28

Mayıs
2012

Çocuk Eğitiminde Babanın Önemi-7

Yazar: arafat  |  Kategori: AİLE  |  Yorum: Yok   |  583 Kez Okundu

İslâm’a göre; çocuğun en mükemmel şekilde yetişmesi, ihtiyaç duyduğu bütün insânî ve ahlâkî faziletleri, sosyal kural ve davranışları, dînî inanç ve değerleri öğrenmesi ve yaşaması, ruh ve beden bakımından sağlıklı, bilgili ve faziletli, ayrıca sanat ve hüner sahibi olabilmesi için ana-babanın bütün imkânlarını kullanarak gayret sarf etmeleri gerekir. “Rabbim! Beni küçükken terbiye ettikleri gibi, Sen de ana-babama merhamet eyle!” (İsrâ 17/24) âyet-i kerîmesi, çocuk eğitiminde ana-babanın bu sorumluluğuna açıkça işâret etmektedir. Âyet ayrıca, bir çocuğun duâsı vesilesiyle, sorumluluğunu lâyıkıyla yerine getiren ana-babaya Allah Teâlâ’nın rahmetini de müjdelemektedir.Çocukluk hukuken bir sorumluluk dönemi değildir. Fakat çocukluk, bulûğ ile başlayan mükellefiyet ve mesûliyet merhalesine ulaşmak için bir hazırlık, bir eğitim ve bir alışkanlık kazandırma dönemidir. Bu eğitim ve alışkanlık kazandırma sayesinde, mükellef olduğunda farz ve vacipleri nasıl yerine getireceğini bilecek ve bu yerine getirme çocuğa kolay gelecek ve hayatın sıkıntıları karşısında tam bir güvenle ruhen hazır olabilecektir. İmam Mâverdî (ö.450/1058)konuyu şöyle îzâh etmektedir: “Babaların birinci görevi, kalbinin meyvesi olan evlâdını terbiye kucağına alıp onda hissettiği istîdadı müteâkib yavaş yavaş ona edeb telkînine başlayarak, cilâlı bir aynaya benzeyen kalbini edeb nûru ile süslemektir. Çünkü şimdiden alışsın ve bu telkînlerle büyüsün ki, mesûliyet yaşına girip, yaptıkları amel defterine yazılmaya başladığında kendisi için edeble güzel tavırlar zor gelmesin. Çünkü her şeye istîdadla yaratılmış olan masum kalpler neye alışmışsa onu huy edineceği açık olduğu için, çocukluk zamanında alıştırılmazsa büyüdüğü zaman birdenbire terbiyesinde güçlük çekileceği âşikârdır.” İslâm’a göre âile üzerinde vecîbe olan terbiyenin çok açık bir hedefi vardır: Çocuğu mükellef kılınacağı güne, yani hayata bütünüyle hazırlamak! Âile başta olmak üzere, bütün tâlim ve terbiye müesseselerinin program ve müfredatını bu gayeye uygun olarak tanzim etmesi, ortalama mükellefiyet yaşı olan 15 yaşına basan herkesin tek başına hayata atılacak formasyonu vermesi gerekmektedir.Kur’ân-ı Hakîm, birçok meselede çocukla alâkalı sorumluluk ve mesûliyeti âile reisine bırakır. Bilhassa terbiye meselesinde birinci sorumlu âile ve dolayısıyla âile reisidir. Arap edebiyatında ise çocuk eğitiminde babanın önemi hakkında “çocuk, babasının karakterindedir”, “çocuk, babası gibidir” atasözleri yer almaktadır. “Rabbim! Beni küçükken terbiye ettikleri gibi, Sen de ana-babama merhamet eyle!” (İsrâ 17/24) Bu, bir çocuğun ana-babaya yönelik duâsının İlâhî Kelâm’da yer alışıdır ve bu yer alış onların kıymetlerinin bir ifâdesidir.
“Babaya ve çocuğuna yemîn olsun ki,” (Beled 90/3) Yani; bütün babalara ve bu babaların evlatlarını terbiye ederken çektikleri sıkıntılara, onların uğrunda karşılaştıkları çeşitli zahmetlere ve mihnetlere; ve yeryüzünde insan soyunun devamı uğrunda hayatın sıkıntılarına katlanmaları sebebiyle onların neslinden gelen evlatlarına yemin olsun… Bu âyetle, Allah katında babanın değeri ortaya çıkmıştır. Çünkü Allah Teâlâ ona yemin etmiştir. Allah’ın kulları üzerindeki hakkı büyüktür. Nitekim babanın da evlâdı üzerindeki hakkı büyüktür. Ona yeminin sırrı budur.10 “Ey îmân edenler! Kendinizi ve âilenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” (Tahrîm 66/6) .Kendinizi ve âilenizi … âteşten koruyun” emrini Hz. Ali(ra): “kendinize ve âilenize hayrı öğretin”, “ilim öğretip onları terbiye edin” şeklinde tefsîr etmiştir.
Çocuğu terbiye, dünyâ ateşine yanmaktan kendisini koruduğu gibi, cehennem ateşinden de öncelikle korur. Çocuğu korumak, onu güzel terbiye edip temizlemek, ona ahlâkî fazîletleri öğretmek, kötü arkadaşlardan onu korumak, devamlı sûrette zevk u safâ içinde bırakmamak, refah ve zînet sebeplerini sevdirmemektir. Çünkü zînet ve refaha alışınca, büyüdüğü zaman onları elde edebilmek için ömrünü onların peşinde kaybeder ve ebediyen helâk olur gider. Bunun için daha ilk günlerinde çocuğun terbiyesine ehemmiyet vermeli.” “De ki: Gerçekten hüsrâna uğrayanlar, kıyâmet günü hem kendilerini hem de âilelerini hüsrâna uğratanlardır.” (Zümer 39/15; Şûrâ 42/45) Cenâb-ı Hakk’ın, çocukların uhrevî kurtuluş veya hüsrânlarından ebeveyni (özellikle babayı) sorumlu tutması cidden mânidârdır ve üzerinde durulması gereken bir husustur. Bu âyetlerden hareketle hemen şunları söyleyebiliriz:
a- Âhiretteki hüsrân ile dünyâdaki günâhlar birbirinden kopuk değildir. Âile fertlerinin âhirette hüsrâna (zarara) uğramaları, onların dünyâda da hüsrâna düştüklerini, günahlar işlediklerini ifade eder.
b- Bunları hüsrândan kurtarmak, kişinin gücü dâhilindedir. Allah, bu sebeple ebeveyni sorumlu tutuyor.
c- Bu kurtarmanın yolu güzel terbiyedir. İyi bir terbiye sadece âhireti kurtarmaz, dünyâyı da kurtarır .”Ey îmân edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan bazısı size bir nevi düşmandır. Öyleyse onlara karşı dikkatli olun… Muhakkak mallarınız ve çocuklarınız (sizin için) bir fitnedir…” (Teğâbün 64/14, 15) Yani, hevâlarına ve çarpık fikirlerine meyletmeniz sebebiyle hanımlarınız ve çocuklarınız sizlerin âhiret âlemi için en büyük düşmanlardan olabilirler. Onların kıyâmetten çok önce dünya hayâtında da düşman olmaları mümkündür. Kişi onların arzularına muhalefet ettiğinde ve kendileriyle ilgili olarak ilmin gereklerine göre hareket ettiğinde de ona düşman kesilebilirler. Müteakib âyetteki “fitne”den maksadın ‘imtihan vesilesi’ olduğu belirtilmiştir ki bu imtihanı kazanmanın tek yolu, onlara karşı vazîfeleri yapmak, ahlâklarını güzel kılmak, onları hayata en iyi şekilde hazırlamaktır. Aksi takdîrde âhiretteki mesûliyetinden başka, daha dünyada iken onlardan ukûkla karşılaşılacaktır. Arap edebiyatında ise, “Çocuğunu küçüklüğünde edeblendiren, büyüklüğünde sevinir” sözü yer almıştır. Özelde Hz. Lokmân(as)’ın, genelde ise bir babanın çocuğuna neleri ve nasıl öğretmesi gerektiği açıklanmıştır. Dikkat edilecek olursa îmân, ibâdet, ahlâk ve muamelât olmak üzere dînin/hayâtın ana konularından bahsedilmektedir.23 “(Lokman) oğluna öğüt verirken şöyle konuştu: Ey benim yavrucuğum! Allah’a şirk koşma (O’ndan başkasına ilâhî sıfatlar yakıştırma)! Bil ki şirk gerçekten büyük bir zulümdür! Yavrucuğum! Bil ki yaptığın (iyilik veya kötülük) bir hardal tanesi kadar olsa da bir kaya içinde veya gökler(in tepesin)de veya yerin derinliklerinde bulunsa, Allah onu getirir (meydana çıkarır ve hesâbını görür). Çünkü Allah Latîf’tir (ilmi en gizli şeylere kadar nüfûz edici ve kuşatıcıdır), Habîr’dir (her şeyden haberdârdır). Yavrum! (Kendini kemâle erdirmek için) namazı dosdoğru kıl. (Başkalarını kemâle ulaştırmak için) doğru ve yararlı olanı (mârufu) emret, kötü ve eğriden (münkerden) vazgeçirmeye çalış. (Bu uğurda) başına gelebilecek her belâya sabırla katlan. Çünkü bunlar azîm ve kararlılık gösterilmeye değer işlerdendir. (Yersiz) bir gurura kapılarak insanlara üstünlük taslama ve yeryüzünde küstahça gezip durma. Unutma ki Allah böbürlenerek küstahlık yapanları sevmez. Yürüyüşünde (davranışlarında) ölçülü ve dengeli ol. Sesini yükseltme. Çünkü, unutma ki seslerin en çirkini eşeğin anırmasıdır.” (Lokman 31/13, 16-19)24
HADÎS-İ NEBEVÎLER Peygamberlik müessesesi bir terbiye müessesesidir. Bütün peygamberler öncelikle birer mürebbî ve muallimdirler. Nitekim Hz. Peygamber(sav) “Ben ancak bir muallim olarak gönderildim”25 buyurarak kendisini bir muallim, bir mürebbi/terbiyeci olarak tanıtmaktadır. Peygamberliğin en mühim gâyesi terbiye olunca, yeni yetişen neslin sorumlularının da en mühim vazifesi terbiye olmalıdır. Bu sebeple Hz. Peygamber, çocukların terbiyesinden behemehal babaları sorumlu tutmuş; ulemâ da, baba olmadığı takdîrde dede, anne, vâsi, kayyım vs.den her kim velâyeti üzerine almışsa ona, hiç birinin bulunmadığı hâllerde sultan’a tevdî ederek çocuğu mürebbîsiz bırakmamıştır. 26 Kur’ân’da ayrıca “en güzel örnek şahsiyet”27 olduğu bildirilen Hz. Peygamber, ashâbını ve ümmetini “babalık” hususunda da eğitmiştir. Nitekim bir defâsında şöyle buyurmuştur:”Bir çocuk için babası nasıl (bir terbiyevî göreve sahip) ise, ben de sizin için öyle sayılırım. Tuvâlete gittiğiniz zaman ne yapacağınızı bile öğretirim…” 28 Allah Rasûlü(sav)’nün, çocuk eğitiminde babanın önemi ve babalık eğitimi konusundaki hadîslerinden bazıları aşağıdadır: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mesulsünüz… Erkek, âilesinin çobanıdır ve sürüsünden mesuldür. Kadın, kocasının evinde çobandır, o da sürüsünden mesuldür…” 29 Bu hadîsi tamamlayan bir başka rivâyette şöyle buyurulmaktadır: “Her çoban kıyamet günü hesaba çekilecektir: Sürüsüne Allah’ın emrini tatbik etti mi etmedi mi?” 30 Aynı konudaki bir diğer hadîs ise şöyledir: “Şüphesiz Allah, elinin altındakilerden sorumlu herkese görevini yapıp yapmadığını soracaktır. Hatta kişi, âile fertlerinden de sorumlu tutulacaktır.”31 Bu nebevî eğitimin tezâhürü olarak Abdullah b. Ömer(ra) şöyle demiştir: “Çocuğunu te’dîb(*) et. Zira bundan mesulsün. “Te’dîb olarak ne yaptın, neler öğrettin?” diye hesaba çekileceksin” demiştir.32 Hz. Peygamber(sav): “Her çocuk fıtrat üzerine(*) doğar” buyurdu ve sonra da “şu ayeti okuyun” dedi: “Allah’ın yaratılışta verdiği fıtrat…” (Rum 30/30). Sonra Rasûlullah sözünü şöyle tamamladı: “Çocuğu anne ve babası Yahûdîleştirir veya Hıristiyanlaştırır veya Mecûsîleştirir…” 33 Nitekim sahâbî nesli de şöyle derdi: “Salâh (dîne ve güzel âhlaka yatkınlık) Allah’tan, edeb ise babadandır.” 34 Aynı husustaki bir başka rivayet şöyledir: “Doğan her çocuk fıtrat üzeredir. Konuşabilecek çağa gelinceye kadar bu hâl üzere devâm eder…” 35 Yukarıdaki hadîsle de alâkalı olarak Rasûlullah(sav)’ın sunduğu çözümlerden birisi şudur: “Bir kimse çocuğunu “Lâ ilahe illallah” diyene kadar terbiye ederse, Allah o kimseye hesap sormaz.” 36 “çocuklarınızın ilk sözü “Lâ ilahe illallah” olsun. Ölüm ânında da yine “Lâ ilahe illallah” sözünü telkin edin.”37 Selef-i sâlihîn de çocuğa ilk olarak kelimei tevhîdi öğretmeyi ve bunu yedi kez söyletmeyi müstehab görürdü. Bu durumda çocuğun konuştuğu ilk şey “Lâ ilahe illallah” sözü olurdu. 38 “Çocuğun babası üzerindeki haklarından biri, ismini ve edebini güzel yapmasıdır.” 39 “Çocuğun babası üzerindeki hakkı, güzel isim koyması, ona süt emzireni iyi seçmesi ve edebini güzel yapmasıdır.” 40 “Çocuklarınıza ikrâm edin ve edeblerini güzel yapın.” 41 “Bir baba evlâdına güzel edebden daha efdal bir şey hediye edemez.”42 Bir başka rivâyette ise; “mîras bırakamaz” ifâdesi yer almaktadır.43 “Kimin bir çocuğu olursa ona güzel bir isim versin ve onu güzelce te’dîb etsin. Büyüdüğü zaman da evlendirsin. Eğer büyür de onu evlendirmezse, çocuk günaha girer. Onun günahı ancak babasına âittir.” 44 “Kişinin çocuğunu (bir kerecik) te’dîb etmesi, bir sâ’ (yiyecek) tasadduk etmesinden daha hayırlıdır.”45 Hadîs, “… miskinlere her gün yarım sâ’ sadaka vermesinden daha hayırlıdır.”46 şeklinde de kaydedilmiştir. “Her kim buluğa erinceye kadar iki kız evladı yetiştirirse kıyamet günü o ve ben şöyle [bu esnâda Rasûlullah(sav) parmaklarını birleştirdi] beraber oluruz.” 47 üç kızı olur da onları edeblendirir, merhametli davranır, geçimlerini sağlarsa [ve evlendirirse], Cennet ona vacip olur.” “İki kızı olursa da durum aynı mıdır ya Resûlallah?” diye sordular. “İki kızı da olsa öyledir” buyurdu. Bazı râvîler: “Eğer bir kızı olsa da aynı mıdır?” diye sorulsaydı, “Bir kızı olsa da aynıdır” cevabını verecekti diyorlar. 48 “Kim ‘üç kız’ veya ‘üç kız kardeş’ veya ‘iki kız kardeş’ veya ‘iki kız’ yetiştirir, terbiye ve te’diblerini eksik etmez, onlara iyi davranır ve evlendirirse Cennet’i hak etmiştir.” 49 Sünnet’e göre sadece çocukların değil, velâyet altında bulunan hizmetçi ve kölenin de terbiyesi ihmâl edilmemelidir: “Kimin yanında câriye bulunur da onun te’dîb ve tâlimini güzel yapar, sonra âzâd edip onunla evlenirse Allah onun mükâfâtını çifte yapar.”50 Yukarıda kaydedilen ve konumuzla ilgili direkt açıklamaların yer aldığı âyet ve hadîslerin yanı sıra çok sayıda (dolaylı) delîlin olduğu unutulmamalıdır.(*) Onları da değerlendiren Gazzâlî (ö.505/1111) İhyâu Ulûmi’d-Dîn’de, Erzurumlu İbrahim Hakkı (ö.1194/1780) ise Mârifetnâme’de, bir babanın çocuğu hakkında riâyet edeceği edebleri şöyle belirtmişlerdir: “Annesini sâliha kadınlardan seçmelidir. “Çocuğunun yaratılış itibariyle kusursuz ve hayırlı olması için Allah’a dua etmelidir. “(Kürtaj vb. yollarla,) doğacak çocuğunun hayatına son vermemelidir. “Doğumu sebebiyle sevinmeli ve bu sevinci izhâr etmelidir. “Güzel isim vermelidir. “Doğduğunda kulağına ezan okumalıdır. “Hurma veya benzeri tatlı bir şeyi çiğneyip şîresini çocuğun ağzına koymalıdır. “Yedinci günde veya on yaşına basıncaya kadar oğlunu sünnet ettirmelidir. “Yedinci günde veya daha sonra akîka kurbanı kesmelidir. “Altı yaşına geldiğinde ona Kur’ân’ı, uyması gereken yaşına uygun din âdâbını öğretmeye başlamalıdır. “Yedi yaşından itibaren namaz kılmayı öğretmeli, kılmasını denetlemelidir “Çocuğuna örnek olmalı ve onu güzelce terbiye etmelidir. “Onu helal rızıklarla beslemelidir.
“Oğluna okuma, yazma, ok atma, yüzme ve geçerli bir sanat/meslek öğretmelidir. “Kızını iyi bir ev kadını olabilmesi için yetiştirmelidir. “Çocuklarının beslenme, giyim ve mesken masraflarını karşılamalıdır. “Giyim, kuşam ve hediye vermekte çocuklarının arasını eşit tutmalıdır. “Onları şefkatle öpmeli, sevgiyle kucaklamalı, merhametle davranmalıdır. “Onlarla oynamalı ve güler yüzle konuşmalıdır. “Beddua etmeyip, daima hayırlı dualar etmelidir. “On yaşına varan kız ve erkek çocuklarının yataklarını ayırmalıdır. “On beş yaşını geçen çocuklarını, vakti geldikçe rızâlarını alarak evlendirmelidir. “Çocuğuna, gücünün yetmediği, yerine getiremeyeceği işleri emretmemelidir. Aksi davranış, inat ve itaatsizliklerine sebep olur ki buna yol açmamalıdır. “Başkalarının çocuklarına karşı fenâ muamele ve kötü harekette bulunmamalı ki, bu hâl kendi çocuklarına dönmesin. “Çocuklarını bir imtihan vesîlesi olarak görüp tavırlarını ona göre ayarlamalıdır. “Çocuğunu terbiye etmeli ve onları cehennem yakıtı olmaktan kurtaracak çabayı göstermelidir.
Dipnotlar

1-Hayati Hökelekli,”Çocuk”, DİA,VIII, 336/
2-Ebû Dâvûd,Hudûd 16; Ahmed, Müsned, VI,100-101(24738, 24747); Said b. Mansur, Sünen,II,95 (2080); Dârimî, Sünen, Hudûd 1; İbn Huzeyme, Sahîh, III, 110 (1721); İbn Hibbân,Sahîh,I,356(143);Hâkim, Müstedrek,II,67-68(2350-51)/

3-M. Nur Süveyd,Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, (trc. Zekeriya Güler, Konya: Uysal ktb., 1994),s.128

4-Ebû Hasan Ali el-Mâverdî,Edebü’d-Dünyâ ve’d-Dîn, (trc. Bergamalı Cevdet Efendi, İstanbul: M.E.B. yay., 1997),s.607-608

5-İbrahim Canan, “İslâm’da Âile Terbiyesi”, İslâm’da Âile ve Çocuk Terbiyesi,(İstanbul:Ensar nşr., 1996), II, 32/

6-İbrahim Canan, Allah’ın Çocuklara Bahşettiği Haklar, (İstanbul:Timaş yay., 2001), s. 171-172/

7-İbrahim Canan, Kur’an’da Çocuk Eğitimi, (İstanbul: Nesil yay.,1996),s.78

8-Ebu’l-Hasan el-Kabisî, İslâm’da Öğretmen ve Öğrenci Münâsebetlerine Dair Geniş Risâle, (çev. Süleyman Ateş, İstanbul: Yeni Ufuklar nrş.ts.), s.141-

9-A.Kâzım Ürün, Arapça Hikmetli Sözler, (Konya: Esra yay., 1998), s. 98/ “Vâlid” kelimesi, anne ve babanın her ikisini de kapsayabilmektedir. Fakat müfessirler bu âyetin tefsîrinde kelimeye “baba” mânâsını yüklemişlerdir/

10- Sâbûnî,Amme Cüzü Tefsîri, (trc. Ahmet İyibildiren, Konya: Uysal ktb.1996),s. 256/

11-Seyyid Kutub, Fizılâli’l-Kur’ân, (çev. Salih Uçan, Vahdettin İnce, Mehmet Yolcu, İstanbul: Dünya yay., ts.), X, 74/

12- Hâkim, Müstedrek, II, 536 (3826)/

13- İbn Kayyım el-Cevziyye, Tuhfetü’l-Mevdûd bi-Ahkâmi’l-Mevlûd (İslâm’da Çocuk adıyla tercüme. trc. Mahmut Kısa, Konya: Esra yay., 1997), s. 255; İbn Kesîr, Tefsîr, (trc. Bekir Karlığa, Bedreddin Çetiner, İstanbul: Çağrı yay., +1988), XIV, 7966/

14- Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili, (sad. İsmail Karaçam ve arkadaşları, İstanbul: Azim dğt., ts.), VIII, 161 /

15- Gazzâlî, İhyâu Ulûmiddîn, (trc. Ahmed Serdaroğlu, İstanbul: Bedir yay., ts.), III, 165/

16- Bu hususta bkz. İbrahim Canan, “İslâm’a Göre Çocuk Suçluluğunun Önlenmesi”, Eğitim Yazıları, V, 161/17- Abdullah Nâsıh Ulvan, İslâm’da Aile Eğitimi, (trc. Celal Yıldırım, Konya: Uysal ktb., 1994),I,167/

18- Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtü’l-Kulûb, (trc. Muharrem Tan, İstanbul: İz yay., 1999), IV, 291/(*) Ukuk, daha ziyâde ana-baba gibi yakınlara karşı vazifeleri yerine getirmemektir. Her çeşit saygısızlık, kötü muamele, kalplerinin kırılması, maddî ihtiyaçlarının görülmemesi, ziyâret eksikliği gibi menfî davranışların hepsi “ukuk” kelimesiyle ifade edilmiştir. /

19-Ebu’l-Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-gâfilîn, trc. Abdulkadir Akçiçek, s. 140. Hadîsin kaynakları için bkz. Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, IV, 29; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, I, 514 (1376)/

20- İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, (Ankara: Akçağ yay., 1988), II, 513/

21-Mâverdî, a.g.e., s. 608/

22- Ürün, a.g.e., s. 81/

23- Bu âyetlerin eğitim açısından îzâhı için bkz. Bayraktar Bayraklı, “Kur’ân-ı Kerîm’e Göre Çocuk Eğitimi”, İslâm’da Âile ve Çocuk Terbiyesi, II, 155-163; İbrahim Canan, Kur’ân’da Çocuk Eğitimi, s. 87-95; Abdurrahman Dodurgalı, Âilede Çocuğun Din Eğitimi, s. 126-127, 275-277/

24-Meâl ve parantez içi açıklamalar için bkz. Muhammed Esed, Kur’ân Mesajı, s. 836-837 ve Hasan Basri Çantay, Kur’ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm, II, 424-425/

25-İbn Mâce, Mukaddime 17. Ayrıca bkz. Müslim, Talâk 29 (1478)/

26-İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, II, 512/

27-Ahzâb 33/21. Ayrıca Hz. Peygamber bir hadîslerinde; “Sizin için bende bir örnek yok mu?” buyurmuştur. (Müslim, Müsâfirîn 139; Ebû Dâvud, Tatavvu 27; Nesâî, Kıyâmu’l-leyl 2; Ahmed, Müsned, IV, 364; Dârimî, Nikâh 3)/

