir. Problem çözmede sorular cevap odaklı değil, soru sorma odaklı olmalıdır. Doğru sorular sorularak, doğru cevaplar alınmalıdır. Soru sorma veri toplama sürecidir. Bilgiye ulaşmada ve problemi anlamada doğru sorular sorularak teşhis konmalıdır. Örnek: bir doktorun hastasına sorular sorarak doğru teşhisi koyması gibidir. Yanlış teşhis hastayı öldürür.
Problemlerin çözümünde başarısızlık
Problemleri çözmek karışık bir süreçtir ve bizler bu sürecin her bir aşamasında gerektiği kadar etkili olamayabiliriz. Bunun sonuçlarını şu şekilde özetleyebiliriz.
• Metodik çalışmamak
• Yeterli istek ve kararlılığa sahip olmamak
• Problemi yanlış tanımlamak
• Gereken teknik ve yeteneklerden mahrum olmak
• Teknikleri etkili bir şekilde kullanamamak
• Yanlış bir teknik kullanmak
• Yetersiz ya da doğru olmayan bilgi
• Yaratıcı ve çözümleyici zihinsel yetenekleri koordine edememek
• Çözümü ekli bir şekilde uygulamaya sokamamak
• Yukarıdaki engeller dışında çözüm önünde duran bir çok gizli faktörde vardır.
ÇÖZÜM ÖNÜNDEKİ ENGELLER
Göremediğimiz bir çok faktör problemleri çözmekte bizleri alıkoyar. Bunlardan bazıları bizim psikolojik durumumuzdan, diğerleri ise problemleri çözüm bulmaya çalıştığımız ortamlardan kaynaklanır. Bunları tespit edemediğimiz sürece iyi bir problem çözücü olmamız zordur.
A- Kendimizden Kaynaklanan Çözüm Önündeki Engeller
1- Algılama: Bu engeller:
• Görmeyi umduğumuz şeyleri görememek.
• Problemleri etkili bir şekilde tanımlayamamak.
• Basma kalıp düşünmek ve problemleri yanlış isimlendirmek.
• Problemi belli bir açıdan görmemek.
2- İfade etme: Problemlerini şu şekilde özetleyebiliriz
• Düşünceleri akıcı bir şekilde ifade edememek.
• Problemin çözümüne aykırı düşecek bir dil kullanmak.
• Kullanılan dile vakıf olmamak.
3- Duygular: Ruh halimizin durumu problemlerin çözümünde büyük önem taşır.
• Hata yapma ve komik görünme korkusu
• Sabırsızlık
• Endişeden kaçınma
• Risk alma korkusu
• Yönlendirme ihtiyacı
4- Zekâ: Problemleri çözmek için zekâmızı nasıl kullandığımız, bazen yeteneklerimizden ön plânda gelir ve güçlüklerin en büyük sebebi olabilir. Bu güçlükler:
• Problem çözme sürecindeki bilgi ve beceri eksikliği
• Yeterli derecede yaratıcı düşünce sahibi olamama
• Esnek düşünememe
• Metodik çalışmama olabilir.
Bilgi, kavrama ve mantıklı düşünme ne kadar problemlerin çözüm sürecinde temel noktalar olsa da ne kadar zeki olursak olalım bunları kullanma konusunda sıkıntılar yaşamamız normaldir. “Önemli olan neye sahip olduğun değil onu nasıl kullandığındır”

KAYNAKLAR

1. Din Hiz. İletişim ve Halkla İlişkiler, A.Ü. AÖF. Yay., Eskişehir 1999;
2. İzzet Necip, Sözsüz İletişim, Bilge yay. İst. 2003. vb.
3. Cevdet Tellioğlu, Güzel Konuşma Pratiği, Timaş Yay. İst. 1997.
4. Cemal Tosun, İlahiyat Fakültelerinde Vaizlik Eğitimi, A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, C.XXXVI, Ankara 1997.
5. Ramazan Buyrukçu, Din Görevlisinin Mesleği Temsil Gücü, Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995.
6. Oğuz SAYGIN, 4×4 lük İletişim, Hayat Yayınları, İst. 2005.
7. Otto F. Mathiasen, Rehberliğin Manası, Çev. Hasan Tan, Maarif Basımevi, Ankara 1956.
8. Muharrem KEPÇEOĞLU, Psikolojik Danışma ve Rehberlik, Ank. 1989, s.8 vd.
9. M. Selçuk, “2000’li Yıllara Girerken İrşad Anlayışımız Üzerine Bazı Düşünceler”, Uluslararası II. Din Şurası, Tebliğ ve Müzakereler, 23-27 Kasım 1998, Ankara 2003, s.458-467.
10. Muharrem KEPÇEOĞLU, Psikolojik Danışma ve Rehberlik, Ank. 1989, s.15 vd
11. Hasan Tan, Psikolojik Danışma ve Rehberlik, MEB yay. İst. 1989; s. 66 vd.
12. Hasan TAN, Psikolojik Yardım İlişkileri, MEB yay. İst. 1989,
13. Altaş Nurullah, Hastanelerde Din Ve Moral Hizmetleri, A.Ü.Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ank. 1997.
14. Bizet Bekir, Dini Danışmanlıkta Teşhis Ve Anlamaya Yönelik Teknikler, C.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Yüksek Lisans Çalışması, Sivas 2006.
15. Doğan Seyhat, Dini Danışmanlıkta Destek Ve Teşvik Bildiren Teknikler V Diyalog Örnekleri, C.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Yüksek Lisans Çalışması, Sivas 2006.
16. Gökhan Seda, Kur’an Kurslarındaki Öğrencilerin Dini Problemlerinin Çözümünde Danışma Tekniklerinin Uygulanması, C.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Yüksek Lisans Çalışması, Sivas 2007.
17. Güler Süleyman, Dini Danışmanlıkta Kabul Ve Anlayış Bildiren Teknikler, C.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Yüksek Lisans Çalışması, Sivas 2006.
18. Horn Sam, Toung Fu- Sözlü Dövüş Sanatı, Boyner Holding Yay. İst. 1997.
19. Necip İzzet, Sözsüz İletişim (Feraset), Bilge Yay. İst. 2003.
20. Ok Üzeyir, Dinsel Danışmanlığın Teorik Çatısı, A.Ü.Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ank. 1997.

16

Haziran
2012

DİN HİZMETLERİ VE DİN GÖREVLİLİĞİ DERSİ(sh.83-105)

Yazar: arafat  |  Kategori: HİTABET  |  Yorum: Yok   |  1.827 Kez Okundu

1. DİN HİZMETLERİ VE DİN GÖREVLİLİĞİ
Amaç: Bu ünitede din hizmetleri ve din görevliliği kavramları, din görevliliği rolünün gerektirdiği kişisel ve toplumsal özellikler, din hizmetlerinde karşılaşılan sorunlar ve din hizmeti açısından kendini ve hedef kitleyi tanıma konusunda bilgilendirme hedeflenmiştir.

1.Din hizmeti ve din görevliliği kavramları
Din Hizmeti, toplumu dinî konularda aydınlatmak ve toplu şekilde yapılması gereken ibadetlerde halka rehberlik etmek demektir. Din görevlisi genel olarak “halka dini öğretmek ve toplu şekilde yapılması gereken ibadetlerde rehberlik etmek maksadıyla hizmet veren kişilere” denir.
İslam Dini, insan-Allah ilişkilerinde aracı koymamış ve kulun yaratıcısına aracısız yönelmesini benimsemiştir. İslam Dininin temel referanslarından olan Kur’an-ı Kerim de bu konuya ışık tutmaktadır: ‘İçinizden insanları hayra çağıran, iyiliği buyurup, kötülükten men eden bir topluluk olsun. İşte onlar kurtuluşa erenler onlardır.” Toplumu oluşturan bütün fertlerin işlerini bırakıp bununla meşgul olmaları imkansızdır. Aynı zamanda toplumun hepsinin din ve onu tebliğ hususunda uzman olması da imkan dışıdır. Bu nedenlerden dolayı bir kısım insanların bu görevleri yerine getirmeleri gerekir.
Cumhuriyet öncesinde din görevlileri; ‘hayra hizmet verenler’ ve din hizmetlileri anlamına gelen ‘hademe-i hayrat’ ismi ile anılıyordu. Nitekim 1960’lı yıllara kadar, Diyanet İşleri Başkanlığı’na ilişkin mevzuatta da cami görevlilerini ifade etmek üzere “hademe-i hayrat”, “hayrat hademesi” ve “cami hademesi” terkiplerine yer verilmiştir. Bu adlandırmadan hareketle din görevlisi kavramı dini iyi öğrenmiş, anlatım tekniklerini iyi kavramış, topluma örneklik eden, dini kurumlara ve dindarlara hizmet veren kişileri ifade eder.
Din görevlilerinin eğitimini Osmanlı Devleti döneminde medreseler sağlarken 3 mart 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu’ndan sonra imam-hatip yetiştirmek için Darü’l- Fünun İlahiyat Fakültesi açılmıştır. Bu okul 1933 yılında kapatılıncaya kadar sekiz yıl başarılı bir eğitim vermiştir. 1949 yılında Ankara İlahiyat Fakültesi açılıncaya kadar Türkiye’de yüksek din eğitimine ara verilmiştir. 1951-1952 öğretim yılında İmam-hatip okulları 7 yerde 7 yıllık olarak eğitim-öğretime açılmıştır. 1996 yılına gelindiğinde bu sayı 561’i bulmuştur. Haziran 1973 tarihli Milli Eğitim Temel Kanunu’na göre imam-hatip okulları, lise adını almıştır. 31. ve 32. Maddelerle öğrencilere yetiştirildikleri yönde yüksek öğretime aday olma hakkı tanındı.
Günümüzde “din görevlisi” kavramının kapsamı genişlemiştir. Bu kavram günümüzde artık Başkanlığın yurt içi ve yurt dışı teşkilatlarında görevli bütün personeli kapsayacak şekilde kullanılmaktadır.
1.Din görevliliği rolünün gerektirdiği kişisel özellikler

Bu özelliklerin bir kısmı din hizmeti sunan kişinin kendisiyle alakalı, bir kısmı ise hizmet sunduğu toplumla alakalıdır. Biz önce kendisiyle alakalı hususları inceleyeceğiz. Bunları “rolünü benimseme, rolün gerektirdiği bilgi ve beceriye sahip olma ve ihlas ve samimiyet” şeklinde temel başlıklar altında toplayabiliriz.
1.1.Rolünü benimseme
Yeteri kadar benimsenmemiş de olsa, bir kısım meslekler şöyle veya böyle yürütülebilir. Ancak din hizmeti için böyle bir şey söz konusu olamaz. Çünkü din hizmeti; bu hizmeti sevmemiş, benimseyememiş, özümseyememiş elemanlarla yürütülebilecek nitelikte bir hizmet değildir. Din hizmetlileri de, rol icabı kılıktan kılığa giren, benimsemediği rolleri de üstlenebilen aktörler değillerdir. Din hizmeti, mesleğini aşk derecesinde severek benimseyenlerin yürütebileceği bir iştir.
Eğer din görevliliğini bir meslek olarak göreceksek, o her şeyden önce peygamberlerin mesleğidir. Dünyayı ve ahireti birlikte kazandıran kutlu bir meslektir
Mesleklerini icrada isteksiz ve din hizmetinde hasbi gayret gösteremeyen din görevlileri toplumda “memur tipi din adamı” olarak nitelendirilmektedir. Halkın bu tip din hizmetlilerinden gerekli ve yeterli din hizmetini alamayacağı kuşkusuzdur.
Aynı şekilde hizmet merkezimiz olan cami, Kur’an Kursu vb. yerler, bütün aksamı ile (mihrabı, minberi, minaresi, mahfilleri, hat yazıları, lukata ve sadaka taşları, tarihi, külliyesi, yetiştirdiği önemli hocalar ve talebeler vs.) tanınmalı ve tanıtılmalıdır.
Rolün gerektirdiği bilgi ve beceriye sahip olma
Bir önceki maddeyle de bağlantılı olan bu nitelik, din görevlisinin dinini çok iyi bilmesi, var olan bilgisini sürekli artırması, kendini devamlı surette yenilemesi anlamına gelmektedir. Bu anlamda din hizmetinin herhangi bir alanında görev yapan görevli de, özellikle kendi alanıyla ilgili bilgi ve beceriye mutlaka sahip olmalıdır.
a)Örneğin bir imam mutlaka Kur’an kıraatini çok iyi bilmeli, imkanlar nispetinde mutlaka Musiki eğitimi almalı, hitabet, vaaz vs. gibi cami içi hizmetlerde kendini çok iyi yetiştirmelidir.
b)Bir Kur’an Kursu Öğreticisi Kur’an ve Tecvid bilgisi yanında eğitimle ilgili formasyon bilgilerine de mutlaka sahip olmalı, doğru bilgiye ulaşmayı ve bunu öğrencilerine doğru bir yolla aktarmayı hedeflemeli, mesleğiyle ilgili gelişme ve yenilikleri mutlaka takip etmelidir. Diğer alanlarda görev yapanlar da aynı şekilde kendi alanlarına has özel meslek bilgilerine sahip olmadan bu işe atılamamalıdır. Zira din hizmeti çok hassas bir konudur. Bununla birlikte her din görevlisinde olmazsa olmaz bazı ortak nitelikler de vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
- Öncelikle din dili olan Arapça’ yı, dini temel kaynaklarından okuyup anlayacak ve muhatabına da aktaracak kadar bilmesi gerekir. Bu her din görevlisinde bulunması gereken temel şarttır.
- Aynı şekilde Kur’an kıraatini de (tilavetini) iyi bilmesi gerekir. Okuduğu ayeti yanlış okuyan bir din görevlisi daha baştan etkisini kaybetmiş demektir. İlmi seviyesi ne olursa olsun, düzgün bir ağızla Kuran okuyamayan görevliler toplum nazarında hoş karşılanmamakta, görev bakımından da (özellikle görevliler arasında) ayıplanma ve bazı zorluklarla karşılaşmaktadırlar. Ancak bu da yeterli değildir. Mutevasından haberdar olmayan, herhangi bir ayeti nasıl bulacağını bilmeyen, hiç olmazsa temel bazı konular hakkında ezberinde bir iki ayet bulunmayan bir görevli görevinde çok zorlanacak, sürekli bunun ezikliğini yaşayacaktır.
- Hz. Peygamberimizin (s.a.s) hayatını da çok iyi bilmeli ve kendi yaşantısına ve görev alanına uygulamalıdır. Hadis ve Siyer bilgisine önem vermeli, buralardan kendine uygulayabileceği bazı ilkeler edinmelidir.

1.1. İhlas ve samimiyet
Din hizmetlerinde ihlâs ve içtenlik, olmazsa olmaz şarttır. Bu, din hizmetlerinin hiçbir şeye âlet edilmeden, sırf Allah rızası için yapılması demektir. Din hizmetinin bir yönüyle peygamber mesleği olduğu dile getirilmişti. Peygamberler de bu görevi şu ölçüyle yapmışlardır: “ De ki: Sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim Allah’a aittir. O her şeye şahittir.” Bu anlayışla sürdürülen bir din hizmeti mutlaka etkisini gösterecektir.

2. Din görevliliği rolünün gerektirdiği toplumsal özellikler
Halktan kopuk olan bir din görevlisi düşünülemez. Bir imam – hatip cemaatiyle her türlü sosyal ilişkiyi kurabilmeli, bir Kur’an kursu öğreticisi öğrencilerinin aileleriyle mutlaka irtibatlı olmalı, bir müftü veya vaiz o il veya ilçedeki sosyal hayatın içerisinde yer almalı, halkla iç içe olmalıdır. Caminin mihrabından veya müftülük makamından toplumun her kesimiyle irtibat kurmak mümkün değildir ve bu şekilde ideal din hizmeti sunulamaz.
Din görevlisi olarak bizim bir cemaat yahut gruba angaje olmamız hizmet alanımızı daraltacaktır. Bu yüzden bizler gruplar üstü olmalı, her kesim ve gruptan insana açık olmalıyız. İnsanları kendi cemaatimize veya partimize değil, İslam’a çağırmalıyız. İşi, yaşı, konumu, durumu ne olursa olsun hiç kimseyi dışlayamayız. Her insan bizim muhatabımız ve ilgi alanımızdır. Biz üzerimize düşeni, onurumuzu ve vakarımızı muhafaza ederek yapmakla mükellefiz. Netice Allah’a aittir, biz zaferle değil seferle yükümlüyüz. Dolayısıyla din görevlisi toplumdaki bu görevini ifa edebilecek her türlü fırsat ve imkanı değerlendirmeli, her türlü insana ulaşmaya çalışmalı; bunu yaparken de dışlayıcı değil kapsayıcı olmalı, korkutmaktan ziyade müjdeleyici olmalı, cesaret vermeli, ümit vermeli, kucak açmalı, ilgi göstermeli, insan kazanmaya çalışmalıdır.
Din görevlileri toplumda birlik ve beraberliği sağlayıcı temel unsurlar olduğu gibi, kendi aralarında da birlik ve beraberlik içerisinde olmalıdırlar. Çeşitli isimler altında (gruplar, cemaatler, dernekler, sendikalar vs.) muhtelif kaynaklara bağlılık göstererek, daha kötüsü “hak kesinlikle benim yolumdur” önyargısına kapılarak parçalanmış bir din görevlileri topluluğunun müspet anlamda yapabileceği bir irşad ve tebliğ görevi olamayacaktır. Bu hem kendilerinin bir araya gelmelerine mani olacak, hem de esas görevlerini yapmalarına engel teşkil edecektir. Çünkü henüz kendi aralarında bir birlik, beraberlik ve samimi bir ortam oluşturmayı başaramamış bir camiaya toplumun diğer fertleri de iltifat etmeyecektir.

3. Din hizmetleri açısından kendini tanıma ve önemi

Din hizmeti sunacak bir görevlinin öncelikle kendini iyi tanıması, ilgi ve kabiliyetlerinin farkında olması, alanıyla ilgi bilgi ve beceri yeterliliğini iyi tespit etmesi gerekmektedir. Yukarıda “din görevliliğinin gerektirdiği kişisel özellikler” başlığı altında dile getirilen konularda ne kadar yeterli olduğu, ayrıca bu hizmeti sunanlarda bulunması gereken ahlakî meziyetleri (sabır, hoşgörü, alçakgönüllülük, metanet, dürüstlük, güvenilirlik, ileri görüşlülük vs.) ne kadar taşıdığını iyi düşünmeli, bu alanlardaki eksikliklerini mutlaka tamamlamayı hedeflemelidir. Mesleki bilgi ve beceri alanlarında eksiklikler varsa mutlaka bu alanlarda bilgi sahibi olanlardan veya hizmet içi eğitim kurslarından yardım almalı; ne kadar güzel ahlaka sahip olursa olsun, mesleki anlamda yetersizse sağlıklı bir din hizmeti sunmasının mümkün olmadığını bilemelidir.

4. Din hizmeti açısından hedef kitleyi tanıma ve önemi

Din görevlisi, hizmet sunduğu toplumun etnik, kültürel, sosyal ve ekonomik yapısından; ayrıca o bölgedeki hassas durumlardan, değişik inançlardan ve din adına yapılan uygulamalardan ve yanlışlıklardan haberdar olmalıdır. Özellikle görev yaptığı bölgeyle ilgili olarak, halkın hangi din ve mezheplere bağlı olduğunu, bunların toplumun yaşamında iman, ibadet, ahlak boyutuyla ilgili olarak ne kadar yer tuttuğunu, cemaat ve tarikatların etkisini, dini bilgileri nereden ve nasıl öğrendikleri, hangi kitaplardan faydalandıklarını ya da bunu sürdürüp sürdürmediklerini bilmelidir. Camide görev yapan bir imam – hatip cemaatini iyi tanımalı, hatta mahallesinde oturan genç, yaşlı, çocuk, kadın herkesten haberdar olmalı ve onlara din hizmeti götürme konusunda bazı projeler üretmeli, kendisini o mahallenin dini mimarı ve sorumlusu olarak görmelidir.
Kur’an kurslarında eğitim veren öğreticiler öğrencilerinin şahsi ve ailevi durumlarını iyi bilmelidirler. Öğrencinin zeka ve kabiliyetlerini, etkilendiği olay ve durumları, ahlakî yapısını, arkadaşlarıyla ve öğretmenleriyle olan münasebetlerini ve onlar hakkındaki düşüncelerini bilmelidirler. Ayrıca ailesinin maddi ve manevi durumlarını, öğrencinin ailesiyle olan münasebetinin mahiyetini, ailesinin ilgisini vs. iyi tahlil etmeli ve varsa eksiklikleri giderme konusunda üzerine düşeni yapmalıdır. Ayrıca öğrencisini geleceğe hazırlama konusunda da fikir vermeli ve işlemeli, mesleki anlamda ihtiyaç duyacağı bilgi ve becerileri mutlaka kazandırmalıdır. Bu alanda kendisinde yetersiz bulduğu yönler varsa başkalarında yardım almaktan da çekinmemeli, bunu bir eksiklik veya kınanma duygusuyla göz ardı etmemelidir. Çünkü ğrencisi kendisine verilen bir emanettir. Bu emaneti layık olduğu şekilde işlemek hem dinen, hem de kanunen kendisinin vazifesidir. Bu konuda üzerine düşen ne varsa yapmalıdır.

5. Din hizmetlerini zorlaştıran ve engelleyen sorunlar

Her görev ve meslekte olduğu gibi din hizmetleri sunma konusunda da bazı zorluklar vardır. Bu sorunların bir kısmı din hizmeti sunmayı zorlaştırırken bazıları da bu hizmeti sunmayı imkansız hale getirmektedir. Söz konusu sorunları din görevlisinden kaynaklanan, hedef kitleden kaynaklanan ve ortamdan kaynaklanan sorunlar olarak üç başlık altında inceleyebiliriz.

5.1. Din görevlisinden kaynaklanan sorunlar

Bugün cami ve Kur’an kursu merkezli din hizmeti verenlerin çoğunda ilk bakışta bilgisizlik, yetersizlik, yüzeysellik, bilgiyi içselleştirememe, iyi örnek olamama, temel kaynaklardan yoksun olma, halktan kopuk yaşama gibi sorunlar göze çarpmaktadır.
Bu sorunların içerisinde belki de en başta geleni amelsizliktir. İlim adamı, bilgisiyle olduğu kadar eylemiyle de kendini göstermelidir. Peygamberimiz Allah’tan hep faydalı ilim istemiş. faydasız ilimden O’na sığınmıştır. Kur’an, ilmiyle amil olmayanları köpek ve eşeğe benzetir. İşlenen her günahın insanın gönlünde, beyninde ve kişiliğinde olumsuz etkileri vardır. Yaşanmayan ilim, sönmeye ve yok olmaya mahkumdur.
Din görevlisinden kaynaklanan en önemli sorunlardan birisi de bilgi ve beceri yetersizliğidir. Hizmet sunduğu alanla ilgili yeterli bilgi (Kur’an Kıraati, Tecvid, Arapça, Fıkıh, Hadis, Siyer, Akaid, İslam Tarihi gibi temel alan bilgileri ile Din Psikolojisi, Din Sosyolojisi, Eğitim Bilimleri vs. bilgileri) ve beceriye (Dua etme, hitabet, vaaz, cenaze hizmetleri vs.) sahip olmamak bir din görevlisinin hizmet sunmasının önündeki en büyük engeldir. Bu alanlarda doyurucu bilgi ve tatmin edici beceriyi kazanmak için gerekirse gece gündüz demeden çalışmalı, bütün imkanlarını seferber etmelidir. Aksi taktirde ömür boyu bunun eksikliğini ve ezikliğini yaşayacaktır.
Diğer önemli bir sorun din görevlisinin bulunduğu ortamda veya konumda etkin ve yetkin olamamasıdır. Ev, okul, çarşı, kahvehane, düğün, dernek..her neresi olursa olsun, bulunduğu yerde gündemi din görevlisi belirlemelidir. Bu da her bakımdan güçlü ve donanımlı olmayı gerektirir. Bilgi, görgü, davranış, kılık kıyafet, ses seda, diksiyon vb. hususlar çok önemlidir. Bunun için din görevlisi sürekli kendini yenilemeye çalışmalıdır. İmam Ebu Hanife, öğrencisi İmam Yusuf’a kılık kıyafetine önem vermesini; bazı insanların ilme baktıklarını fakat bazılarının da dış görünüşe önem verdiklerini nasihat etmiştir.
Her din görevlisi kendisini toplum mühendisi olarak görmeli ve toplumun içerisinde çeşitli sosyal etkinliklerde aktif olarak görev almalıdır. Bunun için de elbette ki hazırlıklı olmalıdır. Düğün, dernek, cenaze, taziye, açılış vb. toplantılarda gündemi din görevlisi belirlemeli, en azından orada bir din görevlisinin de bulunduğu farkedilmelidir.
Eğitim öğretim faaliyetleriyle meşgul olan din görevlileri, eğitim konularıyla ilgili güncel bilgi ve dokümanlara sahi olmalı, gerekli materyal ve teknolojik imkanları yerine göre aktif olarak kullanabilmelidir. Planlı ve programlı bir faaliyet devam ettirmeli, keyfi mazeretlerle veya önemsiz işlerle bu eğitim faaliyetini kesintiye uğratmamalıdır. Eğitimini verdiği konuda mutlaka uzmanlaşmalı, bilmediği veya yanlış bildiği konularda ısrarcı olmamalı, meselenin doğru ve anlaşılır bir şekilde öğrenciye aktarılmasına özen göstermelidir.
Din hizmeti sunan kişinin toplumda iyi bir intiba bırakması da önemlidir. Toplumuzda, çeşitli sebeplere binaen maalesef kötü bir din adamı imajı/tiplemesi mevcuttur. Her ne kadar son zamanlarda bu imaj olumlu manada biraz düeltilmiş olsa da yine de tam anlamıyla layık olduğu noktaya oturmuş değildir. Pis ve kirli bir sakal, kirli ve ütüsüz bir cüppe veya elbise, çatık kaş, asık surat, kaba saba davranışlar, itici sözler, menfaatçi/paracı bir yaklaşım, elinde değnek sopa olan bir din adamı İslam’ın çixdiği bir profille ne kadar bağdaşmaktadır? Peygamberlerin varisleri olan bir zümrenin peygamberlerin tavrından mustağni kalması düşünülemez. Oysa peygamberlerin hiçbiri bu şekilde bir tebliğ ve hizmet metodu uygulamamışlardır. Din görevlileri bu konuda topluma güzel örnek olmalı, peygamber tavrını toplumda her yönüyle yaşamalı ve yaşatmalıdırlar.