28-İbn Mâce, Tahâret 16; İbn Huzeyme, Sahîh, I, 43 (80)/

29-Buhârî, Ahkâm 1, Nikâh 81, 90; Müslim, İmâret 20/

30-Taberânî, Mu’cemu’l-Evsât, VIII, 307 (8713); İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, XIII, 113; Mübârekfûrî, Tuhfetü’l-Ahvazî, V, 295/

31-Nesâî, Sünenü’l-Kübrâ, V, 374 (9174); Ebî Avâne, Müsned, IV, 384 (7036); İbn Hibbân, Sahîh, X, 344-345 (4492); Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, VI, 375 (8574)/(*) Te’dîb, “edeb vermek” demektir. Sâhibini fazîlete, hayır ve hasenâta ulaştıracak kavlî ve fiilî güzel ahlâkların öğretilmesini ifâde eder. Bir başka deyişle; cemiyetce iyi kabul edilen bir kısım dinî ve örfî değerlerin, hâl ve davranışların, başta çocuklar olmak üzere cemiyetin fertlerine benimsetilip kazandırılmasıdır. Te’dîbe sadece iyi kabul edilenin kazandırılması değil, kötü kabul edilenlerden de uzaklaştırılması faaliyetleri dâhildir. (İbrahim Canan, Hz. Peygamber’in Sünnetinde Terbiye, İstanbul: Tuğra nşr., 1991, s. 273-274. S. Nakkib Attas ise şöyle demektedir: “Edeb, bedenin, aklın ve ruhun disiplinidir. Kişinin fizikî, aklî ve rûhî potansiyeline göre kendisinin tam (uygun) yerini bilmesini ve onu tasdik etmesini sağlayan bir disiplin…”, “Te’dîb (edeb sahibi kılma), İslâmî anlamda eğitimi ifade etmek için en net ve doğru bir kavramdır”, “Te’dîb, kavramsal yapısı içine bilginin unsurlarından olan ta’limi ve terbiyeyi de zaten alır.” (bkz. Modern Çağ ve İslâmî Düşünüşün Problemleri, trc. M. Erol Kılıç, İstanbul: İnsan yay.,1989, s.208, 216)/

32-Ebû Nuaym el-İsbehânî, Târîhu İsbahân, s. 483; el-Cevziyye, a.g.e., s. 256; Canan, Hz. Peygamber’in Sünnetinde Terbiye, s. 46; a.mlf., Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, II, 514/(*) İmam Nevevî (ö.676/1277), bu hadîs hakkındaki muhtelif görüşleri kaydettikten sonra; “En doğrusu, her çocuğun İslâm’ı kabûle hazır bir yaratılışla doğmuş olmasıdır” demiştir. (Canan, a.g.e., II, 318. krş. Şerhu’n-Nevevî, XVI, 207)/

33-Buhârî, Cenâiz 80, 93; Müslim, Kader 22; Muvatta, Cenâiz 52/

34-Buhârî, Edebü’l-Müfred, I, 46 (92)/

35-Müslim, Kader 23; Ma’mer b. Râşid, Câmi, XI, 122; Ahmed, Müsned, III, 353 (14847); Ebû Ya’lâ, Müsned, II, 240 (942)/

36-Taberânî, Mu’cemu’l-Evsât, V, 130 (4866). Ayrıca bkz. Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VIII, 159; Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, VI, 135/

37-Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, VI, 398 (8649); Deylemî, Müsned, I, 71 (207); Mübârekfûrî, Tuhfetü’l-Ahvazî, IV,46. Benzeri için bkz. Abdurrezzâk, Musannef, IV, 334 (7977)/

38-Abdurrezzâk, Musannef, IV, 334 (7977). Bu hususta bkz. Süveyd, a.g.e., s. 88-90/

39-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VIII, 47 (Bezzâr’ın Müsned’inden); Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, VI, 400-401 (8658, 8667); Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, III, 394/

40-Ebu’l-Hüseyn Muhammed b. Ahmed es-Saydâvî, Mu’cemu’ş-
Şuyûh, I, 320; Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, VI, 401 (8667)/

41-İbn Mâce, Edeb 3; Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb, I, 389; Deylemî, Müsned, I, 67 (196); Münâvî/

42-Tirmizî, Birr 33; Ahmed, Müsned, III, 412; IV, 77-78; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, XII, 320 (13234); Hâkim, Müstedrek, IV, 292/

43-Taberânî, Mu’cemu’l-Evsât, IV, 77 (3658)/

44-Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, VI, 401 (8666)/

45-Tirmizî, Birr 33/46-Hakîm Tirmizî, Nevâdiru’l-Usûl, I, 112; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, II, 2

46 (2032); Hâkim, Müstedrek, IV, 292 (7680) /

47-Müslim, Birr 149; Tirmizî, Birr 13/48-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VIII, 157. Ayrıca bkz. Ahmed, Müsned, III, 97, 303 (11943, 14286); Taberânî, Mu’cemu’l-evsât, V, 90 (4760)/49-Ebû Dâvud, Edeb 130 (5147); Tirmizî, Birr 13. Hadîsin diğer rivâyetleri için bkz. Canan, a.g.e., II, 495-496/

50-Buhârî, İlim 31; Müslim, Îmân 241/(*) Kur’ân-ı Hakîm’de çocuğu doğrudan konu edinen âyet sayısı 297′dir. Dolaylı olarak çocuktan bahseden âyetlerle birlikte bu sayı 342′ye yükselir. (Abdurrahman Dodurgalı, Âilede Çocuğun Din Eğitimi, İstanbul: İFAV yay., 1996, s. 127. Bu hususta bkz. İbrahim Canan, Kur’ân’da Çocuk Eğitimi, s. 15-19)/

51-bkz. Gazzâlî, a.g.e., II, 137-142; Erzurumlu İbrahim Hakkı, Mârifetnâme, (sad. Turgut Ulusoy, Gümüş Basımevi, 1990), II, 169-170. Ayrıca bkz. Ramazan Varol, Müslüman’ıın Âile Hayatı, (İstanbul: Denge yay., 1997), s. 115 ve devamı.

28

Mayıs
2012

KUR’AN İNSANI NASIL TERBİYE EDER-6

Yazar: arafat  |  Kategori: AİLE  |  Yorum: Yok   |  503 Kez Okundu

Kur’an’ı Kerim’in inzal (iniş) sırası, aslında Allah (c.c)’ın insanlığı terbiye sürecidir. Rahman katında elimizdeki mevcut haliyle mahfuz olan Kitabullah, elimizdeki şekliyle inmemiş, terbiye süreci dikkate alınarak peyder pey tedrici olarak inmiştir. Yine Kur’an. birçok ayette açıklar, izah eder, emreder ve yasaklar. Bu insanlığın Kur’an’a göre terbiye süreci dikkate alınarak bir uygulama yapılacak ise, aynı yolun izlenmesi gerektiğinin de ayrı bir delilidir. Kur’an insanı terbiye ederken “üç aşamalı’ bir yol izler. Birinci aşama; zihnin terbiyesi. İkinci aşama; kalbin terbiyesi. Üçüncü aşama; amellerin (hayatın) terbiyesidir. Bu aşamaları uygularken asla aceleci bir tavır sergilemez. Her zaman tedrici bir üslup benimser. Unutulmamalıdır ki, Kur’an başında. Kainatın en güzel insanı (s.a.v.) olduğu halde terbiye süreci 23 senede tamamlanmıştır. Değişim ve terbiye kolay değildir. Çünkü insan doğası, bir değişime direnç gösterir. Zihinin ikna süreciyle yumuşama gösterir, ameli uygulama ile olgunlaşır. İşte bu notka terbiye sürecinin varmak istediği yerdir. Sonuçta artık insan, zihni, kalbi ve ameli terbiye sürecini tamamlamış olur.
1. ZİHİN TERBİYESİ :Zihin; insan neslinin, beyni ve aklı ile gerçekleştirdiği tüm tefekkür ve tasavvur faaliyetlerinin hepsine birden verilen isimdir. İnsanı sevk ve idare iki mekanizma vardır. Bunlardan birincisi zihin, ikincisi kalptir. Zihin duru ve düzgün olursa, kişinin kalbi de hayatı da duru ve düzgün olacaktır. Eğer zihinde kirlenmeler ve şüpheler (marazlar) baş göstermişse artık ikinci idare mekanizma olan kalpte de kirlenmeler ve marazlar oluşmaya başlayacaktır. İşte bu yüzden Rahman, insanın terbiye sürecine zihin tasavvurlarında ki sorunların ve yanlışların düzeltilmesinden başlar. Bir insanın zihnindeki doğru bilgiler eksikse, ya hevasından yada hayalinden konuşmaya başlar. Bu da insanın helakini getirir. Rahman bu yönünü terbiye etmek ve işe doğru zihin inşaasından başlamak istediği için. “Oku, yaratan Rabbi’nin adı ile” (1) “Kur’an’ı tertil üzere(ağır ağır/düşünerek) oku” (2) diyerek. Kur’an’i terbiyenin nereden başlaması gerektiğini açıkça ortaya koymuştur. Kişinin zihinde aydınlık ve hakikat yoksa orayı karanlık ve cahillik doldurur. O yüzden insan okumalı, anlamalı ve terbiye olmalı. Ama neyi okumalı ve nasıl okumalı. İşte bu iki soru, insanı çok düşündürmüştür. Ancak ayete tekrar dönecek olursak, birinci soru olan neyi okumalıyız sorusunu, insanı Allah’a ve hakikate götürecek bilgi ve hikmet olduğunu anlayabiliriz. Çünkü Allah, bizim okuyarak On’ dan
uzaklaşmamızı değil, aksine O’ na yaklaşmamızı ve yola girmemizi arzu eder. Yine Peygamber Efendimizin (sav), “Faydasız ilimden sana sığırımın”, sözünden okumaktan kastın, fayda sağlamak olduğu da anlaşılmaktadır. İlk inen ayette ki ikinci dikkat çekici nokta ise ‘Rabbi’nin adı ile’ ifadesidir. Bu ifade ikinci soru olan, nasıl okumalıyız sorusunun cevabının oluşturmaktadır. Eğer Allah (c.c) bir Rab ise ki öyle, o zaman O’nun bizi terbiye etmesine müşahade edici olarak, ama mutlaka O’nun adıyla okumalıyız. O’nun adı anılmadan başlanan her iş. Hz.Peygamberin (s.a.v.) de belirttiği gibi eksiktir, güdüktür. O yüzden insan Allah adıyla, Allah için ve Allah’ın kendisini terbiye etmesine müsahade ederek okumalıdır. Zihni. Rahmanın öngördüğü doğru bilgilerle terbiye edilmiş insanın, artık kalbide hayatıda doğru üzere kurulacaktır. İşte Rahman’ın binden istediğide budur. Terbiye Olmadan Israr ve Müstağnilik: Yine Rahman, terbiyenin başı olan ‘Alâk’ suresinde, Ayet-i Kerimesi ile, kişinin kendisini müstağni; yani zengin ihtiyaçsız, kimseye muhtaç olmayan olarak görmesinin azma sebebi olduğunu ortaya koyuluyor. İnsanda yeterlilik duygusu önce zihinde başlar, oradan kalbe iner, kalbte ‘kibir’ halini alır ve sonuçta kişinin bütün hayatını olumsuz etkileyen bir vürüs gibi kişiyi sarar ve mahveder. Terbiye olmamak müstağniliğe, müstağnilikte azgınlığa götürür. İnsanın müstağnilikten kurtulabilmesi için, yine aynı suresinin 12, ayetinde belirtildiği gibi takvalı olması gerekir. Takva; İnsanda Allah’a karşı korkup sakınma, daha doğrusu Allah’ın rızasızlığından korkup sakınmadır. Bir açıdan da kişinin kendisini koruması anlamına da gelir. Eğer kişi bakış açısına ve hayatına dikkat etmeden yaşarsa sürekli kirlenecek, Allah’tan ve O’nun rızasından uzaklaşacaktır. Rahman takvayı insanı örten bir elbiseye benzetir: “Ey Ademoğulları, biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size süs kazandıracak bir giyim indirdik. Takva ile kuşanıp-donanmak ise, bu daha hayırlıdır. Bu Allah’ın ayetlerindendir. Umulur ki düşünüp öğüt alırlar” (3) Elbise, insanı dıştan gelecek olumsuz etkilere karşı nasıl korursa, takvada insanı manevî anlamda dıştan ve içten gelebilecek olumsuz durumlara karşı korur. O yüzden, terbiye mutlak anlamda ancak takva ile olgunlaşır. “Şüphesiz, döniiş yanlızca Rabhinedir” (Alak- 8) İçinde bulunduğumuz hayatın, çoğu kez bizi sarıp kuşattığını ve bir yerlere doğru sürükleyip götürdüğünü fark etmeyiz, Ancak insan, bu dünyada misafirhanededir ve döneceği yer Rabbisinin yanıdır. Eğer hayatın bu acımasız dişlileri arasına kul kendisini kaptırır ve önce varacağı yeri sonra da Allah’ı unutursa, Allah ta onu unutur ve bu kişinin mutlak felaketi anlamına gelir. İşte Allah bu büyük tehlikeyi bize hatırlatarak bizim çok dikkatli olmamızı ve ‘Ahiret terbiyesi’ içinde olmamızı ister. Ahireti unutmadan yaşayan insan, dünyayı olması gereken yere oturtur. Gözünde ve gönlünde büyütmez, dünyanın onu alıp götürmesine fırsat vermez. Sonuçta insan, nerede ne kadar kalacaksa oraya okadar önem vermesi gerekir! İşte bu, bir ahiret terbiyesidir. Zihin Terbiyesinde Hak-Batıl ayrışması: “Ve şüphesiz sen pek büyük bir ahlak üzeresin. Artık yakında göreceksin ve onlarda görecekler. Sizden hanginizin fitneye tutulup çıldırdığını. Elbette senin Rabbin, kimin kendi yolundan şaşırıp-saptığını daha iyi bilendir.” (4) “Şu halde yalanlayanlara itaat etme. Onlar senin kendilerine yaranmanı (uzlaşmanı) arzu ettiler; o zaman onlar da sana yaranıp-uzlaşacaklardı. Şunlardan hiçbirine itaat etme; Yemin edip duran, aşağılık. Alabildiğine ayıplayıp kötüleyen, söz getirip götüren. Hayrı engelleyip duran, saldırgan, olabildiğince günahkar. Zorba, saygısız, sonra da kulağı kesik. Mal ve çocuklar sahibi oldu diye. Kendisine adetlerimiz okunduğu zaman, (Bunlar) Eskilerin uydurma masallarıdır diyen” (5)
Rahman, daha ikinci inen sure olan. Kalem suresinde iyilerle kötülerin, beyazlarla siyahların, aydınlıkla karanlığın arasını açmak ister. Çünkü siyah boya, beyaz boyaya ‘bir kaşık’ karıştığında, artık beyaz hiç bir zaman saf beyaz olamayacaktır. Artık ‘o’ kirlenmiş ve grileşmeye başlamıştır. Rahman bunu bildiği için kirlilerle temizlerin arasını açarak terbiye etmiştir. Ancak aslolan beyaz boyaların kendisini ‘takva’ ile muhafaza ederek, yavaş yavaş kendi boyasından siyah boyalara aktarma yapmalı ve onlarında zaman içinde kendisi gibi beyazlaşmasını sağlamalıdır, İmani terbiye de bunu gerektirir… Terbiyede ve Eğitimden Vazgeçmemek: “Şimdi sen Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani O içi kahır dolu olarak (Rabbine) çağrıda bulunmuştu. Eğer Rabbinden bir nimet ona ulaşmamış olsaydı, mutlaka yerilmiş ve çıplak bir durumda atılmış olacaktı” (6) Terbiye süreci zor ve zahmetlidir. Bazen, kendimizi terbiye sürecinde yol almış olsak bile, etrafınızı terbiye etmeniz zor hatta bazen imkansızdır. İnsan böylesi bir durumda umutsuzluğa ve karamsarlığa düşmeden yolunu sabırla ve istikrarla, Hz. Nuh (a.s)’un kararlılığıyla sürdürmelidir. Rahman’ın beklediği ve doğru olan da budur. “Allah’a söz vermişlerdi; Allah’a verilen söz ise (ağır bir) sorumluluktur” (7) “Müminlerden öyle adamlar vardır ki Allah ile yaptıkları ahide sadakat gösterdiler; böylece onlardan kimi adağını gerçekleştirdi, kimide beklemekledirler. Onlar hiçbir değiştirme ile (sözlerini-özlerini) değiştirmediler” (8) İman ettiğini söylemek. Rahman’a bir çeşit ağır bir söz vermektir. Söz vermek zihin ve kalb işidir. İnsan haklılığına ve gerekliliğine inandığı bir sözü verir. Ancak insan çoğu kere söz verdiği zaman ki hali üzere kalmaz. Çünkü insan yaşarken hayatına birçok yabancı tasavvurlar akar. Önce bunlara dönüp bakmaz. Ancak onlar hayatına akmaya tüm hızıyla devanı eder. Önceleri pek itibar etmediği bu düşüncelere, sonraları acaba diyerek yaklaşır. İşte değişimin ilk başlangıç yeri burasıdır. İnsan bunu zihninde pek önemsemez ancak burası önem li kırılma noktasıdır. Çükü zihin batılın haklı olabileceğine bir inanmaya başladığında artık kendisi olmaktan uzaklaşmaya başlamıştır. Geri dönülmesi kolay olmayan bir yola yavaş yavaş girilmiş demektir. Rahman, insanın inancının gelişmeye açık, değişmeye kapalı olmasını ister. Rahman, kendisine verilen sözlere sadakat göstermemizi ister. Rahman bizim kendimizi başıboş bırakmamamızı ister. İnsan tüm bunları ancak komplekslerinden kurtulduğunda başarabilir Çünkü kompleksler bozulmaların ana kaynağıdır.
2. KALBİN TERBİYESİ :Kalbin kelime anlamı; Bir halden başka bir hale, bir durumdan başka bir duruma geçmek, yani inkilab eden demektir. Kalb; Rahman’ın insana bahşettiği en kıymetli organdır. Maddi vücudumuzdaki kalbimiz eğer sağlıklı ise bedenimizde sağlıklıdır. Eğer kalb bozulmaya başlamış ise bedenimizde bozulmaya başlamış demektir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “İnsan vücudunda bir et parçası vardır, o düzelirse bütün vücud düzelir, o bozuk olduğunda bütün vücud ifsad olur. İyi bilin ki, işte o et parçası kalbtir” (Buharı. Müslim, Ibn Mace) buyurmuştur. Maddî bedenimizin olduğu gibi, manevî bedenimizinde kalbi vardır. Orası kirlenir ve bozulursa insanın tüm hayatı kirlenir ve bozulur. Eğer insanın kalbi tüm marazlardan ve kirlerden arınırsa hayatı doğru, güzel ve temiz olur. İşte Rahman’ın insandan beklediği de budur. Kalb, imanın ve küfrün, sevgilerin ve nefretlerin, tüm duyguların, özelliklede takvanın üretildiği yerdir. Aynı zamanda kalp bir tatmin odasıdır. İnsanın ikna okluğu yer gerçekte akıl değil kalptir. Akıl düşünür ölçüp biçer, elde ettiği verileri kalbe gönderir. Kalb ikna olmuş ve huzur bulmuş ise mutmain olur. Kalbi gerçekte mutmain edecek olan ise Allah’ın zikridir.
Zikir ise, Allah’tan bize inen şeylerin tamamıdır. “Bunlar, iman edenler ve kalbleri Allah’ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun, kalbler yanlızca Allah’ın zikriyle mutmain olur” (9) Rahman, bizim başka şeylere yönelerek tatmin olmamızın mümkün olamayacağını söyleyerek, bize kalb terbiyesini öğretiyor. Çünkü bir insanın kalbi terbiye olmuş ise artık insanın tüm vücudu ve hayatı terbiye olmuş demektir. Kalbin Katılaşması: “Bundan sonra kableriniz, yine katılaştı, taş gibi, hatta daha katı. Çünkü taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ondan sular çıkar, öyleleri vardır ki Allah korkusuyla yuvarlanır. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” (10) “Asla hayır, onların kazandıkları, kalbleri. üzerinde pas tutmuştur.” (11) İnsan hayatın içinde kirlenir ve yara alır. Bu yaralar zamanla büyür ve insanın kalbinin kabuk bağlamasına ve katılaşmasına sebeb olur. Katılaşmış bir kalbin artık doğruyu ve hakikati anlaması kolay olmaz. İnsan kendisini sürekli kontrol etmeli ve tevbe istiğfar etmeli. Kalbi katılaştıran hastalıkların başında zikirden uzak durmak gelir. Dünya ya düşkünlük, günaha düşkünlük, çok gülmek, çok konuşmak, çok yemek ve şehevi arzulara fazlaca düşkünlük kalbi katılaştırır ve nurunu alır. Kalbin Yumuşaması: “İman edenlerin Allah’ın ve haktan inmiş olanın zikri İçin kalbl erinin ‘saygı’ ve korku ile yumuşaması zamanı gelmedi mi? Onlar bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir süre geçmiş, böylece kalbleride katılaşmış bulunanlar gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasık olanlardı” (Hadid- 16) Yukarıdaki ayetten anladığımıza göre, bir müminin imandan hemen sonra kalbinin yumuşamadığı, bunun biraz zaman alacağı anlaşılıyor. Demek ki insan kalbinin yumuşaması için sağlıklı bir manevî sürece ermesi gerekir. Katılaşmış kalblerin yumuşatacak olan yegane ilaç ise, Ranman’dan inen zikrin tamamıdır. İnsan zikre sarıldıkça, anlamsız şeylerden ve şeytanın şerrinden uzaklaşır. İnsan şeytandan uzaklaştıkça İlah’a sarılmanın haklılığını ve güzelliğini anlar. Kısaca kalbin yumuşaması da Kur’an’i terbiyenin bir sonucudur. Kalbin Körelmesi: “Çünkü doğrusu, gözler kör olmaz,, ancak sinelerdeki kalbler kör olur” (12) Kalbin körelmesi, insanın artık gerçeği idrak edememesi, anlayamaması, duyarlılığını tamamen kaybetmesidir. Böyle bir hale gelmiş bir kalb artık, kalb olmaktan çıkmış, adeta taşlaşmıştır. Peki kalbin körelmesi neden olur? Hiçbir şey bir anda olmadığı gibi, körelmede bir anda olmaz, yavaş yavaş olur. Kainatın en güzel insanı diyor ki: “İnsan bir günah işledikçe kalbinde bir karaleke olur. Günaha devam ettikçe lekelerde artar ve kişinin kalbi kararır ” İşte kalbin kararmasının temel sebebi, günah ve tuğyanda ısrarlı olmaktır. Kişi kara lekelerle kalbini öttükçe artık orası tamamen kapanır, adeta bir zift tabakası gibi kalbi simsiyah yapar. Artık insanın en nemli yeri tamamen kör olur. Kalb kararmasının panzehiri, çokça tevbe istiğfar getirmek yaptığı günahı önemsiz ve küçük görmemek onu Rahman’a varacak bir yol belirlemektir.
Kocaman bir ağaç nasıl ki küçük bir tohumdan çıkar, uygun ortam ve iklim bulursa yavaş yavaş büyür, kök salar ve gelişirse, insan kalbindeki marazlarda tıpkı bunun gibi küçük bir tohumdan meydana gelir, Allah (c.c) insanoğlunu yaratırken bir imtahan vesilesi olmak üzere her insanın içine farklı türlerde, maraz olmaya müsait tohumlar yerleştirmiştir. Kişi bu tohumları daha büyümeden, Kur’an’i terbiye sürecine girerek yok etmelidir. İşte ozaman imtahamnı başarıyla tamamlamış olur.
Dip Not:
1.Alak ,1
2.Müzemmil ,4
3.Araf,26
4.Kalem,4,5,6,7
5.Kalem,8,9,10,11,12,13,14,15
6.Kalem,48,49
7.Ahzab,15
8.Ahzab,23
9.Rad,13
10.Bakara,74
11.Muttaffifin,15
12.Hac,46

28

Mayıs
2012

Çocuk ve Ahlak Eğitimi-5

Yazar: arafat  |  Kategori: AİLE  |  Yorum: Yok   |  348 Kez Okundu

İslâm’a göre; çocuğun en mükemmel şekilde yetişmesi, ihtiyaç duyduğu bütün insânî ve ahlâkî faziletleri, sosyal kural ve davranışları, dînî inanç ve değerleri öğrenmesi ve yaşaması, ruh ve beden bakımından sağlıklı, bilgili ve faziletli, ayrıca sanat ve hüner sahibi olabilmesi için ana-babanın bütün imkânlarını kullanarak gayret sarf etmeleri gerekir.
Ahlâk ve âdab öğretimi: Ev halkı ve bu meyânda çocukların dini terbiyesinde namaz, oruç gibi farzların dışında bir kısım ahlâkî prensiplerin, içtimâi değerlerin de öğretilmesi gerektiğini belirten âyetler de mevcuttur. Bunlardan Hz. Lokman’ın oğluna nasihatleri şeklinde Kur’ân’da zikredilen ta’limâtı aynen kaydedeceğiz:
“(Lokman) oğluna öğüt verirken şöyle konuştu: Ey benim yavrucuğum! Allah’a şirk koşma (O’ndan başkasına ilâhî sıfatlar yakıştırma)! Bil ki şirk gerçekten büyük bir zulümdür!
Yavrucuğum! Bil ki yaptığın (iyilik veya kötülük) bir hardal tanesi kadar olsa da bir kaya içinde veya gökler(in tepesin)de veya yerin derinliklerinde bulunsa, Allah onu getirir (meydana çıkarır ve hesâbını görür). Çünkü Allah Latîf’tir (ilmi en gizli şeylere kadar nüfûz edici ve kuşatıcıdır), Habîr’dir (her şeyden haberdârdır).
Yavrum! (Kendini kemâle erdirmek için) namazı dosdoğru kıl. (Başkalarını kemâle ulaştırmak için) doğru ve yararlı olanı (mârufu) emret, kötü ve eğriden (münkerden) vazgeçirmeye çalış. (Bu uğurda) başına gelebilecek her belâya sabırla katlan. Çünkü bunlar azîm ve kararlılık gösterilmeye değer işlerdendir.
(Yersiz) bir gurura kapılarak insanlara üstünlük taslama ve yeryüzünde küstahça gezip durma. Unutma ki Allah böbürlenerek küstahlık yapanları sevmez.
Yürüyüşünde (davranışlarında) ölçülü ve dengeli ol. Sesini yükseltme. Çünkü, unutma ki seslerin en çirkini eşeğin anırmasıdır.” (Lokman 31/13, 16-19)

28

Mayıs
2012

ÇOCUK EĞİTİMİNDE AİLENİN SORUMLULUĞU-4

Yazar: arafat  |  Kategori: AİLE  |  Yorum: Yok   |  391 Kez Okundu

Hemen şunu kaydedelim ki, ailenin sorumlusu, idaresi altındaki her ferde, öncelikle, bir bütün olarak “din”i tavsiye etmeli, nazar-ı dikkatine “din”i arz etmeli, hayatını ona göre, onun esaslarına uygun olarak, onu tatbik edip yaşamasına imkân verecek şekilde tanzim etmesini duyurmalıdır. Kur’ân’da bu hususa örnek olarak Hz. İbrahim ve Hz. Ya’kûb zikredilir:
“Rabbi ona; ‘(Kendini Hakk’a) teslîm et’ dediği zaman o; ‘Âlemlerin Rabbine teslîm oldum’ demişti. İbrahim bunu oğullarına da tavsiye etti. (Torunu) Ya’kûb da (öyle yaptı): ‘Ey oğullarım, Allah sizin için (İslâm) dinini beğenip seçti. O halde siz de ancak Müslümanlar olarak can verin’ dedi.”(1)
Kur’ân-ı Kerîmde çocuk kaydı olmaksızın, dini tavsiye eden, “dine karşı müminlerin dikkatini çeken, en mühim meselelerinin “din” olmasını emreden âyetler pek çoktur. (2) Mevzuumuzu tamamlayacağı için burada onlardan birkaçını kaydedeceğiz.
“Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini, doğruluk rehberi Kur’ân ve hak din ile gönderen O’dur. Şâhid olarak Allah yeter.”(3)
“Puta tapanlar hoşlanmasa da dinini bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini doğru yol ve hak dinle gönderen Allah’tır.”(4)
“Fitne kalmayıp, yalnız Allah’ın dini kalana kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse bilsinler ki, Allah onların işlediklerini şüphesiz görür. Eğer yüz çevirirlerse, Allah’ın sizin dostunuz olduğunu bilin. O ne güzel dost, ne güzel yardımcıdır!”(5)
“Allah katında din, şüphesiz İslâmiyet’tir… Allah’ın âyetlerini kim inkâr ederse bilsin ki, Allah hesabı çabuk görür.”(6)
“Kim İslâmiyetten başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir. O, âhirette de kaybedenlerdendir. İnandıktan, Peygamberin hak olduğuna şehâdet ettikten, kendilerine belgeler geldikten sonra inkâr eden bir milleti Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah zâlimleri doğru yola eriştirmez.”(7)
Hz. Peygamber de şöyle buyurur:
“Üzerinize, Habeşli burnu kesik bir köle de emir tâyin edilse onu dinleyin ve itaat edin. Sizden biri dinini terk ile boynunun vurulması arasında muhayyer bırakılmadıkça itaate devam etsin. İslâmı terk ile boynu vurulması arasında muhayyer bırakılacak olursa boynunu uzatsın. Anasız kalasıcalar, din gittikten sonra ne dünyanız, ne de âhiretiniz kalır.”(8)
Yaşanacak muhitin seçimi: Muhîtin insan üzerindeki -müsbet veya menfî te’sîri- eski devirlerden beri bilinen bir husustur. İbnu Haldun bu keyfiyeti “İnsan, tabiatının ve mizacının değil, kendisini saran muhitin ve bu muhitten kazandığı alışkanlıkların çocuğudur” diye ifâde etmiştir. Şu halde, ailesinin terbiyesinden sorumlu bir aile reisinin, yaşanacak yer olarak, dini tatbik edebileceği bir muhit seçmesi gerekecektir. Bunun Kur’ânî örneğini Hz. İbrahim verir: Hz. İbrahim, Kabe’nin inşasını tamamladıktan sonra, oğlu İsmail’i “ziraate elverişsiz” olmasına rağmen, dinî mülâhazalarla Mekke’ye yerleştirdiğini ifâde eder:
“Ey Rabbimiz! Ben evlâtlarımdan kimini, namaz kılabilmeleri için Senin mukaddes olan evinin yanında ziraate elverişsiz bir vadiye yerleştirdim. Artık, Sen, insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir. Şükretmeleri için bâzı meyvelerle rızıklandır”(9)
Hz. Peygamber (a. s. m) bâzı hadîslerinde, çocuğun babası üzerindeki haklarını beyan ederken “ismini, ahlâkını güzel yapması”, “temiz rızıkla beslemesi”, “okuma-yazma”, “yüzme” ve “atma” öğretmesi, “bulûğa erince evlendirmesi” gibi hususlarla birlikte “yerini güzel yapması”nı da sayar.(10).
Âlimler haklı olarak bundan, ikamet edeceği yerin kurrâ ve âlimlerinin çokluğuyla, Kur’ân ve ilim tahsiline imkân verecek bir yer olmasını anlarlar.(11)
Bu noktada tahlili daha da ileri götüren fakîhler, şehirde doğan bir çocuğu, ölüm veya boşanma hâlinde annenin, terbiyevî muhît yönüyle şehirden dûn (uzak) olması sebebiyle köye götüremeyeceği hükmünü verirler.(12)
Akidenin öğretilmesi: Aile halkına, hususan yeni yetişen çocuklara her şeyden önce öğretilmesi gereken şey, iman esasları ve bilhassa “tevhid” inancıdır. Yâni Allah’ın bir olduğu, hiçbir surette ortağı, yardımcısı bulunmadığı inancıdır. Yaş ve idrâk yönüyle bir şeyler öğrenme durumuna gelen her çocuğa öncelikle bu inanç kazandırılmalıdır. Nitekim bir kısım rivayetler Hz. Peygamber’in (a.s.m), kendi yakınlarından bir çocuk konuşmaya başlar başlamaz, çocuğa tevhîd öğrettiğini, bu maksadla:
“Elhamdulillahillezi lem yetteğiz veleden velem yekun lehu şerikun fil mulki.”
âyetini yedi sefer okutarak ezberlettiğini haber vermektedir.(13)
Tevhîdle birlikte bunun zıddı olan şirkin kötülüğü, bâtıllığı, şirke düşmenin ne büyük bir zulüm ve cinayet olduğu da öncelikle öğretilmesi gereken dinî bilgiler olmaktadır. Bu mes’elede Kur’ân’ın kaydettiği en güzel örnek Hz. Lokmân’dır:
“Ve iz kale lokmanu ibnihi ve huve yeizuhu ya büneyye la tuşrik billahi inneşşirke le zumlun azim.”(14)
Meâlen: “Hani Lokman oğluna -ona öğüt verirken- şöyle demişti: ‘Oğulcuğum, Allah’a ortak koşma. Çünkü şirk mutlaka büyük bir zulümdür.”(15)
Çocuğa akidenin öğretilmesi deyince bundan, sâdece Allah’ın varlığını ve birliğini öğretmek anlaşılmamalıdır. Kâmil mânâda Allah inancı, kalblerde Allah’ı bütün isim ve sıfatlarıyla tanımakla teşekkül eder. Kur’ân-ı Kerîm Allah’ın “güzel isimleri” (el-esmâu’l-hüsnâ) olduğunu mükerrer âyetlerde haber verir.(16)
Hz. Peygamber el-esmâul -hüsnâ’nın doksan dokuz adet olduğunu söyler ve bunların neler olduğunu sayar.(17)
Şu halde, Allah’ı en azından sübûtî ve zatî sıfatlarıyla (18) tanıtarak çocuklara öğretmek gerekecektir. İslâm akidesine uygun Allah inancı bu şekilde ortaya çıkar. Bu hususa riâyet edilmeden verilecek Allah inancı nakıs, hattâ gayr-i İslâmî bile olabilir. Nitekim Hıristiyanlar, Yahudiler ve hattâ müşrikler de ulûhiyete inanırlar. Son araştırmalar, yeryüzünde inançsız insanın olmadığını göstermiştir. Her insan kendine has bir ulûhiyet tasavvur etmektedir. Şu halde bunları birbirinden ayıran husus, ulûhiyete izafe edilen isim ve sıfatlardır. İslâmî Allah inancının çocuklara tam olarak verilebilmesi Kur’ân ve hadîslerde gelen isim ve sıfatlar çerçevesinde öğretilmeye bağlıdır.
Diğer taraftan, yine Kur’ân-ı Kerîm, peygamber inancı olmadan Allah’a inanmanın hiçbir kıymet ifâde etmediğini, Allah’a inananların behemahal peygamberlere de inanmaları gerektiğini bildirir: “Allah’ı ve peygamberini inkâr eden, Allah’la peygamberleri arasını ayırmak isteyen, ‘Bir kısmına inanır, bir kısmını inkâr ederiz’ diyerek ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler, işte onlar gerçekten kâfir olanlardır. Kâfirlere ağır bir azâb hazırlamışızdır. Allah’a ve peygamberlerine inanıp, onlardan hiçbirini ayırmayanlara, işte onlara Allah ecrini verecektir. O, bağışlar ve merhamet eder.”(19)
Peygamber inancı, kaçınılmaz bir şekilde kitap ve melek inancını da beraberinde getirecektir. Şu halde, bir olan Allah inancını, çocuklara öğretmeyi mükerrer âyetlerde ele alan Kur’ân-ı Kerîm, dolayısıyla imanın bütün rükünlerinin çocuklara öğretilmesini emretmiş olmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber’in ehemmiyetine ısrarla dikkkatlerimizi çekerek her gün okunmasını tavsiye ettiği ve Arş’ın altındaki bir hazîneden alınmış olarak, sâdece bu ümmete verilmiş olduğunu belirttiği Kur’ânî bir pasajda mü’minin inanması gereken bütün esaslar tâdâd edilir: “Peygamber, Rabbinden ne indirildi ise ona iman getirdi, mü’minler de. Her biri: Allah ve melâikesine ve kitaplarına ve peygamberlerine, peygamberlerinden hiçbirinin arasını ayırmayız diye iman getirdiler ve şöyle dediler: İşittik, itaat ettik, Rabbimiz affını dileriz, dönüş Sanadır.”(20)
İbâdetlerin öğretilmesi: Yukarıdaki âyet-i kerîme, katlanılacak bir kısım maddî fedâkârlıklar pahasına dini yaşayabildiğimiz bir yer seçimini ifâde etmekle kalmaz, Hz. ibrahim’in duası suretinde mü’minlere namaz mes’elesinin dinî terbiyede alması gereken ehemmiyeti de vurgular.
Namaz mevzuunda Hz. ibrahim’in bir diğer duasını da burada kaydetmemiz münâsibtir:
“Rabbim! Beni ve çocuklarımı namaz kılanlardan eyle. Rabbimiz, duamızı kabul buyur.”(21)
Namaz mes’elesi, çocuklarla alâkalı olarak, daha başka âyetlerde de ele alınmakta, ehemmiyeti zihinlerde, bu açıdan da tesbit edilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm, âdeta hadîslerde “dinin direği”(22) olarak ifâde edilmiş bulunan namazın din terbiyesinde de direk yâni ana mes’elelerden biri yapılmasını istemektedir. Öyle ki, hiçbir şey hattâ maddî ihtiyaçların karşılanması mes’elesi bile namaza ve namazla ilgili öğretim ve tatbikata bahane ve engel teşkil etmemelidir:
“Ve’mur ehleke bisselevati vesdebir aleyha la nes’elüke rizken nehnu nerzukuke velakibetu littekva.”
Meâlen: “Ehline namazı emret. Kendin de ona sebat ile devam eyle. Biz senden bir rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırırız.”(23)
Aile halkına namazın emredilmesivle ilgili örnekler meyâmnda Hz. Lokman da karşımıza çıkar. Zira, o da çocuğuna diğer emirleri meyâmnda “Oğulcuğum namazını kıl” diye emretmiştir.(24)
Kur’ân’da, Allah’ın rızasını kazanmış bulunduğu belirtilen Hz. İsmail’in de “ailesine namaz ve zekatı emrettiği” ifade edilir(25).
Hz. Peygember’in de (a.s.m) çocuklara yedi yaşında namazın emredilmesin!, kılmadıkları takdirde on yaşında namaz için dövülmesini tebliğ ettiğini daha önce başka vesileyle kaydetmiştik. Hz. Peygamber’in çocuklar hakkında dayağa ruhsatı namazla ilgili olarak vermesi, namazla alâkalı ta’lim ve tatbikatın ehemmiyetini te’yîd eder. Bâzı âlimler, bu hadîse dayanarak, farz olmayan umur dışında çocuğun tekâsül ve ihmali sebebiyle dövülüp dövülmeyeceğim münâkaşa etmiştir.(26)
Ayrıca çocukların küçük yaşta namaza başlatılması hususunda ise yedi yaşından sonra vefat edenler büyük insanlar gibi hesaba çekileceklerinden “vildanun muhalledun” ayetinin ifadesine dahil olmadıklarını bu yüzden şeriatın “zamanında namaza başlamayan çocukların hafifçe dövülebilecekleri” ni söylemesinin hikmetlerini ifade etmektedir.
Âlimler, yedi yaşından itibaren “çocuğa namaz emredilmesi” hadîsinden, namazla ilgili her çeşit bilginin öğretilmesi gereğini anlamışlardır: Namaz vakitleri, farzları, vâcibleri, sünnetleri, namazda okunacak sûreler, dualar, tesbihât, abdest ve temizlikle ilgili teferruat vs.
Kaynaklar:
1- Bakara 2: 130- 132.
2- Bakara 2:193, 217; Âl-i imrân 3:19, 85; ErVâm 6:161; A’raf 7:29; Enfâl 8:39; Tevbe 9:33, 122; Yûnus 10:105: Nur 24:2; Rum 30:30, 43; Zümer 39:3, 11; Feth 48:28; Mümtehine 60:8, Beyyine 98:5.
3- Feth 48:28.
4- Tevbe 9:33.
5- Enfal 8:39.
6- Âl-i imrân 3:19.
7- Âl-i imrân 3:85.
8- Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr 1, 152.
9- İbnu Haldun. Abdurrahman (v.808), el-Mukaddime. Beyrut, tarihsiz, s. 125.
10- İbrahim 14:37.
11- Bak. Câmi’u's.Sağîr 3, 393-394.
12- Münâvî, Feyzu’l-Kadîr 3. 394.
13- Üsrûşenî. Ahkâmu s-Sığâr 1, 102-103.
14- İbnu Ebî Şeybe. Ebû Bekr Abdullah ibnu Muhammed (v.253), Musannafu ibn-i Ebî Şeybe, Haydârâbâd, 1966, 1, 348; Abdurrezzâk, ibnu Muhammed es-San’ânî (v.211) Musannafu Abdirrezzâk, Beyrut, 1970. 4. 334.
15- Lokman 31:13176
16- A’râf 7:180; isrâ 17:110; Tâ-Hâ 20:8; Haşr 59:24..
17- Buhârî, Da ava! 69; Müslim, Zikr 5, 6.
18- Allah’ın sübûtî sıfatları: Hayat, ilim, semi’ (her şeyi işitmesi), basar (her şeyi görmesi), irâde (dilemesi, dilediğini yapması), kudret (her dilediğine gücü yetmesi), kelâm (konuşma, vahyetme), tekvin (yaratma sahibi olma). Allah’ın zatî sıfatları: Vücut (varolmak), kıdem (varlığının evveli olmama), beka (varlığının sonu olmama), vahdaniyet (bir olması), muhalefetün lil-havâdis (hiçbir mahlûka benzememesi) kıyam binefsihî (hiçbir varlığa muhtaç olmaması).
( Dikmen. Tasavvuf ve Hikmet Işığında islâm ilmihali, Cihan Yayınları, 1983, İst.)
19- Nisa 4:150-152
20- Bakara 2: 285-286.
21- İbrahim 14:40.
22- Aclûnî, İsmail İbnu Muhammed (1162), Keşfu’l-Hafâ, Beyrut, 1351, 2,31.
23- Tâ-Hâ20:132
24- Lokman 31:17.
25- Meryem 19:55.
26- İbnu Hacer, Şihâbü’d-Dîn Ebû’l-Fadl Ahmed el-Askalânî (v.B52), Fethu’l-Bârî, Mısır, 1959, 2, 489-90: Zebîdî, Zeynü’d-Dîn Ahmed ibnu Ahmed (v.893), Tecrîd-Sarîh, tercüme: Ahmed Naim, Ankara, 1972, 2, 941; Şevkânî, Muhammed ibnu Ali (1250), Neylü’l-Evtâr. Kahire. 1971, 1,349,
Kaynak:Prof. Dr. İbrahim CANAN ,Çocuk Terbiyesi,İstanbul 1991

28

Mayıs
2012

Çocuk Sevgisi ve Çocuk Terbiyesi-3

Yazar: arafat  |  Kategori: AİLE  |  Yorum: Yok   |  342 Kez Okundu

Çocuk Sevgisi
Kur’ân-ı Kerîm, anne ve babaların evlâtlarına karşı fıtrî, derûnî bir sevgi ve şefkat beslediklerini ifâde eder. Bu durum bâzan, bir kısım âyetlerde “çocuk” kelimesi yerine “göz bebeği” mânâsına gelen “Kurretu a’yun” kelimesi kullanılarak ifâde edilir. (Ve o kullar): Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl! derler.(1) Sûre-i Yûsufta, Hz. Ya’kûb’un oğlu Yûsufa karşı duyduğu asıl şefkat ve onun kaybolması karşısında gözlerinin kör olmasına müncer olan ağlama ve ızdırapları çok dokunaklı bir şekilde hikâye edilir.
Nil Nehri’ne atılan “bebek Musa” karşısında anne¬sinin durumuyla alâkalı bahislerde de annenin, çocuğuna karşı duyduğu kalbi sevgi ve şefkatin Kur’ân’da te’yîdini görürüz.
Hz. Musa’nın annesiyle alâkalı âyet şöyle: “Musa’nın annesi, yüreği bomboş olarak (evlâdından başka bir şey düşünmeksizin} sabahladı. Eğer ALLAH’ın va’dine iyice inanması için kalbini pekiştirmeseydik, neredeyse saraya alınan çocuğun kendi oğlu olduğunu açığa vuracaktı. Musa’nın ablasına: ‘Onu tâkibet’ dedi.
Çocuk sevgisinin bu fıtrîliği sebebiyle olacak ki, dünyada hoşa giden her çeşit güzelliklerin mecmâı olan âhiret ve cennet hayatında da mü’minler bundan mahrûm edilmeyecekler, “çocuk sevme” nimetiyle nimetlendirileceklerdir. Kur’ân-ı Kerîm, üç ayrı sûrede tekrarla, “saçılmış inciler”e teşbih edilen Cennet çocuklarından bahseder:
Meâlen: “(Cennetliklerin) etrafında dâima taze ka¬lan çocuklar dolaşır ki, sen onları gördüğün zaman saçılmış birer inci sanırsın.(2)
Kur’ân’da geçen vildân kelimesi velîd kelimesinin cem’idir ve yeni doğan çocuk mânâsına geldiği gibi köle mânâsına da gelir. Âyetin Türkçe tercümeleri bu se-beple farklılıklar arzedef: “Ölümsüz gençler, her dem taze çocuklar, muhalled evlâdlar.
Bir kısım müfessirler, buradaki vildân’dan muradın, cennet ehline hizmet edecek çok sayıdaki hizmetçiler olduğunu, bunları da bulûğa ermeden ölen kâfir çocuklarının teşkil edeceğini söylemişler ise de Fahreddin Râzî bu görüşlere katılmak istemez, bundan Cennette hizmet ve güzellik yönleriyle hep aynı kalacak “küçük”lerin anlaşılması gerektiğini tebarüz ettirir. Bediüzzaman da onlarla, “mü’minlerin kablel-bülûğ vefat eden evlâtlan”nın kastedildiğini ve “Cennete lâyık bir surette daimî çocuk kalacaklarım” ifâde eder. zihinde canlı tutulmak istenmiştir.
Dip Not:
1.Furkan suresi,74
2.İnsan suresi,19
ÇOCUK TERBİYESİ
Çocuk deyince akla öncelikle terbiye ve terbiye ile alâkalı mes’eleler gelir. Binâenaleyh Kur’ân’da bu mevzûyla ilgili birçok bahis yer alır.Kur’ân-ı Kerim, birçok meselede çocukla alâkalı sorumluluk ve mesuliyeti aile reisine bırakır. Bilhassa terbiye mes’elesinde birinci sorumlu aile ve dolayısıyla aile reisidir, babadır. Binâenaleyh bir kısım âyetlerde mü’min ikaz edilirken sâdece kendisinin kurtuluşu değil; ailesinin kurtuluşu da hatırlatılarak “hem kendisini, hem de ailesini ateşten koruması” emredilir .
Meâlen: “Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyun.”(1)
Bu âyetten, Allah’ın emirlerin şahsen yapmak ve nehiylerinden kaçmak suretiyle kişinin kendi nefsini kurtarması ve keza kendisine emredilenleri aile efradına aynen yaptırmak suretiyle de onları kurtarması gerektiğini anlamakta âlimler ittifak ederler. Râzî bu âyetin “âile halkını te’dîb edin, ta’lîm edin” şeklinde anlaşıldığım da kaydeder.
Hz. Ömer(ra); “Yâ Rasûlallah! Kendimizi koruruz, fakat ehlimizi nasıl koruyabiliriz?” diye sorunca Allah’ın Rasûlüllah(sav) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın sizi nehyettiği şeylerden onları nehyedersiniz ve Allah’ın size emrettiği şeyleri onlara emredersiniz. İşte bu, onları korumak demektir.” Çocuklar da “ehl”e dâhildir. Bazıları “enfüs”e dahil olduğunu söylemişlerdir. Çünkü onlara göre çocuklar, babadan bir parça sayılırlar.(2)
Gazzâlî (ö.505/1111) bu âyet-i celîleyi tefsîr sadedinde İhyâu Ulûmiddîn’e şunları kaydetmiştir:
“Bilmiş ol ki; çocukların riyâzet yolu, üzerinde ehemmiyetle durulması gereken işlerden biridir. Çocuk, anne ve babanın yanında ilâhî bir emânettir. Onun kalbi sâfî bir cevherdir. Her türlü nakış ve sûretten boş, nakşedilen her şeyi kabûle müstaîd (kabiliyetli), kendisine müteveccih, her şeye meyl eder vaziyettedir. Kendisine iyilik telkîn edilir ve iyi işler yaptırılırsa, çocuk iyi bir insan olarak yetişir; dünyâ ve âhirette saâdete ulaşır. Onu böyle yetiştiren ana-baba, muallim ve mürebbî de sevapta ona ortak olur. Kötü işlere itilir ve hayvanât gibi ihmâl edilir, terbiyesine bakılmazsa, işi azıtır ve helâk olur. Onun bu kötülüğünde ise velî ve murâkıbı ortaktır. Zîra Allah Teâlâ: “Ey îmân edenler, kendinizi ve âilenizi cehennem ateşinden koruyunuz.” (3) buyurmuştur.
Çocuğu terbiye, dünyâ ateşine yanmaktan kendisini koruduğu gibi, cehennem ateşinden de öncelikle korur. Çocuğu korumak, onu güzel terbiye edip temizlemek, ona ahlâkî fazîletleri öğretmek, kötü arkadaşlardan onu korumak, devamlı sûrette zevk u safâ içinde bırakmamak, refah ve zînet sebeplerini sevdirmemektir. Çünkü zînet ve refaha alışınca, büyüdüğü zaman onları elde edebilmek için ömrünü onların peşinde kaybeder ve ebediyen helâk olur gider. Bunun için daha ilk günlerinde çocuğun terbiyesine ehemmiyet vermeli.”(4)
Kur’ân’da bu hususa örnek olarak Hz. İbrahim ve Hz. Ya’kûb zikredilir:
“Rabbi ona; ‘[Kendini Hakk’a) teslim et’ dediği zaman o; ‘Âlemlerin Rabbine teslim oldum’ demişti. İbrahim bunu oğullarına da tavsiye etti. (Torunu) Ya’kûb da (öyle yaptı); ‘Ey oğullarım, Allah sizin için (İslâm) dinini beğenip seçti. O halde siz de ancak Müslümanlar olarak can verin’ dedi.”( 5)
Dip Not:
1.Tahrim suresi ,6)
2. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili, (sad. İsmail Karaçam ve arkadaşları, İstanbul: Azim dğt., ts.), VIII, 161)
3.Tahrîm 66/6
4. Gazzâlî, İhyâu Ulûmiddîn, (trc. Ahmed Serdaroğlu, İstanbul: Bedir yay., ts.), III, 165)
5. Bakara 2: 130- 132.