5.2. Cemaatten kaynaklanan sorunlar

Din hizmeti sunan görevlinin, muhatap kitlesinden kaynaklanan bazı sorunlar da olabilir. Cemaatin yaş durumlarının bazı uygulamalara imkan vermemesi, cemaat üzerinde etkili olan kişi veya grupların din görevlisinin bazı uygulamalarının karşısında yer alması, mezhep veya cemaat taassubunun aşılamaması, cemaatin bilgi ve anlama seviyesinin düşük olması, bölgesel ve yöresel farklılıkların bazı dini anlayışlar üzerindeki etkisi, din hizmeti adına yapılan bazı yeni uygulamaların yanlış anlaşılması, uzun süre devam eden bazı uygulamalarda yeterli altyapı oluşturulmadan değişikliğe gidilmesi vs. gibi sebepler din görevlisini sıkıntıya sokabilir, hizmetini engelleyebilir. Bu gibi durumlarda din görevlisi daha önce bu tecrübeleri yaşayan meslektaşlarından yardım almalı, cemaat üzerinde etkili olabilecek kanaat önderleriyle beraber çalışmalı, her şeyden önce cemaatine iyi niyetini belli etmelidir. İmamlar, çok farklı kültürde ve telakkide olan insanlar ile muhatap olup onlara hizmet vermektedirler. Durum böyle olunca, bir imam-hatip her insana farklı bir tutum sergileyemeyeceğine göre, kendine örnek olarak Peygamberimizi almalıdır. Çevresindeki farklı kültür ve çevrelerden gelen insanlar onda Peygamber Efendimizin örnekliğini görerek kendi farklılıklarını unutup kişilik bütünlüğüne erişmelidirler.
Kur’an kursu vb. eğitim hizmeti sunanlar da öğrencilerinden kaynaklanan sorunların aşılması noktasında gayret gösterirken özverili ve iyi niyetli olmalıdırlar. Problemi iyi analiz etmeli, sorunun çözümü noktasında her türlü fedakârlığı ve sabrı göstermeli, öğrencilerinin sorunlarını kendi öz çocuklarının sorunuymuş gibi görüp çözmeye çalışmalıdırlar. Memur mesaisi zihniyeti ve yaklaşımıyla bir eğitim öğretim faaliyeti sürdürülemez. Gerekirse her öğrenciyle ayrı ayrı ilgilenmeli, her öğrenciye özel bir program yapmalı, ders takip ve kontrol mekanizmasını iyi işletmeli, hele hafızlık vs. gibi zor eğitimlerde çok sabırlı ve özverili olmalıdır. Aksi taktirde beklenen başarıyı yakalaması söz konusu olamaz.

5.3. Ortamdan kaynaklanan sorunlar

Her iş ve faaliyetin kendine has bazı şartları ve imkanları vardır. Bu şartlardan birisi de gerekli fiziki ortamın hazırlanmasıdır. Cami içi din hizmeti sunanların ihtiyaç duyacakları sağlıklı fiziki şartların başında caminin temiz ve düzenli olması, cemaatin rahat ibadet edip vaaz dinleyebilecekleri bir ortamın sağlanması, yeterli ses ve görüntü sistemlerinin kullanıma hazır bulundurulması ve gerektiğinde sorunsuz kullanılabilmesi, imamın cemaat üzerindeki etkisini artıracak mekanların (minber, kürsü, mihrab vs.) aktif olarak kullanılabilmesi; aynı şekilde cami dışında da cemaatin istifadesine sunulan çeşitli müştemilatın (çay ve dinlenme salonu, kütüphane, gasilhane vs. ) bakımı ve düzeni gelmektedir. Aynı şekilde, bir düğün veya açılışta din görevlisinin oturduğu yer, kullandığı ses sistemi, muhatap kitlesiyle arasındaki yakınlık vs. gibi hususlar da dikkate alınmalıdır. Bunların hepsinin din hizmetinin başarıya ulaşmasında önemli etkisi vardır. Profesyonel bir din görevlisi bu tür konularda gerekirse uzmanından görüş almalı, özellikle cami içindeki kendine has mekanların nasıl daha verimli bir şekilde kullanılacağı konusunda özel araştırma ve projeler geliştirmelidir.
Eğitimde de fiziki mekanların önemi çok büyüktür. Sağlıklı bir ders ancak sağlıklı bir fiziki ortamda yapılabilir. Sınıf ortamında öğrencilerin nasıl oturacağından ışığın seviyesine kadar her şey dikkate alınmalıdır. Ortam sessiz ve sakin olmalı, aşırı rahat veya çok rahatsız edici oturaklar tercih edilmemelidir. Sınıfın sıcaklığı ve soğukluğu kontrol edilmeli ve uygun aralıkta tutulmalıdır. Hocanın öğrencilere hâkim olacağı bir konumu olmalı, öğrencilerin bir birini rahatsız edecek şekilde oturmaması sağlanmalıdır. Herkesin öğretmenin sesini ve hareketlerini rahatça görmesi sağlanmalı, kullanılacak işitsel ve görsel materyallerin rahatça algılanabilmesi için gerekli şartlar oluşturulmalıdır. Temizlik ve hijyene önem verilmeli, özellikle yatılı kurslarda bu konuya özel hassasiyet gösterilmelidir. Yemek, uyku, dinlenme mekânları uygun olmalıdır. Yapılan yemeklerden izlenen televizyon programlarına kadar her şeye dikkat edilmeli, eğitim öğretim faaliyetlerini olumsuz etkileyebilecek her türlü aşırılıktan veya yetersizlikten uzak durulmalıdır.

6. Liderlik kavramı ve din hizmetlerinde liderlik

En kısa tarifiyle liderlik bir kişinin başkalarını etkileyebilmesidir. Toplumda bazı insanlar liderlik vasıflarıyla ön plana çıkarlar. Bir grup veya toplum içerisinde ön plana çıkan insanların genel özellikleri itibariyle diğerlerinden ayrıldığı kolayca gözlenebilir. Bu şekilde ön plana çıkan insanların her şeyden önce bilgi ve beceri bakımından donanımlı oldukları herkes tarafından kabul edilir. İkna edebilme yetenekleri yüksektir. Davranışlara yön verebilirler. İnsanlarla iyi iletişim kurarlar. Güdüleme faaliyetleri yüksektir. Toplumun önünde giderler. Çevresindeki insanlara aşk, şevk, heyecan verirler. İlham kaynağı olurlar. Güvenilirdirler. İnançlı, kararlı ve tutarlıdırlar. Adalet duygusuna sahiptirler. İleri görüşlüdürler. Yenilikçi ve gelişime açıktırlar. İnsanlara karşı duyarlıdırlar. Örnek teşkil derler. Hedeflerine ulaşma konusunda tutkulu ve fedakârdırlar. Yeni durumlara karşı duyarlıdırlar. Hızlı ve etkin karar vermesini bilirler. Bunlara benzer daha birçok vasfı haizdirler ve bu vasıflarını toplum veya grup üzerinde etkin olarak kullanabilirler.
Din hizmetlerinde liderlik denince de, yukarıda sayılan özelliklerin din hizmeti alanında görev yapan kişilerce aktif olarak kullanılması, ya da en azından bir kısmının kullanılabilmesi anlaşılır. Din görevlisi zaten cemaati üzerinde doğal bir liderlik yetkisini haizdir. İmam önderdir. Cemaatin önüne geçip namaz kıldıran, herhangi bir konuda bilgi ve görüşüne başvurulan, bir cemiyet veya organizasyonda kendisine özel yer gösterilen doğal bir önderdir. Dolayısıyla din görevlisi bu konumunun farkında olarak davranmalı, bu etkisini, din hizmeti sunma uğrunda ve din adına, olumlu yönde kullanmalıdır. Hiçbir zaman şahsi çıkar ve menfaat uğruna kullanmaya tenezzül etmemelidir.

7. Din görevlisinin liderliği

Din görevlileri, misyon bakımından peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ise içinde bulundukları toplumun önderleridirler. Salih kimselerin ortak duası da “ .. Ya Rabbi, bizi muttakilere önder yap!” şeklindedir. Buradaki önderlik hem ameli, hem de bu ameliyle topluma en güzel şekilde örnek olmayı içermektedir. Ayrıca bu günkü manada din hizmetleri alanında görev yapanların da önder ve lider kimseler olmasına işaret vardır. Zaten bugün bir din görevlisinin -istisnalar dışarıda tutulacak olursa- toplumuzda hala önemli bir şahsiyet ve önder olarak kabul edildiğini söyleyebiliriz. En azından dini konularda bunun böyle olduğu herkes tarafından kabul edilen bir olgudur.
Bu konuda tüm amelleri saymak yerine genel bir ölçüyü ortaya koyarsak; bir din görevlisi, örneğin bir imam, namaz öncesi ve sonrasıyla imamlığını her alanda ve amelde ispat edercesine itinalı olmalıdır. Sadece; namazda tekbir ve selam arasında değil, doğum ve ölüm arasında da imam olabilmelidir. İmam ve müezzin namaza gelirken yürüyüşüyle selamıyla ve tebessümüyle kendini gösterir. Din görevlisi sünnete bağlılığı ve ulvi derinliği ile cemaatine önder olur. Onlar adeta yaşayan bir ekol olmalıdır.
Din hizmeti sunan kişilerin liderlik konumunu layıkıyla elde edebilmeleri bazı alanlarda başarılı olmalarına bağlıdır. Bunları ana başlıklar halinde şöyle sıralayabiliriz:

7.1. Alanında yetkin olmak

Sürekli vurgu yaptığımız en önemli konudur. Alan bilgi ve becerisi olmayan bir görevliyi kendi meslektaşları bile bir lider veya hoca olarak görmezler. Din hizmeti sunan bir görevli dinî konularda en doğru ve en güncel bilgilere sahip olmalı, mesleğin inceliklerini iyi kavramalı, yetenek ve kabiliyetlerini usta bir biçimde icraata dökebilmelidir. Hizmetini sunduğumuz bilginin eksikliğini yaşarsak meseleyi daha baştan kaybetmişiz demektir. Dolayısıyla bir din görevlisi, bu konuda kendini geliştirmek içi her yola başvurmalı, her imkanı değerlendirmeli, kendini en iyi şekilde yetiştirmeye çalışmalıdır.

7.2. Bakış açısı geliştirmek

Lider din adamı, toplumun önünde giden insandır. Başkalarının güdümünde hareket etmez. Her işinde tek ölçü İslam’dır. Bu ölçüyü uygularken de bağnaz ve itici değil, ileri görüşlü ve kapsayıcıdır. Bu cümleden olarak, lider din adamı meseleler karşısında çözümsüzlük ve çaresizlik edebiyatı yapmak yerine bakış açısı geliştirir. Çözüm yolları arar. Yeni ufuklar peşinde olur. Çok yönlü düşünür. Toplumu iyi tahlil eder ve problemlerin çözümünde alternatif reçeteler sunar.

7.3. Soğukkanlı olmak

Din görevlisi olaylar ve durumlar karşısında soğukkanlılığını daima muhafaza eder. Bu tavır peygamberlerin tavrıdır. Peygamberler tebliğ vazifesini yürütürken karşılaştıkları olumsuz durumlarda sabır ve metanetle hareket etmişler, kendilerini kaybetmeyip akıllı ve mantıklı hareket ederek sonucu olumlu şekilde lehlerine çevirmişlerdir. Aynı şekilde İslam tarihi boyunca ve hatta günümüzde de, sosyal ve bireysel birçok olayda, din görevlisinin toplumu veya kişileri nasıl yönlendirdiği, bazı facia ve kaosların önüne nasıl geçtiği her zaman anlatılır. Toplumumuzda böyle din adamları vardır. Bunlar, bu tür olaylar karşısında metanet ve soğukkanlılığını muhafaza ederek hareket etmiş ve ortaya çıkabilecek birçok sıkıntıyı engellemişlerdir. Dolayısıyla din görevlisi çevresindeki insanların yıkılıp umutsuzluğa düştükleri ve akl-ı selimin kaybolduğu bir ortamda metin ve sağlam durmalı, soğukkanlı ve cesaretli olmalıdırlar.

7.4. Risk almak

Liderliğin bir gereği de, o toplumda kimsenin yapmaya cesaret edemediği bir takım olumlu faaliyet ve yenilikleri cesaretle uygulamaya koyup devamını getirmektir. Bazı eksikliklerin giderilmesinde, giderilmesi gereken bazı ihtiyaçların karşılanmasında din görevlisi öncülük edip rehber olmalıdır.
“Böyle gelmiş böyle gider” anlayışıyla, “dertsiz başıma dert almayayım” düşüncesiyle hareket etmemelidir. Bu tür konularda yapılması gerekenleri, cemaatinin ve o toplumda nüfuz sahibi kişilerin de desteğini yanına alarak gerçekleştirme konusunda gayretli ve cesur olmalıdır.
Günümüzün yaygın problemlerinden biri de bid’at ve hurafelerdir. Din görevlisinin Kur’an ve Sünnet kaynaklı direnciyle vereceği mücadele başarıyı getirir. Ancak bu tür konularda hassas davranmalıdır. Yıkıcı ve kavga ve tartışmalara sevkedici bir tavırdan uzak kalmalı, dozunu ve zamanını iyi ayarlamalı, üslubuna dikkat etmeli, kendi örnek davranışıyla da rol model olmalıdır. Ayrıca bidat ve hurafe olduğu konusunda kesinlik olan meseleleri ele almalı, onların bidat ve hurafe olduğunu ilmî delilleri ve mantıklı izahlarıyla ortaya koymalıdır. Müslüman ve dindar toplumların eskiden beri uyguladığı, aslı ve özü itibariyle bidat ve hurafe kavramı içerisinde değerlendirilemeyecek, toplumun birlik ve beraberliğine ve dinî duygunun fertlerde ve toplumda bilinç ve yaşantı olarak gelişmesine hizmet eden bazı güzel ve faydalı uygulamalar konusunda hataya düşmemelidir.

7.5. Güven vermek

Bu husus din görevlilerinin en temel vasıflarından biri olmalıdır. Aslında bütün müminlerin sahip olması gereken önemli bir niteliktir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “ Onlar ki, emanetlerine ve verdikleri sözlere riayet ederler.” Ayette emanet ve vefa sıfatları dikkati çekiyor. Emaneti çok geniş boyutlu olarak ele almamız gerekir. İbadetlere bağlanmak, haramlardan kaçınmak, Allah ile kul arasındaki emanetlerdir. Kişilerin birbirleriyle münasebetlerinde takip edecekleri emanetler vardır ki, bunlar da birbirlerine saygı, sevgi, merhamet, müsamaha, kolaylık, tevazu göstermek; dedikodu, tecessüs, iftira, kötü zan ve benzeri zulümlerden kaçınmalarıdır. Hele de din görevlisi olunca bu husus kaçınılmaz olur. Din görevlilerin verdiği sözü yerine getirmesi , ahdine vefa göstermesi , yapmayacağı şeyi söylememesi , yaptığı şeyi söylemesi gerekir. İslam’ı tebliğ durumunda olan birinin; sözünde durmuyor, kendisine bir şey emanet edilmez, güvenilir değildir gibi sıfatlarla nitelendirilmesi ona ve temsil ettiği davaya ciddi darbe vurur. Kur’an böyle tanınan kişileri şu ağır cümlelerle ikaz ediyor: “ İpini sağlam ördükten sonra, onu söküp bozan kadın gibi olmayınız.”

Peygamberimizin, nübüvvetinden önce “el-emin” sıfatıyla anılması, nübüvvetinden sonra İslam davasının başarıya ulaşmasında en önemli etkenlerden biri olmuştur. Mekke’den hicret edeceği gün dahi, yanında Ebu Cehil’in emanetini taşıyordu. Bu hususlar din görevlisi açısından hayati önem taşır.

İbadetler içinde bir başkasına uyarak yapılan tek ibadet namazdır. Peygamberimiz namaz kıldıran imam için “el-imâmü dâminun / imam, kendisine güvenilen ve emanet bırakılan kişidir (cemaatin namazının sorumluluğunu taşır)” buyururken bu hususu dile getirmiştir. Namazı emanet ettiğimiz insana her şeyimizi emanet edebilmeliyiz. Namazın emanetini taşımak, namaz dışındaki sorumlulukların hakkıyla yerine getirilmesine bağlıdır.
Cemaat, caminin etrafındaki esnaf, mahalle sakinleri, Kur’an okumaya gelen gençler, ilim öğrenmek için müftü, vaiz, imam ve müezzinlere müracaat eden insanlar, mahalledeki fakirler, kimsesizler, yetimler, zayıflar, yoksullar hep din görevlisine birer emanettirler.
Bir Kur’an kursunda öğreticilik yapan kişiye, okuttuğu talebeleri emanet olarak bırakılmıştır. Bizim geleneğimizde “eti senin kemiği benim” anlayışı mevcuttur.
Bu söz “benim yavrumu en güzel şekilde yetiştir, bu konuda sana sonsuz güveniyorum, ben üzerime düşen her şeyi yapacağım, yeter ki benim emanetimi en güzel şekilde muhafaza et” demektir. Öğretmen bu sorumluluğunun bilincinde olmalıdır. Kendi evladına nasıl davranıyorsa, onun nasıl bir şekilde yetişmesini istiyorsa öğrencileri için de aynı şeyi düşünmelidir. Hatta öğrencileri kendisine emanet olduğu için onlara daha fazla özen göstermelidir de diyebiliriz. Herhangi bir öğrencisinin öğrendiği bir bilgiden, okuduğu bir kitaptan, ilim adına yaptığı bir uygulamadan, herkesten önce öğretmeni sorumludur. Onun için, öğrencisini yetiştirme konusunda çok hassas olmalı, ona doğru bilgiyi vermeli, en güzel şekilde yetiştirmelidir. Özelikle eğitim öğretim faaliyetleri içinde bulunan din görevlileri için bu konu çok vebal taşıyan bir konudur.

7.6. Farklılıklara önem vermek

Din görevlisi toplumun tamamına hitap eden insandır. Daha önce de söylediğimiz gibi, kendisini herhangi bir gruba veya cemaate angaje eden bir din görevlisi hizmet alanını ve etkisini kısıtlamış demektir. Bu konu çok önemlidir. Dolayısıyla din görevlisi cemaati içerisindeki farklı grup ve oluşumlardan olan insanlara karşı eşit davranmalıdır. Ayrıca din görevlisinin, hitap ettiği kitlenin farklılıklarını da dikkate alması gerekir. Örneğin herhangi bir camide görev yapan din görevlisi; cemaatinin yaş farklılıklarını, meslek ve uğraş alanlarını, işçi mi memur mu olduklarını, kültürel farklılıklarını, bilgi ve birikim düzeylerini vs. dikkate alarak muhatap olmalıdır. Vaaz ve hutbelerinde ona göre bir dil belirlemeli, sosyal ilişkilerinde bu farklılıklara önem vermeli, din hizmetinin başarıya ulaşması için bu tür farklılıklara göre plan ve projeler hazırlamalıdır.
Aynı şekilde; örneğin bir Kur’an kursunda eğitim veren öğretici; öğrencilerinin zeka ve kabiliyetlerini iyi tespit etmeli, ailevi ve kültürel farklılıklarını göz önünde bulundurmalı, eğitim ve başarılarını etkileyen her türlü maddi ve manevi farklılıkları hesaba katarak hareket etmelidir. Gerekirse bu konularda uzman yardımı almalı, modern yöntemlerle hizmet veren rehberlik ve danışmanlık birimlerini etkin olarak kullanmalıdır. Öğrencinin bireysel kabiliyetlerine göre verilen eğitim veya yapılan yönlendirme, o öğrencinin başarıya ulaşmasında en önemli bir altın kuraldır. Bunu daima göz önünde bulundurmalı, öğrenciyi yapamayacağı şeye zorlayıp bunaltmamalı, yapabileceği şeyden de mahrum bırakmamalıdır.
Gerek cami içi ve dışı din hizmetlerinde, gerekse eğitimle alakalı din hizmetlerinde muhatabın kabiliyet durumlarına göre davranmak aslında Kur’an-ı Kerim’in ve Hz. Peygamber’in takip ettiği metoddur. Peygamberimizin kendisine sorulan aynı tür sorulara muhatabına göre faklı cevaplar verdiği, hatta aynı soru için bile farklı cevaplar verebildiği bazı hadisler ve İslam tarihi kaynaklarında görülmektedir. Bu husustan hareketle, özellikle eğitim ve terbiyeciler, iyi huylu ve karakterli insanlarla, basit ve bayağı, alçak ruhlu kimselere yapılacak muamele ve onların eğitiminde takip edilecek metodun aynı olmadığını önemle savunmuşlardır.

8. Din Görevlisi Liderliği Beceri Alanları

Buraya kadar bir liderde olması gereken vasıflar ve bir din görevlisinin de bu vasıflara sahip olması gerektiği, ayrıca bu vasıfları aktif olarak da kullanması gerektiği üzerinde duruldu. Şimdi de bir din görevlisinin liderlik yönünü genel olarak hangi alanlarda kullanacağı konusunu inceleyelim. Bu noktada karşımıza üç temel alan çıkmaktadır.

8.1. Grup Liderliği Becerileri

Bir din görevlisinin lider olarak ön planda olacağı en temel alanlardan birisi grup içerisindeki konumudur. Grup, birden fazla insanın, belirli bir amaç doğrultusunda bir araya gelerek oluşturduğu ekip veya topluluğa denir. Dolayısıyla bu manada camideki cemaat bir gruptur, bir açılışta din görevlisinin yaptığı duayı dinleyen topluluk bir gruptur, bir cenazede din görevlisi bir gruba hitap etmektedir, hatta bir yemekten sonra yapılan duada bile din görevlisi bir gruba liderlik etmektedir. Buna benzer bütün faaliyetlerde, din görevlisi aslında bir gruba liderlik yapmakta, o grubun o faaliyetindeki rehberi olmaktadır. Dolayısıyla bu alanlardaki liderliğin istediği bazı beceriler vardır ki, onlara sahip olmadan grup liderliği yapmak çok zorlaşır ve bazen imkânsız hale gelir. Grup yönetiminin istediği bilgi ve becerilerin başında mesleki yeterlilikler gelir. Daha sonra yerine ve durumuna göre gerekli başka hususiyetler de gerekir. Ayrıca bu tür grup liderliği faaliyetlerinde din görevlilerinin psikoloji ve sosyoloji de bilmeleri, toplulukları idare ederken bu tür bilgilerini de aktif olarak kullanmaları gerekir.

8.2. Kişisel beceriler
Daha önce de zikredildiği gibi, din görevlisinin mesleğiyle ilgili olmazsa olmaz bazı becerilere ihtiyacı vardır. Kur’an-ı Kerim bilgisi, İlmihal bilgisi, Hitabet bilgisi vs. gibi özellikleri bu beceri alanına girerler. Bu tür konularda becerisi yüksek olan görevlilerin toplum nazarında da itibarlı olduğunu ve çok saygı gördüklerini müşahade ediyoruz. Ayrıca mesleği dışındaki bazı alanlarda bilgi ve becerisi olan bir çok din görevlisi de bulunmaktadır. Sanatçı, şair, sporcu, zenaatkar bir çok görevlimiz vardır ve bunlar da bu kişisel beceriyle farklı bir etki ve ilgi uyandırmakta, bu yönleriyle de kendilerinden söz ettirmektedirler. Asıl hizmetine ve yapması gereken vazifelerine engel olmadığı sürece, din görevlisinin toplum tarafından saygı duyulan ve ilgi gösterilen başka bazı alanlarda bilgi ve beceri sahibi olmasının herhangi bir sakıncası yoktur. Fakat bu yönleri asla kendi aslî sıfatının yani görevliliğinin önüne geçmemeli, hele hele hizmet ve vazifesine asla engel olmamalıdır.
Eğitim faaliyetleri içerisinde bulunan din görevlileri de, verdikleri eğitimde başarıyı artırmak üzere kişisel bilgi ve becerilerine dayalı bazı teknik ve uygulamalar geliştirebilmeli, yeni yöntem ve projelerle öğrencilerini daha zevkli ve kaliteli bir eğitimle tanıştırmanın yollarını aramalıdır.

8.3. Problem çözme becerileri
Her mesleğin ve hizmetin kendine göre bazı sorunları ve problemleri vardır. Bu problemlerin çözümü için gayret göstermek de çoğu kez o mesleği icra eden görevlilere düşmektedir. Din görevlisi de toplumda liderlik konumunda bulunduğundan, birçok sıkıntı ve problemin çözümü konusunda kendisine müracaat edilen kişi olmaktadır.
Bu cümleden olarak toplumda dargınların barıştırılması, kavga ve tartışmaların yatıştırılması, görev mahalliyle alakalı fizikî sorunların giderilmesi, ihtiyaçların temin edilmesi vs. gibi maddi manevi birçok sorunu çözme makamı din görevlisi olmaktadır. İşte din görevlisi bu konumunun farkında olarak hareket etmeli, liderlik yönünü bu alanda etkili olarak kullanabilmelidir. Toplumumuzda bu yönü çok güçlü olan bazı din görevlileri vardır. Öyle ki, bazen devlet güçlerinin ve kolluk kuvvetlerinin bastıramadığı bazı isyan ve toplumsal başkaldırıları din görevlisi bir imamın bastırdığı görülmüştür.
Eğitim faaliyetleriyle meşgul olan Kur’an kursu öğreticileri de, öğrenciler arasında çıkabilecek bazı problemleri, eğitimi sekteye uğratacak veya verimini düşürecek bazı fizikî ve sosyal sorunları, bireysel manada herhangi bir öğrencisinin derlerdeki verimini düşürecek herhangi bir sorununu çöme noktasında gayretli ve samimi olmalıdır. Problem çözme noktasında başarılı olan bir öğreticinin eğitimde de başarı ve kaliteyi yakaladığı bir gerçektir.

9. Din Görevlisi Liderliğinin Diğer Yönleri
Yukarıda genel olarak zikredilen alanlar dışında daha pek çok alan ve din görevlisi için de pek çok liderlik yönü vardır. Bunlar biraz da zamana, yere, durum ve şartlara bağlı olarak değişiklik gösterirler. Örneğin modern bir şehrin elit bir bölgesinde görev yapan din görevlisinin taşıması gereken liderlik vasıflarıyla, herhangi bir ilçenin bir köyünde görev yapan bir din görevlisinin taşıması gereken liderlik vasıfları ayrıdır. Birisi için olmazsa olmaz olan bir yön, mesela takım elbise-kravat giyinmesi, diğerinin görev alanında pek de önemli olmayabilir. Hatta köy yerinde bu tarz giyinmenin ayıp ve gülünç karşılanması bile sözkonusu olabilir. Bir okulun camisinde görev yapan imam eğitim öğretimle alakalı bazı konularda bilgi sahibi olması gerekirken, herhangi bir ticaret bölgesinde, bir işhanının mescidinde görev yapan imamın İslamın ticarete bakışı ve sermaye yönetimi konularında bilgi sahibi olması beklenir. Dolayısıyla din görevlisi liderliğinin diğer yönleri duruma göre faklılık arz eder ve bunların sayısı da çoğaltılabilir.

SÖYLEŞİ
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Muhammed Şevki AYDIN’la, Din Eğitimi ve Din Hizmetlerinde Yeni Açılımlar, Yeni Ufuklar Üzerine… Hayrullah KÖKEN
Sayın Hocam! Başkanlığımızın toplumumuza sunduğu hizmetlerin, din eğitimi ve din görevlisinin niteliğini yükseltmek, halkımıza daha sağlıklı din hizmeti sunabilmek için yoğun çalışma içinde olduğunuzu biliyoruz. Bu çalışmalarınızı başlıklar altında sıralamanız mümkün mü?
Bilindiği gibi Başkanlığımız, ilgili yasa gereği, İslâm dininin inanç, ibadet ve ahlâk esaslarıyla ilgili işleri yürütme, din konusunda toplumu aydınlatma ve ibadet yerlerini yönetmekle görevlidir. Bunu, merkez, taşra ve yurt dışı teşkilâtı ile çeşitli hizmet sınıflarında görev yapan toplam 70 bin civarında personelle yerine getirmektedir. Görüldüğü üzere yasanın belirlediği aydınlatma görevi, Başkanlıkça din eğitimi faaliyeti yapılmasını içermektedir.
Örgün din eğitimi, zorunlu olarak okullarda yapıldığı için Başkanlığımız yaygın din eğitimi görevini üstlenmiştir.
Diyanet İşleri Başkanlığı, yürütmekle yükümlü olduğu yaygın din eğitimi etkinliklerini; camilerde vaaz ve hutbelerle, cami dışında çeşitli dinî konularda düzenlenen konferans ve panellerle, Kur’an kurslarında yürütülen eğitim ve öğretimle, toplumun bütün kesimlerine yönelik sesli ve görüntülü yayınlar aracılığıyla, yerine getirmeye çalışmaktadır.
Bugünlerde Diyanet İşleri Başkanlığının yeniden yapılandırılması konusu çeşitli vesilelerle gündeme getirilmektedir. Değişen nedir? Hizmet anlayışı veya niteliği midir, yoksa çağın şartları gereği yöntemler mi değişmektedir? Konuya dinî ve sosyal açıdan nasıl bir yorum getiriyorsunuz?