28

Mayıs
2012

KUR’AN DA GEÇEN ÇOCUK KELİMELERİ-2

Yazar: arafat  |  Kategori: AİLE  |  Yorum: Yok   |  441 Kez Okundu

“Kur’ân’da Çocuk Eğitimi” derken şüphesiz, sâdece “çocuk” kelimesinin geçtiği âyetlerin incelenmesi kastedilmez. Mes’elenin böyle kavranması, mevzûyu bir hayli daraltma olur. Esasen dilimizdeki “çocuk” kelimesinin Arapçadaki karşılığı olan sabiyy ve tıfl kelimelerinin Kur’ân’da geçtiği yerler sayıca azdır ve çocuk meselelerini dile getiren diğer tâbirlerle kıyaslanınca gerçekten cüz’î kalırlar. Zira münhasıran, bulûğa ermemiş kimseler için kullanılan bu iki tâbirden birincisi sâdece iki yerde geçerken, ikincisi de dört yerde geçer.
Buna karşılık diğer mânâları yanında “çocuk” mânâsına da gelen ve Kur’ân’da, diğer mânâlarında kulla¬nılmış olmaktan başka “çocuk” mânâsında da kulla-nılmış bulunan veya kullanıldığı yer ve üslûb itibariyle bulûğa ermeyen çocuğun kastedildiği, başkaca kelimeler de var. Bunların sayısı miktarca fazla olduğu gibi, bâzılarının tekerrürleri de dikkat çekecek kadar çok¬tur. Şimdi bunları açıklamaya çalışalım:
1.İbn: Bu kelime “oğul” mânâsına gelir. Ebeveyne nisbetle evlâdı ifâde eder. İbn’le ifâde edilen evlâd, he¬nüz bulûğa ermemiş “çocuk” olabileceği gibi, bulûğ çağını aşmış, yaşlı da olabilir. Bu kelime, bâzan cemi (çoğul), bâzan müfred, bâzan yalın halde, bâzan da za¬mir almış olarak Kur’ân’da 172 yerde geçer.
2. Veled: Bu kelime de dilimizde aynı kökten olmak üzere daha ziyâde “evlâd” kelimesinin karşılığıdır. Ebeveynin kız olsun, erkek olsun her iki cins çocuklarını ifâde eder. Veledle kastedilenler de bulûğa ermiş veya ermemiş olabilir. Yine ilâve edelim ki veled kelimesinin cemi, müfred, zamirli, zamirsiz -isim olarak çeşitli kullanışlarından başka aynı kökten türeyen vâlid, valide, vâlideyn, mevlüd gibi başka isimler ve bunların muhtelif kullanış şekilleri bulunduğu gibi, -doğurdu, doğurur, doğurdular gibi- değişik mânâlarda fiil olarak da kullanılışı var. Şu hâlde, bu kökten olmak üzere yekûn 112 ayrı kelimenin Kur’ân’da kullanıldığını görmekteyiz.
3. Zürriyet: Diğer mânâları yanında “çocuk” mânâsına da kullanılan bu kelime değişik şekilleriyle Kur’ân’da 32 yerde tekerrür eder.
4. Yetim: Münhasıran çocukla ilgili meselelerin ele alındığı bu kelime, Kur’ân’da, 23 yerde geçer.
5. Gulam: Aslî mânâsı, “bıyığı çıkmaya başlamış, . henüz bulûğa ermemiş çocuk” olan bu kelime, hizmetçi
mânâsına da gelir ve Kur’ân’da 13 yerde geçer.
6. Zeker: Bitki, hayvan ve insan her çeşit canlılar için, dilimizde olduğu gibi, “erkek cins” mânâsına gelen bu kelime, 19 yerde geçer. Bunlardan 6 tanesi “erkek çocuk” mânâsını da taşır.
7.Ünsa: Zeker’in zıddı olarak “dişi” mânâsına gelen bu kelime de 30 yerde geçer ve 16 kadarında “kız çocuk”mânâsı da mevcuttur.
8. Sağır: “Küçük çocuk” mânâsında kullanılan bu kelime 1 yerde geçer.
9. Hafede: Torun mânâsına gelen hafîd’in cemi olan bu kelime de 1 yerde geçer.
10. Ecinne: Anne karnındaki çocuğu ifâde eden cenîn’in cemi olan bu kelime 1 yerde geçer. Ancak cenîn’i ifâde etmek üzere kullanılan “mâ fibatnî (karnımdaki)” tâbiri 4 yerde geçer. Yine cenîn’i ifâde zımnında kullanılan hami (yük) kelimesi de 9 yerde geçer. Şu halde cenîn’le alâkalı ifâdeler 14 adedi bulmaktadır.
11. Ehl: Bu kelime yekûn olarak 127 yerde geçerse de çocuğu da tazammun eden “aile” mânâsındaki kullanılışı 15 yerdedir.
12. Âl: Aile mânâsında kullanılan bu ikinci kelime de Kur’ân’da 26 yerde geçer.
13. Mehd: Çocukla ilgili mühim bir malzeme olan “beşik” mânâsına gelen bu kelime de 5 yerde geçer.
14. Rada’: Çocuğu emzirmek mânâsına olan rada’ (dilimizde raza’ diye de telâffuz edilir) kökünden gelen muhtelif kelimelerin sayısı ll dir.
15. Ed’iyâ: Evlâtlık mânâsına gelen “da’î”hin cemi olan bu kelime 2 yerde geçer.
16. Rebâib: Üvey kız mânâsına gelen bu kelime 1 yerde geçer.
17. Ebb: Evlâdı hatıra getiren bu kelime, cemi, müfred muhtelif kullanışlarıyla 143 yerde geçer, “baba” demektir.
18.Üram: Keza baba (ebb) kelimesinde olduğu gibi, evlâdı hatırlatan bir diğer mühim kelime olan “anne” mânâsmdaki ümm kelimesi de -bu mânâda olmak üzere- 29 yerde geçer.
19. Rabb: Çocuklarla alâkalı en mühim fiillerden biri olan “terbiye” fiilini hatırlatan bu kelime ile alâkalı kelimeler Kur’ân’da 979 kere tekerrür eder.
Kur’ân-ı Kerîm, çocukla alâkalı meselelere genişçe yer vermiştir. Ancak bunu yaparken her seferinde, mevzûya doğrudan girmemiş, çoğunluk itibariyle, dolaylı olarak ele almıştır. Sözkonusu durumu, bu maksatla kullanılan tabirlerin arzettiği çeşitlilikte görmek mümkündür.
Mes’elenin niçin böyle ele alınmış olabileceği sorusuna gelince, bu hususta şöyle bir mülâhaza yürütmek mümkündür: Çocukla ilgili meseleler çok yönlüdür. Kur’ân-ı Kerim bâzan ebeveynin çocuğa karşı vazifele¬rini, bâzan evlâdın ebeveyne karşı vazifelerini, bâzan çocuk sebebiyle ortaya çıkan hukukî durumları, çocuğun himayesini, terbiyesini, hayata hazırlanmasını, çocuk sebebiyle ortaya çıkan ferdî, ailevî, içtimaî problemleri vs. vs. ele almaktadır. Çocuk mes’elesinin medâr-ı bahs edilen yönüne göre, yaklaşım farklı ol¬makta, kullanılan tâbirler farklı olmaktadır.
Görüldüğü gibi Her halükârda şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki, Kur’ân-ı Kerîmin ilk sayfasından son sayfasina kadar, her tarafında muvazeneli bir şekilde bu mes’eleye yer verilmiş, her an çocuk ve çocukla alâkalı meseleler

28

Mayıs
2012

Eğitim ve Çocuk-1

Yazar: arafat  |  Kategori: AİLE  |  Yorum: Yok   |  305 Kez Okundu

A- Eğitimin tanımı
Eğitim, yetişkin nesiller tarafından yetişmekte olan nesillere yapılan her çeşit etkidir. Türkiye de en çok kullanılan ve kabul gören tanımı ise; Bireyin davranışlarında kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istendik değişim oluşturma sürecidir .
B- Çocuk eğitimi
Her çocuk ayrı bir dünyadır. Çocuk yetiştirmek ise en kutsal, en büyük, en zor ve hayat boyu devam ettirilmesi gereken en önemli sanattır. Gelecek açısından düşünüldüğünde bu konunun önemi her geçen gün çok daha iyi anlaşılmaktadır. Daha doğacak çocuk anne karnında iken anne babaların kafasında birçok soru işareti oluşur. Kız mı erkek mi olacak? Sağlıklı doğup büyüyecek mi? Ailemizde ve günlük hayatımızda nasıl bir değişiklik olacak? İleride nasıl bir insan olacak? Okul başarısı iyi olacak mı? Nasıl bir meslek sahibi olacak? Hayatta başarılı olacak mı? Buna benzer yüzlerce soru ile çocuğu beklemeye koyulurlar.
Bütün bu soruların ve bazı bilinmeyenlerin yanı sıra çocukların psikososyal gelişimini ve kişilik gelişimini doğru yönlendirmek anne babaların en önemli görevlerinden biridir. Bu görevin tam ve eksiksiz olarak yapılması ise her açıdan çok önemli ve birçok yönden zordur. Her ne kadar doğuştan ve genetik olarak alınan özellikler olmasına karşın, her çocuğun ayrı bir fiziksel yapısı, kişilik özelliği, davranış paterni, psikososyal özellikleri, anlayışı, duygusal yapısı, zeka kapasitesi ve ruhsal gelişimi bulunmaktadır. Bütün bu özellikler, aile ortamı ve devamlı değişen çevre şartları ile etkileşince ortaya birçok yönü ile anne babadan farklı bir biyopsikososyal yapı ortaya çıkmaktadır. Çocuk, ana baba elinde bir emanettir Çocukların temiz kalbleri kıymetli bir cevher olup, mum gibi, her şekli alabilir Küçük iken, hiçbir şekle girmemiştir Temiz bir toprak gibidir Temiz toprağa hangi tohum ekilirse, onun mahsulü alınır Bunun gibi çocuk da neye meylettirilirse, oraya yönelir Eğer hayrı adet eder, öğrenirse hayır üzerine büyür Çocuklara iman, Kur’an ve Allahü teâlânın emirleri öğretilir ve yapmaya alıştırılırsa, din ve dünya saadetine ererler Bu saadete ana-baba ve hocaları da ortak olur, Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:(Kendinizi ve aile efradınızı Cehennem ateşinden koruyun!) [Tahrim 6]

28

Mayıs
2012

KURANDA ÇOCUK

Yazar: arafat  |  Kategori: AİLE  |  Yorum: Yok   |  344 Kez Okundu

Sizi, dayanılmaz işkencelere uğrattıklarında, Firavun ailesinin elinden kurtardığımızı hatırlayın. Onlar, kadınlarınızı diri bırakıp, erkek çocuklarınızı boğazlıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardı. (2/49)

Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (peygamberi), çocuklarını tanır gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir bölümü, bildikleri halde gerçeği gizlerler. (2/146)

Emzirmeyi tamamlamak isteyenler için anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların (annelerin) yiyeceği, giyeceği bilinen (örf)e uygun olarak, çocuk kendisinin olana (babaya) aittir. Kimseye güç yetireceğinin dışında (yük ve sorumluluk) teklif edilmez. Anne, çocuğu, çocuk kendisinin olan baba da çocuğu dolayısıyla zarara uğratılmasın; mirasçı üzerinde (ki sorumluluk ve görev) de bunun gibidir. Eğer (anne ve baba) aralarında rıza ile ve danışarak (çocuğu iki yıl tamamlanmadan) sütten ayırmayı isterlerse, ikisi için de bir güçlük yoktur. Ve eğer çocuklarınızı (bir süt anneye) emzirtmek isterseniz, vereceğinizi örfe uygun olarak ödedikten sonra size bir sorumluluk yoktur. Allah´tan korkup-sakının ve bilin ki, Allah yaptıklarınızı görendir. (2/233)

Musa´dan sonra İsrailoğullarının önde gelenlerini görmedin mi Hani, peygamberlerinden birine: “Bize bir melik gönder de Allah yolunda savaşalım” demişlerdi, O: “Ya üzerinize savaş yazıldığı halde savaşmayacak olursanız ” demişti. “Bize ne oluyor ki Allah yolunda savaşmayalım Ki biz yurdumuzdan çıkarıldık ve çocuklarımızdan (uzaklaştırıldık.)” demişlerdi. Ama onlara savaş yazıldığı (öngörüldüğü) zaman, az bir kısmı hariç yüz çevirdiler. Allah zalimleri bilir. (2/246)

Hangi biriniz ister ki, altından ırmaklar akan hurmalardan, üzümlerden bir bahçesi olsun, içinde kendisinin olan bütün ürünler de bulunsun; fakat kendisine ihtiyarlık gelip çatsın, (üstelik) zayıf ve küçük çocukları olsun (böyle bir durumda iken) ona (bahçesine) ateşli bir kasırga isabet etsin de yanıversin. İşte Allah size ayetleri böyle açıklar, ki düşünesiniz. (2/266)

Şüphesiz inkâr edenler, onların malları da, çocukları da kendilerine Allah´tan (gelecek azaba karşı) hiçbir şey kazandırmaz. Ve onlar ateşin yakıtıdırlar. (3/10)

Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken, nasıl bir çocuğum olabilir ” dedi. (Fakat) Allah neyi dilerse yaratır. Bir işin olmasına karar verirse, yalnızca ona “ol” der, o da hemen oluverir.” (3/47)

Gerçekten inkâr edenlerin ise, ne malları, ne çocukları, onlara Allah´tan yana bir şey sağlayamaz. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda temelli olarak kalacaklardır. (3/116)

Arkalarında bıraktıkları zayıf çocuklardan dolayı korku duyanların, (vasiyetleri altında olanlar için de) içleri ürpertiyle titresin. Allah´tan korksunlar ve onlara doğru söz söylesinler. (4/9)

Çocuklarınız konusunda Allah, erkeğe iki dişinin hissesi kadar tavsiye eder. Eğer onlar ikiden çok kadın ise (ölünün) geride bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Kadın (veya kız) bir tek ise, bu durumda yarısı onundur. (Ölenin) Bir çocuğu varsa, geriye bıraktığından anne ve babadan her biri için altıda bir, çocuğu olmayıp da anne ve baba ona mirasçı ise, bu durumda annesi için üçte bir vardır. Onun kardeşleri varsa o zaman annesi için altıda bir´dir. (Ancak bu hükümler, ölenin) Ettiği vasiyet veya (varsa) borcun düşülmesinden sonradır. Babalarınız, oğullarınız, siz onların hangilerinin yarar bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz. (Bunlar) Allah´tan bir farzdır. Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır. (4/11)

Eşlerinizin, eğer çocukları yoksa, geride bıraktıklarının yarısı sizindir. Şayet çocukları varsa, -onunla yapacakları vasiyetten ya da (ayıracakları) borçtan sonra- bu durumda bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Sizin çocuğunuz yoksa, geriye bıraktıklarınızdan dörtte biri onların (kadınlarınızın)dır. Eğer sizin çocuğunuz varsa geriye bıraktıklarınızdan sekizde biri onların (kadınlarınızın)dır. (Yine bu hükümler,) Edeceğiniz vasiyet veya (varsa) borcun düşülmesinden sonradır. Mirası aranan erkek ya da kadın, çocuğu ve babası olmayan bir kimse olup erkek veya kız kardeşi bulunursa onlardan her biri için altıda bir vardır. Eğer bundan fazla iseler, bu durumda -kendisiyle yapılan vasiyette ya da (varsa) borçtan sonra- üçte bir´de -zarara uğratılmaksızın onlara ortaktırlar. (Bu size) Allah´tan bir vasiyettir, Allah, bilendir, (kullara) yumuşak olandır. (4/12)

Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz (4/75)

Ancak erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan müstaz´aflar olup hiçbir çareye güç yetiremeyenler ve bir yol (çıkış) bulamayanlar başka. (4/98)

Kadınlar konusunda senden fetva isterler. De ki: “Onlara ilişkin fetvayı size Allah veriyor. (Bu fetva,) Kendilerine yazılan (hakları veya miras)ı vermediğiniz ve kendilerini nikahlamayı istediğiniz yetim kadınlar ve zayıf çocuklar (hakkında) ile yetimlere karşı adaleti ayakta tutmanız konusunda size Kitap´ta okunmakta olanlardır. Hayır adına her ne yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir. (4/127)

Ey Kitap Ehli, dininiz konusunda taşkınlık etmeyin, Allah´a karşı gerçek olandan başkasını söylemeyin. Meryem oğlu Mesih İsa, ancak Allah´ın elçisi ve kelimesidir. Onu (´OL´ kelimesini) Meryem´e yöneltmiştir ve O´ndan bir ruhtur. Öyleyse Allah´a ve elçisine inanınız; “üçtür” demeyiniz. (Bundan) kaçının, sizin için hayırlıdır. Allah, ancak bir tek ilahtır. O, çocuk sahibi olmaktan yücedir. Göklerde ve yerde her ne varsa O´nundur. Vekil olarak Allah yeter. (4/171)

Senden fetva isterler. De ki: “Allah, ´çocuksuz ve babasız olanın (kelale´nin)´ mirasına ilişkin hükmü açıklar. Ölen kişinin çocuğu yok da kız kardeşi varsa, geride bıraktıklarının yarısı kız kardeşinindir. Ama (ölen) kız kardeşinin çocuğu yoksa, kendisi (erkek kardeşi) ona mirasçı olur. Eğer kız kardeşi iki ise, geride bıraktıklarının üçte ikisi onlarındır. Ama (mirasçılar) erkekler ve kız kardeşler ise, bu durumda erkek için dişinin iki payı vardır. Allah, -şaşırıp sapmayasınız diye- açıklar. Allah, herşeyi bilendir. (4/176)

Yahudi ve Hıristiyanlar: “Biz Allah´ın çocuklarıyız ve sevdikleriyiz” dedi. De ki: “Peki, ne diye sizi günahlarınızdan dolayı azablandırıyor Hayır, siz O´nun yarattığından birer beşersiniz. O, dilediğini bağışlar, dilediğini azaplandırır. Göklerin, yerin ve bunların arasındakilerin tümünün mülkü Allah´ındır. Son varış O´nadır.” (5/18)

Bizim kendilerine Kitap verdiklerimiz, onu, çocuklarını tanır gibi tanırlar. Kendilerini hüsrana uğratanlar; işte onlar inanmayanlardır. (6/20)

Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaratandır. O´nun nasıl bir çocuğu olabilir O´nun bir eşi (zevcesi) yoktur. O, herşeyi yaratmıştır. O, herşeyi bilendir. (6/101)

Yine bunun gibi onların ortakları, müşriklerden çoğuna çocuklarını öldürmeyi süslü gösterdiler. Hem onları helake düşürmek, hem kendi aleyhlerinde dinlerini karmakarışık kılmak için. Allah dileseydi bunu yapmazlardı; sen onları ve düzmekte oldukları iftiraları bırak. (6/137)

Çocuklarını hiçbir bilgiye dayanmaksızın akılsızca öldürenler ile Allah´a karşı yalan yere iftira düzüp Allah´ın kendilerine rızık olarak verdiklerini haram kılanlar elbette hüsrana uğramışlardır. Onlar, gerçekten şaşırıp sapmışlardır ve doğru yolu bulamamışlardır. (6/140)

De ki: “Gelin size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım: O´na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anne-babaya iyilik edin, yoksulluk-endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. -Sizin de, onların da rızıklarını biz vermekteyiz- Çirkin-kötülüklerin açığına ve gizli olanına yaklaşmayın. Hakka dayalı olma dışında, Allah´ın (öldürülmesini) haram kıldığı kimseyi öldürmeyin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki akıl erdirirsiniz.” (6/151)

Firavun kavminin önde gelenleri, dediler ki: “Musa ve kavmini bu toprakta (Mısır´da) bozgunculuk çıkarmaları, seni ve ilahlarını terketmeleri için mi (serbest) bırakacaksın ” (Firavun) Dedi ki: “Erkek çocuklarını öldüreceğiz ve kadınlarını sağ bırakacağız. Hiç şüphesiz biz, onlara karşı kahir bir üstünlüğe sahibiz.” (7/127)

O, sizi tek bir nefisten yarattı ve kendisiyle durulup-yatışması için ondan eşini var etti. Onu (eşini) örtüp-bürüyünce, o da bir yük yüklendi de bununla (bir süre) gezindi. Nitekim ağırlaşınca, ikisi Rableri olan Allah´a dua ettiler: “Eğer bize salih (bir çocuk) verirsen, andolsun şükredenlerden olacağız.” (7/189)

Ama O, onlara (Adem´in çocukları erkek ve kadınlara) salih (bir çocuk) verince, kendilerine verdiği şey konusunda O´na ortaklar kılmaya başladılar. Allah, onların şirk koştuklarından yücedir. (7/190)

Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir (imtihan konusudur.) Allah yanında ise büyük bir mükafaat vardır. (8/28)

De ki: “Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah´tan, O´nun Resûlü´nden ve O´nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah´ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez. (9/24)

Şu halde onların malları ve çocukları seni imrendirmesin; Allah bunlarla ancak onları dünya hayatında azablandırmak ve canlarının inkâr içindeyken zorlukla çıkmasını ister. (9/55)

Sizden önceki (münafıklar ve kâfirler) gibi. Onlar sizden kuvvet bakımından daha güçlü, mal ve çocuklar bakımından daha çoktular. Onlar kendi paylarıyla yararlanmaya baktılar; siz de, sizden öncekilerin kendi paylarıyla yararlanmaya kalkışmaları gibi, kendi paylarınızla yararlanmaya baktınız ve siz de (dünyaya ve zevke) dalanlar gibi daldınız. İşte onların dünyada ahirette bütün yapıp-ettikleri (amelleri) boşa çıkmıştır ve işte onlar kayba uğrayanlardır. (9/69)

Allah çocuk edindi” dediler. O, (bundan) yücedir; O, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır. Göklerde ve yerde ne varsa O´nundur. Kendinizde buna ilişkin bir delil de yoktur. Allah´a karşı bilmeyeceğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz (10/68)