Bilim ve teknolojide, buna bağlı olarak eğitim ve iletişim alanlarında süregelen gelişmenin önemli bir ivme kazandığı günümüzde, bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de hızlı bir toplumsal değişme süreci yaşanmaktadır. Bu süreç, bütün toplumsal hizmetlerin yanı sıra din hizmetlerinde, yaygın din eğitimi etkinliklerinde de önemli bir dönüşümü ve onların yeniden tasarlanmasını zorunlu kılmaktadır. Başkanlığımız açısından bu dönüşümün ve yeniden yapılanmanın hedefi, topluma sunulan yaygın din eğitimi ve din hizmetlerinin, günümüz birey ve toplumunun beklentilerini karşılayacak düzeyde, etkin ve verimli bir biçimde üretilmesinin/yürütülmesinin sağlanmasıdır.
Bugünlerde Başkanlığın yeniden yapılandırılması konusunun her kesim tarafından dillendirildiği ve bu konunun ülke gündeminin önemli bir maddesini oluşturduğu görülmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığının yapısı, işleyişi, konumu üzerinde yeniden düşünmenin yararlı olacağını ilke olarak benimsemekle birlikte, mevcut yapı içinde de çok şey yapılabileceğini düşünüyor ve bu anlayışla çalışıyor; projeler üretiyoruz. Kısa, orta ve uzun vadeli projelerimizi bir bir uygulamaya koyma çabasındayız. Sorunlara makul, gerçekçi, kendi içinde ve ülke gerçekleriyle tutarlı, uygulanabilir, ihtiyaçlarımızı karşılayıcı, bilimsel çözümler üretilmesine özen göstermekteyiz. Bu çerçevede Başkanlığımızca eğitime ilişkin çalışmaları;
1) yaygın din eğitiminin geliştirilmesine yönelik çalışmalar ve
2) personelin eğitimiyle ilgili çalışmalar olarak iki başlık altında toplayabiliriz.
Vaaz ve hutbelerin hazırlanışı ve halkımıza takdimi hususunda Başkanlığımızın bir çalışma yaptığını biliyoruz. Vaaz ve hutbelerin daha etkin ve verimli olması için yapılan çalışmaların hangi aşamada olduğunu söyler misiniz?
Bilindiği üzere Başkanlığımızın en önemli yaygın din eğitim faaliyeti alanlarından biri camilerdir. Camilerde yapılan vaaz ve okunan hutbelerle vatandaşlarımız dinî konularda aydınlatılmakta ve onlara ihtiyaç duydukları dinî bilgiler verilmeye çalışılmaktadır. Ancak bu hizmetin verimliliği üzerine bugüne kadar yapılan değerlendirme çalışmaları ve cemaatten alınan tepkiler, vaaz ve hutbelerin yeterince etkin ve verimli olmadığı yönündedir. Bu sebeple Başkanlığımız, vaaz ve hutbelerin daha etkin ve verimli niteliğe kavuşturulması, muhteva ve üslûp kalitesinin artırılması amacıyla acil önlemler almakla kalmadı, ileriye dönük çalışmaları da başlattı.
Bu çalışmalar
1) meselenin teorik temellendirilmesini, uygulamayı yönlendirecek kıstasları geliştirmeyi,
2) personelin eğitimini içermektedir.
Bu çalışmalarla görevlilerimizi bu hizmetlerin ifası konusunda daha donanımlı, dolayısıyla daha etkin ve üretken konuma getirip, söz konusu faaliyetlerin daha da verimli kılınmasını amaçlamaktayız. Böylece hutbe ve vaazlar, mahallî ihtiyaçları karşılama, yöresel sorunların çözümüne katkı sağlama konusunda daha etkin niteliklere kavuşturulacaktır.
Bu açıklamanızdan, hedefinizin her görevlinin kendi hutbe ve vaazını, yaşadığı bölgenin ihtiyacına göre yine kendisinin hazırlaması gerektiğini anlayabilir miyiz?
Elbette, bu konudaki çalışmalarımız bunu kapsamaktadır; her görevlinin kendi hutbe ve vaazını mahallî ihtiyaçlara göre kendisinin hazırlaması en uygun olanıdır. Ancak takdir edersiniz ki, bunun sağlanabilmesi için bir alt yapının oluşması gerekmektedir. Bu da hemen bugünden yarına gerçekleştirilebilecek bir şey değildir, ama bunun gerçekleşmesi için çalışıyoruz.
Başkanlığımız, cami içi vaaz ve hutbeler yoluyla verilen din eğitimi yanında cami dışı konferans, panel vb. yollarla, cami dışında da verilen din eğitiminin geliştirilmesi, daha sistemli ve etkin bir biçimde sürdürülmesi yönünde de çalışmalar yürütmektedir. Bu tür etkinliklerde, üniversitelerin bilimsel birikiminden yararlanarak azamî verimin elde edilmesi için çok yönlü çalışmalar yapılmaktadır.
Efendim, bildiğiniz gibi Başkanlığımızın hizmet alanlarından biri de Kur’an kurslarıdır. Kur’an kurslarında sürdürülen yaygın din eğitimin geliştirilmesi, daha etkin ve verimli bir düzeye çıkartılması amacıyla çalışmalar yaptığınızı biliyoruz. Nasıl bir Kur’an kursu ve Kur’an kurslarında nasıl bir eğitim ve öğretim metodu amaçlamaktasınız?
Bu konuda yapacaklarımızı, iki maddede özetleyebiliriz:
1) Kur’an kursu binaların fizikî durumlarının düzeltilmesi ve
2) buralarda yapılan eğitimin niteliğinin geliştirilmesi.
Kur’an kursu binalarının bir kısmı çağdaş eğitim ve öğretimin sürdürülmesine yeterince elverişli değildir. Oysa fizikî çevrenin birey üzerinde eğitsel etkiye sahip olduğu bilinmektedir. Bu bakımdan söz konusu kurslara ait binaların fizikî durumlarının iyileştirilmesine, çağdaş bir yapıya/görünüme kavuşturulup eğitim ve öğretime daha elverişli hâle getirilmesine yönelik çalışmalar devam etmektedir. Kafamızdaki nasıl bir Kur’an kursudur? İnsana kendini, yaratıcısı ile ilişkisini tanıtmayı, bütün varlıklarla anlamlı ve amaçlı bir bütün oluşturduğu bilincini kazandırmayı, insana hürriyetinin ve sorumluluğunun farkına vardırmayı, bireye kendi davranışlarını yakından izleme ve hatalarını düzeltme alışkanlığı kazandırmayı, Kur’an’ı yüzünden okuma becerisini sağlamayı, ihtiyaç duyulan temel dinî bilgileri bireye özümsetmeyi ve onları davranışa dönüştürmeyi, eğitim ve öğretime uygun mekânlara ve donanıma sahip olmayı, öğrenme ve öğretme sürecinde bireyin sorun çözme yeteneğini geliştirecek yöntemleri işe koşmayı; hocasını, alanında yeterli bir uzman kılmayı, çağın iletişim imkânlarından yararlanmayı hedefleyen bir Kur’an kursu….
Kur’an kurslarında sürdürülen yaygın din eğitiminin geliştirilmesi, daha etkin ve verimli bir düzeye çıkartılması amacıyla şu çalışmaları başlatmış bulunuyoruz:
1) Öğretim programlarının geliştirilmesi,
2) Ders materyallerinin hazırlanması,
3) Kurs binalarının fizikî durumlarının iyileştirilmesi ve
4) Kur’an kursu öğreticilerinin eğitilmesine yönelik hizmet içi eğitim faaliyetlerinin düzenlenmesi.
Sayın Hocam, sözün burasında millî, manevî, ahlâkî, kültürel ve sanatsal değerlere önem veren,Kur’an kursu öğretim programlarının geliştirilmesine yönelik çalışmalardan bahseder misiniz?
32 hafta süreli Kur’an kurslarında ve yaz Kur’an kurslarında yürütülen din eğitimi ve öğretimi faaliyetlerinin daha etkin ve verimli hâle getirilmesi için yapılması gereken çalışmalar arasında, bu kurslarda takip edilen öğretim programlarının çağdaş, bilimsel program geliştirme anlayışına uygun olarak geliştirilmesi, birinci derecede önemli ve önceliği olan bir çalışma olarak görülmüştür. Bu sebeple din eğitimi alanında uzman akademisyenlerden, tecrübeli Kur’an kursu öğreticilerinden ve merkezdeki ilgili uzmanlardan oluşan bir komisyon kurularak Kur’an kurslarında uygulanan öğretim programı geliştirilmiş ve 2004-2005 öğretim yılında uygulamaya konulmuştur.
Bilimsel program geliştirme ilkeleri doğrultusunda geliştirilen bu program, üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde; programın gerekçesi, temel yaklaşımı, felsefesi, genel amacı ile öğrenmeve öğretme sürecinde uyulması gereken ilkeler açıklanmış; ikinci bölümde Kur’an-ı Kerim, itikat, ibadet ve ahlâk derslerine ait müfredata yer verilmiştir. Üçüncü bölümde ise; plân kavramı üzerinde kısa ve öz bilgilerden sonra yıllık plân, ünite plânı, günlük ders plânı örnekleri verilmiş, ayrıca her ders için örnek ders işlenişi sunulmuştur.
Bu programda öğretmeni değil, öğrenciyi ve sorunları merkeze alan; öğrenme ve öğretme sürecinde öğrenenlerin gelişimlerini bir bütün olarak dikkate alan; öğrenen merkezli yöntem ve teknikleri kullanmayı öngören; hedef olarak millî eğitimimizin temel amaçlarının yanı sıra; anlayan, araştıran, sorgulayan, yorumlayan, haklarını ve sorumluluklarını bilen, çevresiyle uyumlu, işbirliği yapan, millî, manevî, ahlâkî, kültürel ve sanatsal değerlere önem veren bireyi yetiştirmeyi hedefleyen; değerlendirme açısından ise ürünü değil, süreci ön plâna çıkaran; bireysel farklılıklara göre ölçme ve değerlendirmeyi temel kabul eden ve çerçeve esnek öğretim programı anlayışı benimsenmiştir.
İyi bir programa sahip olmak gerekli, ama yeterli değildir. Asıl önemli olan onun etkin ve verimli biçimde uygulanmasıdır. İşte bu noktada, bildiğiniz gibi, hizmetin odak noktası o hizmeti verecek personeldir. Yetişmiş personel bulunamazsa plân, program, materyal ve yöntemler ne kadar güzel olursa olsun bu hizmeti verecek personeli çağın donanımlarına göre eğitip, motive edip, kalitesini artırmadıkça hizmetten verim alınamayacağı açıktır. En zor eğitim de yetişkin eğitimidir. Bu bağlamda personelin eğitim ile ilgili çalışmalarınız nelerdir?
Yaygın din eğitiminin geliştirilmesi yönünde yapılan bu çalışmalardan istenilen düzeyde verimin alınması, şüphesiz gerekli bilgi ve beceriyle donatılmış nitelikli personelle mümkündür.
Her tür eğitimde standartlar, uygulayıcıların düşünce ve eylemlerine göre oluşmakta ve gelişmektedir. Eğitim alanında değişimi öngören her projenin, işe eğiticilerde/uygulayıcılarda değişimi/dönüşümü gerçekleştirmekle başlaması ön şarttır. Aksi takdirde o değişim projesinin tahakkuku hayal olur. Bu yüzden az önce söylediğim bütün hizmetlerde belirlenen amaçlara ulaşmak için öncelikle onları gerçekleştirecek bilgi ve beceri donanımına sahip kalifiye elemanları elde etmek gerekmektedir.
Başkanlığımız, bu gerçeğin farkında olduğundan, bu tür çalışmaları öncelemektedir. Nitekim etkin, verimli ve sistemli bir personel eğitiminin çağdaş, bilimsel bir zihniyetle hayata geçirilmesi amacıyla çalışmalar başlatılmış ve bunlar devam etmektedir. Din görevlisinin nitelikleri, bu süreçlerin niteliğini büyük ölçüde etkilemektedir. Dolayısıyla bugünün din görevlisinin, bu görevleri yapabilecek yeterliklerle donanmış olması gerekir. Bugünün din görevlileri hangi yeterliklere sahip olmalıdır? Her şeyden önce bunların tespit edilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Niçin önce yeterlikler? Yeterlik, bütün çalışmaların temel hareket noktası ve yapılanların mantık bütünlüğü içinde yapılmasının anahtarıdır. Yeterlikler; • Din görevlilerinin seçimi,
• Din görevlilerinin hizmet öncesi eğitimi,
• Din görevlilerinin denetlenmesi ve performanslarının değerlendirilmesi,
• Din görevlilerinin hizmet içi eğitimleri,
• Din görevlilerinin kendilerini geliştirmesi vb. etkinliklere kılavuzluk eder.
Yeterlikler çok açık şekilde belirlenerek meslek standartlarının oluşturulması sağlanacaktır. Bu gerçekleştirilmediği takdirde, personelle ilgili düzenlenecek her etkinlik, yapılacak her işlem, tesadüften, gelişi güzellikten ve keyfîlikten uzak olamaz. Onun için bünyesinde görev yapan personelin yeterliklerini açık seçik belirleyerek hizmet standartlarını oluşturmayan bir kurumun başarılı olma şansı yüksek değildir. Ne var ki, böylesine merkezî işleve sahip olan yeterlikler konusunda gereken çalışmalar şimdiye kadar yapılmış değildir. Bazı İlâhiyat Fakülteleri, Başkanlığımız bünyesinde görev yapabilecek öğrencileri yetiştirmek üzere programlarında kısmen düzenlemelere gitmiştir. Hatta din görevlisi yetiştirmeyle ilgili bölümler açma konusunda önemli bilimsel çalışmalar da yapılmıştır.
Ne var ki, üzerinde uzlaşılmış ve belgelenmiş din görevlisi yeterlik şartları belirlenememiştir. Bu yüzden ilk olarak görevlilerin yeterlik şartlarını belirleme çalışması başlatılmış ve böylece bir ilke imza atılmıştır. Şimdilik müftü, vaiz, din hizmetleri uzmanı, Kur’an kursu öğreticisi ve imam-hatibin yeterlik şartları belirlenmiştir.
Elbette bütün bu çalışmaların hedefinde ideal bir din görevlisi ve onun verdiği din hizmeti vardır. Sayın Diyanet İşleri Başkanımız da konuşmalarında hep aynı konuya vurgu yaparak “yaşadığı çağın ihtiyaçlarını gören, çağın aktığı yönü bilen bir din görevlisi” hedeflediklerini belirtmektedir. Sayın Hocam, size göre ideal birdin görevlisi nasıl olmalıdır?
Bizlere Hz. Peygambere vâris olma payesi verilmiştir. Din hizmeti veren insanlar olarak bu emaneti iyi muhafaza etmeliyiz ve din hizmeti sorumluluğunu 24 saat omuzlarımızda hissetmeliyiz.
Gerçekten onurlu, şerefli ve çok değerli bir görevi ifa ediyoruz. Sorumluluk bilinciyle hareket etmemiz gerekir. Çünkü bizler 14 asırlık bir mirası temsil ediyoruz ve içinde yaşadığımız çağın ihtiyaç ve sorunlarını bilip onlara yönelik çözümler üretme sorumluluğunu taşıyoruz. Dolayısıyla sıradan insanlar değiliz. Dinimizi çağın gereklerini göz önünde bulundurarak anlamamız ve yorumlamamız gerekir. Bunu lâyıkıyla yerine getirmek çok iyi bir bilgi, beceri ve ahlâk donanımına sahip olmayı gerektirmektedir.
Kısacası camiyi evi gibi gören, din hizmetini 24saat veren, görev aşkıyla dolu, çağın ihtiyaçlarına göre kendini yenileyen, geliştiren, etrafına barış ve sevgi dağıtan, sözü ve sohbetiyle insanlara serinlik verip, insanlarımızı yüce dinimizin ortak paydasında buluşturan, herkesi kucaklayan, ahlâk eksenli birdin hizmeti veren din görevlileri ideal görevlilerdir.
Çağımızın din görevlilerini yetiştirmek hususunda hizmete hazırlık ve hizmet içi programlarını geliştirmiş bulunuyoruz. Bu programlarla görevlilerimizin başta hazırladığımızı söylediğimiz yeterliklere sahip kılınması amaçlanmaktadır. Bu programların uygulanmasına inşallah önümüzdeki günlerde başlanacaktır.
KAYNAKÇA
- ACAR, İbrahim, Çağdaş toplumda ideal din görevlisi portresi, Kutlu Doğum 2004: Din-kültür ve çağdaşlık, 2007, sayı: , s. 49-52
- AKIN, Ahmet, Osmanlı’da Din Görevlisinin Konumu Üzerine Değerlendirmeler (Bursa Örneği), Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2006, cilt: IV, sayı: 8, s. 65-104
- AKPINAR, Ali, Cami Merkezli Din Hizmeti Verenlerde Görülen Bazı Eksiklikler ve Bunların Giderilmesine Yönelik Teklifler, I. Din Hizmetleri Sempozyumu (3-4 Kasım 2007), 2008, cilt: II, sayı: , s. 13-30
- ATİLLA, Mustafa, Etkili Din Görevlisi: Günümüz Toplumunun Din Görevlilerinden Beklentileri, Yaygın Din Eğitimi ve Uygulamaları [Yecder 1. Ulusal Din Görevlileri Sempozyumu Tebliğler, 22 Mayıs 2010], 2011, sayı: , s. 27-34
- AYTÜRK, Nihat, Önderlik Mesleği, Diyanet İlmi Dergi [Diyanet Dergisi], 1976, cilt: XV, sayı: 4, s. 229-241
- BULUT, Mehmet, Din Görevlileri Üzerine Bazı Tespitler, Diyanet İlmi Dergi , 2005, cilt: XLI, sayı: 3, s. 55-70
- BUYRUKÇU, Ramazan, Türkiye’de Din Görevlisi Yetiştirme Problemi ve Çözüm Önerileri, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2006, cilt: XLVII, sayı: 2, s. 99-126
- CERTEL, Hüseyin, Dinî İletişim ve Liderlik Açısından Hz. Peygamber’in Sıfatları, VII. Kutlu Doğum Sempozyumu: Teblilğler, 19 Nisan 2004 [Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi], 2006, sayı: , s. 245-258
- ÇAKMAK, Muharrem, Mobil (Taşınabilir) Din Eğitimi ve Din Hizmeti, I. Din Hizmetleri Sempozyumu (3-4 Kasım 2007), 2008, cilt: I, sayı: , s. 307-315
- ÇALKA, Mehmet Sait, Sâfî Mustafa Efendi’nin “Gülşen-i Pend” Mesnevisinde Din Görevlilerine Nasihatleri, Diyanet İlmi Dergi , 2008, cilt: XLIV, sayı: 3, s. 111-128
- ÇEKİN, Abdulkadir, Mesleki Yeterlilik ve Beklenti Yönüyle Din Görevlisi – Cemaat İlişkisi, Diyanet İlmi Dergi [Diyanet İşleri Başkanlığı Dergisi], 2011, cilt: XLVII, sayı: 1, s. 89-108
- Din Hizmetlerinde Yöntem ve Verimlilik, Derleyen: Hayrullah KÖKEN, DİB Yayınları, Ankara, 2006.
- DOĞAN, Lütfi, Din Alimleri ve Görevlileri İslâm’ın Hizmetindedirler, Diyanet İlmi Dergi [Diyanet İşleri Başkanlığı Dergisi], 1966, cilt: V, sayı: 5, s. 103-104
- KÖYLÜ, Mustafa, Din Görevlilerinin Meslekî Problemleri, Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1991, sayı: 5, s. 181-212
- KÖYLÜ, Mustafa, Din Görevlisinde Bulunması Gereken Nitelikler, Diyanet İlmi Dergi [Diyanet Dini - İlmi - Edebi Dergi], 1993, cilt: XXIX, sayı: 3, s. 101-112
- HATİPOĞLU, Nihat, Bir İslâm Davetçisi Olarak Din Görevlisi ve Özellikleri, Diyanet İlmî Dergi Ekim- Kasım- Aralık 1992, Cilt:28, Sayı:4
- TETİK, Hayati, Yaygın Din Eğitiminde Cami Görevlileri-Cemaat İletişiminin Önemi, Diyanet İlmi Dergi, 1998, cilt: XXXIV, sayı: 2, s. 99-108
- UYGUN, Hamdi, Halktaki Din Adamı İmajı ve Din Görevlilerinden Beklentileri, Yüksek Lisans Tezi, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri Ana Bilim Dalı, Danışman: Doç. Dr. Hüseyin PEKER, Aralık 1992, Samsun.
- ÜNVER, Mustafa, Kur’an Ekseninde Din Görevlisinin Dikkate Alması Gereken Hususlar, Diyanet İlmi Dergi , 2005, cilt: XLI, sayı: 3, s. 71-92

14

Haziran
2012

MİRAC KANDİLİ-VAAZ

Yazar: arafat  |  Kategori: HİTABET  |  Yorum: Yok   |  629 Kez Okundu

Değerli mü’minler!
Bugünkü sohbetimizde İsrâ ve Mi’rac’tan söz edeceğiz.
İsrâ, gece yürüyüşü demektir. Peygamberimizin, biraz sonra açıklayacağımız bu akıllara durgunluk veren mucizesi geceleyin olduğu için bu adı almıştır. Kur’an-ı Kerim bu olayı bu kelime ile ifade etmiştir.
Mi’rac ismi de yükseğe çıkmak manasına olan “uruc”tan alınmıştır ki merdiven, asansör demektir. Mi’rac ile ilgili hadislerde bu kelime kullanılarak “Yükseğe çıkarıldım” buyurulduğundan bu olaya “Mi’rac” da denmiştir. İslâm dünyasında bu olay genelde bu kelime ile bilinmektedir.
Sözlük anlamları bu olan İsrâ ve Mi’rac, Peygamberimizin üstün makamlara yükselişi ve Allah’ın yüce katına kabul edilişi olayıdır. Yüce yaratıcıya yakınlığın en üstün derecesi olan Mi’rac, beşer anlayışı çizgisinin ötesinde bir olaydır. Çünkü bu olayın fizik kanunları ile açıklanması mümkün değildir.
Olay Nerede ve Ne Zaman Meydana Gelmiştir
Mi’rac olayının ne zaman meydana geldiği kesin olarak bilinmemektedir. Bunun sebebi İslâmiyet’ten önce câhiliyet zamanında Araplar arasında yıl tarihin olmayışıdır.
Kesin olarak bilinen, Mi’rac’ın hicretten önce Mekke’de meydana gelmiş olmasıdır.
Tarihi, ayı ve günü konusunda birbirinden farklı rivayetler vardır. Biz zamanı da dikkate alarak önemli bazı rivâyetleri özet olarak nakletmekle yetineceğiz.
Büyük hadis ve kelâm alimi olan ve 1448-1517 tarihleri arasında yaşamış bulunan Kastalânî, Peygamberimizin hayatı üzerine yazdığı “el-Mevâhibu’l-Ledüniyye” adlı eseri ve 1710 tarihinde vefat etmiş olan Zürkânî’nin şerh ettiği bu eserde şu bilgilere yer verilmiştir: Ünlü alim ve tarihçi İbn Kuteybe (H.213-267) ile allâme İbn Abdülberr (H.368-463), Mi’rac’ın, kamerî aylardan Recep ayında olduğunu söylerler. İmam Nevevî (H.631-676) bu tarihi gerçeğe daha yakın bulur. Ayrıca hadis alimi Abdülganî el-Makdisî (H.659)’de bu tarihi kabul eder, hatta Mi’rac’ın Recep ayının 27′nci cuma gününde vuku bulduğunu söyledikten sonra: “Müslümanlar bu tarihi benimsemiş bulunuyor ve bunu en doğru rivâyet kabul ediyorlar” der.1
Mi’rac hakkındaki ihtilaf, sadece vuku bulduğu tarih konusunda değildir. Olayın nasıl olduğu, ruh ile mi cesed ile mi vuku bulduğu da ihtilaflıdır. Bu konuda farklı görüşler olmakla beraber alimlerin çoğunluğuna göre Mi’rac hem ruh ve hem de cesetle birlikte meydana gelmiştir. Esasen bu konudaki âyet ve hadisler incelendiği ve Mi’rac’ın Mekke’li müşrikler arasında meydana getirdiği yankı dikkate alındığında çoğunluğun görüşünün doğru olduğu yani Mi’rac’ın hem ruh ve hem de cesedle birlikte olduğu anlayışıdır.
İşte buna göre İslâm dünyasında Mi’rac Recep ayının 27′nci gecesinde kutlana gelmiştir.
Olay Nasıl Oldu?
Buhârî ve Müslim’de yer alan rivâyetlere göre olay şöyle olmuştur:
Peygamberimiz Mekke’de, evinde iken veya Kâbe’de bulunduğu sırada Cebrâil aleyhi’s-selâm bazı meleklerle birlikte gelerek Peygamberimizin göğsünü açmışlar, içini zemzem ile yıkadıktan sonra hikmet ve iman nuru doldurmuşlardır.
Peygamberimizle ilgili göğüs açma (şerh-i sadr) denilen olay budur. Ancak bu olay ne zaman ve nerede olmuştur? Bu, ihtilaflıdır. Bazıları bunun, sütannesi Halime’nin yanında iken çocukluğunda olduğunu söylerken, diğer bazıları ise bir defa Halime yanında, bir defa da Mi’rac’tan önce olmak üzere iki defa olduğunu söylerler.
Şah Veliyyullah ed-Dehlevî, bu olayı yani göğüs açma olayını manevî bir operasyon olarak değerlendirir ve: “Peygamberimizin ruhunda meleklik ruhunun üstün gelmesi, tabiat özelliklerinin yok olması, tabiatın, kudsiyet âleminin ilhamlarına tabi olması” ile yorumlamaktadır.2
Bir gün Peygamberimize soruldu:
– Ey Allah’ın Resülü, göğüs açılır mı? Peygamberimiz.
– Evet, açılır, buyurdu.
– Nasıl olur? diye sorduklarında, Peygamberimiz:
– Bir nurdur ki Allah onu mü’minin kalbine atar, o da onunla ferahlanır, açılır, buyurdu.
– Onun alâmeti nedir? dediler. Peygamberimiz:
– Aldanma yurdu (dünyadan) uzaklaşmak, ebediyet yurduna (âhirete) yönelmek ve gelmeden önce ölüm için hazırlanmaktır, buyurdu.3
Peygamberimizin Mi’rac’tan önce göğsünün açılması, o muazzam olaya bir hazırlık, göreceği olaylar karşısında rahat olması ve kendini kaybetmemesi içindir.
Daha sonra Cebrâil aleyhi’s-selâm Peygamberimizi “Burak”a bindirerek birlikte Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya geldiler. Manevî bir binit olan Burak’ı Peygamberimiz şöyle tarif ediyor: “Bu, merkepten büyük, katırdan küçük uzun ve beyaz bir hayvandı. Adımını gözünün görebildiği en son noktaya koyardı.”
İsrâ sûresinde Mi’rac’ın bu bölümü ile ilgili şöyle buyurulmaktadır:
“Kulu Muhammed’i bir gece Mescid-i Haram’dan’ kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için çevresini mubarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı ne yücedir. ”Doğrusu O, işitir ve görür.”4
Peygamberimiz burada (Peygamberlerin ruhlarına imam olarak) namaz kılmış ve bütün Peygamberler de onunla beraber kılmışlar.
Sonra Mi’rac getirildi. Mi’rac, asansör gibi yükseğe çıkaran manevî bir araçtır. Buna Cebrâil aleyhi’s-selâm ile beraber bindiler ve göklere çıktılar. Birinci semaya vardıklarında, Cebrâil aleyhi’s-selâm:
– Açınız, dedi. İçerden bir ses:
– Kimsin? diye sordu.
– Ben Cebrâil’im.
– Yanında kimse var mı?
– Muhammed (s.a.v.) var.
– Muhammed gönderildi mi? (Peygamber olarak görevlendirildi mi) Evet, gönderildi. Kapı açıldı ve Peygamberimiz birinci semâya varmış oldu. Orada, sağında ve solunda bir çok gölgeler olan bir adam gördü. Bu adam, sağına baktıkça gülümsüyor, soluna baktıkça da ağlıyordu. Peygamberimizi görünce:
– Merhaba sâlih Peygamber, hoş geldin, iyi oğul, dedi. Peygamberimiz Cebrâil aleyhi’s-selama kim olduğunu sordu. Cebrâil aleyhi’s-selam da Hz.Adem olduğunu söyledi. Etrafındaki gölgeler de onun soyu idi. Sağındakiler cennetlik olanlar, solundakiler de cehenneme girecek olanlardı. Onun için Hz.Adem sağına baktıkça seviniyor, gülüyordu. Soluna baktıkça da üzülüyor ve ağlıyordu.
Peygamberimiz Cebrâil aleyhi’s-selam’ın kılavuzluğunda yoluna devam etti. İkinci semâya vardılar. Orada birinci semâda olduğu gibi aynı sorular soruldu ve aynı cevaplar verildi. Böylece her semada bir Peygamber ile karşılaştılar. İkinci semada Yahya ve İsa, üçüncü semada Yusuf, dördüncü semada İdris, beşinci semada Harun, altıncı semada Musa ve yedinci semada İbrahim (a.s.) ile karşılaştılar. Karşılaştığı Peygamberlerin her biri kendisini selamlamış; hoş geldin salih Peygamber, iyi kardeş, dediler.
Daha sonra, “Sidretü’l-Müntehâ”ya vardılar. Sidretü’I-Müntehâ, gökleri, cennetleri kucaklayan ulu varlık ağacıdır. Peygamberlerin ve meleklerin erebildikleri ilmin son noktasıdır. Ondan ilerisine ne bir melek ne bir Peygamber yaklaşamaz. İlerisi gayb alemidir. Allah’tan başka kimsenin ilmi oraya ulaşmaz.
Peygamberimiz Sidretü’I-Müntehâ’ya varınca Necm sûresinde ifade buyurulduğu üzere: “Sidreyi bürüyen bürümüştü.”5 Yani Sidre’yi bir nûr kaplamıştı. Bundan ötesi tarif ve bayana sığmayan bir âlemdi. Buraya kadar Peygamberimize arkadaşlık ve kılavuzluk eden Cebrâil aleyhi’s-selam burada kaldı ve: “Bir parmak ucu kadar öteye yaklaşmış olsaydım yanardım” dedi.
Bundan sonra Peygamberimiz: “Refref” ile yükselip Allah’ın divanına yaklaştı. (Refref, görmeye engel geniş örtü ve perde demektir ve Allah’ın divanı hadimlerinden biridir.) Nitekim Mevlid’de Süleyman Çelebi bu anı tarif ederken:
– “Söyleşürken Cebrâil ile kelâm,
Geldi Refref önüne verdi selâm,
Aldı ol şâh-ı cihanı ol zaman
Sidreden gitti ve götürdü heman.
Mirac’ın bundan sonra ki esrar dolu ulvî sahneleri ise Necm sûresinde şöyle ifade edilmektedir.
“Allah o anda kuluna vahyedeceğini etti. Muhammed’in gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı. Ey inkarcılar onun gördüğü şey hakkında kendisi ile tartışıyor musunuz? Andolsun ki Muhammed Cebrâil’i sınırın sonunda (Sidretü’I-Müntehâ’da) başka bir inişte de görmüştür. Orada Me’vâ cenneti vardır. Sidre’yi bürüyen bürüyordu. Muhammed’in gözü oradan ne kaydı ne de onu aştı. Andolsun ki Rabbinin varlığının büyük delillerini gördü.”6
Âyet-i Kerîme’lerde Peygamberimize vahyedildiği bildiriliyor, ancak neyin vahyedildiği açıklanmıyor.
Bu makamda Peygamberimize üç ilâhî ihsanda bulunulduğu hadis-i şeriflerde ifade buyuruluyor. Bunlar:
1. Beş vakit namaz. Mi’rac hediyesi olarak Peygamberimizin getirdiği beş vakit namaz, aynı zamanda mü’minin Mi’rac’ı sayılmıştır.
2. Allah’a ortak koşmayanların bağışlanacağı müjdesidir.
3. Bakara sûresinin sonundaki üç âyet ki, İslâm’ın temel inanç esaslarını tamamlamakta ve müslümanların çektiği üzüntü ve sıkıntıların sona erdiği müjdelenmektedir.
Âyet-i Kerimeler şöyledir:
“Gökte ve yerdekilerin hepsi Allah’ındır. İçinizdekileri açığa vursanız da gizleseniz de Allah ondan dolayı sizi hesaba çekecektir. Sonra dilediğini affeder, dilediğine azap eder. Allah her şeye kadirdir.
“Peygamber Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, mü’minler de iman ettiler. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine iman ettiler. Rabbimiz! affına sığındık, dönüş sanadır, dediler.
Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde yükümlü kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendisine, yaptığı kötülük de kendisinedir. Rabbimiz! unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbim, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme. Bizi affet. Bizi bağışla. Bize acı. Sen bizim Mevlâ’mızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et.”7 Âmîn.