Bir yolcu-kafilesi geldi, sucularını (kuyuya su almak için) gönderdiler. O da kovasını sarkıttı. “Hey müjde… Bu bir çocuk.” dedi. Ve onu (kuyudan çıkarıp) ´ticaret konusu bir mal´ olarak sakladılar. Oysa Allah, yapmakta olduklarını bilendi. (12/19)

Ve dedi ki: “Ey çocuklarım, tek bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ben size Allah´tan hiçbir şeyi sağlayamam (gideremem). Hüküm yalnızca Allah´ındır. Ben O´na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnızca O´na tevekkül etmelidirler.” (12/67)

Andolsun, senden önce de elçiler gönderdik, onlara eşler ve çocuklar verdik. Allah´ın izni olmaksızın (hiç) bir elçiye herhangi bir ayeti (mucizeyi) getirmek olacak iş değildi. Her ecel (tesbit edilmiş süre) için bir kitap (yazı, hüküm, son) vardır. (13/38)

Hani Musa kavmine şöyle demişti: “Allah´ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani O sizi Firavun ailesinden kurtarmıştı, onlar sizi en dayanılmaz işkencelere uğratıyor, kadınlarınızı sağ bırakıp erkek çocuklarınızı boğazlıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir sınav vardır.” (14/6)

Hani İbrahim şöyle demişti: “Bu şehri güvenli kıl, beni ve çocuklarımı putlara kulluk etmekten uzak tut.” (14/35)

Rabbimiz, gerçekten ben, çocuklarımdan bir kısmını Beyt-i Haram yanında ekini olmayan bir vadiye yerleştirdim; Rabbimiz, dosdoğru namazı kılsınlar diye (öyle yaptım), böylelikle Sen, insanların bir kısmının kalblerini onlara ilgi duyar kıl ve onları birtakım ürünlerden rızıklandır. Umulur ki şükrederler.” (14/37)

Dediler ki: “Korkma biz sana bilgin bir çocuk müjdelemekteyiz.” (15/53)

Ve Allah´a kızlar isnad ediyorlar, (haşa) O yücedir. Hoşlandıkları (erkek çocuklar) da kendilerinindir. (16/57)

Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı ve size eşlerinizden çocuklar ve torunlar yarattı ve sizi güzel şeylerden rızıklandırdı. Şimdi onlar, batıla mı inanıyorlar ve Allah´ın nimetini inkar mı ediyorlar (16/72)

(Ey) Nuh ile birlikte taşıdıklarımızın çocukları! Şüphesiz o, şükreden bir kuldu. (17/3)

Sonra onlara karşı size tekrar ´güç ve kuvvet verdik´, size mallar ve çocuklarla yardım ettik ve topluluk olarak sizi sayıca çok kıldık. (17/6)

Yoksulluk endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin; onlara ve size biz rızık veririz. Şüphesiz, onları öldürmek büyük bir hata (suç ve günah)dır. (17/31)

Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sarsıntıya uğrat, atlıların ve yayalarınla onların üstüne yaygarayı kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara çeşitli vaadlerde bulun.” Şeytan, onlara aldatmadan başka bir şey vadetmez. (17/64)

Ve de ki: “Övgü (hamd), çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan ve düşkünlükten dolayı yardımcıya da (ihtiyacı) bulunmayan Allah´adır.” Ve O´nu tekbir edebildikçe tekbir et. (17/111)

(Bu Kur´an) “Allah çocuk edindi” diyenleri uyarıp-korkutur. (18/4)

Bağına girdiğin zaman, ´Maşaallah, Allah´tan başka kuvvet yoktur´ demen gerekmez miydi Eğer beni mal ve çocuk bakımından senden daha az (güçte) görüyorsan.” (18/39)

Mal ve çocuklar, dünya hayatının çekici-süsüdür; sürekli olan ´salih davranışlar´ ise, Rabbinin katında sevap bakımından daha hayırlıdır, umut etmek bakımından da daha hayırlıdır. (18/46)

Böylece ikisi (yine) yola koyuldular. Nitekim bir çocukla karşılaştılar, o hemen tutup onu öldürüverdi. (Musa) Dedi ki: “Bir cana karşılık olmaksızın, tertemiz bir canı mı öldürdün Andolsun, sen kötü bir iş yaptın.” (18/74)

Çocuğa gelince, onun anne ve babası mü´min kimselerdi. Bundan dolayı, onun kendilerine azgınlık ve inkâr zorunu kullanmasından endişe edip-korktuk.” (18/80)

Duvar ise, şehirde iki öksüz çocuğundu, altında onlara ait bir define vardı; babaları salih biriydi. Rabbin diledi ki, onlar erginlik çağına erişsinler ve kendi definelerini çıkarsınlar; (bu,) Rabbinden bir rahmettir. Bunları ben, kendi işim (özel görüşüm) olarak yapmadım. İşte, senin sabır göstermeye güç yetiremediğin şeylerin yorumu.” (18/82)

(Allah buyurdu:) “Ey Zekeriya, şüphesiz biz seni, adı Yahya olan bir çocukla müjdelemekteyiz; biz bundan önce ona hiçbir adaş kılmamışız.” (19/7)

(Çocuğun doğup büyümesinden sonra ona dedik ki:) “Ey Yahya, Kitabı kuvvetle tut.” Daha çocuk iken ona hikmet verdik. (19/12)

Demişti ki: “Ben, yalnızca Rabbinden (gelen) bir elçiyim; sana tertemiz bir erkek çocuk armağan etmek için (buradayım).” (19/19)

O: “Benim nasıl bir erkek çocuğum olabilir Bana hiçbir beşer dokunmamışken ve ben azgın utanmaz (bir kadın) değilken” dedi. (19/20)

İşte böyle” dedi. “Rabbin, dedi ki: -Bu benim için kolaydır. Onu insanlara bir ayet ve bizden bir rahmet kılmak için (bu çocuk olacaktır).” Ve iş de olup bitmişti. (19/21)

Bunun üzerine ona (çocuğa) işaret etti. Dediler ki: “Henüz beşikte olan bir çocukla biz nasıl konuşabiliriz ” (19/29)

Allah´ın çocuk edinmesi olacak şey değil. O yücedir. Bir işin olmasına karar verirse, ancak ona: “Ol” der, o da hemen oluverir. (19/35)

Ayetlerimizi inkar edip, bana: “Elbette mal ve çocuklar verilecektir” diyeni gördün mü (19/77)

Rahman çocuk edinmiştir” dediler. (19/88)

Rahman adına çocuk öne sürdüklerinden (ötürü bunlar olacaktı.) (19/91)

Rahman´a çocuk edinmek yaraşmaz. (19/92)

Rahman çocuk edindi” dediler. O, (bu yakıştırmadan) yücedir. Hayır, onlar (melekler) ikrama layık görülmüş kullardır. (21/26)

Irzını koruyan (Meryem); biz ona kendi ruhumuzdan üfledik, onu ve çocuğunu insanlığa bir ayet kıldık. (21/91)

Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve çocuklarla (23/55)

Biz onların hayırlarına koşuyoruz (veya yardım ediyoruz) Hayır, onlar şuurunda değiller. (23/56)

Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir ve O´nunla birlikte hiçbir ilah yoktur; eğer olsaydı, her bir ilah elbette kendi yarattığını götürüverirdi ve (ilahların) bir kısmına karşı üstünlük sağlardı. Allah, onların nitelendiregeldiklerinden yücedir. (23/91)

Mü´min kadınlara da söyle: “Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar; süslerini açığa vurmasınlar, ancak kendiliğinden görüneni hariç. Baş örtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar. Süslerini, kendi kocalarından ya da babalarından ya da oğullarından ya da kocalarının oğullarından ya da kendi kardeşlerinden ya da kardeşlerinin oğullarından ya da kız kardeşlerinin oğullarından ya da kendi kadınlarından ya da sağ ellerinin altında bulunanlardan ya da kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden ya da kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Hep birlikte Allah´a tevbe edin ey mü´minler, umulur ki felah bulursunuz.” (24/31)

Sizden olan çocuklar, erginlik çağına erdikleri zaman, kendilerinden öncekilerin izin istediği gibi, bundan böyle izin istesinler. İşte Allah, ayetlerini size böyle açıklar. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (24/59)

Göklerin ve yerin mülkü O´nundur; çocuk edinmemiştir. O´na mülkünde ortak yoktur, herşeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir. (25/2)

(Gittiler ve Firavun:) Dedi ki: “Biz seni içimizde daha çocukken yetiştirip büyütmedik mi Sen ömrünün nice yıllarını aramızda geçirmedin mi ” (26/18)

´Malın da, çocukların da bir yarar sağlayamadığı günde.” (26/88)

Size hayvanlar, çocuklar (vererek) yardım etti.” (26/133)

Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır´da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı. (28/4)

Ey insanlar, Rabb´inizden korkup-sakının ve öyle bir günün azabından çekinip-korkun ki, (o gün hiç) bir baba, çocuğu için bir karşılık veremez ve (hiç) bir çocuk da babası için bir şeyi verebilecek (durumda) değildir. Şüphesiz Allah´ın va´di haktır. Artık dünya hayatı sizi aldatmaya sürüklemesin ve aldatıcı(lar) da sizi Allah ile aldatmasın. (31/33)

Allah, bir adamın kendi (göğüs) boşluğu içinde iki kalp kılmadı ve kendilerini annelerinize benzeterek yemin konusu yaptığınız (zıharda bulunduğunuz) eşlerinizi sizin anneleriniz yapmadı, evlatlıklarınızı da sizin (öz) çocuklarınız saymadı. Bu, sizin (yalnızca) ağzınızla söylemenizdir. Allah ise, hakkı söyler ve (doğru olan) yola yöneltip-iletir. (33/4)

Rabbim, bana salihlerden (olan bir çocuk) armağan et.” (37/100)

Biz de onu halim bir çocukla müjdeledik. (37/101)

Şimdi sen onlara sor: -Kızlar senin Rabbinin, erkek çocuklar onların mı (37/149)

(Allah,) Kızları, erkek çocuklara tercih mi etmiş (37/153)

Eğer Allah, çocuk edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini elbette seçerdi. O, yücedir; O, bir olan, kahredici olan Allah´tır. (39/4)

Böylece, o, katımızdan kendilerine bir hak ile geldiği zaman, dediler ki: “Onunla birlikte iman edenlerin erkek çocuklarını öldürün; kadınlarını ise sağ bırakın.” Ancak kafirlerin hileli-düzeni boşa çıkmakta olandan başkası değildir. (40/25)

Oysa onlardan biri, O, Rahman için verdiği örnek ile (kız çocuğunun doğumuyla) müjdelendiği zaman, yüzü simsiyah kesilmiş olarak kahrından yutkundukça yutkunur. (43/17)

De ki: “Eğer Rahman´ın çocuğu olsaydı, ona tapanların ilki ben olurdum.” (43/81)

(Onlar yemeyince) Bunun üzerine içine bir tür korku düştü. “Korkma” dediler ve ona bilgin bir erkek çocuk müjdesini verdiler. (51/28)

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, ´(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama´, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir ´çoğalma-tutkusu´dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azab; Allah´tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir. (57/20)

Ne malları, ne çocukları onlara Allah´a karşı hiçbir şeyle yarar sağlamaz. Onlar, ateşin halkıdır, içinde süresiz kalacaklardır. (58/17)

Allah´a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah´a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orda süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O´ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah´ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah´ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir. (58/22)

Ne yakın akrabalarınız, ne çocuklarınız kıyamet günü size bir yarar sağlayamaz. (Allah) Sizin aranızı ayıracaktır. Allah, yaptıklarınızı görendir. (60/3)

Ey Peygamber, mü´min kadınlar, Allah´a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleri ve ayakları arasında bir iftira düzüp-uydurmamak (gayri meşru olan bir çocuğu kocalarına dayandırmamak), ma´ruf (iyi, güzel ve yararlı bir iş) konusunda isyan etmemek üzere, sana biat etmek amacıyla geldikleri zaman, onların biatlarını kabul et ve onlar için Allah´tan mağfiret iste. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. (60/12)

Ey iman edenler, ne mallarınız, ne çocuklarınız sizi Allah´ı zikretmekten ´tutkuya kaptırarak-alıkoymasın´; kim böyle yaparsa, artık onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir. (63/9)

Ey iman edenler, gerçek şu ki, sizin eşlerinizden ve çocuklarınızdan bir kısmı sizler için (birer) düşmandırlar. Şu halde onlardan sakının. Yine de affeder, hoş görür (kusurlarını yüzlerine vurmaz) ve bağışlarsanız, artık elbette Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (64/14)

Mallarınız ve çocuklarınız sizin için ancak bir fitne (bir deneme)dir. Allah ise, büyük ecir (en güzel karşılık) O´nun katında olandır. (64/15)

Mal (servet) ve çocuklar sahibi oldu diye, (68/14)

Size mallar ve çocuklarla yardımda bulunsun. Size (ürün yüklü) bağlar-bahçeler versin, ırmaklar da versin.” (71/12)

Nuh: “Rabbim, gerçekten onlar bana isyan ettiler; mal ve çocukları kendisine ziyandan başka bir şeyi arttırmayan kimselere uydular.” (71/21)

Elbette, Rabbimizin şanı yücedir. O, ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk.” (72/3)

Eğer inkâr edecek olursanız, çocukların saçlarını ağartan bir günde kendinizi nasıl koruyacaksınız (73/17)

Göz önünde-hazır çocuklar (verdim). (74/13)

Eşinden ve çocuklarından, (80/36)

ÇOĞUNLUK

Binlerce kişinin ölüm korkusuyla yurtlarından çıktıklarını görmedin mi Allah onlara: “Ölün” dedi, sonra da onları diriltti. Şüphesiz Allah, insanlara karşı fazl sahibidir. Ancak, insanların çoğunluğu şükretmez. (2/243)

Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; maruf (iyi ve İslam´a uygun) olanı emreder, münker olandan sakındırır ve Allah´a iman edersiniz. Kitap Ehli de inanmış olsaydı, elbette kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler vardır, fakat çoğunluğu fıska sapanlardır. (3/110)

Bir fitne olmayacak sandılar, körleştiler, sağırlaştılar. Sonra Allah, tevbelerini kabul etti, (yine) onlardan çoğunluğu körleştiler, sağırlaştılar. Allah yapmakta olduklarını görendir. (5/71)

Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah´ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak ´zan ve tahminle yalan söylerler.´ (6/116)

Onların çoğunluğu zandan başkasına uymaz. Gerçekten zan ise, haktan hiç bir şeyi sağlayamaz. Şühesiz Allah, onların işlemekte olduklarını bilendir. (10/36)

Rabbinden apaçık bir delil üzerinde bulunan, onu yine ondan bir şahid izleyen ve ondan önce bir önder ve rahmet olarak Musa´nın kitabı (kendisini doğrulamakta) bulunan kimse, (artık onlar) gibi midir İşte onlar, buna (Kur´an´a) inanırlar. Gruplardan biri onu inkar ederse, ateş ona vaadedilen yerdir. Öyleyse, bundan kuşkuda olma, çünkü o, Rabbinden olan bir haktır. Ancak insanların çoğunluğu inanmazlar. (11/17)

Ve: “Biz mallar ve evlatlar bakımından daha çoğunluktayız ve bir azaba uğratılacak da değiliz” de demişlerdir. (34/35)

28

Mayıs
2012

Çocuk Eğitimi İle İlgili Hadisler

Yazar: arafat  |  Kategori: AİLE  |  Yorum: Yok   |  1.213 Kez Okundu

1-) “Evlâd kokusu, cennet kokusudur.” (1)
2-)“Çocuk bulunmayan evde bereket yoktur.”(2)
3-)“Kimin çocuğu varsa, onunla çocuklaşsın.” İbn Mıhled, Ahbâru’s-Sığar, s.: 135.
4-)“Çocuk doğduğu yere aittir.” (3)
5-)“Hepiniz çoban ve muhafızsınız; maiyyetinizde bulunanların hukukundan sorumlusunuz. İş başındakiler de muhafızdır, memurlarından sorumludur. Erkek, aile fertlerinin çobanıdır ve onlardan sorumludur. Kadın da kocasının evinde bir muhafızdır; o da, ondan sorumludur. Hizmetçi muhafızdır, o da efendisinin malından sorumludur. Hülâsa hepiniz muhafızsınız ve maiyyetinizdekilerden sorumlusunuz.”(4)
6-) “Çocuklarınıza gereken ikramı yapın ve terbiyelerini güzel yapın.” (5)
7-) Kuleyb b. Menfaa’nın, dedesinden naklettiğine göre: Dedesi, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e gelmiş şöyle sormuş:
– “Yâ Resûlallah! Kime iyilik ve ihsanda bulunayım?” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ise şu cevabı vermiş:
– “Annene, babana, kız kardeşine, erkek kardeşine ve bunlardan sonra gelen yakınlarına ve (sende) hakkı bulunan ve ziyareti şart olan kimselere.” (7)
8-) “Çocuğun ana-babası üzerindeki hakkı, ona iyi bir eğitim ve iyi bir isim vermesidir.” (8)
9-)“Hiç bir ana-baba evlâdına iyi bir eğitimden, iyi bir ahlâktan daha değerli mîrâs bırakamaz.” (9)
10-)“Çocuklarınıza önce ‘lâ ilâhe illallah’ cünlesini öğretiniz.”(10)
11-)“Allah’tan korkun ve çocuklarınız arasında adâleti gözetin.” (11)
12-)“Allah’u Teâlâ, her hak sâhibine hakkını vermiştir. Dikkat ediniz, vârise vasiyyet yoktur.” (12)
13-)“Bir kimse, bir çocuğa, gel sana şunu vereceğim der ve sonra da vermezse, bu (sözü) bir yalandır.” (13)
14-)Enes bin Mâlik’in rivâyet ettiğine göre, Rasulullah’la beraber bulunan bir adamın yanına oğlu geldi. Adam oğlunu öptü ve dizine oturttu. Daha sonra kızı gelince, kızını önüne oturttu. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz:
– “Onlara aynı şekilde davranman gerekmez mi?” diye sordu. (14)
15-)Nu’man b. Beşîr’den şöyle dediği rivâyet olunmuştur.
– Babam, beni (aldı da) Rasulullah’a götürdü ve şöyle dedi:
– “Ben, şu oğluma bir köle hediye ettim.” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz:
– “Oğullarının hepsine (aynı) hibede bulundun mu?” buyurdu:
Babam:
– “Hayır” cevabını verdi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:
– “O hâlde, (onu) geri al” buyurdu. (15)
16-) “Çocuklarınız size ihsan, hürmet ve itaatte âdil olmalarını istediğiniz gibi, siz de onlar arasında hediyede ve bağışlamada adâlete (eşitliğe) riâyet ediniz.” (16)

17-)“(Anasından) doğan her çocuk (İslâm) dini üzerine doğar. Ebeveyni (Mûsevî ise) onu yahudileştirir; (Nasrânî ise) onu hıristiyanlaştırır, (müşrik ise) onu müşrik yapar. Ashab-ı kiram tarafandan:
– Ey Allah’ın Resûlü! Ya, kendisine böyle bir telkinde bulunulmadan ölen çocuk (ne olacak)? denildi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz:
– “Onların (büyüdüklerinde neyi) yapacaklarını Allahu Teâlâ daha iyi bilendir.” buyurdu. (17)
18-) “Kimin kız çocuğu olup da, onu canlı canlı gömmez, ona hakâret etmez ve erkek çocuğunu ona tercih etmezse Allahu Teâlâ o kimseyi Cennet’e kor.”(18)
19-)“Çocuklarınızı, peygamberimizi, ehl-i beyti ve Kur’an okumayı sevmek gibi üç özellikte terbiye ediniz.” (19)
20-)“Çocuklarınız yedi yaşına gelince onlara namaz kılmalarını söyleyin. On yaşlarına girdiklerinde kılmazlarsa, onları cezalandırın. Yataklarını ayırın.” (20)
21-)“Ana-babanın çocuklara olan vazifeleri, onlara yazmayı, yüzmeyi, ok atmayı öğretmeleri ve sağlıklı ve helâl yiyecekler temin etmeleridir(21)
22-)“Bir kimse, çocuklarını Cehennem’in ebedî ateşinde yanmaya bırakıyorsa, güneşin sıcaklığından korumasında hiç bir hikmet yoktur.”(22)
23-)“Bizim küçüğümüze merhamet etmeyen, büyüğümüzün hakkını bilmeyen kimse bizden değildir. Bizleri aldatan da bizden değildir. Kendi nefsi için sevdiğini, diğer mü’minler için de sevip istemedikçe, hiç bir kul hakkı ile mü’min olamaz.” (23)
24-)“Bir genç, yaşlı olması sebebiyle bir ihtiyara ikram (ve hürmet) ederse, Allahu Teâlâ da, o gence yaşlılığı sırasında hürmet ve ikramda bulunacak bir kimseyi müvekkil kılar.” (24)
25-)“İnsan ölünce kendisinden ameli kesilmiş olur. Ancak bundan üç şey müstesnâdır:
1- Sadaka-i câriye
2- kendisinden yararlanılan ilim
3- Kendisine duâ eden evlâd.” (25)
26-)“Kişinin Cennet’te derecesi yükselir. Adamcağız:
– “Bu nereden geldi? diye sorar.” Kendisine:
– “Çocuğunun senin için istiğfar etmesinden” denir.(26)
27-)“Kim Kur’an’ı okur, öğrenir ve onunla amel ederse, Kıyâmet Günü, anne ve babasına nurdan bir taç giydirilir. Onun ziyası, güneş ışığı gibidir. Onun ana-babasına iki hulle giydirilir ki dünya onlarla boy ölçülemez. Onlar: “Ne karşılığında bunlar bize giydirildi?” derler. “Çocuğunuzun Kur’an tutması sebebiyle” denilir.” (28)
28-)“Allah yolunda sarfettiğin para, bir köle azat etmek üzere sarfettiğin para, bir miskine tasadduk ettiğin para, ehil ve ıyâline sarfettiğin para… bunların ecir (ve sevap) bakımından en büyüğü, ehil ve ıyâline sarfettiğin paradır.” 250 Hadis; 125/157 (Müslim’den)
29-)“Hanımına yedirdiğin yemek senin için bir sadakadır. Çocuğuna yedirdiğin yemek senin için bir sadakadır. Hizmetçine yedirdiğin yemek senin için bir sadakadır. Kendi nefsine yemek yedirmen de senin için bir sadakadır.” (29)
30-)Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor:
Bir gün Nebî aleyhisselam, Hazreti Ali’nin oğlu Hasan’ı öpmüştü, yanında Habîs’in oğlu Akra’ vardı. O:
– Benim on çocuğum var, hiç birini öpmedim dedi.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem (hayretle) onun yüzüne baktı ve dedi ki:
– Merhamet etmeyene merhamet olunmaz. (30)
31-)“Eğer bir kimse kızlara değer verdiğinden dolayı eziyet görürse ve onlara iyi davranırsa, onlar Cehennem’e karşı perde olurlar.” (31)
32-)“Kim erginlik çağına varan iki kızına, onlar yanında kaldıkları veya kendisi onların yanında kaldığı müddetçe iyilik yapar ihsanda bulunursa, bu kızlar onu mutlaka cennete dahil ederler.” (32)
33-)“Çocuk bülûğa erince babası onu evlendirsin, aksi halde çocuk günah işleyebilir, onun bu günâhı da babaya ait olur.” (33)
34-)“Kim, üç kız çocuğu bakıp büyütür ve onları güzel terbiye eder; onları evlendirir ve onlara ihsanda bulunursa, onun için cennet vardır.” (34)
35-)“Dindarlığını ve karakterini beğendiğiniz biri size dünür gelirse, sorumluluğunuzdaki kızı onunla evlendiriniz. Eğer bunu yapmazsanız yeryüzünde büyük bir fitne ve fesad olur.” (35)
36-)“Kızını, fâsık bir kimse ile evlendiren kimse, kesinlikle ona merhametsizlik etmiş olur.” (36)
37-)Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz:
“Kim ki, yalnız Allah rızası için bir yetimin başını meshederse (okşarsa), kendisine elinin dokunduğu tüyler, saçlar sayısınca mükâfat verilir.” buyurmuş ve: “Kim ki, himayesi altında bulunan veya herhangi bir yetime ihsan ederse, onunla Ben Cennette bunlar gibi (yanyana)yız” diyerek parmakları arasından şahâdet parmağı ile orta parmağını işaret ederek göstermiş.” (37)
38-“Kim müslümanlar arasından bir yetim alarak yiyecek ve içeceğine dâhil ederse, affedilmez bir günah (şirk) işlememişse, Allah onu mutlaka Cennete koyacaktır.” (38)
39-)“Kim üç yetimi yetiştirir, nafakasını temin ederse, sanki ömrü boyu geceleri namaz kılmış, gündüzleri orut tutmuş ve sabahtan akşama yalın kılıç Allah yolunda cihad etmiş gibi sevap alır. Keza, ben ve o, şu iki kardeş (parmak) gibi cennette kardeş oluruz.” buyurdu ve şehadet parmağı ile orta parmağını birbirine yapıştırdı. (39)
40-)“Bülûğa erinceye kadar çocuktan, uyanıncaya kadar uyuyandan, sıhhat buluncaya kadar mecnûndan kalem kaldırılmıştır (işledikleri suç yazılmaz.(40)
Dip Notlar:
1. Kenzü’l-İrfân; 339/847. (Menavî’den)
2. Kenzü’l-İrfân; 338/844. (Menavî’den)
3.İbn Mıhled, Ahbâru’s-Sığar, s.: 135.
4. İslâmî Kültürde Âile Plânlaması; 40.
5.Riyazü’s-Sâlihîn; c: 1, s: 337, H. No: 298.
6.Kütüb-i Sitte, cilt: 17, sayfa: 473, Hadis No: 7091.
7.Seçme Hadisler; 143/12 (Ebû Dâvud’dan)
8.İslâmî Kültürde Âile Plânlaması; s: 43 (Tabarânî’den)
10.TDV İslam Ansiklopedisi, c: 8, s: 358, İbn Mahled, s: 142; İbn Kayyim el-Cevziyye, s. 158.
11.Buhârî, Hîbe, 12-13. TDV İslam Ansiklopedisi, c: 8, s: 356.
12.250 Hadis; 100/126. (Buhârî-Müslim)
13.Seçme Hadisler; 40/50. (Ahmed İbn-i Hanbel’den)
14.İslâmî Kültürde Âile Plânlaması; s: 44 (Bezzâr’dan)
15.424/20. (Müslim, c: 5, s: 65)
16.250 Hadis; 46/51. (Taberânî’den)
17.423/17. (Tuhfetü’l-Ahvezî, c: 6, s: 344)
18.Seçme Hadisler; 165/49 (Ebu Davud’dan)
19.Kenzü’l-İrfân; 192/441 (Camiu’s-Sağîr’den)
20.İslam Kültüründe Âile Plânlaması; s: 41 (Ahmed İbn Hanbel’in Müsnedi’nden)
21.İslam Kültüründe Âile Plânlaması; s: 43 (Beyhâkî’den)
22.Siret Ansiklopedisi, cilt: 2, sayfa: 213
23.500 Hadis; 220/346
24.40×40; 429/39 (Tuhfetü’l-Ahvezî, c: 6, s: 167)
25.500 Hadis; 45/67 (Müslim’den)
26.Seçme Hadisler; 162/43 (İbni Mâce’den)
27.40×40; 187/24 (Et-Terğîb, cilt; 2, sayfa: 355)
28. 250 Hadis; 125/157 (Müslim’den)
29. Ahmed İbni Hanbel ve Tirmizî’den
30.250 Hadis; 132/165 (Buharî-Müslim)
31.Sîret Ansiklopedisi, cilt: 2, sayfa: 226.
32.Kütüb-i Sitte, cilt: 17, sayfa: 473, Hadis No: 7090.
33.İbni Kayyim el-Cevziyye, s. 159. TDV İslâm Ansiklopedisi, cilt: 8, sayfa: 356.
34.Seçme Hadisler; 248/79 (Ebu Dâvud’dan)
35. İslâmî Kültürde Âile Plânlaması; 31 (Tirmizî’den)
36. Kenzü’l-İrfân; 345/861 (Menâvî’den)
37.Seçme Hadisler; 243/75.
38.Tirmizî, Birr 14 (1918) Kütüb-i Sitte, cilt: 2, sayfa: 517 Hadis No: 180.
39.Kütüb-i Sitte, cilt: 17, sayfa: 475 Hadis No: 7095.
40.Ebu Dâvud, Hudûd 16, (4398, 4403) Kütüb-i Sitte, cilt: 6, sayfa: 307 Hadis No: 1658.