İşte Peygamberimiz bu müjdelerle Mi’rac’tan dönüyordu.
Peygamberimiz Mi’rac’ta Allah’ı Gördü mü?
Yukarda özetlediğimiz Mi’rac, Peygamberler arasında yalnız Muhammed Mustafa (s.a.v.)’e nasip olmuştur.
Muhammed’den diğer yok dahil olmuş Kabe Kavseyn’e,
Kirâm-ı Enbiyâ’dan girmedi bir ferd o mabeyne,
Haremgâh-ı visale Ahmed’i tenha alıp Mevlâ,
O halvet mahsus oldu Hazret-i Sultan-ı Kevneyne.
Yani Muhammed’den başka Kabe Kavseyn’e gıren yoktur. Büyük Peygamberlerden hiç kimse o saraya girmedi. Sevgili ile buluşma haremine yüce Allah Ahmed’i yalnız aldı. O başbaşa kalma iki cihan sultanına tahsis edildi.
Olay esnasında Peygamberimiz pek çok ilâhî âyetler görmüştür ki, sahih hadislerde bunlara işaret buyurulmuştur. Esasen Kur’an-ı Kerim’de Peygamberimizin Mi’rac sebebi açıklanırken, “Kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için” buyurulmuştur. O gece Peygamberimiz pek çok şey gördü, ancak Allah’ı gözleriyle görmüş müdür? Bu hususta ne Kur’an-ı Kerîm’de ve ne de hadislerde kesin bir ifade bulunmamaktadır. Bunun için bu konuda İslâm âlimleri arasında farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bu husus ile ilgili görüşlere ve bu görüşlerin dayandığı delillere yer vermeden önce bir hususu açıklamakta yarar vardır. O da Allah’ı görmenin caiz olup olmadığı husustur.
Akaid kitaplarında konu ile ilgili şu ifade yer almaktadır:
”Allah’ı görmek aklen câiz ve naklen sâbittir.”8 Yani Alllah’ı görmenin imkânsız olduğuna dair aklî bir delil bulunmamaktadır. Kur’an-ı Kerîm’de de Allah’ın görülebileceğini gösteren âyetler vardır. Nitekim:
“Mûsa”, Ey Rabbim, bana kendini göster, sana bakayım”dedi. Allah, sen beni göremezsin, ama dağ yerinde kalırsa sen de benigöreceksin, buyurdu.”9
Bu âyet-î kerîme Allah’ı görmenin mümkün olduğuna iki yönden delâlet etmektedir.
Birisi, Hz. Mûsa Allah’ı görmek istemiştir. Eğer Allah’ın görülmesi mümkün olmasaydı, o, böyle bir istekte bulunmayacaktı. Çünkü bir Peygamberin Allah hakkında caiz ve mümteni olan şeyleri bilmesi gerekir.
Diğeri ise, Allah Teâlâ yüce zâtının görülmesini dağın yerinde kalmasına bağlamıştır. Dağın yerinde kalması ise mümkün olan bir şeydir. O halde Allah’ın görülmesi de mümkündür.10
Ayrıca mü’minlerin kıyâmet günü Allah’ı göreceklerine dair ayetler ve sahih hadisler vardır.11
Bu kısa açıklamadan sonra şimdi konumuza dönelim ve Peygamberimizin Mi’rac’da Allah’ı görüp görmediğini inceleyelim.
Mi’rac olayına ışık tutan âyetlerde Peygamberimizin Allah’ı gördüğüne dair açık bir şey yoktur. Bu olayın bazı safhalarını açıklayan âyetler ashab-ı kirâm tarafından farklı şekillerde yorumlanmıştır.
Kadı Iyad (H.476-544) İslâm âlimlerinin bu konuda farklı görüşler ortaya koyduklarını söylüyor.
Hz. Aişe ve taraftarları Peygamberimizin Mi’rac’da Allah’ı gözleri ile uyanık halde görmediğini söylerken, İbn Abbas (r.a.) ve onun görüşünü benimseyenler, bunun aksini savunarak Allah’ı gördüğünü iddia ediyorlar.
Mesrûk (r.a.) şöyle demiştir. Hz. Aişe’ye:
– Vâlide, Muhammed (s.a.v.) Rabbini gördü mü? dedim. O:
– Söylediğin sözlerden tüylerim diken diken oldu. Nasıl oluyor da bunu bilmiyorsun. Üç şey vardır ki, onları her kim sana söylerse yalan söylemiş olur:
– Her kim Muhammed (s.a.v.) Rabbini gördü derse yalan söylemiş olur, dedi ve sonra:
“Onu gözler idrâk edemez. O ise bütün gözleri idrak eder. O, gerçek Iütuf sahibidir. Her şeyden de haberdardır.”12
“Ya bir vahiy ile bir perde arkasından, yahut bir elçi gönderip de kendi izniyle dileyeceğini vahyetmesi olmadıkça, Allah’ın hiçbir beşere söz söylemesi vaki olmamıştır.”13
Âyetlerini okudu.
Sana her kim yarın ne olacağını bildiğini söylerse yalan söylemiş olur dedi ve:
“Hiç bir kimse yarın ne kazanacağını bilemez.”14 Âyetini okudu.
Her kim sana Peygamberin bir şey sakladığını söylerse yalan söylemiş olur, dedi ve:
“Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmazsan Allah’ın Peygamberliğini tebliğ ve ifa etmemiş olursun.”15 Ayetini okudu. (Hz.Aişe devamla) Fakat Peygamberimiz Cebrâil (a.s.)’i kendi sûretinde iki defa gördü, dedi.16
İbn Mes’ûd (r.a.) da Hz.Aişe’nin görüşündedir.17
Ebû Zer (r.a.) da şöyle demiştir: “Peygamberimize sordum:
– Ey Allah’ın Resûlü, Rabbini gördün mü? dedim. Peygamberimiz:
– O, bir nûr, O’nu nasıl göreyim, buyurdu.18
Hz. Aişe ve onunla birlikte ashaptan bazılarının, Peygamberimizin, Allah’ı gördüğünü kabul etmemelerine karşılık İbn-i Abbas (r.a.) ve onunla birlikte diğer bazı sahabiler ve bazı İslâm âlimleri Mi’rac’da Peygamberimiz Allah’ı görmüştür, demişlerdir.
İkrime (r.a.) Şöyle demiştir: “İbn Abbas (r.a.): “Muhammed, (s.a.v.) Rabbini gördü.” dedi. Ben:
“Gözler O’nu idrak edemez.” buyurulmuyor mu? dedim, İbn Abbas:
– Allah gerçek nuru ile tecelli ettiği zaman öyledir, diye cevap verdi.19
Yine İbn Abbas (r.a.): “İbrahim (a.s.)’ın Allah’ın dostu olmasına, Mûsa (a.s.)’ın Allah ile konuşmasına ve Muhammed (a.s.)’ın Allah’ı görmesine şaşıyor musunuz?” demiştir.20
Görülüyor ki, Peygamberimizin Mi’rac’da Allah’ı görüp görmediği konusunda iki görüş vardır. Hz. Aişe ve taraftarlarına göre Peygamberimiz, Allah’ı görmemiş; İbn Abbas ve onun görüşünde olanlara göre ise Allah’ı görmüştür.
Bu incelemeden de anlaşılacağı üzere bu hususu ifade eden kesin bir şey yoktur. Sadece Mi’rac’tan söz eden âyetlerin bir kısmının ashap tarafından farklı yorumlanması sonunda bu görüşler ortaya çıkmış bulunmaktadır. Esasen Hz. Aişe ile İbn Abbas (r.a.) da onun kalbi ile Allah’ı görmüş olduğunu iddia etmiş olması muhtemeldir. Böylece her ikisinin görüşü telif edilmiş olur. Nitekim İkrime’nin İbn Abbas (r.a.)’dan rivayetine göre, İbn Abbas şöyle demiştir:
”Muhammed’in gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı.” Âyet-i kerimesinin tefsirinde, “O’nu kalbi ile gördü.” demiştir.21 Ata’nın da İbn Abbas’tan aynı mealde rivâyeti vardır.22 Hatta İbn Abbas (r.a.)’ın: “Resûlullah Rabbini gözü ile değil, kalbi ile görmüştür.” dediği de rivayet edilmiştir.23
Bunun içindir ki Said İbn Cübeyr: “Peygamberimiz Rabbini gördü diyemem, görmedi de diyemem.” dediği rivayet edilmiştir.24
En doğrusunu Allah bilir.
Evet, değerli mü’minler, Peygamberimiz böylece bu mübarek yolculuğu tamamlayarak aynı gece evine döndü.
Mi’rac’ın Yankıları
Peygamberimiz evine döner dönmez gece olup bitenleri ailesine ve arkadaşlarına anlattı. Her söylediğinin gerçek olduğunda şüphe olmayan Peygamberimize ailesi ve arkadaşları inanmıştı. Mekke’lilerin bazıları olayı duyar duymaz şaşkına dönmüşler; bir gecede bu kadar yer hiç gezilir mi demişlerdi. Çünkü onlar Mi’rac’taki üstün gerçekleri kavrayacak seviyede değillerdi. Bu sebeple Mi’rac olayı kendilerine anlatılınca inanmadılar. Her şeyi maddî ölçülere göre değerlendirdikleri için böyle şey olur mu? dediler. Kainatta olup bitenlerden, Allah’ın sonsuz kudretinden haberleri yoktu. Her yeni şeye karşı gelen câhil halk seviyesinden yükselmiş değillerdi. Kervanların bir ayda gidip bir ayda geldikleri mesafeyi Muhammad (s.a.v.) bir gecede nasıl alabilecek, dediler. Halbuki Hz. Muhammed onların kullandıkları vasıtaları kullanmış değildi. O, Burak’a binmişti. Burak, şimşek manasındaki berk kökünden gelir. O halde Mi’rac’ta şimşek sür’ati vardır.
Evet, değerli mü’minler, Mekke’liler bu olay karşısında şaşkına döndüler. Hemen Ebû Bekir (r.a.)’e koştular ve Peygamberimizin İsrâ’ya dair verdiği haberi ona naklettiler. Hz. Ebû Bekir onlara:
– Muhammed’in doğru sözlü olduğuna kanaatim vardır. Bu kanaatimi size de bildiririm, dedi. Onlar:
– Demek Muhammed (s.a.v.)’in bir gecede Mescid-i Aksâ’ya gidip sonra dönüp geldiğini sen de tasdik mi ediyorsun? dediler. Hz.Ebû Bekir:
– Evet, tasdik ediyorum. Değil bu, bundan daha ziyade uzaklarına da meleklerin gökten haber getirdiklerine de inanmışımdır, dedi. Bu cihetle Ebû Bekir (r.a.)’e “Sıddık” denildi.
Peygamberimizin daha önce Mescid-i Aksâ’ya gitmediğini biliyorlardı. Onun için kendisine Mescid-i Aksâ ile ilgili sorular sordular. Peygamberimiz çok bunaldı. Çünkü bir an uğrayıp geçtiği bir yer hakkında ne kadar bilgisi olabilirdi. Kendisi bu anı şöyle anlatıyor:
“Kureyş beni yalanlayınca Mescid-i Haram’a gidip Hicr’de ayakta durdum. Bundan sonra Allah bana Beyt-i Makdis ile gözümün arasındaki mesafeyi kaldırdı da ne sordularsa bakarak haber vermeye başladım.25
İşte Mi’rac ve safhaları kısaca böyle.
Mi’minin Mi’rac’ı sayılan namazın farz kılındığı bu mübarek gecede yüce yaratıcıya yönelmeli, O’ndan af ve bağış dilemeliyiz. Birbirimize sevgi ile yaklaşmalı düşmanca davranışlardan uzak durmalıyız. Sağlıkla kavuştuğumuz bu kutlu günleri değerlendirmeli ve Allah’ın Iütfettiği sayısız nimetlerine şükretmeliyiz.
Bu duygularla hepinizin Mi’rac kandilini kutlar, bu mübarek gecenin hepimiz için hayra vesile olmasını yüce Mevlâ’dan dilerim.
DİPNOTLAR
1 Zurkânî, c. I, s. 307-308.
2 Şah Veliyyullah ed-Dehlevî, Hüccetüllahi’l-Baliğa, c. II, s. 866.
3 İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azîm, c. II, s.174.
4 İsrâ, 1.
5 Necm, 5.
6 Necm, 10-18.
7 Bakara, 284-286.
8 el-Îcî, Şerhu’I-Mevakıf, c. II, s. 368.
9 A’raf, 143.
10 Şerhu’I-Mevakıf, c. II, s. 368.
11 Kıyame, 23; Mutaffifîn, 15; Yunus, 26; Buhari, Salât, 16; Müslim, Mesâcid, 37.
12 En’am, 103.
13 Şûra, 51.
14 Lokman, 34.
15 Maide, 67.
16 Buhari, Tefsîru’I-Kur’an, Sûre ve’n-Necm, 1; Müslim, İman, 77.
17 Askalânî, Fethu’I-Bârî, c. IX, s. 493, Mısır, 1948.
18 Müslim, İman, 78.
19 Tirmizî, Tefsîru’I-Kur’an, 54.
20 Fethu’I-Bârî, c. VIII, s. 492.
21 Necm, 11.
22 Umdetü’I-Kârî, c. XIX, s. 199.
23 Müslim, İman, 77.
24 Aliyyü’I-Kârî, Şifa Şerhi, c. I, s. 422.
25 Buhari, Menakıp, 41; Müslim, İman, 75.