22

Mayıs
2012

Peygamber Efendimizin Vefatı

Yazar: arafat  |  Kategori: AİLE, SiYER  |  Yorum: Yok   |  535 Kez Okundu

Hayber’de yediğim yemeğin acısını hâlâ duyuyorum. Şu anda, kalbimin damarının koptuğunu hissediyorum.”
Musannif (Ebu’l-Ferec İbnu’l-Cevzî): Onu zehirleyen kadının adı: Sellâm İbn Mişkem’in hanımı Zeyneb Bintu’l-Haris’tir, dedi.
Nasr suresi inince, Rasulullah (s.a.v.) Fatıma’yı çağırıp:
“Bana ecelimin yaklaştığı haber verilmiştir” dedi. Bunun üzerine Fatıma ağladı. Rasulullah (s.a.v.):
“Ağlama! Ailemden bana ilk kavuşacak olan sensin” deyince Fatı­ma güldü.
“Rasulullah (s.a.v.), her Ramazan’da, Cebrail’e Kur’an’ı arzederdi. Öldüğü ayda, Kur’an’ı ona iki defa arzetmişti.”
Rasulullah’ın (s.a.v.) rahatsızlığı, Meymune’nin evinde başladı. O gün çıkıp benim yanıma geldi. Ben:
– Başım ağrıyor, dedim. Rasulullah (s.a.v.):
– “Benim de başım ağrıyor” dedi.
Daha sonra Meymune’nin evine döndü ve ağrısı şiddetlendi. O, hanımlarından, hastayken Aişe’nin odasında kalmasına izin vermelerini  istedi Ona izin verdiler. Rasulullah (s.a.v.) ayakları yerde sürünür
Ebu Bekrin Hastalığı Esnasında Rasulullah’a Bakmak İstemesi
“Peygamber (s.a.v.), hastalığı sırasında hanımları arasında taksi­mat yapılarak örtüsünün içinde sırasıyla onların odasına götürülüyor­du.”
Rasulullah’ı (s.a.v.) ölürken gördüm. Yanında içi su dolu bir bardak vardı. Elini bardağın içine sokup suyu yüzüne sürüyor, sonra da şöyle diyordu:
“Allah’ım! Ölümün sekeratına (sıkıntılarına) karşı bana yardım et.”
Enes şöyle anlattı:
Rasulullah (s.a.v.), ölüm ızdırabını çekerken Hz, Fatıma: -Vay çektiğin ızdıraba babacığım! dedi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.):
– “Bugünden sonra, babanın üzerinde hiç ızdırap kalmayacak. Her kimin ondan bir alacağı varsa Allah kıyamete kadar alacaklılarına onun borçlarını ödemiştir.”
Rasulullah’m (s.a.v.) hastalığı on iki gün sürdü. Ondört gün de denilmiştir. Namaza çıkıyordu. Sadece üç gün çıkamadı. O:
– “Ebu Bekr’e emredin, cemaate namazı o kıldırsın” dedi.
Rasulullah (s.a.v.) gelip Ebu Bekr’in solunda oturdu. Rasulullah (s.a.v.) oturuyor, Ebu Bekir ise ayaktaydı. Ebu Bekr, Rasulullah’m (s.a.v.) namazına uydu. Cemaat de Ebu Bekr’in namazına uydu.
Ebu Bekr, Rasulullah’ın (s.a.v.) vefatından önceki hastalığında, cemaate namaz kıldırıyordu. Pazartesi günü, Müslümanlar saflar halinde namaz kılarlarken Peygamber (s.a.v.), odanın perdesini açıp bize baktı. Kendisi ayaktaydı ve yüzü mushaf yaprağı gibiydi. Rasulullah (s.a.v.) gülümsedi. Rasulullah’ı (s.a.v.) gördüğümüzde sevindiğimiz için namazdan çıkmayı düşündük. Ebu Bekr, Rasulullah’ın (s.a.v.) namaz için çıktığını zannederek, safa gelmesi için ökçesinin üzerinde geri dön­dü. Rasulullah (s.a.v.): “Namazınızı tamamlayın” manasında cemaata i-şaret etti. Perdeyi indirdi. O gün vefat etti.
Abdullah îbn Abbas şunu anlattı: Rasulullah’ın (s.a.v.) vefatı yaklaştığında şöyle buyurdu:
– “Getirin, size bir yazı yazayım da, bundan sonra yolunuzu şaşırmayasınız.”
Sehl îbn Sa’d şunu anlattı:
Rasulullah’ın (s.a.v.) yanında yedi dinar vardı. Onları Hz. Aişe’nin yanma koymuştu. Hastalığı esnasında:
– “Aişe! Yanındaki altını (parayı) Ali’ye gönder” dedi.
Sonra bayıldı. Aişe, O’nun hastalığıyla meşgul oldu, Hz. Aişe onu Ali’ye gönderdi. Ali’de fakirlere dağıttı. Rasulullah da pazartesi gecesi vefat etti. Aişe, lambasıyla kadınlardan birine gitti ve:
-Tulumundan, benim lambama yağ damlat. Çünkü Rasulullah (s.a.v.) vefat etti, dedi.

Hz. Aişe şunu anlattı:
Fatıma (r.a.), Rasulullah (s.a.v.) gibi yürüyerek babasının yanma geldi. Rasulullah (s.a.v.):
– “Hoş geldin kızım!” dedi. Yanına oturttuktan sonra ona gizlice birşey söyledi. Bunun üzerine Fatıma ağladı. Fatıma’ya:
-Rasulullah (s.a.v.) özel olarak seninle konuştu ama sen ağlıyor­sun, dedim.
Sonra Rasulullah (s.a.v.) ona gizlice bir söz daha söyledi. Fatıma bu defa da güldü. Ben şöyle dedim:
-Ben, bugünkü gibi sevincin üzüntüye bu derece yakın olduğunu görmedim.
Ona, Rasulullah’ın (s.a.v.) ne dediğini sordum. Fatıma;
-Rasulullah’m (s.a.v.) sırrını asla ifşa edemem, dedi. Rasulullah (s.a.v.) vefat edince, ona tekrar sordum. Şöyle cevap verdi:

-Bana gizlice şunu söylemişti: “Cebrail bana Kur’an’ı her yıl bir defa arzediyordu. Bana (bu yıl) iki defa arzetti. Ecelimin gelmiş oldu­ğunu zannediyorum. Ailemden bana ilk kavuşacak olan sensin. Ben se­nin için ne iyi selefim.” İşte bunun için ağladım. Daha sonra da şöyle dedi: “Bu ümmetin kadınlarının veya mü’minlerin kadınlarının hanı­mefendisi olmaya razı olmaz mısın?” Buna da güldüm.
Hz. Aişe şöyle anlattı:
Allah’ın bana ihsan ettiği nimetlerden birisi, Rasulullah’m (s.a.v.) benim evimde, benim günümde ve başı benim göğsümde olarak vefat etmesidir. Yine Allah vefatı esnasında benim tükrüğümle O’nun tükrü-ğünü feiraraya getirmiştir. Rasulullah’ı (s.a.v.) göğsüme yasladığım sı­rada, Abdurrahman elinde bir misvakla yanıma geldi. Rasulullah’m ona baktığını gördüm. Misvak! istediğini anladım. Onu senin için alayım mı? diye sordum. Başıyla: Svet diye işaret etti. Misvağı yumuşattım. Alıp dişlerine sürdü. Önünde içinde su bulunan bir kap vardı. Ellerini suya sokup yüzüne sürmeğe ve şöyle demğe başladı:
“Lâ ilahe illallah. Ölümün de ızdırap ve şiddetleri var.” Sonra elini kaldırdı ve: “Rafîk-i â’lâ zümresine kat” demeğe başladı. Mübarek ruhu alındı ve eli düştü.
Daha sonra şöyle buyurdu:
“Kibirlenenler için Cehennemde barınacak bir yer mi yoktur?”. Biz:
– Ya Rasulellah! Ecelin ne zaman? dedik. Rasulullah (s.a.v.):
– “Ayrılık, Allah Cennetu’l-me’va, Sidretu’l-munteha’, Rafik-i a’la, en yeterli nimet ve pay ve en mutlu hayata dönüş yaklaştı” dedi.
– Ya Rasulellah! Seni kim yıkasın? dedik.
– “Ehl-i beytimin erkekleri ve en yakın olanlar” diye cevap verdi. Biz:
-Ya Rasulellah! Seni, ne ile kefenleyelim? dedik, Rasulullah:
– “isterseniz şu elbiselerimle, isterseniz Mısır işi örtülerle, isterse­niz Yemen işi bir hırkayla” dedi. Biz:
– Ya Rasulellah! Senin namazını kimler kılsın? dedik. Bunun üzerine ağladı. Biz de ağladık. Sonra şöyle dedi:
– ‘Yavaş olun! Allah size merhamet etsin ve size pygamberinizden dolayı iyilikle karşılık versin. Beni yıkayıp kefenlediğinizde, şu evimdeki kabrimin kenarındaki şu şeririmin (divanımın) üzerine koyun. Sonra bir süre yanımdan çıkın. Benim namazımı ilk kılacaklar, habibim ve halilim Cebrail, sonra Mikail, sonra israfil, sonra da bir melek ordusu içinde ölüm meleğidir. Sonra grup grup benim yanıma girin ve bana salat u selam getirin. Kadınların ağlamaları ve yas tutmalarıyla bana eziyet etmeyin. Benim namazımı önce Ehl-i Beyt’imin erkekleri sonra da onla­rın kadınları kılsın. Sonra da sizler ashabımdan burada olmayanlara ve Kıyamet gününe kadar dinim üzere bana tabi olanlara selam söyleyin.” Biz de:
-Ya Rasulellah! Seni kabrine kim koyacak? dedik.

 Ebu Muhammed ed-Darimî, bize onun şöyle dediğini haber verdi: Onun (Ebu Bekr’in) okuduklarını duyar duymaz dizlerimin bağı çözüldü ve yere düştüm.
îbn Abbas şunu anlattı:
Rasulullah (s.a.v.) pazartesi günü vefat etti. O gün ve o geceyle, ertesi gün durduruldu. Çarşamba gecesi defnedildi. Bazıları: Rasulullah ölmedi. Fakat Musa’nın ruhunun semaya kaldırıldığı gibi onun ruhu da semaya kaldırıldı, dediler.
Ömer kalkıp şöyle dedi:
– Rasulullah (s.a.v.) ölmedi. Fakat Musa’nın ruhunun semaya kal­dırıldığı gibi, onun duhu da semaya kaldırıldı. Vallahi, Allah’ın Rasulü bazı kimselerin ellerini ve dillerini kesmedikçe ölmez. Ömer devamlı konuştu. Sonunda konuşmaktan ağzı köpürdü.
  Ummu Eymen ağalamağa başladı ve şöyle dedi:
– Rasulullah’m (s.a.v.) öldüğüne ağlamıyorum. Çünkü O’nun, dün­yadan daha hayırlı olana gittiğini bilmiyor değilim. Ben, artık semadan gelen haberin kesileceğine ağlıyorum.
Enes şunu anlattı:Rasulullah (s.a.v.) pazartesi günü öldü. Ömer kalkıp şöyle dedi: Rasulullah(s.a.v.) ölmedi. Musa’nın kırk gece kavminden ayrılıp Rabb’ine gittiği gibi, Rabb’ine gitmiştir. Ben Rasulullah’m (s.a.v.) vefat ettiğini söyleyen münafıkların ellerini ve dillerini kesinceye kadar ya­şayacağını umuyorum.
Enes şöyle anlattı:
Rasulullah’m (s.a.v ) Medine’ye girdiği gün, Medine’nin her şeyi aydınlanmış, vefat ettiği fc’ün de her şeyi kapkaranlık olmuştur, Rasu­lullah’m (s.a.v.) kabrinin toprağından ellerimizi çeker çekmez duygula­rımızı bastırdık.
Rasulullah’ı (s.a.v.) yıkadıklarında kuruladılar ve ona, ölüye yapı­lan şeyler yapıldı. Sonra o, iki parça beyaz bezle Hıbere denilen beze sarıldı.
İbn Ömer şöyle anlattı:
Rasulullah (s.a.v.) üç parça bezle kefenlendi. İkisi suhuliye denilen Yemen bezi, biri de Hıbere denilen Yemen beziydi.
el-Hasen şöyle dedi: Rasuiullahi (s.a.v.) yıkayıp kefenlediler ve kokular sürdüler. Sonra şeririne konuldu. Onun için cenaze namazı kılmak üzere Müslümanlar grup grup içeri girdiler. Bir grup kılıp çıkı­yor, diğer grup içeri giriyordu. Böylece hepsi O’nun cenaze namazını  kılmış oldular.
Ebu Bekr es-Siddik şöyle dedi: Peygamber’in (s.a.v.) şöyle buyurduğunu duydum:
“Her peygamber, ruhunun alındığı yerde defnedilir.”
Müslümanlar, Rasulullah’ı fs.a.v) jıkamak için toplanınca, el-Abbas iki kişiyi çağırdı. Biriniz Ebu Ubeyde Îbnu’l-Cerıah’a gitsin, dedi. Ebu Ubeyde, Mekke halkı için kabir kazardı. Biriniz de Ebu Talha’ya gitsin, dedi. Ebu Talha da Medine halkı için kabir kazardı.
el-Abbas, o ikisini gönderdikten sonra:
Allah’ım! Peygamber’in için hayırlısını tercih et, dedi. Ebu Ubey-de’yi arayacak olan onu bulamadı. Ebu Tallıa’nın adamı ise onu buldu ve Ebu Talha, Rasulullah’ın (s.a.v.) lahdini kazdı.
“Lahd yapın. Şakk yapmayın. Çünkü lahd bizim içindir. Şakk ise başkaları içindir.”
“Kim hacceder ve öldükten sonra benim kabrimi ziyaret ederse, beni sağken ziyaret etmiş gibi olur.”
“Kim kabrimi ziyaret ederse, şefaatim ona vacip olmuştur.”
“Kim Allah’tan sevap umarak, Medine’deki kabrimi ziyaret ederse, kıyamet gününde, onun için şefaatçi ve şahit olurum.”
Fatımanın Rasulullah’a Ağıt Yakması
Rasulullah’ın (s.a.v.) hastalığı ağırlaşmca, onu sıkıntı basmağa başladı. Fatma:
-Vay, babamın çektiği sıkıntıya! dedi. Rasulullah da (s.a.v.) ona:
– “Bugünden sonra, babanın sıkıntısı olmayacak” dedi. Rasulullah
(s.a v )-vefat edince Fatıma:
-Babacıgım! Rabb’inin davetine icabet eden babacığım! Mekanı Firdevs Cenneti olan babacığım! Ey Cebrail’in ölüm haberini getirdiği
babacığını!
Rasulullah fs.a.v.) defnedilince:
-Enes! Rasulullah’m (s.a.v.) üzerine toprak saçmanıza gönlünüz nasıl razı olabildi? dedi.:
Rasulullah (s.a.v.) vefat edince, Fatıma gelip kabrinin toprağından aldı”ve gözlemine sürdü. Ağlayarak şöyle dedi:
Ahmed’in toprağını koklayanın hali ne mi olur? Ömür boyu, güzel koku koklamamak.
Benim üzerime Öyle musibetler döküldü ki, onlar, gündüzlerin üzerine dökülseydi, gece olurlardı belki.
Ebu Hureyre şöyle dedi: Rasulullah şöyle buyurdu: “Kim bana bir saîât getirirse, Allah ona, on saîât getirir.”
Enes lbn Malik şöyle anlattı: Rasulullah (s.a.v,):
“Kim bana bir salât getirirse, Allah rona] on salât getirir ve onun on günahını indirir” buyurdu.
Ubeyy îbn Ka’b şöyle dedi: Bir adam şöyle dedi:
-Ya Rasuîellab! Ben bütün salatlarımı sana verdim. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.):
– “Öyleyse dünya ve ahiretinle ilgili şeylerde Allah sana kefildir” dedi.
Abdullah îbn Ebi Talha nın babası şunu anlattı: Rasulullah (s.a.v.), bir gün, sevinçli olarak geldi ve şöyle dedi:
“Bana melek geldi ve şöyle söyledi: Muhanımed! Aziz ve Celil olan Rabb’m sana: Ümmetinden birisinin sana salât getirdiğinde, benim ona on saîât getirmem, seni memnun etmez mi? diyor. Ben de. Elbette, memmun eder, dedim.”
Amir îbn Rabia şunu söyledi: Rasulullah m (s.a.v.) şöyle dediğini duydum:
“Kim bana salât getirirse, salât getirdiği sürece melekler de ona devamlı salât getirirler. Öyleyse kişi salâtı ister azaltsın ister çoğaltsın.”
Abdurrahman îbn Avf şöyle anlattı:
Rasulullah (s.a.v.) dışarı çıktı ve mescidine doğru yöneldi içeri girdi. Kıbleye yönelip secdeye kapandı. Uzun süre secdede kaldı. Oyleki biz Allah Tealâ’nın onun ruhuna aldığını zannettik. O’na yaklaştım. Sonra Rasulullah (s.a.v.) oturdu. Başım kaldırıp:
– “Kim o?” dedi. Ben:
– Abdurrahman, dedim.
– “Neyin var? N’oluyor?” dedi.
– Ya Rasulellah! Secde yaptın. Ben de, secdedeyken, Allah’ın ru­hunu almış olmasından endişe ettim, dedim. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.):
– “Cebrail gelip bana şöyle bir müjde verdi: Allah Taâlâ sana şöyle diyor: Kim sana salât getirirse, ben de sana salât getiririm Kim sana selam ederse, ben da sana selam ederim, onun için Allah’a secde ettim” cevabım verdi.
Ebu Talha el-Ensarî anlattı:
Rasulullah, bir sabah, gülümseyerek ve neşeli bir halde geldi.
-Ya Rasulellah! Bu sabah, neşelisin ve gülümsüyorsun, dediler. Rasulullah (s.a.v.):
– “Evet. Bana, Rabb’imden gelen (Cebrail) geldi ve şöyle dedi: Kim sana salât getirirse, Allah, o kişiye, getirdiği salât sebebiyle on iyilik (sevap) yazar ve ondan on kötülüğü (günahı) siler. Onu, on derece yük­seltir ve ona, onun gibisini iade eder.”
Ebu Talha şöyle anlattı:
Rasulullah f«.a.v.) benim yanıma geldi. O’nu, o güne kadar görme­diğim bir şekilde neşeli ve sevinçli olarak gördüm. Şöyle dedim:
-Ya Rasuîellah! Seni böyle bir halde görmemiştim. Rasulullah:
– “Ebu Talha! Nasıl böyle olmayayım? Biraz önce Cebrail yanımdan ayrıldı. Bana yüce Rabb’imden bir müjde getirdi: Allah, beni sana şunu müjdelemek üzere gönderdi dedi: Ümmetinden birisi sana salat getirsin de Allah ve melekler ona on defa salat getirmesinler” cevabım verdi.
Sehl îbn Sa’d es-Sa’ıdı şöyle anlattı:
Rasulullah (s.a.v.) dışarı çıktı ve Ebu Talha’yı gördü. Ebu Talha kalkıp onun yanma geldi ve:
-Babam anam sana feda olsun, ya RasuleUah! Yüzünde bir sevinç ve memnuniyet ifadesi görüyorum, dedi. Rasulullah şöyle buyurdu:
– “Evet. Biraz Önce bana Cebrail geldi ve şöyle dedi: Muhamed! Kim sana bir defa salât getirirse, Allah ona, on sevap yazar ve onun on gü­nahını siler. Onu on derece de yükseltir.”
Muhammed îbn Habib de şöyle demiştir: Onun ancak şöyle dediğini biliyorum: Melekler de ona on defa salat getirirler.
Ebu Talha şöyle anlattı:
Bir gün, Rasulullah’ın (s.a.v.) yanına girdim. O gün onu, o güne kadar görmediğim bir neşe ve sevinç içinde gördüm. Ben:
-Ya Rasuîellah! Allah sana salat etsin. Babam ananı sana feda ol­sun. Seni bugün şimdiye kadar görmediğim bir neşe ve sevinç içinde görüyorum, dedim. Rasulullah (s.a.v.):
– “Ebu Talha! Niye böyle olmamayım? Cebrail, benim yanımdan biraz önce ayrıldı-. O şöyle dedi: Muhammedi Rabb’im, beni sana gön­derdi. O şöyle buyuruyor: Ümmetinden birisi sana salat getirsin de Allah sana onun salatmm aynısını iade etmesin ve Allah salatı sebebiyle ona, on sevap yazmasın ve onun on günattmı indirmesin ve onu on derece yükseltmesin. Onun salatı arşa kadar yükselmesin. O salat bir meleğe rastlar rastlamaz melek: Onun Muhammed’e salat getirdiği gibi siz de ona salat getirin, der.”
Ebu Talha şöyle anlattı:
Peygamberin (s.a.v.) yanma girdim. Neşeliydi. Ben:
-Ya Rasulellah! Seni bugünkünden daha neşeli ve sevinçli görme­dim, dedim. Rasuiullah (s.a.v.):
Niye neşeli ve sevinçli olmayayım? Şimdi, Cebrail benim yanım­dan ayrıldı. O şöyle dedi; Muhammedi Ümmetinden kim sana salat ge­tirirse, Allah o salat sebebiyle ona on sevap yazar ve onun on günahım siler. Onu on derece yükseltir. Melek ona onun söylediğininin aynısını söyler. Ben: Cebrail! Peki o melek nedir? dedim. O da şöyle söyledi: Şüphesiz Allah Teala, seni yarattığı andan tekrar diriltinceye kadar bir meleği senin için görevlendirdi. Birisi sana salat getirince o: Allah sana da salat etsin, der” dedi.
Ebu Bekr es-Sıddîk şöyle dedi:
Peygambere (s.a.v.) salat getirmek köle azat etmekten daha üs­tündür. Rasuiullah’ı (s.a.v.) sevmek, Allah yolunda
kılıç sallamaktan daha üstündür. (Ya da bu anlamda birşey söyledi)
Rasulullah (s.a.v.): Kim bana salât getirirse o salât sebebiyle, Allah da o kimseye on salât getirir ve o kimsenin selamım ruhuma tebliğ etmek üzere iki melek yarışa girerler.
“Ey iman edenler! Siz de O na salât getirin ve selam verin ,ayeti indiğinde:
– “Ya Rasulallah! Sana selamı anladık. Sana salât nasıldır? dedik. RasuluJlah (s.a.v.):
– Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kema salleyte alâ Ibrahîme ve alâ âli İbrahîme inneke hamidün mecîd.
“Günlerinizin en üstünü, cuma günüdür. Adem (a.s.) c gun yara­tılmış ve o gün vefat etmiştir. Sûr o gün ufürülecek ve bütün canlılar o gün ölecektir. Cuma gününde, bana çok salât getirin. Çünkü salâtmız bana sunulur.”
– Ya Rasulallah! Kabrinizde çürümüş bir kemik haline gelmişken, bizim salatanız sana nasıl sunulur? dediler. Bunun üzerine Rasulullah:
– “Allah, peygamberlerin cesetlerini yeyip çürütmeyi, yere haram kılmıştır” buyurdu.
Bekr İbn Abdillah anlattı: Rasulullah şöyle buyurdu:’Sağlığım, sizin için hayırlıdır. Siz benimle konuşursunuz, ben de sizinle konuşurum. Vefatım da sizin için hayırlıdır. Amelleriniz bana arzolunur. Hayırlı amellerinizi görürsem, Allah’a hamdederim. Kötü a-mellerinizi görürsem, sizin için Allah’tan mağfiret dilerim.”

“Kim rüyada beni görürse, gerçekten beni görmüştür. Çünkü şey­tan benim suretime giremez.”

 

 

 

 

11

Mayıs
2012

Mekke Şehrine ilk Yerleşenler ve Kabe deki Görevler

Yazar: arafat  |  Kategori: AİLE, SiYER  |  Yorum: Yok   |  1.413 Kez Okundu

1- Mekkeye ilk yerleşen kavim Curhumiler dir.Sonra Yemen’de “Seylü’l-arim” denilen sel felâketinden sonra bu bölgeye gelen Huzâa Kabîlesi, İsmâiloğullarının da yardımı ile, Cürhümîleri Mekke’den sürüp çıkardılar.
2- Hicâbe: Kâbe’nin perdedarlığı ve anahtarlarını taşıma görevidir.
3-Sikâye: Kâbeyi ziyârete gelenlerin suyunu temin etme ve Zemzem kuyusuna bakma görevidir.
4-Rifâde: Kâbeyi ziyâret için Mekke’ye gelenleri ağırlama, barındırma ve muhtaçlara yardımcı olma hizmetidir.

5-Nedve: Kusayy tarafından yapılan “Dâru’n-Nedve” adlı istişâre meclisi binâsında yapılan toplantılara başkanlık etme görevidir. Savaş, sulh ve memleketin diğer bütün önemli işlerinin kararı, burada yapılan toplantılarda verilirdi. Kırk yaşından küçük olanlar, bu meclise alınmazlardı.

6-Livâ: Savaş zamanında ve askerin toplanmasında sancağı taşıma görevidir.

7- Kıyâde: Savaşta askere komuta etme görevidir.

8- Sefâre: Aynı toplum içindeki fertler veya kabîleler arasında meydana gelen çekişmelerde hakem olarak arabulma hizmetidir.

9-Hazine-i emvâl: Savaş için hazırlanan silâh, mal ve âletleri muhâfaza etme görevidir.

10-Ezlâm: Oklar ile fal bakma işidir.

11-Nezâre: Bir yerden başka bir yere nakledilecek eşyayı kontrol ve muâyene ettikten sonra “taşıma ruhsatı” verme görevidir.
12-”Müsta’rabe , Hz. İsmâil, daha sonra bu bölgeye yerleşen “Cürhümîler” den bir kızla evlendi. Kendisi İbrânî, Cürhümîler Yemenli Âribe (halis) Arablarındandı. Bu sebeple İsmâiloğullarına “müsta’rabe (arablaşmış) arabları” denilir.

4

Mayıs
2012

İSLAM KARDEŞLİK HUKUKU

Yazar: arafat  |  Kategori: AİLE  |  Yorum: Yok   |  514 Kez Okundu

Kardeş sözcüğü, yeryüzünün bütün dillerinde var olan ve sıcaklığı, sevimliliği, ifade ettiği ortak anlam olarak, ana baba bir, ana bir baba ayrı veya baba bir ana ayrı kişileri anlatan ortak bir kavramdır.
MEKKE-MEDİNE KARDEŞLİĞİ
Hz. Peygamber (s.a.s.), ilk önce Mekke’de Müslümanlar arasında kardeşlik ortamı gerçekleştirmiş, daha sonra yurtlarını, yuvalarını, yakınlarını ve mallarını bırakarak Mekke’den hicret eden Muhacirler ile onlara gönüllerini açan, her türlü imkanlarını onlarla paylaşarak büyük bir fedakârlık örneği gösteren Medine’li Ensar arasında tarihte eşi ve benzeri görülmemiş bir kardeşlik tesis etmiştir. Peygamberimiz, “Mü’min bir kimse din kardeşini sevince bu sevgisini ona bildirsin.” buyurmuştur. (Tirmizî, Zühd, 53)
EVS VE HAZREC KABİLELER-BUAS SAVAŞLARI
Mekke Kureyş kabilesinin Ümmeye ve Haşim oğulları boyu, Medine’de ise Evs ve Hazreç kabileleri İslam’dan önce birbirleri ile haram ayları dışında sürekli savaşıyorlardı. İslam nimeti sayesinde eski düşmanlar kardeş ve dost oldular.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Mescid-i Nebevî’nin inşaatını tamamladıktan sonra Muhacirler ile Ensar’dan doksan sahabe arasında ikişer ikişer kardeşlik kurdu.
ENSAR VE MUHACİR KARDEŞLİĞİNDEKİ SAMİMİYET
Enes bin Malik anlatıyor: Ensar ile muhacir birbiri ile kardeş olduktan sonra öylesine kaynaştılar ki, bir iki gün görüşmeseler, birbirlerini merak ediyorlar, karşılaşınca, “Görüşmeyeli nasılsın?” diye hal hatır soruyorlardı, diyor.Muhacirlerden Abdurrahman bin Avf, ensardan Sa’d bin Rebi ile kardeslestirilmisti. Sa’d b. Rebi kardesi A.bin Avf’a; “Kardesim!Iste evim , yarisi senin, iste mülküm,yarisi senin, iste eslerim, birisini bosayip seninle nikahlayayim .” diyerek fedakarligin en uç örnegini ortaya koymustu. Ancak Abdurrahman bin Avf, hazirciligi iyi görmemis ve Sa’d bin Rebi’ye, “Sag ol Kardesim, sen bana çarsinin yolunu göster, bu bana yeter.” karsiligini vermis,çalismis ve kisa zamanda Medine’li zenginler arasina katilmisti. (Buhari,Tecrid-i Sarih Tercemesi, VI/342).

EBU EYYUBUN ANNESİNİN SEVİNCE DÖNÜŞEN HASRETİ
Selmanı Farisi (ra) der ki: Resulullah (s.a.a) Medine’ye girince halk devesinin yularını tutup ısrarla o hazreti evlerine davet ediyorlardı. Ama o hazret, “Deve kimin evinin önünde oturursa ben onun misafiri olacağım” buyuruyordu. Deve süratle ilerliyordu, nihayet Ebu Eyyub-i Ensari’nin evinin önünde oturdu. Bunun üzerine Ebu Eyyub, “Anneciğim! Aç kapıyı, insanların efendisi ve en değerlisi Muhammed Mustafa ve Allah’ın seçkin elçisi geldi” diye bağırdı.
Gözleri görmeyen Eyyub’un annesi kapıyı açarak dedi ki: “Keşke gözlerim görseydi de Allah Resulünün nurlu yüzünü bir görseydim” diyerek yakındı.Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) onun hakkında lütufta bulunarak elini onun gözlerine sürdü ve gözleri görmeye başladı böylece Resulullah (s.a.a)’in cemalini görme arzusuna da ulaştı. Bu, Resulullah (s.a.a)’in Medine’deki ilk mucizesiydi.
Böylece Ebu Eyyub’un yaşlı anasının hasreti sevince dönüştü.
Resulullah (s.a.a)’in Alt Katta Oturması
Ebu Eyyub’un çamurdan olan sade evi iki odalıydı. Bir odası aşağı katta, diğeriyse yukarıdaydı. Resulullah (s.a.a) alt kattaki odada oturmaktaydı. Ebu Eyyub der ki: Resulullah (s.a.a)’in huzuruna giderek dedim ki: Benle annem yukarı kattayız siz ise aşağı kattaki odada oturmaktasınız; oysa siz aşağıda otururken bize yukarıda oturmamız yakışmaz. Siz isterseniz yukarı katta oturun.
Resulullah Eyyub’a şöyle cevap verdi: İnsanlar benimle görüşmeye geldikleri için alt kat benim için daha uygundur; insanların gelip gitmesi için aşağı kat daha münasiptir
HZ.ÖMERİN ŞEHADETİ VE HZ.AİŞE VALİDEMİZ
Sabah namazı vaktiydi. Ezan okunmuş ve cemaat saf saf durmuş, imamını bekliyordu. Hz. Ömer içeriye girdi, imamete geçti ve her zamanki gibi “Safları düzeltin” diye seslendi, sonra da namaza durdu. Tam namaza durulmuştu ki Hz. Ömer arkasından yediği bir hançer darbesiyle yere yığılmıştı. Hz. Ömer’i evine götürdüler. Namazı Hz. Abdurrahman b. Avf (r.a.) kıldırdı. Namazı müteakip bütün cemaat Hz. Ömer (r.a.)’in evine dolmuştu.
“İşte benim derdim buydu”
Hz. Ömer uzanmış upuzun yatıyordu. Herkes başucundaydı ve hıçkırıklar boğazlarda düğümlenip kalmıştı. Doktorun “Ya Ömer! Vasiyetini yap” dediğini duyunca bir anda içeride bir feryad u figan koptu. Herkes ağlıyordu.
Hz. Ömer, “Ağlamayın! Ağlayacak olan yanımdan çıksın. Siz Allah Resulü’nün, ‘Ehlinin ağlamasıyla ölü eziyet çeker’ dediğini duymadınız mı” diyerek onların ağlamasına mani olmaya çalıştı. Hz. Ömer, İbn Abbas’a “Bakın bakalım beni vuran kimdir” diye sordu. Gelen habere göre onu Muğire b. Şu’be’nin kölesi Firuz hançerlemişti. Hz. Ömer bunu öğrenince “Allah’a hamd olsun ki beni bir Müslüman eliyle öldürtmedi” dedi. Bir ara daldı. Baş ucunda duran oğlu Abdullah, gözlerini babasından bir an ayırmıyordu.
Hz. Ömer’de bir düşünce hem de yüreğini dağlayan bir düşünce vardı. Ve gözlerini açarak ümitsiz bir ifadeyle: “Oğlum! Git, Aişe’ye benden selam söyle. Fakat sakın, Emiru’l-mü’minin’in selamı var, deme. Zira şu anda ben mü’minlerin emiri değilim.
Ona, “Ömer senden, acaba iki arkadaşıyla beraber yatmasına müsaade eder misin” diye izin istiyor de. İbn Ömer babasının emrini yerine getirmiş ve Hz. Aişe’nin evine gelmişti. Onu bir köşede oturmuş ağlıyor buldu. Babasının arzusunu söyleyince Hz. Aişe validemiz, “V i orayı ben kendim için düşünmüştüm. Fakat bugün Ömer’i nefsime tercih ederim” dedi. İbn Ömer (r.a.) bu müjdeli haberle dönüp babasını müjdeleyince Hz. Ömer birden rahatlayıverdi. Ve dudaklarından şu cümle döküldü:
“Ve işte benim derdim buydu.” Çok kereler gözünü açamayacak kadar halsizleşiyordu. Başındakiler ne yemek ne de su teklifiyle onu uyandıramıyorlardı. Fakat içlerinden birisi “Ömer namaz vakti geçiyor” dediği an Hz. Ömer birden ayağa fırlıyor “Namaz! Namazsız adamın İslam’dan nasibi yoktur” diyor ve namazını eda edip tekrar uzanıyordu. İşte Hz. Ömer’in namaza olan iştiyakı bu ölçüdeydi. Namaz dendiğinde akan sular duruyor ve bütün acılarına rağmen namazını ihmal etmiyordu
UHUT ŞEHİTLERİ İKİŞER İKİŞER DEFNEDİLDİLR
Abdullah’tan rivayet edilmiştir. (Abdullah’ın babası Cabir Uhud savaşında şehid olmuştu) “Allah Rasulü(s.) Uhud’da şehid olan ashabını kabre defnederken ‘Bu ikisinden hangisi daha iyi Kur’an okuyordu, diye soruyor ve hangisinin daha iyi Kur’an okuduğu kendisini bildirilince, onu kabirde ön tarafa, diğerini de onun gerisine koyarak her ikisini tek parça örtüyle sardı ve o şekilde defnetti. Sonra ‘ Ben bunların gösterdikleri fedakârlıklara ve şehit olduklarına şahidim’ dedi. Onların yıkanmadan ve kefene sarılmadan, kanlarıyla defnedilmelerini emretti. Defin esnasında onlara cenaze namazı da kıldırmadı.
Hadis, Uhud şehitlerinin yıkanmadan ve üzerlerine cenaze namazı kılınmadan, kanlarıyla defnedildiklerini bildirmektedir.
ZEYD BİN DESSİNENİN DAR AĞACINDAN SELAMI:Hz. Zeyd, son namazını kıldıktan sonra, Mekkeli müşrikler, onu tutup darağacına kaldırarak bağladılar. Yüzünü kıbleden Medine’ye doğru çevirdiler. Sonra dediler ki:
- Haydi dîninden dön, seni serbest bırakalım!
- Vallahi dinimden aslâ dönmem! Bütün dünya benim olsa, bana verilse, yine de İslâmiyetten dönmem!
- Şimdi senin yerine Peygamberinin olmasını, onun öldürülmesini, sen de evinde rahat oturasın ister misin?
- Ben Muhammed aleyhisselamın, değil benim yerimde olmasını, Medine’de yürürken ayağına bir diken bile batmasına aslâ razı olmam!
- Ey Zeyd, İslâm dininden dön, eğer dönmezsen seni muhakkak öldüreceğiz!
- Allah yolunda olduktan sonra, benim için öldürülmemin hiç ehemmiyeti yoktur.
Bu konuşmalardan sonra Zeyd bin Desinne, “Ya Rabbi, selamımı Resulüne ulaştır” diye duâ etmişti. Allahü teâla da onun duâsını kabul etmişti.
Müşriklerin kararı iyice kesinleşti. Safvan bin Ümeyye, azatlı kölesi Nistas’a işaret ederek, Hz. Zeyd’i öldürmesini istedi. Nistas mızrağını Hz. Zeyd’in göğsüne saplayarak sırtından çıkardı. Böylece, Peygamber âşığı Hz. Zeyd, cennetteki makamına yükseldi.
Hz. Zeyd’in şehadetini haber alan Peygamberimiz ona duâ buyurdu.
KARDEŞ OLANLARIN DİKKAT ETMESİ GEREKEN
Bin Avf, ticaret yaparak kısa sürede durumunu düzeltmiştir.
Ebu Zerr-i Gifari bir defasında Bilal-i Habeşi’ye, “Kara kadının oğlu” diye hitap etmiş. Bilal Habeşi de bu hitaba çok içerlemiş ve Peygamberimize Ebu Zer’i şikayet etmiş. Peygamberimiz Ebu Zer’e “Şeyet böyle dediysen, sen kendisinde cahiliye huyu bulunan kimsesin.” Diye ikaz etmiş bunun üzerin Ebu Zer de Bilal Habeşi’den özür dilemiştir.
PEYGAMBER EFENDİMİZİN KARDEŞLİK İLİŞKİLERİNDE ÖĞÜTLERİ
1-“Mü’min kardeşine güler yüz göstermen sadakadır; iyiliği emredip kötülüklere engel olman sadakadır…” (Tirmizî, Birr ve Sıla, 45)
2-“Bir kimseye mü’min kardeşini üç günden fazla terk etmesi helal olmaz. O ikisi karşılaştıklarında, biri yüzünü şu tarafa diğeri öbür tarafa döner. Onların en hayırlısı ve üstün olanı, selâmı önce verendir.”(Tirmizî, Birr ve Sıla, 21)
3- “Müslüman bir kimsenin, din kardeşinin gıyabında yaptığı duası kabule şayandır. O kimsenin baş ucunda Allah’ın görevli bir meleği bulunur, din kardeşi için hayır dua yaptıkça, o melek de ona dua eder ve “âmin, kardeşin için istediğinin bir misli de senin için olsun” der.(Müs¬lim, Zikr, 86-88)
4-Müslüman Müslümanın kardeşidir. Din kardeşine haksızlık etmez, onu düşmana teslim etmez. Kim din kardeşinin bir ihtiyacını giderirse, Allah da onun ihtiyacını giderir. Kim Müslüman kardeşinin bir sıkıntısını giderirse, Allah da onun kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim Müslüman kardeşinin hatasını örterse, Allah da kıyamet gününde onun ayıbını örter.” (Müslim, Birr ve Sıla, 58)
Peygamber Efendimiz :
5-Bir müminin bir kardeşine güler yüz göstermesini sadaka kabul ederdi. 6-İnsanların gelip geçeceği yerlerdeki engeli kadırmalısınız. Bir taşı, bir dikeni ortadan kaldırmanız sizin için sadakadır’
RABBENA DUASI:Ey bizim Rabbimiz! Beni, anamı ve babamı ve bütün mü’minleri hesap gününde (herkesin sorguya çekileceği günde) bağışla.
KARDEŞLİK SÖZDE KALAN BİR HADİSE DEĞİLDİR:Nafaka, zekât, selâm verme, hakkı tavsiye etme, karz-ı hasen verme, maddî ve mânevî yardımda bulunma gibi vazifelerle tahkim edilmiştir.Resûl-i Ekrem (sav): “Kendi nefsi için istediğini, kardeşi için de istemedikçe (tam manasıyla) iman etmiş olmaz”buyurarak; “Kardeşlik Hukuku’nun” korunmasının imanla ilgili olduğunu hatırlatmıştır.
Kardeşlik Hukukunun Bazı Şartlarını özetleyecek olursak:
1-Kardeşliği Allah için yapmal,
2-Kusurlarını affetmek
3-Kardeşini hata içinde bırakmamak.
4-Kusur düzeltirken kusur yapömamak.
5-Kardeşinin derdiyle dertlenmek.
6-Kardeşiyle iyi geçinmek ve kırıcı olmaktan sakınmak
7-Kardeşinin hakkını savunmak ve korumak
8-Kardeşine karşı kibirden kaçınmak
9-Tevazudan ayrılmamak kardeşini nefsi gibi gözetmek ona iyilikte bulunmak,üzecek söz ve işlerden kaçınmak,
10-Kardeşlerine gıyabında dua etmek.
Beytullah etrafında uzak beldelerden gelenleri görünce bir şair o andaki manzarayı şöyle dile getiriyor:İkimizde şuracıkta birer garibiz, sen garip ben garip akrabayız biz, demek suretiyle duygularını ifade ediyor.
NOT:Kardeşlik:Ümmü Mektumi Biali Habeş, Zeyd b.Harise yükseldikleri makamlar.Huzeyfe sırdaş.
5-Peygamberimizin kabri:Mekkeli Ebu Talha kazması, Hz.Alinın yıkaması ,Hz.Ali yi Peygamberimiz kendisine kardeş yaptı,amcası ve oğullarının yardımcı olması.
MÜMİNLERİN ÖZELLİKLERİ:”Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederler. İşte bunlara Allah rahmet edecektir.”(Tevbe, 9/71)
MEKKENİN FETHİNDE PEYGAMBERİMİZ:Hz. Ömer şöyle anlatıyor: “Fetih günü Hz. Peygamber, Mekke’ye girdi. Saffan b. Ümeyye, Ebu Süfyan b. Harb, Haris b. Hişam’ı huzuruna çağırdı. Ben de kalbimden ‘Allah bunları elimize düşürdü. Onlara daha önce yaptıklarını hatırlatacağım’ dedim. Bu sırada Hz. Peygamber, ‘Benimle sizin durumunuz, Hz. Yusuf ile kardeşlerinin durumu gibidir. Bugün sizin üzerinize herhangi bir kınama yok. Allah sizi affetsin. Allah merhametlilerin en merhametlisidir’ dedi. Bunun üzerine ben düşündüklerimden utandım (İbn Asâkir, (Hz Ömer’den); Kenz, V/292)

KARDEŞİNE  YARDIMCI OLMAK:Bir mü’minin, diger bir mü’min kardesine her halükarda yardimci olmasi gerekmektedir. Peygamberimiz bir hadisinde, “zalim de olsa, mazlum da olsa mü’min kardesine yardim et!” diye buyurmaktadir. Zulüm konusunda nasil yardim edilecegini ise su çarpici sözlerle dile getirmektedir: “Onu zulümden el çektirirsin. Ona yapacagin yardim iste budur” (Buhârî, Mezalim, 4; Müslim, birr, 62).