14

Haziran
2012

MİRAC KANDİLİ HUTBE

Yazar: arafat  |  Kategori: HİTABET  |  Yorum: Yok   |  775 Kez Okundu

Aziz Müminler!
Yarın akşam Recep ayının 27. gecesi olması hasebiyle miraç kandilidir. İslam alemi olarak böyle mübarek bir geceyi idrak etmenin sevinç ve mutluluğunu yaşamaktayız.
Halkımız arasında Mirac Kandili olarak bilinen bu gece; sevgili Peygamberimizin Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya, oradan da Cebrail (a.s) refakatinde göklere seyahat ettirildiği ve Rabbimizin huzuruna kabul edildiği mübarek ve müstesna bir gecedir

Değerli Müminler !

Kur’an-ı Kerim’den sonra peygamberimizin en büyük mucizesi olan Mirac hadisesi, üç aylar diye bilinen ayların ilki olan Recep ayının 26 sını 27 sine bağlayan gece, hicretten yaklaşık 1,5 yıl önce meydana gelmiştir. Hutbemin başında okuduğum isra suresinin 1’inci ayeti kerimesinde Yüce Rabbimiz bu gece ile ilgili olarak mealen şöyle buyurmaktadır. “Kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (1)

Muhterem Müminler!

Peygamberimiz için büyük şan ve şerefle dolu olan Mirac mucizesi, biz Müslümanlar için de ilahî rahmetler ve lütuflarla doludur. Bu mubarek yolculuktan sevgili Peygamberimiz biz ümmetine şu hediyelerle dönmüştür:

1- Günde bes vakit namaz,
2- Bakara suresinin Son iki ayeti,
3-Allah’ın kendisine ortak koşma dışındaki günahları dilediği kimselerden affedeceği,

Muhterem Müslümanlar!

Dinimizin direği olan namaz, bize bir mirac hediyesidir. Nasıl ki, sevgili Peygamberimiz Mirac’da vasıtasız, Mevlası ile karşı karşıya geldi ise, mü’min de namazda vasıtasız olarak Allah’ın huzuruna çıkar; böylece Peygamberimizin, Mi’rac’da gerçekleşen Allah ile buluşma hâdisesi, namaz içinde sembolik olarak yaşanmış olur

Aziz Müminler!Son peygamber Hz.

İsrâ ve mirac olayı, çok değişik boyutları olan büyük bir mucizedir ve bu mucize, peygamberler içinde sadece son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)’e nasip olmuştur. Kadir gecesinden sonra İslam aleminin en değerli gecesi kabul edilen bu mübarek geceyi fırsat bilerek nefis muhasebesi yapalım. Mirac hediyesi olan namazımızı, gerçekten miracımız yapmaya gayret edelim.
Bu duygularla hepinizin mirac kandilini gönülden kutluyor, ülkemize, İslam alemine ve tüm insanlığa barış huzur ve saadet getirmesini yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

1-İsra Suresi,17/1

 

 

14

Haziran
2012

KANDİLİNİZ MÜBAREK OLSUN

Yazar: arafat  |  Kategori: HİTABET  |  Yorum: Yok   |  332 Kez Okundu

Mirac Kandili, sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) Efendimizin gecenin bir anında Mekke’deki Mescidi Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya, oradan da göklere seyahat ettirildiği mübarek gecenin adıdır.
Peygamberimizin hayatı içinde önemli bir yeri olan Mi’rac, Allah’ın sevgili Resulünden başka hiç kimseye sunulmadığı ilahî bir ihsandır.
Yüce Peygamberimiz için pek büyük şan ve şereflerle dolu olan Mi’rac mucizesi, biz Müslümanlar için de ilahî rahmetler ve lütuflarla doludur.
Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de; “Kulu Muhammed’i bir gece Mescid-i Haram’dan kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Doğrusu O, işitir ve görür:”(l) buyurmuştur.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) “Ben Mi’rac’tan daha güzel bir şey görmüş değilim” demiştir. Mi’rac olayının biz Müslümanlar için en önemli sonuçlarından birisi, hiç şüphe yok ki, dinin direği olan namazdır. Namaz, bize bir Mi’rac hediyesidir. Bilinçli olarak kılınan namaz Müminin Mi’racıdır. Onun içindir ki, namaz müminin Mi’racı olmuştur. Nasıl ki, yüce Peygamberimiz Mi’rac’ta vasıtalardan arınmış olarak Mevla’sı ile karşı karşıya geldi ise, Mümin de namazda vasıtasız olarak doğrudan doğruya Rabbinin huzuruna çıkar; sadece O’na kulluk etme ve sadece O’ndan yardım isteme fırsatı bulur. Eğer Mümin, günde beş vakit namazını dikkatle ve huşu içerisinde kılacak olursa, o namaz onun için bir Mi’rac olur, kul onunla Hakka yol bulur.
Bakara suresinin son iki ayetinde ; “Peygamber, Rabbinden kendisine verilene iman etti, mü’minler de (iman ettiler). Her biri; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler ve şöyle dediler: “Onun peygamberinden hiçbirini (diğerinden) ayırt etmeyiz.” Şöyle de dediler: “İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz! Senden bağışlama dileriz. Sonunda dönüş yalnız sanadır. (Bakara- 285. Ayet)
“Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. (Şöyle diyerek dua ediniz): “Ey Rabbimiz! Unutur, yada yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim mevlamızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.” (Bakara- 286. Ayet)
İsra suresinin 22-29 ayetlerinde bahsedilen 12 maddelik İslam prensipleri
Bu vahyedilen hakikatleri şöylece özetleyebiliriz: “Allah’a ortak koşulmayacak, yalnız O’na kulluk edilecek ve yalnız O’ndan yardım istenecektir. Anne ve babaya hürmet edilecek, onların duaları alınacaktır. Zinaya yaklaşılmayacaktır. Haksız olarak kimsenin canına kıyılmayacaktır. Yetimlere iyi muamele edilecektir. Ölçü ve tartıda doğruluk üzere olunacaktır. Bilmediğimiz bir şeyin ardından körü körüne gidilmeyecek, şuurlu hareket edilecektir. Yeryüzünde kibir ve gurur taslayarak yürünmeyecektir.Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimselerin günahlarının affedileceği ve cennete gireceklerinin müjdesinin verilmesi,
İyi amele niyetlenen kişiye onu yapamasa bile bir sevap verileceği, eğer yaparsa on sevap yazılacağı, fakat kötü bir iş yapmaya niyetlenen kişi onu yapmadığı müddetçe ona hiçbir günahın yazılmayacağı, ancak onu işlediği zaman da sadece bir günah yazılacağı müjdesi verilmiştir. İşte Mi’rac gecesi böyle mübarek bir gecedir. Bu geceyi ihya ederken, bu gecede vahyedilen üstün gerçeklere kulak vermeliyiz. Yalnız Yüce Mevla’ya kulluk etmeli, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamalıyız.
Sevgili Peygamber’imizin Mirac’ından ilham alarak topyekûn insanlığın her türlü ayıp, hata, vebal ve günahı geride bırakarak manevî yükselişi üzerinde de düşünmek zorundayız. Bunun da yolu fani hevesler peşinde ömür tüketmek yerine yaşadığımız hayatın geçiciliğini fark edip Allah’a dönmek; O’nun rızasına uygun bir hayat sürmek, geride insanlık için yararlı işler yapmaktır.Mi’rac Kandili programı Merkez Sungurbey Camiinde akşam namazını müteakiben yapılacaktır.
Bu duygularla, tüm Çayeli’li hemşehrilerimizin Mirac kandilini tebrik eder, bu gecede yapılan duaların, bütün İslam âleminin birlik ve beraberliğine, insanlığın hidayetine vesile olmasını dilerim. Bu vesileyle başta yakın çevremiz ile İsra ve Mirac mucizesinin cereyan ettiği kutsal topraklar olmak üzere bütün dünyada hak ihlallerinin sona ermesini, acı ve gözyaşının, şiddet ve terörün yerini kalıcı bir huzur ve barışın almasını Cenab-ı Hakk’tan niyaz ederim.

Toplam 2 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.12



© Tüm Hakları Saklıdır - Gül Medine
Yazılar kaynak belirtilmeden kullanılamaz.

Copy Protected by Chetans WP-Copyprotect.