HZ.BİLAL-İ HABEŞİNİN SON EZANLARI:Resulullah’ın irtihalinden sonra ezan okumadığını belirtmiştik. Takriben on yıllık zaman zarfında bunun üç tane istisnası vardır.
Birincisi; Hz. Ömer’in Şam seferinde halifenin ısrarı üzerine okuduğu ezan..
İkincisi; Hz. Ömer’le Kudüs’ü fethe gittiğinde, orada yine Hz. Ömer’in, ashabın ve mücahitlerin ısrarı üzerine okuduğu ezan…
Üçüncüsü; Medine’ye geldiğinde okuduğu ezandır ki bu hayli ilginç ve hüzünlü olmuştur.
“Şam’da iken bir gece rüyasında Hz. Peygamberi gören Bilal-i Habeşi hemen yol hazırlığına başlayarak Medine’ye gelmiş ve Resulullah’ı ziyaret etmiştir. Bu sırada Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’i gören Hz. Bilal, gözlerinden yaşlar akarak ikisine de sarılmıştır. Hz. Hasan ve Hüseyin de O’ndan Birgen fecir vakti ezan okumalarını istemiştir. Hiç kimsenin isteği ile ezan okumayan Hz. Bilal, Resulullah’ın bu iki ciğerparesinin arzularını kırmamış ve bir gün sabah ezanını okumuştur. Ancak ezanın yarısını tamamlayabilmiş, geri kalanını gözyaşlarına mani olamadığı için tamamlayamamıştır. Bu arada ezan okurken O’nun sesini duyan ve tanıyan bütün ashap hemen evlerinden büyük bir coşkunluk ve şaşkınlık içinde çıkarak, sanki Resulullah ile birlikte namaz kılacaklarmış gibi Mescidi Nebevi’ye koşmuşlardır. O gün, Resulullah’ın muhabbeti bütün kalplerde tazelenerek içi buruk bir bayram günü yaşanmıştır.”
KURAN-I KERİMDE KABİL HABİL OLAYI:Kurbanı kabul edilmeyen Kabil, kardeşini öldürmek tehdidinde bulunmuş, Habil ise büyük bir sevgi ve Rabbine tevekkül’le: “Allah ancak takva sahiplerinin kurbanını kabul eder. Yemin ederim ki, eğer beni öldürmek için elini uzatırsan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben Âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım. Ben isterim ki sen kendi günahınla birlikte benim günahımı da yüklenesin….(El Maide 27-30)

YUSUF ALEYHİSSELAMIN KARDEŞLERİ:Yûsuf sûresinde de, Hz. Yûsuf’a kardeslerinin yaptiklari kötülükler uzun uzun anlatilir. Sonunda her sey ortaya çikinca kardeslerinin ona: “Allah’a yemin ederiz, Allah seni bizden üstün kilmistir. Biz dogrusu (sana yaptiklarimizda) suçlu idik” dedikleri; Hz. Yusuf’un da; “Size, bu gün hiç bir basa kakma ve ayiplama yok. Sizi Allah yarligasin. O merhametlilerin en merhametlisi” (Yûsuf, 12/91-92) diyerek, onlari afv ve müsamaha ile karsiladigi haber verilmektedir.

KIYAMET GÜNÜNDE 7 SINIF: Allah yedi kimseyi, kendi zıllinden başka sığınak olmayan (kıyamet) gününde, zılli altında himaye buyuracaktır (İlki) âdil imam, (ikincisi) ömrünü ibadet neşvesi içinde geçiren genç, (üçüncüsü) mescidlere kalbi bağlı olan kimse, (dördüncüsü) Allah için sevişip, Allah için bir araya gelen ve Allah için birbirinden ayrılan iki insandan herbiri, (beşincisi) makam ve cemal sahibi bir kadının talep ağında (nefsine başkaldırıp) “ben Allah’tan korkarım” diyen adam, (altıncısı) solundakine infak ettiği şeyden, sağındaki bir şeyhissetmeyecek şekilde sadakasını gizli eda eden, (yedincisi) yapayalnızken Allah’ı anıp da gözleri yaşlarla dolan ”
HZ.OSMANIN RÜYASI VE ŞEHADETİ:Hazreti Osman şehit olacağı gün bir rüya görür ve rüyasını kendisini ziyarete gelen Abdullah Bin Selam’a aktarır. Selam sabah ve hoş beşten sonra Abdullah Bin Selam’a ‘ sana gece gördüğüm bir rüyayı anlatayım mı?’der. Abdullah Bin Selam da ‘evet, lütfen !’ diyerekten Hazreti Osman’dan rüyayı anlatması istirhamında bulunur. Ve Hazreti Osman odasındaki ışık huzmelerinin sızdığı deliği göstererek (havha) ya da kandilliğe işaret eder şöyle der: “Peygamberimizi bu kandillikte gördüm. Bana ‘seni kuşattılar mı?’ diye sordu. Ben de ‘evet ya Resulallah’ dedim. Ardından ‘sana su vermediler mi?’ diye sordu. ‘Evet ya Resulllah’ dedim. Ve bana su dolu bir bakraç uzattı ve içtiğimde omuzlarımdan vucudumunun tamamını kapsayan bir serinlik hissettim. Bana buyurdular ki, ‘dilersen seni onlara karşı muzaffer kılayım. Dilersen bizim yanımızda iftara gel.’ Ve ben de onların yanında iftarı yeğledim…” Zinnureyn yani iki nur sahibi anlamında Resulullah’ın iki kızıyla izdivaç eden Hazreti Osman rüyanın ertesi günü şehadet mertebesine erer ve şehadet şerbetini içer (Zünnurayn Osman Bin Affan, Muhammed Rıza, Daru’l Kütüb el İlmiyye, s: 190).
PEYGAMBER EFENDİMİZİN KARDEŞİM DEDİKLERİ
Ebû Hüreyre radıyallahü anh şöyle anlatıyor:
Peygamber aleyhisselâm kabristana gelip buyurdu:
— Selâm sizlere ey müminler topluluğunun diyarı! Ve biz de,,—Allah dilerse— muhakkak size ulaşacağız. Kardeşlerimizi görmeyi arzu ediyorum.
— Ey Allah’ın Resulü, biz senin kardeşlerin değil miyiz? dediler. Peygamber aleyhisselâm:
— Siz arkadaşlarımsınız. Kardeşlerimiz ise, henüz gelmemiş olanlardır.
Bunun üzerine:
— Ey Allah’ın Resulü, ümmetinden henüz gelmemiş olan kimseyi nasıl bilir ve tanırsın? diye sordular. Peygamber aleyhisselâm:
— Bilmiyor musun ki, siyah atlar arasında yüzleri ve ayakları beyaz olan bir atın sahibi kendi atını bilmez, tanımaz mı? buyurdu.
— Evet, Allah’ın Resulü tanır, dediler. Peygamber aleyhisselâm:
— Çünkü onlar abdest sebebiyle yüzleri, el ve ayakları bembeyaz, parlak olarak gelirler. Ve ben de onları Havzın kenarında beklerim. Dikkat! Bazı kimseler benim Havzıma yaklaştırılmayacaktır. Haydi geliniz! diye çağıracağım. >
HZ.FATMA VALİDEMİZİN VEFATI:Hazreti Fâtıma radıyallahu anhâ hazretleri, 29 yaşında, hicrî sene 11 (Milâdî 632) de vefat etmiştir. Bu tarihe göre, Zatı Saadetlerinden 6 ay sonra vefat etmiş olmaktadır. Ehl-i beytten ilk irtihal eden, yani Peygamberimize ilk kavuşan hazreti Fâtıma olmuştur.
Vefat hadisesini, Umm-ü Seleme hazretleri şöyle anlatmaktadır:
«Hazreti Fâtıma’nın vefatı sırasında Hazreti Ali radıyallahu Teâlâ anh evde yoktu. Hazreti Fâtıma beni çağırıp:
— Bana su hazırla! Ben yıkanacağım, temiz elbiselerimi de çıkar giyineceğim, dedi. -
Ben de suyunu ve elbiselerini hazırladım. Gayet güzel yıkandı ve temiz elbiselerini giyip, «bana yatak hazırla, ben uzanacağım» dedi.
Ben de dediğini yaptım. Yatağını kıbleye doğru çevirip yattı ve bana şöyle söyledi;
— Ey Umm-ü Seleme! Şimdi ise ayrılma zamanı geldi. Kendim yıkanıp guslettim. Bunun için bana birkaç kere guslettirmeye ve vücûdumu ovalamaya da lüzum yok, buyurdu. Nitekim bir müddet sonra da fani âleme veda etti.» diye anlatmaktadır.
-Hz. Peygamber’e çok düşkün olan Fatıma babasının vefatından dolayı çok sarsıldı. Rasûl-i Ekrem defnedildikten sonra gördüğü Enes b. Malik’e, “Rasûlullah’ın üzerine çarçabuk toprak atmaya eliniz nasıl vardı, gönlünüz nasıl razı oldu?” diyerek ağladı ve daha sonra da günlerce gözyaşı döktü.
VAKIF MÜESSESESİ:Vakıf,Yaratandan ötürü yaratılanlara merhamet, şefkat ve sevginin müesseseleşmiş halidir.
A)Ebu Talha:Ha kuysusu vardı.Mescdin karşında peygamberimiz gider su içerdi.Bağış yaptı.
B)Darul Erkam da 15 kişi yaklaşık kalıyordu.Safa tepesinde Beytullaha giden mutlaka oradan geçerdi.
C)Çeşitli vakıflar Kurmulmuş:Kuş Evleri,sadaka taşları,
D)Vakıf Kurmaya iten sebepler:
Hadisi şerif:Ölünce devam eden ameller:Evlat, eser, sadaka-i cariye
Vakıfların Gayesi:
1-İnsanların saadeti,
2-Dünyanın İmarı,
3-Allahın rızasını kazanmak
VEDA HUTBESİ SONUNDA HELALLAŞTI: Ey Nâs! Yarın beni sizden soracaklar, ne dersiniz? Ashâbı kiram: Allah’ın dinini teblîg ettin, vazîfeni hakkıyla yaptın, bize nasihat ve vasiyette bulundun, diye şehadet ederiz, dediler. Rasûlüllah (s.a.s.) mübarek şehâdet parmağını göğe doğru kaldırdı, cemâat üzerine çevirip indirdikten sonra üç defa:
- Şâhid ol Yâ Rab! Şâhid ol Yâ Rab! Şâhid ol Yâ Rab! buyurdu”.(Müslim, 2/890 (Hadis No: 1218); Ebû Dâvûd, 1/442 (Hadis No: 1905); İbn Hişâm, 4/250-253; Tecrid Tercemesi, 10/431-434)
ÇİLELİ DÜNYA BİR İMTİHAN

Âdem . (Rabbenâ zalemnâ enfüsenâ) duasını devamlı okurdu. Sonra, iki evladından biri diğer kardeşini öldürdü.
Nuh aleyhisselam 950 yıl uğraştı, inanmadılar, çok eziyet ettiler
İbrahim aleyhisselamı Allahü teâlânın haliliyken ateşe attılar, oğlunu kesme emri verildi.
Musa aleyhisselam da çok çekti, doğduğu sene Firavun bütün erkek çocukları öldürdü. Senelerce çobanlık yaptı. Dönerlerken, hanımı hamile, zifiri karanlık, çaresiz… Bir ışık gördü, ışığa gitti. Orada Allahü teâlâ Onunla konuştu. Bu mirac değildi, mirac yalnız Peygamber efendimize verildi.
Eyyüb :Hastalıkla,mal ve evlatları ile imtihan geçirdi.
Yakup aleyhisselam ağlamaktan gözlerini kaybetti.
Yusuf aleyhisselam; kuyuya atıldı. Sonra kardeşlerini affetti.
Zekeriya aleyhisselam, ağacın içinde ağaçla birlikte testereyle kesildi.
İsa aleyhisselam, birkaç kişiyi ikna etmek için neler çekti. Öldürmeye çalıştılar.
Hazret-i Ebu Bekir : Herkesten önce iman etti, malını ve canını feda etti.
Hazret-i Ömer, namaz kılarken şehid edildi.
Hazret-i Osman, Kur’an-ı kerim okurken şehid edildi.
Hazret-i Ali’nin çektikleri, hele Hazret-i Hüseyin’in başına gelenler…

4

Mayıs
2012

KOMŞU VE KOMŞU İLİŞKİLERİNDE UYULMASI GEREKEN KURALLAR

Yazar: arafat  |  Kategori: AİLE  |  Yorum: Yok   |  1.082 Kez Okundu

KOMŞU VE KOMŞU İLİŞKİLERİ
Komşu: Aynı mahalle veya çevrede yaşayan insanların birbirlerine göre aldıkları ad.
Araplar komşuya “ ” derler ki, “câr” evi diğerinin evine bitişik (mücâvir) olan, birbirini himaye eden, koruyan, birinin yardımına ve imdadına koşan anlamlarına gelir. ( İzzet ER, İslam’da İnanç İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul, 1997, c.3)
Akşam-sabah yüz yüze geldiğimiz, her zaman görüştüğümüz insanlar, komşularımız sayılır.
Değişik ölçülere göre komşu sınıflamaları yapılır. Bunlardan evleri yahut evlerine giriş kapıları birbirine bitişik olanlara “kapı komşusu” adı verilir. Yakın komşu: Akraba veya evleri birbirine yakın olanlara “yakın komşu” denir. Uzak komşu: Evleri birbirine pek yakın veya akraba olmayan, yahut gayr-i müslim (yahudi, hıristiyan) olanlara da “uzak komşu” denir.
Rivayete göre Hz. Aişe (R.Anhâ) bunun her taraftan kırk evlik bir mesafe olduğunu ve bunlar arasında komşuluk hukukunun olacağını söylemiş, Hz. Ali (R.A.) de, bir kimsenin sesinin duyulabileceği yere kadar olan mesafe içinde kalanların komşu sayıldığını ifade etmiştir. İzzet ER, a.g.e., c.3, )
KOMŞULAR ÜÇ GRUBA AYRILIR
Hz. Peygamber (S.A.V.)’in yaptığı bir sınıflamaya göre hakları yönünden komşular üç gruba ayrılır:
1. Üç hakka sahip komşular: Bunlar hem akraba, hem müslüman olanlardır. Bunların komşu, 2. İki hakka sahip komşular: Akraba dışındaki müslüman komşular
3. Bir hakka sahip komşular: Akraba ve müslüman olmayanlardır.
HADİS-İ ŞERİFLERDE KOMŞULUK
1 “-Vallâhi mü’min değildir, vallâhi mü’min değildir, vallâhi mü’min değildir.”
Kim Ya Rasulallah? diye sorduklarında, Peygamberimiz şöyle buyurdu:
2- Komşusu, belâlarından emin olmayan kimse (mü’min değildir).(” Buhari, Edep, 29 (VIII.12).
3- “Komşusu, zararından emin olmayan kimse cennete giremez.” (Müslim, İman, 73.)
4-Allah’ın iyi kullarına ölüm anında şöyle hitap edilir:
“Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Sâlih) kullarımın arasına katıl ve (onlarla birlikte) cennetime gir.”( Fecr:89/27-30.)
Hz. Ali (R.A.)’den şöyle rivayet edilmiştir:
5-“Resülullah (S.A.V.) bize ölülerimizi sâlih kimselerin içerisine defnetmememizi emretti ve kötü komşudan diriler incindiği gibi ölüler de incinir” buyurdu. (Aclûni, Keşfül-Hafâ, 1/72.)
6-Peygamber Efendimiz (S.A.V.) hadis-i şeriflerinde: “Ev almadan önce komşunuzu, yola çıkmadan önce arkadaşınızı araştırınız.” buyurmuştur. (Aclûni, Keşfül-Hafâ, 1/178.)
Bir atasözümüzde bu hadis-i şerif, “Ev alma, komşu al” şeklinde ifade edilmiştir.
7-Peygamberimiz, başka bir hadis-i şeriflerinde, insanı mutlu ve huzurlu kılan üç şeye temas ederek şöyle buyurmuştur: “İyi komşu, uysal bir binek ve geniş ev, kişinin saadetini sağlayan unsurlardandır.( Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/407-408.)
8- “Komşuların birbiri üzerinde komşuluk hak ve hukuku vardır. İyi komşu, bu hak ve hukuka riayet eden ve komşularına karşı görevlerini en iyi şekilde yerine getirendir. Peygamber Efendimiz bu hususa temas eden hadis-i şeriflerinde de:
“Allah katında arkadaşların en hayırlısı, arkadaşı için en hayırlı olandır. Allah katında komşuların en hayırlısı da komşusu için en hayırlı olanıdır.” buyurmuştur.( Ahmed, Tirmizi, Hakim (İbn Ömer’den) 250, H.No:151.)
9-Hz. Aişe R. Anha’dan rivayet edilen hadis-i şerifte Rasülullah (S.A.V.):
“Cibril bana komşu hakkını o kadar çok tavsiye etti ki, neredeyse komşuyu komşuya vâris kılacak zannettim.”( Buhari, Edeb,28; Müslim, Birr ve Sıla ve’l-edeb, 140 (2624,2625)
“Komşu komşunun külüne muhtaçtır” derdi atalarımız. Alacakları evden önce komşuyu düşünür, arar soruştururlardı.
10-Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor:
“Yanı başınızdaki komşusu açken tok olarak geceleyen kişi (olgun) mü’min değildir.”
Sosyal duyarlık konusunu çarpıcı biçimde gözler önüne seren hadisimizin mesajı, pek tabii olarak, sadece hâne komşularına yönelik değildir.
11-Hz.ÖMERİN AZIKSIZ TEFTİŞE GÖNDERDİĞİ SAHABE:Vali iken kendisine bir köşk yaptırıp, çarşının gürültüsünden kurtulmak isteyen Sa’d b. Ebî Vakkas’ı teftiş için Hz. Ömer (R.A.), Muhammed b. Mesleme’yi azıksız olarak Kûfe’ye gönderdi. On dokuz günlük bir yolculuktan sonra Medine’ye dönen Muhammed b. Mesleme, kendisini niçin azık vermeden yola çıkardığını Hz. Ömer (R.A.)’den sordu:
Medine’deki müslümanlar açlıktan kırılmak üzereyken sana bir şeyler verip de nimeti sen, vebâlini de ben yükleneyim istemedim. Zira ben, Peygamber (S.A.V.)’i şöyle buyururken dinlemiş bulunmaktayım:
“Komşusu açken mü’minin tok dolaşması yakışık almaz.(” Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/55.)
İYİ KOMŞULUK  ÖLÇÜLERİ
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri “Marifetnâme” adlı eserinde, İslâm ahlâk ve yaşayışından çıkardığı “İyi komşuluk için uyulması gereken şartlar”ı, kırk tane olarak tesbit etmiş.
“Komşunun komşularıyla geçiminin edep ve erkânı kırktır” demişlerdir.
1. Kişinin kendi evine bitişik olanlarla, karşısında bulunup da kapıları görünenlerden kırk eve kadar oturanlar, -zımmî (hıristiyan vatandaş) da olsalar- komşularıdır. Bunlara, iyilik etmek ve gerçekten akrabalarmış gibi güzel davranmaktır.
2. Komşunun ev halkına, kötülük etmeyip, onların namusunu korumaktır.
3. Komşuya gelip gidene uzun uzun bakıp, rahatsız etmemektir.
4. Komşusu açken, kendi tok yatmamaktır.
5. Komşuyu el veya diliyle incitmekten sakınmaktır.
6. Komşunun evine, penceresinden, duvarından izinsiz bakmamaktır.
7. Komşularına azdan çoktan zımmî de olsa hediye vermekti…
8. “Komşu çanağı” göndermektir. Yani kokusu duyulacak bir yemek pişirildiğinde, bitişik komşuya hediye etmektir.
9. Satın aldığı meyveden, rastladığı komşusuna hediye etmektir.
10. Komşuları borç isterse, vermektir.
11. Komşuları muhtaç kaldıysa, ihtiyaçlarını gidermektir.
12. Komşusunu bayramlarda ziyaret etmektir.
13. Komşunun hayvanlarına taş atmamaktır.
14. Komşunun çocuklarını, kendininkilere dövdürüp sövdürmemektir.
15. Komşuların izni olmadan, kendi binasını, onlarınkinden yüksek ve önlerini kapayacak şekilde yaptırmamaktır.
16. Komşularını, kendi taraflarından, duvara ağaç kakmaktan menetmektir.
17. Komşularına, kendi oluklarının akıntısıyla veya yolunun toprak kazıntısı ve kar kürün tüsüyle rahatsız vermemektir.
18. Komşuların sırlarını ve ayıplarını soruşturmamaktır.
19. Komşuların hallerini ve işlerini başkalarına söylemektir.
20. Komşularına yolda rastladıkça ilk önce selâm vermektir.
21. Komşularla konuşurken lâfı uzatmayıp, lüzumu kadar konuşmaktır.
22. Komşularından su, tuz ve ateş gibi zarurî maddeleri esirgemeyip vermektir.
23. Komşuların hediyesini, az da olsa kabul edip, çok bilmektir.
24. Komşuların ayıplarını örtmektir.
25. Komşularına dert ortağı olmaktır.
26. Komşularından izin almadan evini yabancıya satmamaktır.
27. Komşusu bir yerden dönünce ziyaret etmektir.
28. Komşularını kederli günlerinde teselli etmektir.
29. Komşuları tarafından davet olununca, kabul edip gitmektir.
30. Komşuları tarafından davet olununca, kabul edip gitmektir.
31. Komşusu bir şey isteyince memnuniyetle vermektir.
32. Komşusu bir kusur işleyince, af ederek, sevgi uyandırmaktır.
33. Komşuları hasta olunca ziyaret etmektir.
34. Komşulardan biri vefat edince, cenazesinde hazır bulunmaktır.
35. Komşuların yetimlerini himâye etmektir.
36. Komşularıyla buluşunca, güleç yüzlü olup, tatlı söz söylemektir.
37. Komşuların kendisine nasıl davranmasını istiyorsa, onlara öyle muamele etmektir.
38. Başkalarından gelse tahammül edemeyeceği eziyete, komşusundan gelince tahammül etmektir.
39. Komşulardan kabalık edenlere aldırmamaktır.
40. Komşulardan sert söyleyenlere, mülâyim davranmaktır. ( M. Ertuğrul DÜZDAĞ, Müslüman Aile, İz Yayıncılık, 3. Baskı, İstanbul, 1995)

3

Mayıs
2012

DİN GÖREVLİLERİ MESLEKİ ALAN TERİMLERİ-2

Yazar: arafat  |  Kategori: AİLE  |  Yorum: Yok   |  318 Kez Okundu

21-Allahın Zatî sıfatları: Şu altı sıfattır.
Vücûd: Allah’ın, kendisine has bir varlığa sahip olması. O’nun varlığı, kendindendir. Varlığın zıddı olan yokluk, O’nun için söz konusu değildir.
Kıdem: Varlığının başlangıcının olmaması. Ne kadar geriye gidilirse gidilsin, O’nun var olmadığı bir an yoktur.
Beka: Allah’ın varlığının sonunun olmaması. Ne kadar ileriye gidilirse gidilsin, O’nun olmayacağı bir an düşünülemez.
Muhâlefetün li’l-Havadis: Allah’ın, sonradan olmuş varlıkların hiçbirisine hiçbir şekilde benzememesi. O’nun zatı, hatırımıza ve zihnimize gelen her şeyin ötesindedir.
Vahdaniyet: Allah’ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde tek olması, eşinin ve benzerinin bulunmaması.
Kıyam bi-nefsihi: Varlığının kendinden olması. O’nun varlığına sebep olan başka bir varlık, başka bir irade ve kudret yoktur. Varlığı, zatının gereğidir.
22-Allahın Subûtî sıfatları: Bunlar sekiz tanedir.
Hayat: Allah’ın kendisine has bir hayata sahip olması, ölümsüz olması.
İlim: Allah’ın, olmuş, olan ve olacak her şeyi bilmesi.
Semi’: Cenab-ı Hakk’ın, gizli, aşikâr her şeyi işitmesi.
Basar: Yüce Yaratıcı’nın, her şeyi görmesi. Hiçbir şeyin O’ndan gizli kalmaması.
İrade: Allah’ın, dilediği her şeyi dilediği gibi yapması.
Kudret: Sonsuz ve sınırsız güç sahibi olması.
Kelâm: Allah’ın, kelâm sahibi konuşan bir Varlık olması.
Tekvin: Allah’ın, yok olanı, yokluktan varlığa çıkarması, yaratması.
23-Abdest :D irsekler ile beraber ellerin, yüzün; topuklarıyla beraber ayakların temiz su ile yıkanması ve başın meshedilmesidir.
24-Adak :Kişinin dinen yükümlü olmadığı halde, farz veya vacip türünden bir ibadet yapacağına dair Allah’a söz vermesidir. Mesela ‘şu işim olursa kurban keseceğim veya bir gün oruç tutacağım’ demek gibi…

25- Ahiret :Kıyametin kopmasından sonra başlayan ve sonsuza kadar devam edecek olan cennet ve cehennem hayatıdır.
26-Ahkam :Kur’an ve sünnetin içerdiği dinî hükümlerdir.

27- Ahlâk :Bir kişinin iyi veya kötü olarak nitelenmesine sebep olan manevî değerleri, huyları ve bunların tesiri ile ortaya koyduğu davranışların * Aşere-i

 

Toplam 22 sayfa, 20. sayfa gösteriliyor.« İlk...101819202122



© Tüm Hakları Saklıdır - Gül Medine
Yazılar kaynak belirtilmeden kullanılamaz.

Copy Protected by Chetans WP-Copyprotect.